Ana Sayfa Blog Sayfa 4516

COP18 başlarken: Seragazı azaltımı, kalkınma hakkı ve kapitalist sistemin dönüşümü arasındaki bağ – Ethemcan Turhan

0

18. BM İklim Değişikliği Taraflar Konferansı bugün Katar’ın Doha kentinde başladı. İklim Değişikliğinde gelinen son durumu aktaran ve focusweb.org sitesinde yayınlanan yazıyı Ethemcan Turhan‘ın çevirisi ile yayınlıyoruz – Yeşil Gazete

İnsanlık zamanını tüketmekte. Eğer önümüzdeki beş yıl içerisinde ciddi ve gerçek seragazı salımı azaltımları gerçekleşmezse iklim değişikliğinin etkileri Sandy Kasırgası ve Hindistan, Rusya, Filipinler ve Afrika’da geçtiğimiz yıl gördüğümüz iklim değişikliği ilişkili olaylardan on kat daha kötü durumlara neden olacak. Bu halihazırda 0.8ºC’lik bir küresel ısınmayla başımıza gelen durumken, devam etmekte olan iklim müzakelerinin yönü ise bizleri 4ºC ile 8ºC arası bir senaryoya sürüklüyor.

Varolan kömür, petrol ve doğalgazın üçte ikisi toprağın altında bırakılmalıdır

Farklı araştırmalar ortalama sıcaklıklardaki artışı 2ºC ile sınırlayabilmek için,  tüm ülkelerin 2010 ile 2050 arası toplamda sadece 565 gigaton karbondioksit (CO2) salabileceğini göstermektedir[1]. Öte yandan halihazırda yapılan yıllık 31 gigatonluk küresel CO2 salımları, bizlere bu bütçeyi 15 yıl içinde tüketeceğimizi göstermektedir.

Uluslararası Enerji Ajansı’na göre 2ºC’lik ısınma limiti içerisinde kalabilmemiz için dünyanın bilinen kömür, petrol ve doğalgaz kaynaklarının üçte ikisinin yeraltında kalması gerekmektedir[2]. Eğer bu limit içinde kalma şansımızı %75’e çıkarmak istiyorsak, bu kaynakların %80’ini yeraltında bırakmak zorundayız[3].

2050’ye kadar 565 gigaton CO2 limitini geçmemek için 2010-2020 arası 200 gigatondan daha az CO2’yi atmosfere göndermeliyiz. Bu hesaba göre, halihazırda içinde bulunduğumuz on yılda acil seragazı salım azaltımları gerekirken 2020’den itibaren uygulamaya girecek “yeni” bir anlaşmaya bel bağlamak mantıksızdır ve kabul edilemez. Böyle bir gelişme Kyoto Protokolü’nden daha zayıf ve etkisi küçülmüş bir anlaşmayla “bırakınız yapsınlar” (laissez faire) durumuna neden olacaktır.

İklim müzakereleri fosil yakıt rezervlerinin üçte ikisini yeraltında bırakmayı kabul etmeli ve varolan kaynakları ülkelerin nasıl paylaşacağına ve tüketeceğine dair a) tarihsel seragazı salımlarını b) ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluk çerçevesinde kişi başına düşen seragazı salımlarını da hesaba katarak karar vermelidir.

Tarihsel sorumluluğu en çok olan ülke olan Amerika Birleşik Devletleri, salımlarını diğer ülkelerden daha fazla azaltmalıdır. Ek-1 olarak adlandırılan gelişmiş ülkeler 2020’ye kadar salımlarını 1990 seviyelerine oranla %40-50 arasında azaltmalıdır. Bu taahhütler kömür, petrol ve doğalgaz tüketimlerinde yıllık hedeflere dönüşmelidir.

Kalkınma hakkı, daha fazla tüketimci ve kapitalist toplumları teşvik etmek için kullanılmamalıdır

Kalkınma hakkı, toplumun ufak bir kesiminin refahı için karşı karşıya olduğumuz kritik finansal, sosyal ve ekolojik sorunları yaratan kapitalist tüketim toplumu olmaya doğru bedava bir bilet değil ülkelerin vatandaşlarının temel ihtiyaçlarını ve doğayla uyum içerisinde mutlu bir yaşam hakkını karşılanması yükümlülüğü olarak anlaşılmalıdır.

Çin, Brezilya, Güney Afrika, Hindistan ve diğer gelişmekte olan ekonomiler de an itibariyle büyük miktarda seragazı salımı kaynağı olan gelişmiş ülkeleri geçmekte oldukları için kendi seragazı salımlarına da azaltım hedefi koymalıdırlar. Bu bağlayıcı hedefler tarihsel ve ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar çerçevesinde Ek-1 ülkelerinin azaltım hedeflerinden düşük olmalıdırlar.

Gelişmiş ülkeler acil olarak gelişmekte olan ülkelerin azaltım ve iklim değişikliğine uyum önlemleri için gerekli finansman ve teknolojileri harekete geçirmelidirler. Bu finansman ve teknoloji transferlerine katkıları tarihsel ve güncel seragazı salımları dikkate alınarak yapılmalı ve 2013’teki askeri/savunma bütçelerinin en az %10’una denk olmalıdır. Bu şekilde sağlanacak finansman sadece azaltım için değil tayfun, siklon, kasırga, sel ve kuraklıktan ötürü kronik bir biçimde zarar gören gelişmekte olan ülkelerin zararlarının karşılanması ve uyum faaliyetleri için gereklidir.

Yanlış çözümlere bir son verin

Fosil yakıt sanayine verilen desteklerin sona erdirilmesi ve fosil yakıt tüketimine bir sınır koyulması çok önemli ve anahtar adımlar olmakla birlikte, yeterli olmayacaktır. Bizler, insanlığa ve doğaya eşit biçimde zararlı olan biyoyakıtlar, Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO), sentetik biyoloji, ölümcül nükleer santraller, jeomühendislik, orman alanlarının korunması adı altında hükümetlerle elele olan büyük şirketlerin arazi ve orman kapatmaları (landgrab) ve kirleticilerin çok sevdiği karbon piyasası çözümleri gibi tüm yanlış çözümleri durdurmak zorundayız.

Bu buluşların arkasındaki şirketler utanmaz ve sorumsuz bir biçimde doğa ve gezegen ile oyun oynamaktalar. Sentetik biyoloji gibi girişimlerin hedefi çok kötü sonuçlar yaratacak biçimde doğada varolanların dışında canlı formları yaratmakken jeomühendislik gibi yaklaşımların hedefi ise ancak ve ancak tüm Dünya sistemini daha da kötü biçimde etkileyecek şekilde atmosferdeki seragazlarının bozulan dengesini atmosferi başka gazlarla kirleterek çözme yönünde.

Karbon piyasalarıyla daha fazla spekülasyona hayır

Seragazı azaltımları, karbon piyasalarını, offsetleri ve hayali azaltımları (hot air) içermeyecek şekilde gerçekleşmeli. Avrupa Birliği Seragazı Salım Ticareti Sistemi (ETS) bizlere finansal sistemin iklim değişikliğini dikkate almadığını gösterdi. ETS, Temiz Kalkınma Mekanizması (CDM) veya Ormansızlaşma ve Orman Bozunumundan Doğan Salımların Azaltılmasına yönelik (REDD) piyasa mekanizmaları, gerçekte atmosferi kirletmekte olanların bunu yapmaya devam etmesine ve sorumluluklarından kaçmasına yaramaktadır. Orman alanları, toprak, sahil bitki sistemleri üzerinden geliştirilecek yeni karbon ticareti mekanizmaları ancak ve ancak iklim krizini daha da derinleştirecek ve yeni finansal balonlar oluşmasına sebep verecektir. Zengin ülkelerin iklim finansmanını kullanarak REDD ve CDM gibi karbon piyasalarını teşvik etmesi kabul edilemez.

Güç dengelerini değiştirmek için ortak sosyal ve çevresel mücadeleler

Kapitalist sistemin yol açtığı iklim krizi şimdide içinde bulunduğumuz güncel finansal/ekonomik kriz tarafından büyütülecek. Kapitalist system bu ekonomik krizden çıkmak için insanlarin ve doğanın daha da sömürülmesiyle sonlanacak bir dizi yeniden şekillenme sürecine girmenin yollarını aramaktadır. Bu yeniden şekillenme a) sosyal hakların ve uzun tarihsel mücadeleler sonucunda kazanılmış çalışan ücretlerinin azaltılması, b) doğanın geri kalan kısmının (toprak, su, orman, maden kaynakları vb.) şirketlerce alıkoyulması, c) doğal süreçlerin metalaştırılması ve finansallaştırılması (REDD gibi ekosistem hizmetleri ücretlendirmesi, biyoçeşitlilik kaybı için ödemeler vb.) ve d) biyoçeşitlilik ve ekosistemlerin patentlenerek kontrol edilmesi ve bunlardan kâr sağlanması (bkz. Sentetik biyoloji ve jeomühendislik) gibi yollarla mümkün olacaktır.

Şirketler hükümetleri ele geçirmiş durumdadırlar. Şirketlerin çıkarlarının ve gücünün önüne geçilmesi için mücadelemiz UNFCCC (Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi) müzakerelerinden değil iklim değişikliğinden ötürü günlük hayatları etkilenen insanlardan başlamalıdır. Gıda ve su hakkı bu kavganın anahtar önemde parçalarıdır.  İklim değişikliği kaynaklı olarak yeni bir gıda ve su krizi dünyada tetiklenmektedir. Şirketler gıda spekülasyonu, GDO’lar, biyoyakıtlar su ve diğer doğal kaynakları özelleştiren kamu-özel ortak iştirakları gibi yollarla daha fazla kâr sağlamayı hedeflemektedirler. Gıda ve su meseleleri ancak sosyal ve çevresel mücadelelerin birleştirilmesiyle çözülmesi mümkün olacak meselelerdir.

Termik santrallere, kaya gazı çıkarılmasına, katran kumlarına, arazi kapatmaları, su özelleştirmelerine, biyoyakıtlara, GDO’lara ve REDD’e karşı gelişen tabandan gelen muhalefet bize yolu göstermektedir. Bizler bu mücadeleleri güçlendirerek, onları finansal kriz altında gerçekleştirilen sosyal hak kesintileri (austerity) karşısındaki  sosyal mücadelelerle birleştirmek durumundayız.

Sürdürülemez olan kapitalist sistemi dönüştürmek

Fosil-yakıt bağımlı tüketim ve üretim sisteminin düşük karbonlu topluma yönelik kolektif ve kademeli dönüşümünün gerçekleşmesi önündeki en büyük engel sürdürülemez olan kapitalist sistemin dönüşümüdür. Kömür, petrol ve doğalgaz sektörleri özel kâr mantığıyla idare edilemez. Fosil yakıt şirketlerinin gücü yokedilmeli ve devlet bürokratları yerine toplumun tamamı bu kaynaklar ve şirketler üzerinde söz sahibi olmalıdır.

Tüketim ve üretim kalıplarının değişmesi için, insanları sömüren ve ekosistemleri yokeden kâr odaklı, baskıcı ve sürdürülemez olan kapitalist sistemin ötesine geçilmelidir. Bizler bu gezegeni yaşanabilir bir gezegen olarak korumak zorundayız!

Gezegeni soğutacak alternatifler aşağıdan gelecek

Neoliberalizm veya merkezileştirilmiş bürokratik sosyalizm gibi “tek boy” sistemler çözüm değildir. Bunların yerine doğada olduğu gibi siyasette de çeşitlilik beklenmeli ve teşvik edilmelidir.

Dünya çapında sosyal gruplar gezegeni soğutacak bir dizi alternatif sunmaktadırlar: Agro-toksikler ve şirket tarımı yerine gıda egemenliği ve agro-ekoloji; şahsi araçların sürdürülemez üretim biçimleri yerine toplu taşımanın teşvik edilmesi; aşırı tüketim yerine daha az enerji ve doğal kaynak gerektiren dayanıklı aletlerin üretilmesi; küresel ulaşım sisteminde enerjinin israfını önleyecek yerel üretim ve tüketim biçimlerinin oluşturulması; şirketlerin küreselleşmesi yerine halkların küresel birliğinin sağlanması; tarim ve sanayi arasında olduğu gibi kent ve kır arasında da kırdan göçenleri barındıran devasa gecekondu oluşumu süreçlerini tersine çevirecek yeni bir dengenin sağlanması; temel hizmetlerin özel şirketler değil kamu tarafından karşılanması.  Bu yaşayan alternatiflerin pek çoğunun halihazırda işe yaradığı kanıtlanmış ve önerilen yanlış çözümler üzerindeki üstünlüğü gösterilmiş olmakla birlikte bazılarının uygulanabilmesi için hala imkan yaratılmasına ihtiyaç vardır.

Dünya sisteminin dengesinin yeniden tesis edilmesi için, kapitalizmin insan-odaklı vizyonunu terketmek durumunda ve hayati süreçlere saygı göstererek, Doğa Ana haklarını tanımak ve savunmak yoluyla sağlıklı bir yaşam için doğanın sadece bir parçası olduğumuzu kabul etmek zorundayız.

[1]http://www.wearepowershift.org/blogs/readers-guide-bill-mckibbens-terrifying-new-math-rolling-stone-most-important-thing-ive-writte

[2]Uluslararası Enerji Ajansı: Eğer 2°C’lik hedefe erişilmek isteniyorsa 2050’ye kadar dünyada kanıtlanan fosil yakıt rezervlerinin üçte birinden fazlası tüketilmemeli, World Energy Outlook 2012,

[3]Varolan kanıtlanmış kömür, petrol ve doğalgaz kaynaklarının tümü birlikte 2,795 gigaton CO2’luk bir potansiyel barındırmaktadır. Bu 565 gigatonluk CO2 bütçesinden 5 kat daha fazladır. Dolayısıyla en az 2,230 gigatonluk CO2 eşleniği olan kanıtlanmış petrol, kömür ve doğalgaz rezervi tüketilmeden yeraltında bırakılmalıdır.http://www.carbontracker.org/carbonbubble

 

Bu yazı ilk olarak focusweb.org/content/focus-global-south-position-paper-climate-change adresinde yayınlanmıştır.

 

Bu çeviri Kolektif Ekososyalist Dergi (ekolojistler.org/) nin 15. Sayısında yayınlanacaktır

 

Çeviri: Ethemcan Turhan

twitter.com/muhalefetserhi

Katalunya’daki ekonomik kesintiler bağımsızlık oylarını da kesintiye uğrattı – İlke Toygür

0

İspanya’nın 17 özerk bölgesinden biri olan, son günlerde adı sürekli bağımsızlık tartışmalarıyla anılan Katalunya’da erken seçimler yapıldı. Bilindiği üzere 11 Eylül Katalan Günü’nde yapılan geniş katılımlı gösteriler erken secim yolunu açmıştı. 25 Kasım Pazar günü sandığa giden seçmenler, sadece bağımsızlık konusundaki düşüncelerini değil, aynı zamanda ekonomik kesintilere olan tepkilerini de oylarına yansıttı. Tarihi bir ilke imza atan sandığa gitme oranı, önceki seçimlere göre 11 puan artışla yüzde 69,4 olarak gerçekleşti. Katalunya halkı bağımsızlık kozunu oynayarak kendini tarihi bir lider konumuna getirmeye çalışan Artur Mas’a beklediği mutlak çoğunluğu vermedi.

CiU Birinci Parti Olmaya Devam Ediyor

Oyların yüzde 30,6’sını alan Artur Mas’ın lideri olduğu milliyetçi Yönelim ve Birlik Partisi (CiU), 2010 yılında yapılan seçimlere göre yüzde 7,75 oy kaybederek 50 milletvekili çıkardı. Gecen seçimlere göre 12 sandalye kaybeden parti, beklediği mutlak çoğunluğa ulaşamadı. Yine de en yakın iki rakibine göre ciddi avantajını korumaya devam etti. Ancak Mas bağımsızlık rüyasını sürdürebilmek için diğer partilerle çeşitli anlaşmalar yapmaya mecbur kalmış durumda.

496.292 (yüzde 13,68) oy alarak ikinci parti konumuna gelen Katalunya Cumhuriyetçi Solu (ERC-Cat Sí) meclisteki temsil gücünü 11 sandalye artırarak, 21 sandalyeye ulaştı. Bu partinin de bağımsızlık yanlısı tutumu düşünüldüğünde meclisteki toplam ayrılıkçı sandalye sayısında ciddi bir azalma yaşanmadı. 2012 seçimlerinde meclisteki temsil oranını en ciddi şekilde artıran parti olan ERC-Cat Sí, ekonomik krizin ve kesintilerin yarattığı tepki oylarının büyük bir kısmını topladı. Merkezin de solu sayılabilecek siyasi tutumu ile CiU’nun liberal politikalarini dengelemeye aday olarak gösteriliyor.

Sosyalist Parti’nin Önlenemez Düşüşü

Katalunya Sosyalist Partisi (PSC), geçen seçimlere göre 8 sandalye kaybederek, 20 sandalye ile, CiU ve ERC-Cat Sí’nin ardından meclise girdi. Üçüncü konuma düşen PSC bağımsızlık tartışmalarının getirdiği erken seçimler nedeniyle cezalandırılan partilerin başında geliyor. Hem Sosyalist Parti’nin (PSOE) İspanya genelindeki güçsüz konumu, hem de öne sürdüğü ekonomik tartışmaların ve federalizmle ilgili fikirlerinin bağımsızlık tartışmaları arasında yeterince ses getirememesinin bir sonucu olarak sandalye kaybeden partiyi zor aylar bekliyor. Seçmenlerinin bağımsızlık konusunda görüş ayrılıkları yaşadığı bir dönemde bu konuma düşmesi bir sürpriz olarak algılanmıyor.

İlk üç partinin ardından Katalunya’da dördüncü parti ise başbakan Mariano Rajoy’un ülke genelinde liderliğini yaptığı Halk Partisi (PP). PP, yüzde 12,99 oy ile 19 sandalye kazanarak 2010 seçimlerine göre sandalye sayısını bir artırdı. Buna ek olarak Yeşiller ve Birleşik Sol koalisyonu (ICV-EuiA) 13, Vatandaşlar Partisi (Ciutadans) 9 ve Halk Birliği Partisi (CUP) 3 milletvekili çıkardı.

Sadece Bağımsızlık Karın Doyurmuyor

Seçimlerin ardından yapılan yorumlarda Artur Mas’ın seçmenler tarafından cezalandırıldığı, oynadığı bağımsızlık kozunun yetersiz kaldığı, halkın yapılan ekonomik kesintilere koyduğu tepkinin daha büyük olduğu dile getirildi. 68 Sandalye ile mutlak çoğunluğa ulaşmayı hedefleyen CiU sadece 50 sandalye kazanarak bu konumdan çok uzakta kaldı. Ancak Mas’ın uğradığı hayal kırıklığı bağımsızlık rüyasının bittiği anlamına gelmiyor. 21 Sandalye ile ikincilik konumuna oturan ERC-Cat Sí de bu yönde tavır takınıyor. Ancak iki partinin bağımsızlık dışındaki konularda birbirinden çok uzak bir siyasi konumda olması önümüzdeki günlerin neler getireceğini bir merak konusu haline getiriyor.

Başka bir açıdan bakıldığında Halk Partisi’nin (PP) durumu da zor. Bağımsızlık macerasına sıcak bakmayan, ulusal iktidarın da desteği ile İspanya’ya bağlı olarak yaşamak isteyen oyları toplayan parti, sandalye sayısını sadece bir artırdı. Seçimlerin sonrasında Başbakan Rajoy yaptığı açıklamalarda Katalunya’nın İspanya’ya bağlılığını gösterdiğini, el birliği ile ekonomik krizin de aşılacağını söyledi. Ancak önümüzdeki süreçte bu partinin de daha çok çalışması gerekecek. Çünkü İspanya’da ekonomik kriz devam ettiği surece bağımsızlık tartışmalarının rüzgarı hiç dinmeyecekmiş gibi görünüyor.

Birçok kişi tarafından “fiyasko” olarak değerlendirilen 25 Kasım seçimleri, bağımsızlık isteyenlerin Katalunya’da her şeye rağmen konumunu koruduğunu göstermeye devam ediyor. Ancak bu konum,  Artur Mas tarafından öne sürüldüğü gibi daha üst bir seviyeye taşınamadı. Sandıktan çıkan mesaj Katalanların, en azından kısa vadede, bağımsızlık yerine daha acil sorunlarla, başta ekonomik kriz olmak üzere, uğraşmak istediklerini ortaya koydu. Ülkenin genelinde olduğu gibi bu bölgede de halk en çok yapılan kesintilerden ve krizin etkilerinin vatandaşların omuzlarına yüklenmesinden şikayetçi. Bu noktada tüm partilerin politika önerilerini yeniden gözden geçirmesi gerekiyor

 

 

İlke TOYGÜR, Madrid

[email protected]

 

 

Yeni parti, yeni siyaset – Ferdan Ergut

(Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin 25 Kasım 2012 tarihinde Ankara’da yapılan ‘Kuruluş Kongresi’ konuşması)

25 Kasım 2012 itibariyle Türkiye’de özgürlükçü, eşitlikçi, çoğulcu ve ekoljist bir sol odak var artık: Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi.

Kurduğumuz parti hayatın renklerine, karmaşasına, içindeki farklı hakikatlere açık olacak. Hayata değer vereceğiz. Ezberlerimizi hayata dayatmayacağız. Hayatta var olan sorunlar, bizim de sorunlarımız olacak. Kendi kafamızdaki ya da ezberimizdeki sorunlara değil; hayatın ürettiği sorunlara odaklanacağız. Hayatın ürettiği acılara, mağduriyetlere bakacağız. Gözümüzü o mağduriyetlerden bir an olsun ayırmayacağız. Nerede bir ezen-ezilen ilişkisi varsa, partimiz orada olacak. O ilişkiyi özgürlük yolunda dönüştürmek için mağdurla birlikte, onun adına değil, onunla birlikte, onun haliyle hemhal olarak çaba göstereceğiz. Hayatı, hayatın içinden, onu gözleyerek, ondan öğrenerek dönüştüreceğiz. Dönüştürürken dönüşmeye de açık olacağız.

Bu toplumun fay hatları nereden geçiyorsa oralarda siyaset yapacağız. Bu toprakların tarihi mağduriyetler tarihi… Bu tarih farklı kimliklere adil davranmadı. İmparatorluktan çıkış anından bu yana merkez bütün otoriterliği ile kendi kimliğini dayattı. Kürtler, Aleviler, gayrı Müslimler, hepsi o kimliğin dışında kaldı. Bu kimlikler özgürleşmeden hiçbirimiz özgürleşemeyeceğiz.

Başka bir deyişle bu tarihle aramıza mesafe koymadan, onunla yüzleşmeden özgürleşemeyeceğiz. Yeni partimiz sıradan bir hükümet eleştirisinin sol siyaset anlamına gelmediğini bilen bir parti olacak. Bizler bütün bir Osmanlı-Türkiye modernleşmesinin arazlarıyla uğraşacak bir parti kurduk. Yeşiller ve Sol Gelecek, bu modernleşme tarihinin ürettiği devlet ve hukuk yapısıyla uğraşacak. Sadece bununla da değil; bütün bu travmatik tarihin sonucunda oluşan toplum yapısıyla da, yer yer tezahür eden iki yüzlü ahlak anlayışıyla da uğraşacak. Yani sonuç olarak bütün bir sistemle hesaplaşmayı önüne koymuş bir parti kuruyoruz. Bu anlamıyla Türkiye’nin en radikal partisini kuruyoruz.

Yeni Siyaset Kürt, Alevi, Ermeni, Roman, Yahudi, Süryani siyaseti olacak.

Yeşiller ve Sol Gelecek piyasanın değil toplumun yanında olacak. Toplumsal ihtiyaçlarımızı, kültürel ve ruhsal dünyamızı piyasanın hakimiyetinden kurtarmak için mücadele edecek ve bunun pratiklerini hayata geçirecek. İnsanın potansiyellerini gerçekleştirebilmesinin önündeki temel engelin sınıfsal eşitsizlik olduğunu bilen bir parti kuruyoruz. Yeni parti elbette sınıf siyaseti yapacak.

İnsanın insanla girdiği ilişkide, insanın doğayla girdiği ilişkide, insanın diğer canlılarla girdiği ilişkide; bütün bu ilişkilerde piyasanın alanını sınırlayan, onu düzenleyen ve bazı alanlarda bütünüyle kaldıran bir iktisadi örgütlenmeyi savunacak. İnsani deneyimlerimiz ne kadar az metalaşırsa o kadar fazla özgürüz. Yeni partimiz, tarihten özgürleşmek kadar piyasa tasallutundan da özgürleşmenin siyasetini kurgulayacak.

İşçi sınıfının ve kamu çalışanlarının, başta örgütlenme ve hak arama özgürlükleri olmak üzere bütün mücadelelerinde onlarla birlikte olacak. Neo liberalizme karşı verilen bu mücadeleyi devletçiliğe ve onun tekçi zihniyetine karşı bir mücadeleyle birleştirecek.

Yeni siyaset işçi sınıfı siyaseti olacak.

Yeni partimizin eşitlikçilik ilkesi salt sınıfsal eşitlik talebiyle sınırlı olmayacak. Sömürünün diğer biçimleriyle de cepheden hesaplaşacak. Etnik sömürüyle hesaplaşacak, doğa sömürüsüyle hesaplaşacak, cinsler arası sömürüyle hesaplaşacak. Bu sömürü ilişkileri arasında hiyerarşik bir ilişki kurmayacak. Birisi, diğerlerini belirler demeyecek.

Yeşiller ve Sol Gelecek’in kurulduğu 25 Kasım, Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele günüydü. Bu hoş tesadüf aslında yeni partinin kadınlara verdiği sözün de simgesi olacak. Yeşiller ve Sol Gelecek için insanlığın yarısının yaşadığı en kadim sömürü ilişkisini merkeze almayan bir sol siyasetin mümkün değildir.

Bu evrensel doğru, Türkiye için daha da doğru! AKP tipi muhafazakarlıktan en çok kadınlar etkileniyor. İstihdama katılma oranları, insan onuruyla bağdaşmaz bir biçimde geriledi. AB ülkeleri, kadınların istihdam oranını yüzde 60’a çıkarmaya çalışırken Türkiye’deki oran yüzde 23.1! Bu sayılardan utanmayan, hiçbir şeyden utanmaz. Kadına yönelik şiddet artarak devam ediyor. Kadınlar, her gün en yakınındaki erkekler tarafından öldürülüyorlar. Yeşiller ve Sol Gelecek kadınların özgürlük mücadelesinin her zaman yanında olacak.

Yeni Siyaset, kadın siyaseti olacak!

Eşitlikçiliğimiz, kadın-erkek eşitsizliğini, Türk-Kürt eşitsizliğini, sınıfsal eşitsizliği, Alevi-Sünni eşitsizliğini, Müslüman-gayrı Müslim eşitsizliğini, heteroseksüel-LGBTT eşitsizliğini aşmayı elbette kapsar.

Ama ötesi de var! Eşitlikçi tahayyülümüz, yukarda sayılan grupların hepsinin toplamı ile henüz yeryüzünde olmayan gelecek nesiller arasındaki eşitliği de kapsar. Doğayı sonsuza kadar mülk edinemeyeceğimizi, doğanın sadece hasbelkader dünyaya gelmiş bizlere ait olmadığını bilen, doğanın bizzat kendisi için bir değer olduğunu ve onunla uyumlu yaşamı savunan ahlaki bir eşitlikçiliği savunacak bir parti kurduk.

Doğa merkezli yeni bir siyasal ve kültürel iklimi yaratamazsak bildiğimiz dünyanın sonuna geliyoruz. Küresel kapitalizmin geldiği noktada doğayı bir hak öznesi olarak kabul edecek yeşil bir sola ihtiyaç var.

Yeşiller ve Sol Gelecek yaşam kalitesine değil, maddi tüketim miktarına odaklanan kapitalist düzenle mücadele edecek. Tarihsel olarak kapitalizmle birlikte ortaya çıkan ve hepimizi birer müridi kılan büyüme ve kalkınma kavramlarını sorgulayacak ve sorgulatacak bir parti kurduk.

Kalkınma ve büyüme, ancak insanın toplumsal, kültürel, zihinsel ve ruhsal varlığının gelişmesine yardım ediyorsa anlamlıdır. Tüketim talebini kışkırtmaya ayarlı bir büyüme, dünyayı yok oluşa götürmekten başka hiçbir işe yaramıyor. İşte bu büyümenin acilen durdurulması gerekiyor.

Yeni siyaset, ekoloji siyaseti olacak.

Önümüzdeki dönemin temel meselesi AKP ile mücadelenin içeriği ve stratejisi olacak. AKP dışındaki bütün siyasal partilerin de önceliği elbette bu meseledir. Fakat son 10 yılın bize öğrettiği hakikat şudur: Bu mücadele stratejisinin toplumda bir karşılığı olmadı.

AKP iktidarı, Türkiye’de hiç olmadığı kadar bütünsel bir iktidar yaratmıştır. Artık devletin bütün kurumlarında AKP’nin temsil ettiği zihniyet hakimdir. Bu zihniyet, iç politikada otoriter, özellikle Kürtler söz konusu olduğunda milliyetçi ve dış politikada ise mezhepseldir. Bu durum, AKP ile mücadele stratejisini daha da yakıcı bir sorun haline getiriyor. Bu bütünsel iktidara ilk ve anlaşılabilir tepki, elbette kategorik bir karşıtlık olarak ortaya çıkıyor. Bu anlaşılabilir olmakla birlikte, bu karşıtlık üzerine pozitif bir siyaset kuramadığımız müddetçe toplumsal bir karşılığı olmuyor. Yani, kendi gündemini oluştururken öncelikle AKP’yi kollamak, öncelikle onun politikasını beklemek ve arkasından ona reaksiyon göstermek şeklinde belirlenen tepkisel bir siyasetten bahsediyorum. İşte bu strateji başarısız oldu. Bu muhalefet 10 yıldan beri şiddetini arttırarak devam ediyor; AKP’de oylarını arttırmaya devam ediyor!

Türkiye siyasetinin temel problemi AKP’ye muhalefetin olmaması değildir. Bu alanda bir boşluk yok! Fazlası var, eksiği yok bu alanın. Temel problem, AKP’ye alternatif bir politik öznenin yokluğudur. Dünyanın hiçbir yerinde siyasal alan tek bir partinin hakimiyetine bırakılmaz. Türkiye’de olan budur; ve AKP tek oyun kurucudur.

Bunun tek istisnası Kürt Siyasal Hareketidir. Ve Başbakan’ı çileden çıkaran da budur. Erdoğan hala Kürt siyasal hareketini teslim alamadı. AKP karşıtı kurulacak bütün muhalif hareketler için Kürt dinamiği, ahlaken ya da siyaseten değilse bile salt bu nedenle önemlidir (Elbette, tam da bu nedenle Kürt hareketi ile parazitik bir ilişki geliştirmeye çalışanların varlığı gibi bir mesele de kendiliğinden çıkacaktır. Önemli, ama bu yazının konusu olmayan bir konu…)

Ama şurası da kesindir: AKP’ye alternatif bir siyaset, toplumun geniş kesimlerinde karşılık bulacak bir siyaset bugüne kadar var olan muhalefet zemininde olmayacak. Bu muhalefet yeni bir zeminde şekillenecek. Kendi siyasal programına güvenen, kendi gündemini AKP’ye ayarlamayan, kendi gündemini sonuna kadar takip etmeye kararlı bir muhalefet zemini… Bu zemin, esas olarak alternatif ve pozitif bir siyaset zeminidir

Yeşiller ve Sol Gelecek yeni kuruluyor olabilir. Ama ne fikri olarak, ne de kadrolarıyla boşlukta doğmuyor bu parti… Bu partinin fikri zemini 150 yıldır insanın özgürlük arayışının, o kadim arayışın zeminidir. Bu zemin, dünyanın yok oluşa sürüklenmesine itirazın 50 yıllık zeminidir. Yeni partinin arkasında Türkiye’nin özgürlük ve demokrasi mücadelesinin, bütün tarihsel tecrübesi ve birikimini temsil eden kadrolar var. Yeşiller ve Sol Gelecek’in arkasında bu ülkenin yüz akı aydınlarının, sivil toplumun desteği var.

Türkiye halkları ne iktidarın ne de muhalefetin laçka siyasetlerini hak etmiyor; hak etmiyoruz. Bunu değiştireceğiz. Yeni bir siyaset anlayışını; yeni, yeşil ve sol siyaseti Türkiye’de kurgulayabilecek, bu projeyi geniş kesimlerle buluşturabilecek yegane partiyi kuruyoruz.

Artık Türkiye’de yeni bir siyasal odak var. Muktedirler bu odağın ne dediğine bakmadan siyaset yapamayacaklar artık. AKP artık meydanı boş bulamayacak. Vicdanın ve adaletin sesini örgütleyeceğiz.

Örgütlenmiş bir adalet ve vicdan hareketinin karşısında AKP’nin ismindeki adaletin 10 mumluk bir ampul değerinde bile olmadığını herkese göstereceğiz. Bu siyaseti, bu fikri zemin ve bu kadrolar yapamazsa hiç kimse yapamaz. Biz yapabiliriz ve biz yapacağız!

 

Ferdan Ergut

 

Bu bir veda değildir – Kemal Tuncaelli

Üyesi olmak ve 3 Haziran 2012 konferansında bana verilen görevle eş sözcülüğünü yapmaktan büyük onur ve gurur duyduğum Yeşiller Partisi, 24 Kasım kongresiyle birlikte daha büyümek ve yeşil politikanın daha geniş kesimlerle buluşmasının yolunu açmak için tarihi bir karar almıştır.

Bu karar şekilsel olarak kapanış gibi görünse de, aslında Yeşiller felsefesinin yeniden güçlü doğuşunun kararıdır.

Bu kararla artık Yeşiller Hareketi durgun göllerde, iç sularda sakince yüzdürülen güzel bir yelkenli olmaktan çıkarılıp, fırtınalı denizlere dayanacak, sağlam omurgalı, bu ülkenin ve dünyanın tüm birikimlerinden yararlanarak oluşturulan, bizi hayallediğimiz limanlara götürecek sağlam bir kadırga haline getirilmiştir.

25 Kasım 2012 tarihi, bir seneyi aşkın bir zamandır inşa etmeye çalıştığımız bu kadırganın kızaklarından indirilerek denizlerle buluştuğu andır.

Felsefemizi her yere taşıyacak bu yeni aracımızın, güçlü kadırgamızın adı YEŞİLLER VE SOL GELECEK PARTİSİ’DİR.

Rüzgarı bol olsun.

Tüzüğü ile sağlam bir omurga verdiğimiz bu kadırganın rotası doğa, insan ve emeğin kurtuluşu ekseni üzerine oturmuştur.

Yeşiller Partisi’nden edindiğimiz deneyimlerle beraber kurt denizciler olarak bu yeni geminin mürettebatına katıldık.

Bu gemiye diğer gemilerden gelen ve yeni tayfa yazılan birçok deneyimli ve uzman arkadaşlarla birlikte çalışacağız.

Şimdiye kadar Yeşiller Partisi’ne emek veren tüm arkadaşlarımızı bu yolculuğa birlikte çıkmaya çağırıyorum.

Bir şekilde ayrı düştüğümüz ama hayallerimizi ve felsefimizi paylaştığımız tüm dostları da aramızda görmek istiyoruz.

Amaçlarımız birdir.

Şimdiye kadar birlikte yürüdüğümüz ve Yeşiller Hareketine emek veren tüm üye ve yol arkadaşlarımıza teşekkür ediyor ve kendilerini kutluyorum.

Yeşiller tarihinin bir kısmını birlikte yaşadık ve yazdık.

Üyelerimizin bana verdiği eş sözcülük görevini onurla ve büyük bir gururla taşımaya çalıştım. Hatalarım ve eksikliklerim kuşkusuz çoktu. Ama her zaman elimden gelenin en iyisini yapmaya ve değerli arkadaşlarıma ve Partimizin bana verdiği göreve layık olmaya çalıştım. Bu görevi yaparken yaptığım hatalar ve eksiklikler için affınıza sığınırım. Fark etmeden kalbini kırdığım arkadaşlarım varsa hepsinden özür dilerim. Bütün arkadaşlarımı çok sevdim ve onlarla birlikte çalışmaktan çok şey öğrendim ve hepsiyle gurur duyuyorum.

 

Sevgilerimle…

Kemal Tuncaelli

Yeşiller Partisi Son Eşsözcüsü

 

2012 Model Militarizm: İnsanlar neden askere gitmek istemiyor? – Hıdır Tok

‘Hükümet tarafından 50 bin kişilik kadro tahsisi yapılmasının ardından kısa ve uzun dönem askerlik yapanlar kademeli olarak çatışma bölgelerinden çekildi. Operasyon tazminatıyla birlikte 3 bin 100 lira maaş ve yıllık 7 bin liralık tazminatın teklif edildiği uzman erbaş alımında başvuru 1500’ü bile bulmadı.’

Böyle diyor haber?

Ardından şu soruyu sormak elzem: Neden ‘profesyonel asker’ olmaya hevesli değil bu ülkenin gençleri?

Bu soruyu aklımızda tutup militarizmin ve militarist modernleşmenin 2012 yılındaki çeşitli veçhelerine bakalım:

700 bin kişilk bir ordu. Bunun 450-500 bin kadarı zorunlu askerlik nedeniyle kışlalarda tutulan gençlerden oluşuyor. 200-250 bin civarında kişi ise uzman çavuş, astsubay ve subay bulunuyor.

(Rakamların net olmaması bile Türk Silahlı Kuvvetleri’nin şeffalıktan azade bir kurum olduğunu göstermeye yeterli değil mi?)

Orduların şeffaflığı ve denetlenebilirliği meselesi üzerine TESEV’in hazırladığı raporu sunan gazeteci Lale Kemal şunları söylüyor: “Asker 100 tane tank almaya karar verdiğinde, Sayıştay denetçisi sadece bu tankların gerçekten alınıp alınmadığını ve ihalede uygunsuzluk yapılıp yapılamadığını denetleyebiliyor ama ‘neden 100 tane tank alıyorsun’ diye soramıyor. Avrupa sayıştayında, denetçiler savunma bütçesiye ilgili ciddi yetkilere sahip, ‘bu benim milli güvenlik konseptimle ne kadar uyuyor’ diye sorgulayabiliyor.”

Ne TSK’ya aktarılan parayı ne de askeri modernizasyon adı altında silaha, mühimmata, araç, gerece harcanan para tam olarak bilinmiyor.

Ama bazı rakamlar var: Maliye Bakanlığı Muhasebat Genel Müdürlüğü verilerine göre Ocak-Ağustos döneminde, ‘Güvenlik ve savunmaya yönelik mal, malzeme ve hizmet alımları’ tutarı toplam 846 milyon lira.

Bu rakamın ‘örtülü ödenek’ gibi bütçe içerisinde bütçe olarak tabir edebileceğimiz ‘derin bütçe’nin varlığı ile daha da arttığı bir hakikat.

700 bin kişilik bir orduyu finanse etmenin rakamını da eklediğimizde ortaya çıkan bütçe inanılmaz ama aynı zamanda koca bir soru işareti, bilinmez.

Savunma sanayii adı altında aslında savaş sanayisine ve savaş ekonomisine odaklanmışlık 2012’de de dört nala koşturmaya devam ediyor. İktidarın bununla övünmesine, bunu bir vizyon olarak sunmasına ise hiç şaşırmıyoruz elbette. Başbakan Erdoğan Koç Holding’in Otokar firması ile birlikte yapılan yerli tank Altay’ın sunumunda şunları diyordu mesela:  Türkiye milli piyade tüfeğini, kendi helikopterlerini üretir hale geldi. Sadece üretmekle kalmıyoruz. Dünyaya savunma sanayini ihraç ediyoruz. Eksiklerimiz yok mu? Var. Bunları da gidermek zorundayız. Tüm bu alanlarda gurur duyduğumuz işlerden biri insansız savaş uçağı üretimi.

***

Silah ve mühimmat ihraç eden bir ülke olmakla gurur duymak?  Bunu  askeri vesayeti gerilettiği için gurur duyan bir kişi söylüyor hem de. Ama biz biliyoruz ki askerin gücünden kudretinden yararlanmayı çok da iyi biliyor bu iktidar. NATO’da, orada burada askeri gücüyle övünüyor. Uludere’de 34 kişinin öldürülmesini örtbas etmeye çalışıyor, ‘benim askerim iyidir’ deyip, onu koruyup, kolluyor.

Militarizm her koşulda kendisine hevesli bir ortak buluyor.

***

Orduların demokratikleştirilmesi ve şeffaflaştırılması söyleminin ilk bakışta liberal bir söylem olduğu bir gerçektir. Orduların tüm mekanizmaları ile sivil yönetime tabi olması, bütçesini hazırlayan, tüm olanaklarını ikame eden vergi veren yurttaşlarına ve onların temsilcilerine karşı hesap verebilir olması gibi kavramlar ‘denetleyici devlet’ modeli ile gayet uyumlu elbette.

Bunun yanı sıra Türkiye gibi siyaset ve askerlik kurumları arasında birçok alanda kesişme kümesinin en başından beri varlığını sürdürdüğü ülkelerde, askerlik kurumunun sıklıkla bu kümeleri tamamen kontrol altına alması da tarihsel bir gerçektir.

Militarizmin tüm boyutları ile ve toplum tüm katmanlarında etkisini hissetiregeldiği bir ülkede ordunun şeffaflaşması talebi yerindedir. Ayrıca kışlalarda yaşanan hak ihlallerinin üzerine gidilmesi, buna dikkat çekilmesi için çeşitli sivil inisiyatifler oluşturulması da çok önemlidir. İtaat, disiplin ve hiyerarşi üzerinde yükselen ordunun temellerinin hak ihlallerine yol açmaması için çaba göstermek önemlidir. Bununla birlikte askerlik sonrası insanların rehabilitasyonu meselesinin üzerine gidilmesi, psikolojik olarak yıkılmış bireylerin toplumla bütünleşmelerini sağlamak  önemli bir gayrettir.

***

Ama yetmez.

İnsanların askerlik sırasında karşılaştıkları kimliksizleştirme, ezilme, baskıya ve şiddete uğrama ritüellerini sineye çekme, şiddeti öğrenme, şiddeti uygulayabilmeyi öğrenme, şiddeti olağanlaştırma ve bunu bir hak olarak görme gibi yeni varoluşuna dair nitelikleri nasıl engelleyebileceğiz peki?

İnsanların askere gitmeme hakkı olduğuna dair bir fikrimiz var mı peki? Bunun tersinin devletin doğal bir talebi olduğunu mu düşünüyoruz? Zorunlu askerlik cenderesine girmek istememek de bir hak değil midir? Ahlaki, bireysel ve politik bir tavır olan vicdani red hakkına neden karşı geliyoruz? Herkesin savaşmayı öğrenmek zorunda olduğuna dair dogmayı sorgulamayacak mıyız?

Zorunlu askerliğe karşı liberal cenahtan önerilen profesyonel ordu meselesini sorgulamayacak mıyız? Profesyonel ordunun toplumun alt kesimlerini para pulla silahlandırmak ve militer güç haline getirmek olduğu fikrinin en somut örneği ABD ordusudur. ABD ordusunda er olarak yer alan askerlerin çoğunun Latin, Hispanik, göçmen ve siyah olması kapitalizmin diplere ittiği insanlara profesyonel orduyu bir çare olarak sunduğu hakikatine karşı profesyonel ordunun varlığını hemencekik kabul mü edeceğiz?

Anti militarist sorgulama burada duramaz ve bununla yetinemez. Onun sorusu daha ileri bir noktada olmak zorundadır: Neden ordulara ihtiyaç duymak zorundayız? İnsanlar orduya gitmek istemezken bunu düşünmek zorundayız.

***

Geldik en başta sorduğumuz soruya:  Neden ‘profesyonel asker’ olmaya hevesli değil bu ülkenin gençleri?

Genç nüfusta işsizlik oranının %25’lere vardığı bu ülkede profesyonel orduda yer almak neden gençlere cazip gelmemektedir?

400 binden fazla ‘yoklama kaçağı’ olduğunu söylersek bu durum anlaşılabilir mi?

Çünkü 30 yıldır süren şiddet sarmalı, hayatının baharında ölen binlerce genç ve ardında bıraktıkları aileleri ile toplum hafızasına yer alan askerlik imajı sanıldığı kadar güçlü değil.

İnsanların askerlikten soğumalarına neden olan şey ‘üç beş vicdani retçinin’ açıklamaları değil. Bunu görmek istemeyenler vicdani retçilere hayatı dar etmekle bu işi kurtaracaklarını sanıyorlar ki boşuna uğraşıyorlar.

İnsanların askere gitmesi için bu ülkede kopartılan milliyeçi ve militarist propagandaya inanmayın sakın.

Zorunlu askerlik olmasa aynı profesyonel orduya başvuranların oranının % 3 olması gibi büyük bir sorunla karşılacağını biliyor devlet.

‘Bir de bakmışsın ki kimse askere gitmek istemiyor’ sözünün gerçek olabileceğine en çok o inanıyor çünkü.

Hıdır Tok – www.baskahaber.org
twitter.com/HidirTok

Birgün Gazetesinin kapağı yeni yazarlarının tepkisine neden oldu

T24 haber sitesinin haberine göre Ahmet Şık, Banu Güven, Ece Temelkuran ve Ertuğrul Mavioğlu, BirGün gazetesinin bugün yayımlanan kapağını eleştirdi. Şık, “Maksadını aşan, kötü bir çalışma” derken, Mavioğlu “Amaç çok sayıda gazeteciyi işsiz bırakan sansürün kaynağına vurguydu” dedi.

BirGün gazetesinin bugün yayımlanan kapağı gazetecilerden tepki gördü.

Banu Güven, Ertuğrul Mavioğlu, Nuray Mert, Ahmet Şık, Ece Temelkuran ve Yıldırım Türker’in BirGün gazetesinde yazacakları duyurulan kapakta, Başbakan Erdoğan’ın gözlerine siyah bant çekilerek, yazarların soyadları yazıldı. BirGün’ün bu kapağı Ahmet Şık, Nuray Mert, Yıldırım Türker, Banu Güven, Ece Temelkuran ve Ertuğrul Mavioğlu’nun eleştirisine yol açtı.

Ahmet Şık: Maksadını aşan, kötü bir çalışma

26 Kasım 2012 tarihli Birgün gazetesinin kapağı

Gazeteci Ahmet ŞıkT24‘e, BirGün reklamının maksadını aşan, kötü bir çalışma olduğunu söyleyerek şöyle konuştu:

“Birgün’deki reklamın meramını anlıyorum; susturulanların yeri olarak gazete, susturan kişi olarak da sistemi temsil eden Başbakan Erdoğan gösteriliyor. Ancak Başbakan bir figür, sistemin kendisi değil ve eleştirinin de tek kişiye indirgenmesi doğru değil. Ayrıca, eğer temsilden gidilecekse gazetecileri susturan medya patronlarının da, gazete yöneticilerinin de, bu susturulmayı sessiz kalarak onaylayan gazetecilerin de fotoğrafları o karede yer almalıydı. Birgün’ün reklamı anlatmak istediğini anlatamayan, maksadını aşan, kötü bir çalışma. Böyle bir reklam kullanılıyorsa, muhataplarının fikrini almamak da saygı sınırını aşan bir durum.”

Banu Güven: Gazeteci olarak derdimiz Başbakan’a muhalefet değil

BirGün’ün kapağını gazeteci Banu Güven, Ece Temelkuran ve Ertuğrul Mavioğlu, sosyal paylaşım sitesi Twitter üzerinden eleştirdi.

Banu Güven, BirGün’ün kapağını eleştirerek “Birgün’ün ilanindan yeni haberdar oldum.Bizim işimiz gözleri açmak. Gazeteci olarak derdimiz, sadece başbakana muhalefet değildir. Olmadı… Birgün’de adımın geçtiği ilandan bugün haberdar olmam da kabul edilemez” diye konuştu.

Ece Temelkuran da “Birgün’ü şimdi gördüm,hiç hoş bulmadım.Yazmak kimsenin gözüne bant çekmek değildir.Benim yazılarım da Başbakan’la sınırlı olmadı, olamaz” dedi. Temelkuran daha sonra twitter üzerinden “Hep beraber çıktığımız için yol anlamlıydı halbuki. Cok üzgün olduğumu söylemek isterim.Birgün’e verilen tepkiler lince dönüşmeye başladı.Adil değil.Ortak akılla çözmeyi deneyebilirdik ama arkadaşlar kararlarını açıklamışlar.” mesajlarını paylaştı

Ertuğrul Mavioğlu, “Banu ve Ece doğru yazmışlar, gazetecinin işi sadece Erdoğan’a muhalefet değil, gerçekleri eğip bükmeden yazmak. Bant çekmek değil göz açmak. Reklamcı, gazeteci gibi bakamıyor. Ama reklamdaki asıl amaç da çok sayıda gazeteciyi işsiz bırakan sansürün kaynağına vurguydu. Sadece bu! Yani demem o ki, maksat biraz zorlanmış oldu, herkes başka bir anlam çıkardı. Sansüre, gazeteciler üzerindeki zorbalığa karşı durmaya devam. Tüm bunlar BirGün yönetimiyle paylaştığım görüşler. Derdim tepkiden ziyade meseleyi anlaşılır kılmak, benim açımdan bir geri adım yok” şeklinde konuştu.

Yıldırım Türker: O Türker ile ilişkim yoktur

Yıldırım Türker de Medyatava’ya yaptığı açıklamada “Bugün Birgün Gazetesi’nde dev Erdoğan fotoğrafının gözlerini örten kara bantın üstündeki isimlerden Türker ile bir ilişkim yoktur. Hayatım boyunca kendimi kimsenin gözüne kara bant olma işleviyle tanımlamadım. Tanımlanmasına da izin verecek değilim. Pek dahiyane bulunduğu anlaşılan bu tanıtım faaliyeti için ne demeli? ‘Deve cilvesi’ mi yoksa  ‘Reklamcıdan al haberi’ mi? Her halükarda bu erken uyarı için belki de müteşekkir olmalıyım” dedi.

Nuray Mert: Devam etmek istemiyorum

Nuray Mert de Medyatava’ya şöyle konuştu:

“Bana danışılmadan yapılmış bir iştir. Lanse ediliş şeklini tasvip etmiyorum. Ortada netleşmemiş bir durum varken emrivaki diye nitelendiriyorum bu durumu. Çok yadırgadım. Bu anlayışta olan gazete ve ekiple devam etmek istemiyorum.”

(T24)

Haw’lar ve Sheehan’lar parmak kaldırsın… Baran Alp Uncu

Brian Haw dünyanın gördüğü en ‘inatçı’ barış aktivistlerinden birinin adı. Hayatının neredeyse tamamını savaş mağduru çocuklara yardım faaliyetleriyle geçiren Haw, 2001 yılının Haziran ayında Londra’da Britanya Parlamentosu’nun önündeki küçük parkta bir barış çadırı kurdu. 52 yaşındaki Haw’un amacı, Irak’a uygulanan ambargoyu ve yapılması planlanan askeri operasyonları protesto etmekti. Kamuoyunun ve Britanya hükümetinin dikkatini Irak’ta hayatını kaybedecek çocuklara ve diğer sivillere çekmek istiyordu. Haw etrafı pankartlarla ve barış bayraklarıyla süslenmiş ‘barış’ çadırında aralıksız on yıl boyunca yaşadı. Diğer aktivistlerin de katılımıyla Londra’nın göbeğinde küçük bir barış ‘üssü’ kurulmuş oldu. Medyanın yakın ilgisi sonucu, Irak savaşı karşıtı kampanyanın Britanya ayağında en bilinen sembollerinden birine dönüştü. Kaldırımı işgal etmek, görüntüyü bozmak ve güvenliği tehdit etmek gibi sudan gerekçelerle birçok kez tutuklandı. Barış kampının kaldırılması için kararlar çıktı. Ancak, Haw kısa süren tutuklamalardan sonra, kendisine destek veren kişi ve grupların da katılımıyla, sivil itaatsizlik eylemlerine yılmadan devam etti ve barış için direndi. Ta ki, akciğer kanserine yenik düştüğü 2011 yılının Haziran ayına kadar.

Cindy Sheehan ise Amerikalı bir barış aktivisti. Sheehan, bir Amerikan askeri olan oğlunu 2004 yılında Irak’taki askeri operasyonlar sırasında kaybetti. Bu olaydan sonra oğlunun ölümünden düşmanı sorumlu tutmak yerine, tarihin en büyük ulus-ötesi barış eylemi olan, Irak-Savaşı karşıtı kampanyaya katıldı. Irak Savaşı’nın ileri sürülen nedenlerinin geçersiz olduğunu ilan eden Sheehan, 2005 yılında kendisi gibi çocuklarını Irak Savaşı sırasında kaybetmiş 9 aileyle birlikte bir örgüt kurdu. Eski A.B.D. Başkanı George W. Bush’u “dünyanın en büyük teröristi” ilan ederken, düzenlediği Çocukları Eve Getirin Kampanyası gibi çeşitli eylemlerle savaş-karşıtlarının önde gelen seslerinden oldu.  Sheehan hâlâ savaşa karşı barışı savunmak için eylemden eyleme koşmakta.

Haw ve Sheehan, yüz yıldan fazla zamandır mücadele veren barış hareketinin sembolleşen isimlerinden sadece ikisi. Temelleri 19. yüzyılda atılan Batı’daki barış hareketi, İkinci Dünya Savaşı’nın ertesinde kitleselleşmeye başladı ve savaş olasılığını tetikleyen her gelişmenin karşısında durdu. Amerikalı ve Avrupalı barış aktivistleri, 1950’lerde nükleer silahlanmaya ve nükleer silah denemelerine, 1960’larda Vietnam Savaşı’na, 1970’ler ve 1980’lerde Cruise füzelerine, Yıldız Savaşları’na ve hızlanan nükleer silahlanmaya karşı çıktı. 2000’li yılların başında, ulusal sınırların ötesinde işbirliğine giden barış eylemcileri, Irak Savaşı’na karşı küresel düzeyde koordine edilen bir kampanyaya imza attılar. 15 Şubat 2003 tarihinde, 60’dan fazla ülkeden milyonlarca barışsever, belki de tarihin en büyük ulus-ötesi eylemini düzenleyerek Irak Savaşı’nı istemediğini haykırdı.

Bu uzun soluklu hareketin, göze çarpan en önemli özelliği kalıcı olması ve kitleselleşebilmesi. Bir kampanyadan öbürüne devamı sağlanan sosyal hareket ağları sayesinde, savaş karşıtları barışı tehdit eden herhangi bir gelişme karşısında kolaylıkla harekete geçebilmekte. Önceki kampanyalarda edinilen tecrübeler hafızalarda canlı tutulmakta ve yeni kampanyalara yol göstermekte. Barışın şiddet içeren eylemlerle istenilemeyeceği fikrini şiar edinen barış hareketi eylemcileri, sınıf, ideoloji, ırk, etnik ve dinsel farklılıkların ötesine geçen bir barış dilini oluşturmakta.

Haw ve Sheehan da küreselleşen barış hareketinin içinde yerlerini aldılar. Onları (ve diğerlerini) sembol kılan tek etken, eylemlerinde gösterdikleri sebat değildi. Haw ve Sheehan, barışı biz ve onlar ayrımı yapmadan istediler. İstekleri, kendilerine söylenen ‘düşmandan’ intikam almak değildi. Onlara göre, acılarına yol açan düşman, savaşın ta kendisiydi. Kısaca, savaş olgusunun kendisini sorgularken; savaşa nedenler uydurup, savaşı meşru kılmaya çalışan devletlerden hesap sordular.

Türkiye’de ise durum barış girişimleri açısından oldukça farklı seyretti. Tarihsel olarak, Batı’dakine benzer oturmuş ve sürdürülebilmiş bir barış hareketi mevcut bulunmamakta. Biri 1950’de, diğeri ise 1977’de kurulan –ve etkileri, üye sayıları ve ömürleri oldukça sınırlı olan- iki barış derneği, 1980 öncesi dönemin yegane barış girişimleri olarak sayılabilir. Savaş-karşıtı talepler zaman zaman sol hareket içinde ifade edilse de, bu girişimler sosyalist devrim hedeflerinin yanında tâlî konular olarak kalmaktaydı. Kısaca, 1980 sonrasına gelindiğinde, üzerine hareket inşa edilecek bir birikim mevcut değildi. 1990’lardan itibaren, barış için harekete geçen kişi ve grupların sayısı da arttı. Vicdanî Retçiler, Cumartesi Anneleri, Barış Girişimi, Barışa Pedal gibi çeşitli gruplar farklı konular üzerine düzenledikleri eylemlerle savaş karşıtlığının Türkiye’deki sesleri oldu. Ancak, dağınık, kitleselleşemeyen, etkisi sınırlı ve çoğu kez kısa süren girişimler olmaktan kurtulamadılar. Bu durumun tek istinası ise, 2000’li yılların başında, dünyadaki kampanya paralel olarak düzenlenen, Irak Savaşı Karşıtı Kampanya oldu. Oluşturulan çeşitli platformlarla, Türkiye’nin Irak Savaşı’na dâhil olmaması için mücadele verildi. Bu geniş barış koalisyonun en önemli özelliği ideolojik, siyasal, dini ve etnik farklılıkların ötesine geçebilmesiydi. Farklı kimliklerin ve siyasi görüşlerin bir arada olduğu, katılımın görece yüksek olduğu bu esnek yapılı kampanyanın tek hedefi barışın sağlanmasıydı. Savaş-karşıtları, tutarlı bir şekilde, şiddet içermeyen eylemler kullanarak, barışı barış yoluyla çağırdılar. Sonuçta, barış taleplerini barışçıl yöntemlerle tezkerenin meclisten geçmemesiyle, kısmî de olsa, belki de hedefine ulaşan tek Irak Savaşı karşıtı oluşum Türkiye’den çıkmış oldu.

Ancak kampanya sonrasında bu seferberlik diğer barış meselelerine taşınamadı. Hem de, Türkiye’de 30 yıldır süren ve binlerce kişinin canına mal olan bir savaşın yaşanmakta olmasına rağmen. Bazı yazar, sanatçı ve akademisyenlerin barış çağrıları ve girişimleri kitleselleşememekte, süreklilik kazanamamakta ve yeterince kapsayıcı olamamakta. Ölüm haberlerine kamuoyundan genellikle milliyetçilik üzerinden yükselen anlık, tepkisel ve hatta şiddet içeren sesler yükseliyor. Sorulduğunda hemen herkes akan kandan ve şiddetten yakınmakta. Ama kimse milliyetçiliğinden taviz vermemekte: kendi tarafı kazansın da, sonra barış olur. Örneğin, Facebook sayfaları ölümleri lanetleyen, ama yanı zamanda milliyetçiliği yücelten mesajlarla dolup taşmakta. Böylelikle şiddetin dili tekrardan üretilmekte.

Bir sosyolog gözlüğü ile bakıldığında barış hareketinin Türkiye’de kalıcı olamamasının birçok açıklaması olabilir: eylemcilerin uygun örgütlenme modellerini oluşturamamaları, kaynak yetersizlikleri, siyasi baskılar… Bunların her biri etkili ve önemli faktörler.  Ancak, her sosyal hareket gibi barış hareketi de kendi meselesine sempati ile bakanları seferber ederek büyümeyi hedefler ki iktidar sahiplerine baskı kurabilsin. Bu da, gecikmiş de olsa barışa acilen ihtiyaç duyulduğu bu zamanda, herkesin kendine dönüp sormasını gerektiriyor: Aramızda kaç kişi barışın her tür başka konudan önemli olduğunu düşünüyor? Peki, kaç kişi kendi milliyetçiliğini hâkim kılmadan barış ortamının sağlanabileceğini düşünüyor? Kaç kişi şartları, koşulları ve tavizleri düşünmeden barışı istiyor? Ve kaç kişi bunların silahların ve şiddetin kullanılmadan başarılabileceğini düşünüyor? Kısaca, aramızda kaç tane Haw ve Sheehan varsa parmak kaldırsın…

 

Baran Alp Uncu – www.t24.com.tr

 

 

 

 

Fransız çiftçiler kasabalarına havalimanı istemiyor

Kasabalarına havalimanı istemeyen çiftçilerin traktörlerinde Fransa Başbakanı Jean Marc Ayrault'u anıştıran, " "Domuz Ayrault, Kan geliyor"" dövizi var. Cümlenin fransızca telaffuzunda diğer anlamı ise, ""Geleceği Olmayan Havalimanı""

Bağımsız İletişim Ağı Bianet’den Nilay Vardar’ın haberine göre Fransa’nın Nantes kentinde tarım alanlarının üzerine inşa edilecek yeni havalimanına karşı binlerce kişi traktörleri, inekleri ve çocuklarıyla sokaklardaydı.

Nantes’da eski havalimanın kaldırılıp kentin Loire Atlantique bölgesinde Notre-Dame-des-Landes isimli 2014’te inşaatına başlanacak yeni bir havalimanı yapılması planlanıyor.

Nantes sakinleri, 2 bin hektarlık tarım ve koruluk alana yapılması planlanan havalimanın yaşam alanlarını ve geçim kaynaklarını yok edeceğini düşünüyor.

Havalimanına Karşı Nantlılar Grubu, “evsizlere ev verileceğine yaşadıkları yerlerden kovuluyorlar, kendilerine yetecek kadar yiyecek sağlanacağına tarım alanları yok ediliyor” diyerek uzun süredir bu projeye karşı direniyor.

Demokrasi kuralları görmezden gelinerek kendilerine sorulmadan yapılan bu projenin halkın yararına olmadığını söyleyen grup, soruyor: Kim yılda birçok kez uçak kullanabiliyor ki?

Ayda bir kere sokağa çıkan grup, Cumartesi günü de Nantes’ın merkezinde çoluk, çocuk, genç, yaşlı sayıları polise göre 3 bin göstericilere göre 10 bin bulan kişi sokaktaydı.

Çiftçiler traktörleri, inek ve koyunlarıyla şehir merkezinde dolaşırken, geçim kaynakları topraklarını da eylem alanına döktü. Eylemcilerden biri, “Hem ekolojimize hem demokrasimizi savunmak için buradayız” diyor.

Ayrault Porc, Sangs à venir

Traktörlerin üstünde Ayrault Porc, Sangs à venir yazıyor. Yazılı olarak bu slogan okunduğunda “Domuz Ayrault, Kan geliyor” anlamına geliyor; ama okunduğunda “Geleceği Olmayan Havalimanı“nı gibi anlaşılıyor. Bu söz oyunuyla eylemciler Fransa Başbakanı Jean Marc Ayrault‘a gönderme yapıyor.

Nantes dışından da çeşitli sivil toplum örgütleri, sendikalar da destek için şehre gelmişti. Günün sonuna doğru bir grup göstericiyle polis arasında arbede çıktı; polis gruba müdahale ederek birkaç kişiyi gözaltına aldı.

İstanbul’a 3. havalimanı

İstanbul’da da Karadeniz kıyısında Yeniköy ile Akpınar köyleri arasında yapılacak 3. havalimanına tepki gösteren uzmanlar, orman ve su havzalarıyla İstanbul’u ayakta tutan son bölgenin yok olacağını belirtiyor.

3. havalimanı ile ilgili “Dünyanın en büyük projelerinden olacak” diyen Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım, havaalanının eski kömür ocaklarının olduğu yerde 90 milyon metrekare alan üzerinde 100 metrelik çukurların doldurularak  kurulacağını açıklamıştı. (Bianet’te bu konuda yapılan haber için tıklayınız)

Havalimanına Karşı Nantlılar Grubunun eylemi ile ilgili hazırlanan videoyu buradan izleyebilirsiniz.

(Bianet)

 

Nilüfer Çayı için yürüdüler

Bursa’da, sanayi atıklarıyla zehirlenen Nilüfer çayından tarlalarını sulamak zorunda kalan 52 köyün halkı ayaklandı. Yüzlerce köylü kadın şehir merkezinde yürüyerek bu çevre katliamına dur denilmesini istedi.

Yürüyüşe 52 köyden kadınlarla çeşitli kurum ve kuruluşun temsilcileri katıldı. Setbaşı köprüsü üzerinde toplanan yüzlerce kişi, ellerinde pankartlar ve dövizlerle yürüdü. Nilüfer çayından getirdikleri suları taşıyan köylü kadınlar sloganlar atarak Heykel’e kadar yürüdü. Eylemcilere Bursa Bisiklet ve Doğayı Sevenler Derneği üyeleri de bisikletleriyle katılarak destek verdi.

52 köy adına basın açıklaması yapan İnkaya köyünden Gülhan Gündoğan, “Bursa’mızın can damarı iken, sanayi atıkları rezaletine dönüştürülen Nilüfer çayımıza sahip çıkmak için toplandık. Bugün buraya, rengiyle kirlendiğini bağıran, kokusuyla rahatsız eden Nilüfer çayının nasıl tehlike saçtığını bir kez daha haykırmak için geldik. İçinde artık canlının yaşamadığı bu su bizi hasta ediyor. Derimiz temas ettiğinde, cildimizde yanıklar ve döküntüler oluşuyor. Çeşitli solunum rahatsızlıkları, deri hastalıkları derken, köylerimizde artık kanser vakaları da artmaya başladı. Neden mi suyla temas içindeyiz? Çünkü bizler çiftçiyiz! Nilüfer çayını mahsulümüzü sulamakta kullanmak zorundayız. Atalarımızdan beri tarla suladığımız bu çay artık zehirli. Üzülerek belirtmeliyiz ki, şehirliler de bu zehirle sulanmış sebze ve meyveleri tüketiyor. Bununla da kalmıyor, zehirli suyla temas eden ya da bu suyu içmek zorunda kalan hayvanlarımızın sütleriyle de çocuklarınızın körpecik bedenlerine zehir akıyor” dedi.

Eylem basın açıklamasının ardından olaysız bir şekilde dağıldı.

(Bursa Hakimiyet)

İklim Ağı Türkiye’nin iklim karnesini açıkladı

Türkiye’deki sivil toplum kuruluşlarının, iklim değişikliği konusunda ortak kaygılarını ve çözüm önerilerini birlikte dile getirmek için kurdukları “İklim Ağı”, Türkiye’nin iklim karnesini hazırladığı raporla değerlendirdi.

26 Kasım – 7 Aralık 2012 tarihleri arasında Katar’ın başkenti Doha’da başlayan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 18. Taraflar Konferansı nedeniyle açıklanan raporda; Türkiye’nin sera gazı salımlarındaki artış, buna sebep olan yatırımlar ile iklim değişikliğine uyum politikalarındaki eksiklere değinilirken, Türkiye’nin uluslararası müzakerelerdeki tutumu da masaya yatırıldı.

İklim Ağı’nı oluşturan sivil toplum kuruluşları kısa bir süre önce insan kaynaklı iklim değişikliğine karşı birlikte mücadele etme kararı almıştı. İklim Ağı’nın hazırladığı raporda öne çıkan tespitler şöyle:

* Türkiye, 2010 yılı sera gazı salımlarını 1990 yılına göre  %115 arttırdı. Ülkemiz, söz konusu dönemde sera gazı salımlarını en fazla arttıran ülke oldu.

* Bilim insanları iklim değişikliği ile mücadele etmek için fosil yakıt kullanımlarımızı azaltmamız gerektiğine dikkat çekiyor.  Türkiye, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ve  Kyoto Protokolü’ne taraf olmasına rağmen,  8.404 MW’lık kurulu güce sahip 23 yeni kömür santrali yapılmaya devam ediyor  İlan edilmiş, lisans almış ve lisans başvurusu yapmış 28 santral ise sırada bekliyor. Oysa kömür yakıtlı termik santraller, küresel iklim değişikliğine neden olan sera gazı salımlarının en büyük kaynağı.

* Kömür yakıtlı termik santrallere diğer fosil yakıt santral yatırımlarını eklediğimizde, 21.764 MW kurulu güce sahip fosil yakıta dayalı projenin halen inşa halinde olduğu görülüyor.. Bu yatırımlarla Türkiye’nin iklim değişikliğine olumsuz katkısı artarak devam ediyor.

* DARA tarafından hazırlanan rapora göre (Climate Vulnerability Report), Türkiye’de 2010 yılında iklim değişikliği bağlantılı doğal felaketlerden 2,5 milyon kişi etkilendi ve tahmini olarak 35 bin kişi bu felaketler sonucunda hayatını kaybetti. Ancak ülkemiz halen iklim değişikliğine uyum konusunda etkin politika ve uygulamalar hayata geçirmiyor.

* Türkiye’nin uluslararası iklim müzakereleri yaklaşımı  “bekle-gör” den ibaret. Dolayısıyla, hazırlanacak bir uluslararası anlaşmaya ve çözüme ortak olma fırsatını kaçırıyor, Bu politikalar yüzünden, gelecek nesilleri de, yüksek karbon ekonomisinin ve hızla arttırdığı sera gazı salımlarının bedellerini ödemeye mahkûm ediyor.

Raporda, bulunduğu coğrafyada kendisini bölgesel bir güç olarak konumlandıran Türkiye’nin, uluslararası iklim müzakerelerinde önemli bir rol oynayabileceği belirtiliyor. İklim Ağı tarafından yapılan yazılı açıklamada “Türkiye, büyüyen ekonomisi ile sahip olduğu gücün beraberinde getirdiği sorumluluğun farkına varıp çözüme ‘gerçekten’ ortak olmalı.” denilmekte. İklim Ağı’nın, karar vericilerden talepleri şöyle:

* Türkiye’nin sera gazı salımları için mutlak azaltım hedefi konulmalı.

* Bu hedef, iddialı enerji verimliliği ve yenilenebilir enerji hedefleri ile desteklenmeli, bu alanlara yatırım artırılmalı.

* İklim değişikliğine uyum kapasitesini zayıflatan projeler derhal durdurulmalı, ekosistemleri bütünsel bir şekilde koruyacak uyum planları hazırlanıp uygulamaya konulmalı.

* Fosil yakıtlara uygulanan vergilerden elde edilen gelirlerin yine fosil yakıt yatırımlarını teşvik etmek için kullanılıyor. Söz konusu gelirler iklim değişikliği ile mücadele ve iklim değişikliğine uyum çabalarında kullanılmalı.

* Türkiye müzakerelerde iklim dostu politikaları savunarak üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmeli.

Raporun tam metnine ulaşmak için : www.iklimdegisikligi.org

İklim Ağı”,  2012 yılında Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği, Doğa Derneği, Doğa Koruma Merkezi, EUROSOLAR Türkiye (Avrupa Yenilenebilir Enerji Birliği Türkiye Bölümü), Greenpeace Akdeniz, Kadıköyü Bilim Kültür ve Sanat Dostları Derneği (KADOS), TEMA, Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı, WWF-Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı), 350 Ankara gibi sivil toplum kuruluşlarının katkısı ile kuruldu.

(Yeşil Gazete)