Avrupa Birliği’nin dört bir yanından süt kotalarına ve fiyatların maliyetlerin altında seyretmesine tepkili 2 bin 500’ün üzerinde çiftçi Brüksel’de toplandı ve protesto olarak tonlarca süt döktü. Süt üreticileri, AB kurumlarının bulunduğu alanı bugün de trafiğe kapalı tutmayı sürdürüyor.
Belçika basınına göre çiftçiler, Lüksemburg Meydanı’na 15 bin litre süt döktü. Zaman zaman polisle de karşı karşıya gelen göstericiler aynı zamanda yangın hortumlarıyla Avrupa Parlamentosu’na da süt sıktı.
İki günlük protestoyu düzenleyen Avrupa Süt Kurulu (EMB), mevcut kotaların küçük çiftçilerin zarar etmesine yol açtığını söyledi ve pazara etkin düzenlemeler getirilmesi istediklerini dile getirdi.
Avrupa Süt Üreticileri Birliği (EMB) Başkanı Romuald Schaber, “Tüm Avrupa’dan bu kadar meslektaşımızın protesto için gelmesi, toplumun ihtiyacını karşılayan kırsal tarımın geleceğinin onlar için ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Bu gelecek yalnızca bir Avrupa denetim kurumu aracılığıyla esnek bir arz yönetimi ile sağlanabilir” dedi.
EMB, şu andaki aşırı üretimin Avrupa’daki süt piyasasını harap ettiğini söyledi ve AB kurumlarına gerekli önlemleri alma çağrısında bulundu. Kuruluş, fiyatlar üzerinde baskıya yol açan ‘absürd derecede aşırı üretimi’ kınadı.
EMB, bir litre süt üretiminin maliyetinin 0.40 Euro, toptan satış fiyatının ise 0.26 Euro olduğunu açıkladı.
Dünyanın en büyük süt üreticisi olan AB, bütçesinin yüzde 40’tan fazlasını süt üreticilerini de kapsayan çiftçilere mali destek için ayırıyor.
AB’nin yıllık 130 milyon ton civarında olan kotası, birliğin tüketim ihtiyacının oldukça üstünde. Brüksel, kota uygulamasını 2015 yılında kaldırmayı planlıyor.
Pazartesi günü Brüksel’e gelen traktörlerin büyük kısmı geceyi de şehirde geçirirken, Belçikalı üreticilerin çoğu çiftliklere geri döndü. Brüksel’de kalan çiftçiler traktörlerini Brüksel merkezine taşımaya hazırlanıyor.
The Guardian gazetesi çevre editörü John Vidal’in 25.11. 2012 tarihli köşeyazısını, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Bora Kabatepe (www.twitter.com/bkabatepe) ‘nin çevirisiyle sunuyoruz.
****
İklim değişikliği ile ilgili kanıtlar hiç olmadığı kadar açık biçimde karşımızda artık. Az gelişmiş ülkeler bu yolda kendilerinden istenenleri yapmışken şimdi sıra gelişmiş ülkelerin sorumluluklarıyla yüzleşmesinde.
Geride bıraktığımız ekim ayı, küresel sıcaklıkların üstüste geçen yüzyıl ortalamasının üzerinde ölçüldüğü 333. aydı ve 2012’nin Amerika Birleşik Devletler tarihindeki en sıcak yıl olacağı hemen hemen kesinleşti. Kasırgalar, aşırı sıcak dalgaları, orman yangınları ve kuraklık tüm Amerika’yı kasıp kavurmuş ve ürünleri tarlada bırakmışken, Britanya da bugüne kadar yaşadığı en yağışlı yazı ve en kurak ilkbaharı geride bıraktı. Nijerya, Çin, Hindistan’ın büyük bir kısmı ve Avustralya son yılların en şiddetli selleriyle karşılaştılar. Eylül ayında yapılan ölçümler de Kuzey buzullarının 1979-2000 arasındaki ortalamanın ancak yarısı büyüklüğünde olduğunu gösteriyordu.
İklim olaylarındaki aşırılıkların daha sık karşımıza çıktığı bugünlerde, Dünya Bankası sonunda Greenpeace ile bir noktada buluşmuş görünüyor. Geçtiğimiz hafta Dünya Meteoroloji Örgütü atmosferdeki sera gazı partikülleri sayısının 394 ppm’ye yükselerek rekor kırdığını açıklarken, Dünya Bankası da yerkürenin ortalama küresel sıcaklıklarda 4 derecelik bir artışa giden bir yolda hızla ilerlediğini raporladı ve ekledi: “Bu yol çoğumuz için alıştığımızdan çok farklı ve daha az yaşanabilir bir dünya yaratırken, ekonomilere ağır darbeler vuracak ve kalkınma rüyalarını bitirecek!”
Birleşmiş Milletler de sera gazı salımlarının hedeflenen azami sıcaklık artışı olan 2 dereceye ulaşmak için olması gerekenden %14 fazla olduğunu tahmin ettiklerini açıkladı. Aralarında Shell gibi enerji devlerinin de bulunduğu büyük şirketler hükumetleri karbon vergisi gibi uygulamalarla iklim değişikliği konusunda harekete geçmeye çağırırken, Suudi Arabistan ve OPEC üyesi diğer ülkeler bile karbon vergisi sistemiyle Birleşmiş Milletler’e fon yaratıp az gelişmiş ülkelerdeki iklim değişikliğine uyum mücadelesine katkıda bulunmayı tartışıyor.
İklim değişikliğinin kanıtları bilimsel yayınlarda ve daha önemlisi hayatlarımızda görülürken, bugüne kadar bir balon olmaktan öteye gidemeyen iklim diplomasisi alanında bir gelişme olduğu söylenemez. Hükumetler çevrelerini saran bu kriz karşısında ortak bir akıl üretme konusunda daha beceriksiz bir hale geldiler. 2009 Kopenhag Birleşmiş Milletler İklim Görüşmeleri tıkandığında liderler 6 ay içerisinde salımları azaltmak adına bağlayıcı bir metin üzerinde uzlaşabileceklerini söylemişlerdi.Süre önce bir, sonra iki yıl olarak değiştirildi ancak 3 yıl geçmiş olmasına rağmen gelişmiş ülkeler neye inanacağını şaşırmış insanlara “2015 yılından önce bir mutabakata varmanın imkansızlığı”ndan söz ediyorlar. Batan bankaları kurtarmak için birkaç ay içerisinde trilyonlarca dolar toplanabilirken dünyanın en deneyimli müzakerecileri kimseyi enerji tüketimi azaltmaya teşvik etmek, klimalarını daha az kullanmaları ya da çatılarına izolasyon yapmaları konusunda uyarmak için bir anlaşma ortaya koyamıyor.
Hal böyleyken Doha gibi dünyanın enerji konusunda en müsrif kentlerinden birisinde başlayan Birleşmiş Milletler iklim müzakerelerinin anlamı ne? 194 ülkenin temsilcileri herkesin karşılıklı güvensizlik ve kuşku hissettiği bir ortamda toplanıyorlar. Bölünmüşler, kafaları karışmış durumda ve liderlerinin işleri acı verici bir yavaşlıkta götürmek istediklerini biliyorlar. Gelişmiş ülkelerin daha fazla salım azaltıcı anlaşmaya ve daha fazla kaynak aktarmaya yanaşmayacağını ve diğer ülkelerin de daha önce imzalanan anlaşmalara tutunmaya çalışacaklarını daha başından biliyoruz. Bu tabii ki hükümet dışı katılımcıların ve dünya basının haklı bir sinir krizine girmelerini ve katılımcılar ile sert tartışmalara tutuşmalarını beraberinde getirecek.
“194 ülkenin temsilcileri herkesin karşılıklı güvensizlik ve kuşku hissettiği bir ortamda toplanıyorlar” Foto: Osama Faisal/AP
Diplomasinin geldiği bu acınası durum konusunda dürüstçe suçlanması gerekenler ise başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkeler olmalıdır. Kopenhag’dan bu yana 3 senedir azgelişmiş ülkeleri köşeye sıkıştırarak yeni bir anlaşmaya zorlamaya çalışıyorlar. Sözler vermekten kaçtılar, kaynak aktarımının önünü tıkadılar ve hukuki zorunluluklardan kaçmak için menfaatperest politika oyunlarına giriştiler. Bunlardan dolayı ortaya çıkan güvensizlik ortamı müzakerelerin başarıya ulaşma şansını zora soktu.
2009 yılında, gelişmiş ülkeler az gelişmiş ülkelere 2020 yılına kadar iklim değişikliğine uyum çalışmalarında harcanmak üzere 100 milyar dolarlık kaynak aktarımı yapma konusunda anlaşmıştı. Bugün söz verdikleri 30 milyarlık ön ödemeyi dahi yapmadılar. Ödemeyi önerdikleri yeni miktar -ki çoğu hibe değil kredi olarak teklif edildi- ise Londra’da dağıtılan yıllık primlerin toplamından daha azdı. Gelişmiş ülkeler ABD önderliğinde salımları azaltma konusunda kendilerini bağlayan tek anlaşma olan Kyoto Protokolü’nün altını oydular ve şimdi aynısını Bali Hareket Planı için yapmayı hedefliyorlar. Öte yandan Avrupa, geçen 3 yılın ardından hala ne kadar salım azaltacağını söylemiyor. Oysa ki Kyoto Protokolü’nün ilk aşaması önümüzdeki aylarda tamamlanacak ve elde hala bir hiç var.
Artık bu menfaatperest ve cimri diplomasiye bir son verilmeli! Obama kazandığı zaferin ardından Kopenhag’da dünya liderlerine bu konuda öncülük etme şansını kaçırmıştı ama şimdi gelişmiş ülkeleri cömert bir anlaşmaya ikna etmek için yeni bir fırsatı var. Doha’ya iki bakanını gönderen Britanya, Avrupa’ya önderlik edebilir. Yeni Çin yönetimi daha esnek politikalar izleyebilir.
İklim değişikliği araştırmaları ve kanıtları hiç olmadığı kadar güçlüyken, az gelişmiş ülkeler büyük değişimlere hazırlandıkları cephelerinde gelişmiş ülkelerin, salınımları azaltmak için kendilerden istediklerini yerine getirdiler. Özetle, artık çok az zamanımız kaldı ve mazeretlere yer yok!
Bu Pazar, Eşitlik ve Demokrasi Partisi (EDP) ile Yeşiller Partisi (Yeşiller) üyeleri, partilerinin politik hayatlarını sonlandırdıktan sonra, önceden bu iki partiden birine üye olmayan ve Türkiye’nin çeşitli noktalarından gelen insanlarla Ankara’da buluştular. Artık yarını bugünden kurmaya başlamanın zamanının geldiği düşüncesiyle biraraya gelenler, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’ne (bundan sonra Yeşil/Sol olarak kullanacağım) “merhaba” dediler.
Ankara’da biraraya gelen insanların içerisinde politik olarak en son 11 Eylül 1980’de heyecan duyduğunu söyleyen de vardı; aradan geçen 50 yıla rağmen “Yarını bugünden kurmak” adına çıktığı bu yolda kendisini 21 yaşında gibi hisettiği söyleyen de… İşçisi, işsizi, öğrencisi, profesörü, çiftçisi, kentlisi bu heyecan adına toplandı. 25 Kasım 2011’de başlayan yeni bir siyaset için süreç, 25 Kasım 2012’de son buldu.
Bugünden itibaren artık Yeşil/Sol var.
Artık Türkiye’de, doğa mücadelesi verecek, verenlerin sesini tüm Türkiye’ye duyuracak bir parti var. Artık Türkiye’de işçi mücadelesinde önlerde olacak, mücadele eden işçilerin sesini tüm Türkiye’ye duyuracak bir parti var. Artık Türkiye’de toplumun, sistemin mağdur ettiği kesimlerin üye olduğu, hep birlikte mağdur kesimlerin yanında duracak bir parti var. Artık kadına yönelik şiddete (Partinin doğum gününün aynı zamanda Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü olduğunu ve bunun büyük bir sorumluluk getirdiğini her zaman hatırlamak gerekir!), kadının toplumda her konuda ikinci plana atılmasına karşı çıkacak bir parti var. Cinsel yönelimleri yüzünden zulme ve dışlamaya uğrayanların kolkala örgütlenebilecekleri ve bu zulme karşı bütün olarak durabilecek bir parti var. Ve artık Türkiye’de mutsuz, günlük yaşamın keşmekeşi içerisinde hayatını geçiren çoğunluk için de çalışacak, üretecek bir parti var.
Siyasal alanda kazanılabilecek olan, kazanılacak olan her alanı genişletmeye çalışacak olan, değişimi oradan başlatacak olan bir parti var. Yeşil/Sol, bir termik santrale sokakta karşı çıkacak. O santrale belediye meclislerinde, TBMM kürsülerinde karşı çıkacak. O santralin çıkardığı gaz yüzünden yaşanmaz hale gelen Dünya için sokakta olacak. Avrupa Parlamentosu’nda olacak, sosyal forumlarda olacak. O santralin yaydığı gazla zehirlenen işçi ailesinin, çevre halkın yanında olacak. Halk sağlığı için, onlarla birlikte mücadele edecek. Ve santralde iş güvencesiz ve sendikasız olarak çalışmak zorunda kalan işçinin hakları için hem sokakta, hem kürsüde olacak. Yani doğanın, insanın ve emeğin sömürülmesine karşı olacak.
Ve, bunları arasında bir seçim yapmadan, öncelik sıralaması yapmadan yapacak bir parti var. Yeşil/Sol parti var.
Doğanın, insanın ve emeğin bu kadar yoğun ve engelsiz bir şekilde sömürüldüğü; otoriterliğin ve totaliterliğin, artık televizyonlardaki dizileri bile tek adamın fikrine göre dizayn etmeye çalıştığı bir ülkede işimiz hem çok, hem de zor! Coşkulu bir süreç, coşkulu bir kuruluş ama asıl iş şimdi başlıyor.
Bazı kamu kurumlarına düzenlediği siber saldırılarla gündeme gelen Redhack (Kızıl Hackerlar) grubu adına faaliyet gösterdikleri iddiasıyla haklarında dava açılan 10 sanıktan, tutuklu yargılanan 3’ü tahliye edildi.
3’ü tutuklu toplam 10 genç; sosyalist hacker grubu Redhack’in Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün internet sitesinin veri tabanına girerek, buradaki özel bilgileri ele geçirmesine ilişkin açılan davada “sanık” olarak hakim karşısına çıktı.
Birbirini dahi tanımayan gençler hakkında, “silahlı terör örgütü üyeliği, örgüt adına suç işleme ve çeşitli bilişim suçları işlemek” iddiasıyla 24 yıla kadar ağır cezası isteniyordu.
“Redhack davası” olarak bilinen davanın iddianamesinde Redhack için ise “hiyerarşik ve yapısal düzen içerisinde terör örgütü gibi organize oldukları” yorumu yapılırken, e-devlet uygulamalarına yönelik siber saldırılar ise “devlet otoritesini zaafa uğrattığı, kamu düzenini bozduğu” gerekçesiyle “terör” eylemi olarak nitelendirildi.
Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmaya ilgi yoğundu.
Sanıkların yakınları ve arkadaşlarının yanı sıra CHP milletvekilleri İlhan Cihaner, Veli Ağbaba, Özgür Gürel ve Erdal Aksünger de davayı izledi.
Gün boyunca süren duruşmada tüm sanıkların savunmaları benzerdi: ”Dosyada bizim emniyetin sitesine siber saldırı düzenlediğmize ilişkin hiçbir delil yoktur. Silahlı terör örgütü olarak gösterilen Redhack’in tüzüğünden ise savcılıkta haberdar olduk.”
Kerimoğlu: “Bilgisayarımda Yılmaz Güney ve Deniz Gezmiş resimleri bulunduğu için 9 aydır cezaevindeyim”
Davanın tek tutuklu kadın sanığı, üniversite öğrencisi Duygu Kerimoğlu, hiçbir delil olmadan 9 aydır cezaevinde olmasından yakındı, bilgisayarında bulunan Yılmaz Güney ve Deniz Gezmiş fotoğraflarının delil olarak gösterilmesini eleştirdi.
Kerimoğlu, “Hack yapmak üst düzey bilgisayar bilgisine sahip olmayı gerekir. Ben hack yapmayı bilmiyorum. Hack yapacak bilgisayar programlarına dahi sahip değilim. Bu düzeyde bilgisiyar bilgim olsa iki yıllık okulun, beşinci yılında olmazdım” dedi.
Bir diğer tutuklu sanık Alaittin Karagenç ise davanın temel dayanağı olan ihbar maillerine değindi.
Asılsız ihbar mailleri üzerine soruşturmanın açıldığını belirten Karagenç, “İhbarcının güvenilirliği nedir? Delillerden değil, ihbarlardan biz tutuklandık. İhbarlar üzerine bizdeki bilgiler toplanmıştır” diye konuştu.
Avcu: “Evimde bilgisayar da internetde yok ama 6 ay cezaevinde kaldım”
Soruşturma kapsamında tutuklandıktan sonra serbest bırakılan 20 yaşındaki öğrenci Devrim Ali Avcu‘nun durumunun trajikomik olduğunu, evinde bilgisayar ve internet dahi olmadığını anlatan Avcu, “Hiçbir delil bulunamadı. Ama keyfi olarak 6 ay cezaevinde yattım” sözleriyle isyan etti.
Tutuksuz sanıklardan Taşkın Yasak ise savunmasını yaparken gözyaşlarını tutamadı. Hayatı boyunca hiçbir örgütle bağlantısının olmadığını söyleyen Yasak, şöyle konuştu:
“Bu dava nedeniyle 5 ay cezaevinde yattım. Psikolojim bozulduğu için işyeri dışında bilgisayara dokunamıyorum. 37 yıllık bir devlet memurunun oğlu olarak terörist sıfatıyla yargılanmak çok ağır.
Duruşma sürerken davanın aranan sanığı Reşit Pınaroğlu‘nun yakalandığı haberi geldi.
Pınaroğlu’nun avukatı Ezgi Pınar, müvekillinin bir hafta önce yakalanarak hakkında yol tutuklaması verildiğini söyledi.
Pınaroğlu, duruşma günü İstanbul’dan savunmasının alınması için Ankara’ya doğru yola çıkarıldı. Ancak, duruşmaya yetiştirilemedi.
Mahkeme heyeti, duruşmaya verdiği 5 dakikalık aranın ardından, tutuklu sanıklar Duygu Kerimoğlu, Alaittin Karagenç ve Uğur Cihan Oktulmuş’un tahliyesine karar verdi.
Pınaroğlu’nun tahliye edilip edilmeyeceğine ise savunması alındıktan sonra belli olacak. Duruşma 25 Şubat’a ertelendi.
‘Sanal muhalefete gözdağı’
CHP Denizli Milletvekili İlhan Cihaner, duruşma öncesinde yaptığı açıklamada davayı “Davanın asıl amacı sanal ortamda oluşmaya başlayan muhalif, eleştirel, özgürlükçü hareketlere göz dağı vermektir. Başka bir ülkede bu gençler devlete ait sistemin açıklarını bulduğu için ödüllendirildi. Bu çocuklar, internetin Robin Hood’ları olarak görüyorum. Anlaşılıyor ki, emniyet ve bazı kamu kuruluşları güvenlik açıklarının hesabını sorumluluğunu bu gençlerin üzerine yıkmaya çalışıyor” sözleriyle eleştirdi.
Başbakan Erdoğan, bazı BDP milletvekillerinin güvenlik güçlerine karşı tavrıyla ilgili, BDP’li milletvekillerinin dokunulmazlıklarını kaldırarak cevap vereceklerini söyledi.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, İspanya’ya hareketinden önce Esenboğa Havalimanı’nda açıklamalarda bulundu ve basın mensuplarının sorularını yanıtladı.
Başbakan Erdoğan, BDP Van Milletvekili Özdal Üçer’in, Van’da katıldığı bir pkklı cenazesinde polise direnip halkı ayaklanmaya çağırdığı iddialarının hatırlatılması üzerine şunları söyledi:
”Buna genel bir cevap vereyim, olayı kişiselleştirmeyeyim. Daha önce de ifade ettim; Parlamento’ya bu tür, özellikle bazı teröre yönelik konularla ilgili fezlekelerin gelmesi halinde bu fezlekeleri aramızda değerlendirmek suretiyle alışılmışın dışında bir karar vermeyi düşünüyoruz. Şu anda bu şekilde 800’ü aşkın dosya var. Bunlar sıradan dosyalar değil. Bunların üzerinde çalışılarak bir değerlendirmeyi grubumuz da yapacaktır, önümüze geldiği anda kararı da vereceğiz.”
”Diyarbakır’da izinsiz yürüyüşe izin vermeyen polis amiriyle BDP’li Gülten Kışanak arasında ilginç bir diyalog yaşandı. Bu diyaloğu nasıl yorumluyorsunuz?” sorusunu da yanıtlayan Başbakan Erdoğan, ”Bunların hepsi zaten Meclis’e geliyor, önümüze gelecek. Meclis’te de bunların değerlendirmesini, bizler, dokunulmazlık zırhına bürünen bu zevatla ilgili kararımızı dokunulmazlıklarını kaldırılmak suretiyle vereceğiz. Ondan sonrası artık yargıya ait” ifadesini kullandı.
Uluslararası Giyim Markaları için ucuz işgücü olarak istihdam edilen Bangladeşli tekstil işçilerinden 110 kişi Tazreen Moda Fabrikasında çıkan yangın sonucu hayatını kaybetti
Bangladeş’te , binlerce konfeksiyon işçisi sokaklara dökülerek çoğu kadın 110 kişinin öldüğü bir giyim fabrikasında çıkan yangını protesto etti.
Yangında ölenler için adaletin yerine getirilmesini ve fabrika sahiplerinin cezalandırılmasını isteyen göstericiler Dakka’nın banliyölerinden, sanayi bölgesi Ashulia’da yollara barikat kurdu ve taşıtlara taşlı saldırıya geçti.
Ülkede yüzlerce fabrika dün kapalı kaldı. Hükümet, yarın ulusal yas günü ilan edildiğini açıkladı.
Bundan üç gün önce yanan, başkent dışındaki Tazreen Moda fabrikasında çalışan binlerce tekstil işçisi, bugünkü gösteride daha iyi çalışma ve güvenlik koşulları talep etti.
İşçiler, Cumartesi geç saatlerde çıkan yangın sırasında yangın çıkış kapıları bulunmadığı belirtilen binada çok sayıda insanın mahsur kaldığını söylüyorlar. Bazı işçilerin itfaiye ulaşmadan önce kendilerini üst katlardan aşağı atarak öldüğü bildirilmişti.
Yetkililer yangın nedenini henüz belirleyemediklerini, olayı soruşturduklarını bildirdi. Bangladeş İşci Dayanışması Merkezi Fransız haber ajansına yangının ülkenin tekstil tarihinde rastlanan en öldürücü yangın olduğunu açıkladı.
Bir başka yangın daha
Bugün de başkentin Uttara mahallesindeki Euro-Bangla Garment adlı hazır giyim fabrikasında bir yangın çıktı. Yangında ölen olmadığı belirtildi.
Bangladeş’te uluslararası marka şirketler için giyim üreten yaklaşık 4 bin konfeksiyon fabrikası bulunuyor. Yaklaşık 2 milyonu aşkın insanın çalıştığı bu sektörden yılda yaklaşık 20 milyar dolar gelir elde ediyor.
Bangladeş’teki tekstil işletmelerinde sık sık ölümlere yol açan yangınlar meydana geliyor.
Her yıl can kayıplarıyla sonuçlanan yangınların çıkış nedenleri arasında, yeterli güvenlik önlemlerinin uygulanmaması, elektrik tesisatının kötü olması ve aşırı kalabalık koşullarda çalışılması bulunuyor.
Cop18 BM İklim Değişikliği Taraflar Konferansı 26 Kasım - 7 Aralık arasında Katar'ın başkenti Doha'da gerçekleşiyor. Petrol zengini bir ülkede iklim değişikliği konferansı yapılması kafaları karıştırmış durumda
Kyoto Protokolü’nün süresinin dolmasına yaklaşık bir ay kala, BM öncülüğünde yapılan iklim pazarlıkları Katar’ın başkenti Doha’da yeni bir turla devam ediyor.
BM öncülüğünde yapılan iklim pazarlıkları bugün Katar’ın başkenti Doha’da yeni bir turla devam ediyor.
İki hafta sürecek toplantılara yaklaşık 17 bin kişi katılayor. İklim pazarlıklarının bu seferki ev sahibi pek çok uzman için sürpriz oldu. Petrol zengini Katar, dünyada kişi başına karbon salımının en yüksek olduğu ülkelerden biri.
BBC çevre muhabiri Matt McGrath, bazı katılımcıların, gelirinin büyük kısmını petrolden sağlayan evsahibi Katar’ın sonuç için fazla çaba harcamayacağı kaygısını taşıdığını belirtiyor.
Taraflar Doha’da yeni bir küresel iklim anlaşmasına varmaya çalışacak ama zengin ve yoksul ülkeler arasında gerginlik sürüyor.
Anlaşmazlık konularından biri, bazı zengin ülkelerin kullanmadıkları karbon ruhsatlarını gelecek yıllara devretmek istemesi. Gelişmekte olan ülkelerse bu çabanın atmosferdeki karbondioksit miktarını azaltma vaatlerine gölge düşürdüğü görüşünde.
Kyoto’nun süresi doluyor
1997 tarihli Kyoto anlaşması, küresel ısınmaya yol açtığı düşünülen karbon gazlarını sınırlama konusunda bugüne dek atılabilmiş tek kapsamlı uluslararası adım. Bu yılın sonunda anlaşmanın süresi doluyor ancak yerine yenisi konulabilmiş değil.
Kopenhag’da 2009 yılında yapılan zirvede pazarlıklar çöktüğünden beri, müzakereciler yeni bir yaklaşım geliştirmeye çalışıyor.
AB ve Avustralya gibi bazı birlik ve ülkeler Kyoto’nun süresini uzatmayı kabul etse de, ABD, Rusya, Kanada ve Japonya gibi ülkeler katılmayacaklarını ilan etti.
Ancak Matt McGrath, tarafların Doha’da bazı gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalacağını söylüyor. Kyoto’nun süresinin dolmasına ek olarak, yoksul ülkelere maddi yardım amaçlı bir fonun süresi de bu yılın sonunda bitiyor.
Gelişmekte olan ülkeler, daha iyi durumda olan ülkelerden Doha’da yeni maddi yardım ve karbon salımlarını azaltma konusunda vaatler bekliyor.
Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin Kuruluş Kongresi’nin Sonuç Bildirgesinde “Tarih bize, insan başta olmak üzere tüm canlıların çaresizliğe teslim olmadığını, umarsız durumlarda bile bir çıkış bulduğunu gösteriyor. Bugün de bir umut var!” deniliyor.
Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin Kuruluş Kongresi’nin tamamlanmasının ardından, ‘sonuç bildirgesi’ gökkuşağı bayrağıyla süslenmiş kürsüden, parti kurucularından Ahmet Asena tarafından okundu.
“Başka bir dünya mümkün! Gelin sol ve yeşil bir geleceği birlikte, bugünden kuralım!” sözleriyle biten sonuç bildirgesinin tam metni şöyle:
Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Kuruluş Kongresi Sonuç Bildirgesi
Günümüzde insanlık önemli bir yol ayrımıyla karşı karşıya. Ya doğanın ve yaşamın yok edilmesine teslim olacak ya da yeşil ve sol bir dünyayı kuracak. Seçeneklerimiz bu kadar sınırlı. Uzun yıllardır sürmekte olan kapitalist krizin sonuçları bize başka bir tercih bırakmıyor.
Kapitalizm yönetsel ve iktisadi alanlarda küresel krizinden kurtulamazken, bizatihi kendisinin neden olduğu ekolojik krizi de derinleştiriyor. Yaşadığı sorunları toplumun geniş kesimlerini oyalayarak, sorunların bir süre sonra daha ağır biçimde tekrarlanacağını gizleyerek geçici dönemler için aşıyor.
İnsanlığın önüne kurduğu perdede bir gölge oyunu sahnelerken, perdenin gerisinde insan ve doğaya yönelik sömürüyü arttırıyor. Yetmişli yıllardan beri yaşanan tüm krizlerde aynı yöntem sergilendi ve ardı ardına daha derin krizlerle karşı karşıya kalındı. Her seferinde doğa daha fazla tahrip edildi, tüm canlıların yaşama olanakları daha fazla yağmalandı, gelecek daha fazla riske atıldı.
Teknolojik gelişmeler sömürünün daha da yoğunlaşmasına neden oldu. Bir yandan işsizlik artarken, diğer yandan çalışanlar günlerinin en önemli zamanlarını iş için harcıyorlar. Endüstriyalizm insanları dayanılmaz bir tempoya sokarak hayatın her anını, her alanını tüketim nesnesine dönüştürüyor. Mobil telefon ve internet insanın her dakikayı her anı işle yaşamasına neden oluyor. Kendini geliştirebilmek, dinlenebilmek, doğanın keyfini çıkarabilmek neredeyse imkansız hale geliyor. İş herşeyi eziyor, yaşamın odağı haline geliyor.
Kapitalizm krizlerini aşmak için bütün bunlardan daha acımasız yöntemleri kullanmakta ne dün tereddüt etti ne de bugün ediyor. Bölgesel savaşlar dahil olmak üzere şiddetin her türlüsünü kullanıyor. Muazzam bir askeri güç ve medya propagandasıyla haklarını arayanları zor kullanarak susturmaya, insanlığın en haklı taleplerini dahi kendi hedefleri doğrultusunda kullanmaya devam ediyor. Mağdurları birbirine düşürerek hedef şaşırtıyor ve kendi çirkinliğini, neden olduğu yıkımı gizliyor. Dünyanın her bir santimetrekaresini, her bir canlıyı, her bir insanı bitmek bilmeyen kar ve güç tutkusunun kurbanı haline getiriyor.
Ülkemiz de bütün bunların bir parçası, hatta AKP eliyle izlenen politikalar sonucunda önemli bir parçası haline geldi. Ortadoğu’daki gerilimlerin üzerine benzinle giden, kirli teknolojileri sahiplenen, emekçilerin haklarını gasp eden, doğanın yağmalanmasına göz yummaktan öteye bunu teşvik eden bir hükümetle karşı karşıyayız.
AKP ne eşitsizlik, adaletsizlik ve baskı üreten sorunları; ne halktan yana olmayan bir ekonomi anlayışının yarattığı gelecek kaygısı ve geçim sıkıntısı gibi güncel sorunları; ne de Kıbrıs, Kürt, Alevi, Ermeni sorunları gibi tarihten kaynaklanan ve gittikçe derinleşen kadim sorunları çözebiliyor.
Bu hükümet, toplumumuzu rahatsız eden her türlü sorunu kar ve güç dürtüsüyle ele alıyor. İktisadi, sosyal ve siyasal her krizi paraya ve güce çevirmeye uğraşıyor. Toplumsal tepkileri görmezden geliyor. Kürt sorunundan HES’lere kadar her konuda ‘dediğim dedik’ yaklaşımıyla toplumun geniş kesimlerini mağdur eden politikalar uyguluyor. Doğamızın ve insanımızın bugününü ve daha önemlisi geleceğini geri dönülmez biçimde tahrip ediyor.
Tepkileri bütünlüklü bir karşı koyuşa dönüştüren, toplumu bütünlüklü bir seçenek için mücadeleye sevk eden alternatif politikaların yokluğu nedeniyle rahatça at oynatıyor.
Tarih bize, insan başta olmak üzere tüm canlıların çaresizliğe teslim olmadığını, umarsız durumlarda bile bir çıkış bulduğunu gösteriyor. Bugün de bir umut var.
Bu umut; yaşlı dünyamızın savaşlar, ekonomik ve ekolojik krizlerle yıkıma uğradığı gerçeğinden hareketle; kendine ve doğaya, başka bir deyişle emeğine, diline, kimliğine, kültürüne, inancına ve ekosisteme sahip çıkarak, hep birlikte barışçıl bir yaşam isteyen milyonlarca insanın yeşerttiği bir umuttur.
Bu umut; insanın insanı ve doğayı sömürmediği, çalışan, çalışmayan, çalışamayan tüm insanların, emekçilerin onurlu bir biçimde ve insanca yaşayabilecekleri, özgür ve mutlu bir yaşam kurabilecekleri bir toplum yaratma umududur.
Gelişmeler “mağdurlar lehine ve onlarla birlikte değişim” siyasetine olan ihtiyacı kuvvetle hissettiriyor. Toplumsal muhalefetin, ancak AKP iktidarına karşı açık ve dolaysız siyasal ve toplumsal bir mücadele yürüterek güçlenebileceği görülüyor.
Bugün toplumsal muhalefetin, bir yandan eleştirmesi ve taleplerde bulunması, bir yandan da uygulanabilir alternatifler üretmesi gerekiyor. Demokratik, ekolojist, eşitlikçi ve özgürlükçü bir değişimi dile getirecek bir muhalefet hattına ihtiyaç duyuluyor.
Bugün,
– İşçilerin, işsizlerin, emekçilerin, çiftçilerin, çevrecilerin, ekolojistlerin, kadınların, gençlerin, LGBT bireylerin ve bütün düzen muhaliflerinin ortak politik hattını örgütleyen; Kürt halkının, Alevilerin, Müslüman olmayan azınlıkların taleplerini ortaklaştıran, mücadeleyi bir öncelik hiyerarşisi gözetmeden birleştirerek geliştiren;
– Kişilerin yaratıcı potansiyellerini ortaya çıkarabilecekleri koşulların sağlandığı, çoğulcu, özgürlükçü, ekolojist, eşitlikçi ve dayanışmacı bir toplumsal yaşamı amaçlayan; yaşadığı hayatı ve geleceği sadece dar bir iktisat penceresinden tanımlamayan; insanı sermaye, insan emeğini ve doğayı meta ve kaynak olarak gören kapitalizmi kabullenmeyen;
– Kalkınma, gelişme, ilerleme gibi kavram ve olguları itirazsız kabullenmeyip “ne için?”, “kimin için?” diye sorgulayan; yaşamın her alanındaki iktidar ilişkilerine, her türlü ayrımcılık, sömürü ve tahakküme karşı çıkan;
– Küresel sorunlar karşısında küresel dayanışma ve enternasyonalizmin önemine inanan; kapitalizmin bir kader değil, insanların gücü, isteği ve mücadelesiyle aşılabilir bir düzen olduğunu mücadelesiyle gösteren;
– Mevcut toplumsal, siyasal, ekolojik, ekonomik ve kültürel sorunlara yönelik emek, kimlik ve ekoloji alanlarını temel alan somut politikalar geliştirecek ve bunları yaşama geçirme iradesi gösterecek sol ve yeşil bir muhalefet odağına ihtiyaç var.
İşte bu nedenlerle bizler, Eşitlik ve Demokrasi Partisi ile Yeşiller Partisi olarak, bu umut ve hayalleri paylaşanların da katılımıyla, umudumuzu büyütecek bir yolu birlikte yürümeye karar verdik.
Gücümüzü, yalnızca yaşadığımız toprakların tarihinde değil, insanlık tarihinde de benzer umutları yeşertmek için türlü fedakarlıklara katlanmış insanların yarattıkları gelenekler, mücadeleler, fikirler ve değerlerden alıyoruz.
Bizim gibi düşünen yüzbinlerce insan olduğunu biliyor, yolculuğumuzu onlarla birlikte ve büyüyerek sürdüreceğimize inanıyoruz. Bu inançla bir kez daha sesleniyoruz:
Başka bir dünya mümkün! Gelin sol ve yeşil bir geleceği birlikte, bugünden kuralım!
Okuyucuya Not:Bu yazının yazarı bu kelimeleri bir araya getirirken içinden ne geldiyse ortaya koymuştur. Kısacası önceki yazılarıma benzer bir tarz bulamayabilirsiniz. Umursamaz bir havası olabilir,dikkat.
Yüksek lisans öğrencisi olmak farklı bir hadiseymiş gerçekten. Özellikle daha geçen sene arkadaşlarınla “abartarak” kahkaha attığın koridorlarda şimdi kaygılı bir şekilde tek başına yürümek bu hadiseyi daha da zorlaştırıyor. En azından bütün bu süreçlerinde beraber yaşadığım bir dostum ve hemşerim var. O da elde var “birrrr”. Kaygılandığım yüksek lisans programım; son piyasa depreminden ve ortaya çıkan tartışmaların gelecekte merkezine oturacağı düşünülen “Ekonomi Hukuku” üzerine. Yani iktisat ve hukuk ilişkisinin irdelenmesi. Genel olarak liberal eğilimli Bilkent’in bu programı bana çok şey katarken bu Pazar günü gittiğim Yeşiller ve EDP Birleşme/Kuruluş Kongresi benim için bir nefes alma alanı oldu. En azından;” azcık dur orada KUTSAL PİYASA, Başka Bir Dünya Mümkün! diyenleri gözlemlemeye gidiyorum. Regülasyon ve rekabet kavramlarına bu Pazar zihnimde yer yok!” deme fırsatı oluştu.
Bireysel olarak üyesi bulunduğum siyasal partiye, üye olmadan önce de gönüllü olarak omuz verdiğim için belirli alışkanlıklar ve zihin şemalarına sahip olarak bugün o kongreye gittim. Evden çıktığımda aklımda bu birleşmeyi amaçlayanların “Yeşiller/Birlik90”birleşmesinde oluşan politik imaj ve faydanın aynısını yakalamak gibi bir hedeflerinin olup olmadığı vardı. Aniden durup düşündüm. Bu kongreye kendi deneyimlerime dayanan “bildik” siyasal analiz yöntemlerimi bir kenara koyarak gitmeliyim. Kongre salonuna İngiltere’den dönen arkadaşım Ömer ile beraber gittim. Bana hediye ettiği kongre için özel olarak hazırlanan bandanayı boynuma bağlayıp, tesadüfî olarak evden çıkarken üzerime geçirdiğim morlu-yeşilli kazağımla beraber zihnimde “biz sizden değiliz ama sizi dinlemeye bu güzelim Pazar günü gelecek kadar acayip ve farklı adamlarız haaa” şımarıklığı ile salona girdim. Salondaki ilk gözlemim belirgin şekilde hakim olan huzur ve mutlu olma hali idi. Buradaki insanlar umutlarını tazelemek için bugün bir araya gelmişlerdi ve artık yepyeni bir şey yapmaya gebe kalmak istiyorlardı. Kürsü ve divan bunu düşleyen insanlar tarafından “işgal” ediliyordu. Her ne kadar “yeni bir siyaset” sloganından sonra salona asılan pankartlara ünlem ) veya ( :P ) koyulması beklentisi bende oluşsa da buJyerine ( beklentimin hareketin ritmli sloganları ile tatmin edildiğini itiraf edebilirim. Tefli,matrak sloganlar. Düşünsenize ciddi olmayan,çatık kaşlı olmayan SOL bir cenah! Kaygılanmaktansa geleceği kurmaya iştahlı ekolojist bir hareket.
Daha sonra “sol hareket hakemi” olarak addettiğim Eren’in yanına gittim. Eren garip bir adam. Gobbels de olabilir Andy Warhol de. Ya da direk Eren oldu biz farkında değiliz. Kendisi tarafından sürekli olarak baskılandığım için analizlerini belirli süzgeçlerden geçiriyorum. Öte yandan sevdiğim bir tarzı var. Direk ve sert. Bugün de kolumdan tuttuğu gibi Yeşiller/EDP’nin yeni gönüldaşı Erkan’ın olumlayarak bahsettiği EDP’nin Genel Başkanı Ferdan Ergut ile “bu da CHP’nin Dış İlişkilerinden Anıl” diyerek tanıştırdı. Ferdan Ergut bu hareket için önemli bir figür. Kısa sohbetimizde gözlemledim ki neşeli bir adam. Kendine güveni yüksek. Ancak bu durum daha önce örneklerine rastladığım gibi siyasal pozisyonunu sağlama almış olmak veya belirli sermaye gücünü temsil etmekten ileri gelmiyor. Bence yaptığı şeyi severek yapıyor ve doğru bir iş yaptığını düşünüyor. Kısacası kendi hayatını belirli kaygılarla yaşamaktan vazgeçenlerle ayrışıyor ve bu da ona “mutluluk” katıyor. Birleşmenin içinde yer alan bireylerin genelinde bu durumun yansımalarını görmek mümkün. Her ne kadar Ömer’in taktığı yüzükten ötürü kafasında belirli bir kalıpla yargılayan ve onu “hadi canım sende” umursamazlığı ile tartmaya kalkan EDP’li ağabeyler ile salonda “huzursuzlaşsak da” anladım ki bu hareket kendi içerisinde yer alan bireyleri de dönüştürmeli. Sonuçta düşünsenize benim bile “Stalinist” diyerek takıldığım arkadaşım bizden daha sol ve özgürlükçü olarak addedilen EDP’li dostlara önyargıları bir kenara koyarak düşünme üzerine “ayar” verebiliyor.
Tüzük tartışmaları sırasında bir olumlu bir de olumsuz olarak sınıflandırabileceğimiz iki farklı nokta oluştu. Genel olarak örgütlenme yapısı ve uygulanacak olan kotaları ile gerçek manada ilerici ve katılımcı olan partinin bir de sunulan bir öneri üzerine “bölge” kotası yani farklı şehirlerden seçilecek bireylerin Genel Kurullarda yer alması olumlu yönde değerlendirildi. Öte yandan Ömer’in tüzüğü incelemesi sonucu MYK kararı ile üyelik yapılması ve MYK içinde oluşturulacak olan MYK Genel Koordinasyon Grubunun katılımcılık ve demokratik süreçlerin işlemesi anlamında ne gibi olumlu etkiler yaratacağı soru işareti olarak aklımızda kaldı. Çünkü bu MYK-Koordinasyon Grubunun toplantı gündemini belirlemekten tutun partinin anlık reaksiyonlarına kadar belirli konularda yetkin olması “çağın gereklerini” etkin kullanmayı amaçlayan parti açısından olumlu olduğunu düşünmüyorum. Sonuçta farklı illerde bulunan MYK üyeleri ile video aramaları üzerinden toplantılar alınarak acil durum aksiyonları için ortak bir hareket noktası yaratılabilir. Ömer’in de dediği gibi umarım bu grubun içerisinde yer almayan diğer MYK üyeleri “iyi de senin farkın ne ki gündemi bizden önce belirleyebiliyorsun” itirazları parti içerisinde ileride gerçekleşmez.
Son olarak partinin isminin sunumunu yapmak üzere bir gencin çıkması hele o kürsünün gökkuşağının renklerinden oluşması gerçekten umut verici ve simgesel olarak önemli bir durumdu. Her ne kadar parti isminin belirlenmesi sürecinde “eskiyi” hatırlatan tartışmalar yaşansa da, “abi burada kendimi çok özgür hissettim, ayrıca kızıl saçlarıma kimse garipseyerek bakmadı vallahi tam gençlere göre bir yer” diyen Seda’yı, “insanların yüzünde huzur ve dinginlik var,ne kavga ne başka bir şey… Gerçekten herkes bireysel olarak olumsuzluklardan sıyrılıp da gelmiş” diyen Ömer’i,”eğer ekonomi politiklerini gerçekçi bir şekilde oturtabilirlerse hepimizi adam edebilirler” diyen Anıl’ı,”dertleri halkı anlamak değil ama biz de böylesine olabilmeliyiz,bu siyasi alanı yaratabilmeliyiz” diyen Eren ve Taylan’ı kongrede buluşturan Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’ne BOL ve SOL şans.
Yeşiller ve Sol Gelecek'in ilk dönem eş sözcüleri Sevil Turan ve Ali Arif Cangı
Yeşiller Partisi ile Eşitlik ve Demokrasi Partisinin bir seneyi geçen çalışmaları, bu bir sene müddetince yeni siyasete katılanların yarattığı sinerji, ülkenin yeni, yeşil, sol ve eğlenceli bir siyasi harekete olan ihtiyacı 25 Kasım Pazar günü Ankara Kocatepe Kültür Kongresi’nde gerçekleşen kuruluş kongresinde meyvesini verdi.
Yeni Siyasetin ismi, Yeşiller ve Sol Gelecek. Yeni Siyasetin ilk eş sözcüleri de kongre katılımcılarının oybirliği, alkışları, dansları ve tezahüratlar eşliğinde Sevil Turan ve Ali Arif Cangı oldu.
Kuruluş Kongresine ev sahipliği yapan Kocatepe Kültür Merkezi, kongre süresince yeni siyasetin nelere kadir olacağının da işaretleri ile doluydu. Genç, katılımcı, kadın ağırlıklı neşeli bir topluluk uzun bir günü eğlenceli bir karnavala çevirmeyi başardı.
Gizem Kastamonulu
Kuruluş Kongresinin startını saat 10:00’da Genç Yeşiller’den Gizem Kastamonulu verdi.Kongreye gelen herkese teşekkür ederek sözlerine başlayan gökkuşağı kürsüsünün ilk sahibesi Kastamonulu, divan kurulu üyelerini kendileri için sahnede kurulmuş masaya çağırarak kongreyi başlattı.
Divan Kurulu başkanı Bülent Aydın, kongre çalışmaları hakkında bilgi verdikten sonra açılış konuşmalarını yapmak üzere sırası ile birgün önce kapatılan Eşitlik ve Demokrasi Partisi Genel Başkanı Ferdan Ergut ile Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü Kemal Tuncaelli‘nin gökkuşağı kürsüsüne davet etti.
Ergut ve Tuncaelli’nin ardından gökkuşağı kürsüsüne yeni siyaset tarzı ile söylemek gerekirse, kapatılan iki partinin dışından; sürece üçüncü kişiler kulvarından katılan Güneşin Aydemir geçti.
Güneşin Aydemir
Elma ağacının çürümesinin doğru tavır alınırsa avantaja çevrileceğini anlatarak sözlerine başlayan Aydemir, ülkemiz siyasetinde de buna benzer bir dönüm noktasında bulunduğumuzu, yeni siyaset içinde atılacak doğru adımlarla çürümüş bir elma ağacına benzeyen ülkenin sağlıklı bir yapıya kavuşturulmasının mümkün olduğunu aktardı.
Kuruluş Kongresi’ne Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden misafir olan Cumhuriyetçi Türk Partisi Genel Sekreteri Asım Akansoy, siyaset kurumunun ciddi bir krizde olduğu günümüz dünyasında atılan yeni adımın heyecan uyandırdığının altını çizdi.
Avrupa Yeşillerini ve Hollanda Yeşillerini temsilen gökkuşağı kürsüsüne gelen Anne de Boer, iklim değişikliği ve fosil yakıt endüstrisi ile mücadele edilmesi gereken bir günümüz dünyasında ortaya çıkan yeşil ve sol alternatifin umutları arttırdığını belirtti.
Avrupa Yeşil Partisi eşsözcüsü Monica Frassoni‘nin yeni siyaset kuruluş kongresine görüntülü bir mesaj gönderdi. Kongre salonundaki perdeden yansıtılan mesajında Frassoni, yeni hareketi bir an önce Avrupa Yeşilleri’nin arasında görmek istediklerini söyledi.
Kuruluş Kongresinin Divan Kurulu üyesi Durukan Dudu’nun, Avrupa Yeşillerinden Helen Flautre veCem Özdemir‘in kuruluş kongresine gönderdiği yazılı mesajları okuması ile kongre çalışmaları devam etti.
Kongreye gelen yazılı mesajları aktarma görevini bu noktada Divan Kurulu Başkanı Bülent Aydın devraldı. Aydın, sırası ile Gençay Gürsoy ve DSİP Başkanı Doğan Tarkan‘ın mesajlarını kongre katılımcıları ile paylaştı.
Gençler yeni slogana hazırlanıyor
Tüm bu konuşmalar, yazılı ve/veya görüntülü mesajlar sırasında sahnenin solunda hazır bulunan genç, dinamik, kadın ağırlıklı yeni siyaset aktivistleri danslarından, solaganlarından, yaratıcı ve neşelendirici eylemlerini sürdürmeye devam etmekten geri durmadılar.
Kah hep birlikte dans ettiler, kah hep birlikte yeni siyasetin yeni sloganlarını salondakilerla paylaştılar.
Yeni Siyasetin düsturlarından birkaç örnek
Kulağımıza çalınan sloganlardan birkaç örnek vermek gerekirse, “Değiştir, değiştir. İklimi değil. Sistemi değiştir”, “Nükleer çatlar, çatlar patlar. Güneş, rüzgar bize yeter”, Dünya yerinden oynar / Dünya yerinden oynar / Kadınlar özgür olsa”, “Faşizme karşı bacak omuza”, “Söz, yetki, karar, iktidar halka”, “Susma haykır, translar vardır”
Kuruluş Kongresinde sıra tüzük ve programatik metin taslağının sunulmasına geldi. Aylardır süren hummalı bir çalışmanın sonunda ortaya çıkan taslak metnini sırası ile gökkuşağı kürsüsüne çıkan Saruhan Oluç ve Ümit Şahin aktardı izleyenlere.
Saruhan Oluç, Türkiye’nin temel sorunları ve ekolojik yıkım ile ilgili tespitlerini ve 4A formülünü aktardı.
4 A Formülü
1) İktisadi adalet
2) Tanınma adaleti
3) Katılım adaleti
4) Çevre ve iklim adaleti.
Michelle Demischevic
Uzun ve kongre katılımcılarına bir parça monoton gelen tüzük ve programatik metin taslağı tanıtımının ardından gökkuşağı kürsüsünün yeni konuğu kendisinin trans bir birey olduğunu ifade ederek konuşmasına başlayan Michelle Demischevic oldu. Demischevic, trans bireylerin durumunu Avcılar meselesi üzerinden anlattı.
Aydın Engin‘in sol ve yeşil mücadeleyi, Naci Sönmez‘in Fatsa, Hopa’daki durumu aktarmasını ardından kürsüye çıkan Atilla Aytemur, yeni partinin buradaki linkten de ulaşabileceğiniz tüzüğünü açıkladı.
Tüzükte genel başkan yerine eşsözcüler olduğunu aktaran Aytemur, rotasyon uygulanacağını belirtti. Türkiye siyasetinde bir ilk olan “arabuluculuk” sisteminin de tüzükte yer aldığını sözlerine ekledi.
Tüzüğün açıklanmasının ardından gökkuşağı kürsüsünün yeni konukları tüzük hakkında söz almak isteyenler oldu. Vezan Karabulut şiddet ve zulüm gören kadınlara ve kadın mücadelelerine atıf yaptı. Tanay Sıtkı Uyar: Sadece iktisat politikası değil ulaştırma, gıda, enerji politikamız da olmalı vurgusunda bulundu.
Kongre Sürprizi
Divan Kurulu Kongre boyunca çok ter akıttı
Tüzük hakkında söz almak isteyenler konuşmalarını yaparken sıra Bilgi Üniversitesi’nden Chris Stephenson‘a geldiğinde salonu bir heyecan dalgası kapladı. Stephenson, 80 günlük direnişin ardından Bilgi Üniversitesinde işten atılan 3 temizlik işçisinin geri alındığının müjdesini paylaştı.
Tüzük konuşmalarının ardından gökkuşağı kürsüsüne bir kez daha çıkan Atilla Aytemur, henüz adı konmamış durumda olan Yeni Siyaset’in kotalarını açıkladı.
Yeni Siyasette Kotalar
Kadınlara % 50
30 yaş altına %20
Engellilere %5
LGBT bireylere %5
ve en nihayet oylamalar
Yeni Siyasetin ismi konmak üzere
Yeni Siyaset’in Kuruluş Kongresinde sıra tüzüğün, parti ismi, logosu ve eş sözcülerin oylanmasında idi artık.
Tüzüğün oybirliği ile kabulünün ardından sıra yeni siyasete bir isim seçilmesine geldi. İsim bulma sürecini, kullanılan yöntemi ayrıntılı bir şekilde anlatmak üzere gökkuşağı kürsüsüne gelen Cihan Erdal, en son aşamaya gelen 3 ismin kongrede oylanacağını açıkladı. Bu üç ismin ise.
Cihan Erdal
1) Yeşiller ve Sol Gelecek 2) Yeşiller ve Sol Değişim ile 3) Yeşiller ve Sol Dönüşüm isimleri olduğunu belirtti. İki turlu yapılan oylamada önce 3. seçenek olan “Yeşiller ve Sol Dönüşüm” elendi. İkinci ve nihai oylamanın ardından yeni siyasetin adının, “Yeşiler ve Sol Gelecek” olduğu alkışlar arasında kabul edildi.
Finale kalan üç ismin açıklandığı esnada salondan bu üç isme karşı çıkanların itirazları da yükseldi. Partinin adının, “Yeşil ve Sol” olması teklifi dile getirildi. Divan Başkanı Bülent Aydın bu noktada kongre katılımcılarına bilgi vermek üzere Ümit Şahin ve Saruhan Oluç‘u gökkuşağı kürsüne davet etti.
Yeni Siyasetin adı kondu: Yeşiller ve Sol Gelecek
Şahin, kısaca Yeşiller hareketinin tarihçesini ve geleneğini anlattığı konuşmasında Yeşiller’in Türkiye’de 30 yıllık bir hareket olduğunu, ilk Yeşiller Partisi’nin 1989’da kurulduğunu, önerilen “Yeşil” adının bir isim değil sıfat olduğunu, bu nedenle de parti ismi olarak düşünülmemesi gerektiğinin altını çizdi. Şahin’in arkasından gökkuşağı kürsüsüne çıkan Saruhan Oluç da kendisinin ifade edeceği hemen herşeyi Şahin’in ifade etmiş olduğunu belirtti.
Yeni Siyaset’e, “Yeşiller ve Sol Gelecek” adının verilmesinin oy çokluğu ile kabul edilmesinin hemen ardından divan kurulu başkanı Bülent Aydın, yeni partinin ilk eş sözcüleri olarak aday gösterilen Sevil Turan ile Ali Arif Cangı‘nın isimlerinin öne çıktığını açıkladı. Yapılan oylamanın ardından her iki eşsözcü adayı da oybirliği ile Yeşiller ve Sol Gelecek’in ilk dönem eş sözcüleri oldular. Yeşiller ve Sol Gelecek’in ilk dönem arabulucusu olarak Yüksel Selek seçildi.
Yeni Siyaset treni ilk seferine çıkmışken Yeşil Gazete emektarları Devin Bahçeci ile Ramazan Kaya'nın da gözü üzerimizde
Kongre boyunca eğlenceyi, şamatayı, dans etmeyi ve en önemlisi hep birlikte hep beraber eğlenmeyi, eğlendirmeyi bir an olsun bırakmayan gençler eş sözcülerin de belli olmasından sonra dayanamayıp sahneyi işgal eylemine giriştiler. Def çalan önderleri Savaş Çömlek başta, kendileri arkada tren yaparak; kongreyi, yeşiller ve sol geleceği, hem yeşil hem de sol siyaseti, gülümseyerek gelen geleceği kutladılar.
Kongrenin bundan sonraki aşamasında yorgunluk kendini tamamen eğlenceye bıraktı. Yasemin Göksu‘nun eşsiz sesi ile yorgunluklarını üzerinden atan Yeşiller ve Sol Gelecek’in ilk şahitleri Göksu’nun arkasından sahne alan Grup Kibele ile tabiri caizse zincirlerinden boşandı.