Ana Sayfa Blog Sayfa 4497

Küresel ısınmanın sebebi güneş değil! – Belkıs Gökbulut

Küresel sıcaklığın sürekli artışı tüm dünyayı endişelendirirken, bilimsel verilerle gidişatı incelemek, gelecekte bizleri hangi tehlikelerin beklediğini belirlemek ve hükümetlere bu bağlamda öneriler sunmak adına Birleşmiş Milletler’e bağlı iki kuruluş, Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) ve Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) 1988′de birlikte İklim Değişikliği Hükümetlerarası Paneli’ni (IPCC) kurdular.

Dünyadaki bilim insanlarının küresel ısınma ile ilgili ortak görüşü IPCC’nin 2007’de yayınlanan raporunda şu cümle ile açıkça ifade edildi: “Günümüzde yaşanmakta olan küresel iklim değişikliğinin sebebi çok yüksek ihtimalle insanların çeşitli işlemler sonucu çevreye yaydıkları sera gazlarıdır.”

Tarih boyunca yaşanmış iklim değişiklikleri tamamen doğal kaynaklıydı. Güneş aktiviteleri ile birlikte güneşin yaydığı enerjideki değişim, atmosferdeki gazların bileşimleri, kara, yanardağ patlamalarının yaydığı tozlar ve okyanuslardaki faaliyetler tamamıyla bir denge içindeydi. Bu denge içinde buzul çağları ve daha sıcak periyotlar yaşandı. Fakat insanoğlunun özellikle 1800’lü yıllardan sonra petrol, kömür gibi fosil yakıtları kullanmasıyla atmosferdeki karbondioksit oranı son 800.000 yıldaki en yüksek seviyeye ulaştı. Küresel ısınmada birincil etken olan karbondioksit; yeryüzünden yayılan ısının uzaya kaçmasını engelleyerek son yüz yılda 0,7 C° sıcaklık artışını da beraberinde getirdi.  Peki, tüm bu bilimsel gerçeklere rağmen küresel ısınmaya güneş aktivitelerinin neden olduğunu söyleyenlerin dayanağı ne?

Geçmişte yaşanan iklim değişikliklerinin oluşumundaki önemli faktörlerden biri güneş aktivitelerindeki değişimdi. Güneşin manyetik alanındaki değişimler güneş lekelerinin artması ya da azalmasına neden olur, bu da güneşin yaydığı enerji miktarını değiştirir. Güneş lekelerinin azaldığı dönemlerde dünya genellikle buzul çağlarına girmiş, arttığı dönemlerde ise daha sıcak periyotlar yaşamıştır. Fakat bu olgu günümüzdeki ısınmayı açıklamaya yetmiyor. Son otuz senedir dünyaya ulaşan enerji miktarı uydular aracılığıyla ölçülüyor. Bu ölçümler bize güneşten gelen enerjinin azaldığını, buna karşılık dünyanın ısınmaya devam ettiğini çünkü daha az enerji almasına rağmen atmosferdeki sera gazlarının artması nedeniyle ısının dünyada daha çok hapsolduğunu gösteriyor.

Şimdi size incelemenizi istediğim bir grafik sunuyorum. Bu grafikte, bilimsel verilerle gezegenimizdeki küresel sıcaklığın, atmosferdeki karbondioksit miktarının ve güneş lekelerinin yıllara göre değişimleri karşılaştırılıyor.

Grafikte görüldüğü gibi belli bir tarihe kadar sıcaklık ve güneş lekeleri birbiriyle ilişkili gibi ancak, 1960’lı yıllardan sonra bu ilişkiyi görememeye başlıyoruz. Özellikle 1980 yılından itibaren mavi renkte olan sera gazlarındaki artışın çok baskın olduğunu, bu nedenle güneş lekelerinde azalma olmasına rağmen sıcaklığın artmaya devam ettiğini açıkça görebiliyoruz.

Yukarıdakilere ek olarak, atmosfere her gün milyarlarca ton karbondioksit saldığımızı ve güneş aktivitelerinin normal döngüsü içinde yeniden artmaya başlayacağını göz önünde bulundurduğumuzda bu artışın katlanarak devam edeceğini unutmamamız gerekir.

Bilimin açıkça kabul ettiği gerçeğe rağmen, kişisel çıkarlarını insanlığın varlığından üstün tutanlar rahatını bozmamak adına küresel ısınma ve ardından gelen felaketlerin nedenini güneşe bağlamaktan hiç çekinmiyor. Bu ve benzeri argümanlarla suçu doğaya atan insanoğlu elini taşın altına koymaktan kaçıyor. Hükümetler de siyasi menfaatlerini üstün görerek küresel ısınma gerçeğini arka plana atıyor ve sera gazı salımını azaltmaktan, enerji verimliliği politikaları uygulamaktan uzak duruyor. Fakat bilim, insanlığın şu gerçekle yüzleşmediği takdirde kendi sonunu hazırladığını gözler önüne seriyor; küresel ısınmanın sebebi biziz!

 

Belkıs Gökbulut

Boğaziçi Üniversitesi
İklim Değişikliği Çalışma Grubu

Yeşiller/Sol suç duyurusu yaptı, savcı soruşturma açtı

İzmir Gaziemir’de kurşun üretiminden arta kalan atıklarını yıllarda bertaraf etmek yerine arazisine gömen Aslan Avcı kurşun fabrikası ile ilgili İzmir Cumhuriyet Savcılığı harekete geçti. Radikal gazetesinden Serkan Ocak’ın bugün yayınlanan haberine göre Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eş Sözcüsü Avukat Arif Ali Cangı’nın yaptığı suç duyurusu üzerine savcılık soruşturma başlattı.

Türkiye Atom Enerji Kurumu (TAEK) tarafından ilk kez 2007’de atıklarında radyoaktivite tespit edilen Aslan Avcı kurşun fabrikasının atıklarını nasıl gömdüğünü Radikal geçen hafta duyurmuştu. 2007 öncesi fabrika sahipleri hakkında ve 2007’den sonra da kamu kurumları hakkında, ‘Tehlikeli maddelerin izinsiz bulundurulması, çevrenin kasten kirletilmesi, görevi kötüye kullanmak’ suçlarını işledikleri iddiasıyla suç duyurusunda bulunan Cangı, aradan 5 yıl geçmesine rağmen tehlikeli atıklar konusunda bölgede oturanların uyarılmadığını, toplum sağlığı için hiçbir önlem alınmadığını belirtti. Cangı, fabrikanın, belediye, valilik, bakanlık ve TAEK yetkililerinin suç işlediğini anlattı.

Avukat Cangı, olayla ilgili elinde belgesi olanların dosyaya doğrudan göndermesi ya da kendilerine teslim etmesi durumunda soruşturmanın daha da genişleyeceğini belirterek “Başta TAEK olmak üzere devletin tutumu olayın üzerini örtmeye yönelik. Savcılığın geniş soruşturma yürütebilmesi için dosyaya bilgi ve belge ulaşması gerekiyor. Bu dava tüm İzmir’in, hepimizin davası” diye konuştu.

(Radikal, Yeşil Gazete)

Bilmem gereken her şeyi ormanda öğrendim – Vandana Shiva

0

Çok sayıda krizi bir arada yaşadığımız bu dönemde doğayı ölü madde olarak görmeyi bırakıp barındırdığı biyolojik çeşitliliğe, temiz suya ve tohumlara değer vermeye başlamamız gerekiyor. Bunun için doğanın kendisi en iyi öğretmenimiz olacaktır.

 

Vandana Shiva

5 Aralık 2012

 

Ekoloji yolculuğum Himalaya’nın ormanlarında başladı. Babam bir orman koruma memuruydu ve annem Hindistan ve Pakistan’ın trajik ayrılma sürecinden kaçarak çiftçilik yapmaya başlamıştı. Ekoloji hakkında bildiğim şeylerin çoğunu Himalaya’nın ormanları ve ekosistemlerinden öğrendim. Annemizin bizim için yazdığı şiir ve şarkılar ağaçları, ormanları ve Hindistan’ın orman medeniyetlerini anlatırdı.

Çağdaş ekoloji hareketine katılmam Himalaya bölgesinde yaşanan büyük ölçekli ormansızlaştırmaya karşı şiddetsiz bir tepki olan “Chipko” ile oldu.

1970’li yıllarda memleketim Himalaya’nın Garhwal İli’nden bir köylü kadın ormanları savunmak için öne çıkmıştı. Bölgedeki tomrukçuluk faaliyetleri toprak kayması ve taşkınlara, su, hayvan yemi ve yakıt sıkıntısına neden olmuştu. Bu temel ihtiyaçları karşılayanlar kadınlar olduğu için bu sıkıntılar su ya da odun taşımak için daha fazla mesafe yürümeleri ve daha ağır yük taşımaları anlamına geliyordu.

Kadınlar ormanın gerçek değerinin ölü ağaçların kerestesi değil pınarlar ve dereler, hayvanları için yiyecek ve ocakları için yakıt olduğunu biliyorlardı. Kadınlar ağaçları kucaklayacaklarını ve tomrukçuların ağaçları öldürmek için önce kendilerini öldürmesi gerektiğini ilan etmişlerdi.

O döneme ait bir halk şarkısı şöyle diyor:

Bu güzel meşeler ve orman gülleri

Bize serin sular verir

Bu ağaçları kesmeyin

Onları yaşatmamız gerekir

1973 yılında doktoramı yapmak için Kanada’ya gitmeden önce en sevdiğim ormanı görmeye ve en sevdiğim derede yüzmeye gitmiştim. Ama ormanlar yok olmuş, dere ise bir sızıntı haline gelmişti. Chipko hareketinin gönüllüsü olmaya karar verdim ve bütün tatillerimi pad yatra (hac yürüyüşleri) yaparak, ormansızlaştırmayı ve orman aktivistlerinin çalışmalarını belgeleyerek ve Chipko’nun mesajını yayarak geçirmeye başladım.

Chipko’nun dramatik eylemlerinden birisi 1977 yılında bir Himalaya köyü olan Adwani’de gerçekleşti. Bachni Devi adındaki bir köylü kadın ağaç kesme işinde çalışmaya başlayan kocasına karşı bir direniş başlattı. Görevliler ormana geldiklerinde kadınlar onları gündüz vakti yanan lambalarla karşıladılar. Ormancı ne yaptıklarını sordu. Kadınlar şöyle cevap verdiler: “Size ormancılığı öğretmeye geldik.” Ormancı çıkıştı; “Aptal kadınlar, ormanın değerini bilen bizlerin ağaç kesmesini nasıl engelleyebilirsiniz? Bu ormanlar neler sağlıyor biliyor musunuz? Kâr ve reçine ve kereste sağlıyor.”

Kadınlar koro halinde cevap verdiler

Ormanlar neler sağlıyor?

Toprak, su ve temiz hava

Toprak su ve temiz hava

Yeryüzünü yaşat ve o sana her şeyi sağlar.

Monokültürün ötesinde

Biyoçeşitliliği ve biyoçeşitliliğe dayalı yaşayan ekonomileri Chipko’dan öğrendim ve ikisinin de korunması hayatımın amacı haline geldi. Zihindeki Monokültürler (Monocultures of the Mind) kitabımda açıkladığım gibi doğanın ve kültürün yoksullaşmasının esas nedeni biyoçeşitliliği ve yerine getirdiği işlevleri anlayamamaktır.

Himalaya ormanlarının çeşitliliğinden aldığım dersleri kendi çiftliklerimizde biyoçeşitliliğin korunması için kullandım. Tarlalardan tohum biriktirmeye başladım ve eğitim ve uygulama için ayrı bir çiftliğe ihtiyacımız olduğunu fark ettim. Böylece 1994 yılında Himalaya’nın alçak kesimlerindeki Uttarakhand İli’nde Doon Vadisinde Navdanya Çiftliği kuruldu. Bugün burada 630 çeşit pirinç, 150 çeşit buğday ve yüzlerce diğer türü koruyor ve ekiyoruz. Dönüm başına daha fazla gıda ve besin üreten bir biyoçeşitlilik yoğun çiftçilik biçimini uyguluyor ve teşvik ediyoruz. Böylece biyoçeşitliliğin korunması aynı zamanda gıda ve besin krizinin de çözümü oluyor.

1987’de başlattığım biyoçeşitliliği koruma ve organik çiftçilik hareketi Navdanya büyüyor. Bugüne kadar Hindistan çapında 100’ün üzerinde tohum bankası kurulması için çiftçilere destek olduk. 3000’in üzerinde pirinç çeşidini kurtardık. Çiftçilerin fosil yakıtlardan ve kimyasala dayalı monokültürleri bırakıp güneş ve toprakla beslenen biyoçeşitliliği destekleyen ekolojik sistemlere geçmelerine de yardımcı oluyoruz.

Biyoçeşitlilik bolluk ve özgürlük, işbirliği ve karşılıklı verme konularında benim öğretmenim oldu.

Küresel Düzeyde Doğanın Hakları

Doğa öğretmen olduğunda onunla ortak bir yaratım sürecine gireriz—onun yetisini ve haklarını fark ederiz. Ekvator’un anayasasında “doğanın hakları”nı tanıması bu nedenle çok önemli. Nisan 2011’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu—Ekvator anayasası ve Bolivya’nın öncülüğündeki Doğa Ananın Hakları Evrensel Beyannamesi’nden alınan esin ile—Yeryüzü Günü kutlamaları kapsamında doğa ile uyum üzerine bir konferans düzenledi. Tartışmaların büyük bölümü insanın doğa üzerindeki, ve zenginin yoksul üzerindeki egemenliğine dayalı sistemleri ortaklık üzerine kurulu yeni sistemlere dönüştürme yolları üzerine yoğunlaştı.

Konferansla birlikte yayınlanan BM genel sekreterinin “Doğa ile Uyum” raporu doğa ile yeniden ilişki kurmanın önemini ele alıyordu: “Sonuçta çevreye zarar veren davranışlar insanların doğanın ayrılmaz bir parçası olduğunun, ona zarar verirsek kendimize de ciddi zararlar vermemizin kaçınılmaz olduğunun farkına varılmamasından kaynaklanmaktadır.”

Gerçekten de doğa ile uyumsuzluk ve doğa ve insana yönelik şiddetin kaynağı bu ayrılıkçılıktır. Güney Afrika’nın en önemli çevrecilerinden Cormac Cullinan’ın da işaret ettiği gibi ayrımcılık(apartheid) birbirinden ayrı olmak demektir. İnsanların renklerine göre şiddet kullanılarak ayrılmasını durdurmaya yönelik ayrımcılık karşıtı hareket için bütün dünya el ele vermiştir. Güney Afrika’da ayrımcılığı arkamızda bıraktık. Bugün ise çok daha geniş ve derin bir ayrımcılığı—insanların doğadan ayrı olduğuna dair zihinlerdeki ve yaşamımızdaki yanılsamaya dayalı eko-ayrımcılığı—aşmamız gerekiyor.

Ölü Yeryüzü Bakış Açısı

Yeryüzüne karşı savaş bu ayrı olma fikri ile başladı. Bu fikrin çağdaş tohumları sanayi devrimini kolaylaştırmak amacıyla yaşayan yeryüzünün ölü maddeye dönüştürülmesi ile ekildi. Çeşitliliğin yerini monokültürler aldı. Canlı yeryüzünün yerini “ham maddeler” ve “ölü madde” aldı. Terra Madre’nin (Toprak Ana) yerine Terra Nullius (yerli hakların varlığına rağmen işgale açık görülen boş topraklar) geçti.

Bu felsefenin geçmişi modern bilimin babası olarak adlandırılan Francis Bacon’a kadar uzanıyor. Bacon bilim ve icatlar “sadece doğanın gidişatına hafif bir yön vermekle kalmaz; onu fethetme ve ona boyun eğdirme, temellerini sarsma gücüne sahiptir” demiş.

17. yüzyılda yaşamış meşhur kimyager ve Yeni İngiltere Yerlileri Arasında İncil’in Yaygınlaştırılması Cemiyeti’nin başkanı Robert Boyle, yerli halkları doğa hakkındaki fikirlerinden kurtarmak istediğini açıkça söylemiş. Onların doğa algısına “bir tür tanrıça” olduğu için karşı çıkmış ve “doğa dedikleri şeye bu insanların gösterdikleri hürmet, insanın Tanrı’nın aşağı yaratıkları üzerindeki imparatorluğunun ilerlemesine engel olmaktadır” demiş.

Doğanın ölümü fikri yeryüzüne karşı bir savaş başlatılmasını sağlamıştır. Sonuçta yeryüzü sadece ölü maddeden oluşur, dolayısıyla öldürülen bir şey yoktur.

Felsefeci ve tarihçi Carolyn Merchant bu perspektif değişikliğinin—doğanın yaşayan, besleyici bir anne olmak yerine durağan, ölü ve yönlendirilebilir madde olması—kapitalizmi doğuracak olan etkinliklere son derece uygun olduğuna işaret eder. Bacon ve bilimsel devrimin diğer liderlerinin yarattığı egemenlik imgeleri besleyen yeryüzü imgelerinin yerini almış, doğanın sömürüsünün önündeki kültürel kısıtlamaları kaldırmıştır. Merchant şöyle yazmış; “İnsanın bir anneyi katletmesi, altın çıkarmak için iç organlarını deşmesi ya da vücudunu sakatlaması kolay bir şey değil.”

Doğanın Öğrettikleri

Bugün küreselleşmenin derinleştirdiği bu krizler döneminde, doğanın ölü madde olduğu paradigmasından uzaklaşmak zorundayız. Ekolojik bir paradigmaya geçmeliyiz ve bunun için en iyi öğretmen doğanın ta kendisidir.

Navdanya çiftliğindeki Yeryüzü Üniversitesi/Bija Vidyapeeth’i bu amaçla kurdum.

Yeryüzü Üniversitesi’nde yaşam ağı içindeki tüm türlerin evrilme özgürlüğü ve insanların yeryüzü ailesinin üyesi olarak diğer türlerin haklarını tanıma, koruma ve saygı özgürlüğü ve sorumluluğunu kapsayan Yeryüzü Demokrasisi öğretilir. Yeryüzü Demokrasisi insanmerkezcilikten ekomerkezciliğe doğru bir geçiştir. Hepimiz yaşamak için yeryüzüne bağımlı olduğumuza göre Yeryüzü Demokrasisi insanın gıda ve su hakkı ve açlık ve susuzluktan kurtulma hakkı olarak da tercüme edilebilir.

Yeryüzü Üniversitesi bir biyoçeşitlilik çiftliği olan Navdanya’da bulunduğu için katılımcılar yaşayan tohumlarla, canlı toprakla ve yaşam ağı ile ilişki kurma şansı yakalarlar. Katılımcılar arasında çiftçiler, öğrenciler ve dünyanın her yerinden insanlar var. “A’dan Z’ye Organik Tarım ve Agroekoloji” ve “Gandhi ve Küreselleşme” en popüler derslerimiz.

Ormanın Şiiri

Yeryüzü Üniversitesi Hindistan’ın Nobel ödüllü ulusal şairi Rabindranath Tagore’den ilham aldı.

Tagore hem doğadan ilham almak hem de bir Hint kültürü rönesansı başlatmak için Batı Bengal’de Shantiniketan kasabasında bir orman okulu kurmuştu. Okul 1921 yılında üniversiteye dönüştü ve Hindistan’ın en ünlü eğitim merkezlerinden biri haline geldi.

Bugün, Tagore’nin zamanında olduğu gibi, özgürlük konusunda ders almak için doğaya ve ormana dönemiz gerekiyor.

“Ormanın Dini” adlı eserinde Tagore antik Hindistan’ın orman halklarının klasik Hindistan edebiyatı üzerindeki etkilerinden bahsetmiş. Ormanlar bize demokrasi dersleri—ortak yaşam ağından geçim sağlarken diğerlerine de yer bırakma dersi—verebilecek su kaynağı ve biyolojik çeşitlilik depolarıdır.

“Tapovan (Saflık Ormanı)” adlı denemesinde Tagore şöyle yazar: “Hint medeniyeti kendini maddi ve manevi olarak yenileme kaynağını kentte değil ormanda bulması bakımından ayırt edilir. Hindistan’ın en parlak fikirleri insanların ağaçlarla, nehirlerle ve göllerle dostluk içinde olduğu, kalabalıklardan uzak yerlerden çıkmıştır. Ormanın huzuru insanın entelektüel gelişimine destek olmuştur. Ormanın kültürü Hint toplumunun kültürünü beslemiştir. Ormandan çıkan kültür yaşamın yenilenmesini sağlayan çok çeşitli süreçlerden etkilenmiştir.  Bu süreçler türden türe mevsimden mevsime, görüntü ve ses ve koku olarak değişerek ormanda daima iş başındadır. Bu sayede yaşamın ilkeleri olan çeşitlilik içinde birlik ve demokratik çoğulculuk Hint medeniyetinin de ilkesi haline gelmiştir.”

Hem ekolojik sürdürülebilirliğin hem de demokrasinin temelinde işte bu çeşitlilik içinde birlik ilkesi bulunur. Birlik olmadan çeşitlilik çatışma ve yarışmaya neden olur. Çeşitlilik olmadan birlik ise dışarıdan kontrole zemin hazırlar. Bu hem doğa hem de kültür için geçerlidir. Orman çeşitlilik içinde bir birliktir ve bizler ancak ormanla olan ilişkimiz aracılığıyla doğa ile birlik içinde oluruz.

Tagore’nin yazılarında orman sadece bir bilgi ve bilgelik kaynağı değildir; orman güzellik ve mutluluğun, sanat ve estetiğin, uyum ve mükemmeliyetin de kaynağıdır. Orman evreni sembolize eder.

“Ormanın Dini”nde şair, düşünce yapımızın “evrenle ilişki kurma çabamıza ya gücün ya da sempatinin beslenmesi aracılığıyla, fetih ya da birlik yoluyla yön verdiğini” yazmış.

Orman bize birliği ve şefkati öğretir.

Orman bize yeteri kadar diyebilmeyi, bir eşitlik ilkesi olarak sömürü ve birikim olmaksızın doğanın hediyelerinden nasıl faydalanabileceğimizi öğretir. Tagore ormanda kaleme alınmış antik metinlerden alıntı yapar: “Hareket halindeki bu dünyada hareket eden her şeyin Tanrı’ya dahil olduğunu bil; ve mutluluğu açgözlülük ve sahip olma yerine feragat ile bul.” Ormandaki hiçbir tür başka bir türün payına el koymaz. Her tür hayatını diğerleri ile işbirliği içinde sürdürür.

Tüketim ve birikim toplumunun sonu yaşama sevincinin başlangıcıdır.

Açgözlülük ile şefkat, fetih ile işbirliği, şiddet ile uyum arasındaki Tagore’nin sözünü ettiği çatışma bugün de devam ediyor. Bu çatışmayı aşmanın yolunu ise bize orman gösteriyor.

Orijinal yazı: http://www.yesmagazine.org/issues/what-would-nature-do/vandana-shiva-everything-i-need-to-know-i-learned-in-the-forest?utm_source=twitterfeed&utm_medium=twitter&utm_campaign=Feed%3A+yes%2Fmost-recent-articles+%28Most+Recent+Articles+and+Blogs+-+YES!+magazine%29

Çeviri: İlknur Urkun Kelso

 

 

 

 

 

Partilerin oylarını değerler mi, beklentiler mi belirliyor? – Bekir Ağırdır

Hangi araştırmayı yaparsak yapalım hemen hemen hepsinde Türkiye’ye özgü bir durum gözleniyor. Çoğu farklı tercih ve tutumu açıklamaya yaş-cinsiyet gibi temel demografik kümeler yetmiyor. Hatta bazı konularda iş durumu-geliri-yaşadığı yer gibi kümelenmeler bile açıklayıcı değil. Örneğin “kadın meselesi” veya “adalet ve hukuk algıları” gibi araştırmalarda bu sıra dışı durum daha da belirginleşiyor. “Erkek döver de sever de” sözünü “doğru” bulduğunu söyleyerek kadına şiddeti meşrulaştıran zihniyet, erkekler kadar kadınlarda da, yaşlılar kadar gençlerde de, köylerde yaşayanlar kadar şehirlerde yaşayanlarda da benzer oranlarda gözleniyor.

Bizim topluma özgü bu durumun belirgin bir karakteristiği şu: Farklılıkları açıklama gücü en yüksek üç kümelenme var. Birincisi eğitim seviyesi; eğitim seviyesi farklılıklarına göre birçok konudaki farklı tercih ve tutum açıklanabiliyor. İkincisi siyasi tercih, ki o nedenle bir siyasi kutuplaşmadan söz ediyoruz. Hemen her araştırmada, bariz farklılıkları açıklama gücü olan değişken parti tercihleri. İzlemeye ve ölçmeye çalıştığımız “kutuplaşma endeksine” göre toplumun üçte ikisi her hangi bir konuda soğukkanlı muhakemeler yerine partisine bakarak pozisyon alıyor. Üstelik bu eğilim güçlenerek sürerken, giderek hayat tarzı kutuplaşmasına dönüşüyor.

Diğer üçüncü açıklama gücü olan unsur ise “algı ve beklentiler”.  Toplumdaki farklılaşmaya dair farklı istatistikî analizleri yaptığınızda toplumdaki ana kırılmayı belirleme gücü en yüksek 6 soruya dair bulguları aşağıdaki grafikte görüyorsunuz. O araştırmadaki 50 soru bir arada analiz yapıldığında toplumu ikiye kesme gücü istatistikî olarak en güçlü 6 soru bunlar. Gördüğünüz gibi tüm sorular bireysel ve ülke hayatına dair geçmiş 5 yılın değerlendirmesi ve gelecek 5 yıla dair beklentiler.

Toplumun beşte üçü bir tarafta, beşte ikisi diğer tarafta olmak üzere algı ve beklentiler toplumu ikiye bölüyor. O nedenle bu iki kümeyi “iyimserler” ve “kötümserler” olarak adlandırmak yanlış olmaz. “İyimserler” geçmiş beş yılda “her şey iyiye gitti”, gelecek beş yılda da “her şey iyi olacak” derken, “kötümserler” her konuda tam tersi algı ve beklentiye sahip.

“İyimserler / kötümserler” ayrımının ilginç sonuçlarından birisini aşağıdaki grafikte görüyorsunuz. İyimserlerin beşte üçü Ak Parti’ye oy vereceğini söylerken, kötümserlerin beşte ikisi de CHP’ye oy vereceğini söylüyor. Bu bulgu da gösteriyor ki oy tercihi aynı zamanda bir duygu halinin sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Toplumdaki siyasi kutuplaşmayı ölçmek amacıyla kullanılan, Ergenekon davasından, 4+4+4 eğitim sistemine, irtica tartışmalarından anayasa tartışmalarına kadar bir dizi soruya verilen cevapları puanlayarak bir hesaplama yapıldığında ortaya çıkan toplumun iki kümesini ayıran eksene Ak Parti yandaşlığı-karşıtlığı ekseni adını vermek mümkün.

“İyimser ve kötümserlerin” de kutuplaşma puanları hesaplandığında yukarıdaki grafik ortaya çıkıyor. Görüldüğü gibi kutuplaşmayı Ak Parti-CHP gibi siyasi aktörlere göre açıklama kadar güçlü bir ayrışma gözleniyor. İyimser ve kötümserlerin son on yılın temel siyasi tartışmalarında aldıkları pozisyonlar aynı zamanda siyasi kutuplaşmanın da açıklayıcılarından birisi.

Bu durumu bozmak isteyen bir parti varsa, örneğin CHP, şu andaki her şeyi olumsuz gösteren, umutsuz bir söylemle bunu başaramaz demektir. Ancak toplumun önüne bir ütopya, bir iddia konabilir, toplum da bu ütopyaya inanırsa bu tablo değişebilir.

Ak Parti açısından ise bu durum başka bir şey ima ediyor. Kürt meselesi gibi “bu iktidar da çözemeyecek” beklentisi yükselirse ya da Suriye meselesi gibi toplumun bekası üzerinde yakın tehlike algısı yükselirse, toplumun tercihlerinde radikal değişiklikler ortaya çıkabilir.

Nitekim “toplumun ağrı eşiğinin düşüyor” yani toplumun siyasi meselelere duyarlılığı yükseliyor tespitinin nedeni de beklentilerde oluşmaya başlayan dalgalanmalar. Bu dalgalanma geçici mi kalıcı tercih değişikliklerine dönüşür mü? Bu durumu belirleyecek şey partilerin yönetici kadrolarının toplumun algı ve beklentilerine, bu algı ve beklentilerdeki değişimlere ne cevap üreteceklerine bağlı.

 

Bekir Ağırdır – www.t24.com.tr

Dünyanın en fazla gizlenen sırrı – Hakan Ataman

Uluslararası Af Örgütü (UAÖ) bundan 15 yıl önce “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin” (Bildirge)  50. yıl dönümü nedeniyle başlattığı kampanyada, Bildirge’yi “Dünyanın En Fazla Gizlenen Sırrı!” olarak nitelendirmişti. Buna gerekçe olarak da Bildirge’de ve kaynaklık ettiği sözleşmelerde yer alan temel hak ve özgürlükleri korumak için söz veren devletlerin, taahhütlerini yerine getirmemiş olmasını göstermişti.

Açıkçası, UAÖ’nün gerekçelendirmesini makul bulmakla birlikte, başlangıçta nitelendirmesini fazlasıyla ezoterik ve abartılı bulmuştum, ta ki Türkiye’nin Bildirge ile olan tarihi münasebetini, Rona Aybay hocanın kaleminden okuyuncaya kadar!

Bilindiği üzere Türkiye Birleşmiş Milletlerin (BM) kurucu üyelerinden biri. Bildirge 10 Aralık 1948’de BM Genel Kurulu’nun gündemine geldiğinde, Bildirge’ye ilk imza atan ülkelerden biri de Türkiye olmuş. Ancak, nedendir bilinmez, Türkiye Bildirge’nin giriş kısmında belirtildiği gibi Bildirge’de yer alan hak ve özgürlüklerden kendi halkını haberdar etmek konusunda unutkan bir tavır takınmış.

Türkiye Bildirge’yi imzaladıktan yaklaşık 15 yıl sonra, 1960’ların ortalarında hatırlayıp Türkçeye çevirmeye kalkışmış, onu da eksik ve yanlış bir biçimde gerçekleştirmiş, dolayısıyla yayınlamayı da düşünmemiş.

UAÖ’nün ifade ettiği gibi, adeta bir “sır” olarak saklamış. Bildirgenin ilk tam ve doğru çevirisi 1982 yılında, yani yaklaşık 34 yıl sonra, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi tarafından gerçekleştirildi. Kuşkusuz 12 Eylül darbesinin karanlık yıllarında gerçekleştirilen bu çevirinin de gerektiği gibi yaygınlaştırılabildiği söylemek pek mümkün değil.

Bildirgenin Türkiye’de hak ettiği ilgiye kavuşmasının İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) 1986’da kurulmasıyla birlikte gerçekleştiğini söyleyebiliriz.

Türkiye Devleti’nin 38 yıl önce yapması gerektiği halde yapmadığı işi, İHD 1980’lerin ikinci yarısından itibaren yapmaya çalıştı ve böylelikle önemli bir hizmetin de yolunu açtı. Geçmiş yıllarda üyeleri ve yöneticileri öldürülen veya öldürülmekten son anda kurtulan, kapatılma tehlikeleri geçiren, beğenilmeyen, tehdit edilen ve günümüzde çok sayıda yöneticisi sudan sebeplerle cezaevinde olan İHD, bugün hala insan hakları için onurlu mücadelesini devam ettirmeye çalışıyor.

Günümüzde Türkiye’de Emniyet Müdürlükleri dahil, çok sayıdaki devlet binasında ve internet sitesinde Bildirge’yi görmek mümkün. Bununla birlikte Türkiye’nin yaklaşık yarım asırlık unutkanlığı ya da daha doğru bir ifadeyle ser verip sır vermemesi, Türkiye’nin demokratikleşme ve insan hakları pratiği açısından oldukça pahalıya patlamıştır diyebiliriz.

Bundan beş yıl önce, geçtiğimiz günlerde Türkiye’de yasal bir statüye kavuşmasının 10. yıl dönümünü kutlayan UAÖ Türkiye Şubesi, Bildirge’nin 60. yıl dönümü nedeniyle biraraştırma yapmıştı. Tahmin edeceğiniz üzere araştırmanın sonuçları pek de parlak değildi. Araştırma 18 farklı kentte, farklı yaş ve cinsiyetler gözetilerek yapılmış ve sonuç olarak Türkiye nüfusunun yüzde 60,3’nün Bildirge’yi hiç duymadığı, duyduğunu söyleyenlerin yüzde 87,1’nin de hiç okumadığı ortaya çıkmıştı. Hal böyleyken yapılagelen onca reforma ve ilerlemeye rağmen, Türkiye hali hazırda insan hakları sicili de oldukça kötü.

Türkiye Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) bekleyen başvurular bakımından, en fazla başvurunun yapıldığı ülkeler içinde ikinci sırada. AİHM’in hakkında en fazla ihlal kararı verdiği ülke sıralamasında ise birinci. Her geçen gün bu ihlal kararlarına bir yenisi eklenirken, Türkiye’nin tazminat ödeyip ihlallere devam etme ve alternatif olarak da ihlaller nedeniyle yapılacak başvuruları zorlaştırma politikası olağan bir hal almış durumda. Avrupa Birliği’ne uyum süreci kapsamında 1999-2005 arasında yapılan demokratikleşme ve insan hakları konusundaki reformların önemli bir kısmı neredeyse çöpe atıldı ya da askıya alındı. Oysa ki, Türkiye bu sıralamada 1999-2005 yılları arasında gerçekleşen Avrupa Birliği uyum reformlarının da hatırı sayılır etkisiyle, AİHM’de bekleyen başvurular bakımından 2005’de 6. sıraya kadar gerilemişti. Ancak, Türkiye son 5 yıldır ikinciliği neredeyse garantilediği gibi, AİHM’in hakkında ihlal kararı verdiği ülkeler sıralamasında da henüz birinciliği kimseye kaptırmış değil. AİHM’in Türkiye hakkında verdiği ihlal kararlarında birinci sırada adil olmayan ve uzun süren yargılamalar nedeniyle 6. Madde’nin ihlali var. İkinci sırada Ek Protol 1’in 1. Maddesi yani mülkiyet hakkının ihlali, üçüncü sırada kişi özgürlüğü ve güvenliğinin ihlal edilmesi nedeniyle 5. Maddenin ihlali, işkenceye sıfır tolerans söylemine rağmen dördüncü sırada işkence ve kötü muamele nedeniyle 3. Maddenin ihlali var. Kısacası hükümetin demokratikleşme ve insan hakları söylemi retorik olmaktan çıkıp, pratikle bir türlü buluşamadı. Siyasetin üzerinde askeri vesayetin kaldırılması demokratikleşme açısından olumlu görülse de, siyasi iktidarın sınırlı demokrasi anlayışı insan haklarının da kısmi yorumlanmasına ve uygulanmasına neden oldu

Bu yıl 10 Aralık gününde Bildirge 65. yılına giriyor. BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği bu yılki temayı, demokratik bir toplumun işlevselliği ve etkili bir insan hakları koruması için temel olan “kamusal yaşama katılma hakkı ve sosyal bütünleşme” olarak belirledi.

Herhangi bir ayrımcılık ya da engelleme olmadan karar verme süreçlerine herkesin özgürce katılabilmesi ise konunun, önemli bir boyutu. Utanç, korku ve tehdit olmaksızın tüm karar alma süreçlerine ve kamusal tartışmalara katılıp, görüşlerimizi özgürce ifade edebileceğimiz bir dünya hepimizin hakkı. Ancak bu hakkı Türkiye’de ne derece kullanabildiğimiz de oldukça tartışmalı bir konu. Yazıkları ve düşüncelerini açıkladıkları için tutuklanan gazeteciler, akademisyenler; yaptıkları eylemlerden dolayı tutuklanan öğrenciler, açılan soruşturmalar; kamusal alanda yapılan barışçıl gösterilerde polisin göstericilere karşı kullandığı yersiz ve aşırı şiddet; örgütlenme özgürlüğüne yönelik kısıtlamalar; halkın kendi oylarıyla seçtiği temsilcilerine, siyasi duruş ve eylemlerinden dolayı yapılan baskılar, tutuklamalar, tehditler; internet üzerindeki sansür uygulamaları derken kamusal yaşama katılma hakkını duyan bilen varsa bile kullanamaz bir halde. Sosyal bütünleşme konusu ta fecaat niteliğinde. Ana dilde eğitim ve savunma konusunda yapılan tartışmalar ise bunun en sout göstergesi niteliğinde.

Gelinen noktada, Türkiye’nin içinde bulunduğu durum bana Goethe’nin şu sözlerini anımsatıyor: “İnsanların ne kadar kötü olduğunu görmek beni hiç şaşırtmıyor, fakat bu yüzden hiç utanmadıklarını görünce hayretler içinde kalıyorum.

Goethe’nin bu serzenişini, Türkiye’nin insan hakları ve demokrasi ahvaline uyarlayacak olursam, beni de bir devlet olarak Türkiye’nin insan haklarını ihlal etmesi artık hiç şaşırtmıyor, ama bu yüzden devlet yetkililerinin hiç utanmadığını görünce hayretler içinde kalıyorum.

Hakan Ataman   www.bianet.org

Uçan Süpürge: “Pınar Selek’in yanındayız”

Uçan Süpürge Kadın İletişim ve Araştırma Derneği 13 Aralık Perşembe günü 14:00’de yeniden mahkeme süreci ile karşı karşıya kalacak Sosyolog-yazar Pınar Selek ile ilgili bir açıklama yayınladı.

“Pınar Selek’in yanındayız” başlklı açıklama şu şekilde

“Sosyolog-yazar Pınar Selek’e yönelik 14 yıldır sürdürülen hukuksuzluk düzeni, geçtiğimiz ay alınan ve mahkemenin kendini temyiz ettiği kararla sürecini devam ettiriyor.

“Biz kadınlar, adalete olan inancımızı güçlendirecek kararların alındığı, kadının korunduğu bir hukuk düzeni istiyoruz. Bu dava süreci bir inancın, barışın, hak ve hukukun, mücadele içinde hesaplaşmanın öyküsü olsun istiyoruz.

Uçan Süpürge Kadın İletişim ve Araştırma Derneği olarak, Pınar Selek’in yanındayız. Bu davaya sahip çıkıyoruz.

13 Aralık saat 13.00’te İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek duruşma için herkesi dayanışmaya çağırıyoruz.”

(Yeşil Gazete)

[Özel Haber] Dalgalanmayan Huzur Ekonomisi

Yeryüzü Derneği ve Zumbara işbirliği ile üçüncüsü gerçekleştirilen takas şenliği dün Maltepe Organik Pazarı’nda yapıldı.

Ekim ayından beri her ay gerçekleştirilen şenliğe katılım artarak sürüyor. Maltepe Organik Pazarı’nın ev sahipliği yaptığı şenlikte, elektronikten kitaba, giysiden doğal ürünlere, dekorasyon malzemelerinden bebek giysisine, ev yapımı ürünlerden CD’ye kadar birçok eşya takas yoluyla paylaşıldı.

Önümüzdeki ay dördüncüsü yapılacak olan takas şenliği projesinin yaratıcılarından ve Yeryüzü Derneği’nden Emrah Yelboğa ile şenlik üzerine konuştuk.

Takas sistemi nedir?

Aslında takas sistemi, sanıldığının aksine bir topluluk veya ekonominin temel dayanağı olmamış. Paranın kullanılmadığı topluluklarda mal ve hizmetlerin el değiştirmesi daha ziyade hediye ekonomisi veya borç üzerinden kurgulanmış. Takasın tarihine baktığımızda, geçmiş çağlarda genellikle düşman toplulukların veya birbirine yabancı kişilerin kullandığı bir ekonomik etkinlikolmuş. Günümüzde ise parasal sisteme alternatif oluşturmak maksadıyla yerel toplulukların mahalle ölçeğinde gerçekleştirdikleri organizasyonlarla takas ekonomisi varlığını halen sürdürmekte.

Takas şenliği düzenleme fikri nasıl ortaya çıktı?

Takas şenliği düzenleme fikri aslında Zumbara’dan haberdar olmamız ile başladı diyebilirim. Zumbara’da kişilerin sunduğu hizmetler karşısında saat kazanması ve kazandığı saatler ile başkalarından servis alabilmeleri fikri hoşumuza gitmişti. Ağırlıklı olarak internet üzerinden işleyen bu sistemi mahalle ölçeğinde fiziki bir şekle dökebilir miyiz diye düşünmeye başladık. Bu etkinlik ile ilgili fikrimizi Zumbara’dan Ayşegül Güzel ile paylaştık ve bize bu konuda destek olmasını istedik. Ayşegül de fikrimizi memnuniyetle karşıladı ve düzenlediğimiz her iki etkinliğe de Zumbara topluluğu olarak destek verdiler.  Bu etkinliği de, mahallede gerçekleştirilecek ise, Yeryüzü Derneği’ne yakın, ve o mahallede yaşayan insanlara ulaşabileceğimiz bir alanda hayata geçirmemizin daha mantıklı olacağını düşünmüştük. Aynı zamanda bu alanın, takasa gelen kişileri barındırabilecek kadar büyük, üstü kapalı bir yer olması gerektiği kanaatine vardık. Sonunda bu alanın Maltepe’deki Organik Halk Pazarı olmasına karar verdik. Aklımızda çok soru vardı, aslında biz de takası ne şekilde gerçekleştirebileceğimizi tam kestiremiyorduk.  Ürünlerin değerini ne şekilde belirleyecektik? Takasa getirilen her malı kabul edecek miydik? Değiş tokuş işlemi ne şekilde gerçekleşecek, herkesin adil bir şekilde ürün değişimini gerçekleştirmesini nasıl mümkün kılabilecektik? Bunun gibi birçok soruya karşılıklı konuşmalarla şekillendirmeye çalıştık. Sonuçta düzenlediğimiz iki takas etkinliğinin ardından diyebilirim ki, işin organizasyonu düşündüğümüz kadar da zor olmadı. Belki de böyle bir organizasyonda yaşanılan en büyük sıkıntı organizasyonun aksamadan gerçekleştirilmesini sağlayacak gönüllü sayısına ulaşmaktı.

Sistem nasıl işliyor? İşleyişi hakkında herhangi bir kafa karışıklığı var mı?

Takasta en önemli konu belki de ürünlerin değeri. Sonuçta insanlar kullanmadıkları ve ihtiyaçları bulunmadığı ürünleri takasa getireceklerdi ve o ürün karşılığında işlerine yarayacak bir ürün alacaklardı. O halde her ürünün değeri aynı olmalıydı. Düzenlediğimiz iki etkinlik sonrası herşeyin değerinin aynı olmasından kimse şikayetçi olmadı.  Takas ise şu şekilde gerçekleştirildi: Takas için ürün getirenlere takas masasından istedikleri ürünü alabilmeleri için getirdikleri ürün kadar kupon verildi. Sonra kişiler ellerindeki kupon sayısına göre sıraları geldiğinde istedikleri ürünü takas masasından alarak ellerindeki kuponları teslim etti. Rakamlara bakacak olursak ilk takas şenliğine toplam 50 kişi katıldı, 316 ürün el değiştirdi. İkinci takas şenliğine 75 kişi katıldı, takasa gelenler toplam 886 parça ürünleri de yanlarında getirdiler. 842 üründen toplam 542’si ise kişiler arasında el değiştirdi.  Tezgahta birbirinden oldukça farklı ürünler vardı: Giysiler ağırlıklı olmakla birlikte, ayakkabı, kitaplar, ev eşyaları, salça, sarma gibi ev yapımı ürünler, sebze, yumurta, meyve, takılar, çanta, walkman gibi birçok ürün tezgahta yerlerini aldı. Çeşit o kadar fazlaydı ki ürünleri benzerleri ile birlikte sergilemek için tanzimde epey zorlandık.

Şenlik sadece Maltepe Organik Pazarı’nda mı yapılacak? Başka planlar var mı?

Aslında Yeryüzü Derneği üçüncü takas etkinliğini çoktan gerçekleştirdi bile! İlk takas etkinliğine katılan ve İstanbul Şehir Üniversite’sinde öğrenci olan bir arkadaşımız,  aynı etkinliği üniversitesinde de düzenlemek için dernekten yardım talep etti. Biz de Yeryüzü Derneği olarak bu etkinlikte kendilerine yardımcı olacağımızın sözünü verdik. Yaptığımız toplantının ve bilgi paylaşımının ardından İstanbul Şehir Üniversitesi Uluslararası Kulübü öğrencileri ve Zumbara Topluluğu üyeleri ile birlikte 30 Kasım’da Şehir Üniversitesi Kampüsü içinde takas etkinliğini gerçekleştirdik. Müzik eşliğinde oldukça keyifli geçen etkinliğe birçok milletten yaklaşık 40 üniversite öğrencisi, personeli, görevlisi katıldı.  Etkinlikten memnunluk duyan kulüp üyeleri Aralık ayının son Cuma günü tekrar takas günü düzenlemeyi ve tıpkı bizim de beklentilerimizdeki gibi bu etkinliği her ay düzenli olarak gerçekleştirmeyi planlıyorlar.

Takas Şenliğinin amacı nedir?

Takas etkinliğini düzenlemekteki öncelikli amacımız günümüz ekonomisinin yarattığı kullan – at yaklaşımına ve her şeyin parasal bir değere sahip olduğu sisteme alternatif, yerel, ufak da olsa bir çözüm sunmaktı. Bu çözümü sunarken bunu keyifli bir hale büründürmek ise bizim için bu işin olmazsa olmazı. Müzik dinletileri, sohbetler, takasa gelen ürünlerin hikayeleri, içilen çaylar etkinlik süresince sürekli bir arka plan  vazifesi gördü. Umarız takas şenliğinin sadece Maltepe’de değil, diğer semtlerde hatta diğer şehirlerde de düzenlenmesi mümkün olur ve bu sayede insanlar para harcamadan alışveriş yapmanın, sohbet etmenin keyfine varırlar…

“Kuponlar bir dahaki sefere kaldı”

Şenliğe katılım her ay artmakta. Şenliğe ilk defa katılan Mürüvvet Dudu (53, öğretmen) tahmin ettiğinden daha fazla katılımcı ile karşılaştığını söylüyor. Dudu ev yapımı bere, atkı ile takı kutusu ve iki adet anahtarlık ile şenliğe katılmış. Sırada beklerken diğer katılımcılar ile kupon sistemine alternatiflerin de tartışıldığını belirten Dudu, 5 kupon karşılığında bir adet kitap aldığını, kendine uygun bir eşya bulamadığı için kalan kuponlarını bir sonraki şenliğe sakladığını söyledi.

Şehir Üniversitesi’nde gerçekleştirilen takas şenliği gibi alternatif bir şenliği öğretmenlik yaptığı okulda da gerçekleştirmek istediğini söyleyen Dudu, İstanbul’un bir çok yerinde bu şenlikleri görmek istediğini belirtiyor.

Takas şenliklerinde dağıtılan kuponların bir sonraki şenliklerde de geçerli olması, bu kuponların bir nevi yerel para birimi işlevi görmeye başlaması olarak nitelendiriliyor. Belli topluluklar arası geçerli olacak yerel para birimlerinin sürdürülebilirlik ve yerel ekonomiye önemli katkıda bulunduğu konunun uzmanları tarafından uzun zamandır belirtiliyor. Dünyanın farklı coğrafyalarında yerel/topluluk para birimlerine geçen örneklerin sayısında ve çeşitliliğinde de önemli bir artış gözlemleniyor.

 

Yeryüzü Derneği

Ekolojik yaşamı desteklemek ve çevre sorunları ile mücadele etmek için 2009 yılında kurulmuş olan Yeryüzü Derneği; iklim değişikliği, çevre politikaları, ekolojik yaşam ve yenilenebilir enerji konularında farkındalık yaratma ve kapasite geliştirme faaliyetleri düzenliyor; doğa dostu politikaların ve çevre koruma amaçlı faaliyetlerin tabana yayılması için toplumun farklı kesimlerine hizmet eden projeler geliştiriyor.

Yeryüzü derneğinin internet sitesine http://www.yeryuzudernegi.org adresi üzerinden erişebilmek mümkün.

Zumbara

Zumbara para yerine zamanın kullanıldığı, yetenek ve tecrübelerin paylaşıldığı bir topluluk, alternatif bir ekonomik sistem platformu. Zaman bankası sistemini kullanarak kişiler arasında ilişki, karşılıklılık ve güven yaratarak daha insancıl ve katılımcı değerleri mümkün kılan sosyal bir değişime katkıda bulunmayı amaçlamakta.

Zumbara’nın sistemi ise şöyle çalışıyor;
Örneğin, bugün verdiğiniz 2 saatlik hizmet sonucunda (ingilizce öğretmekte, jazz müziği hakkında bilgilerini aktarmak ya da bir bilgisayar programı öğretmek gibi) ister bir kişiden 2 saat, ister ayrı kişilerden birer saat hizmet alabilirsiniz. Dilerseniz de faydalanmak istediğiniz bir hizmet çıkana kadar bekleyebilirsiniz.

Zumbara hakkındaki detayların www.zumbara.com sitesi üzerinde bulabilirsiniz

 

Özel Haber: Can Tonbil – Yeşil Gazete

Editör: Durukan Dudu

(Yeşil Gazete)

Ferhangi Şeyler Ankara turnesinde

Ferhan Şensoy’un 7 Mart 1987’den beri aralıksız oynadığı tek kişilik gösterisi. Şensoy tarafından, “Gündelik herhangi olayların ‘Ferhanca’ bir mizah penceresinden değerlendirilmesi” olarak tanıtılan, “Ferhangi Şeyler” 12 ve 13 Aralık tarihlerinde ankaralı izleyiciler ile buluşacak.

Ankara Devlet Tiyatrosu Şinasi Sahnesinde sahnelenecek oyun ile ilgili tüm bilgiler ortaoyuncular.com/ sitesinden edinilebilir.

(Yeşil Gazete)

 

Tekerlekli Sandalye holiganlarına karşı iki kulüpten ortak açıklama

Galatasaray ile Beşiktaş arasında dün oynanan tekerlekli sandalye basketbol karşılaşmasında olayların çıkması, maçın tatil edilmesi, hem sporcuların hem de izleyicilerin yaşanan arbede sırada atılan biber gazından etkilenmeleri ve sporcuların müsabakada kullandıkları tekerlekli sandalyelerin parçalanması ile ilgili olarak Galatasaray ve Beşiktaş kulüpleri ortak bir açıklama yaptı.

“Kimin hangi noktaya getirdiğine bakma lüksümüz yoktur” denilen ortak açıklamada, “Geride bıraktığımız Cumartesi günü Galatasaray – Beşiktaş arasındaki Tekerlekli Sandalye Basketbol maçında meydana gelen vahim olaylar gerek kulüplerimiz gerekse spor dünyamız açısından çok acı bir örnek oluşturmaktadır.

Her iki kulübün yöneticileri olarak öncelikle sporcu kardeşlerimize ve ailelerine geçmiş olsun dileklerimizi iletir, olayların meydana gelmiş olmasından büyük bir üzüntü duyduğumuzu belirtmek isteriz.

Türkiye’de yaşayan 7,5 milyonu aşkın engelli vatandaşımıza yeni bir imkan yaratmak için her 2 kulübümüzün bu branşımıza verdiği destek ve çabalar ortadadır. Kulüp yönetimleri olarak böylesine ulvi amaçlar için emek verirken olayları kimin tırmandırdığına, kimin çıkardığına, kimin hangi noktaya getirdiğine bakma lüksümüz yoktur. Kaldı ki, Galatasaray yönetimi kendilerine yakışan bir duyarlılıkla bu tür olayların tekrarlanmaması için gerekli tedbirlerin alınacağı teminatını vermişlerdir. Bu yaşananların Türk sporunda bir kez daha oluşmaması için tüm sağduyu sahibi taraftarlarımıza ve emniyet güçlerine büyük bir görev ve sorumluluk düşmektedir.

Avrupa Spor Başkenti olmuş bir kentimiz ve Olimpiyatların en güçlü adayı olan ülkemiz adına sporumuza dostluk, saygı ve fair-play anlayışını yeniden hakim kılmak hepimizin ortak sorumluluğudur” denildi

(Yeşil Gazete)

 

Kaos GL: “Türkiye Cumhuriyeti LGBT’lere Yönelik Ayrımcılığı Yeniden Üreterek Kurumsallaştırıyor!”

Kaos GL Derneği, Dünya İnsan Hakları Günü’nde “LGBT’lerin insan hakkı ihlallerine daha fazla maruz kalmamaları için gerekli her türlü adımı derhal yerine getirin!” talebi ile hükümete seslendi.

Kaos GL Derneğinin Dünya İnsan Hakları Günü vesilesiyle “basına ve kamuoyuna” yaptığı açıklamada, ” Türkiye Cumhuriyeti, “İnsan Hakları Evrensel Bildirisi”nin gereklerini gözetmediği gibi AB müktesebatına uymayarak LGBT’lere yönelik ayrımcılığı yeniden üreterek kurumsallaştırıyor” tespitinde bulundu.

“Evet, “eşcinsellik” Türkiye’de ceza gerektiren bir suç değil ama LGBT’ler (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans) ayrımcılık, yıldırma gibi muamelelere maruz kalıyorlar ve şiddet suçlarına kurban oluyorlar” denilen basın açıklamasının tam metni şu şekilde

“Türkiye Cumhuriyeti LGBT’lere Yönelik Ayrımcılığı Yeniden Üreterek Kurumsallaştırıyor!

Birleşmiş Milletler 64 yıl önce bugün, insan onurunda eşitliği sağlamak için ayrımcılığa karşı olan “Evrensel Bildiri”yi kabul etti.

Birleşmiş Milletler’in (BM) ortaklaştığı İnsan Hakları Evrensel Bildirisi” vesilesiyle bugün, 10 Aralık, Dünya İnsan Hakları Günü olarak kutlanıyor.

Evrensel Bildiri’nin ardından ayrımcılığa karşı güvence oluşturan “Uluslararası Sivil ve Siyasal Haklar Sözleşmesi” ve “Uluslararası İktisadi, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi” ile en son Birleşmiş Milletler’in kılavuz prensipler bütünü olan Yogyakarta İlkeleri, LGBT haklarını temel insan hakları gündemine taşıdı.

İnsan haklarının güvence altına alınması ve geliştirilmesi için kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirisi”ni, Türkiye Cumhuriyeti 6 Nisan 1949’da onayladı.

Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) sürecine girdiği 2000’lerin başından bu yana ise LGBT’lerin maruz kaldıkları ayrımcılıklara karşı tek bir adım atılmadı. AB müktesebatının ilk ve en somut beklentisi olan cinsel yönelim ayrımcılığına karşı iş kanununun düzenlenmesi on yıldır gündeme bile gelmediği gibi Hükümet en son Ayrımcılıkla Mücadele ve Eşitlik Kurulu Kanun Taslağından “cinsel yönelim” ibaresini çıkarttı.

Türkiye Cumhuriyeti bugün, “İnsan Hakları Evrensel Bildirisi”nin gereklerini gözetmediği gibi AB müktesebatına uymayarak LGBT’lere yönelik ayrımcılığı yeniden üreterek kurumsallaştırıyor.

Evet, “eşcinsellik” Türkiye’de ceza gerektiren bir suç değil ama LGBT’ler (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans) ayrımcılık, yıldırma gibi muamelelere maruz kalıyorlar ve şiddet suçlarına kurban oluyorlar.

LGBT’lerin cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ayrımcılığı nedeniyle işlerinden çıkartılmaları, özel ve kamusal alanda psikolojik ve fiziksel şiddete maruz kalmaları, sosyal alandan tamamen dışlanmaları ve en temel hak olan yaşama hakkına yönelik saldırılara maruz kalmaları devam ediyor.

Kaos GL Derneği olarak Dünya İnsan Hakları Günü’nde bir kez daha Hükümet’e sesleniyoruz:LGBT’lerin insan hakkı ihlallerine daha fazla maruz kalmamaları için gerekli her türlü adımı derhal yerine getirin!

T.C. Anayasası’nın “Kanun Önünde Eşitlik” başlıklı 10. Maddesi’ndeki ayırım gözetilmeyecek zeminler arasına “cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği” ifadeleri eklenmeli. Aynı şekilde sürmekte olan Yeni Anayasa yazımında cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği eşitliği tanınmalı ve LGBT’lere (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans) yönelik cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ayrımcılığını yasaklayan ifade açıkça kaydedilmeli.

Türk Ceza Kanunu’nun “Ayrımcılık” başlıklı 122. Maddesi’nde ayırım gözetilmeyecek zeminler arasına “cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği” ifadeleri eklenmeli.

Hükümet tarafından hazırlanan Ayrımcılıkla Mücadele ve Eşitlik Kurumu Yasa Tasarısı’nın “Eşitlik İlkesi ve Ayrımcılık Yasağı” başlıklı 3. Maddesi’nde yer alan ayırım yapılamayacak zeminler arasına “cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği” ifadeleri eklenmeli.

Türkiye İnsan Hakları Kurumu ve Kamu Denetçiliği Kurumu görev ve yükümlülük alanlarına giren her türlü insan hakkı, demokrasi ve hukuk ihlallerini cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli yaklaşımı gözeterek ele almalı.

Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu Tasarısı’nın ayırımcılık yasağını düzenleyen bölümünde “cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği” ifadeleri eklenmeli.

Nefret Suçları ile ilgili mevzuat çalışmasının bir an önce gerçekleştirilerek LGBT’lere (lezbiyen, gey, biseksüel ve trans) yönelik nefret suçlarına karşı gerekli cezai önlemler alınmalı; “ağır tahrik” indirimlerinin nefret suçları sonrası uygulanamayacağına dair düzenleme yasada yapılmalı.

T.C. Anayasası, Türk Ceza Kanunu, Medeni Kanun, Kabahatler Kanunu gibi kanunlar ile çeşitli kamu kurum ve kuruluşlarında uygulanan yönetmeliklere dâhil olan “genel ahlak”, “kamu ahlakı”, “müstehcenlik”, “iffetsizlik” ve “yüz kızartıcı suçlar” gibi muğlâk ifadeleri mevzuattan çıkarılmalı ya da LGBT’lerin (lezbiyen, gey, biseksüel, trans) aleyhine yorumlanamayacak şekilde yeniden düzenlenmeli.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne EK 12. Protokol’ü T.C. Hükümeti tarafından onaylanmalı.

Türkiye, kurucu olduğu Avrupa Konseyi’nin, 2010 yılında yayınladığı Cinsel Yönelim ve Cinsiyet Kimliği Ayrımcılığıyla Mücadele bakanlar Kurulu Tavsiye Kararına tam uyum için gereken tüm yasal ve politik adımları derhal yereine getirmeli.

LGBT’lerin maruz kaldıkları nefret suçları, ayrımcılık, polis şiddeti gibi hak ihlalleri sonrası soruşturma ve kovuşturma evresinde mağdurların mağduriyetlerini artıran kolluk kuvvetlerinin ve adli birimlerin ayırımcı ve/veya önyargılı tutumlarını bertaraf edecek önlemler alınmalı.

TSK’nın Sağlık Yeteneği Yönetmeliği’nde eşcinsellik ya da transseksüelliğin “ileri derecede psikoseksüel bozukluk” olarak nitelendirilmesinin ve askerlikten muaf tutulma sürecinde eşcinsel, biseksüel ya da trans bireylerin maruz kaldıkları onur ve haysiyet kırıcı uygulamalar bertaraf edilmeli.

Eşcinselliği “gayri tabii mukarenet” şeklinde damgalayarak cezalandıran, cezalandırmakla kalmayıp söz konusu suçlama ile eşcinsel subayları çalışma hayatında cinsel yönelim ayrımcılığına maruz bırakarak işten atılmasını düzenleyen Türk Silahlı Kuvvetleri Disiplin Kanunu değişmeli ve eşcinsellik suç olmaktan çıkartılmalı.

Hükümet çalışma hayatında cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ayrımcılığını düzenlemeli. İş duyurularında, işe alınmada, iş ilişkisinin devamında ve işe son verme süreçlerinde LGBT çalışanlara yönelik ayrımcılığı yasaklayan düzenlemeler yapılmalı. İş Kanunu’nda “cinsiyet” eşitliğinin ardından “cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği” de kayda geçirilerek LGBT çalışanlar güvence altına alınmalı.

Eğitim, istihdam ve sağlık kamu ve özel kurum ve kuruluşları ile hizmetlere erişim alanlarında LGBT’lerin yaşadıkları hak ihlallerini bertaraf edecek toplumsal ve kurumsal eğitim programları devletin pozitif yükümlülüğü olarak uygulanmalı ve takip edilmeli.

LGBT’lere yönelik inkârdan ve asimilasyoncu politikalardan vazgeçilsin!

Cinsel Yönelim ve Cinsiyet Kimliği realitesi tanınsın!

LGBT hakları temel insan haklarıdır!”

(Yeşil Gazete)