Ana Sayfa Blog Sayfa 4498

Google’den bilgisayarın yaratıcısı Ada Lovelace’a vefa Doodle’ı

Google’ın bugün yayınladığı doodle, bilgisayar dünyasındaki ilk kadın Ada Lovelace’a adandı.

10 Aralık 1815’te Londra’da doğan Lovelace’ın hazırladığı “Programlamanın İlkeleri” hala geçerliliğini koruyor. Lovelace, 1842’de ilk bilgisayar programını yazdı.

Peki 1800’lerde henüz bilgisayar yokken, nasıl bilgisayar programı yazdı? Aslen bir matematikçi olan Lovelace, Turing makinelerini programlıyor, bu makineler basit bilgisayarların ve modern bilgisayarların gerçekleştirdiği hesaplamaları yapabiliyordu. Lovelace ayrıca analitik makineyi inşa etti ve Bernoulli sayılarının hesaplanmasına yönelik bir program geliştirdi.

Üç çocuğu olan Lovelace, 37 yaşındayken 27 Kasım 1852 yılında İngiltere’de öldü.

1970 yılında ABD ordusu için geliştirilen bir programın programlama diline “Ada” ismi, dilin modeline ise doğum tarihinden yola çıkarılarak “MIL-STD-1815″ ismi verildi.

2009’dan beri, kadınların bilim, teknoloji, mühendislik ve matematikteki kazanımlarını hatırlamak için 16 Ekim Ada Lovelace Günü olarak kutlanıyor

(Bianet)

 

İnsan Hakları Derneği’nden basın açıklaması

İnsan Hakları Derneği ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı, 10 – 17 Aralık tarihlerinin İnsan Hakları Haftası olması vesilesi ile Türkiye ve Dünyada yaşanan insan hakları ihlallerine dikkat çekilen bir basın açıklaması yayınladı.

Kürt sorununa, Roboski katliamına, Arap baharına, Ölüm cezasının yeniden gündeme getirilmesine, Adli yargılama hakkı ihlallerine, Alevilerin hak taleplerine iktidarın sessiz kalmasına, vurgu yapılan açıklamada 2012 yılı içinde çatışmalarda hayatını kaybedenlere ilişkin istatistiki bilgilerde kamuoyu ile paylaşılıyor.

Basın açıklamasının tam mentni şu şekilde.

10 – 17 ARALIK İNSAN HAKLARI HAFTASI

Bugün, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilişinin 64. yıldönümü.

 

Evrensel Bildirge’de yer alan hak ve özgürlüklere dayalı uluslararası bir düzen hala kurulamamıştır. İnsanların ırkından, renginden, cinsinden, cinsel yöneliminden, dilinden, din ve mezhebinden, inancından, etnik kimliğinden, siyasi-vicdani ve felsefi kanaatinden bağımsız olarak, insan olmaktan gelen hakları ve dokunulmazlıkları olduğu temel fikri dünya çapında yeterli koruma bulamamaktadır. İnsanlık korkudan ve yoksulluktan kurtulma hakkını kullanamamaktadır. Siyasal iktidarlar insan haklarını araçsallaştırılmaya devam etmektedir.

 

2012 yılında da 11 Eylül 2001 saldırılarının sonrasında geliştirilen güvenlik eksenli politikaların uygulanmaya devam ettirilmesi sonucu hak ve özgürlükler “terör” bahanesi ile kısıtlanmaya çalışılmış,  dünyadaki militarist ve otoriter yönetim anlayışları güçlenmiştir. Bunun yanı sıra NATO’nun yeni strateji belgesi ve geliştirmeye çalıştığı füze kalkanı projesi bölgesel savaşların yaşanma ihtimalini artırmıştır.

 

Öte yandan Neo liberalizmin etkisiyle uluslararası sermayenin küreselleşme politikalarının yol açtığı ağır ekonomik kriz tüm dünyayı etkilemeye devam etmiştir. Bu nedenle 2012 yılında dünya halkları derinleşen işsizlik, açlık ve yoksullukla birlikte artan yabancı düşmanlığı, ırkçılık ve nefret söyleminin öne çıktığı hak ihlallerine maruz kalmıştır. 2012 yılında birçok ülkede adeta uluslar arası sermayenin el koyduğu ve teknokrat hükümetler eliyle yönettiği yeni bir yönetim biçimine geçilmiş, milyonlarca insanın ekonomik ve sosyal hakları sermayenin insafına terk edilmiştir.

 

Buna karşın dünyanın her yerinde, bilhassa da Avrupa ve Ortadoğu’da geniş halk kitleleri bu gidişe dur demek ve haklarını korumak için sokaklara çıkarak protestolarda bulunmaya devam etmiştir. Ortadoğu da biryandan ‘Arap Baharı’ olarak adlandırılan gelişmeler sırasında kitle gösterilerine yönelik iktidarların müdahale ve bastırma girişimleri, diğer yandan başta Libya olmak üzere Suriye’de yaşanan iç savaş ve İsrail’in Filistin’e yönelik saldırıları sonucunda başta yaşam hakkı olmak üzere ağır insan hakları ihlalleri yaşanmıştır.

 

Kapitalizmin aşırı ve kontrolsüz üretiminin etkisiyle küresel ısınma dünyanın ekolojik dengesini bozmuş, insanlığı doğanın büyük gücüyle baş etmesi gibi ciddi bir sorunla karşı karşıya bırakmıştır. 2012 yılında dünyanın değişik bölgelerinde yaşanan deprem, sel, kuraklık vb doğal afetlerin ardından yüz binlerce insan kendi kaderleri ile baş başa bırakılmış, başta barınma, beslenme, sağlık, mülkiyet, iş ve eğitim hakkı olmak üzere pek çok hak ihlaline maruz kalmıştır.

 

2012 yılına Türkiye açısından baktığımızda Kürt sorunu, Türkiye’nin insan hakları ve demokrasi genel sorununun en önemli halkası olmayı sürdürdü. Diyalog ve çözüm süreçlerinde yaşanan tıkanma şiddet ve çatışma ortamının tırmanmasına, dolayısıyla da yaşam hakkı ihlallerinde kaygı verici bir artışa yola açtı. Siyasal iktidarın Kürt sorununda izlediği güvenlik politikası çözümsüzlüğü derinleştirmiş, KCK adıyla anılan polis operasyonlarıyla Kürtlere, toplumsal muhalefete ve tabi ki BDP’ye uygulanan yargı yoluyla baskı politikası halklar arasında duygusal kopuşa giden süreci hızlandırmıştır. Tam bir ayrımcılık yapılarak, sadece düşüncelerini sözle ve gösteriyle ifade eden BDP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması için harekete geçilmesi Kürt siyasal hareketini yeni arayışlara itecek kadar tehlike içermektedir. Otoriterleşen iktidar bunu göremeyecek kadar körleşmiştir. Otoriterlik, Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki en büyük engel olarak durmaktadır.

 

Ölüm cezasının kaldırılmasının üzerinden 10 yıl geçtikten sonra otoriterleşen başbakanın tekrar tartışma açarak ölüm cezasını hatırlatması, insan haklarına dayalı bir demokratikleşmeyi gerçekleştiremeyeceğimize dair bir karamsarlık havası oluşturmuştur. Buna rağmen, insan hakları savunucuları ölüm cezasının tekrardan geri getirilmesine izin vermeyecekleri de unutulmamalıdır.

 

Bunun yanı sıra işkence yasağı ihlalleri, kamuoyunu yakından meşgul eden çeşitli davalardaki adil yargılanma hakkı ihlalleri, ana dilde savunma hakkının engellenmesi, keyfi ve uzun süren tutuklamalar, düşünce ve ifade özgürlüğü önündeki engeller, asker intiharları, tutuklu milletvekilleri, gazeteciler, sendikacılar, öğrenciler, avukatlar, Kürt siyasetçiler, aydılar kısacası itiraz eden her kesimin yargı baskısı ile susturulmaya çalışılması, cezaevlerinde ölümler, açlık grevleri, kadına yönelik şiddet, çevre ve ekoloji sorunları, ekonomik ve sosyal haklardaki kayıplar, iş kazaları/cinayetleri, toplanma ve gösteri hakkına yönelik müdahaleler gibi başlıkların 2012 yılında öne çıktığını görüyoruz.

 

Bu başlıkların yanı sıra, her ne kadar 2011’in son günlerinde gerçekleşse de sonuçları ve yol açtığı acılar 2012 boyunca yayılan Şırnak/Uludere (Roboski) katliamı ile yine önceki yılın konusu olmak birlikte temel hak ve özgürlükleri amasız ve fakatsız güvence altına alması bakımından önemini koruyan yeni bir anayasanın yapım süreci 2012 yılında insan hakları açısından öne çıkan konular olmaktadır.

 

Roboski’de 19’u çocuk yaşta olan 34 yurttaşımızın savaş uçaklarından atılan bombalar ile katledilmesi olayı üzerinden bir yıl geçmesine karşın hala sorumluları ortaya çıkarılamadığı ve adalet tesis edilemediği için bu olayın yüreklerdeki acısı bütün yakıcılığı ile sürmekte, vicdanları rahatsız etmektedir. Bu katliamda sorumluların ortaya çıkarılamaması, yargının tarafsız ve bağımsız olmadığının da adeta kanıtı olmuştur.

 

2012 yılında Alevilerin eşit yurttaşlık hakkı mücadelesine siyasal iktidar kayıtsız kalmış, özellikle Ortadoğu politikasında anti Kürt-Anti Alevi söylemi bu kesimleri derin bir endişeye sevk etmiştir.

 

2012 yılında darbecilere yönelik davalar açılması ve 12 Eylül döneminde yapılan işkencelerin soruşturulması önemli olmakla birlikte, siyasal iktidarın geçmişle yüzleşmeyi mahkeme salonlarının dışına çıkarmak istememesi, insanlığa karşı suçlarda zamanaşımını ortadan kaldırmaması, akıbeti bilinmeyen yüzlerce gözaltında kaybın araştırılmaması, yüzlerce toplu mezarın görmezden gelinmesi, özelikle doksanlı yılardaki faili meçhul cinayetlerin üzerine kararlılıkla gidilmemesi, BM Kayıplar Sözleşmesine taraf olunmaması, Uluslar arası Ceza Mahkemesinin yargı yetkisinin tanınmaması bu alanda yapılacak daha çok şeyin olduğunu göstermektedir. Siyasal iktidar gerçek bir geçmişle yüzleşmeden kaçmakta, birkaç dava ve soruşturma ile bu süreci geçiştirmek istemektedir.

 

Genel olarak ifade etmeye çalıştığımız çeşitli hak kategorilerindeki yaşanan ihlallere bir de kurumlarımıza ulaşan veriler ışığında bakmakta fayda bulunmaktadır.

 

1 Ocak – 30 Eylül 2012 tarihleri arasında çıkan çatışmalarda, 185 asker, polis ve korucu,224 PKK’li militanı ve 16 sivil olmak üzere 425 kişi yaşamını yitirmiştir. 319 asker, polis ve korucu, 12 militan ve 124 sivil olmak üzere toplam 455 kişi yaralanmıştır. Kara mayınlarının patlaması sonucu 16 kişi yaşamını yitirirken, 37 kişide yaralanmıştır. Meskun mahalde patlatılan bombalar sonucunda 14 kişi yaşamını yitirmiş, 15‘i güvenlik görevlisi, 91’i sivil olmak üzere 106 kişi yaralanmıştır.

 

Güvenlik güçlerinin şiddeti sonucu ölümler 2012’de de devam etmiştir. Yılın başından 30 Kasım 2011 tarihine kadar yargısız infaz, dur ihtarı ve rastgele ateş açma sonucu 35 kişi yaşamını yitirmiştir.

 

Aynı dönemde 19 faili meçhul cinayet işlenmiş, cezaevlerinde 13 ü Şanlıurfa Cezaevinde yanarak olmak üzere 69 kişi, gözaltı merkezlerinde ise 9 kişi şüpheli bir biçimde yaşamını yitirmiştir.

 

2012 yılında da “işkenceye sıfır tolerans” söylemi lafta kalmaya devam etmiştir. Kasım ayı sonuna kadar TİHV’e yapılan işkence ve kötü muamele başvuru sayısı 506’dır.   217 kişi aynı yıl içinde işkence gördüğünü belirtmiştir. İHD’nin verilerine göre ise 2012 yılının ilk on ayında işkence gördüğünü belirten kişi sayısı 397’dir. Resmi kayıtlı mekânlar dışındaki yerlerde (sokakta, araçlarda, toplantı ve gösterilere müdahale sırasında) işkence ve kötü muamele uygulamalarının sıklığı artmakta, cezasızlık işkenceyi teşvik etmektedir. Hala işkence yapanlara resen dava açılmıyor, açılan davalar da çok uzun sürüyor, beraat ya da en asgari cezalar ile sonuçlanıyor. Kaldı ki mevcut mevzuatımızda da hala “zamanaşımı” gibi mutlak yasak anlayışıyla bağdaşmayan pek çok düzenleme bulunuyor.

 

Öte yandan askeri ceza ve disiplin evleri de yoğun işkence ve kötü muamele iddialarına karşın hala her türlü denetimden uzak kapalı bir kutu durumundadır. Cezaevlerinin izlenmesi ve denetimi için 4681 sayılı kanunla kurulmuş olan ceza infaz kurumları ve tutukevleri izleme kurulları, yasal kısıtlılık nedeniyle askeri ceza ve tutukevlerinde izleme ve denetim yapamamaktadırlar Buralarda yaşanan işkence ve kötü muamele olayları hakkında ancak bir ölüm gerçekleştiğinde kamuoyunun bilgisi olabiliyor.

 

Ayrıca TSK da asker intiharları dikkat çeken bir durumdur İşkence ve kötü muamelenin yoğunluğu, şikâyet mekanizmalarına ulaşma konusunda yaşanan sıkıntılar ve denetim eksikleri ve baskılar zorunlu askerlik hizmeti yapan kişilerde çaresizlik duygusunun artırarak intihara yol açmaktadır. www.askerhaklari.com sitesinin verilerine göre 1 Ocak – 30 Kasım 2012 tarihleri arasında 44 asker intihar ederken, siteye 62 işkence ve kötü muamele başvurusu yapılmıştır.

 

Vicdani retçilerin 2012 de AİHM’in “sivil ölüm” olarak nitelediği ağır muamelelere maruz kalmalarına yol açan uygulamalar devam etmiş,  AİHM karaları yine yerine getirilmemiştir.

 

2012 yılında Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü hakkına yönelik yine ciddi müdahaleler olmuştur. Müdahaleler sonucu 4 kişi yaşamını yitirmiş, 555 kişi yaralanmıştır. Güvenlik görevlilerinin aşırı ve orantısız güç kullanımında kimyasal aparatlar ( biber gazı ) önemli bir yer tutmaktadır. Nitekim ölüm olaylarının tamamı gazın etkisi ya da gaz bombası kapsülünün isabet etmesi sonucu gerçekleşmiştir. Ayrıca bu tür müdahaleler sırasında 6529 kişi gözaltına alınmış, 1831 kişi tutuklanmıştır. Müdahalelerde işkence dâhil her türlü kötü muamele yaşanmıştır. 2012 yılında İHD verilerine göre sadece üç ayrı özel raporda ( nevroz, açlık grevleri, 14 Temmuz ) belirtilen gösteri hakkı ihlalleri durumun vahametini ortaya koymuştur.

 

2012 yılında cezaevlerinde tutulan mahpusların sayısı artmaya devam etmiştir. 31 Mayıs 2012 itibariyle cezaevlerindeki mahpus sayısı 125.100 dür. Mahpusların 35.432 tutuklu, 89.668 hükmen tutuklu ve hükümlüdür.  16.06.2012 tarihinde Şanlıurfa E Tipi Kapalı Cezaevi’nde çıkan yangın sonucu 13 mahpusun ölmesi ve 5’nin de yaralanması aşırı doluluğun bir sonucudur. Her ne kadar 5 Temmuz 2012 tarihinde yürürlüğe giren 3. Yargı Paketinden sonra mahpus sayısında bir azalma olduysa da o tarihten bu yana yine eski seviyesine ulaştığını düşünmekteyiz. Çocuk mahpusların sayısı 2091’dir. Bunların 1688 tutuklu, 403’ü hükümlüdür. Cezaevlerinde 253 mahpus ağır hastalıkları nedeni ile tahliye edilmeyi beklemekte, ancak tahliye edilmemektedir.

 

12 Eylül 2012’de Kürt siyasi mahpus tarafından tecridin kaldırılması, anadilinde eğitim ve savunma gibi talepler için başlatılan ve Ekim 2012 sonu itibarı ile 780 mahpusun devam ettirdiği süresiz ve dönüşümsüz açlık grevinin ölümlere yol açmadan 67. gününde Abdullah Öcalan’ın çağrısı ile sonlandırılması sevindirici olmakla birlikte yetkililerin mahpusların yaşamlarını koruma yükümlülüklerini yerine getirmede gösterdiği isteksizlik ve duyarsızlık kaygı verici olmuştur.

 

Basın Özgürlüğü alanında yaşanan ihlaller 2012’de daha da artmıştır. Halen tutuklu olan gazeteci sayısı75’dir. Yayını durdurulan gazete ve dergi sayısı ise tespitlerimize göre 17’dir. Ayrıca 564 adet yayına (kitap, takvim, afiş, broşür, poster) el konmuştur.  Erişime engellenen web sitesi ise sayısı 22536’dır.

 

2012 yılında ifade özgürlüğü kapsamında 301 kişi hakkında toplam 908 yıl 2 ay 8 gün hapis cezası verilmiştir. 1088 kişinin ise yıl içinde yargılanması devam etmiştir. 5 kişiye toplam 43780 TL para cezası verilmiş olup 50 kişinin yargılanması ise 3. yargı paketi uyarınca ertelenmiştir.  Maalesef İfade Özgürlüğü alanında hiçbir iyileştirici adım atılmamıştır.  Türk Ceza Kanunu’nun da (TCK) en az 15 maddede düşünceyi ifade özgürlüğünü kısıtlayan ve cezalandıran hükümler bulunmaktadır. Bunun yanı sıra Terörle Mücadele Kanunu başta olmak üzere birçok kanunda ifade özgürlüğünü sınırlayıp cezalandıran hükümler bulunmaktadır.

 

İnsan hakları savunucularının üzerindeki baskılar 2012 yılında da devam etmiştir. İHD MYK üyeleri Muharrem Erbey, Osman İşçi ve Ali Tanrıverdi’nin de aralarında olduğu 15 İHD yöneticisi tutuklu bulunmaktadır.

 

2012 yılında adil yargılanma hakkı ihlalleri devam etmiştir. 2012 yılında CMK 250-251-252. Maddelerle görevli ve yetkili ağır ceza mahkemelerinin kamuoyunun tepkisi ile kapatılması karşısında, bunların yerine toplam 11 bölgede TMK 10. Madde ile görevli ve yetkili ağır ceza mahkemelerinin kurulması adil yargılanma önündeki en büyük engeli oluşturmaya devam etmektedir. Bunun yanı sıra Ceza Muhakemesi Kanunundaki kolay tutuklama sebeplerinin varlığı, gizli tanıklıkla ilgili hükümler, telefon dinleme ve teknik takip uygulamaları, düşünceyi ifade özgürlüğü önündeki engeller ve adli kolluğun bulunmayışı, anadilde savunma yapılmamasını adil yargılanma hakkı önündeki önemli engeller olarak sıralayabiliriz.

KCK operasyonlarıyla yürütülen siyasi, hukuki ve idari baskı devam etmekte, uzun tutukluluk süreleri göze çarpmaktadır. 2012 yılının ilk 11 ayında bu kapsamda 2194 kişi gözaltına alınırken 912 kişi tutuklanmıştır. Bu sayılar geçen yıl 2047 gözaltı, 836 tutuklama şeklinde olmuştur.

 

Türkiye kadına yönelik ayrımcılık ve şiddetin çok yoğun olduğu bir ülke olma özelliğini korumaktadır. İHD’nin verilerine göre 2012 yılının ilk 10 ayında toplam 216 kadın öldürülmüş, 96 kadın yaralı olarak kurtulmuş ve 519 kadın şiddet, taciz ve tecavüze maruz kalmıştır.  

 

Hukuk sisteminin halen cinsiyetçi öğelerden arındırılamamış olması, yargı ve kolluk güçlerinin uygulamalarında kadına, erkek egemen kimliğin ötekileştirici bakışıyla bakmaları ülkemizi kadınlar için yaşanması zor bir ülke haline getirmektedir.

 

Ayrıca ülkede heteroseksüelliği mutlaklaştıran erkek egemen zihniyet karşısında farklı cinsel yönelimi olanlar ayrımcılığa, nefret içerikli saldırı ve şiddete maruz kalmaktadırlar. 2012 yılın ilk 11 ayında nefret cinayetleri sonucu en az 8 trans, 1 gay birey yaşamını yitirmiştir.

 

İşyerlerinde sağlık ve iş güvenliği açısından etkin denetim mekanizmalarının işletilememesi nedeniyle her geçen gün iş kazaları ve meslek hastalıkları artmakta işçilerin sağlıklı yaşam hakları ellerinden alınmaktadır. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin raporuna göre 2012 yılının ilk 11 ayında tüm iş alanlarında iş kazaları/cinayetleri sonucu en az 815 işçi yaşamını yitirdi, 3184 işçi de yaralandı.

 

Bir geçiş ülkesi olan Türkiye’de 2012 yılında da sığınmacıların işkence ve kötü muamele yasağı ve yaşam hakkı ihlallerine maruz kaldıkları görülmektedir. İnsan ticareti yapan kaçakçıların güvensiz araçlar ile gerçekleştirdikleri geçişler sırasında toplu ölümler gerçekleşmiştir. 2012 Eylül’ünde İzmir’in Menderes ilçesi Ahmetbeyli Köyü sahillerinde çoğunluğu kadın ve çocuk olan 63 mülteci boğularak yaşamını yitirmiştir.  Ayrıca ülkelerine geri gönderilmek üzere özgürlüklerinden mahrum bırakılan göçmenlerin tutulduğu alıkonma merkezlerinde de ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Kötü fiziki koşullara sahip bu merkezlerde sığınmacıların zorunlu ve insani ihtiyaçları karşılanamamaktadır. Geri gönderme merkezlerinin hukuki statüsünü düzenleyen bir yasa henüz çıkarılmamıştır. Suriye’deki iç savaştan kaçanlar için sınıra yakın yerlerde kurulmuş olan “mülteci kampları” insan hakları örgütlerinin ve bağımsız gözlemcilerin denetimine kapalıdır. Hükümet yetkilileri bu bağımsız kurumların ısrarlı başvurularını her defasında geri çevirerek bu yerleri şeffaf olmayan bir yöntemle yönetmeye devam etmektedir.

 

Dünyanın en çağdaş insan hakları belgesi 64 yılı geride bırakıp 65. Yılına girerken, ne Dünyada ne de Türkiye’de evrensel insan hakları değerlerini tümüyle yerleştirebilmek olanaklı değilmiş gibi görünse de, kişisel, siyasal, ekonomik, sosyal, kültürel, dayanışma ve topluluk hakları için mücadele eden halkların, işçi ve emekçi sınıfının, ezilen, sömürülen ve ötekileştirilen kesimlerin ve bireylerin mücadelesi sürdükçe umutlarımız da sürecektir.

İNSAN HAKLARI DERNEĞİ                               TÜRKİYE İNSAN HAKLARI VAKFI

(Yeşil Gazete)

Isparta Köprüçay’da HES için ağaç kıyımı

Isparta’nın Sütçüler ilçesinde, Yukarı Köprüçay Havzası’nda inşa edilecek olan, Isparta ve Antalya sınırlarında projelendirilen Kasımlar Barajının ana gövdesinin inşa edileceği Suçatı ve Ballık mevkilerinde yoğunlaşan ağaç kıyımına Yukarı Köprüçay Havzası Koruma Platformu’ndan yapılan açıklamayla tepki geldi. Baraj ve HES projesinin kapsayacağı alanda yürütülen çalışmalar sırasında daha şimdiden yüzlerce karaçam ve meşe ağacının kesilmesinin ‘vahşet’ olarak nitelendiği platform açıklamasında, yaklaşık 1 milyon 800 bin metrekarelik alanı kapsayacağı belirtilen baraj gölü havzasının ve 1 milyon 200 bin metrekareyi bulan projenin genel alanının, 902 bin metrekarelik kısmının orman statüsünde olduğu ve söz konusu orman alanlarında kamulaştırma işlemi uygulanmayacağı kaydedildi.

Projenin daha başlangıç aşamasında gerçekleşen ağaç kıyımının, sonrasında olacaklar konusunda kamuoyunu ve bölge insanını tedirgin ettiği dile getirilen açıklamada, “bölgenin karakteristik orman dokusunu oluşturan Karaçam, ardıç ve meşe gibi türler, hem bölge insanı hem de canlı yaşam için hayati önemdedir. Bölge halkının üretim araçlarını elinden alarak, tarımı, hayvancılığı ve geçimlik üretimi ortadan kaldırarak vadinin insansızlaşmasına neden olan sürecin geldiği nokta; bölgenin tüm değerlerinin özelleştirme mantığıyla şirketlere devredilmesidir. Tüm kamunun ortak malı olan, toprağın, suyun ve ormanların yalnızca birkaç şirketin çıkarına sunulması yaşam hakkının ihlali anlamına gelmektedir. Yasal olarak sürdürülen bu kıyımın bir an önce durdurulmasını talep ediyoruz” denildi.

Başbakan Erdoğan’ın 4 Aralık günü Ankara’da katıldığı “Ak Kadınlar Ormanı” fidan dikme töreninde Türkiye’nin Orman varlığını milli servet olarak gördüklerini söyleyerek, “Ormanlarımızın bir santimetre karesini dahi kimseye işgal ettirmedik. Herkes bunu böyle bilsin” ifadelerini kullandığı anımsatılan platform açıklamasında, “Köprüçay’da yaşanan bu orman kıyımlarını Sayın Başbakan’ın bilgisine sunuyoruz” ifadelerine yer verildi.

Ormanlara kamulaştırma yok

Proje sahasında bulunan orman alanları için kamulaştırma işlemi uygulanmıyor.  Orman niteliğini taşıyan sahalar için 6831 sayılı Orman Kanununun 17. maddesine göre Orman ve Su İşleri Bakanlığı ilgili orman bölge müdürlüğünden gerekli izinler alınması yeterli görülüyor.

Enerji, yol ve liman gibi ‘kamu yararı’ gözeten yatırımlar için uygulanan bu izlek, birçok bölgede tartışmalara neden oluyor. Kırsal yaşamın en belirleyici geçim araçlarından biri olan keçi yetiştiriciliğinin bitmesine neden olan ve ormanları kanunen keçilere yasaklayan düzenlemelerin, iş makinelerine açması eleştiri konusu oluyor.

(Yeşil GazeteKeşfetmekiçinbak.com)

 

İzmir’de radyasyon yayan tesis çevreci çıktı

İzmir’de radyasyon sızıntısına yol açan eski kurşun fabrikasının, 2007 yılında Çevre Mühendisleri Odası’nın düzenlediği, ana teması ’Yaşam, çevre, teknoloji’ olan bir kongreye sponsor olduğu ortaya çıktı.

DHA’dan Utku Bolulu’nun haberine göre İzmir Gaziemir’deki nükleer çöplük haberine konu olan Aslan Avcı Döküm Sanayi ve Ticaret A.Ş.’nin TMMOB Çevre Mühendisleri Odası’nın 24-27 Ekim 2007 tarihleri arasında İzmir’de düzenlediği, ’Yaşam, çevre, teknoloji’ ana temalı Ulusal Çevre Mühendislik Kongresi’nin sponsorlarından biri olduğu ortaya çıktı.

Çevre Mühendisleri Odası İzmir Şubesi Başkanı Emine Halil İnay Kınay konuyla ilgili, 2007 yılında firmanın bugün ortaya çıkan süreciyle ilgili bilgi sahibi olmadıklarını, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından lisanslı bir geri kazanım firmasının bilimsel kongreye sponsor olmasının doğal olduğunu söyledi. Bugünkü bilgilere sahip olmaları durumunda sponsorluğu kabul etmeyeceklerini belirten Kınay, şöyle dedi:

“Çevre sektöründe çalışan lisanslı bir firma. Bu kapsamda değerlendirme yapıldığında bir sorun yok. Çünkü bugün ortaya çıkanları o zaman bilmiyorduk. Meslek odası olarak doğru çalışıp çalışmadığını bilemeyiz. Biz savcı, hakim değiliz. Bugünkü bilgilerimizle bakıldığında çevreyle ilgili olumsuzlukta adı geçen firmanın çevreyle ilgili bir kongreye sponsorluğu trajikomik gelebilir.”

Kınay, kongrenin yapıldığı dönemde kendisinin oda yönetim kurulunda yer aldığını, ancak sponsorluğun boyutunu hatırlamadığını söyledi. Çevre Mühendisleri Odası yönetim kurulu üyesi ve eski başkanlarından Faruk İşgenç ise meslek odası olarak çevre polisi olmadıklarını, firmanın sicilini 2007 yılında bilmediklerini söyledi. İşgenç, ruhsatlı, geri dönüşüm sektöründe çalışan bir firmanın sponsor olmasını o yıl farklı şekilde değerlendirmelerinin mümkün olmadığını dile getirdi.

(Haber Sol)

 

32. İstanbul Film Festivali’ne başvuru tarihleri açıklandı

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenen 32. İstanbul Film Festivali, bu yıl 30 Mart–14 Nisan tarihleri arasında, dokuzuncu kez Akbank sponsorluğunda gerçekleştirilecek. Festivale başvurular başlıyor! “Köprüde Buluşmalar Film Geliştirme Atölyesi” için son başvuru tarihi 21 Ocak, “Altın Lale Ulusal Yarışma” için ise 28 Ocak!

31. İstanbul Film Festivali için başvurular başladı! “Altın Lale Ulusal Yarışma” ve “Köprüde Buluşmalar Film Geliştirme Atölyesi” için başvurular Ocak sonuna kadar sürecek. “Ulusal Yarışma” kategorisinde seçilen filmlere jüri tarafından En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Senaryo, En İyi Görüntü Yönetmeni, En İyi Kurgu, En İyi Özgün Müzik ve Jüri Özel ödülleri verilecek.

“Köprüde Buluşmalar” kapsamında altıncısı gerçekleştirilecek olan “Film Geliştirme Atölyesi” ise yönetmen, senarist ve yapımcılara ilk uzun metrajlı kurmaca veya belgesel filmlerini çekmek için destek vermeye devam edecek.

(Yeşil Gazete)

İnsan Hakları gününde 10 ilde AB İnsan Hakları Film Günleri

AB Delegasyonu tarafından Türkiye’deki AB Üye Devlet temsilcilikleri ve kültür merkezleri ile işbirliği içerisinde düzenlenen 2012 AB İnsan Hakları Film Günleri 10 Aralık İnsan Hakları Günü’nde başlıyor. Festival, 10-12 Aralık tarihleri arasında Türkiye’nin on ilinde eşzamanlı olarak düzenlenecek.

Film-severler, öğrenciler, insan hakları aktivistleri ile AB ve Türk sineması ile ilgilenen herkes Ankara, İstanbul, İzmir, Antalya, Kayseri, Eskişehir, Trabzon, Konya, Gaziantep ve Diyarbakır’da ücretsiz halka açık gösterilecek filmleri izlemeye davetli olduğu açıklandı.

Avrupa Birliği, Avrupa’da ve dünya genelinde barış, uzlaşma, demokrasi ve insan haklarının ilerletilmesine yaptığı katkılardan ötürü 2012 Nobel Barış Ödülü’ne layık görülmüştür. Ödül töreni 10 Aralık tarihinde Oslo’da gerçekleştirilecek.

Ödül töreni münasebetiyle ve İnsan Hakları Günü’nün (10 Aralık) önemine istinaden 2012 “AB İnsan Hakları Film Günleri” 10–12 Aralık tarihleri arasında düzenleniyor.

AB Delegasyonu tarafından Türkiye’deki AB Üye Devlet temsilcilikleri ve kültür merkezleri ile işbirliği içerisinde Türkiye genelinde on ilde düzenlenen 3 günlük halka açık Festival kapsamında, AB’ye üye 11 ülkeden 11 film gösterileceği belirtildi.

Bizim insan haklarımız, bizim bireysel haklarımız ve bizim insani deneyimimizi konu alan AB filmlerinin gösterileceği Festival, yaşamın tüm kesimlerinden izleyicileri düşündürmeyi, etkilemeyi ve onlara ilham vermeyi amaçlıyor.

AB İnsan Hakları Film Gösterim Programı:

10 Aralık, Pazartesi

12:30   Lotte ve Aytaşının Sırrı, ESTONYA

15:00   Denizdeki Adam, YUNANİSTAN

17:30   Islık Çalmak İstersem Çalarım, ROMANYA

19:30   Daha İyi Bir Dünyada, DANİMARKA

11 Aralık, Salı

12:30   Lotte ve Aytaşının Sırrı, ESTONYA

15:00   Kano, FRANSA

17:30   Sadece Rüzgar, MACARİSTAN

19:30   Cennetteki Çöplük, ALMANYA

12 Aralık, Çarşamba

12:30   Umut Limanı, FİNLANDİYA

15:00   Görünmez Adamlar, HOLLANDA

17:30   Adalar, İTALYA

19:30   Kuma, AVUSTURYA

“Lotte ve Aytaşı’nın Sırrı” çocuk izleyicilere yöneliktir. Diğer filmler ise 15 yaş üstü izleyiciler içindir.

Film fragmanlarını aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz:

Film günleri gösterimlerinin yapılacağı sinemalara buradan göz atabilirsiniz

2012 AB İnsan Hakları Film Günleri facebook sayfası facebook.com/hrfilmdays

(Yeşil Gazete, Avrupa İnfo)

 

Yeşiller/Sol’un İnsan Hakları Günü açıklaması

Yeşiller ve Sol Gelecek eş sözcüleri Sevil Turan ile Arif Ali Cangı, 10 Aralık İnsan Hakları Günü vesilesi ile bir basın açıklaması yayınladı.

“Savaşların yerine barışı, şiddetin yerine şiddetsizliği, nefretin yerine sevgiyi, ayrımcılığın yerine eşitliği, baskı ve sansürün yerine özgürlüğü, düşmanlığın yerine kardeşliği, ölümün yerine yaşamı, umutsuzluğun yerine umudu, sadece insanın değil tüm canlıların yaşama hakkını savunuyoruz” vurgusunun yapıldığı bası açıklamasının tam metni şu şekilde.

” İNSAN HAKLARI GÜNÜ’NDE YAŞAMIN KORUNMASI İÇİN

“Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 10 Aralık 1948 tarihinde İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ni kabul etti. Dünyadaki bütün insanların, sadece insan oldukları için özgür ve eşit olduğunu ve hiçbir insana ayrımcılık yapılamayacağını haykıran bu bildiri, kapsamının genişletilmesi ihtiyacına rağmen güncelliğini koruyor.

Aradan geçen 64 yıla rağmen, bildirgedeki haklar ülkemizde de halen güvence altında değil.

• Bir yıl önce 28 Aralık 2011 akşamı Uludere’de Türk Hava Kuvvetlerinin savaş uçakları kendi yurttaşlarının üzerine bombalar yağdırdı ve çoğu çocuk yaşta 34 kişi yaşamını yitirdi. Aradan bir yıl geçmesine rağmen halen bombalama emrini kimin verdiği konusunda resmi açıklama yapılmadı. Üstüne üstlük bu kuvvetin komutanı olan Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Mehmet Erten’e “hizmetlerinden dolayı” başarı madalyası verildi. Sevgilileri, eşleri, kardeşleri tarafından neredeyse her gün kadınlar öldürülüyor,  Kürt Meselesinde demokratik diyalog ve müzakerenin reddedilmesi ile sona ermeyen çatışma ortamında her gün onlarca yurttaşımız ölüyor. Kısacası ülkemizde halen yaşam hakkı güvencede değil.

• Her alanda eşitsizlik, adaletsizlik ve ciddi demokrasi sorunları ortada duruyor. Bu sorunları çözeceği beklentisiyle toplumdan oldukça önemli bir destek alan AKP Hükümeti, bu sorunları çözemediği gibi giderek artan otoriterleşmesi ve muhafazakârlaşması ile sorunları derinleştiriyor, adalet duygusunun ciddi bir biçimde yara almasına yol açıyor.

• Kürt meselesinin çözümünün ancak diyalog ve müzakereyle, demokratik siyasetle çözüleceği ortadayken,  BDP’li milletvekillerine yönelik linç kampanyası bizzat Başbakan tarafından yönlendiriliyor. Avukatlar, gazeteciler, yayıncılar, bilim insanları ve BDP’li yöneticilere yönelik KCK yargılamaları, istisna olması gereken ancak genel bir uygulama halini alan tutuklu yargılamalarla, özel yetkili terör mahkemeleri ile kişi güvenliği ve adil yargılanma hakkı yok sayılıyor.

• Diğer yandan, yaşam alanlarını kirleten, yaşam kaynaklarını sömüren çevre politikalarıyla  canlı yaşamı tehlikeye atılıyor: Bilimsel öngörüler, halkın tepkisi dikkate alınmadan uygulanan çılgın kalkınma anlayışı sonucunda geleceğimiz karartılıyor.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi olarak, insan hakları mücadelemizi güncel sorunlardan kopmadan, doğa ve emek mücadelesiyle birleştirmek suretiyle yepyeni bir bakış açısına dönüştürüyoruz. Savaşların yerine barışı, şiddetin yerine şiddetsizliği, nefretin yerine sevgiyi, ayrımcılığın yerine eşitliği, baskı ve sansürün yerine özgürlüğü, düşmanlığın yerine kardeşliği, ölümün yerine yaşamı, umutsuzluğun yerine umudu, sadece insanın değil tüm canlıların yaşama hakkını savunuyoruz. Yarını bugünden kurmak için yaşamın siyaseti için yola çıktık. Hakların güvencede olduğu, eşit, özgür ve yaşamın korunduğu bir toplum düzenini kurmakta kararlıyız.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eş Sözcüleri

Sevil Turan – Arif Ali Cangı”

(Yeşil Gazete)

 

Gana’da cumhurbaşkanı değişmedi

0

Gana’da seçim konseyi, cumhurbaşkanlığı seçimlerini, görevdeki John Mahama‘nın kazandığını açıkladı.

Seçim komisyonu Mahama’nın oyların yüzde 50.7’sini aldığını, rakibi Nana Akufo-Addo’nun ise yüzde 47.74 oy aldığını açıkladı.

Muhalefet iktidar partisini seçim moisyonu ile anlaşma yapmakla suçluyor.

Cumhurbaşkanı Mahama “tüm siyasi parti liderlerinin halkın seçimine saygı duymaya” çağırdı.

Başkent Akra’da polis seçimi protesto eden göstericilere karşı göz yaşartıcı gaz kullandı.

Dünyanın en hızlı büyüyen ekonomilerinden Gana, Afrika’daki en istikrarlı demokrasilerden biri olarak görülüyor.

Akufo-Addo, 2008 cumhurbaşkanlığı seçimlerini yüzde 1 oranında oyla kaybetmişti ancak sonuçları kabul etmişti.

Ancak partisi Pazar günü yaptığı açıklamada “bu seneki seçimleri Akufo-Addo’nun kazandığını gösterecek yeterince kanıtları olduğunu” söyledi.

Parti yaptığı açıklamada “iktidar partisi bazı seçim komisyonu üyeleri ile anlaşarak seçim sonuçlarını çarpıttı” dedi.

Muhalefet oyların çalındığını tespit ettiklerini söyledi.

Seçim gözlemcileri ise seçimlerin çoğunlukla barışçıl bir şekilde geçtiğini söylüyor.

(BBC Türkçe)

 

Filipinler’de bofa tayfunu sonrası ölü sayısı tırmanıyor

Filipinlerdeki Bofa Tayfunu sonrası ölü sayısının 647 olduğu bildirildi. Filipinler Afet Bakanı Benito Ramos kayıp sayısının çok daha fazla olduğundan endişe ettiklerini söyledi.

Afet Bakanı Ramos, 780 kişinin de halen kayıp olduğunu açıkladı, bu 780 kişinin içinde kaybolduktan kendilerinden haber alınamayan 300 balıkçı da bulunuyor.

Ramos, kurtarma çalışmalarının düzenli ilerleyemediğini, hava durumunun önceden kestirilememesinin kayıplara ulaşmada kendilerine engel teşkil ettiğini belirtti.

“Şu anda uluslararası yardım kuruluşları ile hükümetler bize yardım ediyor ancak halen elimizde bulunan ekipmanlar şu an için yeterli değil” diye konuşan Filipinler Afet Bakanı Ramos kaybolan balıkçılar ilgili olarak, kendilerinden bir haftadır haber alınamadığını, Salı günü Mindanao adasını vuran Bofa Tayfunu sırasında Pasifik Okyanusu ile Güney Çin denizi arasında bulunan Spratly adasına doğru yol aldıklarının öğrenildiğini belirtti.

(Yeşil Gazete, Al Jazeera)

Van Valiliği: “Gülşah öğretmene, “Ölüm haktır, kaçamazsın” demedik”

Dört gün önce Van’dan raporlu olarak ailesinin yanına geldiği Konya’da, peşinden gelen eski erkek arkadaşı Hakan Başar tarafından tabancayla öldürülen sınıf öğretmeni Gülşah Aktürk’ün mahkemeye dilekçe verdiği ve şikayetinin yetkililerce dikkate alınmadığını yazdığı ortaya çıktı. İddiaya konu edilen kurum ve kişilerden ise yalanlama geldi.

Valilik: “Ölüm haktır, kaçamazsın”

Van’da görev yapan 27 yaşındaki Aktürk’ün, 36 yaşındaki Başar’dan ayrıldıktan sonra tehditlerine maruz kalması üzerine yasal yollara başvurduğu dilekçe ile birlikte yaşadığı dram da ortaya çıktı. Gülşah öğretmen verdiği dilekçede, “Vali Yardımcısı en kötü ihtimalle öleceğimi, ölümün hak olduğunu kaçış olmadığını, hiç olmadı istifa edebileceğimi, yanımda biber gazı ile gezmem gerektiğini söyledi” diye yazmış.

Aktürk dilekçesinde ayrıca, “Başıma geleceklerden Van Valisi, Milli Eğitimden Sorumlu Vali Yardımcısı ve Milli Eğitim Müdürlüğü’nün sorumlu olacağını” anlatarak, “Ölümüm halinde bu kurum ve şahıslara ailem tarafından maddi manevi tazminat davası açılmasını da belirtmek istiyorum” şeklinde not düşmüş.

Valilikten yalanlama

Konuyla ilgili olarak Van Valiliği’nden yapılan yazılı açıklamada ise Gülşah Aktürk ile ilgili haberlerin gerçeği yansıtmadığı bildirildi.

Van Valiliği, merkez Nakım Kemal İlkokulu sınıf öğretmeni Gülşah Aktürk’ün memleketi Konya’ya gelmeden önce mahkemeye verdiği dilekçenin gazetelerde geniş yer alması üzerine yazılı açıklama yaparak ’gerekenlerin yapıldığını’ savundu.

Basın Bürosu aracılığıyla yapılan açıklamanın başında Gülşah öğretmenin kaldığı konteynerden hırsızlık yapıldığını ve bunu yapanın da İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nde işçi olarak çalışan Hakan Başar olduğunu ve bu kişinin kendisini tehdit ettiği söyleyerek şikayette bulunduğu belirtilerek şöyle denildi:

“Vali Yardımcısı Zafer Coşkun, İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’ne gerekli tedbirlerin alınması için telefonla talimat vermiştir. Vali Yardımcısı Zafer Coşkun öğretmen Gülşah Aktürk’ün tedirginlik halini görüp, teselli niteliğinde önerilerde bulunmuş, emniyet müdürlüğünden koruma talep etmesini ve savcılık makamına şahsi başvuruda bulunmasını sağlamıştır. Olayın idari boyutu için de Milli Eğitim Müdürlüğü Eğitim Denetmenleri Başkanını makamına çağırarak gereken yasal işlemleri başlatmıştır. Öğretmenimizin Milli Eğitim Müdürlüğüne dilekçe ile başvurması üzerine inceleme oluru alınmıştır. Öğretmenimiz Gülşah Aktürk’ün kendini psikolojik yönden rahat hissetmediğini ifade etmesi üzerine, almış olduğu 45 günlük rapor tarafımızdan izne dönüştürülmüş, Konya ilinde ailesi ile birlikte kalması için de valilik makamınca gerekli kolaylıklar sağlanmıştır.”

Gülşah öğretmenin gerekli başvuruları yaptığını ve ’koruma tedbiri’ kapsamına alındığı kaydedilen Van Valiliği açıklamasında, “Daha sonra öğretmenimiz Gülşah Aktürk annesiyle birlikte Vali Yardımcısı Zafer Coşkun’a, gösterdiği ilgi ve duyarlılıktan dolayı teşekkür ziyaretinde bulunmuştur. Daha sonra babası çağrılıp, durum değerlendirilmesi yapılmıştır. Dolayısıyla öğretmenimizin yaşadığı olay en başından itibaren hassasiyetle takip edilmiş, gerekli tedbirler alınmıştır” denildi.

Açıklamada Gülşah öğretmenin tayin istemiyle ilgili gereken işlemlerin başlatıldığı, ikinci defa aldığı 21 günlük sağlık raporu izne dönüştürülerek ailesinin yanına gitmesinin sağlandığı belirtildi. Gülşah öğretmenin memleketinde ailesinin yanındayken öldürüldüğü belirtilen açıklamada, “Bizleri derinden üzen bu elim cinayet yaşanmıştır. Ailesine ve Milli Eğitim camiasına baş sağlığı dileriz. Bu süreçte bazı basın organlarında yer alan Valiliğimizi ve Milli Eğitim Müdürlüğümüzü zan altında bırakan haberlerin gerçeği yansıtmadığı hususu kamuoyuna önemle duyurulur” ifadesine yer verildi.

(Yeşil gazete, TrtTürk, Nediyor.com)