Ana Sayfa Blog Sayfa 4484

Ekolojik sanat’a ilişkin polemik kaygısı 2

Bu yazı üç yıl önce yayımladığım Ekolojik sanata ilişkin polemik kaygısı’nın devamıdır. O okunmadan, bu yazı anlaşılamayabilir. Alternatif medya şenliğinin, “copy right-left” oturumunda, o yazıyı biraz daha genişleterek sundum. Şenliğe katılmamış okurlar için yaptığım sunumu ve kısıtlı zamanda bahsedemediğim birkaç örneği ekleyerek devam ediyorum.

Bu bir pipo değildir.

Vaktiyle, o yazıya gelen eleştirilerden birisi “sanatın ekolojiği olur mu?” gibisinden haklı bir eleştiriydi. Bence de olmaz. Olmamalıydı. Oysa günümüz algısı içinde, domatesin ekolojiği olurken, sanatın da ekolojiği olabilir. Bu anlamda nasıl ki domatesin ekolojiği veya organiği bir yanıyla “öz hakiki domatesi” gösterip, bir yanıyla da endüstriyel yapıyı protesto eden bir sözceye dönüşüyorsa, sanatın ekolojiği de gerçek sanatı tartışmanın ve endüstriyel sanatı protesto etmenin bağlamına dönüşebilir. Bu anlamda şenlikteki oturumun konusunu, hem derinleştirme, hem de daha anlamlı kılma potansiyeline sahiptir.

Bir diğer eleştiri de plak, kaset, mp3 üzerinden müzik için geçerli olanın, divX, avi formatındaki sinema için geçerli olmadığı yönündeydi. Şenlikteki sunumumda temelde bu eleştiriyi örneklerle tartışmak istedim. Ancak kısıtlı zamanda örneklere ve sinema konusuna sıra gelemedi. Yine de bir çerçeve oluşturabildiğimi sanıyorum. Kasti olarak zamane sanat algısına yönelik bir anti-tez niteliğinde ele aldığım ekolojik sanatı, belki de sinemadan da önce edebiyatta ele alarak daha karmaşık hale getirebilirim.

Günümüz Batı uygarlığını besleyen Antik Yunan düşüncesi sanat hakkında en açıklayıcı betimlemelerden birini yapmıştır. Bu aynayı kullanırken, bir yanıyla Batı uygarlığına dahil olduğumuz, bir yanıyla da antik Yunan düşüncesinin bugün Türkiye’sinin ortak kültürel mirası olduğu sayıltısından hareket ediyorum. Antik Yunan; lirik sanatlar ve plastik sanatları birbirinden ayırırken plastik sanatları Hephaistos’un yani demirciler tanrısının yetki alanında, lirik sanatları ise dokuz mousa’ların etkisinde Athena’nın yani bilgelik tanrıçasının yetki alanında saymaktaydı. İkisini birbirinden ayıran sanatçının icranın ortasında yer alıp almadığıyla belirlenir. Örneğin bir ressam stüdyosunda resmini yapar, siler, tekrar yapar ve tekrar silip, tekrar yapma şansına sahiptir. Oysa lirik sanatçının böyle bir şansı yoktur. Bir şair, müzisyen veya oyuncunun sanatı icra edilir ve o an uçup gider. Lirizmde sanat sanatçının kendisidir. Sanat eseri ise bir metayı değil, bir hali, bir durumu, bir olayı veya iletişimi gösterir. Aslında bu düşünce plastik sanatlarda da yanlış bilmiyorsam inceden çıtlatılır. Ernst Hans Gombrich klasik eseri “Sanatın öyküsü”’nde (story of art) plastik sanatlarda da asli olanın sanat eseri değil, sanatçının kendisi olduğunu uzun uzun anlatır.

Antik Yunan’da ilginç olan, dokuz sanatın esin perileri veya tanrıçalarının; şarkı söylemek, müzik aletiyle eşlik etmekle birlikte, şiiri, dansı, destanı ve yanında, tarih, astronomi gibi bugün bilim dediğimiz kategorileri de aynı alana dahil etmiş olmasıdır. Dokuz tanrıçanın ise hangisinin hangisi olduğu bilinmezdi. Yani bu sanatların hepsi birbirine karışmaya meyillidir.

Günümüzde sanat eserinin sanatçının önüne geçmiş olması esas problemdir. Bazı sanatçılar da bu durumdan nasiplenmeye çalışıyor. Bugüne kadar çokça nasiplenmiş olanlar da cabası… Örnekleri öylesine çok ki, sadece bu örnekler hakkında yüzlerce sayfa yazılabilir. Umarım bu konuda, okurlar tarafından akıllara gelenler kaleme de dökülür ve geçmişi hep beraber eşeleyip, bugüne ilişkin farkındalık yaratabiliriz. En basit haliyle, “sahne almadan müzikten para kazanmaya çalışan sanatçı”’dan bahsediyorum. Bu kavrayış kabul edilemez, edilmemelidir.

Bilmem anlaşılıyor mu? …tartışabilmek üzere zamane sanat algısının bir anti-tezinin hatlarını açığa çıkarmak ve eleştiri yapılabilecek alanı geniş tutmaya çalışıyorum. Çünkü aslında müzik için geçerli olanın, edebiyat için de geçerli olduğu iddia edilebilir. Matbaanın icadıyla sesin kaydedilebilmesi benzer durumlardır. Bir zamanların anlatıcısından, günümüzde masabaşı yazarı veya masabaşı şairi türerken, bu olay aynı zamanda stüdyodaki müzisyenle benzer durumda değil midir? Öyleyse belki de kitapları yazarın konferansına, paneline veya belki de hiç akla gelmeyen performatif etkinliğine çağrı olarak görmeliyiz.

Performans sözcüğü günümüz Batı’sında çağdaş sanat kuramcılarında anahtar sözcüğe dönüştü. Çünkü sanata ilişkin sorun, bugün, hem Batı’da, hem Türkiye’de tiyatro algısı ve eğitimiyle ilgili bir sorun olarak ortaya çıkıyor. Tiyatro kuramcısı, yönetmeni ve American Drama Review’ın editörü Richard Schechner’in söylediği haliyle günümüzün Elizabeth tiyatrosu, konserlerde, disko-bar programlarında, seçim propagandalarında, sokak gösterileri, şenlik, festival ve her türlü happeningde yaşıyor, oysa bu konular konservatuarlarda öğretilmiyor ve nedense tiyatronun ilgi alanına girmiyor. Tiyatro ne idüğü belirsiz bir müzeye dönüşmüş durumda. Bu konu çok daha fazla ayrıntılandırılıp tartışılabilir.

Sinemayı tartışmaya sunumda olduğu gibi pek fırsat kalmadı. Hem, fotoğraf, hem, edebiyat, hem tiyatro, hem müzik, hem dans olabileceği iddiasındaki sinemanın, yanı sıra hem propaganda, hem reklam, hem de belgesel olabildiği de düşünülebilecekken, her halukarda tek yönlü kitle iletişim aracı olduğu unutulmamalıdır. Kısaca anti-tez; bir sürü insanın endüstriyel tavuk çiftliklerindeki gibi daracık alana sıkıştırılıp, bir perdeyi izledikten sonra exit ışığıyla kapıya davet edilmesine sinema der! Tiyatroda seyirciler değilse de, en azından oyuncular zevk alabilirken, sinema oyuncusunun böyle bir olayı bile yok. Aslında ekolojik sanat diye bir şey tartışacaksak (–ki bence tartışılması en azından yeşiller için elzemdir), o, her ne ise, sinemanın onun tam karşıtında duracağı şaşırtıcı olmamalıdır. Ayrıca data meselesinde de sinemanın, “sinemada” izlenmesi gerektiği hatırlanmalı.

Ekolojik sanatın her halukarda sanatçının maddi bedeniyle, o an – orada, yüz yüze iletişim ve ortak katılımla gerçekleşen etkinlikler olarak ele alınmasıyla, endüstriyel sanat veya günümüzde sanatçının önüne geçen sanat eseri anlayışına karşı kavramsal bir direniş yaratabileceği kanısındayım. Bu konuyu açmak ve tartışmak ise sunumumda da belirttiğim üzere alternatif medyanın alanındadır. Yeşil Gazete’nin sanat haber politikasının bu yönde gelecek her türlü katkıya açık olduğunu duyurarak şimdilik kapatıyorum. Söylenecek çok şey var. Söyleyeceklerinizi [email protected] ‘a yollayın.

Basit örnekler;

Tarkan’ın ikinci albümüyle 1,5 milyon satıp mega-star olduğu, Amerika’ya yerleşip, kendisinin öncülleri gibi 2 yılda bir albüm çıkarıp, burnundan kıl aldırmamaya meylettiği zamanları yani çocukluk yıllarımı hatırlarım. Korsan denen kaset-cd kayıt teknolojilerinin gelişip, albümden para kazanılamaz hale gelince, Türkiye’ye dönüp, öpücüklerle, herkese sevgiler yollaması ne kadar da ironiktir!

Altı adet nostalji albümü çıkarıp, bu piyasa çöktükten sonra bir daha göremediğimiz Muazzez Ersoy da bence bir vaka olarak duruyor.

Serdar Ortaç madem büyük bir müzisyendir niçin yılda 70 konser yani 5 günde bir konser verip bilet parasıyla daha çok kazanmayı düşünmüyor? Çünkü o kadar şişirilmesine karşın konserine kimse gitmiyor. Yılda bir kez cips paketi veya kola peti götürerek girilen konserler dışında o stadyumları dolduramaz…

muhabbetle…

Sıcaklık kayıtlarına neden güvenmeliyiz? – Belkıs Gökbulut

Küresel ısınma deniz seviyelerinin yükselişi, buzulların ciddi oranlarda erimesi, okyanusların derinliklerindeki sıcaklık artışları gibi kesin delillerle kendini gösterirken,  buna inanmayan kişilerin ortaya attıkları argümanlardan biri “sıcaklık kayıtlarının güvenilir olmadığı” dır. Fakat bu iddianın arkasında durabilmek için sıcaklık ölçüm metotları ve sıcaklık ölçüm cihazları kayıtlarının yanlış olduğunu ispatlamaları gerekmektedir.

Söz konusu iddianın temelleri şuna dayanmaktadır; bazı meteoroloji istasyonları ısıyı çeken asfalt yollar, binalar, otoparklar tarafından çevrelenmiş durumda. Bu nedenle, şehir merkezlerindeki istasyonlar sıcaklığı daha yüksek ölçer diye düşünülüyor. Fakat bu konuda kesin konuşabilmek için sıcaklık kayıtlarının nasıl bir sistem içinde kaydedildiğinin ve ortalamalar alınırken nelere dikkat edildiğinin bilinmesi gerekiyor.

Öncelikle, meteoroloji istasyonları ve gemilerde bulunan binlerce termometre kanalıyla 150 yıldan beri küresel sıcaklık ölçümleri yapılmakta ve kayıtları tutulmaktadır. Bölgelerde kayıtlar alınırken yerel sıcaklık ve soğukluk etkileri göz önünde bulunduruluyor. Mesela binalara ve geniş asfaltlı yollara yakın yerlerde kurulan istasyonlarda bunların etkisinden dolayı oluşacak ekstra sıcaklık etkileri değerlendirilerek sonuçlar hesaplanıyor ve daha sonra bu sonuçlar kırsal alanlarda kurulmuş istasyonlardaki sonuçlar ile karşılaştırılıyor. Böylece oluşabilecek hata payı en aza indirgeniyor.

Daha da önemlisi sıcaklık gidişatını belirlemek için tek bir yerden çıkan sonuçlar değil, tüm istasyonlardaki tüm sonuçlar beraber ele alındığında yıldan yıla artıyor mu, azalıyor mu ya da sabit mi kalıyor, bu değerlendiriliyor. Küresel sıcaklık ölçümleri üç farklı araştırma merkezinden edinilmiş verilerin ortalaması alınarak hesaplanıyor. İlki; Amerika’da Amerika Birleşik Devletleri Uzay İdaresi (National Aeronautics and Space Administration-NASA) ile Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi (National Oceanic and Atmospheric Administration-NOAA). Diğeri ise İngiltere Meteoroloji Kurumu (Met Office) ve East Anglia’s Üniversitesi İklim Araştırma Birimi (University of Anglia’s Climatic Research Unit)’nin ortaklaşa iş birliği içinde kurduğu kuruluştur. Merkezlerin üçü de araştırmalarında benzer sonuçlara ulaşarak son yüzyılda yeryüzü sıcaklığının yaklaşık 0.7°C artış gösterdiğini tespit etmişlerdir.

Ayrıca bu soru ilk sorulduğunda değerlerde herhangi bir hata payı oluşuyor mu diye araştırma yapılmıştır. NASA’nın bu araştırma sonucu ortaya çıkardığı bulgularda; uygun çevresel koşullara sahip olmayan yerlerde kurulan hava istasyonlarında gözlenen değerlerin tüm ısınma gidişatına bakılarak önemli bir hata payı oluşturmadığı kaydedilmiştir.

NASA’nın çalışması sonucu oluşturduğu grafikte küresel ısınma gidişatı için önceki ve sonraki değerler karşılaştırılıyor. Hata payları keşfedilmeden önce ısınma gidişatı on yılda 0.185°C artarak ilerliyor, düzeltmeler yapıldıktan sonra da küresel ısınma yine her on yılda 0.185°C artarak devam ediyor. Yani hata payının oluşturduğu değişim 0.001 °C ‘den daha az. Aşağıdaki grafikte de sunulduğu gibi, uzun süreli gidişatları takip ettiğimizde hata paylarının önemsizleştiğini açıkça görebiliyoruz.

Sonuç olarak, küresel sıcaklık ölçüm kayıtları hakkında bilimsel olarak kesin kanıtları olmayan iddiaların ortaya atıldığı bir ortamda, son yapılan araştırma -grafikte de görüldüğü gibi-  gerçekleri göz önüne sermektedir. Üstelik iklim değişikliği ile ilgili yapılan çalışmalar sadece basit bir şekilde karada yapılan sıcaklık kayıtlarıyla da anlaşılmıyor. Tamamen bağımsız bir şekilde yapılan hava balonları, uydu ölçümleri, deniz ve okyanus sıcaklıkları kayıtları da istasyonlardan alınan verilerle tutarlılık gösteriyor. Yani farklı kaynaklardan elde edilen bilgilerin ışığında iklim biliminde kullanılan metotların güvenilirliği ve doğruluğu ispatlanıyor, böylece sıcaklık kayıt ölçümleri ile ilgili şüpheler ortadan kalkıyor.

 

Belkıs Gökbulut

Boğaziçi Üniversitesi
İklim Değişikliği Çalışma Grubu

Kemer sıkma: Kimin pahasına? – Immanuel Wallerstein

Kemer sıkma, günümüzde her yerde talep edilmekte. Elbette şimdilik görünüşte Çin, Brezilya, Körfez ülkeleri ve muhtemel diğer birkaçı gibi istisnalar mevcut. Fakat bunlar, günümüz dünya-sistemine yayılan bir eğilimin istisnaları. Kısmen, bu eğilim bütünüyle sahte. Kısmen, bu eğilim gerçek bir ekonomik sorunu yansıtmakta. Peki sorun alanları nelerdir?

Bir yandan, kapitalist sistemin akıl almaz savurganlığı, dünya-sistemini, dünyanın şimdiye kadar küresel olarak tükettiği düzeyde tüketme kabiliyetini yitirmesi tarafından tehdit edilmesine yol açtı; üstüne üstlük tüketimin mutlak seviyesi sürekli artıyor. Tüketiciliğin üretken ve spekülatif faaliyetlerimizin temelini oluşturduğunu göz önüne alırsak, aslında biz insan yaşamı için temel unsurları bitiriyoruz.

Diğer yandan, biz küresel tüketimin hem ülkeler arasında ve hem de ülkeler içinde oldukça eşitsiz olduğunu biliyoruz. Dahası, mevcut kaybedenler ve mevcut kazananlar arasındaki uçurum sürekli büyümekte. Bu uçurum, sadece ekonomik olarak değil aynı zamanda politik ve kültürel olarak da dünya-sistemimizin kökten kutuplaşmasının temelini oluşturmakta.

Bu dünya nüfusu için artık bir sır değil. İklim değişiklikleri, su ve gıda kıtlıkları ve bunların sonuçları gittikçe daha fazla insan tarafından görülür hale geldi ve bu insanların pek çoğu, uygarlık değerlerinde -tüketicilikten uzak- bir değişim çağrısı dile getirmeye başladı.

Uçurumun politik sonuçları meşru bir pozisyona artık sahip olmadıklarının farkına varan en büyük kapitalistlerin bazıları için oldukça kaygı verici ve bu nedenle kaynaklara ve zenginliğe olan erişimlerinin kaçınılmaz olarak kesilmesi durumuyla karşı karşıyalar. Kemer sıkma politikalarına olan mevcut talep, bir bakıma dünya-sistemin yapısal krizlerinin gelgitlerini dizginlemek için son çareyi oluşturmakta.

Şu anda uygulanan kemer sıkma politikaları dünya nüfusunun ekonomik olarak zayıf olan bölümlerine empoze edilen türde politikalardan oluşmakta. Hükümetler kendilerini iflas olasılığından ve mega-şirketleri (bilhassa mega-şirketleri fakat sadece onları değil) muazzam ahmaklıklarının ve kendi kendine oluşturdukları zararların bedelini ödemekten (kar kaybından) korumanın yollarını arıyor. Bunu yaparken izlemeye çalıştıkları yol esasen, bireyleri işsizliğin sonuçlarından, ciddi hastalıklardan, konut ipoteklerinden, insanları ve ailelerinin sürekli karşılaştıkları diğer bütün somut problemlerden koruyan, tarihsel olarak kurulmuş olan güvenlik ağlarını (bütünüyle ortadan kaldıramıyorsa) birtakım kesintilerle budamak.

Kısa vadeli çıkar peşinde koşanlar borsada sürekli ve hızlı oynamaya devam ediyor. Fakat bu oyun, orta vadede satıştaki ürünlerin alıcı bulma olanağıyla çakışmasına bağlı. Ve etkin talep hem güvenlik ağlarındaki kesintilerden hem de daha fazla kesintinin olacağına dair büyük korku nedeniyle sürekli azalıyor.

Kemer sıkma politiklarının destekçileri sürekli olarak bizi dönemeci geçtiğimize ya da yakında geçeceğimize ve genel refahın yeniden canlanacağına inandırmaya çalışıyor. Ancak, biz gerçekte bu efsanevi dönemeci hiç dönmedik ve yeniden canlanmaya dair vaatler her zamankinden daha iddiasız ve daha uzun sürecek gibi görünüyor.

Ayrıca sosyal demokrat bir çözüm seçeneğinin mevcut olduğunu düşünenler de var. Kemer sıkma yerine, hükümet harcamalarını artırmalı ve toplumun daha varlıklı kesimlerini vergilendirmeliyiz. Bu politik olarak mümkün olsa da, hile sayılmaz mı? Kemer sıkma destekçilerinin mantıklı tek bir argümanı mevcut. Gittikçe daha fazla insan politik olarak en büyük tüketiciler arasında olmayı talep ederken tüketim seviyesinin herkesin istediği düzeyde devam etmesi için yeterli dünya kaynağı yok.

Burası değinmek istediğim istisnaların başlangıcını oluşturmakta. İstisna ülkeler, yüksek tüketicilerin yalnızca coğrafi konumlarını değiştirmiyor, şu anda bu yüksek tüketicilerin sayısını artırıyor. İstisnaları oluşturan ülkeler bu nedenle ekonomik ikilemleri çözmek yerine onları artırıyor. Bu yapısal krize içkin esas ikilemden çıkmanın sadece iki yolu var. Birinci yol, temel tüketimin, eşit olmayan dünya dağılımına izin vermek ve bunu artırmak için “piyasa” yerine gücü ve hileyi koyacak kapitalist olmayan otoriter bir dünya-sistemi kurmak. Diğer yol ise uygarlık değerlerimizi değiştirmekten geçiyor.

Nispeten demokratik ve nispeten eşitlikçi bir tarihsel sistemde yaşamayı gerçekleştirmek için “büyümeye” değil Latin Amerika’da buen vivir denilen “iyi yaşama” ihtiyacımız var. Bu dünya kaynaklarının nasıl dağıtılabileceğine dair, herkesin hayatta kalmak için ihtiyacı olduğu kaynağa sahip olması gerektiği fakat aynı zamanda bunun gelecek nesiller için de geçerli olması ihtimalini korumamız gerektiği gibi devam eden rasyonel tartışmalara katılmamız anlamına geliyor.

Bu tartışmalar, dünya nüfusunun bazı bölümleri için kendi çocuklarının daha az, diğerleri içinse daha fazla “tüketeceği” anlamına geliyor. Fakat ancak böylesi bir sistemde hepimiz sistemin mümkün kıldığı sosyal dayanışma tarafından güvence altına alınmış bir hayatın “güvenlik ağına”sahip olabiliriz.

Önümüzdeki yirmi ila kırk yılda kapitalizmin ayakta kalması ile ilgisi olmayan (zaten bir sistem olarak bütün olasılıklarını tüketmiş durumda) muazzam bir politik mücadeleye tanık olacağız, peki kapitalizm yerine kollektif olarak “seçeceğimiz” sistemden ne haber? Kutuplaşmayı sürdürüp genişleten otoriter bir model mi yoksa daha demokratik ve daha eşitlikçi bir sistem mi?

15 Aralık 2012

(binghamton.edu adresindeki İngilizce orijinalinden Pınar Atalay tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir)

 

“AKP, üniversiteleri birbirine kırdırtıyor”

ODTÜ’de geçen hafta yaşanan protestoların ardından YÖK olayların incelenmesi için Denetleme Kurulu’nu görevlendirirken, İstanbul’daki 5 devlet üniversitesi ortak bir açıklama yaparak hükümetten yana tavır aldı. Daha sonra hükümetten yana açıklama yapan üniversitelerin sayısı 12’ye yükseldi. Açıklamalarda Başbakan Erdoğan’ın olaylarla ilgili görüşlerinin neredeyse aynen tekrarlandığı görülüyor.

Marmara Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi, Yıldız Teknik Üniversitesi, Galatasaray Üniversitesi ve Mimar Sinan Üniversitesi’nin ortak açıklamasında “Türkiye Cumhuriyeti’nin uzay bilimleri ve teknolojileri alanında göstermiş olduğu bu tarihi başarı, ne yazık ki ODTÜ yerleşkesinde bazı öğrencilerin şiddet eylemleriyle gölgelenmeye çalışılmıştır. Öğrencilerin tek protesto aracı eleştirel fikirleri olmalı; taş, sopa ve molotof kokteyli öğrencilerle anılmamalıdır. Kavga ve şiddet hiçbir fikre hizmet edemez ve hiçbir fikir hedeflerine bu yöntemlerle ulaşamaz.” denirken, Hacettepe Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Murat Tuncer de “Tamamen kendi üretimimiz olan Göktürk-2 uydumuzun başarıyla fırlatılması sırasında ve sonrasında yaşanan şiddet içeren olayların, Türkiye’nin gurur duyacağı bu başarıyı gölgede bırakması üzüntü vericidir. Demokratik bir hak olan protestonun, şiddet kullanılarak ortaya konulması kabul edilemez. Güvenlik güçlerimizi ve öğrencilerimizi birbirlerinin karşıtı değil, ülkemiz için çaba gösteren paydaşlar olarak görüyoruz” açıklamasını yaptı.

Bilindiği gibi ODTÜ rektörü Prof. Ahmet Acar geçtiğimiz günlerde Radikal gazetesinden Murat Yetkin’e yaptığı açıklamada “ODTÜ’de protesto da ilk kez görülen bir şey değil. İnanamadığımız ölçüde güç kullandı polis, kreşlerin olduğu bölge dahil gaz bombaları, kampüsün orta yerinde gaz ve ses bombaları atıldı. Ben görmedim ama öğrencilerin dövüldüğü bilgileri var. Oysa polis yanlış gördüyse yakalayıp gözaltına alır, dövmek ne demek? Biz nasıl öğrencilerden protestolarını barışçıl yapmasını istiyorsak, bunu da kabul edemeyiz.” demişti.

ODTÜ’ye karşı hükümeti savunan diğer üniversiteler ise şöyle: Afyon Kocatepe Üniversitesi, Bingöl Üniversitesi, Sabahattin Zaim Üniversitesi, Uşak Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi, Bezmialem Vakıf Üniversitesi.

Ferdan Ergut: “AKP, gemi azıya almış üniversiteleri birbirine kırdırtacak”

Üniversitelerin ODTÜ olaylarıyla ilgili olarak hükümetten yana açıklama yarışına girmeleri hakkında görüşünü aldığımız ODTÜ Tarih Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Ferdan Ergut ise ortak açıklama yapan üniversitelerin tek merkezden yönlendirildiklerinin çok belli olduğunu söyledi. Ergut son durumla ilgili olarak gazetemize şu yorumu yaptı:

“Acı olan şu ki, bunlar daha dün kurulan üniversiteler değil. Tek bir merkezden yönlendirildiklerini bu kadar ayan beyan ilan edebilmiş olmaları çok üzücü. AKP, gemi azıya almış üniversiteleri birbirine kırdırtacak. Zamanında 28 Şubat üzerinden demokratlık taslamış insanlar bunlar. Şimdi ise polis şiddetinden bir kelime olsun bahsetmeden basın acıklaması yapıyorlar. 3600 polis, 15 panzer, binlerce gaz bombası, yüzlerce ses bombası ile bir üniversiteye girilmez. O polis şiddet uygulamamış olsaydı bile üniversite özerkliğine zerre saygısı olan bu durumu kınardı. Ama burası Türkiye!”

Mithat Sancar: “Aklıma Gogol’un Burun öyküsü geldi.”

Sosyal medyada da konuyla ilgili çok sayıda yorum yapılıyor. Twitter’dan görüş açıklayan isimlerden Galatasaray Üniversitesi öğretim üyesi Özgür Mumcu “Üniversite adına açıklama yapılıyor, üniversitede kimsenin bundan haberi yok. İleri akademik özgürlük.” derken,  gazeteci Faruk Bildirici “Üniversitelerin kendilerini iktidara destek açıklaması yapmak zorunda hissetmeleri, ruh hallerini laflarindan daha iyi yansıtıyor aslında” demiş.

Ankara Üniversitesi öğretim üyesi Mithat Sancar‘ın yorumu ise şöyle: “İstanbul’daki üniversitelerin ODTÜ’yü kınayan bildirilerini okuyunca, neden bilmiyorum, aklıma Gogol’un Burun adlı öyküsü geldi.”

Galatasaray’dan ortak bildiri

Öte yandan Galatasaray Üniversitesi öğretim üyeleri kaleme aldıkları ortak bir bildiriyle üniversitelerinin yaptığı açıklamayı reddettiler ve “Biz bu açıklamaya hiçbir şekilde katılmadığımızı beyan ediyoruz” dediler. Konuyla ilgili haberimiz için TIKLAYIN

Yeşil Gazete Haber Merkezi

 

Galatasaraylı akademisyenler: “O açıklama bizden değildir”

01:48’de güncellendi

İçlerinde Galatasaray Üniversitesi’nin de olduğu bazı üniversitelerin ortak imzasıyla yayınlanan ve geçtiğimiz hafta ODTÜ’de yaşanan polis şiddeti sonrasında ODTÜ öğrencilerini ve yönetimini suçlayan bildiriye cevap veren Galatasaray’lı öğretim üyeleri, “Biz bu açıklamaya hiçbir şekilde katılmadığımızı beyan ediyoruz” dediler.

Açıklamaya imzaların gelmeye devam ettiğini bildiren akademisyenler, ilk imzacıları salı 00:30’da açıkladılar.

Rektörlerin imzasıyla yayınlanan bildirinin ardından sosyal medyada büyük tepki doğmuş, bir çok öğretim üyesi “Bu açıklama yapılırken bize haber verilmedi. Bu açıkça iktidara yaranma çabasıdır. Bildiride yazılanlara asla katılmıyoruz” gibi yorumlarda bulunmuştu.

Galatasaray Üniversitesi öğretim üyelerinin bu karşı-bildirisinin ardından diğer üniversitelerde görev yapan öğretim üyelerinden de benzer karşı-bildiriler bekleniyor.

Galatasaray Üniversitesi akademisyenlerinin yaptığı ve sosyal medyada paylaşılan bildirinin tam metni ise şöyle:

*****

Basına ve Kamuoyuna,

ODTÜ’de yaşanan üzüntü ve kaygı verici olaylarla ilgili olarak üniversitelerimiz tarafından bir açıklama yapıldığını gazetelerden öğrendik. Biz, aşağıda imzası bulunan ve Galatasaray Üniversitesi’nde görev yapmakta olan öğretim elemanları olarak bu açıklamaya hiçbir şekilde katılmadığımızı beyan ediyoruz.

ODTÜ’de yaşanan olaylarda öğrencilerin maruz kaldığı polis şiddetini kınıyoruz. ODTÜ’lü meslektaşlarımızın tüm ifadelerine rağmen, söz konusu açıklamayı yapan üniversite yönetimlerinin, polisin olayları başlattığı, olayların ilk aşamasından itibaren iyi niyetli davranmadığı ve orantısız güç kullandığı gerçeğini gözardı etmelerini manidar buluyoruz. Polis şiddeti karşısında tek vücut olarak tepki gösteren ODTÜ’lü meslektaşlarımızın ve öğrencilerin yanında olduğumuzun bilinmesini istiyoruz.

Üniversitenin özgürlüğü sadece öğretim elemanlarının araştırma ve ifade özgürlüğünden ibaret değildir. Öğrencilerin düşünce, ifade ve protesto özgürlükleri de üniversite ortamının ayrılmaz bir parçasıdır. Türkiye’de son yıllarda öğrenciler üzerinde artan baskılara sessiz kalan, akademik özgürlüklere yapılan müdahaleler karşısında susan üniversite yönetimlerinin, iktidarı elinde tutanlara hoş görünmek maksadıyla yaptıkları açıklama, akademi tarihine kara bir leke olarak düşmüştür.

Üniversiteler, iktidarların böbürleneceği projeler üreten, şirketlerin taşeronu gibi çalışan, kâr hedefine odaklanan imalathaneler değildir. Akademinin vazgeçilmez görevlerinden biri de, hiçbir baskı altında kalmadan, toplum ve iktidarı sorgulamak, bunlar hakkında bilimsel ve eleştirel görüşlerini dile getirmektir. Üniversiteler, güçlünün karşısına bilgi, bilim ve özgürlükçü düşünce ile çıkabilmelidir. Araştırma alanı fark etmeksizin akademik özgürlükler bir bütündür. Akademik özgürlüklere saygı gösterilmeyen kurumlarda, nasıl kullanılacağı ve neye hizmet edeceği sorgulanmaksızın üretilen bilginin, toplumlar üzerinde yıkıcı etkileri olabileceğini tarih bizlere birçok defa göstermiştir.

Bugün, baskıcı politikaların ana hedefi haline gelmiş olan ODTÜ’lü akademisyen ve öğrencilerin yanında yer almak, akademi ve demokrasi tarihi açısından vazgeçilmez bir sorumluluktur. Basit iktidar hesapları ve ikbal kaygıları ile ODTÜ’ye karşı tavır alan üniversite yönetimleri ve bu yönetimleri destekleyenler veya bu politikalar karşısında sessiz kalanlar, bu davranışlarının hesabını, akademik özgürlükler ve demokrasi tarihi önünde vermek zorunda kalacaklardır.

İmzacılar

Yrd. Doç. Dr. Özgür Adadağ
Öğr. Gör. Tuba Akıncılar
Yrd. Doç. Dr. Özge Aksoylu
Arş. Gör. Dr. Güçlü Akyürek
Arş. Gör. Zeynep Arıkanlı
Arş. Gör. Dr. Erinç Aslanboğa
Öğr. Gör. Dr. Esra Atuk
Arş. Gör. Gözde Aytemur
Arş. Gör. İlke Bereketli
Arş. Gör. Ozan Çağlayan
Arş. Gör. Dr. Zeynep Çelebi
Arş. Gör. Balca Çelener
Arş. Gör. Dr. D. Burak Çelik
Arş. Gör. Gaye Çankaya Eksen
Arş. Gör. Başak Demir
Doç. Dr. Murat Develioğlu
Arş. Gör. Seçil Doğuç
Arş. Gör. Dr. İdil Engindeniz Şahan
Arş. Gör. Gonca Erol
Arş.Gör. Dr. Ege Göktuna
Arş. Gör. Dr. Pelin Işıntan
Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu
Arş. Gör. Dr. Mehmet Karlı
Arş. Gör. Sedef Koç
Arş. Gör. Dr. Gülşah Kurt
Arş. Gör. Dr. Bleda Kurtdarcan
Doç. Dr. Ahmet Kuyaş
Doç. Dr. Haluk Levent
Doç.Dr. İpek Merçil
Arş. Gör. Dr. Özgür Mumcu
Öğr. Gör. Nazlı Ökten
Arş. Gör. Dr. Cem Özatalay
Yrd. Doç. Dr. Ahu Özmen
Yrd. Doç. Dr. Bilge Öztürk Göktuna
Arş. Gör. Dr. Özgürol Öztürk
Arş. Gör. Selin Pelek
Doç. Dr. Kerem Rızvanoğlu
Arş. Gör. Dr. Menent Savaş
Arş. Gör. Zeynep Savaşçın
Arş. Gör. Mutlucan Şahan
Arş. Gör. Dr. Ceren Sözeri
Yrd. Doç. Dr. Beyza Ç. Tekin
Dr. Ayşecan Terzioğlu
Arş. Gör. Merve Tiryakioğlu
Öğr. Gör. Dr. Ayşe Toy Par
Yrd. Doç. Dr. Ruhi Tuncer
Arş. Gör. Dr. Özgür Türesay
Doç. Dr. Buket Türkmen
Arş. Gör. Pınar Uluer
Yrd. Doç. Dr. Ayşegül Ulus
Yrd. Doç. Dr. Mustafa Ulus
Arş. Gör. Özen Ülgen
Prof. Dr. Füsun Üstel
Prof. Dr. Hamdi Yasaman
Arş. Gör. Mert Yaşar
Arş. Gör. Ayşe Yılmaz Ceylan
Arş. Gör. Cemil Yıldızcan
Arş. Gör. Yusuf Yıldırım

(Yeşil Gazete)

Newsweek basılı yayınına son verdi

Medyanın internete kaymasının çarpıcı bir örneği: Dünyanın en ünlü haftalık haber dergilerinden Newsweek basılı yayınına son verdi ve bundan böyle sadece yayınını sadece internette sürdüreceğini açıkladı.

Derginin bu hafta yayınlanan son sayısının kapağı ise siyah beyaz ve bir ölüm ilanı gibi. Kapakta twitter etiketi şeklinde #sonbasılısayı yazıyor. Fotoğrafta görünen derginin New York’taki binası ise mezar taşını andırıyor.

Editör Tina Brown son sayıya yazdığı editoryelde yılbaşından itibaren derginin iPad, Kindle ya da telefonlardan okunabileceğini, Şubat sonundan itibaren ise bütünüyle dijital yeni bir formata geçeceğini açıkladı.

BBC Türkçe’de yer alan habere göre Newsweek’in ilk sayısı 17 Şubat 1933’te çıkmış, haftanın her günü için bir haber fotoğrafının yer aldığı kapak tasarımıyla büyük bir yankı yaratmıştı. Dergi en büyük rakibi Time’ın ardından ikinci sırada gelse de, 1960’lardaki vatandaşlık hakları hareketiyle ilgili yaptığı haberlerle ön plana çıkmıştı.

Dergi, en çok tiraj kazandığı dönemde 3 milyon sattı. Ancak okuyucu ve reklam gelirlerinin azalması nedeniyle para kaybetmeye başladı. Newsweek, 2010’da Washington Post tarafından sadece 1 dolara işadamı Sidney Harman’a satılmış, üç ay sonra da Daily Beast’le birleşmişti.

Dergi sadece internette çıkarak, baskı, posta ve dağıtım gibi kalemlerde tasarruf edecek. Ancak, geleneksel olarak basılı dergilerdeki ilanlara daha çok para ödeyen reklam verenleri kaybedecek. Derginin yazı işleri kadrosundaki çok sayıda çalışan da işlerini kaybedecek.

(BBC Türkçe, Yeşil Gazete)

 

AB’den Türkiye’ye kısmi vize muafiyeti

AB Komisyonu, hizmet sunan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının Almanya, Hollanda ve Danimarka’ya vizesiz girebilmesine karar verdi. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları Almanya’da 2, Hollanda ve Danimarka’da 3 ay vizesiz kalma hakkına sahip olacak.

AB Komisyonu’nun Schengen el kitapçığının yenilenmesiyle ilgili üye ülkelere gönderdiği yazıda, Avrupa Adalet Divanı’nın 19 Şubat 2009 tarihli Soysal kararıyla, hizmet sağlayan Türk Cumhuriyeti vatandaşlarından vize istenmeyeceğine hükmettiği ve Hollanda Danıştayı’nın 14 Mart 2012’de verdiği kararla bu durumu teyit ettiği hatırlatıldı.

AB Komisyonu’nun hazırladığı belgede Türk vatandaşlarının hangi şartlar altında vizesiz seyahat edebilecekleri detaylı izah edildi.

Buna göre hizmet sunan Türk Cumhuriyeti vatandaşlarına vize muafiyeti, 26 Schengen ülkesinden sadece Almanya, Hollanda ve Danimarka’yı kapsıyor. AB Komisyonu buna gerekçe olarak, Soysal kararına dayanak oluşturan 1970 tarihli Katma Protokol yürürlüğe girdiğinde sadece bu 3 ülkenin Türk Cumhuriyeti vatandaşlarına vize uygulamamasını gösterdi.

Belgede, söz konusu 3 ülkeye hizmet sunmak için karayoluyla giden Türk Cumhuriyeti vatandaşlarının transit geçecekleri ülkelerden vize almaları gerektiği ve istisnai şartlarda sınır kapılarında vize verilebileceği belirtildi.

‘Almanya’da 2 ay kalma hakkı’

Türk Cumhuriyeti vatandaşlarının hizmet sunmak için vizesiz girecekleri Almanya’da 2 ay, Hollanda ve Danimarka’da 3 ay kalabileceklerini belirten AB Komisyonu, bu amaçla, söz konusu 3 ülkeye seyahat edenlerin vize muafiyeti şartlarını taşıyıp taşımadıklarına sınır güvenliğinin karar vermesi gerektiğini bildirdi.

AB belgesine göre Almanya, Hollanda ve Danimarka’da Türk Cumhuriyeti vatandaşlarına vize muafiyeti, ticari taşıtların sürücülerini, satılan bir mal ya da imzalanan bir sözleşme nedeniyle kurulum, bakım ya da onarım yapacak şirket çalışanlarını, ücret karşılığında sanatsal, bilimsel ve sportif faaliyetlerde bulunanları kapsıyor.

Hizmet sunan Türk Cumhuriyeti vatandaşlarının bu durumu sınır kapılarında ispatlamaları isteniyor. Bu kapsamda Türkiye’deki ticaret odalarından ve verilecek hizmetin Avrupa’daki muhataplarından alınacak belgelerin faydalı olacağı belirtiliyor.

‘Vize yerine bilgi verin’

Schengen el kitapçığı için bazı “pratik bilgilere” de yer veren AB Komisyonu, Almanya, Hollanda ve Danimarka’nın Türkiye’deki konsolosluklarına vize başvurusu için gelenlerden hizmet sunumunda bulunanlara vize vermek yerine vizesiz seyahat hakları konusunda bilgi verilmesini istedi.

(AA)

 

İngiltere’de sel, Doğu Avrupa’da kar

Doğu Avrupa dondurucu soğuk ve karla boğuşurken İngiltere yeniden sular altında kalma tehlikesi geçiriyor. Noel hazırlıkları ‘suya’ düşen afetzedeler suların bastığı evlerini tahliye ediyor, tren seferleri aksıyor, otoyollar trafiğe kapanıyor.

Haftalardır aralıksız yağan yağmur yüzünden yüzlerce aile evini terk etmek zorunda kaldı. İngiltere’nin güneybatısındaki Cornwall’de suların bastığı 117 bina tahliye edildi. Güney sahillerindeki sayfiye yeri Devon’da da 20 ev oturulmaz hale geldi. Braunton’un dış dünyayla bağlantısı kesildi.

İngiltere’nin doğu kıyılarıyla İskoçya’da da nehirlerin taşması yüzünden çok sayıda aile evini boşalttı. Kabaran Kuzey denizi sularının sel bariyerlerini aşması ağır maddi zarara yol açtı. Stadyumların sulara gömülmesi nedeniyle ikinci lig karşılaşmaları iptal edildi.

Meteoroloji uzmanlarının tahminlerine göre yağışlar önümüzdeki günlerde de devam edecek. Fırtına ve seller son haftalarda en az altı kişinin ölümüne sebebiyet verdi. Hafta sonunu ve Noel yortusunu ailesiyle birlikte evinde geçirmek üzere yola çıkan birçok İngiliz, tren seferlerinin iptal edilmesi ve yolların sel sularından kapanması nedeniyle mahsur kaldı.

(DW)

Suriye’de yeni ateşkes arayışları

BM ve Arap Birliği’nin Suriye Temsilcisi Lakhdar Brahimi, ülkedeki çatışmaları sona erdirmek için yapılan yeni bir girişim kapsamında Suriye lideri Beşar Esad’la görüştü.

Brahimi ayptığı açıklamasında, “Sayın cumhurbaşkanıyla görüşme onurunu yaşadım ve her zamanki gibi gelecekte atılabilecek pek çok adımla ilgili görüş alış verişinde bulunduk” dedi. Brahimi, Ağustos’ta Suriye Temsilciliği görevine atandıktan sonra üç kez Şam’ı ziyaret etti.Ancak, şu ana dek pek bir ilerleme sağlayamadı.Muhalifler 21 aydır Beşar Esad yönetimiyle çatışıyor.

21 Ayda 46 Bin ölü

Suriye Devrim Şehitleri Veritabanı adlı oluşumun yayımladığı son rapora göre, Suriye’de Esed güçlerinin 15 Mart 2011’den bu yana geçen 21 ay 21 gün içinde düzenlediği operasyonlarda 41 bin 129’u sivil ve 5 bin 47’si Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) askeri olmak üzere 46 bin 176 kişi hayatını kaybetti. Hayatını kaybedenlerin 42 bin 46’sının erkek, 4 bin 129’unun ise kadın olduğu belirtildi.

46 bin 176 kişinin 3 bin 922’sinin çocuk olduğu ifade edilen raporda, Esed yönetiminin operasyonları sonucu Kasım ayında 4 bin 104 kişinin hayatını kaybettiği kaydedildi.

(BBC, AA)

 

ODTÜ Direnişi: Onurlu bir isyan, bir başlangıç – Güven Gürkan Gürtan

Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde (ODTÜ) geçen hafta yaşananlar ve hemen akabinde bizzat Başbakan Recep Tayyip Erdoğan başta olmak üzere iktidar kanadından ve onunla bütünleşik medyadan işitilen öfkeli nutuklar aslında Türkiye’nin son yıllarının bir özeti niteliğinde.

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) siyaseti salt “teknik bir meseleye” indirgeyen ve kendi iktidarı dışında kalan tüm politik örgütlenmeleri ve sesleri itibarsızlaştırmaya ve kriminalize etmeye çalışan genel stratejisinin önemli ayaklarından biri üniversitelere dair izlediği kuşatıcı ve müdahaleci siyaset.

Yeni yüksek öğretim yasa tasarısının üniversite bileşenlerine dayatılmak istendiği bugünün konjonktüründe Erdoğan’ın ODTÜ çıkışı, sadece ODTÜ’lü öğrencilere ve akademisyenlere yönelen bir azarlama/had bildirme girişimi değil aksine tüm muhalif akademia ile üniversite örgütlenmelerine ve bu vesileyle tüm demokrat ve sol çevrelere bir gözdağı niteliğinde.

Bu nedenle demokrasiden ve özgürlüklerden yana tavır koyan tüm akademisyenlerin ve öğrencilerin bir araya gelerek seslerini yükseltmesi ve bu haykırışlara desteğin tabana yayılması hayati bir ehemmiyet taşıyor.

İktidarın Gençliği ve Ötekiler

Başbakanının ODTÜ olayları üzerine beyan ettiği düşüncelerin bir kısmı doğrudan kamuoyuna yöneltilmiş bir yanlış bilgilendirme operasyonu.

Eylemci öğrencileri ve polis işgaline ve şiddetine karşı çıkan akademisyenleri ‘terörist’ ilan etmek bunun en güzel örneği. Ancak asıl vahim olanı bahsi geçen dezenformasyondan çok bu iddiaları çevreleyen önkabuller.

Öncelikle iktidar, toplumsal ve politik meselelerde üniversite bileşenlerinin hangi doğrultuda davranması gerektiğine karar verenin kendisi olmasını talep ediyor.

Burada da Türkiye’nin siyasal yaşamının sağ bakiyesinden aşina olduğumuz “milli gurur” heyulasını sapmaz bir kriter olarak karşımıza çıkarıyor.

Hal böyleyken üniversite öğrencilerinin ve akademisyenlerinin ‘ideal hal ve tavırları’ uzaya uydusunu gönderen bir ülkenin Başbakanına hürmette eksik etmeden dev ekranlar karşısında alkış koparmak.

Zira ‘milli, ‘manevi değerlerine bağlı itaatkâr gençlik’ kategorisi bunu emrediyor.

Yok hayır bu ülkenin şimdisine ve geleceğine dair itirazlarınız varsa ve bunu dillendirmek için eylemdeyseniz ne bugünün ne 2023’ün ne de 2071’in ‘şanlı’ Türkiye’sinde yeriniz yok!

Üniversite Muhalefetini Okuyamamak

Meselenin diğer yüzü doğrudan üniversitelilerin neleri protesto ettiğini anlamama/kavrayamama konusunda iktidarın gösterdiği azim ile doğrudan ilişkili.

Üstüne üstlük tüm karşı çıkışları ülke içi sığ bir politik rekabet düzlemine indirgeyecek kadar da siyaseten ve entelektüel açıdan ufuksuz.

Öncelikle üniversitelerde büyüyen gençlik muhalefetinin hem doğrudan neo-liberalizmin küresel dayatmalarıyla ve neden olduğu sistemik krizlerle hem de bunların tek tek ülkeler ölçeğindeki altüst edici yansımaları ile ilişkili olduğunu belirtmek gerek.

Ve bu muhalefet dalgasının farklı aktörlerin başını çektiği diğer isyan çabalarıyla aynı küresel ruhtan beslendiği de bir başka gerçek.

Fransız banliyölerindeki isyandan ‘Occupy Wallstreet’e oradan İlk İş Sözleşmesi’ne tepkilerden Bologna sürecine karşı dersleri boykot eden üniversite öğrencilerine uzanan bir zincirden bahsediyoruz.

Neo-liberal düzenlemelerin baskısıyla gün geçtikçe güvencesizleşen bir geleceğe dair kendi kaderlerini kendi ellerine almak isteyen aktörlerin ayağa kalkışları, bir başka dünya kurma çabalarımıza katılıyor, yeni imkânlar sunuyor.

Türkiye’deki durum da hiç farklı değil. Çoğu zor şartlarda okuyan üniversite öğrencileri, mezun olduklarında nasıl belirsizlikle dolu günlerin kendilerini beklediğinin farkındalar. İşsizlik, esnek istihdam, sosyal güvencesizlik ve sınır tanımaz piyasacılığın müsebbibi olduğu nice sorunla yüzleşmek zorundalar.

Aynı anda ülkedeki otoriterleşmenin seyrini, üzerlerindeki baskıyı da hissediyorlar. Daha şimdiden birbirlerinin üstüne basmak, orada burada ikbal peşinde koşmak yerine daha özgür bir gelecek ve kamusal iyi için mücadele vermelerinden daha onurlu ne olabilir?

Öyleyse

İktidarın muhalif hiçbir akademisyeni, idari personeli, öğrenciyi üniversite bünyesinden istemediği ODTÜ olayları ve sonrasındaki tutumları ile bir kez daha kanıtlandı.

Başbakan bizzat şunları dahi söyledi

“Bu ülkenin evlatları, genç mühendisleri, böyle bir tasarım yapmışlar, böyle projeyi hazırlamışlar, bunu uzaya fırlatıyorsunuz, hep beraber, aşkla kendi uydusunu artık uzaya fırlatıyor diye bu heyecanı duyması lazımken, bunlarda böyle bir heyecan yok. Ne rektöründe var, ne diğer akademisyenlerinde var. Ondan sonra utanmadan, sıkılmadan kalkıp söyledikleri şey; ‘polisin, güvenliğin olmadığı bir üniversite istiyoruz.’ Neymiş? Derslere girmiyormuş. Girmezsen girme, bu tür öğretim üyeleri olsa ne olur olmasa ne olur. Bunların elinde ancak bunlar olur.”

Ben de kişisel olarak ‘olsa ne olur olmazsa ne olur’ kategorisine giriyorum sanırım. Ama bunun kararını Başbakan değil meslektaşlarım ve öğrencilerim verir.

Hal böyleyken benzer tasfiye ve dönüştürme operasyonlarına yasal zemin sağlayabilecek başta yeni yükseköğretim yasa taslağı olmak üzere tüm girişimlere karşı üniversite bileşenlerinin ve toplumun mücadelesini ve dayanışmasını arttırması gerekiyor.

Zira üniversite’deki anti-demokratik ve piyasacı dönüşüm sadece üniversitelerin değil tüm toplumun meselesi.

Güven Gürkan Gürtan – www.bianet.org