Ana Sayfa Blog Sayfa 4474

Fener’de ‘Ta Fota’ (Işıklar) Bayramı kutlandı

Mesih İsa’nın vaftiz edilişi, ‘Ta Fota’ (Işıklar) Bayramı, Ekümenik Patrikhane’nin bahçesindeki Doğu Roma döneminden kalma, tarihi Ayios Yeorgios Kilisesi’ndeki ayinle kutlandı. Büyük ayinin ardından, denizden haç çıkarma geleneği yerine getirildi. Patrik Bartholomeos tarafından denize atılan haçı, Yunanistanlı Lukas Kokini çıkardı.

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi, Mesih İsa’nın vaftiz edilmesi Ekümenik Patrikhane’de Bartholomeos’un da katıldığı büyük ayinle kutlandı. Sabah saat 09.10’da başlayan ve üç saatten fazla süren ayine katılım yoğundu.

Ayinin tamamlanmasının ardından saat 12.25’te Bartholomeos ile ruhaniler Fener iskelesine doğru yürüdü. Vatandaşlar tarafından büyük ilgi gösterilen yürüyüşün ardından kortejde yer alan din adamları, deniz kenarında oluşturulan stant üzerine çıktı.

Yoğun katılım nedeniyle izdiham yaşanan tören, Patrik Bartholomeos tarafından, Haliç’in soğuk sularına haçın atılması ile başladı. Haçı çıkarmak için 23 kişi denize atladı. Su üstündeki haça ilk ulaşan, Yunanistan’ın Dedeağaç kentinden ailesiyle birlikte İstanbul’a gelen 22 yaşındaki Lukas Kokinis oldu. Kokinis, önce suyun içinden çıkardığı haçı öptü,  ardından da haçı Patrik Bartholomeos’a götürdü. Bartholomeos da haçı aldıktan sonra Kokini’ye altından haç kolye hediye ederek, tebrik etti.

Törenin ardından gazetecilerin sorularını yanıtlayan Kokinis, Yunanistan’da çiftçilikle uğraştığını belirterek, İstanbul’a gelirken denizden haçı çıkarmayı hayal ettiğini, bunu başardığı için çok mutlu olduğunu söyledi.

Protestolar eşliğinde yapılıyordu

Yüzyıllardır Üsküdar, Kuzguncuk, Beylerbeyi, Çengelköy ve İstanbul’un birçok yerinde devam eden denizden haç çıkarma törenleri kesintiye uğradı ve Ekümenik Patrikhane, 50 yıl Haliç’te tören yapamadı. 2003 yılında ise, törenler yeniden yapılmaya başlandı.

2005’teki tören, “Haçın düştüğü yer bizim” anlamına geldiğini söyleyen MHP’li grubun protestosuyla başladı. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, bir mitingde protestoya şu sözlerle destek vermişti: “İstanbul’da piskopos elindeki haçı Haliç’e atıyor, diğerleri de haçı çıkararak kendince bir gelenek oluşturmaya çalışıyor. Fakat ülkücüler, kayıklarla Haliç’te gezip mesajı veriyorlar. Haliç’ten haç çıkarmak İstanbul’u Konstantinopolis yapmaktır.”

2006 yılında ise, denizden haç çıkarma töreninde kendilerine ‘Türk Haliç Platformu’ adını veren grup, tören sırasında tekbir getirerek, “Patrik defol” diye bağırmıştı. Ayrıca gösterici gruptan bir kişi kostüm desteğiyle Fatih Sultan Mehmet’i canlandırmıştı.

(AGOS)

Mali uçurumla ondan da beter iklim uçurumunun muhabbeti

Thinkprogress.org’da Joe Romm imzasıyla yayınlanan makaleyi, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Özde Çakmak‘ın çevirisiyle sunuyoruz.

***

Birkaç haftadır Washington, DC içler acısı bir görünüm sergilemekte. Politik liderler, kararlaştırılan süre içinde bütçe açığını tasarruf güdümlü resesyon anlamına gelmeyecek biçimde çözmeyibaşaramadılar.

Oysa, her iki parti de anlaşmaya varmış gibi görünüyor – Senato’nun onayını kolayca kazandıktan sonra meclisten geçebileceği varsayılırsa – plan, zorlu tercihlerin çoğunu geçiştiriyor.

Anlaşma, kötü bir anlaşma değil – rüzgar vergisi kredisini kapsıyor, sözgelimi. NY Times web sitesinin en çok okunan haberinde,  planın “Demokratları öfkelendiren çok sayıda imtiyaz tanırken, yine de partinin önceliklerini kolladığını ve en zengin Amerikalılara vergi artışı koyduğunu” öne sürmekte.

Fakat, Nobel ödüllü Paul Krugman bu sabah yolladığı bir blog yazısında, anlaşmanın idare-eder mi yoksa dehşet verici mi olduğunu (borç tavanı kavgasında) neler olacağını görene dek bilemeyeceğimizi söylüyor:

Bu yüzleşmede, Obama geri adım atmazsa, geriye dönüp bakıldığında anlaşma kötü görünmeyecektir. Geri adım atarsa, dün, başkanlığı ve onu destekleyen herkesin umutlarını bir kenara fırlattığı gün olarak anılacaktır.

Son cümle, ancak Obama’nın iklim konusunda başarısızlığa uğramasının başkanlığını ve nesillerdir süregelen umutları bir kenara fırlattığı gün(ler) olacağına bel bağlamadığınız takdirde gerçek olacaktır.

NY Times, ani çöküşten alınacak ders, “kelli felli pazarlıkların kestirme çözümlerin yerini aldığı” ve “çift partili yasama organının minyatürize edilmesinin kaçınılmaz olduğu sonucuna varmaktadır – fakat, bunun böyle olacağı bir süreden belliydi. Obama’nın teşvik beyannamesini ve sağlık hizmeti planını destekleyecek Cumhuriyetçi oyları yok değil.

Aslında, Krugman’ın “Şaşkınlık Yaratmak” adlı NYT Pazar Serbest Görüş yazısında açıkladığı gibi, mali uçurum büyük ölçüde imal edilen bir krizdi. Gerçek şu ki, bütün bu zorlu politik sürece, medyanın bütün sturm und drang (fırtına ve itki)sine rağmen, iki parti de ne açığı önemli buluyor ne de ulusun en acil sorunu olduğunu düşünüyor. İlerleme yanlıları, en büyük sorunun yavaş ekonomik büyüme ve yüksek orandaki işsizlik olduğunu ve çözümün daha fazla yatırım artı işsizlik yardımından geçtiğini biliyorlar. Muhafazakar hareketi (ve Cumhuriyetçileri) tekeline alan Çay Partisi, asıl sorunun hükümet harcamalarından kaynaklandığını düşünüyor (yoksa, vergi artışının pazarlık konusu olmasına tepki göstermekte bu kadar kararlı olmazlardı).

En azından karikatüristler, amfizemin ilk evresi olan iklim açığına kıyasla, mali açığın hafif bir boğaz ağrısı olduğunu anladılar.

 

Mali uçurum - İklim Uçurumu. "Aşağı bakma. Çizgi filmlerde işe yarıyor"

 

Belki de manşetteki soru, “Mali uçurum fiyaskosu, iklim uçurumdan kurtulma ihtimalimiz hakkında yeni bir şey söylüyor mu?” olmalıydı. Bu soruyu yanıtlamak için, ülkeye yönelik son cidden büyük ekonomik tehditten beri – 2008 ekiminde yazdığım bir yazıda da, “450 ppm (ya da daha azı) politik açıdan mümkün mü? Bölüm 7: finansal kurtarma paketlerinden alınan ibretler,” ele aldığım gibi, bu ihtimaller hakkında neler bildiğimizin altını çizmekte fayda var. Yazı 4+ yıldan beri ne kadar az şeyin değiştiğini gösterdiğinden aşağıda bir alıntıya yer veriyorum:

Hayır, 450 bugün politik açıdan mümkün değildir. Ne de 550. 1000 ppm ve 6 derece ısıyı önlemek için yeterli hareket yoktur.

Tamam, bu önceden de belliydi; çünkü, Kongredeki muhafazakarlar kesinlikle gerekli hareketi bloke edebilir ya da enerji fiyatı sorununun demagojisini yapabilirler – belli ki, niyetleri de bu (bkz. “Bölüm 6: Boxer-Lieberman-Warner fatura tartışması bize ne anlatıyor”).

Fakat, bence, finansal kurtarma paketi hikayesinden alınacak daha çok ders var:

1. Yüz milyarlarca dolarlık hükümet tedbiri ancak çok, çok büyük bir kriz meydana geldiğinde devreye girer. Evet, büyük kamu harcama programı elde etmek için esas, temiz enerji ve yeşil yakalı işlere duyulan gereksinimden bahsetmek gerektiğini düşünen çok sayıda insan var. Konuşmak, ihtiyaç duyulan politikaları satmaktan öte, kriz olmadıkça, hiçbir işe yaramayacaktır.

2. Krizin “çok, çok büyük” olarak nitelenmesi için gerekli fakat, tek başına yeterli olmayan bir koşul; temelde tarafsız düşünce lideri olduğu düşünülen çok ciddi insanların da sözkonusu krizi bu şekilde tanımlamasıdır. Bu durumda, ultra milyarder Warren Buffet, ABD Merkez Bankası Genel Başkanı Ben Bernanke, Alan Greenspan, hatta CNBC’den Jim Cramer (evet, çok bağırıyor, ama buna iflas diyeli bir yıl oldu ve medyada oldukça saygın bir yeri var) panik olması gerekir.

3. Ayrıca, şu anda sıradan insanların da başına kötü şeyler geliyor olmalı. Meclisin asıl kurtarma paketi aleyhinde oy kullanması,  fakat büyük ölçüde devam eden borsa krizi, kısmen de bölgelerindeki küçük ve büyük ölçekli işletmelerden kredi piyasasının donduğunu duyduklarından yan çizmesi oldukça ilginçti.

4. Güvenilir insanlar, sorunun hükümet tedbiriyle çözüleceğini söylemeli. Pek çok insanın kaçırdığı bir başka önemli nokta da bu. Buffet, Bernanke ve Cramer dünyanın yıkıacağını fakat sizin planınızın bunu engelleyemeyeceğini söylüyorsa, planınız ölü, ölü, ölüdür.

 

Peki, bu bize iklim açmazı hakkında neler söylüyor?

1. Önümüzde, benzeri görülmemiş hükümet tedbiri gerektiren bir tek çok büyük kriz var. “İyi haber” şu ki, tabii buna iyi haber denebilirse, kriz gerçek ve eli kulağında – ve hükümet önderliğindeki çözümler için uygun. Ayrıca, tıpkı kurtarma paketi gibi, çözümün bütün “maliyeti”, vergi verenlere “mal edilmeyecek”. Çünkü, kurtarma paketi için, hükümetin satın alacağı öncelikli finansal mülkler değerli olacaktır; küresel ısınma için ise, emisyon üst sınırı ve ticareti faturası artı temiz teknoloji kampanyası, muazzam enerji tasarrufu sağlayacak  ve tamamen yeni endüstriler yaratacaktır.

 

Mali uçurum - İklim / "Alıştırma yapıyorlar sadece"

 

2. Ama enerji ve iklim sorunundan anlayan, tarafsız, güvenilir kanaat liderlerinin eleştirel bakışından yoksunuz (bkz. “Kanaat liderlerinin çoğu küresel ısınmadan anlamıyor”). Warren Buffet ve Bill Gates gibi insanlar ne zaman, diyelim Kanada’da iklimi yok eden yatırımlar peşinde koşmak yerine küresel ısınmanın dehşet verici doğası hakkında sesini yükseltecek? (bkz. “Gates ve Buffet katranlı kuma yatırım yapıyor, çift başlı balıklar çoğalıyor”). Evet, aslında güçlü önlemler talep eden bütün bir bilim camiası var, ama onlar artık bu ülkenin kanaat önderleri değiller ve ABD halkının büyük bir bölümü için güvenilirliklerini yitirdiler (“Reddedenler kazanıyor, ama sadece GOP ile”). Ciddi önlemlerin alınması için gereken bu koşulun karşılanması muhafazakarların iklim hareketine karşı yürüttükleri haçlı seferi yüzünden adamakıllı karışıyor. Muhafazakarlar yalnızca dezenformasyon kampanyası yürütmekle kalmıyor, küresel ısınma konusunda sesini yükselten her bilim insanını ya da gazeticiyi sol-kanat eko-emperyalistlerin maşası olarak etiketlemekte düzenli olarak çaba gösteriyorlar – Charles Krauthammer’ın dediği gibi, “uysal bilim insanları ile fırsatçı politikacıların eşlik ettiği çevre aktivistleri radikal ekonomik ve sosyal düzenlemelerin savunuculuğunu yapıyor,” ya da George Will’in belirttiği gibi “hükümet çevrecilere itaat ettikçe, hayatlarımızı daha çok gözetim altında tutar.” (bkz. “Muhafazakarların iklim bilimine inanmamasının gerçek sebebi”). Kısacası, dezenformasyon kampanyası, bütün eylem çağrılarının inanılırlığını sarsmaya çalışıyor.

3. Kısmen insan kaynaklı iklim değişimleri – kuraklıklar, kontrol edilemeyen yangınlar, seller, ağır hava şartları vs. vs – yüzünden kötü şeyler zaten oluyor. Fakat, çok sayıda çevreci ve gazeteci aciliyetin önemini azaltıyor ya da bu şeyler hakkında konuşmanın hata olduğunu düşünüyor (“NY Times yangın haberini harcıyor,” ve “NY Times kuraklık haberini de harcıyor,” ve “Gustav, iklim, sondaj – bazı çevreciler otosansür uyguluyor, peki ya ilericiler?” ve “Washington Post’tan Joel Achebach temel iklim biliminden anlamıyor.” Ve elbette, bir de herkese geleceğin o kadar da kötü olmayacağını söyleyen dezenformasyon kampanyası var. (Rahmetli) Michael Crichton bilime “göz attıktan” sonra “sorun”dan etkilenmediğini söylemişti. George Will, iklim değişikliğinin “faydalı” bile olabileceğini söylüyor ve NYT köşe yazarı John Tierney şöyle yazıyor, “Isınmanın net kar elde edilebilecek kadar hafif olma ihtimali var.” Bir de kazmanın teki olan GOP Başkanvekili geçen hafta çıkmış 70 milyon Amerikalıya değişim etkilerinin “gezegenimizin periyodik ısı değişimlerinden” kaynaklandığını söylüyor. Bu klasik reddeden mitinde, tek yapmamız gereken fırtınanın dinmesini beklemektir.

4. Bugün politik açıdan mümkün olan hükümet önderliğindeki iklim ve enerji tedbirleri sorunu çözmeyecektir. Boxer-Lieberman-Warner yasa tasarısı için kesinlikle doğruydu (bkz. “Boxer yasa tasarısı güncellemesi: ABD’de muhtemelen 2025 sonrasına kadar CO2 emisyon kesintisi yok”).

Ekonomik krizden çıkarabildiğim tek bir umut kırıntısı var. Kongre ve yürütme organları gerçek felaket meydana gelmeden önce, bir başka Büyük Buhran ile son bulmadan, hatta teknik olarak bir ekonomik durgunluğa girmeden önce harekete geçtiler. Belki, iklim konusunda da gerçek felaket yaşanmadan önce harekete geçebiliriz. Evet, ekonominin çökmesine yalnızca günler ya da haftalar kaldığı herkes tarafından anlaşldığı için Washington’ın harekete geçtiğinin farkındayım. Belli ki, harekete geçmek için iklim uçurumuna bu kadar yaklaşmayı bekleyemeyiz.

Önümüzdeki birkaç sene içerisinde iklim konusunda harekete geçmeliyiz – gerçek, önlenebilir felaket yaşanmadan onyıllar önce. Doğrusunu söylemek gerekirse, ülkenin ve dünyanın alacağı hiçbir olası tedbirin, önümüzdeki 30 yıl içerisinde iklim üzerinde önemli bir etkisi olmayacaktır. Bizim umutsuzca önlemeye çalıştığımız – ya da önlemeye çalışmamız gereken – 2040 sonrası 6 derece (ya da daha yüksek)ısınmadan geri dönüşün olmadığı Cehennem ve Suların Yükselmesi senaryosudur.

Ekonomik yardım krizine verilen tepkiler, belli ki, gerçek iklim felaketi yaşanmadan onyıllar önce harekete geçilebileceğini uman insanların içini rahatlatmıyor. Fakat, ben bardağın onda birini dolu görmeyi tercih ediyorum.

Neden?

Burada, öngörülemeyen durum başkanlık seçimleriydi. Daha önce hiç kendini gerçekten de ciddi iklim önlemleri almaya adamış, bizi problemi çözmeye sevkeden geniş ve kapsamlı bir gündem kampanyası yürüten ilham verici bir başkanımız olmamıştı. (bkz.” Obama’nın mükemmel enerji ve iklim planı.”)

Şu anda, Obama’nın planı politik açıdan mümkün değil. Sadece muhafazakarlar karşı çıktığı ve demagoji yapacakları için değil, ılımlılar sorunu kavramadığı ve demoji yapılarak sindirilecekleri için. Ve bilim insanları, çevreciler ve ilericiler yetersiz ve çelişkili mesajlar gönderdikleri için de. Ve geleneksel medya hala fena halde yetersiz bir iş çıkarmakta olduğu için (bkz. “Medya, reddenlere çanak tutuyor 2: Ya MSM insanlığın kendini yoketmesine yetmezse?”).

Fakat, geçmişte politik açıdan mümkün olanları dönüştüren gerçek liderler olmuştu. Bugün de umudumuz burada saklı.

 

Evet, bunlar güçlü iklim tedbiri sözü veren bir lider ve çoğunluğunu Demokratların oluşturduğu bir kongre seçmeden önce yazılmıştı.

Sözün özü aynı, ama. İklim Churchill’imizi bulana kadar ciddi bir tedbir göremeyeceğiz – muhtemelen iklim etkileri kötüleşip de en azından ikna edilebilir orta yolcular tedbir talep edene dek (bkz. “Yakın zamanlı iklim Pearl Harborları nelerdir? Harekete geçmek için ne bekliyoruz?”).

Mali uçurum fiyaskosu, bize öncelikle  geçtiğimiz seçimlerde her iki partinin de siyasi liderliği adına hiçbir şeyi değiştirmediğini gösterdi. İklim statükosuna takılıp kaldık ve çeşitli ekonomik dertlerin aksine bu geri dönüşü olmayan, medeniyetleri yok edecek bir felaket için bir reçetedir.

Yeşil Gazete için çeviren: Özde Çakmak

Makalenin özgün hali (ingilizce) için tıklayınız

(ThinkProgress.org, Yeşil Gazete)

GDO’lu balık kabusu kapımızda!

New York Times’da Andrew Pollack imzasıyla yayınlanan haberi, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Selda Bozbıyık‘ın çevirisiyle sunuyoruz.

***

Amerikan Hükümeti geçtiğimiz cuma günü ulusal gıda piyasasının arzını karşılamak üzere üretilmiş ilk genetiği değiştirilmiş hayvan olan “hızlı büyüyen somon balığı” üretimine izin için önemli bir adım attı.

Gıda ve İlaç Kurumu, yeni üretilen “hızlı büyüyen somon” türünün doğa üzerinde önemli bir etkisi olmadığını belirtiyor. Kurum ayrıca, yeni üretilen bu somon türünün Atlantik’ten avlanan somon türü kadar güvenilir bir gıda olduğunu ekliyor. Kurumun taslak çevre analiz raporunun kamuoyu ile paylaşılması 60 gün içinde yapılacakken, o zamana kadar, yeni somon türünün üretilmesine izin çıkacak gibi görünüyor.

Konuyla ilgili Çevresel Analiz Raporu 4 Mayıs tarihinde açıklanacak. Raporun yayınlanma tarihinin bu şekilde belirlenmesi anlaşılmaz görülse de, konunun destekçileri bunun sebebinin Obama yönetiminin kasım ayındaki seçimler öncesinde konuyla ilgili ortaya çıkacak kaçınılmaz tüketici tepkisinden korkması olduğunu belirtiyor.

 

Çevreci ve tüketici gruplar, federal birimlerin sonuçlarını eleştiriyor.

Gıda Güvenliği Merkezi genel müdürü Andrew Kimbrell “Genetiği değiştirilmiş somon balığının sosyal olarak iyileştirici hiçbir değeri yoktur.” diye belirtirken; Washington’da çiftliklerdeki biyoteknoloji uygulamalarına karşı savunuculuk yapan grup,”Genetiği değiştirilmiş somon, tüketiciler için, somon endüstrisi ve çevre için kötü sonuçlar doğuracaktır. Federal hükümetin bu kararı erken alınmış ve yanıltıcı bir karardır.” diye alınacak karara karşı çıkıyor.

Fakat kararın bu aşamaya gelmesi aslında uzun bir süreç; AquaBounty Teknolojileri adlı şirket on yıldan fazla bir süredir yeni somon balığı türü geliştirmek için izin almaya çalışıyor. AquaBounty şirketinin genel müdürü Ronald Stotish, cuma günü atılan adımın cesaretlerini arttığını belirtirken, kongredeki bazı üyelerse kurumun alacağı izin kararını durdurmaya çalışıyor.

AquAdvantage (AquAvantajlı) somon olarak adlandırılan yeni somon türü, yılan balığına benzeyen bir tür olan okyanus mezgitinden genetik olarak geçiş yapılmış, Chinook somonundan alınan büyüme hormonu eklenmiş Atlantik somonu. Bu genetik değiştirme süreci, somon türünün sadece sıcak havalarda ürettiği büyüme hormonunu bütün yıl boyunca üretmesini sağlıyor. Bu da 3 yılda piyasaya giren somon balığı ağırlığına 18 ayda ulaşılmasını sağlıyor.

Eylül 2010’da Gıda ve İlaç Kurumu tarafından yayınlanan geçici sonuca göre genetiği değiştirilmiş somon balığı gıda maddesi ve çevresel etki olarak güvenilir olarak açıklandı. Dışarıdan danışmanların oluşturduğu komite, bazı eksik ve ihmaller olsa da, sonuçların genel olarak çelişki oluşturmadığını belirtiyor. Kurum, sonraları giriştiği daha detaylı çevresel analizlerin de şimdilerde aynı sonuçlar verdiğini belirtiyor.

Konuyla ilgili temel kaygı ise genetiği değiştirilmiş somon türünün kaçması ve vahşi doğada yer bulması durumunda doğada yaratacağı zararlı etkilerin ve sonuçların neler olacağı konusu. Örneğin, genetiği değiştirilmiş somon türünün eş ve besin için doğal tür olan Atlantik somonu ile rekabet içerisine girmesi olası bir sorundur.

Kurum bu sorunun oldukça uzak bir ihtimal olduğunu belirtiyor: “Somonlar kaçmalarına engel olacak şekilde birçok bariyerle çevrili kapalı sistem tanklarda yetiştirilecek. Ayrıca, balıklar kaçmayı başarabilseler bile yakınlardaki su yaşamaları içn ya çok sıcak ya da çok tuzlu olacak. Ayrıca, balıklar gelişmiş, hatasız kısırlaştırılma yöntemleriyle kısırlaştırılacağı için de üreme şansları olmayacak.”

Kurum, genetiği değiştirilmiş somon üretimi izninin Atlantik somonu da dahil olmak üzere nesli tehlike altındaki türler üzerinde hiçbir etkisi olmayacağını belirtiyor. Ulusal Deniz Balıkçılığı Birimi ile Balık ve Vahşi Yaşam Birimi ise bu görüşlere katılmıyor.

AquaBounty şirketi Kanada’daki Prince Edward Adası’ndaki tesisinde somon yumurtası üretiyor ve üretilen yumurtalar marketlere pazarlanacak ağırlığına ulaşması için yetiştirilmek üzere Panama’nın yüksek bölgelerine gönderiliyor.

Federal Birimler, somon balığı için farklı imkanlar yaratmanın başka izinler gerektirdiğini belirtiyor. Ayrıca, kurum yapılan değerlendirmelerin Kanada ve Panama bölgesindeki çevresel etkilerini içermediğini sadece Amerika’daki etkileri içerdiğine dikkat çekiyor.

Karşıt görüştekiler, daha bütüncül bir çevresel etki değerlendirmesinin yapılması gerektiğini belirtiyor. Ayrıca, üretilen yeni türün gıda olarak tüketilmesinin güvenilir olduğu sonucu için de yeterince örnek üzerinde çalışılmadığını söylüyorlar.

Hayvan biyoteknolojisi üzerinde çalışan biliminsanları ve şirketler genetiği değiştirilmiş somon üretimine izin çıkmaması ihtimalinin, sektöre yatırım yapacakların cesaretlerini kıracakları konusunda şikayet ediyorlar.

Haftabaşında Slate’de yer alan bir makale, Beyaz Saray’ın politik nedenlerle çevresel değerlendirme raporunun yayınlanmasının ertelenmesinin, Obama yönetiminin söz verdiği tarafsız ve bağımsız bilimsel çalışma ortamını ihlal ettiğini belirtiyor. Öte yandan, çevresel değerlendirme raporu bu makalenin hemen ardından yayınlandı.

Kurum sözcüsü, bu gecikme hakkında yorum yapmayı reddetti. Sözcü, karar hakkında nihai kararın ne zaman açıklanacağını tahmin etmenin mümkün olmadığını belirtti.

Gıda ve İlaç Kurumu, yorumlar ve değerlendirmeler kuruma ulaştıktan sonra haftalar veya aylar içerisinde analizlerini yapıyor. Ulaşan sonuçlar cuma günü onaylansalar bile, muhtemelen daha kapsamlı bir çevresel etki analizinin gerekli olmadığı kararı alınacak. Kurum, başka önemli, göze çarpan konu olmadığını düşünse de, yeni somon türünün gıda piyasasına girişi için başka bazı adımlar atmak zorunda.

AquaBounty şirketinden Mr. Stotish, eğer izin gelecek yılın başlarında çıkarsa, Amerikalıların genetiği değiştirilmiş somon türünü ancak gelecek yılın sonlarına doğru akşam yemeği olarak tüketebileceklerini söylüyor. Fakat Panama’da üretilen miktar düşük kapasite nedeniyle sınırlanmış durumda. AquaBounty şirketi, gerçekleşmesi yıllar alsa da, somon yumurtalarını diğer balık çiftliklerine satarak daha yüksek miktarda somon üretmeyi hedefliyor.

AquaBounty şirketi, üretilecek yeni somon türünün hızlı büyümesinin ve okyanus barınakları yerine kapalı sistem tanklarda yetiştirilecek olmasının çevre üzerindeki etkiyi azaltacağını savunuyor. AquaBounty’nin kurucusu Elliot Entis, bunun okyanusları herhangi bir nedenle rahatsız etmememize imkan tanıyacağını söylüyor. Şimdilerde Mr. Entis, AquaBounty’deki işinden ayrılarak Amerika’da somon üretecek yeni bir şirket kuruyor.

Maynard, Mass gibi yerlerde kurulan ve neredeyse parası kalmayan AquaBounty şirketi somon için çıkacak izni bekliyor.

Şirketin yaklaşık yarısına sahip olan Gürcistan’dan gelen yatırımcı Kakha Bendukidze, hisselerini ekim ayında bir Amerikan şirketi olan Intrexon’a sattı. Intrexon, AquaBounty şirketinin kalan kısmını da satın almak için 500,000 Dolar kredi sundu.

Intrexon genetik mühendisliğinin gelişmesine ve güçlenmesine katkıda bulunan sentetik biyoloji konusunda çalışıyor. Ancak bu teknolojinin AquaBounty balıkları üzerinde nasıl uygulamaya konulacağı henüz netleşmiş değil.

Yeşil Gazete için çeviren: Selda Bozbıyıklı

( NY Times, Yeşil Gazete)

İklim Değişikliği Dünyayı “Cehenneme” Çevirebilir

Geology dergisinde yayımlanan yeni bir makalede, buzul erimeleri ve yükselen deniz seviyelerinden ötürü dünyanın kabuğu üzerinde ortaya çıkan basınç değişikliğinin, uzun vadede volkan faaliyetlerinin 10 kata kadar artmasına yol açabileceği belirtildi.

Bir milyon yıllık bir süreyi kapsayan araştırmanın yazarlarından, Almanya’daki Geomar okyanus Araştırmaları Enstitüsü araştırmacısı Marion Jegen, “Volkanik faaliyetlerin iklim değişikliği üzerindeki etkisini herkes bilir; ancak, bizim araştırmamız bunun tam tersinin de doğru olduğunu gösteriyor” dedi. Araştırma “doğal iklim değişikliği” sürecini kapsıyor. İnsan kaynaklı iklim değişikliğinin volkan faaliyetlerinde ne gibi bir değişikliğe yol açtığı ise henüz bilinmiyor.

İyi haber ise, araştırmaya göre, volkanik faaliyetlerdeki artışın 2500 yıl geriden gelmesi. Yani insan kaynaklı iklim değişikliği sonucu volkan faaliyetlerinde bir değişiklik olsa bile, bu durum yaklaşık 2500 yıl sonra gözlemlenecek.

İklim değişikliği böcekleri de etkileyecek

Öte yandan, o kadar iyi olmayan başka bir haber ise, iklim değişikliği yüzünden ağaç ve bitkilere zarar veren bazı böcek türlerinin nüfusunun artması. Proceedings of the National Academy of Sciences isimli dergide yayımlanan yeni bir çalışmaya göre, hava sıcaklıkları artıp, kış mevsimleri kısaldıkça bazı böcek türleri yayılması daha kolay olacak. Sıcak havaları seven, ağaç ve bitkilere zarar veren böcek türleri sıcak mevsimlerde daha çabuk yayılma imkânı bulacak. Araştırmadan ortaya çıkan bir diğer öngörüye göre de, yumuşak geçen kış mevsimlerinde bu böcek türlerinin nüfusundaki azalmanın daha az olacağı.

Yeşil Gazete Ekibin ulaştığını Tema Vakfı projeler sorumlusu, ziraat yüksek mühendisi Mustafa Kazancı araştırmanın sonuçlarını şu şekilde değerlendirdi:

“Sıcaklık farkları bazı bitki türlerinin üremesi ve yayılmasını sağladığı gibi bazı böcek, bakteri, mikro organizma, virüs vb canlıların yaşam alanlarının değişerek yayılmasına sebep olması doğal bir süreç olacaktır. Hatta bazı böcek türlerinin mevsimsel sıcaklıklardan dolayı üremeleri minimumda kalmakta yada üreyemediklerinden ötürü yayılış gösteremediği için bitki ve ağaçlara yaygın biçimde zarar verememektedir. Yine zararlı böcek türlerinin tam tersi olarak, yararlı böcek türlerinin sayılarında artış olabilmektedir. Ekosistem belli bir süre sonra bunu dengeleyebilmektedir. Ancak sürekli olan bir sıcaklık farkı geri dönüşemeyecek bazı kayıplara neden olabilir.”

İklim değişikliği olanca hızlıyla kendini daha belirgin hale getirirken, araştırmalar bu durumdan sadece insanların değil, hayvanlar ve hatta dağların da etkileneceğini ortaya koyuyor.

(Yeşil Gazete)

Seks işçileri genelevlerin kapatılmasını protesto etti

Karaköy Zürafa Sokak’ta 15 genelevden, ikisinin kapatılması, dördünün de geçici olarak mühürlenmesi kararı seks işçileri tarafından protesto edildi.

Çalışanlar işyerlerinin mühürlenmesine karşı düzenledikleri eylemde, Karaköy genelevlerinin Osmanlı İmparatorluğu döneminden beri ruhsatlı işyeri olarak hizmet verdiğini, çalışanlarının da devlete sigorta ve vergilerini düzenli olarak ödediğini belirttikten sonra, son birkaç yıllık süreçte genelevlerin çeşitli bahanelerle kapatıldığını söylediler.

Bianet sitesinden Çiçek Tahaoğlu’nun haberine göre, seks işçilerinin hakları konusunda çalışan Kadın Kapısı adlı oluşumun aktivistlerinden Şevval Kılıç, geneleve dışarıdan müşteri çağırmanın yönetmeliğe aykırı olduğunu, iki sivil polisin müşteri gibi geldikleri geneleve kadınlar tarafından davet edildiklerini iddia etmesi üzerine Ahlak Masası’nın altı genelevi mühürlemeye karar verdiğini söyledi.

Seks işçileri yaptıkları basın açıklamasında, çalışmakta oldukları işyerlerinin tamamının işletme ruhsatına sahip işyerleri olduğunu, sigorta kayıtlarının düzenli olarak yapıldığını belirtikten sonra, sıhhi şartlar altında titizlikle kontrollerinin yapıldığını ve bugüne kadar çalıştıklarını söylediler.

Fakat işyerlerinin kapatılmasıyla, yeni ve alternatif bir yer gösterilmeden genelev kapsamında hizmet veren yüzlerce çalışanının sokağa düşmesine ve başkaca bir iş yapamayacakları için mesleklerini kayıt dışı ve kontrolsüz bir şekilde yapmak zorunda kalabilecekleri bir durumun ortaya çıktığına dikkat çekildi.

Genelev çalışanlarının Zürafa Sokak önünde yaptıkları açıklama şu mesaj ile son buldu:

“Bizler her ne kadar yapmış olduğumuz iş nedeniyle toplum nezdinde tamamen dışlanmış bir grup da olsak, bizler de insanız ve insanca yaşama ve devletin mevzuat hükümleri uyarınca bize tanınan en temel hakkımız olan çalışma hak ve özgürlüğümüze saygı gösterilmesini isteme hakkımız mevcuttur.

Metnin tamamı:

Bizler, Karaköy’de devletimiz tarafından 1953 sayılı Umumi Hıfzısıhha Kanunun 128. Maddesine dayalı olarak çıkarılan GENEL KADINLAR VE GENEL KADINLARIN TABİ OLACAKLARI HÜKÜMLER TÜZÜĞÜ kapsamında verilen belgeler kapsamında tüm ruhsatları alınmış genelevlerde sigortalı olarak çalışan ve bu işi meslek edinmiş GENEL KADINLARIZ.

Hizmet vermekte olduğumuz olduğumuz Karaköy Genelevi Osmanlı İmparatorluğu döneminden kesintisiz faaliyette olan resmi işletme belgeli en eski genelevlerden biridir. Bizler bu işi meslek olarak edinmek zorunda kalan sigortalı işçi statüsünde çalışan insanlar olarak toplumun bu ihtiyacına dönük olarak tamamen mevzuat hükümlerine uygun olarak kayıt altında çalışan kadınlarız.

Yine çalışmış olduğumuz işyerlerinin tamamı işletme ruhsatlı işyerleri olup, sigorta kayıtlarımız düzenli olarak yapılmakta ve devlete sigorta ve vergilerimiz düzenli olarak ödenmekte olup, tamamen sıhhi şartlar altında titizlikle kontrollerimiz yapılarak çalışmamızı bugüne kadar sürdürmekteydik. Bu şekilde bizler gibi çalışan birçok insan da evinin ve ailesinin geçimini temin etmeye çalışmaktadır.

Ancak son bir yıllık süreçte devletimizin kayıt altında çalışarak hizmet vermeye çalıştığımız bu işyerlerimizde ve bizlerle ilgili herhangi bir yasal düzenleme veya yeni ve alternatif bir yer gösterme yapmaksızın tüzük hükümlerine aykırı keyfi uygulamalarla genelev kapsamında hizmet veren yüzlerce genel kadının sokağa düşmesine ve başkaca bir iş yapamayacakları için mesleklerini kayıt dışı ve kontrolsüz bir şekilde yapmasına sebep verecektir.

Bu hali ile ahlak büro tarafından yapılan keyfi ve usule aykırı operasyonlarla tüzük hükümleri ihlal edilerek başlatılan idari süreçte ünvanı FUHUŞ YÜZÜNDEN BULAŞAN HASTALIKLARLA MÜCADELE KOMİSYONU olan komisyon vermiş olduğu kapatma kararları ile FUHUŞLA MÜCADELE değil fuhşun sokakta kontrolsüz, kayıtsız ve sağlıksız bir şekilde yapılmasına ve daha da artmasına sebep olacaktır.

Değerli idarecilerimiz dolaylı yollardan KARAKÖY GENELEVLERİNİ tamamen usulsüz ve keyfi tutanaklarla tabi olduğumuz tüzük hükümlerine aykırı olarak kapatmaya çalışmakta olup bu konuda gerek tarafımıza gerekse çalışmış olduğumuz işyerlerimize herhangi bir bildirimde bulunma gereği duymamaktadır. Kamuoyu bilmelidir ki, Karaköy Semtinin göstermiş olduğu gelişme ve turizm açısından yaşanan dönüşüm nedeniyle işyerlerimizin bulunduğu bölge bir rant ortamı yaratmış olabilir. Böyle bir dönüşüm yapılacaksa da bundan en başta bu sektörde hizmet veren bizler ve işletmecilerin de haberdar olmamız gerekmektedir. Sayın idarecilerimiz bizlerin ve Karaköy Genelevlerinin komple kapanmasını istiyorlarsa buranın alternatifinin olup olmayacağının ve toplumun zaruri bir ihtiyacı olan evlerin yerine ne çözüm düşüneceklerini, ya da komple kapattıklarında bununla en iyi sonuca varıp varmayacaklarının cevabını vermelidirler.

Bizler her ne kadar yapmış olduğumuz iş nedeniyle toplum nezdinde tamamen dışlanmış bir grup da olsak, bizler de insanız ve insanca yaşama ve devletin mevzuat hükümleri uyarınca bize tanınan en temel hakkımız olan çalışma hak ve özgürlüğümüze saygı gösterilmesini isteme hakkımız mevcuttur.

(Bianet, Yesil Gazete)

Nasıl bir örgüt istiyoruz?

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisinin İstanbul buluşmasının ardından hem toplantıda başlayan tartışmayı yazılı olarak sürdürmek hem de sanal ortamdaki tartışmalara katkıda bulunmak için hazırlanan, kolay okunması beklentisiyle olabildiğince kısa olan metnin daha neşeli katkılarla çoğalmasını umuyorum.

Sıkıcı Siyasal Parti

Resmi ideolojiyi ve onun sahibi devleti tüm kurumları ile birlikte bireylere karşı savunmak, gereği halinde tahkim etmek için hazırlanmış siyasal partiler yasası bireylerin siyaset yapma, siyasete katılma arzusu önünde sağlam bir duvar olarak varlığını sürdürüyor. Kuşkusuz temel hedefimiz bu yasayı değiştirmek. Mevcut yasa örgütlenme biçimi olarak belli kalıpları öngörüyor. Biçim belli biz içeriğe bakalım diyecek halimiz yok. Biçimin içeriği belirlediğini hepimiz biliyoruz. Öyleyse yaşamın tüm renklerini ve devinimlerini içeren yeni örgütlenme biçimlerine açık olmak, mevcut yasaların sınırlarını yaratıcı yöntemlerle aşmak zorundayız. Aksi takdirde enerjisinin çoğunu bürokratik sıradanlıklara harcayan diğer sıkıcı siyasal partilerden hiç farkımız kalmaz.

Çeşitlilik İçinde Birlik

İçinde yaşadığımız endüstriyalist tüketim toplumunun monokültürler yaratan dişlilerinden kaçıp kurtulan bireylerin siyasete katılma arzusunu örgütlemeye çalıştığımız kurgusundan hareket edersek hedef kitlenin başka türlü bir tanımını da yapmış oluruz. Farklı sınıflardan ve kültürlerden gelen bireyleri bir arada tutmak ve hatta örgütlemek oldukça karmaşık bir problem olarak gözükse de doğada bolca gördüğümüz ekosistemlerin, çeşitliliğe dayalı kararlı dengeler yaratabiliyor oluşları umut verici örnek modeller olarak önümüzde duruyor.

Su Kadar Şefkatli

Örgütümüz nasıl bi seye benzeyecek sorusunu bazı klişeler ve kavramlar üzerinden tarif etmeyi deneyelim.

Soru şu: Örgütümüz çelik bir çekirdek kadar sağlam mı olacak yoksa su kadar şefkatli mi olacak?

Hepimizin bildiği gibi kullandığımız dil sadece bizi ifade etmez ayni zamanda şekillendirir. Bir yandan militarist çağrışımları olan diğer yandan endüstrializmin ve modernizmin bir ürünü olan çelik çekirdek kavramının bizi tarif etmesi hiç de mümkün değil? Oysa toprak anayı çağrıştıran, kadim kültürlerin yaşam kaynağı olan su ve doğanın bilgeliğine göndermeler yapan ‘’su kadar şefkatli’’ kavramı kurmaya çalıştığımız örgütü daha iyi tarif eder.Siz ne dersiniz?


Mata Hari’nin Veda Öpücüğü

Eduardo Galeano’nun ‘’Kurşun sektiren kadın’’ adını verdiği yakın tarihe ait bir minik bir öyküsü var. Dünyanın en çok arzulanan casusu Mata Hari ile ilgili…’’ 7 Ağustos; Mata Hari’nin doğum günüydü, kurşuna dizileceği mangaya veda öpücükleri gönderdi. Sonuçta on iki askerden sekizi hedefi ıskaladı.

Örgütlerin ve örgütlenme motivasyonlarının tek başına siyaset yapma arzusundan kaynaklandığını, yine tek başına büyük söylem ve ütopyalarin insanları örgütlenmeye sürüklediğini söylemek kuşkusuz mümkün değil… Gündelik hayati ve ona ilişkin söylemleri gözden kaçıran bir siyasetin umut vaat etmediğini söylemek zorundayız. Büyük ve merkezi örgütlenmeler yerine yaygin küçük yerel örgütlerin gündelik yaşami kucaklamakta daha faydalı olacağı ortadadır

Seçim mi? Uzlaşma mı?

Ekosistemlerin dengesinde en küçük bir bileşenin bile ne kadar önemli olduğunu biliyoruz. Doğa korumacıların biyoçeşitliliği korumak ve tükenen türlerin varlığını sürdürmek için nasıl gayret sarf ettiklerini biliyoruz. Çoğunluğun, ortalamanın ya da egemen olanın ötekilere yaşam şansı vermediği örgütlenme biçimleri ve anlayışlarının partimizle ya da siyasetimizle ilgisi olmaması gerekir. Zira biz geleceğin partisi olma iddiasındayız. Çeşitliliğin birliğini sağlamanın başkaca bir yolu da yoktur. Demokrasinin alamet-i farikası olduğu sanılan seçim yapma yönteminin örgüt içi karar süreçlerinde olabildiğince uzak durulması gerektiğine inanıyorum. Çünkü seçim ya da daha güzel tarifiyle parmak demokrasisi çeşitliğin birliğini ortadan kaldıran, örgütümüzü ve politikalarımızı fakirleştiren bir yöntemdir. Oysa uzlaşma hem politikalarımızı zenginleştirir hem de örgütümüzü…

Cemaat mi? Parti Mi?

Son yıllarda dinsel cemaatlerin siyaset üzerine olan etkilerinin artmasıyla, toplumun cemaat ilişkilerine ve yapısına olan ilgisi de arttı. Zaman zaman siyasal partilerdeki ilişki ve işleyiş biçimlerini cemaat ilişkileri benzetmenin faydalarından söz edilir oldu. Bir cemaate dahil olma arzusunun sosyal bir varlık olan insan için ne kadar önemli olduğunu biliyoruz. Çeşitli tema ve biçimlerde cemaatlerin oluşmasının ve parti içinde bu cemaatlerin var olmalarının son derece doğal süreçler olduğunun da farkındayız. Ancak yapılabilecek en büyük hatalardan biri siyasal bir partiyi cemaate dönüştürmektir. Diğer bir hata da araçları birbirine karıştırıp toplumun değişik temel ve temalardaki örgütlenme biçimleri ile parti arasındaki ilişkileri karanlık odalar ve gizli tünellerle örmeye kalkmaktır.

Kendi Göbeğimizi Kendimiz Keselim

Üzerinde güneşlerin bile batmadığı liderler ve önderler çağının bittiğini kabul etmek ve bir an önce yatay ağ tipi bir örgütlenme modelinin bize sunacağı zenginliği katılımcı ve dayanışmacı anlayışa adapte olmak zorundayız. Bizim yerimize düşünen liderler bize yol gösteren öncüleri boşuna beklemeyelim İmece usulüyle kendi göbeğimizi kendimiz keselim.

Sanal İletişim ve Şiddet

İnsan türünün evrimleşme sürecinden daha hızlı gelişen sanal iletişim olanakları ne yazık ki insan ilişkilerindeki rekabet, meydan okuma ve şiddete doğru uzanan olumsuz yönelimleri azaltmakta başarılı olamadı. Özellikle sanal alanda yapılan politik tartışmalar, hepimizin kişisel deneyimlerimizden bildiği gibi, uzlaşma yerine şiddet dilinin hâkim olduğu verimsiz mecralara dönüşüyor. Bu nedenle de sanal iletişimi olabildiğince bilgi aktarımı için kullanıp, tartışma ve görüş alışverişlerini yüz yüze yapılan toplantılarda sürdürmek kuşkusuz daha faydalı olacaktır.

 


Yeşiller/Sol “Çözüm müzakerede”

Yeşiller ve Sol Gelecek; DTK ve BDP temsilcisi olan milletvekillerinin İmralı’da Abdullah Öcalan’ın ile görüşmesine ilişkin bir basın açıklaması yayınladı.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi olarak barış ve demokratik çözüm sürecinde üzerimize düşen bütün adımları atmak; eşitlik, gönüllü birlik ve şiddetsiz çözüm adımlarını geliştirmek için imkanlarımızı sunmak kararlılığındayız” vurgusunun da yapıldığı basın açıklamasının tam metni şu şekilde;

“Çözüm müzakerede… Görüşmeleri olumlu buluyoruz…

Türkiye’de barışın sağlanması sürecinin önemli bir evresinde bulunuyoruz. İmralı’da Abdullah Öcalan’a yönelik tecrit uygulamasının sona ermesi için önemli bir adım atıldı, DTK ve BDP temsilcisi olan milletvekilleri ile görüşme gerçekleşti.

Kürt sorununun barışçı ve demokratik çözümü için diyalogun gerekli olduğunun, ancak müzakerelerle kalıcı ve anlamlı bir sonuç alınacağının anlaşılması olumludur. Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi olarak İmralı’da başlatılmış olan müzakere sürecinin olumlu bir yönde gelişmesini ve sonuçlanmasını çok önemli buluyoruz. Bu evrede atılması gereken adımlar bellidir…

Birincisi, güven arttırıcı adımlar geliştirilmelidir. Yasal ve anayasal alanda, yargı ve idari konularda yapılacak yeni ve demokratik düzenlemeler ve bu konularda sürdürülecek çalışmalar AKP Hükümeti’nin yaklaşımını ve siyasi tercihlerini ortaya koyacaktır.

İkincisi, Meclis’te siyasal ve yerel yönetimler alanında konunun muhatabı olan BDP-Blok vekilleri ile diyalogun geliştirilmesi, yıkılmış köprülerin tekrardan kurulması önemlidir.

Üçüncüsü ise doğrudan toplumu ve halkları ilgilendiren sivil toplum kuruluşlarının, meslek örgütlerinin, sendikaların, aydın, yazar, akademisyen çevrelerin ve siyasal partilerin toplumda barış ortamını geliştirecek çalışmalarını kolaylaştırmaktır.

Kürt sorununun daha fazla can kaybına yol açmadan çözüm yoluna girmesi, şiddetsiz ve silahsız çözüm adımlarının gelişmesi, barışçı bir demokratik çözüm ortamının sağlanması geleceği eşit koşullarda ve birlikte kurabilmenin imkanını yaratacaktır.

Anayasal garanti altına alınmış eşitlik; yasal alanda eşitlik koşullarını geliştirecek düzenlemeler; eşitlik üzerine inşa edilecek bir barış ve kardeşlik, toplumların birbirlerini daha iyi tanımalarını, köprülerin daha sağlam ve kalıcı kurulmasını sağlayabilir.

Meclisteki muhalefet partilerine sesleniyoruz. Kısa vadeli ve küçük politik hesaplarla milliyetçilik yarışına girmenin ve müzakereci çözüm sürecini geliştirmek isteyenleri hedef tahtasına koymanın vebali çok ağır olur. Toplumu yanıltan ve gerçeklerle ilgisi olmayan yorumlardan kaçınılmalı, bilgi kirliliği ile süreç zedelenmemelidir.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi olarak barış ve demokratik çözüm sürecinde üzerimize düşen bütün adımları atmak; eşitlik, gönüllü birlik ve şiddetsiz çözüm adımlarını geliştirmek için imkanlarımızı sunmak kararlılığındayız. Sorunun çözümüne katkı sunacak konumda olan herkes de müzakere sürecine samimiyetle yaklaşmalı, demokratik siyasal zeminlerde etkili ve işlevli kılınmalıdır.

Hem endişeliyiz hem umutluyuz. Bir kez daha başarısızlıkla karşılaşmak istemiyoruz. Biliyoruz ki, aklımızın iyimserliği, vicdanımızın sesi, yüreğimizin gücü, eşitlik ve demokrasi, adalet ve barış sağlanması için bir katkı sağlayacaktır.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eş Sözcüleri

Sevil Turan – Arif Ali Cangı”

(Yeşil Gazete)

İmralı açılımının ilk ipuçları Buldan, Karayılan ve Demirtaş’dan

Dün BDP’li milletvekili Ayla Akat Ata ile Mardin Bağımsız Milletvekili Ahmet Türk’ün İmralı Adası’nda Abdullah Öcalan ile gerçekleştirdikleri görüşmeye dair ilk yorumlar gelmeye başladı.

BDP Grup Başkanvekili Pervin Buldan Akat ve Türk’ün İmralı görüşmelerini değerlendi. Görüşmenin ardından henüz bir açıklama yapılmadığını, neler konuşulduğunu, nelerin masaya yatırıldığını ve Abdullah Öcalan’ın ne söylediğini bilemediğini belirten Buldan, şöyle konuştu:

“Ama biz başından beri diyalog ve müzakere sürecine Öcalan’ın dahil edilmesi gerektiğini ifade ederdik. Ama dün itibariyle böylesi bir süreç başlatılmışsa, Öcalan bu sürece dahil edilmişse, bunun olumlu bir gelişme olarak değerlendirilmesi gerekiyor. Bana göre bundan sonrası için Öcalan; Ahmet beye ve Ayla hanıma mutlaka olumlu açıklamalarda bulunmuştur. Çünkü döndükten sonra Ahmet Türk’ün gözlerindeki pırıltıdan bile görüşmenin çok olumlu geçtiğine dair bir izlenim edindim. Çünkü Ahmet Bey daha öncesinden de Öcalan’ı tanıyan bir insan, saçlarını bu mücadele uğruna ağartmış bir insan. Sayın Türk’ün o görüşmeden çok olumlu bir sonuç çıkardığı kanısındayım. Bundan sonrası için de bu görüşmelerin hem devam edeceğine hem de çok olumlu bir yöne doğru gideceğine inanıyorum. Ama bizim açımızdan şu önemli: Bu sürece Öcalan’ın dahil edilmesi önemli. Çünkü biz müzakere ve diyalog sürecinde mutlaka Öcalan’ın olması gerektiğini düşünüyorduk. Böylesi bir gelişmenin de olumlu olduğunu ifade edebilirim.”

Görüşmeyi oldukça olumlu bulduğunu söyleyen Buldan, sözlerini şu şekilde sürdürdü;

“Şu açıdan da olumlu: Bu, tecrit olayının kırılması anlamına da geliyor. Çünkü 1,5 yıldır hiç kimsenin İmralı ile temasa geçmediğini, avukatlarının gönderilmediğini ifade ediyorduk. Bu bir gerçekti ama dün itibariyle bir anlamıyla bu tecrit de kırılmış oldu. Bunun da olumlu bir gelişme olarak görülmesi gerekiyor.”

BDP’nin diplomasi trafiği sürüyor

BDP’nin görüşme diplomasisi ise sürüyor. Eş Genel Başkan Demirtaş Diyarbakır’a gelirken, diğer Eş Genel Başkan Gültan Kışanak’ın da Avrupa’da olduğu öğrenildi.

Genel Başkan Selahattin Demirtaş, DHA muhabirine yaptığı kısa açıklamada henüz hiç bir şeyin net olmadığını ve açıklama yapıp yapmayacaklarının da belli olmadığını söyledi. İmralı adasında dün Abdullah Öcalan ile görüşen Milletvekili Ahmet Türk, sabah saatlerinde Van Bağımsız Milletvekili Aysel Tuğluk ile birlikte Diyarbakır’a geldi. Türk’ün İmralı’daki görüşmeyle ilgili Diyarbakır’da bulunan BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ı bilgilendireceği ve görüşmeyi değerlendirecekleri belirtildi.

Kandil’den ilk tepki geldi

Fırat Haber Ajansı’ndan (ANF) Deniz Kendal ve Rosida Mardin’in sorularını cevaplayan Karayılan, MİT yetkililerinin ardından Ahmet Türk ve Ayla Akat’ın Öcalan’la görüşmesinin önemli olduğunu belirterek, “şimdilik bir istişare durumundan söz edilebilir” dedi.

Öcalan ile yapılan görüşmeler konusunda, “Eğer devlet gerçekten ciddi bir kararlaşma düzeyini yaşamış ve bu anlamda adım atacaksa biz bunu karşılıksız bırakmayız” açıklamasını yapan Karayılan, “Tekrardan birtakım hesaplar çerçevesinde oyalama taktikleri geliştirerek Kürt sorununun çözümünü değil de, PKK’nin çözülmesini hedeflemeye dönük amaçlar güden politikalar geliştirilirse sürece yazık edilir” dedi

(Ajanslar, Yeşil Gazete)

Nükleersiz paneli Cumartesi İstanbul’da

Dr. Umur Gürsoy ve Dr. Angelika Claussen

Nükleer enerji alanında güvenilir bilgi kaynağı oluşturmak amacıyla kurulan nukleersiz.org web sitesinin tanıtımı için yarın (5 Ocak Cumartesi) 16:00’da İstanbul’da bir panel düzenleniyor.

Yeşil Düşünce Derneği’nin Uluslararası Nükleere Savaşa Karşı Hekimler Birliği (IPPNW) Almanya Örgütü ve Heinrich Böll Stiftung Derneği Türkiye Temsilciliği’nin katkılarıyla gerçekleştirdiği proje sonunda kurulan web sitesinin açılışı için İstanbul’da Yeşil Ev’de yapılacak olan panelde nükleer felaketler, radyoaktif atıklar ve insan sağlığı konusu ele alınacak.

Panelde nükleersiz web sitesi proje danışmanı ve IPPNW Almanya eski başkanı Dr. Angelika Claussen ile nükleersiz bilimsel danışma kurulu üyesi halk sağlığı uzmanı Dr. Umur Gürsoy konuşmacı olarak yer alıyor.

Panelin programı şöyle:

16.00 – 18.00 Panel: Yakın Geçmişimizdeki Nükleer Felaketlerin ve Atıkların İnsan Sağlığı Üzerindeki Etkileri
Dr. Angelika Claussen (IPPNW Almanya Eski Başkanı) ”Nükleer Enerjiden Çıkış”
Dr. Umur Gürsoy (Halk Sağlığı Uzmanı) ”Çernobil Felaketi’nin Türkiye Üzerindeki Sağlık Etkileri”
18.00-20.00 Açılış kokteyli
Tarih: 5 Ocak 2013 Cumartesi 16:00
Yer: Beyoğlu Yeşil Ev – İstiklal cad. Balo sok. No:21/1 Beyoğlu-İstanbul
(Yeşil Gazete)

İnternetin en geniş nükleer karşıtı bilgi kaynağı açıldı: nukleersiz.org

Nükleer enerji alanında güvenilir bilgi kaynağı oluşturmak amacıyla kurulan nukleersiz.org web sitesi açıldı. Yeşil Düşünce Derneği’nin Uluslararası Nükleere Savaşa Karşı Hekimler Birliği (IPPNW) Almanya Örgütü ve Heinrich Böll Stiftung Derneği Türkiye Temsilciliği’nin katkılarıyla gerçekleştirdiği bir proje ile hazırlanan web sitesinin nükleer enerjinin tehlike ve risklerine dikat çekmesi ve bu alandaki bilgi ve belgeleri bir araya getirmesi amaçlanıyor.

Web sitesi amaç ve içeriğini şöyle özetliyor:

“Nükleer enerjinin yarattığı risklere ve diğer sorunlara ilişkin dosya ve raporlar, videolar, hızlı bilgi bölümü, ansiklopedi, nükleer karşıtı hareketin tarihinden sayfalarla oluşturulan arşiv ve uzmanların yazıları sitenin ana bölümlerini oluşturuyor.

Proje ekibinin, bilimsel danışma kurulunun katkılarıyla oluşturduğu içerik, yeni bilgiler ve raporlarla gün geçtikçe geliştiriliyor, haber sayfalarımızda konuyla ilgili güncel haberler veriliyor.”

Proje ekibi nükleer karşıtı camiadan

Proje ekibi: Korol Diker, Dr. Ümit Şahin, Arif Künar ve Dr. Angelika Claussen

Nükleersiz web sitesini hazırlayanlar nükleer karşıtı hareket içinde yakından tanınan isimler. Proje koordinatörlerinden biri olan Yeşil Gazete yazarı Dr. Ümit Şahin, 90’lı yıllardan bu yana nükleer karşıtı hareketin içinde bulunuyor. Daha önce Akkuyu Postası gazetesini de çıkaran Ümit Şahin çevre sağlığı ve iklim değişikliği alanlarında da çalışıyor.

Diğer proje koordinatörü Korol Diker ise 2008 ile 2011 yılları arasında Greenpeace Akdeniz’de enerji kampanyası sorumlusu olarak çalışmış ve nükleer karşıtı eylem ve kampanyalar yürütmüştü. Web sitesinin içeriği büyük ölçüde Diker tarafından hazırlanıyor.

Proje danışmanları ise yüksek elektrik mühendisi Arif Künar ve Dr. Angelika Claussen. Türkiye’de antinükleer hareketi başlatan isimlerden biri olan Arif Künar‘ın nükleer enerji, yenilenebilir enerji ve çevre konularında yayınlanmış 2 kitabı (Don Kişotlar Akkuyu’yaKarşı ve Neden Nükleer Santrallara Hayır), 8 broşürü, gazete ve dergilerde yayınlanmış 200’den fazla makalesi var.

1997-2011 arasında IPPNW Almanya örgütünün yönetim kurulu üyeliğini ve 8 yıl da başkanlığını yürüten Dr. Angelika Claussen ise radyasyon, uranyum madenciliği ve insan sağlığı konusunda çalışmalar yapan bir hekim. Almanya’da nükleer karşıtı hareketin önde gelen isimlerinden biri olan Claussen, Çernobil felaketinin sağlığa etkilerini inceleyen bir bilimsel yayının yazarlarından biri.

Bilimsel Danışma Kurulu

Bilimsel Danışma Kurulu: Prof. Dr. Tanay Sıdkı Uyar, Prof. Dr. Hayrettin Kılıç, Prof. Dr. İnci Gökmen ve Dr. Umur Gürsoy

Nükleersiz web sitesinin bilimsel danışma kurulu da alanın önde gelen uzaman ve akademisyenlerinden oluşuyor.

Prof. Dr. Tanay Sıdkı Uyar, yüksek lisansını Boğaziçi Üniversitesi Nükleer Mühendislik Bölümü’nde yapmış bir elektrik-elektronik mühendisi. Halen Marmara Üniversitesi’nde yenilenebilir enerji profesörü olarak Enerji Ana Bilim Dalı Başkanlığı görevini yürütmekte olan Uyar, Eurosolar (Avrupa Yenilenebilir Enerji Birliği) Mütevelli Heyeti üyesi ve Türkiye Bölümü Başkanlığı ile WWEA (Dünya Rüzgar Enerji Birliği) Başkan Yardımcılığı görevlerini yürütüyor.

Halen ABD’de yaşayan Prof. Dr. Hayrettin Kılıç ise nükleer enerji alanında çalışan bir fizikçi. Uzun yıllar fisyon –füzyon hibrit reaktörlerinin fizibilite ve füzyon reaktörlerinin güvenlik projelerinde çalışan Prof. Kılıç, ABD’deki nükleer santralların güvenliği konusunu yakında izliyor ve Akkuyu nükleer santralinin yarattığı sakıncalar üzerinde çok sayıda yayını buluyor.

Bilimsel Danışma Kurulu üyelerinden biri olan Prof. Dr. İnci Gökmen ODTÜ Kimya Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalışıyor. 1986’da yaşanan Çernobil kazasının ardından Karadeniz bölgesinde üretilen çayda yüksek miktarda radyasyon bulunduğunu ortaya çıkaran bilimsel araştırmalar yapan Prof. Gökmen nükleer karşıtı hareket içinde aktif olarak bulunuyor.

Kendisini çevre koruma eylemcisi ve yazarı olarak niteleyen Dr. Umur Gürsoy ise halk sağlığı uzmanı. 1999-2005 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı’nda öğretim görevlisi olan Dr. Gürsoy, halen Osmaniye’de yaşıyor. Umur Gürsoy’un “Dikensiz Gül Temiz Enerji” ve “Enerji’de Toplumsal Maliyet ve Temiz ve Yenilenebilir Enerji Kaynakları” isimli iki telif ve “Çernobil Kazasının Sağlık Sonuçları” ve “Çernobil Halk Mahkemesi” isimli iki çeviri kitabı var. Dr. Gürsoy ayrıca Nükleer Tehlikeye Karşı Barış ve Çevre İçin Hekimler Derneği’nin (NÜSED-IPPNW Türkiye) kurucu üyesi.

Açılış paneli

Nükleersiz web sitesinin açılması ve tanıtımı için yarın İstanbul’da bir panel düzenlenecek. Beyoğlu Yeşil Ev’de düzenlenecek panelde proje ekibinden Dr. Angelika Claussen ve Dr. Umur Gürsoy konuşmacı olacak. Etkinlikle ilgili ayrıntılar için konuyla ilgili haberimize bakabilirsiniz.

Nükleersiz web sitesi www.nukleersiz.org adresinde yayında. Web sitesinin facebook ve twitter hesaplarına da bu bağlantılardan ulaşabilirsiniz.

(Yeşil Gazete)