Ana Sayfa Blog Sayfa 4413

Militan çevrecilik ve hayvan hakları savunuculuğu

Çevreciliğin ülkemizdeki modus operandi’si (eylem planı) “ağaç dik, çöp topla, çevreyi koru” mottosunun miadını doldurmuş olmasından kaynaklı yeni bir çevrecilik anlayışını hâkim kılmanın zamanı geldi de geçiyor. Bu yüzden dünya örneklerinin üzerinde durmak bir anlamda zihin açıcı olabilir. Henüz literatürde yer edinmiş olmasa da, dünyada uzun süredir gelişen, ancak ülkemizde henüz emarelerine rastlanılmayan militan çevrecilik değerlendirilmeyi fazlasıyla hak ediyor. Militan çevrecilik özellikle sonuçlarla boğuşan ve protesto eden pasif çevrecilikten, müdahale eden ve sorunun kaynağını ortadan kaldırmaya dayanan aktif çevreciliğe geçişin zorunluluğunu savunanların alternatif bir sığınağı konumunda. Ancak insan türü, Homo consumer (tüketen insan) olma eşiğini çoktan aştığı için, artık günümüz dünyası için aktif ve müdahale eden çevreciliğin yaşam şansı, bağımlı insan sayısının artmasından kaynaklı olarak oldukça azalmıştır. Her türlü yasanın, çevreyi ve çevreciyi korumaktan öte, onu aforoz edip düşkünlükle suçladığını ve çevreyi de boşa sürüp giden kaynaklar manzumesi olarak gördüğünü düşünürsek, militan çevrecilik bir zorunluluktan öte zamanın ruhuna uygun olmasa da uydurulması gereken bir anlayış olarak karşımızda durmaktadır. Hali hazırda binlerce canlı son nefesini vermek üzereyken, son vahşinin yitirilmesine ramak kalmışken, hayvan barınakları birer hayvan işkence hanesine dönüşmüşken ve de bilim, hayvanları birer deneme tahtasına çevirmişken elimizi çabuk tutmalıyız desek yeridir. Üzülmeyin, henüz doğa korumadan bahsedip bir yandan da lastik reklamında oynamadıysanız ve çevrecilik pozunu katlettiği canlının süs haline gelmiş kellesinin önünde vermediyseniz ilk taşı atabilirsiniz.

Militan Çevrecilik veya Hayvan Hakları Savunusu Nedir?

World Fist FistSonda söyleyeceğimi baştan söyleyeyim. Şüphesiz ağaç dikmek ya da sokak hayvanlarını beslemek değildir. Hatta öyle ki teoride bunlara kökten karşı çıkmaktır. Ancak karşı çıkarken tutarlı alternatifleri ortaya koymak gibi de bir iddiası vardır.

Endüstri devrimi sonrası gerek doğal ortamın tahribatı gerekse de insan-hayvan arası iletişimin yozlaşıp tamamıyla anlamsız bir hale bürünmesi, insanoğlunun çevreye ve diğer türlere olan bakışında da ciddi değişimler yaşamasına neden oldu. Endüstrileşme ile birlikte ortaya çıkan kent kültürü ve beraberinde yarattığı modern hayat, yüzyılın en asimptot(sonuşmaz) döngüsü olan moda ve anlamsız estetik kaygılarını yaratan sürdürebilir bir ticari alanı meydana getirmekten de geri kalmadı. Bu sürdürülebilir alanın kuşkusuz ilk faturası kedi, köpek ve kuş gibi süsleştirilmiş hayvanlara ve estetik kaygıları gidermenin yegane ürünlerini barındıran kozmetik sektörünün birincil muhatabı memeli hayvanlara kesildi. Çevre açısından ise ilk olarak, aşırı CO2 salınımı ile tüm doğaya eşit bir şekilde fatura edildiğini söyleyebiliriz. Fark ettiyseniz henüz egzotik canlılardan bahsetmedik bile.

İnsanın sosyal evrimi ile ilişkisi, onun etrafında konumlanmak ve ondan arta kalanı ya da ondan aşırdığını yemek şeklinde olan hayvanlar bugün oldukça şaşırtıcı bir insanlaşma sürecine girmiş gibi görünüyorlar. Bir kısmı insanların yaşam alanına çeşitli genetik modifikasyonlar ve evrimsel şartlar neticesinde girebilmişken bir kısmı ise sokaklarda kalmış ya da atılmışlardır. Ancak sokak dediğimiz yer, henüz bu canlıların insana tam anlamıyla eklemlenmeden önceki sokaktan oldukça farklıdır. Kısmen vahşi doğa yerini kent dediğimiz doğanın kendisiyle uzaktan yakından alakası olmayan ortamlara bırakmıştır. Her dönem kendi insan tipini yaratır söylemi boşuna söylenmemiş. Kendini tekrarlayan insan sosyalitesi kendi hayvan severini de kent yaşamına uygun olarak yaratmaktan de geri kalmamıştır. İnsanı hayvanlardan soğutan sözüm ona çevreci ikoncanlar ya da ağaç dikmekten başka doğaya katkısı koca bir hiç olan dernekler bunun en güzel örnekleridir. Bu tür oluşumların ya da adından söz ettiren bir kısım “çevrecinin” sermayeden nasıl da destek kotardıklarını da unutmamak lazım. Hal böyleyken sırf hayvanlara sıcak yaz günlerinde bir kap su bırakarak kendi içinde vicdan teatisine girişen kişi haliyle hayvan sever olmaktan öte tam bir hayvan sevmezlik örneği sergilemektedir. Buradan hayvanları beslemeyelim algısı çıkmayacağı gibi sadece onları besleyerek hayvan sever olalım anlamı da çıkmıyor. Özü itibariyle evde hayvan beslemenin sokakta beslemekten tek farkı insan şefkatinin değişim aralığını ortaya koymasıdır. Nitekim sokakta yaşayan ile evde yaşayan hayvanlar arasındaki algı farklılığı incelendiğinde bu durumdan ne kastedildiği daha iyi anlaşılacaktır. Kaldı ki bu hayvanların bu şekilde sokaklarda sefil vaziyette benliklerinden uzak bir halde yaşamalarının tek nedeni olan biz ve tüketim kültürümüz olduğunu eklemekte fayda var.

Peki her türlü modern hayat nimetini sonuna kadar kullanıp tamamen sermayeye yönelik saldırılar doğanın geleceğini gerçekten kurtarabilir mi? Ya da militan çevrecilik gerçekten de böyle bir şey mi? İnsanların hayat tarzını değiştirme çabasından ziyade çevreye zarar verdiği düşünülen kurum ve kuruluşlara saldırmanın romantik olsa da sansasyonel olmaktan öteye gidememesi bize bir şeyler anlatıyor gibi. Artık petshopların birer sevgililer günü hediye dükkanı haline geldiğini, organik tarımın da diğer tarım uygulamaları gibi kapitalizme eklemlendiğini, asıl sorumluluk sahiplerinin suçunu örtbas etmek için uydurulmuş tasarruf söylemlerini afişe etmek yapılabilecek en büyük çevrecilik eylemidir.

Konunun bu açmazlarını bir kenara bırakırsak, militan çevreciliğin kısmen de olsa başarılı olabilmiş iki örneğine değinmekte yarar var. Bir sonraki yazıda da bu iki örnek üzerinden konuyu ayrıntısıyla değerlendirelim.

 

Sedat Gündoğdu – www.mühimhadiseler.org

 

 

Noam Chomsky: “Dünya çok vahim bir çevre felaketine doğru gidiyor”

Noam Chomsky ve Ömer Madra

Dünyanın en önemli düşünürlerinden Noam Chomsky, 18 Ocak’ta Boğaziçi Üniversitesi’nde Hrant Dink Vakfı’nın davetlisi olarak bir konuşma yapmıştı. Açık Radyo yayın yönetmeni Ömer Madra, bu toplantıda Chomsky’ye “dünya nereye gidiyor?” diye sordu. Chomsky’nın cevabı “Dünyanın çok vahim bir çevre felaketine doğru yol aldığına dair artık hiçbir şüphe yok” şeklinde oldu.

Noam Chomsky insanlığın bir intihar yarışında girdiği uyarısını yapıyor.

Bu çok önemli söyleşinin tamamını Açık Radyo’nun web sitesinden aktarıyoruz:

Noam Chomsky Boğaziçi Üniversitesi'nde (18 Ocak 2013)

 

Ömer Madra: Hoş geldiniz Profesör Chomsky. Aramızda bulunmanızdan çok mutluyuz. Sizinle tam on yıl önce görüşme yapma fırsatı ve mutluluğuna erişmiştim. Evet neredeyse tamı tamına on yıl önce, bir oteldeydi, çalıştığım radyo istasyonu için Açık Radyo için bir görüşme yapmıştım sizinle.

Şimdi size on yıl önce sorduğum soruyu tekrar aynen sormak isterim. Çok kısa bir soru aslında. Sizce dünya nereye gidiyor?

Noam Chomsky: Çok kısa soruymuş.

ÖM: Bu soruyu iki açıdan ele almanızı rica edeceğim: dünya küresel iklim krizi açısından nereye gidiyor; ve dünya küresel ortak varlığımız açısından nereye gidiyor?

NC: Bu dehşet verici bir durum. Yani Merih gezegeninde bir gözlemci dünyaya bakıyor olsaydı, “bunlar akıllarını kaçırmışlar” diye düşünürdü. Dünyanın çok vahim bir çevre felaketine doğru yol aldığına dair artık hiçbir şüphe yok. Aslında bunun bazı emarelerini de görüyoruz. Basına bakacak olursanız  -Amerikan basınına, tabii Türk basınına da-  olayda sanki iki taraf varmış gibi sunuluyor. Bir yanda bunun ciddi bir kriz olduğunu söyleyenler var, öbür yanda da bunu inkar edenler. Başkanlık seçim kampanyasındaki tartışmalara bakarsanız, Obama’nın ılımlı bir tavrı vardı. “Bir şeyler yapalım”.” diyordu. Ama yaptığı önerilere bakarsanız aslında “daha fazla fosil yakıt üretmeliyiz” diyerek “daha beter hale getirelim” demeye getiriyordu. Romney’nin tavrı ise “Kimse pek ne olduğunu bilmiyor, daha fazla araştırmaya gerek var” deyip hiçbir şey yapmama tavrıydı.

Aslında bilim camiasına bakacak olursanız, eminim sizin de bildiğiniz gibi,  bilim insanlarının %95’i bunun çok ciddi bir kriz olduğu görüşünde. Sadece birkaç bilim insanı “kesin olarak bilmiyoruz” diyor. Çok daha büyük sayıda bilim insanı bu konsensüsü, ziyadesiyle muhafazakâr buldukları için reddediyor. Mesela MIT’de,  (Massachussets Teknoloji Enstitüsü’nde) bir bilim insanı ekibi var. Bunlar iklim üzerine uzmanlaşmışlar ve  IPCC’nin  (Intergovernmental Panel on Climate Change) İklim Değişikliği Hükümetlerarası Panelini, biliyorsunuz, hani şu Birleşmiş Milletlerin  Uluslar arası Analiz Komitesini, her seferinde reddettiler, çünkü bunun çok fazla muhafazakâr olduğunu söylüyorlar.  Her seferinde de haklı çıktılar.. Daha birkaç hafta önce, geçtiğimiz yazın sonunda Kuzey kutbundaki buzların erimesinin ölçeğiyle ilgili bir inceleme yayımlandı. Bu erimenin, bilgisayar modellerinden çıkan projeksiyonların çok ötesinde bir boyutta olduğu anlaşıldı. Nitekim daha eleştirel bakan bilim insanlarının, mesela MIT ekibinin öngördüğü de buydu. Bu modeller yeterince ciddi değil dediler. Bu durum vahim bazı sonuçlara yol açıyor, bir dizi doğrusal olmayan, geometrik sonuçlara yol açıyor . Kuzey Kutbu’ndaki buz çok fazla erirse yeterince yansıtıcı yüzeyi kalmıyor, karanlık alanlar çoğalıyor, bunun sonucunda daha fazla güneş ışını emiliyor, daha hızlı bir ısınma oluyor ve bu adeta bir çığ etkisiyle büyüyor  ve kontrol edilemez hale geliyor.

Bunun böyle olduğu defalarca kanıtlandı. Peki biz ne yapıyoruz? Aslında ilginçtir, bu konuda bir şeyler yapan yegane ülkeler, halkının çoğunluğu yerlilerden oluşan ülkeler. Bütün dünyada bir şeylerin yapılması gerektiğini düşünen halklar, nüfusunun çoğunluğu yerlilerden oluşan halklar. Mesela Bolivya’da, Güney Amerika’nın en yoksul ülkesinde, aslında nüfusun çoğunluğu yerlilerden oluşuyor ve daha şimdiden Anayasalarında “Toprak ana hakları” diye adlandırdıkları birtakım maddeler var. Yani sadece insan hakları değil, tabiatın da hakları  var. Batılılar bununla alay ediyor ama Bolivyalılar haklı. Mesela Ekvator’da , büyük bir yerli nüfusun olduğu bu ülkede, şimdi zengin ülkeleri, ABD ve Avrupa’yı, OECD üyesi ülkeleri, petrolü topraktan çıkarmadıkları için kendilerine kaynak versinler diye ikna etmeye çalışıyorlar. Biliyorsunuz onlarda petrol bol ama kendi kalkınmaları için ihtiyaçları olduğu halde petrolün yeraltında kalmasını tercih ediyorlar. Ama tabii bunu yapabilmek için kaynağa ihtiyaçları var. Geçenlerde Avustralya’daydım, orada  Aborijinlerden oluşan çok güçlü bir madencilik karşıtı topluluk var. Bunlar İngiliz yerleşmecilerin yok etmeyi başaramadığı,  oraya buraya dağılmış bir Aborijin topluluk. Çok fazla sayılmazlar ama azımsanacak sayıda da değiller. Aynı şey Kolombiya’da da oluyor. Ben Güney Kolombiya’da yoksul çiftçi topluluklarıyla, campesino’larla, yerli halkla, Afrika kökenli Kolombiyalılarla çalışıyorum. Onlar da vargüçleriyle madencilik yapılmasın diye mücadele ediyorlar. Çünkü bu her şeyden önce çevreye zarar veriyor, tabii hayatlarını da mahvediyor, ayrıca tahrip edici zehirli maddelerin ortaya çıkmasına neden oluyor.

Öte yandan zengin ülkelere baktığımızda, mesela dünyanın en zengin ülkesi ABD, esas olarak hiçbir şey yapmıyor. Hatta birçok bakımdan geriye gidiyor. Bundan 40 yıl önce, Richard Nixon döneminde çevre koruma tedbirleri çıkarılmıştı, bunlar bir bir ortadan kaldırıldı. Yapılan birkaç şey var, mesela petrol kullanan araçların kat ettikleri kilometre sayısını azaltmalarını öngören gittikçe daha fazla yaptırım var. Ama bunlar palyatif tedbirler, kanserin üzerini yara bantıyla kapatmak gibi. Özetle, insan türü, şu efsanevi lemminglere benziyor, hani  hep birlikte uçurumun kenarına yürüyüp kendini aşağı atan kutup sıçanları gibi. Çok da uzak bir gelecek değil bu. Tabii ille şu tarihte olacak diyemeyiz, ama bir kuşak sonra olabilir.  Uluslararası kuruluşlar bu konuda sürekli uyarıda bulunuyorlar. Bu alanda çalışan bilim insanları da yıllardır söyleyip duruyor. Öyle bir noktaya gelmek üzereyiz ki 2 derecelik bir ısı artışı bizi geri dönülmez bir  yere getirecek. Bu noktaya iyice yaklaştık. Zengin ülkeler ne yapıyor? Fosil yakıt tüketimlerini artırmaya bakıyor. Mesela ABD basınında, uluslar arası finans basınında da, mesela Financial Times gibi ciddi gazetelerde, yeni teknolojiler sayesinde çok daha derindeki fosil yakıtlara ulaşılabileceği, bu sayede önümüzdeki yüz yıl boyunca mesela Orta Doğu gibi bölgelere bağımlı olmaktan kurtulmanın mümkün olacağını müjdeleyen yazılara rastlıyorsunuz. Yüz yıl sonra ne olacak sorusunu ise kimse sormuyor.

Evet, gerçekten çok tehlikeli bir sorun ve bu konuda hiçbir şey yapılmıyor. Aslında  çok büyük iki sorun var ortada, biri bu, diğeri de nükleer savaş. Bunun gölgesi hep üzerimizde, şimdiye kadar bundan kaçınmayı başarmamız bir mucize. Hiçbir şey yapıldığı yok, her iki sorun da gittikçe daha vahim hale geliyor. İklim krizi açısından bir şeylerin yapılıp yapılamayacağı da meçhul, sınırı aşmış olabiliriz artık. Ama ne kadar çok oyalanırsak, sorunun da giderek zorlaşacağı çok açık. Nükleer savaş açısından yapılabilecek şeyler var ama bunlar yapılmıyor, hatta birçok açıdan durum daha da vahimleşiyor. Türkiye bu belli başlı sorunların çok uzağında değil, çünkü siz Ortadoğu’dasınız.

Öngörüde bulunmaya gelince, dürüstçe bir öngörüde bulunmak gerekirse, bir intihar yarışına girmiş olduğumuz söylenebilir. Sanırım 20 yıl kadar önce yayınlanmıştı,  Ernst Mayr’ın çok ilginç bir makalesi vardı. Mayr, evrimsel biyolojinin en saygıdeğer temsilcilerinden biriydi, öldüğünde yüz küsur yaşındaydı. Carl Sagan ile gezegen dışında hayat var mı konusunda bir tartışmaya girmişti. Bir astro-fizikçi olan Sagan bunun kuvvetle muhtemel olduğunu öne sürüyordu, O’na göre yeryüzü gibi o kadar çok gezegen vardı ki, yeryüzünde olup biten ne varsa başka yerlerde de olabilirdi vs.  Biyolog olan Mayr ise bunun hiç de o kadar muhtemel olmadığı görüşünü savunuyordu. Bunun için gösterdiği sebepler de çok ilginçti ve sizin sorduğunuz soru açısından da oldukça anlamlıydı. “Bakın” diyordu, “hayata ilişkin elimizde yalnızca bir örnek var, o da buradaki,  yeryüzündeki hayat. Başka bir örnek de yok. Dolayısıyla biz bildiğimiz şeye bakalım”.

Sanırım yaklaşık 50 milyar canlı türü olduğunu ve biyolojik başarı diye adlandırılabilecek bir kavram olduğunu söylemişti. Gayet basit bir kavram. “Bir türün biyolojik olarak başarılı sayılabilmesi için o türden hâlâ ortalıkta çok sayıda numune var mı diye bakmak lazım” diyordu. (gülüşmeler) “Eğer başarılı olan türlere bakacak olursanız”, diyordu, “en başarılı türler bakteriler gibi hızlı mutasyona uğrayabilenler, bir de kınkanatlı böcekler gibi kendilerine sabit bir ekolojik niş (yer) bulanlar.” Bunların durumu gayet iyi ve muhtemelen de sağ kalmayı başarırlar. Ama zekâ ölçeği diye nitelendirdiğimiz şeyde yukarılara doğru çıktıkça sayılar da gittikçe azalıyor. Primatlara geldiğinizde çok az sayıda olduklarını görüyorsunuz. Aslında ardında birkaç tane başıboş dolaşan benzer yaratık bırakan tek bir primat türü var. Onlar da biziz. Bu da çok yakın zamanda oluyor. Yani evrim açısından bakıldığında son 10 bin yılın hadisesi bu. Hiçbir şey değil. Ama ondan önce de insanlar başıboş dolaşan avcı-toplayıcı topluluklardı. Yani şunu anlatmaya çalışıyordu Mayr, bu veriler zeka ölçeğinde yukarı çıktıkça türün başarısının da azaldığına işaret ediyor. Dolayısıyla, onun açısından zekâ bir çeşit ölümcül mutasyondu. Bence biz de bunu ispatlamaya çalışmak gibi bir işe giriştik. (gülüşmeler) Evet, bu ölümcül bir mutasyon ve bizler kendimizle birlikte muhtemelen her şeyi yok etmeye uğraşıyoruz.

ÖM: Geçenlerde verdiğiniz bir mülakatta “Carta de foresta” diye bir şeyden söz ettiniz. Aslında bu Magna Carta ile aynı dönemde ortaya çıkmış. Bunun bir Orman Şartı / Sözleşmesi olduğunu söylediniz.

NC: Evet, o Magna Carta’nın bir bölümüydü. Magna Carta iki bölümden oluşuyordu: Özgürlükler Şartı ve Ortak Varlıklar Şartı. Bu ikincisine Carta de Foresta da deniyordu ama aslında Ortak Varlıklar Şartı’ydı.

ÖM: Günümüzde bu nerdeyse tamamen yok edilmiş durumda. Bu nasıl oldu?

NC: Bu yaklaşık 300 yıl kadar önce oldu, bunun adı da kapitalizm. (gülüşmeler) Nasıl oldu derseniz, İngiltere’de 17. Yüzyıla gelindiğinde –aslında 16. Yüzyıl boyunca da iyice gelişmişti ya- “the commons” denilen şey herkesin sahip olduğu ortak varlıklardı, insanlar bu sayede geçimlerini sağlıyordu. Ama kapitalizm yavaş yavaş ortaya çıktıkça her şey özelleştirilmeye başladı. Bu da ortak varlıklara son verilmesi,  tek tek zenginlerin eline geçmesi ve geri kalan herkesin serf durumuna düşmesi demekti. Buna da kapitalizm deniyor. Bu büyük çatışmalara yol açtı. Mesela İngiltere’de “enclosure movement”* denilen bir hareket oluştu. 17. Yüzyıl’a gelindiğinde iş bitmişti, Orman Şartı da unutulup gitmişti.

ÖM: Kimse de bundan bahsetmiyor. Hiç kimsenin bundan haberi yok.

NC: Kimin suç tarihinden haberi var ki? Başka insanların işledikleri suçları bilirsiniz ama, bu konuda bildiğimiz birşey yok.

ÖM: Ama bu çok hayret verici bir şey.

NC: Evet öyle ve sizin ilk sorduğunuz soruyla da çok ilgisi var. Çünkü yok ettiğimiz şey, tam da bu ortak varlıklar. Size daha önce bahsetmiştim, Güney Kolombiya’da birlikte çalıştığım insanlar var diye. Bunlar kendi topraklarını, ormanlarını, dağlarını vs. korumaya çalışıyorlar. Ama devlet de, zengin şirketler de bunları onların elinden almaya çalışıyorlar. Böylece altın madenciliği yapacaklar ve biliyorsunuz bu tamamen tahrip edici bir iş. Ya da petrol  vs çıkarmak için madencilik yapmak istiyorlar. İşte bu, Orman Şartının yok edilmesi demek.

ÖM: Profesör Chomsky, çok teşekkür ederiz.

* Arazilerin çitle çevrilmesine karşı [çevirenin notu]

Çeviri: Nur Deriş Ottoman

(Açık Radyo, Yeşil Gazete)

Marmara İletişim Dekanı Devran’ın öğrenci fişlediği mahkemece sabit

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Yusuf Devran hakkında suç duyurunda bulunan Azad Bedirhan hukuk müdacelesini kazandı, idare mahkemesi yapılan işlemi ‘açıkça hukuka aykırı’ buldu

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu Azad Bedirhan Halkla İlişkiler Ana Bilim Dalı’nda yüksek lisans yapmak için başvurduğu sırada Dekan Prof. Dr. Yusuf Devran tarafından fişlendiğini ve sınavda tehditle puanının değiştirildiğini iddia ederek suç duyurusunda bulunmuş ve yürütmenin durdurulması istemi ile idare mahkemesine başvurmuştu.

Bedirhan savcılığa giderken, “Dekan Devran, sınav sonuçlarına doğrudan müdahalede bulunarak, benim gibi birçok öğrenciyi başarısız gösterdi. Dekan Devran, benim Kürt oluşumdan ve ismimden yola çıkarak benim PKK’li olduğumu ileri sürdü. Bu bir iftiradır. Evet, Kürt’üm ancak hakkımda Dekan Devran tarafından ileri sürülen iddialar karalamadan ibarettir” sözleri ile dekanı kendisine ayrımcılık yapmakla suçlamıştı.

İstanbul 10. İdare Mahkemesi ise verdiği kararda yapılan işlemde açık bir hukuka aykırılık olduğunu belirterek yürütmeyi durdurma kararı aldı. Kararda sunulan gerekçede:

“Mahkememizin 03.12.2012 tarihinde verdiği ve sözlü sınavla ilgili olarak ayrıntılı bilgi ve belgelerin istenildiği ara kararı üzerine gönderilen bilgi ve belgelerden anlaşıldığı üzere; yapılan sözlü sınavda sözlü sınav komisyon üyelerinin her birinin ayrı ayrı verdikleri puanların olmadığı ve tüm komisyon üyelerinin tek bir değerlendirmesinin olduğu, davacıya sözlü sınavda hangi soruların sorulduğu, bu sorulara davacı tarafından verilen yanıtlara hangi puanların verildiği gibi hususların açıklığa kavuşturulmadığı, mülakat puanlaması yapılırken hangi kriterlere göre puanlama tablosunun oluşturulduğunun belli olmadığı, davacıya verilen puanlar için veya kırılan puanlar için hiçbir açıklamanın yapılmadığı anlaşılmaktadır.

Bu durumda; ölçme ve değerlendirme ilkesi uyarınca idarece, sınav komisyonu tarafından sınav öncesinde hazırlanarak tutanağa bağlanmış soruların ve cevap anahtarlarının ve sınav sırasında, davacıya sorulan soru ve verilen yanıtlara hangi komisyon üyesince, hangi notun taktir edildiğinin (düşük not verilmesi durumunda gerekçeleriyle) ortaya konulmasının gerektiğinden dava konusu işlemde hukuka uyarlık bulunmamaktadır.” ibareleri yer aldı.

Dekan Yusuf Devran hakkında daha önce de Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Gözde Yılmaz tarafından “yüksek lisans ve doktora listesini imzalamadığım için tehdit edildiği” gerekçesi ile savcılığa şikâyet edilmişti.

(T24)

 

 

 

Adana’da nefesler tutuldu, Demirspor – Adana maçı bekleniyor

PTT 1. Lig’de Adanalı futbol severler hafta sonu oynanacak Adanaspor-Adana Demirspor derbisine odaklandı. Ligde aynı puan ve averajla 5. ve 6. sırada yer alan her iki takım için bu maç üst sıralardan kopmamak adına adeta hayati önem taşıyor.

Adanalı futbol severler hafta sonu oynanacak Adanaspor-Adana Demirspor derbisine odaklanırken, maç her iki takım için de adeta hayati önem taşıyor.

Aynı kentin iki takımının karşılaştığı futbol müsabakaları taraftarlar için ayrı bir önem taşıyor. Bu tarz rekabetin yaşandığı kentlerden biri olan Adana’da da, Adanaspor ve Adana Demirspor arasında oynanan maçlar her yönüyle ilgi çekiyor.

Her iki takımın farklı liglerde olması nedeniyle 2008 yılından bu yana ”Adana derbisi”ne hasret kalan Adanalılar, geçen sezon kentin mavi-lacivertli temsilcisi Adana Demirspor’un PTT 1. Lig’e yükselmesiyle bu heyecanı tekrar yaşama fırsatı buldu.

Ligin ilk yarısında Adana Demirspor, ev sahibi statüsüyle çıktığı maçta turuncu-beyazlı rakibini 4-2 yenerek, derbide gülen taraf oldu. İkinci yarıda ise iki Adana ekibi pazar günü saat 19.00’da 5 Ocak Stadı’nda tekrar karşılaşacak.

Maç, Süper Lig’e çıkmayı hedefleyen iki takım için de ayrı bir öneme sahip. Adana Demirspor 34 puanla ligde 5. sırada yer alırken, Adanaspor da aynı puan ve averajla 6. sırada yer alıyor. Üst sıralardan kopmamak isteyen Adana temsilcileri bu maça mutlak galibiyet parolasıyla hazırlanıyor.

Son hafta kendi sahasında lider Kayseri Erciyesspor’a 3-1 mağlup olan Adana Demirspor, hem bu maçı telafi etmek, hem de üstündeki rakipleriyle puan farkının açılmasına izin vermemek için 3 puanı hanesine yazdırmak istiyor.

Kritik maçlarda kaybettiği puanlarla daha üst sıralarda yer alma şansını kaçıran turuncu-beyazlı Adanaspor da, Süper Lig hedefine daha da yaklaşmak ve ilk yarıdaki mağlubiyeti unutturmak için galibiyet hedefliyor.

(Tribün Dergi, Ntvspor)

Trans Feminist oturum haftasonu Alman Kültür Merkezi’nde

5. Baki Koşar Nefret Suçları ile Mücadele Haftası (21-27 Şubat) kapsamında 22 Şubat’ta İzmir’de Trans Feminist oturum gerçekleştirilecek.

İzmir Alman Kültür Merkezi’nde yapılacak olan ve herkesin katılımına açık etkinliğin programı şu şekilde:

14:30

1.OTURUM
Trans Buluşma: Bölgesel Sorunlar
Deniz Rojda Solmaz “Ege Bölgesi Hak İhlalleri 2012 Raporu”
Selay Su ”Ankara’da Yaşanılan Hak İhlalleri“
Sinem Kuzucan “Türkiye’de Seks İşçilerinin Karşılaştığı Zorluklar”
Tolga Sercan “Eril Sistemde Trans Erkeklik”

16:30

2.OTURUM
Panel: Feminizm ve Seks İşçiliği
Esmeray Özadikti “Feminist Hareketin İçinde Bir Transın Deneyimleri”
Hasbiye Günaçtı “LGBT ve Feminist Mücadele”
Kemal Ördek “Seks İşçiliğine Yönelik İnkar Politikası”
Şevval Kılıç “Trans-Feminizm ve Seks İşçiliğine Bakış”
Demet Yanardağ (moderatör)

(Uçan Süpürge)

 

 

Baki Koşar Haftası yarın İzmir’de başlıyor

Bu yıl 21-27 Şubat tarihleri arasında 5.si gerçekleştirilecek olan Baki Koşar Nefret Suçlarıyla Mücadele Haftası, ana akım medya tarafından görmezden gelinen nefret suçlarını “Ana Akıma Kapılmamak”başlığı altında ele alacak.

Siyah Pembe Üçgen İzmir tarafından kurulduğu 2009 yılından bu yana her yıl Şubat ayında düzenlenen Hafta, adını ve tarihini, unutulmasına itiraz ettiği bir nefret cinayetinden alıyor. Gazeteci yazar Baki Koşar bir nefret cinayeti sonucu, ölümünden iki gün sonra 24 Şubat 2006’da Pangaltı’daki evinde ölü olarak bulunmuştu.

“Ana Nefret Bülteni” adlı enstalasyon sergisiyle başlayacak olan Hafta, trans-feminizmden medya ve aktivizm tartışmalarına, homofobi, bifobi ve transfobi karşıtı öğrenciler buluşmasından “Benim Çocuğum” film gösterimine kadar çeşitli bir programa sahip.

Nefret suçlarıyla mücadelede başarı ya da kararlılık gösteren kişi, örgüt ya da kuruluşlara verilen Baki Koşar Nefret Suçlarıyla Mücadele Ödülü, 22 Şubat Cuma günü saat 19.00’da İzmir Alman Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilecek törenle sahibini bulacak. Ödül için aday önerilerinizi Siyah Pembe Üçgen İzmir Derneği’nin sitesindeki formu doldurarak iletebilirsiniz.

Her yıl gerçekleştirilen Nefret Suçları ile Mücadele Yürüyüşü ise 23 Şubat Cumartesi günü saat 13:00’da Alsancak Kıbrıs Şehitleri Caddesi’ndeki Yakın Kitabevi önünden başlayacak.

Program ve ayrıntılı bilgi için siyahpembe.org/

(Kaos GL)

Haydarpaşa Gar Projesi’nin iptal talebi reddedildi

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Kadıköy Meydanı ve Haydarpaşa Gar Projesi’nin iptali için dilekçe veren Kadıköylülerin itirazını kabul etmedi. Bu akşam kadıköylüler ve Haydarpaşa’nın otele dönüştürülmesini istemeyenler Kadıköy İskele Meydanı’nından Haydarpaşa Garı’na doğru bir yürüyüş gerçekleştirecek.

Proje, Kadıköy’deki Atatürk Anıtı’nın bulunduğu yere fuar ve panayır alanı yapılmasını, Haydarpaşa Garı’nın otel, çevresinin ise yapılaşmaya açılmasını öngörüyor.

Kadıköylüler bu projenin iptali talebiyle İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne başvurmuştu. Ancak Belediye Meclisi, aralarında Kadıköy Belediyesi’nin de bulunduğu 5 bin 379 itiraz dilekçesini reddetme kararı aldı.

Karara tepki gösteren Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk, konuyu yargıya taşıyacaklarını açıkladı.

Topbaş: “İstanbul zaman kaybetmemeli“

Başkan Topbaş, Kadıköylülerin 5 bin 379 dilekçe toplayarak itiraz ettikleri Haydarpaşa Garı ve Kadıköy Meydanı Planı konusunun Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk tarafından yargıya taşınacağı açıklamalarını da değerlendirdi. Topbaş, “ Cumhuriyet Halk Partisi’nin temayülü bu doğrultuda . Bunu gayet iyi biliyoruz. Milletimiz de biliyor. Bir şey üretmek yerine, engelliyor, yargıya götürüyor, Anayasa Mahkemesine götürüyorlar. Önümüzdeki bütün engeller bu şekilde oluşmakta ama her birini tek tek aşıyoruz. Ama bu zaman kaybından başka bir şey olmuyor “ şeklinde konuştu.

Planın yüzde 26’sının ticaret ve turizmle ilgili olduğunu söyleyen Topbaş, projenin İstanbul’a önemli katkı sağlayacağını kaydetti. Kadir Topbaş, “ burada yapılan itirazları meclisimiz değerlendirdi. Meclisimiz uygun görmediği için reddedildi. Tabii itirazlarda samimiyet olsa farkı şeyler çıkabilir ama bunu sadece engelleme adına öne geçme adına yaparsanız, bunlar tabii itibar görmez. Meclis de değerlendirmesini buna göre yaptı herhalde. Bu, yıllardan beri olan bir plan üzerinde yıllardan beri çalışılan bir plan. Üzerinde birçok uzman akademisyenin katkısı olan bir çalışma. Demokratik bir ülkedeyiz. Yargı yolu açık. CHP’nin özelliği bu yargıya taşımak ve Anayasa Mahkemesine taşımak . Milletimiz de CHP’nin bu tarzını ve tavrını gayet iyi biliyor. Burada Meclisimiz kendine düşeni yapmıştır. Tabi onlar da kendi siyasi anlayışları doğrultusundaki çalışmaları yapacaklardır. Bunun siyasi olduğunu düşünüyorum şahsen. Sonuç olarak İstanbulumuza güzellikler getirecektir ama endişem İstanbul’un zaman kaybediyor olması. İstanbul zaman kaybetmemeli “ dedi.

Haydarpaşa Gar’a yürüyoruz

İstanbul’un simgeleri arasında yer alan ve 2 yıl önceki yangında çatısı tamamen yanan Haydarpaşa Garı’ndaki bazı tren seferlerinin bir yıldır durdurulması protesto edilecek. “Haydarpaşa Gar’a yürüyoruz” sloganıyla bir araya gelecek yüzlerce kişi bugün Kadıköy’de toplanarak gara yürüyecek.

Her perşembe ve pazar günü sürdürdükleri protesto gösterilerini bugün büyük bir eylemle devam ettirmek isteyen Haydarpaşa Girişimi’nin öncülüğünde gerçekleşecek yürüyüş 18.30‘da Kadıköy İskele Meydanı’nda başlayacak. Haydarpaşa Girişimi’nin protestosuna Birleşik Taşımacılık Sendikası, Mimarlar Odası İstanbul Şubesi ve Liman-İş Sendikası da katılacak.

Avrupa’da da eylem var

Öte yandan Avrupa’nın çeşitli kentlerinde de ilk kez Haydarpaşa Gar’ı için eylemler düzenlenecek. Lüksemburg’daki Avrupa Parlamentosu önünde de Türk vatandaşları gar için toplanacak.Avrupa Parlamentosu İnsan Hakları Komisyonu’nda çalışan Ekmel Çizmecioğlu’nun girişimiyle biraya gelecek Türkler parlamento üyelerine Haydarpaşa Garı’nın geçirdiği süreci ve yaşayacağı dönüşümü anlatacak. Almanya’nın çeşitli tren garlarında da Haydarpaşa Garı’nın anlatılacağı etkinlikler yapılacak. Bükreş’teki büyük tren istasyonunda da eyleme destek veren etkinlikler düzenlenecek.

(AA, DHA, Milliyet, Yeşil Gazete)

Yeşiller/Sol Beylikdüzü Buluşması

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi, il ve ilçe örgütlerini oluşturmaya devam ediyor. Kuruluş toplantıları herkese açık konferanslar ile yapılıyor. YSGP, 17 Şubat Pazar günü Beylikdüzü’nde İstanbul Outlet Park salonunda gerçekleştirilen bir buluşma ile Beylikdüzü ilçe Yürütme Kurulunu belirledi. Buluşmada oluşturan çeşitlilik ve katılımın yüksek olması dikkat çekti.

YSGP Beylikdüzü buluşmasına katılanlar arasında ekolojistler, hayvan hakları savunucuları, vicdani retçiler, yerel örgütlerin ve sendika temsilcilerinin bir araya gelmesi, yeni bir siyaset düşüncesinin hayata geçirilmesi yolundaki beklentilerin hayal olmadığını bir kez daha gösterdi. Toplantı, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi PM üyeleri Aydın Engin ve Ümit Şahin’in konuşmaları ile başladı.

AYDIN ENGİN: “EKOLOJİST TUTUM İLE SOL SİYASET BİR ARADA”

“Eşitlik, Özgürlük, Barış, Demokrasi, Ekoloji, Doğa ve hayvan hakları, Kimlik ve tanınma adaleti için; YENİ BİR SİYASET” başlıklı toplantıda ilk konuşmayı Aydın Engin yaptı.

Aydın Engin, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin şimdiye kadar Türkiye’de ve hatta dünyada denenmemiş olan ekolojist tutum ile sol siyasetin bir araya getirilmesi fikrinden ortaya çıktığını ve bunun da oldukça özgün bir durum olduğunu belirtti.  Engin daha sonra, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisinin hangi ihtiyaçtan kaynaklandığı konusundaki düşüncelerini katılımcılarla paylaştı.

ÜMİT ŞAHİN: “EKOLOJİK MÜCADELE TEMEL ÖNEMDEDİR”

Ümit Şahin, şimdiye kadar bir çok siyasi parti ve çeşitli kuruluşlardaki ekoloji vurgusunun ana fikir olmaktan çok bir ek gibi algılandığını ve partilerin programlarındaki ekoloji taleplerinin en sona eklenmiş bir paragraftan öteye gitmediğini belirterek, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisinin bu eksikliği gideren bir siyasi yapılanma olduğu konusundaki düşüncelerini aktardı.

GÖKKUŞAĞININ RENKLERİ GİBİ

Engin ve Şahin’in sunumları ardından, buluşmanın katılımcıları arasında yer alan çeşitli kişiler bireysel ve kurumunu temsilen konuşmalar yaptılar.

Hayvan hakları savunucusu Metin Kılıç, hayvan hakları savunuculuğunu siyasal bir zeminde yürütme koşullarının Yeşiller ve Sol Gelecek Partisinde bulunduğunu ifade ederek kendisinin bu parti içinde siyaset yapma gerekçelerini anlattı.
Avrupa Yeşiller hareketi içinde yer almış öğretim üyesi Rainer Bröemer, siyasete yeni bir soluk getireceğini belirttiği Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi ile ilgili düşüncelerini ifade etti.

Büyükçekmece Yerel Katılımı Destekleme Derneği üyesi Şeref Canbay, bölgedeki ekolojik sorunlar hakkında bilgi vererek YSGP’nin bu sorunları ifade edecek bir zemin olmasının önemini vurguladı.

Askeri Darbelerin Asker Muhalifleri Derneği (ADAM-DER) Yönetim Kurulu Üyesi Kazım Şaroğlu, askeri darbelerin asker mağdurları ile ilgili bilgi vererek darbe karşıtı çalışmaları konusunda destek talebinde bulundu ve YSGP’de bu konuda bulunan duyarlığın önemine değindi.

Taraf Gazetesi yazarı ve vicdani retçi Ali Fikri Işık, günümüz koşullarında vicdani retçi bir Kürt olmanın zorluklarını anlatarak, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisinin, hiyerarşiyi reddeden yanı ile kendisine heyecan verdiğini anlattı.
Eğitim-Sen İstanbul 7 Nolu Şube Başkanı Emin Ekinci, emek hareketinin mücadelesinin geldiği yere vurgu yaptı. Emek hareketinde de yeni bir siyasetin gerekliliğine vurgu yapan Ekinci, bu nedenle yeni siyasete destek verdiklerini belirtti.

BEYLİKDÜZÜ İLÇE YÖNETİMİ OY BİRLİĞİYLE SEÇİLDİ

Daha sonra katılımcıların soruları ile devam eden buluşma toplantısı, Beylikdüzü İlçe Yürütme Kurulu listesinin oy birliği ile seçilmesiyle sona erdi.

Oldukça verimli, renkli ve üretken geçen toplantının sonucunda YSGP Beylikdüzü İlçe Yürütme Kurulu şu isimlerden oluştu:

Füsun Oğuz (Eş sözcü)
Metin Kılıç (Eş sözcü-Hayvan hakları savunucusu)
Nihal İriz
Eylem Turcu
Fatmagül Durmuş
Celal Işık
M. Bahrı Sarıhan
İlhami Tağı
Semih Akyazı

Ayrıca İlçe Yürütme Kurulunda fahri üyelere de yer verildi.

Haber: Naci Sönmez

(Yeşil Gazete)

Sırrı Süreyya Önder, CHP’li başkandan özür diledi

Sinop’ta, BDP’lilere yönelik yapılan saldırılar sonrasında, CHP’li Sinop Belediye Başkanı’nı suçlayan Sırrı Süreyya Önder, başkandan özür diledi

BDP İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, Sinop’ta yaşanan olaylar sonrasında suçladığı CHP’li Sinop Belediye Başkanı Baki Ergül’den özür diledi.

BDP heyeti, Sinop ve Samsun’da yaşanan olaylar nedeniyle dün Trabzon ziyaretini iptal etti. BDP’li Sırrı Süreyya Önder MHP’nin olaylarda vebali olmadığını savunurken CHP’li Sinop Belediye Başkanı’nı suçlamıştı. Belediye Başkanı Baki Ergül ise olaylarda dahlimin olduğunu ispat etsinler, değil Belediye Başkanlığı’nı, Sinop’u terk ederim” açıklamasında bulundu. Bugün TBMM’de bir basın açıklaması yapan Önder, ”Yerel gazete haberi üzerine belediye başkanını suçladık ama haberi doğrulatamadık. Sözümüzü geri alıyoruz. Özür diliyoruz” dedi

(t24)

Cepkin’in avukatı, “Tacize ve saldırıya uğrayan müvekkilimdir”

Hayko Cepkin’e yönelik ‘kadına şiddet’ suçlamasına yanıt avukatından geldi. Yapılan açıklamada, “Alkollü ve ayakta dahi duramayacak durumda olan şahısların kadın arkadaşı G.D.A adlı şahıs müvekkilimin yanına gelerek kendisine ‘Kimsin sen be, o……. çocuğu, Ermeni P…çinin elini mi sıkıyorsunuz’ dedi. Saldırıya uğrayan Hayko Cepkin ve onun kız arkadaşıdır” denildi.

Şarkıcı Hayko Cepkin’in avukatı Dilek Şahbaz Yılmaz Facebook üzerinden de duyurduğu yazılı açıklamada, müvekkili hakkında 18 Şubat’ta ve devam eden tarihlerde G.D.A adlı kişiyi darp ettiğine dair bazı haberler yayınlandığını hatırlatarak, şöyle devam etti:

“Müvekkilim Hayko Cepkin hakkında, 18.02.2013 tarihinde ve devam eden tarihlerde G. D. A adlı şahsı darp ettiğine ve ona hakaret ettiğine ilişkin yazılı ve görsel basında, sosyal paylaşım sitelerinde çıkan tüm haberler asılsız olup gerçekleri yansıtmamaktadır.

Yapılan iş bu asılsız haberler nedeni ile kişilik hakları, meslek onur ve şerefi ihlal edilen Müvekkil Hayko Cepkin adına iş bu açıklamayı vekil sıfatı ile yapma gereği hasıl olmuştur. Şöyle ki Müvekkilim Hayko Cepkin 17/02/2013 tarihinde Beyoğlu’nda bir eğlence mekanında yapılan bir partiden arkadaşları ile birlikte çıktığı esnada yanına yaklaşan iki erkek şahıs müvekkilimle el sıkışarak sohbet etmek istemişlerdir, hayranlarını kıramayan müvekkilim onlarla sohbet ederken aşırı derecede alkollü ve ayakta dahi duramayacak durumda olan bu şahısların kadın arkadaşı G.D.A adlı şahıs müvekkilimin yanına gelerek “ Kimsin sen be, o……. çocuğu, Ermeni P…çinin elini mi sıkıyorsunuz” gibi daha bir çok ağır hakaret ve ithamlarda bulunmuş ve daha da ileri giderek şiddet uygulama kastı ve hareketi ile müvekkilin boğazına sarılarak sıkmaya çalışmış ve bir taraftan da kendisine doğru çekmiştir.

Müvekkilin yanında bulunan arkadaşları araya girerek ne olduğunu anlayamayan müvekkili söz konusu G.D.A adlı şahıstan ayırmışlardır. Bu kargaşa sırasında aşırı derecede alkollü olan şahıs yere düşmüştür. Daha sonrasında mekan görevlileri G.D.A adlı şahsı sakinleştirerek olay yerinden uzaklaştırmışlardır. Tüm bunlar Mobese kayıtları ile mevcuttur. Söz konusu olayda G.D.A adlı şahsa müvekkilim tarafından ne bir şiddet uygulanmış ne de hakaret edilmiştir. Bu olayda tek zarar gören kişi müvekkil ve müvekkilin bayan arkadaşıdır zira müvekkilin bayan arkadaşı o kargaşa sırasında hafif şekilde yaralanmıştır.

Müvekkil Hayko Cepkin, G.D.A adlı şahsın alkol nedeni ile bu şekilde davrandığını düşünerek ve de herhangi bir yaralanma olayı da söz konusu olmadığı için olay yerinden kendi arkadaşları ile birlikte ayrılmıştır. Daha sonrasında 18.02.2013 Tarihinde G.D.A adlı şahsın avukatı müvekkilin Menajeri Gürol Yılmaz’ı arayarak olayla ilgili görüşme talebinde bulunmuş iş bu talebi kabul eden Menajer Gürol Yılmaz ile Beyoğlu’nda bir mekanda buluşmuşlardır. G.D.A adlı şahsın avukatı ve kendisi Menajer Gürol Yılmaz’a bu olay nedeni ile kendilerine 50.000,00 TL para ödenmesini aksi taktirde şikayette bulunacaklarını, bu olayı basına yansıtacaklarını, konserleri protesto ettirmek için girişimde bulunacaklarını, sivil toplum kuruluşlarını da harekete geçireceklerini açıkça söylemişlerdir.

G.D.A adlı şahıs tehdit ve şantaj yolu ile hiçbir şekilde suçu olmayan müvekkilime iftiralar atarak adeta suç uydurarak müvekkilden para elde etmeye çalışmıştır. Talebi kabul edilmeyen G.D.A adlı şahıs bunun üzerine asılsız suçlamalar yaparak müvekkil hakkında haksız yere şikayette bulunmuştur. Şantaj ve tehdit fiillerini içeren talepler tarafımızdan ilgili Emniyet Müdürlüğüne bildirilmiş ve bununla ilgili olarak şikayette bulunulmuştur.

Şantaj ve tehdide yönelik görüşmenin yapıldığı mekanın kamera kayıtları ilgili Emniyet Müdürlüğü tarafından yerinde inceleme yapılarak tespit edilmiş ve iş bu kayıtlar mekandan teslim alınmıştır. G.D.A adlı şahıs hakkında şantaj, hakaret ve tehdit fiillerinden dolayı soruşturma başlatılmıştır. Ayrıca Müvekkil Hayko Cepkin’ in özelikle kendi beyanı ile G.D.A adlı şahsın vekili olan avukat hakkında da yasal yollara başvurulacaktır. ”

(Agos)