Ana Sayfa Blog Sayfa 4379

Şişli %100 Ekolojik Pazar’da satışlar 600 tona dayandı

Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği’nin Şişli Belediyesi işbirliğiyle 2006 yılında kurduğu Şişli %100 Ekolojik Pazarı’nda yıllık sebze meyve satışı 600 tona yaklaştı.

Türkiye’nin ilk ve en büyük organik pazarı Şişli %100 Ekolojik Pazarı’ndaki satışların haftalık ortalık ortalaması 10-15 ton civarında.

Buğday Derneği’nin hazırladığı kayıt sisteminde tutulan verilere göre aylara ve mevsimlere göre değişmekle birlikte Şişli %100 Ekolojik Pazarda haftalık ortalama 12,5 ton taze sebze ve meyve satılıyor.

Satışların en yoğun olduğu aylar eylül, ekim, kasım ve aralık ayıyken, yaz ayları ise satışların en düşük olduğu dönemler. Güz aylarında haftalık satışlar 15 tonlara çıkmakla birlikte yaz aylarında bu satışlar 10 ton civarına düşüyor.

Buna göre 2012’nin en kötü ayı temmuz, en iyi ayları ise kasım ve aralık oldu.

Bazı organik pazarlarda girişler kayıt altına alınsa da çıkış miktarları kayda alınmadığından satış verileri sağlıklı tespit edilemiyor. Buğday Derneği’nin verilerinde ise derneğin denetim ekibince her hafta kaydedilen pazara giriş ve çıkış miktarları arasındaki fark dikkate alınıyor.

Şişli %100 Ekolojik Pazara giren ürünlerin % 40 ila 50’si satılıyor. Dolayısıyla pazara yıl boyunca giren sebze-meyve miktaır 1000 tonun üstünde.

Haftalık ortalama 1500 kilo ile pazarda en çok satılan ürün domates.

Domatesi sırasıyla muz, elma, portakal ve patates izliyor. Bu ürünlerin haftalık satış miktarlarıysa 550 ila 750 kilo arasında değişiyor.

 

 

Verilerin hesaplanmasında dikkate alınan diğer önemli bir nokta da adet veya bağ satılan birçok ürünün özel olarak üretilen bir program tarafından Buğday Derneği’nce tespit edilen katsayılarla otomatik olarak çarpılması.

Örneğin bağ olarak veri girişi yapılan maydanoz 0,15; roka 0,20; adet olarak girişi yapılan avakado 0,22; enginar 0,38 ile otomatik olarak çarpılarak kilograma çevriliyor. Kilo olarak yıl içinde 5,350 kilo civarında olan maydanoz satışı pazarın açık olduğu hafta sayısına ve 0,15 katsayısına bölündüğünde haftalık satışı yapılan maydanozun 700 bağ olduğu bulunuyor.

Buğday Derneği oluşturduğu %100 Ekolojik Pazar Standartları ile organik pazarların sağlıklı işleyen ve güvenilir bir model şeklinde yaygınlaşmasına öncü olarak üstlendiği rolü hazırlamış olduğu web tabanlı veri tabanı ile daha da ileriye taşıyor. Buğday Derneği ile işbirliğindeki yerel yönetimlerin yetkilileri artık haftalık olarak kayıt altına aldıkları satış verilerini tarih, satıcı, üretici, ürün, çeşit, miktar, fiyat bazında web tabanlı programa aktaracak ve istenilen tarih aralığında istenen üretici veya ürüne dair her türlü veriyi istendiğinde tek bir tuşa basarak elde edebilecekler.

Buğday Derneği ise veriler tüm yerel yönetimlerden geleceği için tüm %100 Ekolojik Pazarlara ait verileri görebilecek ve istendiği an sertifika kuruluşları ya da Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı yetkilileri ile paylaşabilecek.

Buğday Derneği bilişim danışmanları ve %100 Ekolojik Pazar proje ekibi yerel yönetimlerin ziraat ve gıda mühendislerine önümüzdeki bahar aylarında bu konuda eğitim vermeye başlayacak ve sistem 2013 yılı içinde işler hale gelecek.

 

(Bugday.org, Yeşil Gazete)

 

Kültürel demir perde III / “Türkiye’li”

Irkçı-milliyetçi-etnik unsurlara atıf yapılmadan düzenlenecek yurttaş anayasasının kültürde bulacağı karşılıktan kimsenin tam olarak haberdar olmadığını sanıyorum. Yüzyıllık paradigma nihayet kırılıyor, kırılacağı öngörülüyor. Buna karşılık yeni paradigmanın inşasını oluşturacak dile ise henüz hakim olmadığımıza dair çekincelerim var.

Bizlere bahsedildiği haliyle yeni anayasayla birlikte bu ülke yurttaşlarına nihayet “Türk” değil, “Türkiye’li” denecek. Aslında bildiğimiz çoğu rütin kavrayışın altını üstüne getirme olasılığı bulunan ve etkisi muhakkak on yıllar içinde ancak yerleşebilecek bu değişim, malesef bizim eski paradigmayla yapılandırılmış zihinsel kodlarımızda karşılık bulmaya hazır değil. En başta da dil düzeyinde.

Bu ülke yurttaşlarında milliyetçilik ve faşizm sıradandır. Faşizm bu yazının konusu değil ama yine de bahsedeyim. Faşizm, ırkçılık demek değildir. Faşizm; hiyerarşinin doğallaştırıldığı, düzenin, ast-üst ilişkisine bağlı statüler aracılığıyla sağlanacağı ve bunun kanıksandığı yönetme biçimidir. En net karşılığını militarizmde bulur. Faşizm, ırkçı-milliyetçi-etnik paradigmadan beslense bile dini veya seküler biçimlerde de yerleşiklik kazanabilir. Milliyetçilik ise kendisine atfettiği millet statüsünü (mesela Türk’lük statüsünü), bir hiyerarşi içine (-ki çoğunlukla en tepeye), konumlandırdığı için faşist olur. Milliyetçiliğin karşıtı ise Türkiye yeşil-solunda da kabul edildiği haliyle hoşgörü değildir! Milliyetçiliğin karşıtı, kültür paradigmasıdır. Milliyetçilikle ancak, kültür kavrayışının içselleştirilmesi, dilde karşılığının bulunmasıyla mücadele edilebilir ve çekincem, tam da burada başlıyor.

Bu ülkede “Kürt sorunu” yoktu, hiç bir zaman da olmamıştı. Bu ülkede bir insanın en doğal hakkı olan ana diliyle konuşma, öğrenim görme, kendisini bu dille; hukukta, bilimde, sanatta ifade etme hakkı olan Kürtçe sorunu vardı. Aynısı Lazca ve diğer kaybolmakta olan diller için de geçerlidir. Bunlar kültürel ve tabi haklardır. Kürt’lük statüsünden bahsetmek ise milliyetçiliğe girer, tıpkı Türk’lük statüsünden bahsetmek gibi. Başbakan “her türlü milliyetçiliği ayaklar altına alıyoruz” dedi ama sözünün anlamından kendisinin bile haberdar olup olmadığından emin değilim. Çünkü aslında yeni anayasayla birlikte Türk ve Kürt gibi sözcüklerin tedavülden yavaş yavaş kalkması gerekiyor. Yalnızca bu kadar mı? İngiliz, Fransız, Alman, Yunan, Ermeni, Laz gibi sözcükler de tedavülden kalkacak. -Hadi canım, daha neler!

Ne yazık ki milliyetçiliğin karşıtı olan kültür paradigmasının bu ülkenin ne sağcısında, ne solcusunda, ne yeşilinde, ne de entelinde yerleşiklik kazanmadığı gerçeğinden söz ediyorum. Bu haliyle aslında bizim yeşil-sol cemaate yönelik yazıyorum. Çünkü oluşacak yeni dili ilk inşa etmesi gereken bizim hareketimiz, buna karşılık bizlerin bile yeni dile hakim olmadığını sanıyorum. Oysa bu dili kurabilirsek, bu ülkenin ihtiyacı olan ve ikinci dünya savaşı sonrası 60 yılda nakış nakış örülen Batı kültürel paradigmasına yakınlaşmış olacağız, -yani gerçek anlamda milliyetçilik karşıtı bir dile. Basit bir düşünceden bahsetmiyorum. Denenmiş, deneyimi kanıksanmış, başka yerlerde içselleştirilmiş, gerçek anlamdaki barış dilinden bahsediyorum.

Türkçe’de Fransız (French) sözcüğü tedavülden kalkacak. Artık ya Fransızca (yine French çünkü Türkçe, Fransızca diliyle Fransızı birbirinden ayırarak ırkçı-milliyetçi-etnik paradigmasını yaşatır) diyeceğiz ya da “Fransa’lı”. Böylece “Arap asıllı Fransız” veya “Cezayir kökenli Fransız” gibi abuk sözcüklerden de kurtulacağız.  Bu sözcükler Türkçe’nin ırkçı-milliyetçi-etnik paradigmasının yansımaları. Yeni anayasayla birlikte on yıllar içinde “Kürt asıllı Türkiye’li”, “Boşnak asıllı Türkiye’li” gibi sözcükler, Birgül Ayman Güler’in dilinde görüldüğü ve görüleceği üzere, ülkenin eski milliyetçiliğinin uzantısı olan hareketlerce kullanılacak. Yeşil-solun dili ise hukuğun ve kültürün dili olmalı. Ne kadar erken davranıp yeni dilin pozitif yankısını yaşatmaya başlarsak, o kadar iyi.

Yeni anayasayla birlikte dilde ciddi bir değişim geçirmemiz gerekiyor, oysa buna şimdilik hazır görünmüyoruz. Ciddi ve köklü bir değişim gibi bahsediyorum ama aslında, ayrıntıda istisnaları olsa da, oldukça basite indirgeyebilirim. Türk, Kürt, Laz, Ermeni, İngiliz, Fransız gibi sözcüklere alerji duyalım yeter.  Bir düşünelim; en azından yeşil-sol cemaatimiz bu sözcüklere zaten inceden alerji duymuyor muydu? Bir insanın Türklüğü, Kürtlüğü, İngilizliği, Fransızlığı bizim ne umurumuz!

Örneğin; artık “Türk pop müziği” sözü tedavülden kalkacak. “Türkçe pop müzik” diyeceğiz, -ki doğrusu da hep buydu!

İnsanın Türk’ü, Kürd’ü, Ermeni’si, Fransız’ı olmaz. İnsanın Türkçe konuşanı, Kürtçe konuşanı, Ermenice konuşanı, Fransızca konuşanı olur. Türkler, Kürtler, İngilizler, Fransızlar dediğimiz zaman kendi aklımızda ne kadar hoşgörülü olursak olalım, aslında ırkçılığın uzantısı olan bir dili yaşatırız.

Elbette henüz yerleşiklik kazanmadığı için yeni dilin getireceği bazı handikaplar da var. “Kürt kardeşlerimiz” değil, “Kürtçe konuşan kardeşlerimiz.” Kimi yönlerden zor gelebilir. Bu dilin geliştirilmesi, etnik uzantılarından arındırılması gerekiyor.

“Türk televizyonlarında ilk kez” değil, “Türkiye televizyonlarında ilk kez” veya “Türkçe yayın yapan televizyonlarda ilk kez.”

“Türk tarihi” değil, “Türkiye tarihi” Ayrıca umalım ki, bu tarih Türkiye coğrafyasının daha kapsamlı tarihi olsun. Böylelikle bu ülkenin gerçek anlamdaki kültür tarihine sahip çıkmış olacağız. Ve yeni tarih kavrayışı Orta Asya’dan bahsettiği kadar (Türkçe’nin tarihi), bu topraklarda yaşamış Roma İmparatorluğu üzerinden Avrupa tarihini de içermiş olsun. Bu topraklarda tarih demek, dünya tarihi demektir. Değerini bilemedik, artık bilelim.

Yeşil-sol ideoloji “etnik kimlik hakkı” diye bir şeyden bahsetmez. Bu tam da karşıtı olan bir kavrayış olurdu. Yani bizim ideolojinin bir insanın “Türk” olma hakkına saygı duymak veya bunun mücadelesini vermek diye bir yaklaşımı yoktur, olamaz. Öte yandan Türkçe’den başlayarak Türkçe’nin tüm kültürel uzantılarına dair hakkının da arkasında durur. Kürtçe için de… Çünkü bunlar “kültürel kimlik”lerdir. Aradaki fark anlaşılmadıysa bu yazının önceki bölümlerini okumanızı öneririm. (Kültürel demir perde I ve II)

–          o           –

Yukarıda sorunu basitleştirdim ve basit bir çözüm önerdim. Oysa bu konunun esas çatışma noktaları gelecek on yıllarda göreceğimiz üzere ekonomiktir. Anayasadan Türk sözcüğünün kalkmasıyla Türkiye’de sürüsüne bereket, Türk ve Türkçülükten nasiplenen, dernek, vakıf, ocak gibi, ekonomik kaynağı belli olmayan ama muhakkak bugüne kadar anayasal güvenceden hareketle devlet tarafından desteklenen kurumların ayağının kayması gerekiyor. Bu dernekler, ya yeni yapıya ayak uydurup değişim geçirip, içindeki etnik öğeleri kaldırıp kültür kurumuna dönüşecek, ya da kendi ayakları üzerinde durmasını becerecek. Çünkü artık devlet hukuki anlamda etnik-milliyetçilikten desteğini çekmesi gerekiyor. Eğer çekmezse şanlı Kürt tarihinden bahseden kurumlara da destek sağlaması gerekir veya daha doğrusu şanlı Kürt tarihi, şanlı Laz tarihi gibi bugüne kadarkine benzer inşalara gitmesi gerekir.

Günümüzde Batı’da yasaklanmış olan etnik-milliyetçi kavrayışın yerini yavaş yavaş kültürel paradigma alıyor. Ancak bu tamamlanmış bir süreç değildir. Halen oralarda da ırkçılık, etnisite sayıltıları devam ediyor ama bu hareketlere devlet desteği yok. Türkiye’nin milliyetçileri de elbette temel insan hakkı üzerinden istedikleri düşünceye sahip olabilirler. Milliyetçi olmayın denmiyor. Milliyetçi olabilirsiniz, hobi olarak yine olabilirsiniz, …ama benim vergilerimle değil! Aranızda para toplayıp, Türk veya Kürt olmaya yönelik eylemlerde bulunabilir, kımızın dünya harikası bir içecek olduğuna veya poşunun en birinci icat olduğuna dair kulis çalışmaları yapmaya devam edebilirsiniz.

Tabi, bir de nefret suçu yasası çıkarılırsa tam olacak.

 

Not: Bu yazımı, Yeşil Gazete Sanat bölümünde şu an yayımda bulunan “Yunan edebiyatçı bla bla..” haberini yapan ekip arkadaşıma ithaf etsem mi acaba diye düşünüyorum. :)

Yunanistan’lı edebiyatçı bla bla…” olmasın o! :)

 

Muhabbetle…

Murat Karayılan: “Önder Apo’nun başlattığı süreci kararlı bir şekilde hayata geçireceğiz”

KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan Kandil’den yayınlanan ve Kamışlı’daki kutlamalarda sesli olarak yayınlanan Newroz mesajında Abdullah Öcalan’ın sınır dışına çıkma çağrısına olumlu yanıt vereceklerini söyledi.

Konuşmasına Batı Kürdistan halkının devrimini kutladığını söylererek başlayan Karayılan 2013 Newrozu’nun “çok tarihi bir aşamada karşılandığını” belirterek, “Kürt özgürlük mücadelesi bugün Batı Kürdistan’da, Kuzey Kürdistan’da ve tüm Kürdistan’da çok önemli ve hassas bir aşamaya geldi” dedi.
“Bu, demokratik kurtuluş ve özgürlüğün sağlanmasına yönelik bir hamle olarak gündemimizdedir. Unutmamak gerekir ki, bu süreç mücadelenin başarı kazanması sonucu gündeme girmiştir. Batı Kürdistan mücadelesinin başarısı ile Kuzey Kürdistan hamlesi Önder Apo’nun böyle bir adım atmasına yol açmıştır” diyen Karayılan, “Biz bu konuda kendimize güveniyoruz. Ortadoğu’daki mevcut koşullar elimizdeki imkanlar ve gücümüz, Kürdistan’ı özgürleştirmek için bugün bize güven veriyor. Ama biz her koşulda savaş istemiyoruz. Eğer egemen devletler hazır ise, biz de barışçıl yollarla Kürdistan’ı özgürleştirmeye hazırız. Herkes bilmeli ki, PKK savaşa da barışa da hazırdır. Bu temelde, Önder Apo’nun başlattığı süreci kararlı bir şekilde hayata geçireceğiz. Bu bir mücadele sürecidir, sadece Batı Kürdistan için değil, tüm Kürdistan için önemlidir. Önderliğimiz bu yeni süreçte Kürt sorununu tüm parçalarda çözmek istiyor” şeklinde konuştu.

Bu süreç karşısında herkes görev düştüğünü belirten Karayılan, “2013 yılı ya savaşla ya da barışla çözüm yılı olacak. Kürt sorunu artık çözülecek.  Bu çerçevede Batı Kürdistan’da atılan adımlar, daha sağlam bir temel sunuyor. Sizin devriminiz sadece Batı Kürdistan için değil, tüm Kürdistan için önemlidir. Tüm Kürdistan’ın özgürlüğü için rol oynuyor. Devriminiz aynı zamanda, Suriye devrimi, demokratik bir Suriye’nin kuruluşu için de rol sahibidir ve daha büyük bir rol oynayabilir. Devriminiz Kürt ve Arap halklarının kardeşliği için temel oluşturuyor” şeklinde konuştu.
(Fırat Haber Ajansı)

İşte Öcalan’ın Newroz mesajının tam metni: “Bugün yeni bir geleceğe uyanıyoruz”

PKK lideri Abdullah Öcalan’ın beklenen tarihi mesajı Diyarbakır’daki Newroz kutlamasında Kürtçe ve Türkçe okundu.

Mesaj ilk olarak BDP’li vekil Pervin Bultan tarafından Kürtçe okundu. Ardından Türkçesi Sırrı Sürreya Önder tarafından okundu.

Öcalan’ın mesajı şöyle:

“MAZLUMLARIN ÖZGÜRLÜK NEWROZU KUTLU OLSUN

Selam olsun bu uyanış, canlanış ve diriliş günü olan Newrozu en geniş katılım ve ittifakla kutlayan Ortadoğu ve Orta Asya halklarına…

Selam olsun yeni bir dönemin miladı ve gün ışığı olan Newrozu büyük bir coşkuyla ve demokratik bir hoşgörüyle kutlayan kardeş halklara…

Selam olsun demokratik hakları özgürlük ve eşitliği rehber edinen bu büyük yolun yolcularına…

Zağros ve Toros dağ eteklerinden, Fırat ve Dicle nehir vadilerine; kutsal Mezopotamya ve Anadolu topraklarından tarım, köy ve şehir uygarlıklarına ANAlık eden halkların en eskilerinden olan Kürtler sizlere selam olsun…

Binlerce yıllık bu büyük medeniyeti farklı ırklarla, dinlerle, mezheplerle kardeşçe ve dostça birlikte yaşayan, birlikte inşa eden Kürtler için Dicle ile Fırat, Sakarya ve Meriç’in kardeşidir. Ağrı ve Cudi Dağı, Kaçkar ve Erciyes’in dostudur. Halay ve Delilo, Horon ve Zeybek’le hısım-akrabadır.

Bu büyük medeniyet bu kardeş topluluklar, siyasi baskılarla harici müdahalelerle grupsal çıkarlarla birbirlerine düşürülmeye çalışılmış hakkı, hukuku, eşitliği ve özgürlüğü esas almayan düzenler inşa edilmeye çalışılmıştır.
Son iki yüz yıllık fetih savaşları batılı emperyalist müdahaleler baskıcı ve inkarcı anlayışlar, Arabi, Türki, Farisi, Kürdi toplulukları ulus devletçiklere, sanal sınırlara suni problemlere gark etmeye çalışmıştır.

Sömürü rejimleri, baskıcı ve inkarcı anlayışlar artık miadını doldurmuştur. Ortadoğu ve Orta Asya halkları artık uyanıyor. Kendine ve aslına dönüyor. Birbirlerine karşı kışkırtıcı ve köreltici savaşlara ve çatışmalara dur diyor.

Newroz ateşiyle yüreği tutuşan, meydanları hınca hınç dolduran yüz binler, milyonlar artık barış diyor, kardeşlik diyor, çözüm istiyor.

İçinde doğduğumuz çaresizliğe, bilgisizliğe, köleliğe karşı bireysel isyanımla başlayan bu mücadele her türlü dayatmaya karşı bir bilinci, bir anlayışı, bir ruhu oluşturmayı amaçlıyordu.

Bugün görüyorum ki, bu haykırış bir noktaya ulaşmıştır.

Bizim kavgamız hiçbir ırka, dine, mezhebe veya gruba karşı olmamıştır, olamaz. Bizim kavgamız ezilmişliğe, bilgisizliğe, haksızlığa, geri bırakılmışlığa her türlü baskı ve ezilmeye karşı olmuştur.

Bugün artık yeni bir Türkiye’ye, yeni bir Ortadoğu’ya ve yeni bir geleceğe uyanıyoruz.

Çağrımı bağrına basan gençler, mesajımı yüreğine katan yüce kadınlar, söylemlerimi baş-göz üstüne diyerek kabul eden dostlar, sesime kulak kesilen insanlar;

Bugün yeni bir dönem başlıyor.

Silahlı direniş sürecinden, demokratik siyaset sürecine kapı açılıyor.

Siyasi, sosyal ve ekonomik yanı ağır basan bir süreç başlıyor; demokratik hakları, özgürlükleri, eşitliği esas alan bir anlayış gelişiyor.

Biz, onlarca yılımızı bu halk için feda ettik, büyük bedeller ödedik. Bu fedakarlıkların, bu mücadelelerin hiçbiri boşa gitmedi. Kürtler özbenliğini, aslını ve kimliğini yeniden kazandı.

“Artık silahlar sussun, fikirler ve siyasetler konuşsun” noktasına geldik. Yok sayan, inkar eden, dışlayan modernist paradigma yerle bir oldu. Akan kan Türküne, Kürdüne, Lazına, Çerkezine bakmadan insandan, bu coğrafyanın bağrından akıyor.

Ben, bu çağrıma kulak veren milyonların şahitliğinde diyorum ki; artık yeni bir dönem başlıyor, silah değil, siyaset öne çıkıyor. Artık silahlı unsurlarımızın sınır ötesine çekilmesi aşamasına gelinmiştir.

Yüreğini bana açan, bu davaya inanan herkesin sürecin hassasiyetlerini sonuna kadar gözeteceğine inanıyorum.

Bu bir son değil, yeni bir başlangıçtır. Bu mücadeleyi bırakma değil, daha farklı bir mücadeleyi başlatmadır.

Etnik ve tek uluslu coğrafyalar oluşturmak, bizim aslımızı ve özümüzü inkar eden modernitenin hedeflediği insanlık dışı bir imalattır.

Kürdistan ve Anadolu tarihine yaraşır şekilde tüm halkların ve Kültürlerin eşit, özgür ve demokratik ülkesinin oluşması için herkese büyük sorumluluk düşüyor. Bu Newroz münasebetiyle en az Kürtler kadar Ermenileri, Türkmenleri,

Asurları, Arapları ve diğer halk topluluklarını da yakılan ateşten kaynaklı özgürlük ve eşitlik ışıklarını, kendi öz eşitlik ve özgürlük ışıkları olarak görmeye ve yaşamaya çağırıyorum.

Saygıdeğer Türkiye halkı;

Bugün kadim Anadolu’yu Türkiye olarak yaşayan Türk halkı bilmeli ki Kürtlerle bin yıla yakın İslam bayrağı altındaki ortak yaşamları kardeşlik ve dayanışma hukukuna dayanmaktadır.

Gerçek anlamında, bu kardeşlik hukukunda fetih, inkar, red, zorla asimilasyon ve imha yoktur, olmamalıdır.

Kapitalist Moderniteye dayalı son yüzyılın baskı, imha ve asimilasyon politikaları; halkı bağlamayan dar bir seçkinci iktidar elitinin, tüm tarihi ve de kardeşlik hukukunu inkar eden çabalarını ifade etmektedir. Günümüzde artık tarihe ve kardeşlik hukukuna ters düştüğü iyice açığa çıkan bu zulüm cenderesinden ortaklaşa çıkış yapmak için hepimizin Ortadoğu’nun temel iki stratejik gücü olarak kendi öz kültür ve uygarlıklarına uygun şekilde demokratik modernitemizi inşa etmeye çağırıyorum.

Zaman ihtilafın, çatışmanın, birbirlerini horlamanın değil, ittifakın, birlikteliğin, kucaklaşma ve helalleşmenin zamanıdır.

Çanakkale’de omuz omuza şehit düşen Türkler ve Kürtler; Kurtuluş Savaşı’nı birlikte yapmışlar, 1920 meclisini birlikte açmışlardır.

Ortak geçmişimizin önümüze koyduğu gerçek; ortak geleceğimizi de birlikte kurmamız gerektiğidir. TBMM’nin kuruluşundaki ruh, bugün de yeni dönemi aydınlatmaktadır.

Tüm ezilen halkları, sınıf ve kültür temsilcilerini; en eski sömürge ve ezilen sınıf olan kadınları, ezilen mezhepleri, tarikatları ve diğer kültürel varlık sahiplerini, işçi sınıfının temsilcilerini ve sistemden dıştalanan herkesi çıkışın yeni seçeneği olan Demokratik Modernite Sistemi’nde yer tutmaya, zihniyet ve formunu kazanmaya çağırıyorum.

Ortadoğu ve Orta Asya kendi öz tarihine uygun, bir çağdaş modernite ve demokratik düzen aramaktadır. Herkesin özgürce ve kardeşçe bir arada yaşayacağı yeni bir model arayışı, ekmek ve su kadar nesnel bir ihtiyaç haline gelmiştir.

Bu modele yine Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasının, ondaki kültür ve zamanın öncülük etmesi, onu inşa etmesi kaçınılmazdır.

Tıpkı yakın tarihte Misak-i Milli çerçevesinde Türklerin ve Kürtlerin öncülüğünde gerçekleşen Milli Kurtuluş Savaşı’nın daha güncel, karmaşık ve derinleşmiş bir türevini yaşıyoruz.

Son doksan yılın tüm hata, eksiklik ve yanlışlıklarına rağmen bir kez daha yanımıza, mağdur edilmiş, büyük felaketlere uğramış halkları, sınıfları ve kültürleri de alarak bir model inşa etmeye çalışıyoruz. Tüm bu kesimleri; eşitlikçi, özgür ve demokratik ifade tarzının örgütlenmesini gerçekleştirmeye çağırıyorum.

Misak-i Milli’ye aykırı olarak parçalanmış ve bugün Suriye ve Irak Arap Cumhuriyeti’nde ağır sorunlar ve çatışmalar içinde yaşamaya mahkum edilen Kürtleri, Türkmenleri, Asurileri ve Arapları birleşik bir “Milli Dayanışma ve Barış Konferansı” temelinde kendi gerçeklerini tartışmaya, bilinçlenmeye ve kararlaşmaya çağırıyorum.

Bu toprakların tarihselliğinde önemli bir yer tutan “BİZ” kavramının genişliği ve kapsayıcılığı dar, seçkinci iktidar elitleri eliyle “TEK”e indirgenmiştir. “BİZ” kavramına eski ruhunu ve pratiğini vermenin zamanıdır.

Bizi bölmek ve çatıştırmak isteyenlere karşı bütünleşeceğiz. Ayrıştırmak isteyenlere karşı birleşeceğiz.

Zamanın ruhunu okuyamayanlar, tarihin çöp sepetine giderler. Suyun akışına direnenler, uçuruma sürüklenirler.

Bölge halkları yeni şafakların doğuşuna şahitlik etmektedir. Savaşlardan, çatışmalardan, bölünmelerden yorgun düşen Ortadoğu halkları artık kökleri üzerinden yeniden doğmak, omuz omuza ağaya kalkmak istiyor.

Bu Newroz hepimize yeni bir müjdedir.

Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed’in mesajlarındaki hakikatler, bugün yeni müjdelerle hayata geçiyor, insanoğlu kaybettiklerini geri kazanmaya çalışıyor.

Batının çağdaş uygarlık değerlerini toptan inkar etmiyoruz.

Ondaki aydınlanmacı, eşit, özgür ve demokratik değerleri alıyor kendi varlık değerlerimizle, evrensel yaşam forumlarımızla sentezleyerek yaşamlaştırıyoruz.

Yeni mücadelenin zemini fikir, ideoloji ve demokratik siyasettir, büyük bir demokratik hamle başlatmaktır.

Selam olsun bu sürece güç verenlere, demokratik-barış çözümünü destekleyenlere!

Selam olsun halkların kardeşliği, eşitliği ve demokratik özgürlüğü için sorumluluk üstlenenlere!

Yaşasın Newroz, yaşasın halkların kardeşliği!

İmralı Cezaevi 21 Mart 2013

Abdullah ÖCALAN.”

(Fırat Haber Ajansı)

Obama, “Filistinlerin kendi devletlerine sahip olmaya hakkı var”

0

ABD Başkanı Barack Obama, bağımsız, egemen bir Filistin devleti kurulmasına destek verdiklerini söyledi.

Obama Ramallah’ta Filistin yönetimi lideri Mahmud Abbas’la yaptığı görüşme ardından düzenlenen ortak basın toplantısında, “en basit şekliyle söylemek gerekirse, Filistinlerin kendi devletlerine sahip olmaya hakkı var” dedi.

Abbas da, barışın mümkün ve kaçınılmaz olduğunu ancak bunun için siyasi irade ve iyi niyet gerektiğini belirtti.

Ancak gözlemcilere göre, Filistinlilerin bu ziyaretten beklentileri pek yüksek değil.

Obama, Başkan olarak ilk kez ziyaret ettiği İsrail’de daha önce de Başbakan Benyamin Netanyahu ile bir araya gelmiş ve İsrail’e desteğini açıklamıştı.

Görüşmede liderler iki devletli çözüme bağlılıklarını teyit etmişlerdi.

Obama’nın Ramallah’tan sonra bir konuşma yapmak için Kudüs’e geçmesi bekleniyor.

(BBC)

 

 

Lufthansa grevi 700 seferi iptal ettirdi

0

Alman havayolu şirketi Lufthansa’da bugün yapılan iş bırakma eylemi nedeniyle 700’e yakın seferin iptal edildiği açıklandı.

İptallerin, ağırlıkla Almanya içi uçuşlar için geçerli olduğunu belirten Lufthansa sözcüsü, Avrupa dışı seferlerin aksatılmadan devam edeceğini söyledi.

24 saatlik iş bırakma eylemi Verdi Sendikası’nın çağrısıyla yapılıyor. Eylem, sendikanın toplu iş sözleşme görüşmelerinde elini güçlendirmeyi hedefliyor.

Verdi, yaklaşık 33 bin Lufthansa çalışanının ücretlerinde yüzde 5,2’lik artış ve iş güvencesi talep ediyor.

(Deutsche Welle)

Fil soykırımı hızlanarak devam ediyor!

Afrika’da fillere uygulanan soykırım artarak devam ediyor.

Minkebe Milli Parkı

Geçtiğimiz günlerde yayımlanan bir araştırma, tek bir milli parkta son 10 yılda 11.000’den fazla filin dişleri için öldürüldüğünü ortaya koydu.

Gabon’un Minkebe Milli Parkı’nda yapılan araştırmanın sonuçları, 2004’ten bu yana parkın sınırları içinde yaşayan fillerden 11.100 tanesinin öldürüldüğünü gösteriyor.

Bu soykırım, dünyadaki en yüksek fil popülasyonunu barındıran parktaki fillerin 3’te 2’sini yok etti.

Yaban Hayatı Koruma Cemiyeti (Wildlife Conservation Society – WCS) Başkanı Cristián Samper’e göre, küresel düzeyde bir mücadele verilmediği sürece, fil soykırımını durdurmak çok zor.

WCS, araştırmayı yapan Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) ve Gabon Milli Parkı Yönetimi’ne destek olan kurumlardan biriydi. Samper, “Dişleri için öldürülen fillere yönelik soykırımı durdurmanın tek yolu, tüm ülkelerin kaçak avcılara karşı harekete geçmesinden, yasadışı fildişi ticaretiyle samimi biçimde mücadele etmesinden ve iç pazarlarındaki fildişi talebini kısmak için önlemler almasından geçiyor.

Bu soykırımın hedefinde Afrika orman filleri (Loxodonta cyclotis) bulunuyor. Medyadaki haberlerin tersine, orman filleri Afrika Savanna fillerine (Loxodonta africana) göre daha ağır bir soykırımın mağduru.

 

Gabon'da bir orman fili. Fotoğraf: Rhett A. Butler

 

Dişleri için filleri öldüren avcıların sayısında da azalma değil, artış var. Minkebe’deki bir madenci kampının sayısı 2011 öncesinde 300’ken, 2011’de birden 5.000’e yükseldi. Kamptaki bu hızlı yükselişin nedeninin akın akın bölgeye gelen yasadışı fildişi avcıları ve beraberlerinde silah ve uyuşturucu tacirleri olduğu biliniyor.

Yasadışı fildişi avcılarının çoğunun Kamerun sınırından Gabon’a giriş yaptığı tahmin ediliyor.

Gabon, fildişi avcılarına karşı verdiği mücadeleyi arttırmaya çalışıyor. Başkan Ali Bongo Ondimba geçtiğimiz günlerde önerdiği bir yasayla avcıların en az 3 yıl, organize bir çete halinde hareket etmeleri durumunda ise 15 yıla kadar hapisle cezalandırılmasını talep etti.

 

Bouba N’Djida Mili Parkı'nda sadece Şubat 2012'de 650 fil öldürülmüştü. Fotoğraf: Anonim/AP

 

Fil katliamı sadece Gabon’da yaşanmıyor: Çad da fillerin soykırıma uğradığı ülkelerden. Güneybatı Çad’da sadece bir haftada 86 filin öldürülerek cesetlerinin orman içinde çürümeye bırakıldığı öğrenildi.

Kurak mevsimlerde Orta Afrika Cumhuriyeti’nden yola çıkarak Çad üzerinden Kamerun’a doğru uzanan rotalarında yolculuk eden fillerin 30 yıl önce 150.000 civarında olduğu tahmin edilen sayılarının bugün 2.000’e kadar düştüğü hesaplanıyor.

Hayvan Refahı Uluslararası Vakfı (IFAW) yetkililerine göre, filler Çad ile Kamerun sınırına yakın Fianga bölgesinde öldürüldü.

 

Fil avcılarının sayıları giderek artıyor

Fianga, Çad’daki Sene Oura ile Kamerun’daki Bouba N’Djida bölgelerini içeren bir sınır aşan-parkın yakınlarında.

Filleri öldüren avcıların at üstünde Kaleşnikof tüfeklerle avlanan Çadlı ve Sudanlı avcılar oldukları, fillerin dişlerini kesmek için de yanlarında büyük testereler taşıdıkları tahmin ediliyor.

IFAW’dan Celine Sissler-Bienvenu “Hamile ve henüz bebek filleri de öldürmüşler. Tüm koşullar uygun olsa bile, ki hiç de öyle değiller, bu nüfusun kendini toparlaması en az 20 yıl sürecek” diyor.

Fillere yönelik soykırım, park bekçilerini de vuruyor. Güneybatı Çad’daki Zakouma Milli Parkı’nda 2006-2009 yılları arasında 10 park bekçisi filleri korumaya çalıştıkları için öldürülmüştü.

Fildişine yönelik yükselen talebin ana kaynağı ise Çin ve diğer Uzak Doğu ülkeleri. Bu bölgelerde fildişinin özellikle Katolik ve Budistler için dini eşya yapımında kullanıldığı biliniyor.

 

DİKKAT: RAHATSIZ EDİCİ FOTOĞRAF

 

 

 

 


Minkebe Milli Parkı'nda dişleri için parçalanmış bir fil kafası. Fotoğraf: Mike Fay

 

(The Guardian, Mongabay, Yeşil Gazete)

 


Öcalan: “Silahlılar sınır dışına çıksın”

Diyarbakır’daki Newroz kutlamalarında beklenen an geldi. Şu anda BDP milletvekili Pervin Buldan, Abdullah Öcalan’ın beş sayfalık mektubunu kürsüden Kürtçe olarak okuyor. Buldan’ın ardından Sırrı Süreyya Önder mektubun Türkçesini okudu.

Öcalan’ın mektubunda beklendiği gibi PKK’ya silah bırakma çağrısı yapılıyor. Öcalan, PKK militanlarına hitaben, “silahlılar sınır dışına çıksın” çağrısını yapıyor.

Öcalan’ın mesajının satır başları şöyle:

“Mazlumların özgürlükleri ve Newroz’u kutlu olsun. Bütün kardeş halklara selam olsun. Halkların en eskilerinden olan Kürtlere selam olsun.

Hak ve hukuku içermeyen düzen inşa edilmeye çalışılmıştır. Baskıcı ve inkarcı anlayışlar artık miadını doldurmuştur. Ortadoğu halkları artık uyanıyor. Meydanları dolduran halk barış diyor, kardeşlik diyor, çözüm istiyor. Bizim kavgamız hiçbir ırka, dine mezhebe karşı olamaz. Bizim kavgamız her türlü baskı ve ezilmeye karşı olmuştur, bundan sonra da böyle olacaktır.

Bugün yeni bir Türkiye’ye yeni bir Ortadoğu’ya ve yeni bir geleceğe uyanıyoruz. Bugün yeni bir dönem başlıyor. Demokratik sürecine kapı açılıyor. Büyük bedeller ödedik, helal olsun. Bu fedakarlıkların, mücadelelerin hiçbiri boşa gitmedi. Kürtler kimliğini yeniden kazandı, kutlu olsun.

Artık silahlar sussun, fikirler konuşsun noktasına geldik. Akan kan, insandan, bu coğrafyanın bağrından akıyor. Ben bu çağrıma kulak veren milyonların şahitliğinde diyorum ki, yeni bir dönem başlıyor; silah değil, siyaset öne çıkıyor.

Yine diyorum ki, silahlı unsurlarımızın sınır ötesine çekilmesi aşamasına gelinmiştir. Bu bir son değil, yeni bir başlangıçtır.”

Gelişmeleri aktarmaya devam edeceğiz.

(Yeşil Gazete)

Newroz alanında katılım 1 milyonu aştı

Diyarbakır’da gerçekleştirilen tarihi Newroz kutlaması başladı. Şimdiden katılımın 1 milyon aştığı bildiriliyor.

Demokratik Toplum Kongresi (DTK) ile Barış ve Demokrasi Partisi’nin (BDP) birlikte organize ettiği kutlamalarda Abdullah Öcalan’ın mesajının da okunacağı konuşmaların saat 13.00’ten itibaren yapılması bekleniyor.

Fotoğraf: Ötekilerin Postası

(ANF, Yeşil Gazete)

Yeşiller/Sol, “Bu Bahar Barışı Muştulasın!”

Yeşiller ve Sol Gelecek Newroz mesajında barış çağrısı yaparak siyasi partilere seslendi, “Kürt sorununun çözüm yöntemi müzakeredir. Karşılıklı konuşma ve demokratik adımların atılmasıdır. Kürt sorununun demokratik çözümü ve barışın kazanılması, Türkiye’de yaşayan herkesin kazanması ve demokratikleşme anlamına gelecektir.”

Barış için tüm kesimlerin duyarlı olması gerektiğinin altının çizildiği ve “Sorunun çözümüne katkı sunacak olan herkesi yol haritasına samimiyetle yaklaşmaya, demokratik siyasal zeminleri geliştirmeye ve barış fikrini toplumsallaştırmaya, halklarımız arasındaki güven ve eşitlik duygusunu güçlendirmeye çağırıyoruz.” vurgusunun yapıldığı açıklamanın tam metni:

BU BAHAR BARIŞI MUŞTULASIN!

Newroz Kutlu Olsun… Newroz Pîroz Be!

Newroz, halkların barış ve kardeşlik günüdür. Yeni başlangıçların yaşandığı, umutların yeniden yeşerdiği bir gündür. Newroz aynı zamanda, ezilmişliğe ve yok sayılmaya karşı direnmenin ve mücadelenin de simgesidir.

Kürt halkının ve bütün Ortadoğu halklarının özgürlük bayramı Newroz, kutlu olsun… Newroz pîroz be!

Bu yılın 21 Mart günü heyecanla ve umutla bekleniyor. Bu Newroz, on binlerce insanın yaşamını yitirdiği yıllardır süren bir savaşın, çatışmanın sona ermesi için bir başlangıç olabilir. Bu beklentiyle milyonlarca insan meydanları dolduruyor, demokratik çözüm, demokratik cumhuriyet ve demokratik kurtuluş taleplerini haykırıyor.

Bu Newroz vesilesiyle şu gerçekleri bir kez daha hatırlatıyoruz:

1. Kürt sorununun çözüm yöntemi müzakeredir. Karşılıklı konuşma ve demokratik adımların atılmasıdır. Kürt sorununun demokratik çözümü ve barışın kazanılması, Türkiye’de yaşayan herkesin kazanması ve demokratikleşme anlamına gelecektir.

2. Kürt halkı, bu topraklarda, kendi kimliğiyle, anadiliyle, ezilmeden, özgürce tüm halklarımızla birlikte yaşamak istiyor. Türkiye’nin bütün halkları ve farklılıkları için hak, adalet ve eşitlik istiyor. Kürt halkının talepleri, demokrasinin temel gerekleridir.

3. Türkiye farklı kültürlerin, dillerin, inançların, kimliklerin bulunduğu bir ülkedir. Bu farklılıkların bir arada bulunmasının tek doğru yolu eşitlik ve özgürlüktür. Eğitimde, kamu hizmetlerinde, anayasada, yaşamın bütün alanlarında eşitlik sağlanmalıdır.

4. Türkiye’nin demokratik, özgürlükçü, eşitlikçi, sosyal ve ekolojist bir anayasaya ihtiyacı vardır. Eşitlik anlayışına dayalı bir anayasal yurttaşlık; farklı inançların, dillerin, kimliklerin, kültürlerin anayasal güvence altına alınması; anadilinde eğitim yasağının kaldırılması; yerel yönetimler üzerindeki merkezi vesayetin sona erdirilmesi, yerinden yönetim ve bölgesel yönetimlerin yolunun açılması; güçler ayrılığı ilkesinin korunması ve yargı bağımsızlığının evrensel demokratik ölçülerde tanımlanması bu anayasanın temel yaklaşımları olmalıdır.

5. Bugün Kürt Özgürlük Hareketi mücadelesini demokratik ve barışçıl yöntemlerle devam ettirme kararlılığındadır. Bunu engellemeye çalışmak savaşa kışkırtmak demektir. Bu nedenle, çözüm yaratma sürecini baltalamaya çalışan milliyetçi-ulusalcı anlayışların ve çevrelerin bu tutumu kabul edilemez.

CHP’ye sesleniyoruz: Türkiye’de halkların eşitlik içinde bir arada yaşamasına karşı çıkmayın. Üstünlük değil, eşitlik isteyin. Müzakereci çözüm sürecini sekteye uğratacak adımlar atmayın. Küçük siyasi oy ve güç hesapları ile süreci engelleme çabalarınızın vebali çok ağırdır.

AKP Hükümeti’ne sesleniyoruz: Siyasal imkânlarınızı artırmak, hegemonya alanınızı genişletmek ve iktidarınızı güçlendirmek hevesleri ile süreci heba edecek adımlardan kaçının. Süreci yavaşlatan değil, hızlandıran, anayasal ve yasal çözümleri geciktirmeyen, güven artırıcı önlemleri bir an evvel alan bir tarz izleyin.

Yıllardır Kürt sorununun çözümü için, barış ve eşitlik için, akan kanın durması için mücadele ettik. Bugün gelinmiş olan yer bu mücadelelerin ve emeğin bir sonucudur.

Bundan sonra da Kürt sorununda demokratik çözüm için bir başlangıç olacak yol haritasının ve çözüm sürecinin parçası olma kararlılığındayız.

Sorunun çözümüne katkı sunacak olan herkesi yol haritasına samimiyetle yaklaşmaya, demokratik siyasal zeminleri geliştirmeye ve barış fikrini toplumsallaştırmaya, halklarımız arasındaki güven ve eşitlik duygusunu güçlendirmeye çağırıyoruz.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eşsözcüleri
Sevil Turan – Arif Ali Cangı

(Yeşil Gazete)