Ana Sayfa Blog Sayfa 4367

Yeşiller/Sol’dan Bursa’da “İklim ve Çevre Adaleti” paneli

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Bursa İl Örgütü tarafından Ördekli Kültür Merkezi’nde “İklim ve Çevre Adaleti” paneli düzenlendi.

Yeşiller ve Sol Gelecek’in 4 Adalet (4A) kampanyası kapsamında düzenlenen panelde açılış konuşmasını Partinin Bursa İli Eş Sözcüsü Yüksel Akgün yaptı.

“İklim ve Çevre Adaleti” panelinde ilk sözü alan Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eş Sözcüsü Sevil Turan, 4 Adalet kampanyasına ilişkin ayrıntılı bilgi verdi.

Toplumsal adaletin gerçekleşmesi için “İktisadi, İklim ve Çevre, Katılım ve Tanınma” adaletlerinin tam olarak sağlanması gerektiğini söyleyen Turan, bunları “Ekmek”, “Su”, “Söz” ve “Kimlik” ile sembolize ettiklerini belirtti. İklim ve Çevre Adaletinin giderek artan önemine değinen Turan, küresel ısınmanın yarattığı iklim değişikliğinin geleceğimizi tehlikeye attığını belirterek, buna karşı mücadelenin önemine işaret etti.

Ördekli Kültür Merkezi'ndeki "İklim ve Çevre Adaleti" paneline ilgili üst düzeyde idi

Panelde ikinci konuşmayı yapan “Küresel Eksen Değişimi” koordinatörü Mahir Ilgaz da iklim değişikiğinin yarattığı tehlikelere dikkat çekerek, 29 Haziran 2013 tarihinde İstanbulda gerçekleştirilecek uluslararası eylem için destek istedi.

Çevre kirliliği ve ekoloji mücadelesinin önemine dikkat çeken Ekoder Başkanı Arca Atay da özellikle Gemlik Körfezi ve Nilüfer Çayı’nın kirliliğine karşı gerçekleştirilen eylemlerini anlattı.

Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Çevre Komisyonu adına konuşan Ayhan Kazancı ise, HDK’nın çevre mücadelesine verdiği önemi dile getirdi, HDK ve Doğader adına Bursa’nın çevre sorunları konusunda yapılan çalışmalardan örnekler verdi.

Nilüfer Kent Konseyi Uludağ Çalışma Grubu adına söz alan Fahir Denizman da NKK olarak yaptıkları çalışmaları anlattı, çevre ve iklim mücadelesinin önemine değindi.

Toplantı Başköy, Kozağacı, Nilüfer Çayı, İnegazi, Uludağ gibi Bursa’nın önemli çevre sorunlarının takipçisi olunduğu, halka, çevreye ve iklime zarar veren her girişimin karşısında olunacağı açıklamasıyla sona erdi.

(Bursaport)

 

 

1916 Sykes Picot düzeni sona ererken barış ve adalet üzerine – Taner Akçam

Hükümet ve PKK arasındaki ateş-kes ilanı, Ortadoğu büyük resminin bir parçasıdır. İsrail’in özür dilemesi de bu resmin bir başka parçasının tamamlanması anlamına gelir.

Bugünkü Ortadoğu esas olarak 1916 yılında İngiltere ve Fransa arasında yapılan Sykes-Picot gizli antlaşması esasına göre kurulmuştur. Aslında bu antlaşmaya da temel teşkil eden 1915 yılında hazırlanan Bunsen Raporudur. İngiliz Hükümeti tarafından hazırlanan bu rapor, Ortadoğu’nun savaş sonrası alacağı şekle ilişkin bir dizi planı içermekteydi.

Sykes-Picot antlaşmasının Anadolu için öngörüleri, Bolşevik-Kemalist ittifakı nedeniyle tutmadı ama sonuçta bugünkü Lübnan, İsrail, Suriye, Ürdün ve Irak esas olarak bu antlaşmanın ürünü olarak ortaya çıktılar. Artık bu düzen sona eriyor. 21 Mart 2013’de Diyarbakır’da resmen ilan edilen Türk-Kürt Barış Antlaşması, Sykes-Picot rejiminin resmen bittiğinin ilan edilmesidir.

Ortadoğu’da yeni bir düzen kuruluyor. Bu düzenin temel dayanakları Türk-Kürt ve Suni Araplardır. İngiltere ve Fransa’nın sömürgeci amaçları doğrultusunda oluşturduğu suni sınırlara dayalı ulusal devletler yerini önce ekonomik daha sonra siyasi birlikteliklere doğru bırakacak gibi gözüküyor.

Bu yeni düzende sınırlara şimdilik dokunulmayacak ama sınırlar anlamsız hale getirilecek. Ortadoğu, kendi kültürel arka planına daha uygun yeni bir birlikteliğin eşiğinde.

Osmanlı İmparatorluğu üzerine çalışan her tarihçinin bildiği basit bir gerçek vardır. Bu imparatorluk esas olarak iki büyük eksen üzerine yükselmiş ve bu iki eksen sayesinde varlığını uzun yıllar sürdürebilmiştir. Bunlardan birisi İstanbul-Kahire diğeri ise İstanbul-Diyarbakır (Erbil) eksenidir. İstanbul-Diyarbakır (Erbil) ekseni esas olarak Türk-Kürt dayanışmasını sembolize eder. İmparatorluğun Doğu sınırları esas olarak bu eksen sayesinde yüzyıllarca ayakta kalmayı başarmıştır. İstanbul-Kahire ekseni ise, İmparatorluğun Suni Arap dünyası ile bağı anlamına gelir. Napolyon’un 1798’de Mısır işgali ile başlayan süreç ile birlikte İstanbul-Kahire ekseni kırılmış ve İmparatorluk hızla parçalanma sürecine girmiştir. Çünkü Lübnan ve Suriye’nin Mısır olmadan bir arada tutulması zordur.

AKP Hükümeti, Ortadoğu’daki çatışma ve dengesizliklerin en temel nedeninin bu eksenlerin kopmuş olmuş olması ve düzen ve barış için ise bunların yeniden inşa edilmesi gerektiğinin farkındadır. Sykes-Picot düzeni ve bu düzenin ürünü olarak oluşturulmuş diktatörlük rejimleri, bu eksenlerin yeniden inşa edilmesinin önünde en büyük engeldir. Bu nedenle AKP, hem diktatörlük rejimlerine son verecek, hem de suni ulusal devlet sınırlarını anlamsızlaştıracak bir çizgiyi hayata geçirmek istiyor.

Türk-Kürt Suni Arap ortaklığında temelleri atılan bu yeni birliktelik, eğer Ortadoğu halklarının demokratik ve özgür irade temelinde birliği ekseninde inşa edilirlerse gelecek şansı vardır. Osmanlı, yukardan aşağıya ademi-merkeziyetçi bir yapıyı hayata geçiremediği için çökmüştür; şimdi bu birlikteliğin aşağıdan yukarıya inşa edilmesi kadar doğal ve normal bir süreç olamaz.

İsrail’in özür dilemesinin arkasındaki nedenlerden birisi bu gelişmelerdir. İsrail yöneticileri fazlasıyla bizim generallere benziyorlar. Devletlerinin varlığını savaş ve kavga ile sürdüreceklerine inanıyorlar. Bizim generaller gibi, komşularını ve çevre halkları kendi varlıklarına yönelik tehdit olarak görüyor ve algılıyorlar. Bu algının oluşmasının elbette tarihi nedenleri var, ama bu algı İsrail’in geleceği için en büyük tehlike… Zannediyorum Obama, İsrail’e, eğer bölgede bir devlet olarak var olmak istiyorsa komşularını tehdit ve düşman gören zihniyetten vazgeçmesi gerektiğini anlatabilmiş gözüküyor. Eğer İsrail politikalarını gözden geçirebilirse, yeni oluşmakta olan Türk-Kürt Suni Arap işbirliğinin kendi güvenliği ve geleceğinin garantisi olabileceğini görebilecektir. Hem de İsrail’in kendisi, bu yeni yapılanmanın önemli bir unsuru olabilecektir. Demokrasiye en yakın idare tarzları olmaları itibarıyla, Türkiye ve İsrail Ortadoğu’nun demokratik temellerde inşa edilmesinin önderliğini bile yapabilirler.

Ortadoğu’da hayata geçirilmek istenen yeni birlikteliğin önündeki birçok ciddi engel olduğu açık. Bu birliktelikten hoşlanmayacak olan başka devlet ve kuvvetlerin yapabileceklerini şimdilik bir kenara bırakalım. Bölgenin, demokratik temelde aşağından yukarıya inşa edilmesinin önünde, “evdeki mutfaktan” kaynaklanan ciddi engeller var. Bunlardan birincisi, yönetici grupların tarihten gelen siyasi kültür ve yönetim alışkanlıklarıdır. Hiç unutmayalım, bölgemizde yaşanan tüm büyük katliamların ana nedeni, başta Hristiyanlar olmak üzere bölge halklarının adem-i merkezi idari yapı isteyen reform talepleridir. Osmanlı yöneticiler hemen hemen tüm reform istemlerine katliamlarla cevap vermişlerdir. 1913’te Paris’te Arap liderlerle, İmparatorluğun Arap bölgelerinde idari reform konusunda anlaşan İttihatçıların, bu reformları uygulamak için İstanbul’a gelen Arap önderlerini hapse atması sözünü ettiğim kültürel geleneğe verilecek sembolik bir örnek teşkil eder.

Ortadoğu’da, Türk-Kürt Suni Arap toplulukları ekseninde inşa edilecek yeni birlikteliklerin bir başka temel sınavı, Suni olmayan (Alevi, Hristiyan ve Yahudi) topluluklarla ilişkileri konusudur. Bu konuda önümüzde şimdilik çok umut verici bir tablo yok. Öcalan’ın, biraz da AKP kurmaylarının dili kokan Newroz mesajındaki, aşırı İslam Birliği vurgusu; Türk ve Kürtlerin Birinci Cihan Harbi ve sonrasındaki ortaklıklarının yüceltilmesi, şu ifade ile birlikte ele alındığında ortaya karamsar bir tablo çıkartmaktadır: “Gerçek anlamında, bu [İslam bayrağı altındaki] kardeşlik hukukunda fetih, inkar, red, zorla asimilasyon ve imha yoktur, olmamalıdır.” Oysa, gerek Apo (PKK) ve gerekse AKP kurmayları tarafından övülen, İslami birlik temelindeki Türk-Kürt “kardeşlik hukukunun”, Hristiyanların imha edilmeleri ve Anadolu’dan sürülmeleri anlamına geldiğini bilmeyen yoktur.

Bu ifadelerin anlamı açıktır: şu andaki hali ile ilan edilen Türk-Kürt barışının, tarihle yüzleşme gibi bir programı yoktur. Tarihiyle yüzleşmeyen ve geçmişte işlenmiş cinayetlere ilişkin açık bir özeleştiriyi içermeyen bir Ortadoğu projesinin hem demokratik bir gelecek inşa etme şansı zayıftır hem de bugün Hristiyanlara vaat edeceği çok fazla bir şey de yoktur. Geçmişte bu kardeşlikten en büyük zararı gören Hristiyanların, yarın da en büyük zararı görecek gurup olacağını söylemek için kahin olmaya gerek yok. Bu tabloya elbette Alevileri ve diğer azınlıkları da eklemek gerekecektir.

PKK ve Apo bu durumu muhtemel “zorunlu bir taktik adım” olarak açıklamak isteyecektir. 2015’e doğru, Hükümetin Çanakkale savaş ve zaferini, Ermeni soykırımına karşı alternatif olarak dikmek istediği koşullarda, Apo’nun, “Ermeni, Rum ve Yahudi lobileri” hakkındaki, aynı Türk Devlet yetkilileri ağzı ile konuşması ile birleştirilince, bu adımların ne kadar “taktik zorunluluk” olup olmadığını hep beraber izleyeceğiz.

Ortadaki tablo, bize bir tarihi gerçekliği daha hatırlatıyor. Bazı etnik ve din gruplarının birbiri ile anlaşarak barış ve demokrasiyi tesis etmelerinin bir fiyatı vardır ve bu fiyat bir çok durumda başka halklar tarafından ödenmektedir. Amerikan demokrasinin, Kızılderililerin imhası üzerine inşa edilmesi buna verilebilecek örneklerin başında gelir. Michael Mann bunu, “demokrasilerin karanlık yüzü” kavramı ile açıklar. Ortadoğu’da içine girilen yeni sürecin “karanlık yüzü”, Aleviler ve Hristiyanlar tarafından ödenecek fiyat mı olacak, bunu zaman gösterecek.

Şimdilik fazla spekülasyon yapmaya gerek yok. Türk-Kürt barışı ve silahların susmuş olması kutlanması ve selamlanması gereken bir adımdır. Sonuçta bugüne kadar, savaşarak ve silahlarını konuşturarak, siyasetin alanını daraltanlar, şimdi bizlere siyaset yapmanın alanını ve imkanını sunmaktadırlar. Bu büyük bir dönüşümdür. Tek bir Mehmetçiğin, tek bir Gerillanın ölmeyecek olmasından daha güzel, daha anlamlı bir şey olamaz. Bizlerin de elimizi taşın altına sokmamız; bu barışa tüm imkanlarımızla destek vermemiz gerekir. Ama barış yanında, onun kadar önemli bir başka şey daha var. O da, savaş sırasında zarara uğramış insanların adalet arzusudur. İlan edilen barış, doğrudan savaşan taraflarca, yani bu adaletsizlikleri yaratmış çevrelerce ilan edildiği için, geçmişte yaşanmış haksızlıklara ilişkin adalet getirebilir mi? Önümüzdeki süreçte barış ve adalet ilişkisi nasıl olacaktır? Bu kendi başına ayrı bir yazı konusudur.

Taner Akçam – t24.com.tr

Ermeni halkına”Şnorhavor Dzadig”

31 Mart Pazar günü Samatya Surp Kevork Ermeni Kilisesi’nin önünde  buluşan  Yeşiller ve Sol Gelecek üyeleri  Ermeni halkının Paskalya bayramı kutlamalarına katıldı.

Filor Uluk Benli kutlamaya barış elbisesi ile katıldı

Bayramlık kıyafetlerini giyerek kutlamalara gelen Yeşiller ve Seol Gelecek üyeleri  boyalı yumurtalar, ev yapımı vişne likörleri olmadığından nane likörleri ve çikolataların olduğu bir  masayı çiçeklerle süsleyip Badarak ayininden çıkanları ‘’Kristos Hariav-i merelots’’ , ‘’Şnorhavor dzadig’’ diyerek karşıladılar. Tabi ki hazırlanan boyalı yumurtalar, nane likörleri ve çikolatalar da ikram edildi. Getirilen paskalya çörekleri paylaşıldı.

Paskalya kutlama kültürlerinin paylaşılmasından mutluluk duyduklarını belirten, çoğunluğu Samatya’da yaşayan Ermeniler sadece ölümlerde ve soykırım anmalarında değil güzel günlerde ve bayramlarda da bir arada olmak istediklerini söylediler.

Yeşil Gazete adına sorularımızı yanıtlayan Filor Uluk Benli, Yeşiller ve Sol Gelecek üyesi bir Ermeni olarak bu kutlama ziyaretinin kendisi için de bir sürpriz olduğunu belirtti.

Bildikleri kadarıyla tarihte ilk defa Ermeniler’in  bayramlarının kendi dillerinden bu şekilde bir paylaşımla kutlandığı önemli bir güne şahitlik ettiklerini aktaran Filor Uluk Benli ”Tüm Ermeni cemaati ile birlikte bu ziyaretten ve kutlamadan çok memnun olduk. Bir sürü güzel geleneğimiz var. Sadece soy kırımla anılmak istemiyoruz. Kültürümüzü ve geleneklerimizi de dostlarımızla  paylaşmak için can atıyoruz” dedi.

Bayramlık olarak giydiği dikkat çekici kıyafeti hakkında da Yeşil Gazete muhabirini bilgilendiren Florita Maria hem barış özlemini dile getirmek hem de yeni başlayan barış sürecinin devamını dilemek için bu bayramda da kendi dizaynı olan barış kıyafeti giydiğini söyledi.

Paskalya nedir?

İsa’nın diriliş günü olarak kabul edilen Paskalya bayramı her yıl ilkbaharda ilk gün dönümünden sonraki dolunayın ardından gelen pazar günü kutlanıyor.

Her yıl sabit bir tarihte gerçekleşmeyen ve dünya kiliselerinin çoğunda Pazar günü kutlanan Paskalya Günü, Kıyam Yortusu, Diriliş Pazarı ya da Diriliş Günü olarak da adlandırılıyor. Ancak Paskalya’nın tarihi 22 Mart’tan önce veya 25 Nisan’dan sonraya rastlamıyor. Gregoryan Ermeniler Paskalya’yı bir hafta önce kutlar, Ortodokslar, Süryaniler ve Rumlar ise bir hafta sonra kutluyor.

Paskalya kutlamalarının en belirgin özellikleri rengarenk boyanan yumurtalar, yumurta ve tavşan şeklindeki çikolatalarla paskalya çörekleridir.

Ermeniler, Paskalya Bayramı olarak bilinen Surp Zadik’te (İsa’nın Yeniden Diriliş Günü), “Kristos hariav i merelots” (İsa ölülerden dirildi) ve karşılığında “Orhniyal e harutyun Kristos’i” (Kutlu olsun İsa’nın dirilişi) diyerek bayramlaşır. Surp Zadik’te insanlar birbirlerine kırmızı yumurta armağan eder. Yumurtalar geleneksel olarak kırmızıya boyanır, ancak değişik renklerde boyanmış olanları da vardır.

Yumurta dünyayı simgeler. Dış kabuk gökyüzünü, zarı havayı, akı denizleri, sarısı ise yeryüzünü. Kırmızı rengi ise İsa’nın kanının tüm dünyanın kurtuluşu için aktığını gösterir. Surp Zadik’te ayrıca saç örgüsü biçiminde paskalya çöreği yapılır. Ertesi gün mezarlıklar ziyaret edilir. Ölen aile fertleri için mezarları başında dualar okunur.

Rumlar, İsa’nın çarmıhta can verdiği Cuma günü perhiz tutar, et ve hayvansal gıda yemez. Cumartesi gecesine dek yas tutulur. Cumartesi gecesi cemaat kiliseleri doldurur ve tam saat 00.00’de herkes bir mum yakarak İsa’nın dirilişini kutlamaya başlar. Gece yarısından sonra eve dönüldüğünde kırmızı yumurtalar tokuşturulur. Öğle yemeği için zengin bir sofra kurulur. Saç örgüsü biçiminde yapılan Paskalya çöreği ise Rumlarda da günün vazgeçilmez yiyeceğidir.

Sürryaniler de diğer Hıristiyanlar gibi bu bayramda birbirlerine yumurta ya da yumurta formu taşıyan hediyeler sunarlar.

Hrant’ın mezarına ”gelin çörekleri ve kır çiçekleri” götürecekler

Ermeni  geleneklerine göre, Paskalyanın ikinci günü mezarlık ziyaretleri yapılıyor ve adına Merelots günü deniyor.Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi üyeleri Ermeni dostlarıyla birlikte  1 Nisan pazartesi günü saat 11:00’da Silivrikapı durağında buluşup Hrant’ın mezarına kır çiçekleri ve gelin çöreği götürecekler.

Gelin çöreği  aslında sözlü ve ya nişanlı olanlara hediyelerle birlikte götürülen süslü bir paskalya çöreği, evlenmeden ölenlerin mezarına da bırakılıyormuş. Hrant’in dostları yaptıkları duyuruda ”gelin çöreği muradı göğsünde kalanların mezarına bırakılıyor. Biz de barış sürecinin ilk adımlarının müjdesini bayramı fırsatı bilerek Hrant’a verelim istiyoruz’’ dediler.

(1)Kristos Hariav-i Merelots( İsa Ölmedi, yaşıyor)

(2)Şnorhavor Dzadig (Bayramınız kutlu olsun)

(Yeşil Gazete)

Sera Gazı Emisyonları: Türkiye

İklim Değişikliği ile ilgilenen herkes için Nisan ayı önemlidir.  Nisan, bilgiye erişiminin ayıdır çünkü.

Her yılın Nisan ayında, ülkeler, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Sekretaryası’na Ulusal Raporlarını teslim ederler.

Ulusal raporlar, ülkelerin CO2 salınım değerlerini gösterir. Her ülke kendi iç mekanizmaları ile BM tarafından hazırlanmış taslak formatı doldurur ve yıllık emisyon raporlarını verirler.

Verilen raporlar, içinde bulunulan yılın değil, iki önceki yılın raporudur. Yani Nisan 2013’te sekreteryaya teslim edilecek raporlar aslında bize 2011 yılının emisyon raporunu verecek.

Ulusal mekanizmalar ve bürokrasi ile istatistiki verileri toparlama yüzünden, her sene kullandığımız küresel emisyon değerleri iki yıl geriden geliyor demek bu.

Neyse, olsun; yine de biz iklim değişikliği ile ilgilenenler için, aslında tüm hepimiz için bu değerler çok önemli.

Bu yüzden, hazır Nisan ayına girmişken, 2011 değerleri yavaş yavaş, ülkeler tarafından girilecek ve sisteme yüklenecekken, Türkiye’nin yıllık emisyonlarını incelemek istedim.

Aşağıdaki tabloda Türkiye’nin 1990 yılının başından beri, resmi kanallarla teslim ettiği emisyon verilerinin grafiğini görebilirsiniz:

Türkiye'nin CO2 emisyonları (milyon ton) kaynak: UNFCCC

Bu veriler; Türkiye’nin istatistik kurum ve eski DPT yeni Kalkınma Bakanlığı tarafından sunulan verilerdir. Bu verilerde, LULUCF dahil değildir. (LULUCF: land use, land use change and forestry demek, yani orman alanlarındaki değişimden dolayı oluşan ve / veya yutulan emisyonlar dahil değildir. )

Ben emisyon tartışmalarında, LULUCF’yi dahil etmemek gerektiğini düşünüyorum.  Keza, Türkiye gibi, orman alanlarını arttırdığını zanneden ülkelerde yapılan emisyon, bu LULUCF datası dahil edilerek, teorik olarak olduğundan daha az görünebiliyor.

Neyse, şimdi bu veri üzerinden bazı yorumlama ve bilgiler:

1) Türkiye’nin 1990 yılı emisyonu 187,03 milyon ton; 2010 yılı emisyonu ise 401,93 milyon ton. Yani Türkiye, 1990 yılından beri emisyonlarını yüzde 114,9 arttırmış durumda. Türkiye ne yazık ki, en hızlı bir biçimde emisyonlarını arttıran ülkelerin başında geliyor. Bu veri, nasıl da iklim dostu politikalara sahip olmayan bir ülke olduğumuzun göstergesi.

2) Emisyon verileri sadece çevresel bir veri değil. Ne yazık ki ekonomisi kirli enerjilere dayalı ülkelerde, (Türkiye bunlardan biri) emisyon verileri ekonomik daralmaları da gösterir. Türkiye’nin yaptığı karbon salımı sadece 1994, 2001 ve 2008 yıllarında bir önceki seneye göre düşüş göstermiş. 1994; Tansu Çiller Dönemi ekonomik krizine, 2001 malum bankaların batışına, 2008 de küresel ekonomik daralmaya işaret ediyor. 2008’de kriz yaşamadık diyen Hükümete, kendi istatistik kurumunun verdiği emisyon değerleri cevap veriyor aslında.

3) 2010 yılında Kişi başı emisyonumuz ise; 5,451.83 kg[i].  Bir önceki yıl ise; yani 2009 yılında kişi başı emisyon ise 5,094,28 kg’dı.[ii] Bu durum, kişi başı emisyonumuzu sadece bir yıl içinde %7 arttırdığımızı gösteriyor.

4) AKP 2002 yılında iktidara geldiğinden beri, sürdürülebilir bir ekonomiden bahsediyor. Sürdürülebilir kalkınma, her dönem AKP’nin ekonomi ile ilgili bakanları tarafından dile getirilen bir söylem. Bu yüzden, 2002 yılından beri ne kadar emisyonumuzu arttırmışız, bakmak istedim. 2002 yılı emisyonumuz 286,20 milyon ton, 2010’da ise bu rakam; 401,92 milyon ton. Yani sadece 8 yılda emisyonumuz yüzde 40 oranında arttırmışız.

Biraz, pozitivist olacak ama veriler yalan söylemiyor. Türkiye’nin sürdürülebilir kalkınma söylemi bile havada kalıyor. İklim değişikliğine neden olan sera gazı emisyonlarımız her sene biraz daha artıyor ve bu sadece nufüsumuzun artışından dolayı değil. Fosil yakıtlara bağımlılığımız da AKP ile beraber artıyor. Türkiye’nin dört bir yanında kömür santrallerinin yapımına devam edildiğini de göz önünde bulundurduğumuzda,  sera gazları salımı açısından geleceğimiz pek de parlak görünmüyor.

Türkiye, iklim politikaları açısından sınıfta kalmaya devam ediyor. Bunu ben söylemiyorum, devletin kendi sunduğu veriler söylüyor.

Hükümet yetkilileri, İklim Değişikliği Koordinasyon Kurulu, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Kalkınma Bakanlığı; hepsi ama hepsi bu durumun farkında.

Artık çok geç olmadan, Türkiye’nin fosil yakıtlara bağımlılığını azaltması gerekiyor.  Bu tablo karamsar ve kötü bir tablo.

Sürdürülemez bir biçimde yükseliyor emisyonlarımız. Böyle giderse, hükümetin ulvi anlamlar yüklediği 2023’te;  yıllık 700 milyon  ton gibi karamsar bir tabloya ulaşacağız.

Not:  Gelecek hafta da Çin ve ABD’nin (en çok emisyon yapan iki ülke) emisyon durumunu inceleyerek sizlerle paylaşacağım.


[i] 2010 yılında TÜİK’e göre Türkiye Nufusu: 73,722,988 kişi (www.tuik.gov.tr )

[ii] 2009 yılında TÜİK’ göre Türkiye Nufusu 72,561,312 kişi (www.tuik.gov.tr )

 

 

Devin Bahçeci

 

 

Yerelleşme ve Bölgeselleşme talebinin temelleri 1: Siyasi Temeller

Türkiye’de bölgeselleşme konusu, yani bölgesel düzeyde bir yasama organı ile idari ve mali özerkliğe sahip bölgesel yönetimlerin oluşturulması, TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nda Anayasa Mahkemesi’nin görevleriyle ilgili tartışmalar çerçevesinde yeniden gündeme girdi. BDP daha önce Komisyon’da kurulmasını önerdiği “bölge meclisleri’ tarafından kabul edilecek bölgesel yasaların da yüksek mahkemenin görev alanına girmesi önerisinde bulundu. BDP aynı konuyu Şubat ayında “bölge meclisleri ve bölgesel başkanlıktan” ibaret önerisiyle  TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun gündemine taşımıştı.

Dünyada ve Avrupa’da Bölgeselleşme Sorunu

Türkiye kamuoyu bölgeselleşme sorunuyla daha çok Kürt siyasi hareketinin bölgeci siyasi talepleri çerçevesinde tanıştı. Ancak bu konu aslında Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB)’ne üyelik müzakerelerinde de yüzleştiği ve bugüne kadar hep bir dirençle karşıladığı bir sorun olageldi. Halbuki Avrupa’da benzeri bölgeci taleplerle karşılaşan kimi ülkeler, 1990’larda bu taleplere çeşitli düzeylerde merkezsizleştirme (adem-i merkeziyet) uygulamalarıyla yanıtlar üreterek, ortaya çıkan siyasi  çatışma ve şiddeti çözmeye çalıştılar.

Bölgeselleşme, Avrupa’nın gündemine yalnızca bölgeci siyasi talepler nedeniyle giren bir sorun olmadı. Aslında, 1980’lerin sonundan itibaren tüm dünyada bir yerelleşme/bölgeselleşme gündemi, küreselleşme sürecinin ilerlemesine ve üniter ulus-devlet yapılarının sorgulanmaya başlamasına paralel olarak yaygınlaştı. Konunun önem kazanmasında 1980’lerde giderek hissedilmeye başlanan ekolojik krizin neticesinde ortaya çıkan sürdürülebilirilik kaygıları ile siyasi ekoloji hareketinin ve yeşillerin etkisi de yadsınamaz.

Sonuç olarak AB ülkeleri Avrupa Konseyi’nin 1985’de kabul ettiği “Yerel Yönetimler Özerklik Şartı”nın öngördüğü “yerinden yönetim (subsidiarity)” ilkesi doğrultusunda bir merkezsizleşme dönüşümü yaşadılar. Özellikle 1990’lara kadar üniter bir yapıyı sürdüren Fransa, İspanya ve İngiltere gibi ülkelerde yerel yönetimlerin idari/mali özerklikleri güçlendirilerek ve/veya bölgesel düzeyde ulusaltı yasama ve yürütme organları oluşturularak, merkezden yerellere doğru önemli bir yetki devri söz konusu oldu.

Türkiye ise adı geçen Şart’ı 1988 yılında bir kısım maddelerine şerh koyarak imzaladı ve 1992’de kısmen kabul ederek uygulamaya koydu. Ancak Türkiye halen daha yerinden yönetim ilkesi uyarınca gerekli olan idari reformları tam olarak gerçekleştirmedi. Hatta AKP hükümetinin Büyükşehir Belediyeleri ile ilgili son tasarısının yasalaşmasıyla bırakın yerinden yönetime doğru bir değişimi, tam aksi yönde bir idari merkezileşmenin önünün açıldığı söylenebilir.

Yerelleşme, Bölgeselleşme ve Demokrasi

Siyasi-idari yapıda ölçek sorunu, yani mikro (yerel) ve mezo (bölgesel) düzeylerde yetki devri ve merkezsizleşme demokrasi açısından genelde halkın yerel-bölgesel karar alma süreçlerine doğrudan katılımını maksimize edeceği; böylece toplumsal grupların ve bireylerin ciddi ölçüde güçlendirilebileceği (empowerment), yani yaşadıkları mekanın örgütlenmesi ve kendi yaşantılarını doğrudan etkileyen yerel siyasi-iktisadi süreçlerin üstündeki etkilerinin artacağı düşüncesiyle benimseniyor. Ancak uygulamada, günümüzün tabakalaşmış, hiyerarşik toplumsal yapısında, aynı hiyerarşilerin izdüşümlerinin yerel siyaset ilişkileri içinde de görülmesi nedeniyle, yerel siyasette öne çıkan bazı elit toplumsal gruplar, özellikle yerel sermaye grupları karar almada ve kaynakların dağıtımında diğer toplumsal gruplara göre daha belirleyici oluyorlar. Bu nedenle yerellerde katılımın tam anlamıyla tabana yayılması ve özellikle prekaryalaşmış kentli emekçiler ile kimi diğer dezavantajlı grupların yerel siyaset içinde tam olarak güçlendirilmesi mümkün olmuyor. Dolayısıyla siyasi-idari ölçeğin küçültülmesi karar almaya katılımın mükemmelleşmesini sağlamıyor.

Öte yandan her halükarda siyasi-idari birimlerin olabildiğince küçük ölçekli olması yerel düzeyde demokrasinin göreli olarak da olsa gelişmesi açısından önem taşıyor. Çünkü ilkin yetki devrinin yerel yönetimlere kadar inmesi ve karar alma, planlama, bütçeleme ve politika uygulamalarının merkezsizleşmesi, yerel dezavantajlı grupların yaşadıkları mekanla ilgili ve yaşamlarını etkileyen karar süreçlerine yüzde yüz bir etkinlikle katılımını sağlamasa da onlara, bu kararların mekanın dışından bir “ulusal merci” tarafından alınıp yerellere dayatıldığı bir siyasi yapıya göre oylarıyla seçtikleri yerel yönetimler eliyle nitel bir güçlenme imkanı getiriyor. [1]

Bugünün çağdaş demokrasi anlayışında katılım dendiğinde söz konusu edilen yalnızca temsili sistem çerçevesinde oy verme sürecine katılımı artırmak sorunu değildir. Halkın seçtikleri yönetimin kararları üstünde olabildiğince sürekli ve spontan bir izleme ve geri bildirim sağlaması önem taşıyor bugün. Bu da ilkin özgür ifadeye ve katılıma açık, serbest müzakere imkanını haiz ve olabildiğince kapsayıcı bir kamusal alanın; ve olabildiğince fazla sayıda yerel toplumsal grubun bu kamusal müzakere alanında temsilini sağlayan, katılımcı ve etkin sivil toplum örgütlenmelerinin teşkilini gerektiriyor. Ayrıca seçilen yönetimlerin kendilerini seçen halktan gelen geri bildirimlere karşı duyarlı olması ve gecikmesiz karşılıklar vermesi; şeffaflık, hesap verebilirlik gibi konular da çağdaş demokrasi algısının olmazsa olmazları.

İşte bütün bunlar da mekansal/coğrafi ölçekle yakından ilintili meseleler. Çünkü yöneticilerin kendilerini doğrudan seçenlere mekansal/fiziksel yakınlıkları ne kadar artarsa, onlara karşı duyarlılıklarının ve hesap verebilirliklerinin de o ölçüde arttığı dünyadaki pek çok katılımcı-sürdürülebilir yerel yönetim ve gelişim deneyiminde gözlenmiş olan bir gerçek. [2]

Yerelleşme ve bölgeselleşme yalnızca katılım ve demokrasi açısından önem taşımıyor. Küçük coğrafi ölçek, iktisadi faaliyetlerin ekolojik kıstaslara uygun ve sürdürülebilir şekilde örgütlenmesi açısından da önemli. Bu konuya yazının ikinci bölümünde değineceğim.


[1] Uluslararası kuruluşların -özellikle UNDP’nin- dünya ölçeğindeki katılımcı ve sürdürülebilir yerel yönetim ve gelişim deneyimlerini aktardıkları pek çok belgesinde, yerele ulaşan bir merkezsizleşme ve yetki devrinin özellikle yerel gelişim sürecinde halkın katılımını ve politika uygulamalarından yararlanımını, yüzde yüz olmasa da önemli ölçüde artırdığı ortaya konuyor.

[2] Yine özellikle ILO, UNCDF ve UNDP’nin dünyadaki katılımcı ve sürdürülebilir yerel yönetim ve gelişim deneyimlerinin aktarıldığı çeşitli belgelerinde bu konuda örnekler sergileniyor.

 

 

Gökçen Özdemir

Emek Sineması işgal altında!

0

İstanbul Film Festivali açılış töreninde eylem yapan Emek Bizim İnisiyatifi’nin çağrısıyla bugün saat 17.00 sularında Emek Sineması önünde toplanan grup binaya girerek işgal etti.

İnşaat alanı haline getirilen binanın kapılarını kırarak giren ve yaklaşık 100 kişi oldukları belirtilen bir grup binanın içine girdi.

Bunun dışında 100’e yakın kişinin de sinemaın etrafında olduğu bildiriliyor.

Çevik Kuvvet ekipleri ise binanın etrafını sardı.

Emek Sineması’nı işgal eden gruptan Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi üyesi Bülent Müftüoğlu, cep telefonu aracılığıyla Yeşil Gazete’ye verdiği demeçte “İşgali 5’te başlattık. Festivalin açılışını Emek Sineması’nda, hep beraber yapalım istedik. Sadece 25’imiz içeri girebildi. O arada polis geldi ve diğerlerinin girmesini engelledi” diyor. “Polis sizle iletişime geçti mi?” sorusuna “Evet, çıkmamızı istediler. Biz de ‘herkes girsin, festivalin açılışını beraber yapalım, ancak o zaman çıkarız’ diyerek kabul etmedik.” cevabını veren Müftüoğlu, Karaköy’de toplantı halinde bulunan Mimarlar Odası ve Birleşmiş Milletler Kent Hareketleri temsilcilerinin de toplantılarını yarım bırakıp işgale destek için sinemaya geldiğini bildiriyor.

Bülent Müftüoğlu, “İçerisi ne durumda?” sorumuzu ise “İçerisi darmadağın. Bir şey kalmamış. Rüya Sineması ortadan kalkmış” sözleriyle cevaplıyor.

“Polis barikatı kurmuş vaziyette…” diyen Müftüoğlu’na dışarıdaki kalabalığı sorduğumuzda pencerenin yanına yaklaşıyor. Atılan sloganları biz de duymaya başlıyoruz. “Ooo, dışarısı daha kalabalık olmuş. Yaklaşık 200 kişi var” diyor Müftüoğlu.

Müftüoğlu sözlerini “Sokak tarafına pankart da astık, gördünüz mü?” sorusuyla bitiriyor (sağ üstteki fotoğraf)

Emek Sinemasının içinden bir kare

Emek Bizim İnisiyatifi dün yaptığı açıklamada “Beyoğlu Belediyesi’nin verdiği ruhsatla, Emek Sineması’nın içerisine kurulan iskelelerle bugün yıkımın başladığını” hatırlatıp bu akşam yapılan eylemi “Emek’i kurtarmak için son şans” olarak nitelemişti.

Açıklamada “Kamuya ait tarihi bir sinema salonunu gözlerimizin önünde, hukuku ve kamu yararını hiçe sayarak yok ediyorlar. Ama biz -Emek Sineması’nın gerçek sahipleri- sesimizi kısmıyoruz, kısmayacağız. Emek Sineması’na sahip çıkmayıp görevini yerine getirmeyen, Kültür’ünü unutan Kültür ve Turizm Bakanlığı’na, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne, Beyoğlu Belediyesi’ne sesleniyoruz: Bu davanın peşini bırakmıyoruz! Festival açılışını olması gereken yerde, inadına Emek Sineması’nda yapıyoruz. Sinemamızı yıktırmamak için 31 Mart Pazar günü saat 17:00’da Emek Sineması’nın önündeyiz. Festival bizim gözümüzde o zaman başlayacak.” demişti.

İşgal başladıktan sonra sosyal medya aracılığıya da tüm yurttaşlara işgale katılma çağrısı yapıldı. Twitter ve Facebook üzerinden örgütlenen yurttaşlar Emek Sineması’nın önüne gelerek işgale katılıyor.

Gelişmeleri aktarmaya devam edeceğiz.

(Yeşil Gazete)


 

Bülent Müftüoğlu, “İçerisi ne durumda?” sorumuzu ise “İçerisi darmadağın. Bir şey kalmamış. Rüya Sineması ortadan kalkmış” sözleriyle cevaplıyor. 

“Polis barikatı kurmuş vaziyette…” diyen Müftüoğlu’na dışarıdaki kalabalığı sorduğumuzda pencerenin yanına yaklaşıyor. Atılan sloganları biz de duymaya başlıyoruz. “Ooo, dışarısı daha kalabalık olmuş. Yaklaşık 200 kişi var” diyor Müftüoğlu.

[Özel Haber] Ekoloji camiası “Barış Süreci” için ne diyor? ~2

Yeşil Gazete olarak ekoloji camiasına “Barış süreci hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sorduk. İlk bölümünü dün yayınladığımız özel haberimizin ikinci ve son bölümünü sizlerle paylaşıyoruz.

 

“Umudumuz, silahlanmaya harcanan bütçenin barışla birlikte ekosistemlerin korunmasına aktarılması”

TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç

 

TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç, “Doğa ve diğer canlılarla empati kuramadığımız gibi insanlarla empati kuramadığımız bir dönemin sonlanmış olduğunu ümit ediyoruz.” sözleriyle ümidini dillendiriyor.

“Doğa ve diğer canlılarla empati kuramadığımız gibi insanlarla empati kuramadığımız bir dönemin sonlanmış olduğunu ümit ediyoruz. Doğanın bir parçası olduğumuzu yeniden hatırlamamız için, Türkiye’ye  barış dilinin yerleşmesi çok önemlidir. Birbirimizi anlamayı ve sorunlara birlikte ortak çözüm bulmayı ögrendiğimizde, doğaya ve diğer canlılara olan yaklaşımımızın da koruyucu kollayıcı olacağını düşünüyoruz.

En büyük umudumuz; barış süreciyle birlikte, yıllardır silahlanma için ayrılan büyük bütçelerin artık varlığımızın temeli olan ekosistemlerimizin korunmasına aktarılmasıdır. Umarız barışı yalnızca birbirimizle değil; parçası olduğumuz ekosistemlerle de sağlarız.”

 

“Ekoloji mücadelesi vermek artık suçluluk hissettirmeyecek”

İklim aktivisti Mahir Ilgaz

Yeşil Gazete yayın ekibinden ve iklim değişikliği aktivisti Mahir Ilgaz ise barış sürecinin “iyi şeylerin hala mümkün olduğunu” hatırlattığını söylüyor:

“Uzun süredir biz ne yaparsak yapalım Türkiye’de ve dünyada her şeyin kötü gittiğine dair bir ikna olmuşluk vardı. Durum epey sinik bir hal almaya başlamıştı. Barış sürecinin bu sinizmi bir anda kaldırabildiğini gördük. Bu süreç başarıyla sonuçlanırsa dönüp dolaşıp aynı kayaya çarpma hissi ortadan kalkacak. Hayatlarımızı kökten değiştirecek bir gelişme. Artık ekoloji mücadelesi vermek veya sadece yaşamak insana suçluluk duygusu vermeyecek. Barış olmayınca hiçbir şey tam olmuyor.”

 

“Savaş sadece yaşamları değil kültürleri de yok ediyor”

Buğday Koordinasyon Kurulu üyesi Oya Ayman (solda) ve Yönetim Kurulu Başkanı Güneşin Aydemir

 

Ekolojist ve Buğday Derneği Koordinasyon Kurulu üyesi Oya Ayman ve Buğday Yönetim Kurulu Başkanı Güneşin Aydemir, Buğday Derneği‘nin yaşanan sürece nasıl baktığını şu cümlelerle ifade etti:

“Savaş sadece tüm canlıların yaşamlarını değil, yaşandığı yerdeki dilleri, kültürleri, gelenek ve kadim bilgileri de yok ediyor. Bu bilgilerin ve kültürlerin yok olması, kadim zamanlardan beri beraber varolageldikleri doğanın ve ekosistemlerin de yok olmasına neden oluyor. Bunun tersi de aynı şekilde geçerli. Yani yerel kültür ve doğa birbirini besliyor, birinin yok olması diğerini de çok derinden sarsıyor. Bu anlamda barış süreci çok önemli: Çünkü artık hem yaşamların, hem de kültürlerin ve kadim bilgilerin de zenginleşerek devamı mümkün olacak. Bundan sonra atılacak adımlarda sürdürülebilir bir yaşam için insan kadar diğer canlıların ve doğal varlıkların da haklarının gözetilerek, bölgenin doğasının ve geleneksel/kültürel değerlerinin de devamlılığı konusunda da gerekli hassasiyetin gösterileceğini umuyoruz.”

 

“Sınıfsız bir toplum, doğa merkezci yaşam”

Ekolojist söylem ve aktivizmleriyle, özellikle de HES karşıtı mücadeleye verdikleri doğrudan ve etkin destekle dikkat çeken Marsis ise barış sürecine “koşulsuz destek” vermekle birlikte, esas meseleye dikkat çekiyor:

“Biz en başından beri enerji üretim-tüketim tercihlerinin ve bu tercihlerin yol açtığı ekolojik yıkımların bir sistem sorunu ve sonucu olduğunu söylüyoruz. Dolayısıyla bu durum “barış süreci” içinde geçerlidir. -Barışa koşulsuz destek- vermekle birlikte, merkezine sınıfsız bir toplum idealinin ve dünyanın ev sahibinin sadece insanlar olmadığına dair inancın konmadığı her çözüm çabası sonuçsuz kalacaktır ve endişemiz de bu yöndedir. ”

 

“Her ne pahasına olursa olsun, barış kilit kelime”

Yeşil Gazete olarak yönelttiğimiz soruya Doğa Derneği‘nden gelen ortak cevapta, barışın “kilit” kelime olduğunun altı çiziliyor ve “insan doğayla barışmadan, kendi içindeki haksızlıklar da bitmeyecek” deniyor.

“Önce doğayla barış.

Herşeyden önce her ne pahasına olursa olsun barış insanların da bir parçası olduğu biyolojik çeşitliliğin gelecekte de varolabilmesi açısından en önemli kilit kelimedir. Bir anlamda sadece insan yaşamının değil gezegenimizin de geleceğini bu kelimenin altını nasıl dolduracağımızla ilişkilidir.

Doğa Derneği olarak şuna inanıyoruz ki insanların ülkemizde ve gezegenimizde tam anlamıyla kalıcı bir barışı sağlaması için herşeyden önce ve mutlaka doğayla barışması gerekiyor. Çünkü doğaya yapılan haksızlıkları ortadan kaldıramadığımız sürece insanın insana yaptığı hiçbir haksızlığı tam olarak ortadan kaldırmış olamayacağız.

Örneğin UNESCO’nun Dünya Mirası kriterlerinin 10’da 9’unu karşılayan Hasankeyf ve onun içinde bulunduğu Dicle Vadisi’ni yok edecek olan Ilısu Barajı Projesi tarihe, kültüre, doğaya ve canlı yaşama karşı savaşmak anlamına gelir.Gerçek manada bir barış için doğanın bir bütün olduğu, tüm varlıkların yaşam hakkının tanınması, doğa hakkının evrensel ve parçalanamaz bir hak olduğunun kabul edilmesi ve aynı şekilde eksiksiz uygulanması zorunludur. Bu aynı zamanda tahakküme yol açan her türlü hiyerarşik, ayırıcı, zorlayıcı, dayatıcı, cezalandırıcı ve baskıcı oluşumlara karşı olmayı da gerektirir.Bu nedenle içinde doğa olmayan bir barış da hiçbir zaman gerçek manada bir barış olmayacaktır.

Umuyoruz ki umutla beklediğimiz toplumsal barış girişimleri, doğayla barışı da getirir. Bu barışın en büyük göstergesi ve sembolü ise Hasankeyf’in yaşaması olacaktır.”

 

“Elinde silah tutanla masaya oturulmaz”

Nasuh Mahruki

AKUT Derneği kurucularından Nasuh Mahruki süreç hakkında farklı düşünüyor. Change.org’da “Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu geri çekilsin” kampanyasına destek veren Nasuh Mahruki “Barış dünyanın en güzel şeyi ama oraya tavizlerle değil egemenlik haklarının korunmasıyla ulaşılır” diyor.

“Herşeyden önce şunu söylemek isterim; yanlış yanlışla çözülmez. Güneydoğu Bölgelerimizde yaşayan Kürt kökenli yurttaşlarımızın yaşamak zorunda kaldığı, özellikle 12 Eylül sonrası süreçteki baskı ve zorlukların yaratarak güçlendirdiği, arkasında yabancı devletlerin istihbarat örgütlerinin bulunduğu PKK terörü, başta 12 Eylül Askeri Darbesi Hükümeti olmak üzere, Türkiye’yi yöneten tüm hükümetlerin ciddi politik ve stratejik hatalarından beslenerek buralara geldi. Türkiye bugüne kadar yaptığı bu hataları yeni ve daha büyük bir hatayla asla çözemez, aksine çok daha derin ve kalıcı hale getirerek büyütür.

İki tür insanla hiçbir şekilde sağlıklı bir müzakere edemezsiniz ve hiçbir şart altında etmemelisiniz. Birincisi sosyopatlar, diğeri de elinde silah olanlar. Çünkü her ikisi de yalan söyler ve verdiği sözleri tutmaz. Biri aklının oynaklığından, öbürü silahtan aldığı güçten… Türkiye silahlı bir terör örgütüyle, dünyanın hiçbir Egemen Devletinde görülmemiş bir şekilde ve kamuoyunun en az yarısını derin endişe ve korkulara sürükleyerek masaya oturdu ve kırmızı çizgilerimizin bir çoğunun alt üst edilmesini hiç umursamadan, herkesin gözü önünde tavizler verdi, veriyor ve görünen o ki, bu gördüklerimiz daha arkasından gelebileceklerin ancak bir bölümü. Ne kadar allayıp, pullasanız da, egemen bir devletin, amacına ulaşmak için çoluk çocuk katletmekten bile çekinmeyen silahlı bir terör örgütüyle bu şekilde masaya oturması ve taviz üstüne taviz vermesi büyük bir hatadır. Buradan 75 milyonun ve doğanın hayrına bir sonuç çıkmaz, kimse bu umuda kapılmasın…

Roosevelt der ki; “Eğer doğruluk ve barış arasında bir seçim yapmam gerekirse, doğruluğu seçerim.” Şu anda Türkiye, görüntüde bir barış olsun da nasıl olursa olsun der bir havada. Bu şekilde, “ver kurtul” zihniyetiyle sürdürülebilir bir barış süreci kurulamaz. Barış tabi ki dünyanın en güzel şeyidir ve her milletin, her devletin birinci önceliğidir. Dünyanın en güçlü ordularını yenmeyi başarmış, 1. Dünya Savaşı’nın hiçbir yenilgi almayan tek kumandanı Atatürk; “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” diyerek bize yolu göstermiştir. Ama oraya tavizlerle değil ancak egemenlik haklarınızın tam korunmasıyla ulaşılır. Lozan’da, dünyanın en güçlü devletlerinin karşısında bile, karşılıklı geri adım atmalar hariç, biz egemenlik haklarımızdan taviz vermedik. Eli kanlı bir terör örgütüne verdiğimiz bu tavizler barışı getirmez, aksine terör örgütünü daha cüretkar yapar. Silah tehdidiyle bir kere bileğini büktüren, aynı silahın biraz fazlasıyla yine büktürür. Terör örgütünün bütün bu süreçten çıkaracağı tek sonuç bu olacaktır. Bunu da örgütsel hafızasına en iyi bir şekilde kaydettiğine eminim.

Ekoloji için de olumlu bir sonuç çıkacağını düşünmüyorum çünkü bu insanların kafa yapısı malesef günü kurtarma ve menfaat odaklı. Tabiatı ve Biyoçeşitliliği Koruma Kanunu tasarısının içerdiği maddeleri hepimiz biliyoruz. Bu tasarıda koruma, sürdürülebiliriik filan yok, doğa alanlarımızın nasıl imara ve ranta açılabileceği var, malesef zihniyet bu… Mücadele etmesek, bu kanun da rant odaklı olarak çıkacak. Ayrıca bu sürecin ekolojiyle, doğa korumayla uzaktan yakından alakası da yok, gözle görülür bir etkisi olacağını hiç zannetmiyorum. Dolayısıyla bu süreçten hiç birimiz için olumlu bir sonuç çıkacağını düşünmüyorum.”

 

“Vatandaşlığı bir ırka veya dine referans vermeden tanımlamada mutabıksak barış için zemin var demektir”

Sorumuzu geniş bir bağlamda cevaplamayı tercih eden Ekoloji Kolektifi “Şu anda “barış süreci” adı altında sadece tek tarafın bir irade beyanı ve diğer tarafın “yol vermesi” söz konusudur. Oysa gerçek barış, acil ve gerçek bir demokrasi, taraflar arasında eşitlik, kamusal bir tartışma zemini ve geçmişle bir hesaplaşma gerektirir.” diyor. “Silahlar tabi ki sussun” diyen kolektif, “Bir sonraki aşamada, kürt emekçilerin de taleplerini genişletecek ve kapitalist ulus devletin sınırlarını zorlayacak demokratik talepleri beraberce kurgulayamazsak siyasi ve iktisadi iktidarın özneleri bu fırsatı doğal olarak daha hegemonik ve sürdürülebilir bir egemenlik kurgulamak için kullanacaktır.” endişesini dile getiriyor.

Ekoloji Kolektifi’nin sunduğu metnin tamamına bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

 

Sonuç niyetine…

Yeşil Gazete olarak ekoloji camiasından birey ve kurumlara “Barış süreci hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sorduk ve bu sayfada ve dün yayımlanan ilk bölümde okuduğunuz önemli cevapları aldık.

İlk yazıda da belirttiğimiz gibi, herkese ulaşamadığımızı biliyoruz. Ancak 14 farklı birey, hareket, kolektif ve kurumdan aldığımız cevapların “resmin geneline” ışık tuttuğunu da düşünüyoruz.

Görünen o ki, barış hepimizin istediği bir durum. Savaşmaktan yorgun toplumumuzun bugüne kadar yapılagelen yanlışları bir kenara bırakıp barışmaya gönlü var. Süreçle ilgili konuşan ekolojistlerin büyük çoğunluğu –önemli detaylar ve sürecin getirecekleri konularındaki çekinceleriyle birlikte- barış söylemi ve sürecinden umutlu gözüküyor.

Ancak burada aldığımız görüşlerin önemli başka bir olguyu daha gösterdiğini düşünüyoruz, Yeşil Gazete olarak. O da, ekolojinin temel ilkesinin de altını çizdiği gibi, “her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğu” gerçeğinin artık ayyuka çıkması.

İklim manifestosuna insan hakları örgütleri ve inanç/kültür gruplarının da destek vermesinin üzerinden sadece 2 hafta geçmişken, ekolojist camianın da “çalışma alanlarının dışına” (?) çıkıp “siyasi bir meseledir” demeden görüşlerini paylaşmaları, Türkiye’de süren demokrasi, ekoloji, insan hakları ve eşitlik mücadeleleri için büyük bir kazanım.

Yeşil Gazete olarak görüşlerini paylaşan herkese teşekkür ederiz.

 

(Yeşil Gazete)

 


Ekoloji Kolektifi barış süreci için ne diyor?

0

“Barış süreci hakkında ekolojistler ne diyor?” sorusuna Ekoloji Kolektifi tarafından verilen cevabı, uzunluğu nedeniyle bu sayfada ayrı olarak yayımlıyoruz.

İlgili özel haberimizin birinci bölümünü bu bağlantıya, ikinci bölümünü ise bu bağlantıya tıklayarak okuyabilirsiniz.

***

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na göre, Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür. Bu ifadeyle Anayasa’da vatandaşlığın değil; bir ırk olarak Türklüğün tanımlandığı sıklıkla gündeme gelmiştir. Bu kavramsallaştırma hemen hemen tüm tarihsel ve toplumsal çatışmaların mücadele alanı olarak günümüze kadar gelmiştir. Kapitalist devlet bugün hala ulus devlet modelini aşmış değil. Tartışma hala ulus devlet, vatandaşlık ve vatandaşlık hakları üzerinden yürüyor. Bu nedenle, devlet anayasasında vatandaşlığın ne olduğunu tanımlamalıdır diyenler bir tarafta, Türk olmak vatandaş olmak demektir diyenler diğer tarafta yer aldı. Öte yandan, Türk olmak hem belli bir dine – sünni Müslümanlık- hem de belli bir etnik kökene dayandırıldığından , Türklük ve vatandaşlık arasında kurulan anayasal dilin, etnik ve dinsel bir göndermesi olduğu da bugüne kadar tartışıldı. Şimdi yeni anayasa tartışmaları sürecinde bu vurguların hepsi su yüzüne çıkmış bulunuyor.

Toplumsal bir barışın gerektirdiği anayasal vatandaşlık tanımı nedir? Sorun ontolojik bir boyuta taşındığı için kriz de derin. Konumlar, pozisyonlar ve kavramlar son derece geçişken. Bu nedenle ilkeler temelinde tartışmak da oldukça zor. Öncelikli olarak vatandaşlığı, belli bir ırka ve dine referans yapmadan tanımlama fikrinde mutabık mıyız? Bu soruya karşı kolektif ve güçlü bir evet yükseliyorsa, barışın toplumsal zemini de var demektir. Diğer tüm barış tartışmaları toplum mühendisliği projesi olarak strateji ve taktik gibi savaş kavramlarının ilgi alanına girecektir. Bu zihinsel çerçeve siyasi ve iktisadi seçkinlere aittir. İstihbarat birimlerinin yönettiği müzakere süreci, siyasi kazanımlara odaklı barış retoriği savaşın gerçek mağdurların taleplerini ve özlemlerini karşılamaktan  fersah fersah uzaktadır. Barış kavramı üzerinden yürüyen savaşın şurasında ve burasında geniş halk kesimlerinin tutunamamasının sebebi de budur.

Modern kapitalist devlette yurttaşın tek gücü vardır, o da doğru bilgilenme, alınan kararlara ilişkin söz söyleme ve geleceğiyle ilgili sorumluluk almaktır. Sıradan yurttaş, stratejiyle, taktikle yaşamaz. Kapitalizmin kitlesel olarak siyaset dışına ittiği emekçiler ve ezilenler ancak siyaset sahnesine geri dönebilirlerse yukarıdan, masa başında kotarılan siyasetin içi boşalır ve sahici barışın yolu açılır. Bu demek değil ki egemenlerin attığı adımlar fuzulidir. Tarihin radarına kolay kolay giremeyen kitlelerin önünü bazen bu üstten tartışmaların yarattığı çatlaklar açar.

O halde en başa dönmeliyiz! Şu soru hala havada duruyor, yurttaşlık tanımımızı belli bir dine ve belli bir ırka referanstan kurtarabilecek miyiz? Bir barış süreci bu tartışmayı yapmadan ilerleyemez. Ve evet, barış süreci egemenlerin satranç oyununun ötesine geçecekse bu tartışmayı hiçbir milliyetçi/ulusalcı, militarist ve sermayeci tökezlemeye mahal vermeden yapmalı, bu referanslardan kurtularak yürütmeliyiz. Tartışma süreci aşağıdan yukarı ve kamusal olarak inşa edilmedikçe barış süreci milliyetçiliğin kemikleştirilmesi tehlikesini de barındıracaktır.

Şu anda “barış süreci” adı altında sadece tek tarafın bir irade beyanı ve diğer tarafın “yol vermesi” söz konusudur. Oysa gerçek barış, acil ve gerçek bir demokrasi, taraflar arasında eşitlik, kamusal bir tartışma zemini ve geçmişle bir hesaplaşma gerektirir. Evet, acil ve güncel taleplerin elde edilmesi önemlidir. Baskıcı rejimler, militarist bir atmosfer ve kötü toplumsal politikalar kitlelerin işini kolaylaştırmaz.  Fakat bu talepleri sarmalayan, her halktan emekçinin ortak hayal ve arzularını gerçek bir demokrasiye tercüme edebilecek değişim süreçleri ancak birleşik ve kitlesel hareketlerle yaratılabilir. Bu yüzden sadece “barış süreci”ne ve ona vesile edilen anayasa yapım sürecine değil, bu sürece eşlik edecek, onu demokratikleştirecek, halkın kurucu iradesini canlandıracak, ülkenin batısının özgürleşmesini doğusunun özgürleşmesiyle bir görecek kitlesel ve geniş bir barış “hareketi”ne ihtiyacımız var.

Silahlar tabi ki sussun ama muradımız bu sürece soyut bir kamuoyu bileşeni değil de gerçek siyasi özneler olarak katılmak ise silahlar sustuğunda ne istemediğimizi de düşünmeliyiz. Kurucu ve kolektif irademiz kapitalist işbirliğinin vaat ettiği refaha da, kalkınmacı iyimserliğin ekolojik yıkıcılığına da dur diyebilecek kadar güçlenmeli. Bir sonraki aşamada, kürt emekçilerin de taleplerini genişletecek ve kapitalist ulus devletin sınırlarını zorlayacak demokratik talepleri beraberce kurgulayamazsak siyasi ve iktisadi iktidarın özneleri bu fırsatı doğal olarak daha hegemonik ve sürdürülebilir bir egemenlik kurgulamak için kullanacaktır. Ve muktedirlerin tarihsel bilançosuna baktığımızda bu fırsatı da ellerine yüzlerine bulaştırmayacaklarına ve faturayı yine ezilenlerin ve emekçilerin ödemeyeceğine dair kanıt bulmak pek mümkün değildir.

“Yöre Halkı” ve yerelin parçalılığı:Köprülü Kanyon üzerine – Bengi Akbulut

0

Geçtiğimiz günlerde, her vadide peydah oluveren HES’lere Antalya’nın Serik ilçesinde Köprüçay üzerinde yapılması planlanan Zincirli HES’in ekleneceği haberini duyduk.[1]Habere göre, projenin başlamasıyla bölgede sürdürülen rafting turizminin sekteye uğrayacak olması geçimini bu sektörden sağlayan yöre halkını endişelendiriyor.Meselenin ve planlanan HES’e karşı yöre halkının muhalefetinin kamuoyuna taşınmasının önemini teslim etmek gerek, ancak durumun yansıtıldığından daha çetrefil olduğunu da görerek. Durum çetrefil, zira “rafting’den geçimini sağlayan yöre halkı” fazlasıyla basit, ve son kertede yanıltıcı bir niteleme.Hem de birkaç yönden.

Köprülü Kanyon, Antalya’nın Serik ve Manavgat ilçeleri arasında yeralan, Akdeniz’in en geniş saf servi örtüsüne sahip bir nehir-orman ekosistemi. Yöre antik yerleşim yeri kalıntılarına da ev sahipliği yapıyor. Milli Park statüsünün yanısıra alandaki birçok bölge SİT alanı olarak koruma altında. Yöre halkı temel olarak hayvancılık, tarım, yer yer kekik toplayıcılığı, ormancılık ve turizmden geçim sağlıyor, ama bunların çoğu geçimlik, maddi getirisi az olan aktiviteler.

Kanyon’un giriş kısmında yeralan iki köy dışında Köprüçay’ın iki tarafında yükselen dağlarda kurulmuş 7-8 köy var, ancak girişteki köylerle dağ köyleri arasında ciddi farklar var. Kanyon’un alt kısmındaki yerleşim yerleri hem ekonomik açıdan daha refah, hem de su, elektrik, sağlık ve eğitim hizmetlerine erişim açısından tartışmasız daha iyi durumda.

Rafting turizminin önayak olduğu ufak ekonomik canlanmanın getirisi de bu merkezlerde kalıyor. Ulaşımın zor olduğu dağ köylerinde ise durum çok farklı. Gözden kaçırılmaması gereken ilk önemli nokta şu ki, tüm toplumsal gruplar gibi Köprülü Kanyon yöre halkı da yekpare, türdeş olmaktan uzak, ciddi eşitsizlikler ekseninde bölünmüş bir grup. Bu anlamda da varolan eşitsizlikler ve kırılmaları gözardı ederek çevresel süreçlerden bahsetmek, rafting turizmini ya da yapılması planlanan HES’i anlamlandırmak ciddi bir yanlış.

İkinci olarak görülmesi gereken şu ki, rafting ne (çevresel maliyetler açısından) sütten çıkmış ak kaşık ne de yöreye refah taşıyan, “yöre halkı”na geniş çapta istihdam sağlayan bir kalkınma lokomotifi.  Rafting turizminin ekosistem üzerindeki baskısı bir yana–ki alanda halihazırda varolan çevresel sorunların baş müsebbiblerinden sayılabilir—, rafting ağırlıklı olarak Kanyon dışından şirketlerin kontrolünde olan bir faaliyet.  Bu şirketler, merkezleri olan civar ilçelerden minibüslerle rafting için turistleri Kanyon’a getiriyor ve gün sonunda aynı merkezlere geri götürüyor.

Turistler Kanyon’da oldukları sürece yeme-içme vb. hizmetleri rafting şirketlerinin işletmelerinden karşılıyorlar.Keza şirket çalışanları da ekseriyetle yöre halkından değil dışarıdan istihdam edilmiş elemanlar. Kısacası, rafting turizminin Köprülü Kanyon yöre halkına ekonomik getirisi yok denecek kadar az. Gelen turistlere elişi, kaşık, yazma, yiyecek-içecek satılması dışında rafting’in yörenin iktisadi hayatının organik bir parçası olduğunu, yöre insanına ya da doğasına yatırım aktardığını, görece güvenli yada uzun soluklu istihdam sağladığını söylemek imkansız. Tam da bu yüzden “rafting’den geçimini sağlayan yöre halkı“nın geçim kaynakları tehlikeye girdiği için HES’e karşı direneceğini düşünmek güç. Zira 2011 yılı sonlarında alana gittiğimde dağ köylerinde ağır basan hissiyat elektrik ve suya erişimlerini kolaylaştıracağını düşündükleri HES’i destekleme yönündeydi.

Dahası, raftingciler ve yöre halkı arasında ciddi bir eşitsizlikten bahsetmek mümkün.Köprülü Kanyon 1973 yılında (köylülerin sıkça söylediği gibi Ankara’da oturanların oturdukları yerden karar verip) milli park ilan edilmesinden beri çok katı koruma kurallarına tabi. Köprüçay kıyıları ve birçok yerleşim yeri alanının da dahil olduğu genişçe bir bölge 1.Derece SİT alanı statüsünde.  Bunun anlamı birçok köylünün inşaat yasağı nedeniyle evlerinin içinde tuvalet olmadan yaşamak zorunda kalması, tek odalı hanelerde sekiz kişinin barınması, akan damlarını onardıkları için hapis cezasıyla karşılaşmaları, alanın coğrafi yapısına uygun yegane hayvan olan keçi beslenmesinin yasaklanmasıyla geçim kaynaklarının sekteye uğraması…

Öte yandan SİT alanı kuralları rafting sektörüne laf geçiremiyor olacak ki Köprüçay kıyısında sıralanmış birçok rafting tesisi var. Yani tepeden inme, katı koruma kuralları yöre halkını senelerdir mağdur ederken, aynı kuralların rafting turizminin karlılığına etkisi görece az. Yani rafting turizmi, alanın ekonomik refaha kavuşmasının tek gözle görülür olanağı olarak etrafında birleşilen bir payda olmakla beraber, alandaki ana çatışmalardan birini de imliyor.

Öte yandan, mesele önümüze bir tür açmaz koyuyor.Kanyon’da rafting turizminin varlığı ve rafting sermayesinin gücü yapılması planlanan HES’e karşı bir direniş hattının oluşabilmesinin muhtemelen en güçlü ayağı. Çevre üzerindeki olumsuz etkileri ve (yeniden) ürettiği eşitsizliklerin yanısıra (ve ilintili olarak), Kanyon ekosisteminin kullanılmasından kâr eden rafting sektörünün kendi çıkarları için HES yapımına direnme saiki olması karşısında çevresel ve sosyal adalet gözeten bir duruş ne olmalı?

Rafting sermayesinin HES’le mücadeleye vereceği destek elbet faydalı olacaktır, ancak bu yolla kurulan bir direniş cephesinin işlevselleştirdiği değer dilleri, stratejileri, söylemleri, (varsa) alternatif önerileri nereye evrilir yada evrilemez, düşünmek gerek. Bunun yanısıra, alanda varolan rafting turizmi etrafında ve ötesinde şekillenmiş eşitsizlik ve çatışmaların bu tür bir direniş cephesinin etkinliği açısından ne anlama geleceği de sorular arasında akılda tutulmalı.Bu tür açmazların salt Köprülü Kanyon’a mahsus olmadığını da gözönünde bulundurursak, ekoloji mücadelesini toplumdaki güç ilişkilerinden, eşitsizliklerden, hegemonik büyüme paradigmasının eleştirisinden bağımsız görmeyen politik-ekolojici bir yaklaşımın bu sorulara kafa yorması elzem görünüyor.

[1]http://haber.sol.org.tr/kent-gundemleri/bakanlik-onayladi-koprucaya-zincir-vuracaklar-haberi-70352

 

Bengi Akbulut

Kürt çözüm süreci ve Ermeni heyulası – Hovsep Hayeni

 

articles

Hovsep Hayreni /

Kürt sorununda yaşanan evreler ve bugün içine girilen süreç, yaklaşık yüz yıl önce jenosid yoluyla bertaraf edilen Ermeni sorunundan bağımsız düşünülemezdi ve düşünülemez. Sağlıklı çözüm için, Kürt sorununun bu kadar gecikmeli, uzatmalı ve sancılı yaşanmasının da zemini olan 1915’le yüzleşmek, onun günahlarından arınmak öncelikli olmalıydı. Kürt hareketi bunu kendi sorumluluğu açısından ikirciksiz şekilde yapmış olsaydı, büyük bir ayak bağından kurtulmuş olarak bu sürece çok daha özgüvenli ve tutarlı girebilirdi. Tersi durumda inkarcı muhatabını zihniyet değişimine zorlamada zayıf kalacağı gibi, bu noktadan onun yapabileceği gerici dayatmalara da açık olacaktı. Şimdi yaşanmakta olan bu ikinci durumdur. Öcalan’ın verdiği mesajlar 1915’in izdüşümüyle dolu. Ve bunlar umulmadık ölçüde olumsuz, hatta endişe verici. İkinci heyetle yaptığı görüşmenin sızdırılan içeriği, önceki yıllarda generallerle Kemalist eksenli bir Türk-Kürt ittifakı arayan Öcalan’ın, son durumda artık devlete hakim duruma gelen AKP ve ona bağlı MİT etkisinde İslam eksenli bir ittifaka tav olduğunu, ilk defa muhatap alınmasını sağlayan bu angajmanın kendi söylemlerine yeni bir şekil de verdiğini gösteriyor. Gerçi o eksen kaymasının pek etkilemediği yada her iki Türk siyasi geleneğiyle uyuşabilir olan görüşleri, son tecrit sürecinden önce, hatta İmralı’ya kapatılmadan da önceki mesajlarında okunabiliyordu. [1] Ama Ermenilere ilişkin önceki değinmeleri geçmişle ilgiliyken, şimdi geleceğe dönük bir perspektif de sunma durumundadır. Ki bunun Kürt hareketini mevcut ikircikli tutumundan daha gerilere götürmesi ve sürecin gidişatına bağlı olarak 1915 davası önünde resmi Türk geleneğiyle bir tür dayanışma içine sokması dahi beklenebilir.

Yetvart Danzikyan’ın “Bir Resmi Görüşümüz Daha Mı Oluyor Acaba?” başlıklı makalesi İmralı’dan sızan bu olumsuz ihtimale son derece vakur şekilde dikkat çekti. “Biliyorum, reel politik alanda ‘çok büyük’ işler dönerken bu sorularla çok az insan ilgilenecektir” demekle beraber dostça düşündürmeye çalıştı.[2] Ondan başka eleştirenler de oldu. Çoklarının dediği gibi, en önemlisi Öcalan’ın otoritesini tanıyan Kürt siyasi çevrelerinden bir itiraz, bir muhalefet şerhi gelmesiydi. Ama şimdiye kadar doğrudan bu konuya eğilen bir BDP’li çıkmadı. Selahattin Demirtaş ile Aysel Tuğluk süreç üzerine gazetecilerle mülakatlarında kendilerine yöneltilen sorular üzerine kısa kısa geçiştirmeci cevaplarla yetindiler. “Öcalan’ın Ermenilere karşı bir yaklaşımı olmadığı”nı, “bir takım lobilere dair değerlendirmelerinin tüm gayrı-müslimlere yönelik olarak algılanmaması gerektiği”ni söylediler. Konuyu başlı başına ele almanın ciddiyetini gösteren sadece PKK liderlerinden Mustafa Karasu oldu. Onun yazılı açıklaması da ortaya çıkan ayıbı paylaşmadıklarını göstermekten ziyade örtmeye dönüktü. [3] Ama hiç değilse önemsemezlikten gelmemesi belli bir rahatsızlığın duyulduğuna delalet ediyordu. PKK açısından bağlayıcılığı bulunan bu tavrı da dikkate alarak konuyu daha açık irdelemekte yarar görüyorum.

Öcalan’ın dilinden tanıdık bir allerjinin dışa vurumu olarak “lobiler”

Öcalan’ın Ermeni, Rum, Yahudi değinmelerinin nasıl algılanması gerektiğini yorumlayan Karasu, bu sözlerin sözkonusu halklara değil, lobilere yönelik olduğunu belirterek bunda bir anormallik olmadığını anlatmaya çalışıyor. Aslında Öcalan’ın doğrudan o kimliklere atıfta bulunduğu yerler de var ama; yalnızca “lobiler” diye konuşmuş olsa o söylediklerini mazur görmek mümkün müydü acaba? Türk medyası ve siyaset arenasında dillere pelesenk edilen “Ermeni, Rum, Yahudi lobileri” tabirinin bu kimliklerden diasporaya yönelik kinayeli bir söylem olduğunu ortalama gazete okuyucusu bilir. Nasıl ki bu ulusal toplulukların Osmanlı ülkesindeki rolleri için “emperyalist işbirlikçiliği”, “bezirgânlık manzumesi” gibi tasvirler yapmak revaçta olmuşsa, artık ‘hamdolsun’ onlardan kurtulduktan sonra dışardaki varlıkları ve rolleri için de “emperyalist uşağı diaspora”, “Türk düşmanı lobiler” demek moda olmuştur.

Dünyanın önemli merkezlerinde politik güçleri etkilemek için yapılan faaliyetlerin özellikle yakın diyalog ve biraz da para gücüyle yürütülen türleri için lobicilik deniyor. Bu yaygın bir olgudur. Yalnız diaspora toplulukları değil, devletler de yapıyor. Amerika ve Avrupa’da resmi görevlileri ve işadamlarıyla Türklerin de eksik kalmadığı, hatta daha büyük finansmanla yürüttükleri bir şeydir. Öte yandan Kürtlerin de Avrupa’da bir diasporası var ve onlar da politikacılara, parlamenterlere gidiyor. Ama sorsanız, muhtemelen “biz lobicilik yapmıyoruz, demokratik kamuoyu faaliyeti yürütüyoruz” derler. Çünkü lobi sözcüğü sevimsizdir, ancak başkalarını yaftalamak için kullanılır. Ve Türkiye’de bunun yegâne muhatapları kovulmuş halklar olup, onların dış dünyadaki sivil toplum örgütleriyle yürüttükleri her tür demokratik etkinlik de “lobicilik” olarak damgalanır. Bir de o üçlüyü sık sık birlikte anmakla sanki aralarında Türkiye’ye karşı sürekli bir ittifak varmış havası verilir. Oysa tersine, ABD Kongresi’nde Ermeni soykırımı görüşüldükçe Yahudi lobisinin Türk tarafına destek çıktığı bilinen bir gerçektir.

Öcalan’ın o şovenist jargonu kullanması birinci olarak bu noktadaki duyarsızlık ve ruh ikizliği olarak eleştiriye değer. İkinci olarak şu içine girdikleri “süreç” hakkında  ne zaman hangi Ermeni, Rum, Yahudi diaspora örgütü bir görüş beyan etmiş, bu nasıl Türk medyasının gözünden bile kaçmış da, dünyadan izole hücresinde Öcalan o müthiş ayrıntıyı yakalamış? Var mı öyle bir durum ki, kısacık görüşmenin ağır gündemi içinde lafı döndürüp dolaştırıp bunlara getiriyor ve barışın önündeki muhtemel en büyük engeller gibi çatıyor?

Karasu ve Demirtaş’ın savunma handikapları

Bu noktada ne açıklama getireceğini Karasu da bilmezken Öcalan adına durumu şöyle savunmaya çalışmış: Ermeni lobilerinin 2015’e kadar Kürt sorununun çözümünü istemediğini söylemesinin de bir mantığı vardır. Ermeni lobilerinin Kürt sorununu kullandığı yönlü değerlendirmesinin somut bir konuda ifade edilmesidir. Ermeniler 2015’te Ermeni soykırımını kabul ettirme çabasındalar. Bu çabalarında haklıdırlar. Ancak Türkiye’yi sıkıştırmak, Türkiye’ye bunu kabul ettirmek için Kürt sorununun varlığını bir araç yapmak da tabii ki eleştirilir ve doğru bulunmaz”.

Yayınlanan görüşme notlarında “2015’e kadar” diye bir vurgu yok aslında.Bunlar barışı istemiyorlar…” diyen Öcalan, “Tam olarak tarif ettiğiniz güçler kimlerdir?” diye sorulunca “Ermeni lobisi etkili. 2015’le gündem olmak istiyorlar” yanıtını vermiş. Buradaki mesaj, Ermenilerin soykırım davasını bir sonuca ulaştırmadan Kürt sorununun çözülmesini istemedikleri yönündedir. Yani 2015’le sınırlı da değil, ucu açık bir “barış karşıtlığı”nı ima ediyor. Ama bunu doğal eğilim gibi düşünmesinin kendince bir mantığı olsa bile, öyle ciddi bir tehdit gibi öne çıkartmasının hiç bir somut dayanağı yok. Zaten Karasu da “önderin bir bildiği vardır” mealinde onu savunmaya çalışırken “Ermenilerin 2015’te soykırımını kabul ettirme isteği”nden başka hiç bir olgu gösteremiyor. Onu ise kendi bakışıyla haklı görmesine rağmen, “Kürt sorununun çözümü aleyhine yürütülürse” gibi bir faraziye eşliğinde “tabii ki eleştirilir” demekle önderinin yaptığı peşin kötülemeye koltuk çıkıyor.

Kürtlerin demokratik haklarını kazanmaları aleyhine dünyada hiç bir Ermeni kuruluşunun söylediği birşey yokken Öcalan’ın yürüttüğü suçlama mazur gösterilemez. Benzer şekilde onu savunmaya çalışan BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş buna bir de Hrant’ı dayanak yapmaya çalışmış: Kaldı ki eğer Öcalan’ın o lobilere karşı rahatsızlığından rahatsızlarsa Hrant Dink’in lobilere karşı yazılarını bir kez daha okusunlar. Hrant Dink’in en çok eleştirdiği konu Ermeni lobisiydi. Halklara dönük bir eleştiri söz konusu değildi” diyor. [4] Burada yapılan mübalağa ile karışık çok kötü bir istismardır. Hrant’ın soykırımını tanıtma konusunda diaspora Ermenilerinin lobi tarzı etkinliklerine eleştirel yaklaştığı doğru olsa da, bunu kendi bakışı ve terminolojisine yabancı şekilde yansıtmak ve hele de “en çok eleştirdiği konu” düzeyine yükselterek oradan Öcalan’ı doğrulamaya çalışmak, Hrant’ın hatırasına saygısızlıktır. Bu mantıkla Hrant’ın Türk medyasında eksik olmayan “Ermeni lobileri”ne yönelik saldırıları da hoş gördüğü varsayılabilir. Yaşıyor olsa acaba kendisi İmralı notlarının o bölümünü nasıl değerlendirirdi? Ermenilerin tarihsel adalet mücadelesine karşı orada kendini gösteren itici ruhu hoş mu görürdü?..

Soykırımı tanımak yetmiyor, Ermenilerin tarihine ve değerlerine de saygı gerek

Karasu Ermenilerin soykırımını kabul ettirme çabalarını genel anlamda haklı bulduğu için sağolsun. Kürtlerin ulusal-demokratik mücadelesi de haklıdır ve bu ikisi birbirine karşı görülecek şeyler değil. Tersine kendi aralarında tarihsel ihtilaf noktalarına ilişkin adil bir konsensüsle birbirini desteklemesi gereken davalardır. Eğer Ermeniler arasında Kürt halkının mücadelesine sıcak bakmayanlar varsa, bunda soykırımın tarihsel muhasebesinden (sorumlulukları eşit olmasa bile) Türkler gibi Kürtlerin de kaçmakta oluşunun payı inkar edilemez. Ermeni ve Süryani halkının adalet mücadelesinde muhatap Türk devleti olmakla beraber, Kürt toplumunun da demokratik kurumlarıyla yapması gereken bir yüzleşme ve özür borcu vardır. Bu özür kuru bir kelime de değil; verilen acılar ve yol açılan mağduriyetin olabildiğince telafisine dönük, bu halkların kendi öz yurtlarında yaşama koşullarını gerisin geri sağlamaya yönelik, yitirilmiş çok kültürlü ortamı yeniden oluşturmaya hizmet eden samimi bir yaklaşım olmalıdır. Bunun tarihe saygı yönü de gözetilmeli, geçmişteki Ermeni-Kürt ortak yaşam alanlarını boydan boya Kürdistan sayan inkarcı tanımlardan vazgeçilip soykırıma kadar onunla yan yana ve iç içe canlı bir gerçekliği bulunan Batı Ermenistan’ın tarihsel varlığı dürüstçe tanınmalıdır. Bilinmeli ki, bu husus Ermeni halkının bakışını daha olumluya çevirmede soykırım muhasebesinin kendisi kadar önem arzedecektir.

Misal olarak, bugün tam bir Kürt şehri sayılan Van’ın eski merkezinde 1915 öncesi nüfusun yüzde 60’ı Ermeniydi, kalan Müslüman nüfus da Kürt ve Türk karışıktı. Ermeni nüfusun ağır bastığı yada Kürtler ve Türklerle başa baş olduğu örnekler yalnız bazı şehir ve kasabalardan değil, yer yer bunları çevreleyen kırsal bölümlerden de gösterilebilir. [5] Daha eskilerde Ermeni yoğunluğunun çok yerde daha fazla olduğunu kimse inkar edemez. [6] Bu hem tarihi kaynakların, hem -onca yıkıma rağmen- uygarlık kalıntılarının, hem de yer isimlerinin şahitlik ettiği birşeydir. [7]  Şimdi eski yer isimlerini geri alma meselesini bile “Kürtçe yer isimlerinin iadesi” şeklinde ifade edenler var. Oysa sorun her dilden eski isimlerin ayrımsız iadesi, kaynağı belirsiz ve tartışmalı olanların da farklı ihtimallere açık şekilde ortak kültürel miras olarak benimsenmesidir. Artık üzerinde yaşayan Ermeni kalmamış olmasının rahatlığı içinde Batı Ermenistan gerçekliğini tarihsel olarak da yok saymak Kürt hareketinin istismarcı bir yönünü oluşturuyor. Bunun ahlaki olarak sorgulanması gerekir. Son durumda “milliyetçiliği aşmış olma” adına Kürdistan’ı da bir yana bırakarak “Anadolu” tanımına sarılan Öcalan’ın vermeye başladığı İslam eksenli mesajlar ise yeni bir fenomen. O artık “Türkiye Türklerindir”in yerini tutmaya aday “Anadolu Müslümanlarındır” zihniyetiyle uyuşma durumunda olup, bu coğrafyanın eski Hristiyan halklarının dışlanmışlığını perçinleme ve berdevam ruhlarını örseleme işine Kürt hareketini de ortak edecek bir yol tutturmuş bulunuyor.

Tarihsel haksızlık ve inkarın doğurduğu öfke

Anadolu İslamlaştıktan sonra, bin yıllık bir Hıristiyanlık öfkesi var. Rum, Ermeni, Yahudi, Anadolu’da hak iddia edersözünü başka türlü okumak mümkün mü?  Bu söz hiç de lobilere filan değil, yalın olarak isimleri anılan halklara yöneliktir. Aslında otokton halklar olarak Rum ve Ermeni ile birlikte Asuri/Süryanileri saymalıydı. Böyle bir tasnif Hristiyanlık genellemesiyle de uygun olurdu. Yahudiler Filistin’den kovulup dünyaya dağıldıktan sonra bu topraklara göçmen olarak gelmişlerdir. Geçmişten hak talep etme anlamında diğerleriyle eşdeğer bir konum ve duyguları yoktur. Ama Öcalan, yaranmacı ruhla verdiği mesajında AKP’nin anti-Semit çizgisini de dikkate alarak Yahudi unsurunu suçlama dışında bırakmak istememiş anlaşılan. Böylece halklara değil de “lobi”lere vurgu yapıyormuş gibi konuşma imajını da güçlendirdiğini sanmıştır. Lâkin o sözlerin asıl hedefi bu topraklardan kökleri kazınarak dışarı atılan ve gerçekten de talep edilecek hakları bulunan Hristiyan halkların torunlarıdır. Bu anlamda bin yıllık değil de, yüz yıllık öfkeden söz etse daha doğru bir şey ifade etmiş olurdu belki. Bin yıllık işgalciliğin, yıkım ve talanın da yarattığı olumsuz duygular var, ama soykırım ve anayurtların yitirilmesine karşı duyulan kızgınlık ölçüsünde değil. Bunu ayıplamaya kalkan Öcalan’ın sarfettiği cümleler bayağı Türk-İslam şovenizminin argümanlarıdır.

Öfkenin haklısı da olabilir; oysa menşei kendine ait olmayan o sözlerde ‘hem suçlu hem güçlü’ olanlara özgü bir nefret var. Anatolia’dan Türkçeye devşirilmiş “Anadolu” tabiri de, fetihçi ve ilhakçı o devlet geleneğinin tarih içindeki yurt gasplarını kamufle etmek üzere Ankara’dan doğuya doğru keyfince uzatarak kullandığı bir örtüdür. [8] Bununla kastedilen mevcut TC sınırları oluyor. “Anadolu’da hak iddia ederler” lafı, “bünyedeki toksinler gibi bu sınırların dışına atılmış unsurların bir hakkı olamaz” demeye geliyor. Böyle bir söylemin kapalı görüşmeden sızmış olması işin rengini çok değiştirmiyor. Herhalde ki yansıma ihtimalini bilerek konuşmuş ve stratejik ittifak önerdiği Türk gericiliğine güven verecek mahiyetiyle bir şekilde mesaja dönüşmesini de arzu etmiştir. Suçlanan topluluklar için şok edici olması yanında, onlarla dostluğu gözeten Kürtler için de kötü bir sürpriz olduğu açıktır. Bilindiği gibi BDP’nin Diyarbakır ve benzeri etki alanlarında Ermenilere, Süryanilere sıcak gelecek türden çeşitli adımları var. O sözler bu adımları atan belediye başkanları için de soğuk duş etkisi yapmış olmalı. Görüşme heyetinde BDP’nin Süryani vekili Erol Dora da bulunsaydı mesela, ne hissederdi? Kötü etkiyi kendi benliklerinde hissetmeleri için heyettekilerin ille de Hristiyan mı olmaları gerekirdi? Notlardan anlaşıldığı kadarıyla bir hoşnutsuzluk imasında bile bulunamamış hiç biri. Bu yüzden sızma sonrası eleştirileri de topluca duymazlıktan geldiler. Zorunlu açıklamalarda işi “lobiler”e bağlarken, daha ilk adımda bunun hangi somut belirtisinin göründüğü, şayet öyle bir durum yoksa bu spontane suçlamanın nereden kaynaklandığı sorularını da es geçtiler.

Kim kimin acıları üzerinden kendi sorununu çözmek istiyor?

Karasu ise havanda su döver gibi soyut faraziyelerini konuşturmaya devam etmiş. Öcalan’a atfen şöyle diyor: “Bu acıların kabul edilmesi ve telafi edilmesi konusunda Ermenileri ve Rumları anlamakta ve taleplerini değerli ve anlamlı bulmaktadır. İtiraz edilen ve kabul edilmeyen ise bu yaşananların ve yaşanan haksızlıkların Kürtlerin acıları üzerinden giderilmek istenmesidir… 
Kürtlerin üzerinden pazarlık yürütülerek, Kürtlerin mücadelesi ve Türkiye ile yaşadığı sorunlar zemin olarak kullanılarak bu haksızlıkların giderilmek istenmesi ve taviz koparılması zihniyeti eleştirilmekte ve teşhir edilmektedir… Yunanistan, Rumlar, Ermeniler ya da başkaları Türkiye ile sorunlarını çözmelidirler. Türkiye’nin yaptığı haksızlıklar giderilmelidir. Ama bu, Kürtlerin sırtından olmamalıdır.”

Bunlar insana Nasrettin Hoca’nın suya gönderdiği çocuğu “testiyi kırmasın” diye peşinen dövmesini hatırlatıyor. Son süreçte kendini duyuran somut hiç bir tavır yok, bir belirti bile gösterilemiyor, ama kim oldukları belirsiz “lobiler”e şamar üstüne şamar atılıyor. Belki Öcalan’ın Türkiye’ye teslimi sürecinde Yunanistan ve İsrail’in rolleri geçmişten bir kötü deneyim olarak dikkate sunulabilir, ama bugün için ve hele de öne çıkarılan “Ermeni lobisi” için yaratılan imaj bununla açıklanamaz. Şu halde, özellikle Ermenilerin 2015’e hazırlanmalarına dikkat çekilerek yapılan suçlamanın mantığı nedir? Soykırımın 100. yılında Türkiye’nin inkarını kırmaya çalışmak onun Kürt sorununu çözmesine (varsa böyle bir iradesi) engel mi? Kürt sorununu çözecek bir demokratikleşmeden Ermeniler niye korksun ki? Her iki alanda olabilecek olumlu gelişmelerin, hangisi önce olursa olsun yek diğerine olumlu etki yapması beklenir. Ama eğer Kürt sorununu demokratik temelde çözme yerine Kürtleri kandırıp gerici bir ittifaka bağlama amacı güdülüyorsa o ayrı. Tam da bu açıdan sormak gerekir.  Kurulmak istenen Türk-Kürt ittifakının Ermeni soykırım davasını bertaraf etmeye yönelik gizli bir ajendası da var olup, Öcalan bu doğrultuda kendisinden beklenen ısınma hareketlerine mi soyunuyor? Durup dururken, süreçle ilgili mesajlarına Ermenileri ve 2015’i katması, yanına da Rumu, Yahudiyi iliştirerek suçlamalar yürütmesi, asıl kendi içinde bulunduğu projenin kötü niyetliliğini akla getirmez mi? Böyle bir durumda kim kimin sırtından veya acıları üzerinden kendi sorununu çözmeye çalışmış olur?

Ermenilerin ve Kürtlerin haklı davaları, anahtar rol ve çözümde öncelik meselesi

Karasu’nun yürüttüğü mantığın açmazını daha iyi görmek için şu iki paragrafı ard arda okumakta yarar var:

“Özellikle Ermeniler mazlum ve büyük haksızlığa uğramış bir halktır; Kürt’ün komşusudur… Kürt kültürel, sosyal ve ekonomik yaşamına zenginlikler katan bir halk olmuştur. Ne acıdır ki Osmanlı ve Türk egemenleri Ermeni soykırımında Kürtleri de kullanmışlardır. Her ne kadar siyasi güç, karar verici ve örgütleyiciler Türk egemenleri olsa da, Kürtler de kullanılmıştır. Bu, Kürtler için de acı verici bir durumdur. Kürtler, en başta da Kürt Halk Önderi bu acının ağırlığını sürekli hissetmektedir. Hatta mücadelesini bir yönüyle de bu acıların telafisi ve bir daha yaşanmaması için vermektedir. Bu açıdan Ermeni, Rum ya da Yahudi lobilerinin eleştirmesini bu halkları hor görme ve hedef göstermek olarak anlamak bir çarpıtmadır…”

“Kürt sorununu çözerek gerçek anlamda demokratikleşen bir Türkiye’de mevcut geri ve dogmatik yaklaşımların aşılacağı, adil ve demokratik düşünme ve bu yönlü politik doğrultu geliştirmenin ortaya çıkacağı görülerek buna göre hareket etmek daha doğrudur. Bu açıdan Yahudi, Rum ve Ermeni lobilerinin stratejisi çelişkilerden ve sorunlardan yararlanmak değil de Türkiye’nin demokratikleşme çabalarına destek vermek olmalıdır. Bu açıdan en başta da Kürt sorununun çözümüne destek vermek gerekir. Çünkü Kürt sorununun çözümü Türkiye’yi demokratikleştirmenin anahtarıdır. Türkiye demokratikleşir, Kürt sorunu çözülür ve Türkiye güçlenirse biz Türkiye’yi sıkıştıracak bir şey bulamayız kaygısı yanlış bir kaygıdır.”

Birinci paragrafta yapılan tarihsel değerlendirme öz olarak yanlış değilse de, kullanılma olayının nasıl algılandığı önemli. O sözcüğün suç ortaklığındaki iradeyi gözden kaçırır şekilde kullanılması Kürtlerin kendilerini tarihsel muhasebe sorumluluğundan azade hissetmelerine hizmet ediyor. Bunu birazdan açmak üzere devamına gelirsek, Öcalan’ın Ermeni soykırımına dair zaman zaman yaptığı değinmelerin sonuçta bu suçu yargılamaktan uzak olduğunu da belirtmek gerekir. O bunu örneğin, “Ermeniler ve Pontuslar o zamanki emperalistlere güvenerek onların oyununa gelmişlerdir ve kaybetmişlerdir. Soykırıma uğramışlardır. Çünkü egemen güç olan Osmanlı ‘sen beni öldüreceğine ben seni öldüreceğim mantığıyla hareket etmiş ve bu acı tablo ortaya çıkmıştır” [9] demek suretiyle, taammüden adam öldürme gibi bir cürümden ziyade, ağır tahrik karşısında işlenmiş ve meşru savunma gibi yorumlanması da mümkün olan bir cinayete benzetiyor. Karasu’nun yukardaki kendi değerlendirmesi hiç değilse bu bakımdan daha namusludur. Fakat soykırıma uğratılıp anayurdundan kovulmuş bir halkın bunca inkara karşı dünyada adalet için etkinlik göstermesi neden bu niteliğiyle tanımlanmıyor da, Türk şovenizminin şeytani bir anlam yükleyerek kullandığı “Ermeni lobileri” tabiriyle gözü kapalı suçlamalara konu ediliyor, onu anlamak mümkün değil.

Dış dünyada suçlanması gereken şey Ermenilerin soykırımı tanıtma mücadelesi olamaz herhalde. Emperyalist devletlerin bunu kendi çıkarları için bir araç gibi değerlendirmeleri onların ayıbıdır. Örneğin ABD’nin yasama organlarıyla konuyu defalarca gündeme alıp bir türlü sonuca götürmemesi, her defasında Türkiye’den kendi beklentilerini karşıladıktan sonra tekrar kenara bırakması Ermenilerin istedikleri şey olmasa gerek. Karasu tam da böylesi bir politikayı emperyalist devletlerin Kürt sorununa yaklaşımları açısından eleştiriyor. Onların “tavşana kaç, tazıya tut” politikası izleyerek, Kürtlerle savaşında Türkiye’ye verdikleri desteğe karşılık sürekli tavizler kopardıklarını söylüyor. “Kürtlerin mücadelesi bu nedenle bazı güçler için altın yumurtlayan tavuk gibidir. Kürtlerin mücadele etmesi arzulanmakta, ama başarıya gitmesi de istenmemektedir.” diye ekliyor. Aynı şey Ermeni sorununda da geçerli. Aynı devletler diaspora Ermenilerinin mücadelesine de öyle yaklaşıyor. Onların bu istismarcı politikalarından dolayı Kürtlerin özgürlük mücadelesi nasıl suçlanamazsa, Ermenilerin adalet mücadelesi de öyle suçlanamaz.

Şimdi ikinci paragrafa gelelim. Bu iki mücadeleden hangisinin daha önemli yada öncelikli olduğunun mutlak bir cevabı yoktur. Tarihsel öncelliğiyle Ermeni jenosidinin hem bu devlet kuruluşu ve siyasi sistemine, hem de uzayıp giden Kürt sorununa zemin oluşturduğu düşünülürse, onun muhakemesinin daha öncelikli olduğu rahatlıkla söylenebilir. Selahattin Demirtaş’ın daha yakında Agos’a “Ermeni meselesi çözülmezse Kürt meselesi de çözülemez” dediğini hatırlayalım. [10] Öte yandan Kürt sorunun kanlı bir çatışma ve yoğun acılarla sürmesi dikkate alınınca bu konuda çözümün daha yakıcı olduğunu herkes teslim edebilir. Alevi sorunu da çözümsüz kalan ciddi sorunlardan biridir. Her halkın rahatsızlığı, travması, acısı, bizzat kendi benliğinde yaşadığı için kendince daha önemli olabilir. Şu önce çözülsün, bu sonraya kalsın deme hakkına kimse sahip değildir. Egemenler arası çekişme bir anda Dersim soykırımını (katliam nitelemesiyle de olsa) gündemin ön sırasına çıkarınca o davanın bir yol alma şansı doğdu örneğin.

Anahtar rol kavramı biraz da pratik işlev meselesi olduğu için duruma göre değişkenlik arzedebilir. Bir mücadeleye anahtar rol biçildiğinde ötekilerin kendi sorunlarını geri plana çekmeleri ve kaderlerini bütünüyle onun başarısına tabi kılmaları da düşünülemez. Türkiye’nin gerçek anlamda demokratikleşmesi hangi yoldan olursa olsun daha kuşaklar boyu sürecek mücadele gerektirir. Bunun dinamiklerinden biri ve son 30 yıldaki en canlı öğesi Kürt ulusal hareketidir. Ama şimdiye kadar silahlı mücadelenin zoruyla elde edilebilen kazanımlar bile çok sınırlıyken, adeta koşulsuz bir silah bırakma sonucu hükümetin insafına kalacak hukuki iyileştirmelerle yakın zamanda Kürt sorununun çözüleceğini düşünmek hiç gerçekçi değil. Dolayısıyla Karasu’nun “Kürt sorununu çözerek gerçek anlamda demokratikleşen bir Türkiye” umudunu neredeyse hemen şu aşamada sağlanacak birşey gibi zikretmesi, sonra diğer sorunların kendiliğinden çözüm yoluna gireceğini varsayarak herkesin şu andaki “çözüm” sürecine destek olmasını istemesi de makul bir önerme değil.

Türk burjuvazisi ve devletinin demokratikleşme eğilimi içinde olduğunu gösteren hiçbir sahici belirti yok. AKP hükümetinin kendi konumunu sağlamlaştırabilmek için darbecilere karşı aldığı etkin önlemler askeri vesayeti geriletmiş olsa da, bir çok alandaki uygulamaları 12 Eylül rejimini çağrıştırıyor. Bu süreçte Kürt sorununu “çözüyor”muş gibi yaparak sağlanacak bir barış ortamının Türkiye’de demokratikleşmeye pek de katkı yapmayıp yeni çatışmalara evrilmesi kuvvetle muhtemeldir. Dahası AKP’nin hesabı tutacak olursa, İslami eksende Türk-Kürt ittifakıyla Orta-doğu’da stratejik çıkarlar gütmenin kime ne getireceği çok karanlıktır. Öcalan’ın “demokratik fetih” gibi güzellemelerle öteden beri Türk egemenlerini özendirdiği bu yol, hem kuzey hem de güneydeki Kürtlerin bir kez daha dramatik durumlar yaşamalarına vesile olabilir. Aleviler ve Hristiyanlar ise daha baştan güvensizlik duyacaktır.

Tarihsel deneyimlerin uyarı ve öğretileri

Türk egemenlerinin önemli bir sorunu çözüyormuş gibi yaptıkları, “barış, kardeşlik, hürriyet, eşitlik” havası yarattıkları her defasında erken çiçeklenen umutların üzerine dolu yağdırıp sinsi kırım ve tasfiyeleri devreye koyduklarını da unutmamak gerekir. 1895’te Abdülhamit Ermeni reformlarını kabul eder gibi göründükten hemen sonra ülke çapında Ermeni pogrom ve kırımlarını örgütledi. 1908’de Hristiyanları bayram havasına sokan 2. Meşrutiyet’in hemen ardından Adana katliamı geldi. 1914’te Ermeni reform tasarısını imzaladıktan sonra ise büyük soykırımını organize ettiler. Onun için, aman dikkat!.. “İttifak” müjdeleri özellikle yanıltıcıdır. Unutmayalım, İttihatçılar Ermeni soykırımına girişmeden hemen öncesine kadar bir dönem Taşnak partisiyle sözde müttefiktiler. Gerçi şimdi PKK ile ittifak komşu ülkelere yönelik saldırgan ve yayılmacı gayelerle düşünülüyor, ama bir savaş durumunda ortaya çıkacak girift ilişki ve çelişkiler, hele de Kürtlerin kendi gelecekleri için bağımsız davranma yada saf değiştirme durumları, soykırımcı Türk geleneğinin ayranını yeniden kabartabilir.

Tarihteki Ermeni sorununun reformlar yoluyla çözülme çabası Osmanlı egemenleri tarafından Kürtlere hep bir “esaret projesi” gibi gösterilmiş, böylece onların karşı duruşu ve devlete aktif desteği sağlanmış, uluslararası anlaşma konusu olarak defalarca gündeme gelen reform planları her defasında savsaklanmıştı. Abdülhamit zamanında çizilen çerçevesiyle altı şark vilayeti (Erzurum, Van, Bitlis, Diyarbekir, Mamüret ül Aziz, Sivas) kapsamındaki reform projesi gerçekleşecek olsa, bundan yalnız Ermeniler değil, Kürtler de çok önemli ulusal-demokratik haklar kazanacaktı. Reform planı çok net olarak eğitimin milli dillerde yürütülmesini, dolayısıyla Kürt okullarının da açılmasını öngörüyordu. Hayata geçme imkanı olsa daha o zaman Kürtçe (ve ağırlıklı konuşulan yerlerde muhakkak Zazaca da) eğitim başlayacak, sözel planda kalan bu dillerin yazı ve edebiyatıyla gelişme yolu açılacaktı. Düşünün ki bugüne kadar nasıl bir birikim sağlanmış olurdu. Yalnız bu değil, reform kapsamına giren altı vilayette yayınlanacak kanunlar, nizamnameler, tamimler ve ilanlar üç dilde (Türkçe, Ermenice, Kürtçe) olacak, resmi makamlara dilekçe ve belgeler bu üç dilden herhangi biriyle verilebilecek, mahkeme huzurunda savunmalar ilgililerin istediği dillerde alınacak, Türkçe yazılan mahkeme kararları tarafların konuştuğu dillere tercüme edilerek sunulacaktı… Bugün halen inatçı şekilde ayak direnen şeylerdir bunlar. Asıl esaret hangi seçenek olmuştur Kürtler için, hayat gösteriyor.

Geçmişteki kullanılma, eşitsiz ittifak, aldanmışlık ve halen çıkarılmayan dersler

100 yıl önceki Ermeni sorununun kökten “halledilme” tarzı ile 90 yıldır uzayıp giden Kürt sorununun çözümsüzlüğü arasında çok kuvvetli bir bağ var. Hiç bir Kürt aydını ve siyasetçisi bunu görmezlik edemez. Ermeni-Süryani halklarının imhasında Kürtlerin gücünden ciddi şekilde yararlanılmış olması ve sonra aynı güç birliğiyle kazanılan azami sınırlar üzerinde yeni devletin kurulması bu bağın iki ana halkasıdır. PKK ve BDP liderleri bunlardan ikincisine “vatan kurtarıcı Türk-Kürt ittifakı” şeklinde sıklıkla vurgu yapmaktalar. Aslında bu “vatanı kurtarma” ve “yeniden kurma” süreci onu kadim Hristiyan halklarına mezar etmekten ayrıştırılamaz. Çünkü bunlar hemen hemen aynı bileşenlerle kesintisiz şekilde peş peşe kotarılmış işlerdir. Fakat kuruluş sırasındaki birlikteliği gururla ve “asli unsur” vurgusuyla savunup sahiplenenler, hemen öncesine gelince “irademiz yoktu ki” diyerek kenara çekilmeyi tercih ediyorlar.

Objektif bakılacak olursa, ne önceki süreç çok basit ve “iradesiz” bir kullanılma, ne de sonraki öyle eşit güçleri çağrıştıran “asli unsur” düzeyinde bir ittifaktır. Kürt dostlar ikisi arasında böyle keskin bir ayrım yapmakla kendilerini kandırıyorlar. Atalarının birinci süreçteki rolünü hiç derekesine indirip ikincisinde tam tersine abartıyorlar. Gerçekte her ikisi de eşitsiz ittifak ve özünde her ikisi de kullanılmadır. Çünkü işin başında olan, politikayı belirleyen Türk devlet adamlarıdır. Birincide hükümet olarak İttihat ve Terakki, ikincide yine onun kadroları ve devlet geleneğiyle Ankara’da üslenen Kemalistler. Aralarında yalnız şu kadarlık bir nüans var: İkincide zor duruma düşmüş olan İttihatçılar, M. Kemal öncülüğünde İstanbul’a alternatif yeni hareketi örgütlerken Kürt beylerini yanlarına çekme noktasında onlara daha iltifatlı yaklaşmış, sanki eşit bir partner havasında birliğe davet etmiş, siyasi kurumlarında temsili yer vermişlerdir. Lozan’a kadar “biz Türkler ve Kürtler” söyleminin revaçta olması bu aldatıcı politikanın gereğidir. Kürtlerin bu ittifakta sanıldığı gibi eşite eşit bir konumları olsaydı Lozan’da öyle basitçe bertaraf edilmeleri mümkün olmazdı. Yeni devletin kuruluşu o durumda üniter değil, federatif temellere dayanırdı. O süreçte Kürt liderlerin aldanmış olmaları neyse de, bugünkü Kürt siyasetçilerin o yanılsamayı halâ gerçekmiş gibi ifade etmeleri tuhaf bir durum. Oradaki Kürt iradesini çok önemseyenlerin 1915 sürecinde benzer olan durumu bütünüyle iradesiz yada istem dışı bir kullanılma saymaları ise daha da tutarsız.

Evet, Ermeni halkının ölüm fermanını yazan İttihatçı liderlerdir. Uygulamada rol alan Kürt liderleri merkezi karar verici değildir. Ama katliamların organize edilmesine gelince, bir kısmı İttihatçı da olan Kürt beylerinin kendi alanlarındaki valiler, kaymakamlar, ordu komutanları ve Teşkilatı Mahsusa şefleri ile ortak planlamaya varan işbirlikleri olmuştur. Orhan Miroğlu’nun belirttiği gibi, Süryanilere ilişkin merkezi bir plan bile yokken, yerel bürokrasi ile anlaşmalı Kürt ve Arap aşiretleri maddi dürtülerle onları da imhaya girişmiştir. [11] Sonuçta Türk devletinin planlarına alet olmakla beraber kendi çıkarlarını da gözeten ve bu yönde serbest insiyatif kullanmaktan kaçınmayan bir suç ortaklığı sözkonusudur. Devlet ise hem azami imhayı sağlamak, hem de ilerde kendi sorumluluğunu perdeleyip suçu fazlasıyla Kürtlerin üzerine yıkabilmek için onları özellikle teşvik etmiştir. Olayın bu karakterini de bilerek diyebiliriz ki, Kürtlerin soykırım suçuna katılımı bilinç ve iradeden pek yoksun değil, ancak bağımlı ve güdümlenmiş bir durum olduğu için en yoğun rol oynadıkları yerlerde bile sorumlulukları ikinci derecedendir.

Bir kere bu ayrımı yaptıktan sonra günümüze gelirsek; Kürt sorununun uzayıp giden çözümsüzlüğü ve Kürt halkının mahkum olduğu sonu gelmez acılar, o dönem kendi atalarına ağırlıklı şekilde oynatılan lanetli rolün doğrudan bir sonucudur. O imha sayesinde belki bugün eski Batı Ermenistan’ı yutan daha geniş bir Kürdistan haritası çizilebiliyor, ama son otuz yıllık savaşa rağmen bu büyük parçada özerkliğin lafını etmek bile gittikçe fobi haline geliyor. Bunu bireylerin yaşamındaki etme-bulma olayına benzetmek, yapılan fenalığın bir şekilde geri dönmesi yada lanetinin üstüne yapışması gibi düşünmek de mümkün. Tarihteki o berbat kullanılma tarzından sonra Kürtlerin yüz yıllık kaderinin farklı tecelli etmesi mucize olurdu herhalde. Çünkü yok edici asıl güç aynı coğrafyayı paylaşan iki halktan birini diğerinin yardımıyla sildikten sonra kalanı da kendisine sürgit mahkum etmenin sağlam tedbirlerini almıştı. Paylaşılan ganimetin üzerine oturma karşılığında Kürtlerin kendi kimliklerini unutmaları, Türklük içinde erimeleri istendi. Bu amaçla Lozan anlaşmasında onlar azınlık olarak bile tanınmayıp en basit kültürel haklardan mahrum edildi. Bazı Kürtler için geriye “biz azınlık değiliz zaten, asli kurucu unsurlardan biriyiz” züğürt tesellisi kaldı. 90 yıllık inkârdan ve 30 yıllık savaşın bunu bir nebze kırmasından sonra, şu günlerde umut edilen “barışçı çözüm”ün paketi halen bomboş ve anadilde eğitim gibi en vazgeçilmez hak için bile daha yıllarca zar ağlatmayı vaadediyorsa, bunun en derin nedeni Kürtlerin iradesinin, ufkunun, nutkunun daha yüz yıl öncesinden çok kötü bir şekilde bağlanmış olmasıdır. Ayaklarına pranga, ellerine zincir, dillerine bant olan işte o tarihsel suç ortaklığı ve büyük aldanmadır.

Öcalan’ın “üzüntü”den söyleyemedikleri…

Değerli okuyucular,

Bu yazıyı önceki haftalarda Öcalan’ın ikinci İmralı görüşmesinden sızan sözleri üzerine kaleme almıştım. Yayına vermeye yakın üçüncü görüşme ve ardından da Newroz’da yapılacak “tarihi açıklama” gündeme gelince onların da muhtevasını görmek için bekledim. Kendisi tarafından tekzip edilen ve yazdıklarımda değişiklik gerektiren birşey olabilir mi diye. Ama hayır, soyut bir “yanlış anlaşılmış” lafı dışında sonraki duyduklarımız yalnızca teyid edici oldu.

Üçüncü heyette yer alan BDP eş genel başkanı Selahattin Demirtaş’ın aktardığına göre Öcalan, Ermenilerin “lobilerle anılması” konusunda “Kendisinin yanlış anlaşıldığını” ve bunun için “üzüldüğünü” söylemiş. “Önerdiği akil insanlar komisyonunda bütün bu etnik kimliklerin temsiliyetinin olması gerektiğini” belirtmiş. Fakat sorun bu değildi. Somut olarak neyi tekzip ettiğini anlamaya çalışıyoruz; bir şey yok. Demirtaş’ın açıklaması şöyle bitiyor: “Biz etnik kimliklerle ilgili bir yaklaşımınız dışarıya farklı yansıdı dedik. O da bu tartışmaları izlemişti zaten. Böyle bir şey olmaz diyordu, benim nasıl yaklaştığım çok net biliniyor. Biz zaten onların mücadelesini yürütüyoruz dedi”.[12]

Madem yanlış anlaşılmış ve bundan dolayı üzülüyorsa, o zaman düzeltici yönde net mesajlar vermesi gerekmez miydi? Mesela “Ermenilerin soykırımını tanıtmak istemeleri yerden göğe haklıdır. Bunun için 2015 hazırlıklarına karşı olmam mümkün değil, sonuna kadar destekliyorum. Biz Kürtler kendi geçmişimizin vebalinden kurtulmanın da gereği olarak bu 100 yıllık davanın başarısına katkı yapmalıyız” diyemez miydi? Benzer şekilde “Anadolu’da hak iddia ederler” lafını düzeltmek istiyorsa “Yok edilmiş halkların tarihsel haklarını inkar etmiyorum. Kültür varlıkları başta olmak üzere mümkün olan değerlerin geri kazanılmasını destekliyor, ana vatanlarında gelip özgürce yaşayabilmelerini de arzu ediyorum. Bunun bir gereği olarak mülk gasbında rolü olan Kürtler tarafından gönüllü iadeler yapılması için de çağrıda bulunuyorum” diyemez miydi mesela?..

Anlaşılan Öcalan, Türk egemenleri lehine mesajlarını, gücendirdiği halkların gönlünü almak uğruna bozmak istememiş. Onun için yaptığı “düzeltme” bir şeye benzemiyor. Nihayet beklenen “tarihi açıklaması” okununca görüyoruz ki, yanlış anlaşılacak birşey de yok zaten. [13]

Çağrı metni, tarihsel zemin, yeni ittifak, helalleşme ve dışta bıraktıkları

Öcalan’ın Newroz’da okunan çağrı metni önceki mesajında olduğu gibi “İslam bayrağı altında” yaşadıkları beraberliğe övgü yapıyor. Tarihteki ittifaklarının ve dayandığı İslam hukukunun fetihçi-yağmacı özünü yok sayarak, Türkler ile Kürtlerin o din kardeşliği temelinde yeniden kenetlenmesini öneriyor.

“Tıpkı yakın tarihte Misak-i Milli çerçevesinde Türklerin ve Kürtlerin öncülüğünde gerçekleşen Milli Kurtuluş Savaşı’nın daha güncel, karmaşık ve derinleşmiş bir türevini yaşıyoruz” diyerek tarihsel ittifakın koptuğu yerden yenilenmesini, daha da öteye giderek “Misak-i Milli’ye aykırı olarak parçalanmış” dediği güneydeki Kürt bölgelerinin bu ittifaka çekilmesini savunuyor. Misak-ı Milli’nin Musul-Kerkük petrollerini de kazanmak üzere çizilen bir Türk egemenlik projesi olduğunu bilmiyormuş gibi, o zaman eksik kalan şeyin bugün tamamlanmasına yönelik mesajını “çatışmalar içinde yaşamaya mahkum edilen Kürtleri, Türkmenleri, Asurileri ve Arapları” kurtarma ambalajıyla Kürt halkına benimsetmek istiyor. Suriye’de Esad yönetimini devirip Türkiye ile müttefik bir Sunni hakimiyetin oluşturulması planına Rojeva Kürtlerini alet edecek bir yol öneriyor. TC sınırları dışına çekilecek PKK güçlerinin bu perspektifle oradaki PYD bünyesine dahil edilip Türk kumandasında savaştırılması bile şaşırtıcı olmayacaktır.

Süreç hakkında yazan Hasan Bildirici, çok haklı olarak şu yalın soruyu yöneltmişti: “Düşünülen tarihsel Türk-Kürt ittifakı sahi kime karşı kurulacak? Kürtleri şu an tehdit eden kimdir ki Türklerle ittifak yapılacak?..” [14]

Evet, amaçlanan demokratik bir çözümse ve bunun için çatışmanın çıkar yol olmadığı düşünülerek barış ortamı tercih ediliyorsa, adına neden Türk-Kürt barışması gibi birşey değil de, Türk-Kürt ittifakı deniyor? Üstelik de “bölgesel düzeyde ortak vizyona sahip stratejik ittifak” vb?.. Bu kavramlar tabii ki ortak düşmanları da akla getirir. Şimdi bu eleştiriye karşı savunma “biz halkların birliği anlamında bunu söylüyoruz” olacaksa, belirtmek gerekir ki ittifak sözcüğü halklar olarak birlikte yaşamayı değil, devlet yada örgütler olarak ortak çıkarlar doğrultusunda güç birliği yapmayı ifade eder. Buna göre, örneğin kendi aralarındaki çatışmayı bitiren Türk devleti ile Kürt hareketinin, Suriye ve başka hedeflere yönelik işbirliği geliştirmeleri, güneydeki Kürt örgütlerini de bunun içine çekmeleri, artık dünya güçleri arasındaki dengelere göre kimden yana kime karşı hangi roller devreye girecekse onlarda beraber hareket etmeleri beklenir. Bu türden hesaplar Öcalan ve Kürt hareketi açısından sözkonusu değilse, neden “stratejik ittifak” kavramı özellikle kendileri tarafından dile getiriliyor? Eğer Öcalan barış mesajlarında samimi ise Kürt ulusal hareketinin asla Türk devletiyle birlikte komşu ülkelere karşı bir yayılma savaşı içinde yer almayacağını açıkça ilan etmeli. Çağrı metni Türkle Kürdün kucaklaşmasını isterken dışa dönük saldırganlığa cevaz veriyor.

“Zaman ihtilafın, çatışmanın, birbirlerini horlamanın değil, ittifakın, birlikteliğin, kucaklaşma ve helalleşmenin zamanıdır. Çanakkale’de omuz omuza şehit düşen Türkler ve Kürtler; Kurtuluş Savaşı’nı birlikte yapmışlar, 1920 Meclisi’ni birlikte açmışlardır.”

Bu sözler de savunulan birlik ve ittifakın hangi zeminde olacağını gösteriyor. İçeride istenmeyen halkların yok edildiği ve sonunda kendilerinin de kandırıldığı o süreci kutsamak Kürtlere onur getirmez. Türk-Kürt helalleşmesi de o adaletsiz zeminde aranacak bir şey değildir. [15]

Ayrıca sormak gerekir: Helalleşme ve kucaklaşma bu ülkede yalnız Türkler ile Kürtlere mi lazım? Sözü edilen süreçlerin kurbanı edilen Hristiyan halklarla helalleşme ihtiyacı yok mudur? Aynı şeyi hassasiyet kavramı üzerine söyleyebiliriz. Öcalan’ın çağrı metni için Gülten Kışanak “hassasiyetleri gözetiyor” demişti. Sormak gerekir, bu ülkede yalnız Türklerin ve Kürtlerin mi hassasiyetleri var? Her ikisini gözeten bir yaklaşım, diğer kimliklerin hassasiyetlerini unutunca nasıl oluyor? Buna da cevap hazır. “Bütün halklara saygımız var, hepsini kardeş görüyoruz” vs… Ama ne yazık ki bu soyut söylemlerin pratikte fazla bir değeri yok. Bu yüzden çoğu durumda Müslüman olmayan kimlikleri dışlayıcı tutumlara seyirci kalınıyor. Kendi etkinlik alanında Mor Gabriel Manastırı’nın topraklarına el koyan ve Süryanileri taciz eden yerel bürokrasi ile Kürt ağalarına BDP’nin ses çıkarmaması bunun canlı bir örneğidir. Geçende bu konularla ilgili görüş alış-verişinde bulunduğum değerli Kürt aydını dostum Gürdal Aksoy şöyle yazmıştı:

“Bir varsayım, ama eğer Ermeni nüfusu bugün eski Ermenistan ve Kürdistan üzerinde ciddi hak taleplerine zemin hazırlayacak düzeyde olsaydı, bu söylem bile olmayabilirdi. Güç ilişkileri, ne yazık ki, reel siyasi zeminde toplulukların karşılıklı olarak çok çirkin pozisyonlar almalarına vesile oluyor. Bunu politik söylemlerle -kardeslik gibi- örtmek yerine, sosyal hayatın gerçekliğinde halklar arası makul dengeler kurmak ve bunu kültürleştirmek gerekir. Kürtler artık bugün içi boş olan ‘Türk-Kürt kardeşliği’ soyleminden tiksinir hale geldiklerini söylüyorlarsa, bunun benzeri olan boş bir söylemin de Ermeni halkını tiksindirebileceğini dürüstçe hesaplamalı, açıkça ifade etmelidirler. Her geçen gün daha geç olmadan…”

Evet, karşılıklı hassasiyetleri yükselen, birbirini dikkate alan Kürtler ile Türkler, biraz da kenarda unuttukları, dışarda bıraktıkları eski komşuları için duyarlılık göstermeli. Helalleşme en çok da gömülmemiş ölüleri ve yitik vatanlarıyla geçmişi unutamayan, travmadan kurtulamayan halkların ihtiyacıdır. Önümüzde 24 Nisan var. Duyarlı Kürtlerin ve Türklerin vicdani muhasebeyi topluma yaymak üzere Diyarbakır’dan İstanbul’a, Avrupa başkentlerine kadar bu insanlık davasına ses katmaları beklenir. Bu sesler, gerici ve yayılmacı ittifak önermelerine karşı siyasi tavırlarla beraber, Kürt sorununda girilen sürecin daha onurlu bir rotaya sokulmasına da yardımcı olabilir.

Gelecek günlerin yalan yanlış şeylerle övünmeye, sonra da safça kanmışlıkla dövünmeye değil, tüm mazlum ve mağdurların dayanışma içinde başarılar kazanmalarına tanıklık etmesi dileğiyle…

Hovsep Hayreni – http://www.gelawej.net/

 

24 Mart 2013

[1] Bkz: Garbis Altınoğlu, Kürt Ulusal Hareketi ve Geçmişle Yüzleşmenin Dayanılmaz Ağırlığı

www.koxuz.net/anasayfa/2012/08/01/kurt-ulusal-hareketi-ve-gecmisle-yuzlesmenin-dayanilmaz-agirligi-4/

[2] www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?ArticleID=1123698&CategoryID=98&aType=RadikalYazar

[3] “http://www.yeniozgurpolitika.org/index.php?rupel=nivis&;id=3466″

[4] http://www.ilkehaber.com/haber/demirtas-kurt-hareketine-teslim-oldu-demek-savas-kiskirticigidir-25619.htm

[5] Geniş bilgi için bkz: Raymond H. Kévorkian/Paul B. Paboudjian, 1915 Öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermeniler, Aras Yayıncılık, 2012

[6] Bu konuda Osmanlı Devleti’nin 16. yüzyıl tahrir kayıtlarından vilayet, sancak yada livalar düzeyinde istatistik bilgi aktaran yerel tarih kitaplarına bakılabilir

[7] Sevan Nişanyan, Adını Unutan Ülke/ Türkiye’de Adı Değiştirilen Yerler Sözlüğü, Everest Yayınları, 2010

[8] Gürdal Aksoy, Halklar Hapishanesi Anadolu/ Kürtlerde Anadolu Merkezci Yabancılaşma, Komal Yayınları, 2002

[9] Abdullah Öcalan, 23 Haziran 2006 tarihli avukat görüşme notlarından

[10] AGOS Haftalık Gazetesi, 4.Ocak.2013, Sayı:872

[11] Miroğlu, Seyfo soykırım konferansında konuştu, http://www.seyfocenter.com/index.php?sid=10&;aID=424

[12] http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&;ArticleID=1125951&CategoryID=78

[13] http://www.gelawej.net/index.php/home/duyuru-cagrikampanyaicinpano/135-politika/9273-2013-03-21-12-43-47.html

[14] http://www.gelawej.net/index.php/yazarlar/recep-marasli/9172-2013-03-15-10-59-20.html

[15] Bkz: Hovsep Hayreni, 1915’in Denek Taşında Türk ve Kürt Siyaseti, 2. Bölüm http://www.gelawej.net/index.php/hovsep-hayreni/4568-1915n-denek-tainda-tuerk-ve-kuert-syaset-2-boeluem.html