Ana Sayfa Blog Sayfa 4325

Türkiye basın özgürlüğünde gerilemeye devam ediyor

Merkezi Washington’da bulunan insan hakları örgütü Özgürlük Evi’nin (Freedom House) bu yıl hazırladığı basın özgürlüğü raporunda Türkiye, basın özgürlüğü sıralamasında 196 ülke arasında 120’inci sırada gösterildi. Türkiye önceki yıllarda olduğu gibi “kısmen özgür” ülkeler kategorisinde tutulmaya devam etti.

120’inci sırayı Kongo, Fiji, Liberya, Makedonya ve Seyşeller’le paylaşan Türkiye, Özgürlük Evi’nin geçen yılki basın özgürlüğü raporunda 117’inci sıradaydı ve bu yıl üç basamak geriledi. 2011 raporunda ise Türkiye 112’nci sıradaydı.

Örgütün 2013 raporunda Türkiye, bir Batı Avrupa ülkesi olarak gösterilse de bölgesel olarak bir “dışadüşen”, yani bölgesel ortalamadan açık farklı değerlere sahip bir ülke olarak tanımlanıyor.  Buna neden olarak da hükümetin 2012 yılında gazeteciler üzerindeki kısıtlamalarını sürdürmesi gösteriliyor.

Örgütün küresel değerlendirme yaptığı genel raporunda Türkiye hakkında, basın ve ifade özgürlüğüne tanınan anayasal güvencelerin kısmen uygulandığı, ceza ve terörle mücadele yasalarındaki kısıtlayıcı hükümlerin bu özgürlüklere zarar verdiği vurgulanıyor.

Özgürlük Evi, geçen yıl Gazetecileri Koruma Komitesi’nin Türkiye için ortaya attığı “en çok gazeteci hapseden ülke” tanımlamasına da destek veriyor. Raporda, Ergenekon davaları ve PKK’yla mücadele yüzünden Türkiye’nin “dünyada en çok gazeteciyi hapseden ülkeler arasında kalmaya devam ettiği” belirtiliyor.

Özgürlük Evi 1980 yılından bu yana küresel basın özgürlüğü raporu hazırlıyor. Son raporsa özellikle Arap Baharı’nın vurduğu Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yaşanan siyasi karışıklıkların, basın özgürlüğü açısından istikrarsızlık sergilediğine dikkati çekiyor. Örneğin Tunus ve kanlı bir ayaklanmanın yaşandığı Libya’da basın özgürlüğünde 2011 yılından bu yana ilerleme kaydedilirken, yönetim değişikliği sürecinin Libya’ya oranla daha ılımlı yaşandığı Mısır, “özgür olmayan ülkeler” kategorisine düşüyor. Örgütün raporuna göre yalnızca bu bölgede basın özgürlüğü açısından gerileme yaşanmıyor. Tüm dünya genelinde özgür basın ortamından yararlanan insanların yüzdesi de on yılı aşkın bir süredir en düşük düzeyine gerilemiş durumda. Örgüt, son birkaç yıldır ekonomik kriz yaşayan Yunanistan da bile basın özgürlüğünün önemli ölçüde gerilediğine dikkati çekiyor.

(VOA)

Avrupa Merkez Bankası ‘faiz indirecek’

Avrupa Merkez Bankası’nın (ECB) kıtadaki ekonomik büyümeyi canlandırmak için bugün faiz oranlarını yine düşürmesi bekleniyor.

Gösterge faizde son 10 aydan bu yana ilk kez yapılması öngörülen kesintiyle, faiz oranları yine rekor derecede düşmüş olacak.

Ekonomik büyümeyle ilgili kaygılar ve enflasyon korkularının azalması nedeniyle, bankaya şu anda 0,75 düzeyinde olan faiz oranını daha da düşürmesi çağrıları yapılıyordu.

ECB’nin faiz oranları açıklamasını önümüzdeki saatlerde yapması bekleniyor.

Önceki gün açıklanan resmi veriler, Euro Bölgesi’nde işsizliğin rekor düzeylere yükseldiğini ve enflasyonun son üç yılın en düşük seviyesinde bulunduğunu göstermişti.

Veriler çoğu yavaş büyüme ya da ekonomik durgunluktan mustarip Euro Bölgesi ülkelerinin ekonomileriyle ilgili karamsarlığı arttırmıştı.

Çoğu ekonomi uzmanı daha önce ECB’nin faiz indireceğini düşünüyordu. Ancak son verilerle beklenti daha da büyüdü.

Reel ekonomiye etkisi belirsiz

Piyasaların faiz indirimine olumlu tepki vermesi bekleniyor, ama reel ekonomiye nasıl bir etkisi olacağı belirsiz.

Son aylarda Avrupa ülkelerine, ekonomik büyümeye engel olan kemer sıkma önlemlerinden kaçınma çağrıları giderek büyüyor.

Hem Fransa Cumhurbaşkanı Francois Hollande, hem de yeni iktidara gelen İtalya Başbakanı Enrico Letta, kemer sıkma politikalarının gözden geçirilmesi gerektiğini düşünüyor.

Ancak ECB’nin faiz indirimlerinin, gerçekten canlandırılmaya ihtiyacı olan ekonomilere yardımcı olup olmayacağı yönünde kaygılar var.

Çünkü uluslararası borç verenler hala Yunanistan ve İspanya gibi ülkelerin durumundan endişeli.

(BBC)

Ekolojik bilgelik okurla ikinci kez buluşuyor

Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği ve ekolojik konularla ilgili farkındalık yaratmak amacıyla yayıncılığa başlayan Yeni İnsan Yayınevi tarafından geçen yıl ilki düzenlenen EkolojiKitap Günleri’nin ikincisi 11 ve 12 Mayıs 2013 tarihlerinde, Şişli ve Kartal %100 Ekolojik Pazarlarda gerçekleşecek.

Geçen yıl gördüğü ilgi üzerine gelenekselleşmesine karar verilen EkolojiKitap Günleri’nin ikincisi 11 Mayıs Cumartesi günü Şişli %100 Ekolojik Pazar’da, 12 Mayıs Pazar günü ise Kartal %100 Ekolojik Pazar’da 9:00-16:00 saatleri arasında düzenlenecek.

EkolojiKitap Günleri, ekolojiyle ilgili bilginin ve ekolojik yaşam alışkanlıklarının yaygınlaşmasını amaçlıyor.

Etkinlik çerçevesinde ekolojiyle ilgili konularda yayınlar yapan Yeni İnsan, Sinek Sekiz, BGST, EKOIQ Dergisi, TEMA Vakfı, NTV, Hay Kitap, İmge, Eko Yapı Dergisi yayın ve kitaplarını sergileyecek, okurlar indirimli alışveriş yapabilecek, yazarlar okuyucularıyla buluşma ve kitaplarını imzalama fırsatı bulacaklar.

Buğday Derneği Türkiye’nin ilk %100 Ekolojik Pazarını, Şişli Belediyesi ortaklığıyla yedi yıl önce açtı. O zamandan bu zamana kurulan tüm %100 Ekolojik Pazarları sadece ekolojik alışverişin yapıldığı yerler değil, aynı zamanda ekolojik yaşam alışkanlıklarının yaygınlaştığı, atölye ve söyleşilerin yapıldığı alanlar olarak kurguluyor ve bunu gerçekleştirmek için çalışmalar yapıyor.

 

(Yeşil Gazete)

Ronnie O’Sullivan lakabının hakkını veriyor

0

Son dünya şampiyonu Ronnie O’Sullivan, Stuart Bingham’ı 13-4 mağlup ederek yarı finalde Judd Trump’ın rakibi oldu.

Bir yıllık aranın ardından profesyonel oyuna Crucible’la dönen Ronnie O’Sullivan, limitlerinin olmadığını Stuart Bingham karşısında bir kez daha gösterdi.

7-1’lik skorla tamamlanan ilk bölümün ardından taraflar sabah seansında yeniden karşı karşıya geldi. Fazla seri inşasında bulunmasa da, oyununu çıkarttığı seviyeyle rakibi Bingham’a şans tanımayan Ronnie, üst üste beş oyun kazanarak durumu kısa sürede 12-1 yaptı.

Bu esnada pot yüzdesini 97, uzun pot yüzdesini ise 80’ler civarına çeken Roket, izleyenlere tam anlamıyla bir resital sunarken Bingham çaresizdi. Özellikle kendisine 2012 Dünya Şampiyonluğu’nu getiren en önemli etkenlerden olan güvenli vuruş departmanında neredeyse hatasız oynayan O’Sullivan, moral anlamında dibe çökmüş Bingham’a büyük üstünlük sağladı.

Ancak 12-1’den sonra maçı ikinci seansta bitirmek için sadece bir frame’e ihtiyacı olan Ronnie, bunu bir türlü gerçekleştirmedi. O’Sullivan, Bingham’a karşı üst üste üç oyun kaybedince skor 12-4’e geldi ve mücadele akşam seansına kaldı.

Ronnie rekoru kaçırdı
Ronnie O’Sullivan eğer Stuart Bingham’ı 13-1 ya da 13-2’lik skorlarla mağlup etse Crucible’da çeyrek finaller rekorunu kıracaktı. Sadece 1984’da Ray Reardon’ın Kirk Stevens karşısında aldığı galibiyet ve 2012’de Stephen Hendry’nin emekliliğine sebep olan Stephen Maguire maçında görülen 13-2’lik skor, Dünya Snooker Şampiyonaları’nın rekoruydu.

Akşam seansında galibiyet için ihtiyaç duyduğu tek frame’i kazanan Ronnie 13-4’lük skoru elde ederek yarı finale çıktı.

Ronnie O’Sullivan, yarı finalde Judd Trump’la karşılaşacak.

 

Bolt evinde yarışamayacak

0

Erkekler 100 ve 200 metrenin Olimpiyat şampiyonu Jamaikalı sprinter Usain Bolt, diz ardı kirişindeki sakatlığından dolayı ülkesinde düzenlenecek IAAF Dünya Challenge Buluşması’na katılamayacak.

Usain Bolt’un internet sitesinde yer alan açıklamaya göre, olimpiyatlarda 6 şampiyonluğu bulunan, 100 ve 200 metre dünya rekortmeni sprinter, cumartesi günü başkent Kingston’da düzenlenecek 200 metre yarışından çekildi. 26 yaşındaki Bolt, adalesindeki gerilmenin ileri boyutta olmadığını ve yakında pistlere dönmeyi umduğunu belirterek, “Kendi seyircimin önünde yarışma fırsatını kaçırdığım için hayal kırıklığı yaşıyorum” ifadesini kullandı.

Bolt’un diz ardı kirişinde gerginlik hissettiği, antrenörü Glen Mills ile durumu değerlendirdikten sonra sezonun henüz başındayken herhangi bir risk almak istemediği kaydedildi.

Jamaikalı atletin 8 Mayıs’ta Cayman Adaları’nda yapılacak yarışta koşmasının beklendiği ancak son kararı, yarış öncesinde vereceği ifade edildi.

 

İstanbul’da sıkıyönetim

İstanbul’da 1 Mayıs İşçi Bayramı kutlamalarında istenmeyen görüntüler ortaya çıktı. Taksim Meydanı’na çıkmak isteyenlere biber gazı ve tazyikli su ile müdahale edildi. Çok sayıda eylemci ve basın mensubu yaralandı, CHP Genel Başkan Yardımıcısı Gürsel Tekin de biber gazından etkilendi. Kadıköy İskele Meydanı’ndaki kutlamalar ise olaysız geçti.

İlk müdahala Beşiktaş’ta yaşandı.

Sabah erken saatlerden itibaren Beşiktaş CHP İlçe Başkanlığı önünde toplanarak Taksim’e doğru yürümek isteyen gruba, polis müdahale etti.

Çevrede güvenlik önlemi alan polis, grubu dağılmaları yönünde uyardı. Uyarıya rağmen dağılmayan gruptakilere polis, tazyikli su ve biber gazı ile müdahale etti. Yüzü kapalı bazı kişiler de polise taş ve şişeler atarak karşılık verdi.Gruptakiler ara sokaklara dağıldı ve yeniden bir araya geldi.

1 Mayıs nedeniyle işçiler DİSK’in Şişli’deki genel merkezi önünde de toplandı. Erken saatlerde toplanıp slogan atarak bekleyen işçiler 08.20’de için Halaskargazi Caddesi üzerinden Taksim’e doğru yürümeye başladı.
Ellerinde çeşitli pankartlar taşıyan ve sloganlar atan grubun önünde, DİSK Genel Başkanı Kani Beko, Genel Sekreter Arzu Çerkezoğlu, yönetim kurulu üyeleri ve sendika başkanları yer alıyordu.  Polis helikopterinin havadan bölgeyi taradığı, Halaskargazi Caddesi’ne çıkan diğer sokak ve caddelerin de emniyet güçleri tarafından tutulduğu gözlendi. Caddedeki iş yerlerinin kapalı olduğu görüldü.

Polis, Şişli’den Taksim Meydanı’na yürüyüşe geçen ve dağılma uyarılarını dikkate almayan DİSK kortejine, tazyikli su ve biber gazıyla müdahale etti.

17 yaşındaki Dilan’ın durumu ağır!

Tarlabaşı’ndan Taksim’e çıkmaya çalışan lise son sınıf öğrencisi Dilan Alp, polisin müdahalesinden kaçarken bir eve sığındı. Polis, eve baskın yapıp gaz bombası attı. Gaz kapsülü Dilan’ın kafasına geldi. Kafatası kırılan Alp, Taksim İlkyardım Hastanesi’nde ameliyata alındı, durumu ağır. Yanındaki arkadaşı Erol Pamuk ise polisin kafasına dipçikle vurması sonucu yaralandı, kafasına dikiş atıldı.

Yenibosna Çoban Çeşme Lisesi’nde son sınıf öğrencisi Dilan Alp, Bilim Üniversitesi öğrencisi Esin Kavruk,işçi olarak çalışan arkadaşları Erol Pamukve yengesi Tarlabaşı’ndan Taksim’e çıkmaya çalışıyordu. Kavruk’un anlatımına göre olay şöyle gelişti:

“Bilgi Üniversitesi yakınlarında polis müdahalesinden kaçtık. Bir apartmana saklandık. Apartmanın etrafını çevik kuvvet sardı. Bir ailenin evine sığındık. Polis eve baskın yaptı ve evin içine gaz bombası attı. Dilan’ın kulağı ve gözü arasına gaz kapsülü isabet etti. Kafatası kemiği kırıldı, hayati tehlikesi var. Bir ay sonra LYS’ye girecekti.”

İşçi Erol Pamuk ise müdahale sırasında polisin gaz bombasını attığı silahın dipçiğiyle yaralandığını belirterek polislerin arkadaşlarını yerlerde sürüklediğini anlattı:

“Yengem ve Esin’e polisler işkence yapıyordu. Saçlarından çekip yerde sürüklüyorlardı. Tekme atıyorlardı. Ben de üzerlerine yattım. Silahın dipçiğiyle kafama vurdular. Taksim İlkyardım’da dikiş attılar.”

İstanbul Tabip Odası’ndan Feryal Kaya, Alp’in durumu ile ilgili doktorundan bilgi aldı. Polisin müdahalesi sonucu ağır yaralanan Alp’in kafa taban kemiği ve temporal bölgesinde kırığı olduğunu, Taksim İlkyardım Hastanesi’nde beyin cerrahisinde ameliyata alındığı bilgisini verdi.

Yeşiller/Sol eş sözcülerinin Karadeniz turu bugün başlıyor

Yeşiller ve Sol Gelecek eş sözcüleri Sevil Turan ile Arif Ali Cangı‘nın parti örgütü ziyaretlerinde Akdeniz’den sonraki durakları Karadeniz. Eş sözcülerin bugün Samsun’da başlayacak olan Karadeniz turu 6 Mayıs Pazartesi günü Rize, Çamlıhemşin, Artvin ve Hopa ziyaretleri ile son bulacak.

Turan ve Cangı, 19 – 21 Nisan arasında gerçekleştirdikleri Akdeniz turunda sırası ile Mersin, Adana ve Gaziantep‘te gerek Yeşiller/Sol il örgütleri ile gerek yerel basınla temaslarda bulunmuş, Adana’da 4A paneline katılarak Yeşiller ve Sol Gelecek’in 4 Adalet (İklim ve Çevre, Tanınma, İktisadi ve Katılım adaleti) Kampanyası hakkında Adana halkını bilgilendirmişti.

Yeşiller ve Sol Gelecek eş sözcülerinin Karadeniz turu programı şu şekilde:

2 Mayıs

Samsun
11:00 Basın Toplantısı
14:00 Sendika ziyaretleri
18:00 4A Paneli (TES-İŞ Sendikası Toplantı Salonu)

3 Mayıs
Giresun
12:00 Basın Toplantısı
18:00 4A Paneli (KESK Toplantı Salonu)

4 Mayıs
Fatsa
Fikri Sönmez Anması (tüm gün)

5 Mayıs
Trabzon
15:00 Toplantı

6 Mayıs
Rize
10:00-15:00 Çamlıhemşin Ziyareti

6 Mayıs
Artvin

17:00 Hopa ziyareti

İletişim için: [email protected]

(Yeşil Gazete)

 

Dikmen halkı direniyor!

Direniş zor bir öykü; bazen uzun; bazen kısa; ama zor bir öykü.

Hele bir de, karşınıza tüm kapitalizmi almışsanız.

Devlet polisi ile, belediyesi ile sizi yok etmeyi kafanıza koymuşsa..

Direniş; güçlü olmak demek.

Herkesi dinlemek; herkesi anlayarak; örğütleyebilmek demek.

Bazen bir gün; bazen 8 yıl demek.

Dikmen Vadisi Halkı 8 yıldır direniyor.

Evlerini, yurtlarını, yaşamlarını kaybetmemek için direniyor.

8 yıldır; Melih Gökçek’e direnmenin adı; Dikmen Vadisi Barınma Hakkı Mücadelesi.

Onları yerlerinden yurtlarından etmek isteyenlere direniyor.

Kenti;  yaşamı; ranta peşkeş çekenlere direniyor.

8 yıl her yolu denemiş Melih Gökçek:

Kandırmaya,  tüm haklarını ellerinden alacak olan sözleşmeyi pamuk şeker gibi sunmaya çalışmış.

Olmamış.

Polisini, zabıtasını salmış. Biber gazı ile beslemeye çalışmış.

Olmamış.

Çapulcu demiş. Komünist demiş. İtibarsızlaştırmaya çalışmış.

Yine olmamış.

Bugün, Direnişten Tarık Abi ile buluşma şansı yakaladım.

Kendimi şanslı hissediyorum doğrusu. Umutları, duruşları umut verdi bana.

Bugün, Dikmen Vadisi’nin direnişini dinledim.

Mücadele, sadece evleri, barınma hakları için değil.

Kentsel Dönüşüm de değil.

Barınma hakları için başlamışlar. Evlerini için savaşmayı tercih etmişler.

2400 evin olduğu bölgede, 600 hane kalmış.

Gerisi, şeytan ile sofraya oturmuş: Belediye’ye vermişler evlerini.

Şimdi onlar da mağdur. Ev vaad edilmiş; halen bekliyorlar. Ne zaman, belli değil… Nasıl yine belli değil.

600 hane ise direnişe devam ediyor.  Vazgeçmiyorlar, doğdukları yerden.

Mücadelerini sadece barınma hakkı ile sınırlandırmıyorlar.  Hakları yenilen, neoliberal politikaların altında kalan herşey ile mücadele ediyorlar. Öğrencilere, diğer barınma hakkı mücadelelerine, yoksullara, yoksunlara; hangi politik duruştan olursa olsun destek veriyorlar.

Onlarca davaya rağmen, hapse, göz altına, tehtide rağmen devam etmişler mücadeleye.

Devam ediyorlar halen.

Umutlarını yitirmemişler.

“Kazanacağız; herşeye rağmen, güce, hırsa, ranta rağmen kazanacağız!”

Bugün kendimi şanslı hissettim.

Melih Gökçek’e karşı mücadele etmek kolay değil. Kentsel dönüşüme karşı dik durmak kolay değil.

Dedim ya şanslydım bügün. Bunu yapabilenler ile tanıştım. Umutlarını paylaştılar.

Dikmen Vadisi Direniyor, Direnmeye de devam edecek! Bize düşen destek olmak.

Bir bildikleri var ki, Melih Gökçek ile baş edemiyor onlarla. Hem de tüm devleti arkasına almasına rağmen.

Bu yüzden, dinlenmeli hikayeleri; ders çıkarılmalı her sözlerinden.

 

Devin Bahçeci

Bugün günlerden ‘Caz’ – Cemal Tunçdemir

13 yıl önce bir yaz sabahı Manhattan’daki Penn Station’dan bindiğim PATH Treni’nden Jersey City’deki Journal Square durağında indim. Daha yürüyen merdivende yer üstüne doğru çıkarken, beni adeta çeken seslerini duydum. İstasyon kapısının açıldığı yarı açık avluda, 4 ihtiyar kendinden geçmiş halde ‘caz yapıyor’du. O kadar doğal ve o kadar tutkulu çalıyorlardı ki, kendilerini dinleyen tek bir kişi bile olmadığının farkında bile değillerdi. Yıllar sonra düşünüyorum da belki farkındaydılar da umurlarında değildi. Belki de, lakaytlığıyla ünlü Fransız romancı Françoise Sagan’ın, ‘caz, aşırı yoğunlaşmış lakaytlıktır’ dediği haldeydiler…  O sabah bunu bilecek durumda değildim. Tek bildiğim, hayatımda ilk kez canlı bir caz icrası dinlemekte olduğumdu. Herkesin dinlediği birkaç popüler caz şarkısı, filmlerden kulağımda kalan tınılar dışında hiçbir fikrim yoktu. Sorulsa, ‘bilmiyorum’ demek yerine ‘caz çok sıkıcı’ deyip kestirip atacak kadar önyargılı olmama yetecek bir cehaletim vardı. Jersey City’de o sabah yaklaşık bir saat boyunca yaşadığım keyif sonunda caz ile aramdaki duvarda bir kapı açıldı. Dört ihtiyar caz sanatçısının açtığı kapıdan girdim ve sonrasında hep keyifli sürprizler yaşadım. Önyargı duvarımın arkasında adeta bir keyif okyanusu vardı.

Caz, diğer birçok müzik türünde olduğu gibi sınırları belli bir müzik türü değil. Doğaçlama keşfe açık, yaratıcı bir ruh hali. Enstrüman anlamında sınır yok. Ritim anlamında sınır yok. Farklı müzik türlerini, farklı etnik tınıları kolayca baştan çıkarıp ilişkiye girebilecek kadar çapkın.

Caz, ‘’dev bir müzisyenin gelip zaman ve mekânı doldurmasını sabırla bekleyen büyük bir boşluk’’ gibi. O yüzden ‘caz şarkısı’ yoktur. ‘Caz eserinin her bir çalınışı’ vardır. Her çalınış sizi nerelere götürecek, başında, ne müzisyen bilir ne dinleyen.

Bir çok klasik caz eseri, bir melodi oluşturduktan sonra ‘improvisation (doğaçlama)’ denen bölüme geçer. Eserin bu kısmında sırayla grubun bütün enstrümanları tek tek solo hale gelir ve tamamen doğaçlama olarak eseri geliştirir. İşte bu bölüm, belki de caza ‘en demokratik müzik’ ünvanını kazandırdığını düşünebileceğimiz kısımdır. Bu bölümde öylesine bir özgürlük vardır ki, hata yapmaktan bile çekinmez sanatçılar. Bu konuda ileriye gidenlerden Art Tatum, ‘yanlış nota diye birşey yoktur’ diyecekti.

‘’Aslında hayat da caza çok benzer’’ diyor George Gershwin ve ekliyor: ‘doğaçlama yaşadığında en iyisidir’’. Bu doğaçlama kısmından sonra klasik bir caz eseri, başında oluşturduğu melodiye geri döner ve onunla sona erer. Baştaki ve sondaki aynı melodiye ‘head section’ denir. İlk başlayanlar için eserlerin en akılda kalan kısmı bunlar olsa da cazı asıl caz yapan aradaki doğaçlamalardır.

Caz, herkesi bir seviyeye kadar taşır ama yolculuğun belli bir aşamasından sonrası dinleyici olarak belli bir emek harcamışlarındır. Bu yüzden caz, derinleştikçe, daha az popülerleşir. Boksör George Foreman bir keresinde, ‘boks da caz gibidir. Daha iyi oldukça daha az takdir edilir’ demişti.

Bugün, ‘’elitist ve snob’’ diye kestirilip atılması haksızlıktır. Cazın kaynağı hayatın en dibidir. Siyah insanın köyden (marabalıktan) kente (işçiliğe) göçüyle ilk olarak New Orleans’ta ortaya çıktı. Tarlalarda barakalarda doğan kuzeni Blues ile birlikte büyük şehirlerin arka sokaklarında büyüdüler. Siyah adamın, feleğe ve Amerika’ya itirazıydı. Louis Armstrong, ‘Bu kadar siyah ve bu kadar melankolik olmak için ne yaptık’’ diye yakınıyor ünlü şarkısında: ‘’Tek günahım deri rengim. Fareler bile benden kaçıyor’’.

Daha adları konmadan önce ‘Blues’ ve ‘Caz’ vardı. Kim ilk defa ve niye ‘caz (jazz)’ dedi, tam belli değil. Yığınla teori. Ne önemi var. Bugün saygın ve nezih kabul edilen bütün müzik türleri, ortaya ilk çıktıkları dönemde yozlaşma olarak görülmüş, yok edilmeye çalışılmıştır. Caz için de böyle oldu. Adını kazanmaya başladığı Birinci Dünya Savaşı sonrası yıllarında, Amerikan ana akımı cazı bir tehdit olarak görüyordu. Çok geçmeden elit siyahlar da caza karşı savaşa katıldı.

‘’Bu müzik insanları öldürüyor. Şehveti ve bohemliği teşvik ediyor’’ diye şikâyet ediyor bir gazete. ‘’Bazısı adeta çıldırıyor. Bazısının dini inançları zayıflıyor.’’ Gazetenin toplumu yozlaştırmakla suçladığı şarkıcılar ise 50 Cent, Jay Z  ya da Snoop Dogg değil, Louis Armstrong, Fats Waller, Duke Ellington gibi caz sanatçıları. ‘’Her gün caz dinleyen genç kızlarımız ve delikanlılarımızın ahlakı bozuluyor ve bir kısmı suça itiliyor’’ diye ekliyordu New York Amsterdam News gazetesi 1925 yılında.  Amerikalı ‘milli’ müzik adamı John Phillips Sousa’nın, ‘’Müziği beyniyle değil, ayaklarıyla dinleyenler oldukça bu caz müzikten kurtulamayacağız’’ diye yakınması meşhurdur. En çok kızanlar ise muhafazakâr ve seçkinci siyahi liderlerdi.

Tıpkı bugün siyah toplum liderlerinin, rap ve hip hop’ın Afrikan-Amerikan toplumunu dejenere ettiği ve imajını zedelediği gerekçesiyle başlattığı karşı kampanyalara hedef oldu caz ve blues. ‘Bayağıydı, görgüsüzdü, yıkıcıydı, negatifti’.

Bütün bu tepkiler nedeniyle caz, nezih mekânlarda, iyi semtlerde değil, Detroit, Chicago, New Orleans, Kansas City ve elbette ki New York’un arka sokaklarında serpildi. Mafyanın kollarında ve desteğiyle büyüyebildi. Genelevlerde, alkol yasağı yıllarında içki servisi yapılan gizli yer altı barlarında, mafyanın sahibi olduğu gece kulüplerinde kendini ifade edebildi yıllarca.

1920’lerde başlayan Harlem Rönesansında, W.E.B. Du Bois ve siyahi arkadaşları, Harlem’de, Afrika Amerikan – ana akım Amerikan ve Avrupa kültür ideallerinin karışımı elit bir negro kültürü yaratma hayali kurmuştu. Ama fıkradaki sosyologun yakınması gibi, ‘kahrolasıca gerçek yine ortaya çıkmış ve canım teoriyi berbat etmişti’. Kitleler, Du Bois’ten çok Louis Armstrong ve Duke Ellington dinliyordu.

Caz ve blues’ın çocukları olan Rock’n Roll ve R&B de 1950’li yıllarda aynı tepki dalgasıyla karşılanacaktı. Tepki gösterenlerin başında Martin Luther King de vardı. Gerekçe yine aynıydı: ‘Kültürümüz dejenere oluyor, gençleri kaybediyoruz.’’

İlk tepki dalgasında yıkılmayan caz, 1920’lerin sonunda altın çağını yaşamaya, beynelmilel olmaya başlamıştı bile. Cazın kralı Duke Ellington, 12 Haziran 1933 günü Londra’da Palladium’da sahneye çıktığında, kendisini dinleyenler arasında 10 yaşında bir çocuk da vardı. Ağabeyi tarafından konsere götürülen genç Ahmet Ertegün için bu yaşamının değiştiği gün oldu. ‘’İşte bu caz. Plaklardan dinlediğim b.ktan şeyler değil bu gerçek caz dedim kendi kendime’’ diye anlatıyor Ertegün o günü. Tam 14 yıl sonra, 1947 yılında ABD’nin ilk ‘caz ve gospel’ plak şirketini kurup cazın yaygınlaşmasında kritik bir rol oynayacaktı. Ertegün aynı zamanda Rhythm & Blues devrimini de yaratan Atlantic Records ile Ray Cahrles, Led Zeppelin, Crosby, Stills, Nash and Young, Rolling Stones, Frank Zappa ve daha nice büyük ismi müziğe kazandıracaktı.

Soğuk Savaşın en keskin olduğu 1950’lerde, ABD, dünyadaki imajını değiştirecek, o zamanki gazetelerin nitelemesiyle, ‘gizli bir ses silahı’ buldu. Daha yakın zaman öncesine kadar dışlanan horlanan caz müzikti bu silah. Trompetin ustası Dizzy Gillespie, Dave Brubeck ve Louis Armstrong gibi dev isimler, dünya turlarına çıktılar. Cazın kralları, 1950’li yıllarda İstanbul’da da konserler verdiler.

Hatta, Dave Brubeck, İstanbul’da dinlediği Türk müziğinden etkilenerek ‘’Blue Rondo a la Turk’’ şarkısını besteleyecekti. Siyahi caz devleri, dünyada omuzlarda taşınırken, ABD’de Sivil Haklar Yasası’sının kabulüne daha yıllar vardı. Siyahların, ülkenin önemli bir bölümünde beyazlarla aynı ortamlarda bulunmaları yasaktı. Ama buna rağmen hepsi çok ‘cool’dular. Tıpkı bir Neşet Ertaş bir Aşık Veysel gibi her çalışta dünyanın hararetini en az 2-3 derece düşürebilecek kadar ‘cool’.

Örneğin, 20’nci yüzyılda Cazın dev isimlerinden biri de John Coltrane. 1964 yılında yayınlanan ‘A Love Supreme’ adlı albümünü, ilk dinleyiciler için anlaşılması zor olmakla beraber, 20’nci yüzyılın en önemli müzik kaydı olarak gören müzisyenler  var. John McLaughlin’den Moby’e, Bono’dan Carlos Santana’ya kadar birçok farklı müzisyen, bu albümden çok etkilendiklerini kayıtlara geçirmiş.

İşte bu derece etkili bir müzik adamı olan Coltrane, asla ‘müzik starı’ şaklabanlıklarına girmedi. Müziği hep müzik aşkına yaptı. Turneye çıktığında hele Avrupa’da fırtınalar kopuyordu. Ashley Kahn’ın ‘A Love Supreme’ kitabında anlattığına göre, yakın arkadaşı Cecelia Foster, saksafonun dev isminin bu sıradışı ilgi karşısında bile kendini kaybetmediğini şu şekilde anlatıyor:

‘’John, son sahnende ortamı yıktın geçtin. Harikaydın!’ dediğimde, bana bakıp, ‘’Niye ki? Diğer zamanlarınkinden farklı olarak ne dinledin?’’ diye sordu. Cevap veremeyince, bana, ‘’etrafımızda çok sayıda olan o insanlara benzeme. Eğer, seni etkileyen neydi bilmiyorsan, farklı gördüğün bir şey yoksa, birşey söyleme.’’ dedi. Etrafındaki insanlar için aynı zamanda bir öğretmendi. Bize, müziği nasıl sevip nasıl dinleyeceğimizi de öğretti’.

Coltran’ın çağdaşı Dave Liebman da Coltrane Quartet’ın o günlerini şu şekilde tasvir ediyor: İki saat kimseyle tek kelime konuşmadan sahnede herkesi müzikle tutuşturur, sonra da bitirince sanki az önce sahnedeki yıldızlar kendileri değilmiş gibi dinleyicilerin arasında bir köşede mütevazı olarak otururlardı. Etraflarında hayranları, şakşakçıları olmazdı. Dinlendikten sonra bütün tevazu ve içtenlikleriyle sahneye çıkar aynısını bir daha yaparlardı. Bu fotoğraflarını hayalimden hiç silmiyor ve işimi aynı bu şekilde yapmaya çalışıyorum. Müziğe karşı inatla samimi kalmaya çalışıyorum.

Peki bütün bunları niye hatırlatıyorum şimdi? Bugün ‘Uluslararası Caz Günü’. BM, 2011 yılında, her 30 Nisan gününü, Uluslararası Caz Günü olarak ilan etti. Bugün altı kıtada çok sayıda etkinlikle insanlar bu müziği kutluyor. Ve daha da güzeli İkinci Uluslararası Caz Günü’nün evsahibi İstanbul. İstanbul’da kurulan küresel sahneye, dünyaca ünlü birçok caz piyanisti, vokalisti, bass, saksafon, klarnet, kemancı ve trompetçisi çıkıyor. İstanbul’a cazı, caza İstanbul’u çok yakıştırıyorum ben. İkisini de tanımlaması zor, ikisini de sahiplenmek zor.

Bir asırdır sayısız acının, aşkın, sevincin tercümanı olmuş bu muhteşem müziğe katkı yapan bütün müzisyenleri saygıyla selamlıyorum. İyi ki varsınız!

 

Cemal Tunçdemir – www.t24.com.tr