Ana Sayfa Blog Sayfa 4324

Sakatlar ve İş Bulma Süreci – Zeliha Tören

İnsanlık tarihinin başından beri değişmeyen azınlık gruplarından biri olan sakat bireyler, tarihsel süreç içerisinde birçok ayrımcılığa maruz kalmış, sosyal çevreden dışlanmış ve hatta yaşama hakları bile ellerinden alınmıştır. Sanayileşmeyle birlikte, üretim şekli ve toplum yapısı değişmiş buna paralel sakat bireylerin yaşadığı dışlanmanın şiddeti de artmıştır. Bu dışlanmanın en yoğun hissedildiği alanlardan biri de çalışma hayatı olmuştur. İlerleyen yıllarda, teknolojinin de ilerlemesiyle, işlerin büyük çoğunluğu makineler tarafından yapılmış ve insan emeği değer kaybetmeye başlamıştır. Makinelerin yapamadığı işlerin ise ancak en hızlı çalışabilen, güçlü kişiler tarafından yapılması uygun görülmüştür.

Özetle bu yapı ve anlayış içerisinde sakat bireyin emeğine ihtiyaç kalmamış ve sakat emeği üretim sürecinden dışlanmıştır. Günümüzde de mevcut üretim biçimi, çevre şartları ve anlayışlar paralelinde yeti yitimleri, yapı ve işlev farklılıkları nedeniyle iş bulma konusunda dezavantajlı durumda olan sakat bireyler büyük zorluklar yaşamaktadır. Her ne kadar istatistikler kamu ve özel sektördeki sakat istihdamının artışını gösteriyor olsa da bu oranların içinin ne kadar dolu olduğu bir soru işareti olarak kalmaktadır. Bilindiği üzere, cezai yaptırımlardan kaçma saikiyle kota zorunluluğundan işe alınan kişiler ya işyerinde çalışıyor gibi gösterilmekte yada genel olarak vasıfsız işçi olarak çalıştırılıp, ucuz iş gücü olarak sömürülmektedirler. Şimdi, durumu daha iyi anlayabilmek adına sakat bireylerin çalışmak zorunda bırakıldıkları çalışma şekillerini 3 bölümde inceleyelim.

A) Son yıllarda devlet AB’ye uyum çalışmaları doğrultusunda, sakat istihdamını arttırmak adına; mesleki eğitim kursları açmanın yanı sıra, kota uygulaması ve sakat istihdamını teşvik edici yasaları hayata geçirmiştir. Bununla birlikte sakat bireylerin hangi işlerde çalışıp hangi işlerde çalışamayacağını belirlemiştir. Örneğin açılan mesleki eğitim kurslarında genel olarak; çağrı merkezi operatörlüğü, düz dikiş, reşmecilik, overlokçuluk, halı kilim dokumacılığı vb. eğitimler verilmekte ve sakat bireylerin alınan bu eğitim doğrultusunda çalışmaları uygun görülmektedir. Ancak söz konusu, hakim ve savcılık mesleğini icra etmek isteyen sakat bireyler olduğunda işler değişmekte ve sakat bireylerin bu mesleğe girişi bile engellenmektedir.

Devletin desteklediği diğer bir uygulama ise “korumalı işyerleridir”. Bu işyerleri serbest piyasanın rekabetçi ortamından uzak, genel olarak sakat bireylerin vasıfsız işçi olarak çalıştırıldığı yerlerdir. Bu vb. işyerlerinde sakat bireyler üzerinden taşeron şirketlere ucuz işgücü sağlanmakta, birileri karetmeye devam ederken sakat bireylerin emekleri sömürülmektedir.

B) Kapitalist sisteminen güçlü motorlarından biri olan özel sektör de sakat bireyleri istihdam etme konusunda çok gönüllü değildir. Ancak, 50 çalışanı olan işyerleri yasa gereği çalıştırdıkları personel sayısının % 3’ü oranında % 40 ve üzeri sakat personel çalıştırmak zorundadır. Zaten, genel olarak zorunluluktan pek de“parlak” sayılmayan işlerde çalıştırılan sakat bireyler, işyerlerinin yapısı itibarıyla çoğu zaman kota zorunluluğundan bile yararlanamamaktadır. Güven Sak, bu duruma Radikal gazetesinde yazdığı “Nedir bu 49’un hikmeti?” başlıklı yazıda şöyle değinmiştir; “Memleketimizde, 2011 yılı sonu itibariyle 1,436,000 işletme bulunmaktadır. Bu şirketlerde, Sosyal Güvenlik Kurumu veri tabanına kayıtlı olarak çalışanların toplamı ise 11,031,000 kişidir. Şimdi sıkı durun: Kayıtlı firmaların yüzde 98’inde firma başına 49 veya daha az kişi çalışmaktadır.”1

Bu cümleden de anlaşılacağı üzere Türkiye’deki kayıtlı firmaların % 98’i sakat istihdamına izin vermeyecek şekilde yapılanmıştır. Sakat istihdam etme zorunluluğu olan % 2’lik kesim ise mavi yakalı olarak çalıştıracağı kişileri; eni yi üniversitelerden mezun, presentable, seyahat engeli olmayan ve tabi ki esnek çalışma saatlerine uyum sağlayabilen genç dinamik! bireyleri işe almak isterken, beyaz yaka olarak ise hiçbir vasfı olmasa bile “güçlü, kuvvetli” hasta olup iş gücü kaybına sebep olmayacak “gibi” görünen kişiler arasından seçmeyi tercih etmektedir.

C) Burada bahsedilen evden çalışma modeli, İŞKUR’un ya da çeşitli projelerin desteklediği evden çalışma yönteminin dışında piyasadaki taşeron firmalardan eve boncuk işi, kurdela, dantel vb. işler alarak sendikal haklardan yoksun cüzi bedeller karşılığında çalışan kişilerin çalıştığı modeldir. Eve bu tür işler veren taşeron firmalar genel olarak kadınları hedef kitle olarak seçmekte ve “oturduğunuz yerden para kazanın” gibi sloganlarla kendilerine ucuz iş gücü sağlamaktadır. Buraya kadar yazılanlardan da anlaşılacağı gibi sakat bireyler deyim yerindeyse belirli meslek gruplarında gettolaştırılmıştır.

Peki, sakat bireylerin işe alım süreçlerinde yaşadığı ayrımcılığı önleyici kanunlar yok mu derseniz. Hemen söyleyelim, pek çok kanun, sözleşme vb. (Birleşmiş Milletler EngeliHakları Sözleşmesi, 1982 Anayasası, 4857 sayılı iş kanunu, 5378 sayılı özürlüler kanunu, 657 sayılı devlet memuru kanunu, 5510 sayılı sosyal sigortalar kanunu, Avrupa Birliği İstihdam ve Meslekte Eşit Muameleye İlişkin Çerçeve, Sakatların Mesleki Rehabilitasyon ve İstihdamı Hakkında Sözleşme) yürürlüktedir.

* Ama ne yazık ki bir kanun işe alımda ayrımcılığı önleyen maddeler içerirken başka bir mevzuat sakat bireylerin bazı mesleklere (hakim, savcı vb.) girmesini engelleyen maddeler içermektedir.

* Sakat bireylerin bir kısmı ya haklarından haberdar değildir ya da haklarının bilincinde olsalar bile avukat ve mahkeme masraflarını karşılayamamaktadırlar.

* Mahkemeye giden davalar her zaman sakat birey lehine sonuçlanmamaktadır.

Özetlemek gerekirse, üretim şeklinindeğişmesi, hız ve esnekliğin vazgeçilmez derecede önem taşıması, statik güzellik normlarına göre oluşturulmuş güzellik/yakışıklılık anlayışı, fiziksel çevre ve binaların erişilebilir olmaması vb. nedenlerden dolayı pek çok sakat birey iş bulma süreçlerinde defalarca dışlanmaktadır. Dahası, yaşanılan ayrımcılığı önlemeye yönelik kanun, sözleşme, mevzuat vb. her zaman için bir çözüm olmamaktadır.

Bu yazının anlam kazanması ve amacına ulaşması için çeşitli nedenlerden dolayı yaşadığınız güçlükleri, dışlanma deneyimlerinizi, dışlanan yakınlarınızın deneyimlerini veya yalnızca fikirlerinizin ne olduğunu merak ediyor, paylaşımlarınızı bekliyoruz…

Dipnotlar:
1) http://www.radikal.com.tr/radikal.as…icleid=1089037

Bu yazı ilk olarak engelliler.biz/ de yayınlanmıştır

Zeliha Tören

İklim değişikliği şarabın da sonunu getirebilir

İklim değişikliğinin kahve üzerinde yapacağı olumsuz etkilerin yayınlanmasından sonra Conservation Internacional’ın yaptığı araştırmaya göre şarap da tehlike altında.

Yapılan araştırmaya göre iklim değişikliği sebebiyle geleneksel şarap ülkelerinde şaraplık üzümler yetiştirmek zorlaşacak ve üretim başka bölgelere kayacak.

Bordeaux’a elvada Yellowstone Chateau’suna merhaba. Araştırmacılar iklim değişikliği sebebiyle dünyanın önde gelen şarap bölgelerinde üretimde üçte ikilik bir düşüş olacağı öngörüsünde bulunuyor.

Yapılan araştırma sonuçlarına göre 2050 yılı itibariyle Bordeaux, Rhone, Toskana, Kaliforniya Napa Vadisi ve Şili gibi şarap ülkelerinde ısınan iklim sebebiyle üzüm yetiştirmek zorlaşacak ve şarap üretiminde keskin bir düşüş yaşanacak.

Fakat bu aynı zamanda hali hazırda üzüm yetiştiriciliği için uygun olmayan bölgelerin üzüm yetiştiriciliği için uygun hale gelmesi olarak yorumlanabilir. İngiltere’yi de içine alarak Kuzey Avrupa, ABD’nin kuzeybatısı ve Orta Çin’in tepelerinden daha fazla üzüm çeşidi sağlamak anlamına gelebilir.

Araştırmada görev alan Conservation International üyesi kıdemli bilim insanı Lee Hannah’a göre iklim değişikliği şarap üretiminin coğrafi dağılımını derinden sarsacak.

Araştırmacılar iyi üzümlerin yetiştiği kışın soğuk,yazın sıcak ve kurak iklimi yaşayan bölgelerde büyük değişiklikler olacağını öngörüyor. Hannah’a göre hali hazırda Avrupa’da yetişen üzümleri yetiştirmek gittikçe zorlaşacak. Bu; üzümlerin bir daha o bölgelerde yetişmeyecekleri anlamına gelmiyor fakat üzümleri yetiştirmek için daha fazla sulama ve özel girdiye ihtiyaç duyulacak ve bu fiyatlara yansıyacak.

Şaraplık üzümler ısı, yağmur ve güneş ışığındaki hassas değişimlere karşı en duyarlı ekinlerden birisi olarak biliniyor. Şarapçılık sektörü ise iklim değişikliğinin etkilerini tahmin konusuna gelince oldukça ileri görüşlü davrandı.

Şarap uzmanları birkaç yıldır daha sıcak ve kurak bir iklimin önemli şarap bölgelerinde yetiştirme koşullarını değiştireceğinin farkındaydı ve bağlarda üzümleri güneşten korumak için mistleme (sislendirme ve nemlendirme) yaptırıyor ya da daha hassas asmaları daha uygun topraklara taşıtıyorlardı.

Fakat Proceedings of theNational Academy of Scienes’ta yayınlanan son bulgular araştırmacıları şaşırtmaya devam ediyor. Hannah, birtakım değişimler görmeyi beklediklerini fakat bu kadarını tahmin etmediklerini belirtti.

Araştırmacılar şarap yetiştirilen 9 ana bölgedeki değişimleri analiz etmek için 17 farklı iklim modeli kullandı. 2050 yılı için iki iklim öngörüsünü kullandılar, birincisi en kötü senaryo olan 4.7 derecelik ısınma diğeri ise 2.5 derecelik ısınma.

Her iki öngörü de şarap dünyası için şaşırtıcı sonuçlar doğurdu. Üretimde en sert düşüşü Avrupa’da bekleyen araştırmacılar, çalışma sonunda Bordeaux, Rhone ve Toskana’da üretimde %85’lik bir düşüş gözledi.

Avustralya ve Kaliforniya’daki şarapçılık bölgeleri için de haberler parlak değil. Bölgelerde sırasıyla %74 ve %70’lik düşüş bekleniyor.

Güney Afrika’nın Cape bölgesindeki şarap yetiştiricileri de %55’lik bir düşüşle durumdan olumsuz etkilenecek. Araştırma Şili’de ise %40’lık bir düşüş öngörüyor.

Araştırma bulguları, iklim değişikliğinin daha yüksek ve soğuk toprak isteyen şarap üreticiliğinin yeni bölgelere taşınacağını gösteriyor.

Sektör Tasmanya’yı yeni bölge olarak görmeye başladı bile. Bulgular üzüm yetiştiricilerini Yellowstone Park* etrafındaki bakir bölgelere ve hatta orta kuşak Çin’in yüksek tepelerine kadar götürebilir. Her iki bölge de şarap üretimi için öncelikli alanlar olabilir.

Fakat şarapçılık için bu yeni bölge arayışları, beraberinde potansiyel bir dizi sorun getirebilir.

Şarap üreticiliği için uygun olabileceği söylenen yeni bazı bakir bölgeler yaban hayatın sürdüğü yerler. Örneğin Amerika’daki Yellowstone Parkı- hali hazırda çiftlikler ve kurtlar arasında çatışmaların olduğu- Çin’de şarap üreticiliğine uygun olabilecek bölgeler ise nesli tehlike altında olan pandaların yaşadığı bölge.

Çevre Savunma Fonu(EDF) bilim insanı ve yazar Rebecca Shaw’ın sözleri durumu özetliyor: “Şarap yaban hayatın olduğu yerlere doğru ilerleyecek ve bu durum potansiyel olarak yaban hayatı tehdit edecek.”

(ÇN: * Yellowstone Milli Parkı: ABD’nin Idaho, Montana ve Wyoming eyaletlerinde yer alan, dünyanın ilk ve en eski milli parkı olma özelliğini taşıyan park)

Haber: Suzanne Goldberg – Guardian Çevre Muhabiri

Çeviri: Gizem Hasırcıoğlu

(Yeşil Gazete, Guardian)


 

 

 

 

 

Beşiktaş’a UEFA’dan Avrupa lisansı çıktı

0

Bu sezon Avrupa Kupaları’ndan men edilen siyah-beyazlıların gelecek sezon Avrupa’da mücadele edip edemeyeceği merakla bekleniyordu. Hatta Başkan Fikret Orman geçen aylarda yaptığı açıklamada UEFA’dan lisans alınamayabileceğini dahi söylemişti.

Ancak Kara Kartal’a iyi haber geldi. Beşiktaş’ın resmi sitesinden yapılan açıklamada siyah-beyazlıların gelecek sezon Avrupa Kupaları’na katılabilmesi için gereken lisansın UEFA tarafından çıktığı belirtildi.

Açıklama şu şekilde:
“Beşiktaşımız, 2013-2014 sezonu için UEFA Kulüp Lisansı almaya hak kazandı.

İncelemeler sonucunda Beşiktaşımız’ın UEFA Kulüp Lisansı almaya hak kazandığı ve UEFA müsabakalarına katılabileceği Türkiye Futbol Federasyonu tarafından kulübümüze bildirildi.”

 

Kara Cuma: 3. havaalanı ihaleye çıkıyor, nükleer santral için imza atılıyor

Türkiye, Mersin’in ardından Sinop’taki ikinci santral için “Japonya – Fransa” ortaklığıyla imza atıyor. Günün ikinci yaşam düşmanı işi ise İstanbul’a yapılacak 3’üncü havalimanının ihalesi olacak.

Toplam maliyeti 30 milyar doları aşan iki proje için süreç başlıyor. İstanbul’a yaklaşık 10 milyar dolarlık harcama gerektiren 3. havalimanı için ihaleye çıkılırken, Sinop’a yapılacak 21 milyar dolar maliyetli nükleer santral için Japon-Fransız ortaklığıyla imzalar atılacak.

Ankara’da temaslarda bulunacak Japon Başbakanı Shinzo Abe ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Sinop’a yapılacak santral için anlaşmayı bugün resmileştirecek. Sinop’ta yapılacak santral Japon Mitsubishi ve Fransız Areva ortaklığı tarafından inşa edilecek.

Mithat Yurdakul‘un Milliyet’teki haberine göre, 22 milyar dolarlık yatırıma mal olacak santral için Erdoğan, “Japonya ile hükümetler arası anlaşmayı imzalama aşamasına geldik. Sinop’ta nükleer santrali Japonya ile yapacağız. Japonya depreme karşı tecrübe ve ‘know how’ sahibi. Çevreye olan duyarlılık konusunda da ileride. Fransız Areva’nın da teknolojik gücü yüksek” derken, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız da benzer yönde açıklama geldi.

Başbakan Tayyip Erdoğan, “3. santral için yer belirleme çalışmalarımız devam ediyor. Japonya ile çalışmaya açığız. 2030 yılında toplam elektrik üretimimizin en az yüzde 15’ini nükleer enerjiden elde etmeyi planlıyoruz” diye konuştu.

“Akkuyu anlaşmasına göre kamunun burada kısmen bulunduğunu görüyoruz. Bu yapımda ortak olarak bulunacaktır” diyen Bakan Yıldız, nükleer santralde Japonya’ya uzun süre yarışan Çin ile Türkiye’nin yapacağı işbirliklerinin burada bitmediğini söyledi. Sinop’a kurulması planlanan ikinci Nükleer santral için pazarlıklar, Güney Kore, Japonya, Kanada, Çin ve Fransa ile sürdürülüyordu. Daha sonra Çin ile Japonya arasında süren rekabet, Japonların lehine sonuçlandı.

 

İzmir’deki 1 Mayıs’ta saldırıya uğrayan Halkın Kurtuluşu okuru hayatını kaybetti

Dün İzmir’de yapılan 1 Mayıs sırasında Halkın Kurtuluşu Gazetesi okurlarına yapılan saldırı sonucunda gazete okuru İbrahim Kutluay hayatını kaybetti. Halkın Kurtuluşu konuya ilişkin açıklamasında saldırıyı EMEP üyelerinin yaptığını iddia etti.

İzmir’deki 1 Mayıs mitingi öncesi Halkın Kurtuluşu Gazetesi okurlarına yapılan saldırı sonucundan İbrahim Kutluay adlı gazete okuru yaşamını yitirdi.

Konuya ilişkin Halkın Kurtuluşu Gazetesi Sorumlu Yazı İşleri Müdürü H. Zuhal Göktepe bir basın açıklaması yayınlarken, “Basın açıklamamız sırasında, EMEP’lilerin yaraladığı arkadaşlarımızdan İBRAHİM KUTLUAY’ı yitirdiğimizin bilgisini aldık” dedi.

Açıklama şöyle:

Halkın Kurtuluşu Gazetesi Taraftarları’na yönelik faşist ve alçakça saldırıyı kınıyoruz!

1 Mayıs birlik mücadele ve dayanışma gününde, örgütlü ve önceden hazırlıklı oldukları anlaşılan EMEP mensubu bir grup, ellerinde çelik coplarla ve kalaslarla; yürüyüş halindeki kortejimize saldırı düzenlemişlerdir. Onurla taşıdığımız devrimci önderlerimize ait Erdal EREN, Deniz GEZMİŞ, Yusuf ASLAN, Yusuf Metin ve İmran AYDIN’ın fotoğraflarını yırtarak, megafonlarımızı kırarak, pankart ve flamalarımızı parçalayarak; bu güne kadar bir tek faşiste tek bir tokat atmaktan bile imtina eden bu siyasi partinin bir grup adamı; biz devrimcilere saldırarak, “sizi alana sokmayacağız”, “hepinizin tek tek fotoğraflarını çektik, hedefimizsiniz” gibi tehditler savurup, küfürler ederek, Kantar Polis Karakolu’nun önünde konuşlanmış polislerin gözü önünde ve bu polislere 20 metre mesafede saldırmışlardır. Kortejimizi, ellerindeki çelik coplarla ve kalaslarla kudurmuşçasına; büyük kin, nefret ve öfkeyle, özellikle hedef seçtikleri bazı arkadaşlarımızın canına kast ederek, ölümüne kafasını kırmışlardır. Gazetemiz imtiyaz sahibi Zeki Irmak’ı direkt hedef alarak hastanelik etmişlerdir. Şehir dışından gelen bir başka arkadaşımız ise Üniversite Hastanesi Kardiyo bölümünde gözlem altındadır. Kortejimizde yer alan arkadaşlarımızı şiddetli tehditlerle, küfürlerle korteji terk etmeye zorlamışlar; 1 Mayıs alanına girerlerse, bunun sonunun ölümlere gideceğini haykırarak, arkadaşlarımızı yıldırmaya çalışmışlardır.
Bu anlayışın devrimci mücadeleye, hangi çatı altında olursa olsun katılımı engellemek için, faşistlerin seçtiği yol ve yöntemden hiç bir farkı yoktur.

Kortejimizin, devletin kolluk kuvvetlerinin olası saldırısına karşı aldığı güvenlik; böyle bir saldırıya karşı geçerli değildi. İşin traji-komik yönü, bu bayların işçi bayramı hazırlıklarımıza ve değerlerimize saldırırken, “emir aldım, bırakamam” ifadeleridir. Bu saldırı, münferit ya da kontrolden çıkmış bir grup partilinin saldırısı değildir, sorumlusu bir kurumdur.

Emeğin ve emek güçlerinin, birlik ve dayanışma içinde olmaları gereken böyle bir günde adı ‘Emek’ olan siyasi parti grubunca yapılan faşist, pusucu ve alçakça saldırıyı; devrimci-demokrat basın ve kamuoyu ile paylaşıyor, devrimci dayanışma tavrıyla hareket etmeye ve kitlemize yönelik saldırıyı kınamaya çağırıyoruz.

Hiç bir saldırı, biz devrim ve sosyalizm bilincini eyleme taşıyan devrimcileri yıldıramaz, yıldıramayacaktır. Biz, inandığımız yolda sonuna kadar yürümeye kararlıyız. Halkın Kurtuluşu Gazetesi Taraftarı olan bizler; onurlu, inatçı, sabırlı ve dirençli devrimci komünistleriz. Bu inancımızla, sonucu ne olursa olsun diyerek; ölüm tehditlerine inat alana sloganlarımızla, coşkumuzla ve bitmez inacımızla, devrimci dayanışma içindeki yapı ve sendika gruplarınca sarmalanarak, çoğalarak girdik.

Daha önce benzer saldırılar olmuş ve bizler “bir tek arkadaşımızın dahi burnu kanarsa, bunun hesabını sorarız” demiştik. Sözümüzü bir kez daha hatırlatır, bilgilerine sunarız.

Devrimci kamuoyunu bu saldırıyı kınamaya ve gazetemizle dayanışma içinde olmaya çağırıyoruz.

Basın açıklamamız sırasında, EMEP’lilerin yaraladığı arkadaşlarımızdan İBRAHİM KUTLUAY’ı yitirdiğimizin bilgisini aldık.
SÖZ BİTTİ! HESABI SORULACAK!

EMEP’ten açıklama geldi
Konuyla ilgili bir açıklama EMEP’ten geldi. EMEP İzmir İl Başkanı Cabbar Demirci, partisinin konuyla bir ilgisi olmadığını dile getirerek, “Partimiz HDK ile yürüdü. Partimiz korteji ve Halkın Kurtuluşu Gazetesi korteji arasında uzunca bir mesafe vardı. HDK kortejinden ayrılmadık. Bu olayı üniversite öğrencileri gerçekleştirmiş olabilir. Partimizle bir ilgisi yok. Parti yöneticilerinden de kimse olay yerinde değildi. Konuyu bir takım çevreler saptırıyor” şeklinde konuştu

(Sol)

Yeni Şafak yandaşlığa kendi muhabirini feda etti

Dün Taksim’de yapılmak istenen 1 Mayıs’a polisin saldırısı sonrası gazeteciler de zor anlar yaşadı. Basın emekçileri polis saldırısına maruz kalırken, yandaş basın kendi muhabiri üzerinden bile yalan haber yapmaktan geri durmadı.

Dün 1 Mayıs’ta polisin saldırısı sonrası birçok basın emekçisi de yaralandı.

Bunlardan birisi de Yeni Şafak muhabiri Cihat Arpacık oldu. Buna karşın Yeni Şafak gazetesi konuya ilişkin yaptığı haberde, Arpacık’ın eylemcilerden kaçarken kafasını direğe çarparak yaralandığını yazdı.

Yeni Şafak’ın bu haberinin ardından Twitter’dan bir mesaj paylaşan Radikal muhabiri Serkan Ocak, olayın aslını şöyle duyurdu:

(Sol)

Akçakale’de ÖSO izi

Şanlıurfa’nın Akçakale ilçesinin karşısında yer alan Suriye ’nin Tel Ebyad ilçesinden Türkiye ’ye giriş yapmak isteyen Suriyeliler olay çıkardı. Araçlar ve kontrol noktası ateşe verilirken açılan ateş sonucu bir polis yaşamını yitirdi, 2’si polis, 5’i asker, 4’ü sivil 11 kişi yaralandı. Verilen bilgilere göre saat 11.00 sıralarında Suriye’den Türkiye’ye geçmek isteyen Suriyeli gruba, Akçakale Sınır Kapısı’ndan izin verilmedi. Bunun üzerine Suriyeliler, görevlileri taşlayarak tampon bölgedeki polis noktası ile bazı araçları ateşe verdi. Olay yerine çok sayıda asker ve polis sevk edildi. Gerilim sürerken Suriyelilere engel olmaya çalışan Türk güvenlik güçleri ile sivillere uzun namlulu silahlarla ateş açıldı. Tampon bölgeye gönderilen ambulanslarla alınan yaralılar Akçakale Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı. Durumu ağır olanlar ise Şanlıurfa’ya sevk edildi. Akçakale Belediye Başkanı Abdulhakim Ayhan, yaşananları şöyle anlattı: “Yaklaşık bin Suriyeli sınır kapısından pasaportsuz girmek istedi ancak güvenlik güçleri müsaade etmedi. Polisler onları geri gönderince, gümrük kapısına doğru taşlı saldırı başladı. Ondan sonra tampon bölgede bulunan kulübelerimizi yaktılar. Söndürdük. Olay yatıştı diye düşünerek geri çekildik. İdare binasına geldikten sonra baktık rastgele silah sıkmaya başladılar.” Jandarmaya ait toplumsal olaylara müdahale aracına da kurşunlar isabet etti.

Reuters : ÖSO işin içinde

Şanlıurfa Sağlık Müdürü Erdoğan Duran da yaralılardan 7’sinin ateşli silahla, 5’inin arbedede yaralandığını, bir asker ile polis memurları Ferhat Avcı ve Mehmet Yenenci’nin de silahla yaralandığını açıkladı. Akçakale’deki ilk müdahalenin ardından Şanluurfa’da Mehmet Akif İnan Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde ameliyata alınan polis memuru Ferhat Avcı kurtarılamadı.
Reuters muhabiri bir muhalif kaynağa dayanarak olaya karışanlar arasında Özgür Suriye Ordusu savaşçıları olduğunu ve bunlardan ikisinin çatışmada öldüğünü aktardı. Reuters bir yetkilinin de ölen Suriyelilerin kaçakçılar olduğunu söylediğini belirtti. AA ise haberi “Suriye tarafından kim tarafından ateşlendiği belli olmayan mermiler sınırda bazı kişilere isabet etti” diye verdi. Valilik ateş açanların kim olduğunun araştırıldığını kaydetti. Olay sonrası sınır hattında çok sayıda asker ve polis zırhlı araçlarla yoğun güvenlik önlemi aldı. Olayların ardından Akçakale’de yaşayan yaklaşık bin sığınmacı da sınırı aşarak ülkelerine geri döndü.

Başkanlık sisteminin 1 Mayıs hali

Size bazı fotoğraflar göstermek istiyorum. Fotoğrafların hepsi 1 Mayıs’ta çekildi. Hepsinin nesnesi işçiler, öğrenciler, işsizler ve olanlardan habersiz şekilde şiddetle karşı karşıya kalmış kent canlıları… Öznesi ise AKP!

Uzun uzun neler olduğunu anlatmaya gerek yok. 1 Mayıs kutlamak isteyen insanlara dendi ki, “Taksim Meydanı’nda çukur var. Kutlama yaparsanız buraya düşersiniz. Düşerseniz bunun sorumluluğu bize ait olur. Kimsenin canının yanmasını istemeyiz.”

Bunu diyenler, sonrasında neler yaptılar peki? İnsanlar bayram kutlarken çukura düşmesinler diye onların kimyasal gaz kapsülleriyle kafa taslarını kırdılar. Sokakta işkence yapıp yoğun bakıma soktular. İnsanları Taksim’e sokmamak için harcadıkları enerjinin çok daha azıyla, inşaat alanının çevresinde yeterli önlemi alıp, sorunsuz bir kutlamaya aracı olabilecekleri akıllarına bile gelmedi. Ya da daha da kötüsü, akıllarına geldi ama onlar demokrasimizi 30 metre derine gömmeye kararlıydılar. Yoksa, bir şehrin ortasını 8 saat boyunca kimyasal gazla kaplamanın başka bir açıklaması olabilir mi?

Bu yaşananlar, çukurcuların 1 Mayıs’a bayram kutlamak için gelenlerle karşılaştıkları an olanlar. Bir de öncesi vardı tabii ki. Belki orası daha da vahim. Çünkü bir zihniyetin bir şehre, bir ülkeye neler yapabileceğinin resmidir alınan önlemler. Birilerinin kendi düşüncelerini kabul ettirmek, diktikleri deli gömleğini giydirmek için yapabileceklerini açıklıyor. Örneğin, 1 Mayıs’ta, İstanbul’da hemen hemen her uluslararası organizasyonda öne çıkarmaya bayıldığımız iki kıtadan birbirine geçiş yasaklandı. 1 Mayıs istemedikleri bir yerde kutlanmasın diye, 15 milyonluk kentin bir yarısından, diğerine geçişi yasakladılar. Aynı kıtadan insanlar olur da Taksim tarafına geçer diye yollar kapatılmakla kalınmadı, köprüler kaldırıldı. Gerçek bir Orta Çağ kale savunma taktiği bu. En son ne zaman kimse geçmesin diye Galata Köprüsü’nün kanatları kaldırılmıştır? Kısacası bir şehir bir günlüğüne öldürüldü. Bir güç gösterisiyle güvenlik diye, tedbir diye öldürüldü. İstenirse neler yapılabileceği dosta düşmana gösterildi.

İyi tamam da neler oluyor?

Darbe mi oldu? Sıkıyönetim mi var? Olağanüstü hal bölgesi mi İstanbul? İşçiler, öğrenciler, işsizler, kendini 1 Mayıs’ta ifade etmek isteyenler bir araya gelmesin diye yapılanların adını nasıl koymak lazım? Sokakta on kişilik gruplar yan yana geldiğinde kimyasal gaz atmanın, iki araba arasına sıkışmış  yedi kişilik bir grubu iki TOMA ile dakikalarca su ile dövmenin adı nedir? Yoksa birileri başkanlık sonrasında ülkeyi nasıl yöneteceğinin provasını mı yaptırdı koca şehre?

Gerçi ilk önce şunu saptamak gerek. AKP, bir süredir gizlemeye çalıştığı gerçeğini ortaya çıkardı sadece. AKP de, AKP’nin aklındaki, fikrindeki toplum düzeni de bu. Muhalifine yaklaşımı da bu. Gerektiğinde bir şehri öldürüp, insanları komaya sokmaktan çekinmeyen, tüm bu yaptıklarının da hesabının sorulmayacağı bir düzeni kurduğuna inancı tam AKP’nin ve bunun gereğini yapıyor. Bununla birlikte sokakta olmayan insanlara da mesaj vermekten çekinmiyor. Bakın bize karşı olanın hali bu olur! Vali’nin evlerden çıkmayın açıklamasını böyle görmek gerek. Biz istersek kutlanır, biz istemezsek kutlanmaz. O kadar güçlüyüz ki ve bize karşı olanlar o kadar zararlı ki onlara karşı verdiğimiz mücadelede kullanılan gaz gelir sizi alakasız bir yerde de bulabilir. En iyisi biz zararlılarla mücadele ederken, siz ortalardan çekilin.

Zaten hemen bunun altyapısını da devreye soktular. TV’ler, gazeteler marjinalden, provokatörden geçilmiyor. Sanki geçen senelerde kutlanan bayramlara katılan aynı örgütler, aynı kişiler değilmiş gibi. Ya da ülkenin başka şehirlerinde sokaklarda olan on binlerce kişi başka kuruluşların üyesiymiş gibi. Buna göre asıl provokasyonu yapanlar üniforma giyenler ve onlara emir verenler olmasın sakın?

Şurası çok açık. Olanlar, olaylara daha gelmeden alınan önlemlerden alalım, AKP’nin kafasındaki Türkiye ile, başkanlık sistemine geçildiğinde yaratmak istediği Türkiye ile doğrudan alakalı, kesinlikle birbirinden ayrılamaz. Tek adam ve onun sorgulanamaz güçleri ve sorgulayamaz adaleti ile doğrudan alakalı bu yaşananlar. Sadece kısa bir kesit izledik. Başkanlık sisteminin 1 Mayıs halini yaşattılar topluma. Vali de, bazı bakanlar da ağızlarından kaçırıyorlar. Amaçlanan, bırakın Taksim’i, İstiklal’in de, başka şehirlerdeki başka meydanların, caddelerin de yavaş yavaş gösterilerden arındırılması.

Sonuç olarak görülen şu ki, bundan önce ne için, neye karşı mücadele ediliyorsa; bundan sonra daha katı haliyle mücadele edilecek. Ne diyor vali yaşananlar için? “Dünyanın ne kadar mahkemesi varsa, ülkemizde ne kadar mahkeme varsa müracaat edilebilir.” Bundan sonrasını, artacak otoriteyi, tek elde toplanmak istenen yetkileri ve bunun sorgulanamaz olacağını bundan daha güzel anlatabilecek bir cümle olamaz aslında. AKP’nin otoriterleşmeyi ve totaliterleşmeyi tamamlamaya doğru hızla ilerlemesi ve yerin 30 metre altına düşen demokrasiyi, özgürlükleri tekrar gün yüzüne çıkarmaya çalışmakla geçecek bundan sonrası. Ve bu mücadeleye nasıl yanıt vereceğini de AKP dün gösterdi.

Yeşil Gazete yazıları ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

https://twitter.com/#!/Urbarli

 

Mersin 68’liler Barış ve Kardeşlik Ormanı’nda ekoloji atölyesi

Bu Cumartesi günü, 4 Mayıs’ta Mersin 68’liler Barış ve Kardeşlik Ormanı’nda tüm gün sürecek ekoloji atölyesi var.

Mersin 68’lier Derneği tarafından düzenlenen ve 6 Mayıs Deniz’leri Anma Etkinlikleri kapsamında gerçekleşecek Ekoloji Atölyesi’nde saat 11:00’den itibaren film gösterimlerine, müzik dinletilerine, ortaklaşa yapılması planlanan atölye çalışmalarına ve ekoloji tabanlı söyleşilere katılmak mümkün.

68’liler Barış ve Kardeşlik Ormanı’nda 4 Mayıs Cumartesi günü başlayacak, “68’liler ve Ekoloji” başlıklı ekoloji atölyesinin programı şöyle:

SAAT 11:00
FİLM GÖSTERİMİ: İnsandan Sonraki Yaşam – Life After People

SAAT 13:00
AÇILIŞ KONUŞMASI: Osman Yılmaz-Yeşiller ve Sol Gelecek Eş Sözcüsü

SUNUM: Yılmaz Kilim-Tarım Orkam-Sen Mersin Şubesi

SAAT 14:00
DİNLETİ: Bayram Karataş

SAAT 14:30
ATÖLYE ÇALIŞMASI

SAAT 16:00
ŞİİR-TİYATRO

SAAT 16:30
DİNLETİ: Bayram Karataş

SAAT 17:00
KAPANIŞ

—————————————————————————-
DAVETLİ KATILIMCILAR:
Mersin Nükleer Karşıtı Platform
Boğazpınar HES Karşıtı Platform
Bengisu Muazzez Kurtuluş-Ekoloji Kolektifi
Ayşegül Karayiğit-MERDOG
İmam Özdemir-Kültür Sanat Sen Mersin Şubesi

Detaylar ve son dakika güncellemelerini öğrenmek için etkinliğin facebook adresi

(Yeşil Gazete)

[Özel Haber] Seferihisar %100 Ekolojik Pazarı yerel ekonomiyle, küçük ölçekle geliyor!

Seferihisar’da açılacak &100 ekolojik pazarlarda yer almak isteyen üreticiler için başvuruların son haftasına girildi.

Türkiye’nin ilk Sakin Şehir’i (CittaSlow) olan Seferihisar’da açılacak olan %100 Ekolojik Pazar’da tezgah açmak isteyen üreticiler için son başvuru tarihi 10 Mayıs olarak belirlendi.

Buğday Derneği’nin yürüttüğü ve Türkiye’de hızla yayılan %100 Ekolojik Pazarların bir yenisi de, Sakin Şehir Seferihisar’da açılıyor. 15 Haziran’da açılacak olan pazarın hazırlık toplantılarında Seferihisar Belediyesi’nin ev sahipliğinde üreticiler ile bir araya gelindi ve %100 Ekolojik Pazar Standartları ve ilgili kriterler ve uygulamalar hakkında bilgi verildi, görüş ve öneriler alındı.

Bu hazırlık toplantılarının sonucuna göre, Seferihisar %100 Ekolojik Pazar’da yer almak isteyen üreticiler arasında öncelikler

  1. Seferihisarlı çiftçiler,
  2. İzmir ve komşu illerden gelen çiftçiler,
  3. İzmir ve komşu illerden gelen ve kendi ürününü dönüştüren üreticiler
  4. İzmir ve komşu illerden gelen ve kendi tesisinde paketleyen üreticiler,
  5. İzmir ve komşu illerden gelen ve fason paketleme yapanlar,
  6. Pazara çeşitlilik sağlayacak sınırlı sayıda aracı esnaf

olarak belirlendi.

Bu sıralamanın %100 Ekolojik Pazarlar’ın sadece “organik” tarıma değil, yerel ekonomilere ve küçük ölçekli üreticilere verdiği önceliğin bir göstergesi olduğu belirtiliyor.

 

%100 Ekolojik Pazarların bir yenisi de Seferihisar'da açılıyor.

 

Bu öncelik kriterlerini yanısıra, pazara 12 ay boyunca çeşitlilik getirmek, organik üretim yapan kooperatif veya üretici birlikleri olmak, ana geçim kaynağı tarım olan çiftçi olmak, sektörde eskilik, pazarlama tercihi olarak ekolojik pazarlara öncelik vermek gibi kriterler de belirlenmiş durumda.

Seferihisar’da 15 Haziran’da başlayacak %100 Ekolojik Pazar’ın bir diğer özelliği de, pazarda ithal ürünlere yer verilmeyecek olması ve “yerelliğin en temel kriterlerden biri” olarak  kabul edilmesi.

Pazardaki fiyatlandırma politikası da dikkat çekiyor. Buğday Derneği %100 Ekolojik Pazarlar Koordinatörü ve Eşmüdürü Batur Şehirlioğlu’na göre “Ekolojik pazarlarda bir fiyat stratejisi olmadan başarıya ulaşması mümkün değil.” Şehirlioğlu’na göre “Özellikle orta gelirli tüketicilerin ulaşabileceği fiyatların belirlenmesi, ülkede ekolojik tarımın yaygınlaşması için çok önemli.”

“Üretimde ve tüketimde yerellik ve yeterlilik çok önemli” diyen Şehirlioğlu, Seferihisar halkının alışveriş yapamadığı bir ekolojik pazarı kesinlikle hedeflemediklerinin altını çiziyor.

Serbest fiyat politikasına uygun olarak üreticilerin fiyatlandırma sistemlerine müdahale etmediklerini belirten Şehirlioğlu, üreticilere bu konuda öneriler getirdiklerini, Seferihisar %100 Ekolojik Pazar için de etraftaki konvansiyonel semt pazarlarındaki fiyatları temel alan, bunların 50 kuruş – 1 lira kadar üstünde seyreden fiyat politikalandırmalarını üreticilere tavsiye ettiklerini belirtiyor.

Seferihisar %100 Ekolojik Pazar’ında yer almak isteyen üreticiler, 10 Mayıs tarihine kadar email üzerinden [email protected] ve [email protected] adreslerine başvuruda bulunabilirler. Elden yapılacak başvurular için de Seferihisar Belediyesi’ne başvurulabilir.

 

(Yeşil Gazete)