Ana Sayfa Blog Sayfa 4242

Taksim Dayanışması, Mücella Yapıcı için açlık grevinde

Mimar Mücella Yapıcı’nın kalp hastası olmasına rağmen serbest bırakılmamasını protesto eden gözaltındaki Taksim Dayanışması üyeleri açlık grevine başladı.

Pazar günü gözaltına alınan Mücella Yapıcı, kızı Cansu Yapıcı ve Şehir Plancıları Odası'ndan Akif Burak Atlar
Pazar günü gözaltına alınan Mücella Yapıcı, kızı Cansu Yapıcı ve Şehir Plancıları Odası'ndan Akif Burak Atlar

Avukat Efkan Bolaç’ın verdiği bilgiye göre İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nin Vatan Caddesi’ndeki biriminde tutulan, Taksim Dayanışması ’ndan  Doktor Ali Çerkezoğlu ve TKP MYK Üyesi Erkan Baş’ın da aralarıda bulunduğu 50 kişi, “Mücella Yapıcı’nın kalp hastası olmasına rağmen serbest bırakılmaması, nezarethane koşulları ve hukuka aykırı işlemleri” gerekçesi göstererek, bugün açlık grevine başladı.

 

Yiğit Bulut ve jölesine yeni görev: Başbakanlık başdanışmanı

24 TV Genel Yayın Yönetmeni Yiğit Bulut’un Başbakanlık Başdanışmanlığı görevine atandığı duyuruldu.

Star Gazetesinin internet sitesinde yayınlanan habere göre, 24 TV Genel Yayın Yönetmeni Yiğit Bulut Başbakanlık Başdanışmanlığı görevine atandı. 1 yılı aşkın bir süredir 24 TV Genel Yayın Yönetmenliği görevini sürdüren Yiğit Bulut Başbakanlık Başdanışmanı oldu.

TMMOB’un vize yetkisi Çevre Bakanlığı’na verildi

TMMOB’un harita ve plan gibi projelere vize yetkisi Çevre Bakanlığı’na verildi.

TBMM Genel Kurulu’nda, torba yasa teklifinin görüşmeleri sırasında kabul edilen önergeyle, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği’nin (TMMOB) harita, plan, etüt ve projelerine belli ücret karşılığında vize verme yetkisi Çevre Bakanlığı’na verildi.

AKP’li milletvekillerinin verdiği önergede, “Harita, plan, etüt ve projeler, idare ve ilgili kanunlarda açıkça belirtilen yetkili kuruluşlar dışında meslek odaları dahil başka bir kurum veya kuruluşun vize veya onayına tabi tutulamaz, tutulması istenemez” ifadesi yer aldı.

Neden Gezi Parkı mı?

CHP’li milletvekilleri, Gezi Parkı protestolarına destek veren TMMOB’un yapılmak istenen yeni düzenlemeyle cezalandırılmasının amaçlandığını belirterek, önergeye sert tepki gösterdi.

Tartışmaların ardından önerge TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildi.

Yedikule Bostanı sivil insiyatifi’nden Suna Kafadar son durumu Açık Radyo’da anlattı

Açık Radyo’da hafta içi her akşam 18:00 – 20:00 saatleri arasında yayınlanan Açık Dergi programına konuk olan Yedikule Bostanı sivil insiyatifinden Suna Kafadar son gelişmeler hakkında bilgi verdi.


Yedikule Zindanlarının hemen yanından başlayıp Kocamustafapaşa’ya kadar aralıklarla devam eden ve 1500 yıldan fazladır kentsel tarım alanı olarak kullanılan topraklar vaktiyle Arnavut ve Bulgar bostancılar tarafından ekiliyorken şu anda yoğunlukla Kastamonu Cide’den bölgeye gelen bostancılar tarafından ekiliyor.

Daha önce Ermeni Vakfına ait olan arazi şu anda belediyeye ait. Bostancılar, bostanların kullanımı için düzenli olarak işgal tazminatı ödüyor. Şu an yıkımına başlanan Hasan Amca’nın bostanı, 2006 yılından beri toprakları ektiği ve göz kulak olduğu için belediyenin aldığı  işgal tazminatından muaf. Kaderin garip bir cilvesi olarak bahsi geçen park projesinin konuşulmaya başlaması da yine aynı yıla denk düşüyor.

Kafadar, “Park’a değil bostanların yok edilmesine karşıyız”

Sahip olduğu toprağı, ağaçları, canlıları ve ekilen farklı türleri ile zengin bir biyoçeşitliliğe sahip olan ve kadim bir geleneğin devamı olan bostanların yıkımına karşı durarak bir çevre ve kültür bilinci temsil etmeye çalıştıklarını belirten Suna Kafadar, park yapılmasına karşı olmadıklarını projenin bostanları koruyacak şekilde yeniden düzenlenmesini istediklerini söylüyor.

Fatih Belediyesi'nin Yedikule Bostanlarının yerine yapılacak parka örnek diye gösterdiği Fındıkzade Çukurbostan Şehir Parkı

Yapılmak istenen Şehir Parkının Surların hemen yanında yükselen TOKİ konutlarının aynası olabileceğini de belirten Kafadar, benzerini Sulukule’de gördüğümüz bu mutenalaştırma projesine izin vermemek gerektiğinin altını çiziyor.

Belediye geçtiğimiz cumartesi aniden yıkımına başlanan bostanların boşaltılması için 1 haftalık süre vermiş durumda.

Bir bostanın hali hazırda yıkıldığını ve yatakların molozla doldurulduğunu belirten Kafadar, belediye görevlilerinin yatakların neden molozla doldurulduğu sorusuna ise “molozun üstüne 1 metre toprak atacakları” cevabını aldıklarını ifade ediyor.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yürütülen projenin yeniden düzenlenmesi ile ilgili Kadir Topbaş’tan randevu almaya çalıştıklarını fakat henüz bunda başarılı olamadıklarını dile getiren Suna Kafadar,bir diğer önemli konunun bölge sakinleri ile diyalog kurulması olduğunu söylüyor.

Son olarak süreç hakkındaki bilgi ve belgeleri paylaşmak, bostan topraklarını koruyacak düzenlemeler için yerel yönetimle diyalog oluşturmak için yedikulebostanlari.tumblr.com internet sitesini oluşturduklarını belirten Suna Kafadar sürecin takipçisi olacaklarını belirtti.

Öte yandan, Pazartesi günü Yedikule Bostanlarının önünde yapılan basın açıklamasında Cemal Kafadar, Çevre dersi vermeye hazırlanan Milli Eğitim Bakanlığı yetkililerinin bu zengin biyo-çeşitliliğe sahip toprakları görmesi ve bu doğal laboratuvarlardan faydalanması önerisini getirmişti

Konu ile ilgili daha önceki haberlerimiz

yesilgazete.org/blog/2013/07/07/fatih-belediyesi-yedikule-bostani-sehir-parkina-donusecek/

yesilgazete.org/blog/2013/07/07/tarihi-yedikule-bostanlari-yok-ediliyor/

yesilgazete.org/blog/2013/07/08/direnbostan-yedikule-bostanini-kurtarmak-icin-1100de-belgradkapiya/

 

Haber: Gizem Hasırcıoğlu

(Yeşil Gazete)

 

Eskişehir’de 2 Haziran’da sopalarla dövülen Ali İsmail Korkmaz hayatını kaybetti

Eskişehir’de 2 Haziran 2013 tarihindeki ‘Gezi Parkı’ eylemine destek için yürüyüşe katıldığı sırada polisin biber gazlı müdahalesinden kaçarken kimliği belirsiz kişilerce saldırıya uğrayarak beyin kanaması geçiren Anadolu Üniversitesi öğrencisi 19 yaşındaki Ali İsmail Korkmaz, tedavi gördüğü Osmangazi Üniversitesi Hastanesi’nde hayatını kaybetti.

Anadolu Üniversitesi Eğitim Fakültesi İngilizce Öğretmenliği Bölümü 1’inci sınıf öğrencisi olan ve Eskişehir’de 2 Haziran Pazar gecesi Gezi Parkı eylemine destek için AK Parti il binasına yürüyen yaklaşık 4 bin kişinin bulunduğu kalabalık arasında yer alan Ali İsmail Korkmaz, Polisin boyalı pbasınçlı su ve biber gazlı müdahalesinin ardından ara sokaklara kaçmış ve burada sivil giyimli 5-6 kişinin saldırısına uğramıştı. Korkmaz’ı arkadaşları yaralı halde bulup Anadolu Üniversitesi Yunus Emre Kampüsü içerisindeki Mavi Hastane’ye götürdü.

Korkmaz buradan yakındaki Yunus Emre Devlet Hastanesi’ne sevk edildi. İddialara göre Ali İsmail Korkmaz’ın burada tomografisi çekildi ve ‘Bir şeyin yok’ denilerek müşahede altına alınmayıp evine gönderildi.

3 Haziran Pazartesi günü sabaha karşı hastaneden eve gidip uyuyan Ali İsmail Korkmaz uyandığında arkadaşları konuşmakta güçlük çektiğini farkedince durumu ailesine haber vermiş aynı gün Eskişehir Devlet Hastanesi’ne götürülen ve burada yapılan tetkiklerde beyin kanaması geçirdiği belirlenmişti.

Ali İsmail Korkmaz, Ethem Sarısülük, Abdullah Cömert, Mehmet Ayvalıtaş ve komiser Mustafa Sarı’dan sonra Gezi Direnişi sırasında hayatını kaybeden beşinci kişi oldu.

(Yeşil Gazete)

TMMOB değişiklikleri ve toplumsal mücadelenin önünü açacak dinamikler / Fevzi Özlüer

Uzun yıllardır, TMMOB ve bağlı odaları pek çok kent ve çevre davasının önemli aktörü oldu. TMMOB kamu kurumu niteliğiyle hem devlet iktidarını kullandı ama diğer yandan da bir demokratik kitle örgütü gibi davrandı. Bu kurumsal kimliğin olanakları ve dezavantajları da oldu. Hükümet ise önüne aldığı yatırım planının önünde yeni bir GEZİ direnişi yaşamak istemediği için bu operasyonu yaptı. Nükleer santral davaları, özelleştirmeler, üçüncü köprü,  AOÇ, Taksim Yayalaştırma Projesi, Galataport gibi pek çok projenin yargıya taşınması sürecinde hep TMMOB ve bağlı odaları gördük.

Bu  projelerin yargısal yolla denetlenmesi yoluyla, idarenin karar alma süreçlerine katılma yolu açıldı. Bu yol uzun süredir kapatılmaya çalışılıyordu. Önce odaların dava açma ehliyetini sınırlandıracak biçimde ortaya çıkan mahkeme kararları hızla arttı. Yargısal denetim süreci hukukun usul kurallarıyla tıkanmaya çalışıldı. Odaların dava ehliyeti daraltıldı. Ama bununla da yetinilmedi, adalet hizmetlerinin paralılaşmasının sonucunda, çok önemli kent ve çevre davalarının fahiş bilirkişi ücretlerinin, dava masraflarının karşılanması konusunda aktif rol alan odaların mali olanakları kısıtlandı.

Bu mali olanaklar arasında en önemli kalem odaların üye gelirleri dışında, denetim, tescil gelirleriydi.  Proje, plan yapan meslek mensuplarının mühendislik veya mimarlık yapıp yapmadığını denetleyen bu mekanizmanın yasal değişiklikle Odaların denetimine tabi olmaktan çıkartılması, önemli bir gelir kaleminin odaların elinden alınması anlamına geliyor. Bu denetimler, plan ve proje denetimi değil üyelerin mühendis, mimar, plancı yeterliliklerinin denetimi olduğunu da akılda tutmak gerekir. Aslında bu son operasyon odaların öncelikli olarak mali olanaklarını kısıtlama amacını taşıyordu. Odaların mali olanakların kısıtlanmasının dolaylı sonucu olacak süreç aslında, “toplum hizmetinde mimarlık ve mühendislik” şiarıyla kitle örgütü vasfını ön plana çıkartan bir devlet organının elini ayağanı piyasa araçlarıyla kontrol etmek olmuştur. Devlet açıkça demektedir ki, devlet iktidarının olanaklarını bana karşı kullandırtmam.

Taksim’i insansızlaştırma planına karşı açılan davanın hükümet aleyhine sonuçlanması bir yandan AKP’nin elini de rahatlattı. Çünkü en baştan beri hükümet doğrudan ne plebisit ne referandum istiyordu. Ne de sokakta etkin bir muhalefete tahammülü vardı. Yargı kararı tüm bu gelişmelere ön alan bir zemin sağladı. Tam da bu kararın kamuoyunda tartışılmaya başlanması ardından, uzun süredir işleyen bu süreçte AKP adım attı. Gezi direnişi öncesinde olduğu gibi gündemin egemeni olacağı süreci tetikledi. Bu operasyonun GEZİ direnişiyle ilgili Mimarlar Odası’na düzenlenen baskın, yıldırma ve imha süreciyle paralel işlemesinin pek çok sembolik anlamı vardı. Ama bu anlamlar başka bir yazının konusu.

Öfkeyle Kalkan

Toplumsal medyaya, Gezi Direnişinin rövanşı olarak yansıyan bu hamlenin bir de diğer yüzü olduğunu bu noktada hatırlamak gerekiyor. Bu son operasyonun orta vadede birkaç başlıkta özetlenecek sonuçları olacak.

Bu sonuçlardan ilki, yargısal denetim yolları ilga edilen toplum kesimleri, bu katılım mekanizmasının işlevsiz kalmasıyla yeni direniş ve katılım mekanizmaları yaratma sürecine girecektir. Ekolojik krizin keskinleşmesine ön ayak olan tek adama dayalı kalkınmacılığın doğal sonucu daha fazla toplum kesimini huzursuz edecek, sözünü mahkemelerde dinletemeyen, mahkemelere gidemeyen bu kesimler, sorunlarını doğrudan çözecek arayışlara daha hızlı ve daha yoğun girecektir. Bu yoğunluğu önümüzdeki günlerde gözlemlemek mümkün olacaktır. Bu nedenle artan baskı doğrudan yaşama yönelmiş bir baskı olduğu için bunun karşısında sessiz bir öfke birikimi değil; yoğun ve kitlesel hareketlere gebe olduğumuzu görmek gerekir. Bu hiç de hükümetin isteyeceği bir süreç olmayacaktır. Hatta tüm bu operasyon bir yönüyle de tüm bir toplumsal muhalefeti etkisizleştirme ve örgütlü olanakları ilga amacı taşısa da bu girişimin yeni örgütlenme dinamikleri ve kitleselleşme dinamiklerine gebe olduğunu görmek gerekir.

Diğer yandan bu operasyonun TMMOB tüzel kişiliğine yapıldığı ve TMMOB tarafından iyi kötü yıllardır doldurulan toplumsal muhalefet zemininde bir boşluk yaracağını düşünenler de vardır. Bu kısmen doğruluk payı taşıyan bir önerme olsa da, toplumsal mücadele alanında bu boşalacak zeminin aynı zamanda toplumun yurttaş davalarına yönelerek, kendi özgücünü yaratacak olanaklara yönelmesini de zorlayacaktır.  Mühendis ve mimarların esnek emek süreçleri içinde kendilerini örgütleyecekleri yeni sendikal tarzlar bir yandan diğer yandan da toplumun diğer ezilenleriyle mühendis ve mimarların dolaysızca piyasada buluşacakları yeni örgütlenme biçimlerine gebe olduğumuz bir süreçten geçiyoruz. Evet, AKP toplumun yargısal yolla denetim yollarını tıkayacak etkin bir piyasa adımı attı ama bu adım pek yakın bir zamanda daha güçlü bir toplumsal muhalefete de zemin hazırlayacaktır.

Öfkeyle kalkan hükümetin, merkezileştirme, tekleştirme eğilimi ve kararlılığı merkez kaç etkisiyle daha fazla toplumsal gücün merkezden uzaklaşmasına zemin hazırlayacak, toplum geleceği hakkında kendi özgüçlerini hem maddi hem manevi olarak harekete geçirmek zorunda kalacaktır. Bu tarihsel moment, korparatizmin tüm sınırlılıklarını aşacak ve meslek odası eksenli sivil toplum siyaseti yerine tabandan gelişen bir devrimci toplumsal dinamiğe de kapı aralayacaktır.

Bu yazı ilk olarak ekolojistler.org/ da yayınlanmıştır.

 

Fevzi Özlüer

 

Gerçek Gıda ucuz olabilir mi? / Ceyhan Temürcü

0

Doğal ve endüstriyel gıdaların maliyetleri ve fiyatları üzerine

Büyük ölçekli endüstriyel üretim ve yaygın dağıtım/satış ağlarına dayalı günümüz gıda sektörünün kendilerine sunduğu gıdalardan hoşnut olmayan pek çok insan, organik sertifikalı olsun veya olmasın, doğal gıdalara yönelme ihtiyacı duyuyor. Ancak bu ürünlere erişimle ilgili önemli bir sorun, bunların endüstriyel/konvansiyonel ürünlere göre genellikle daha pahalı olması.

Bu yazıda doğal gıdalar ile endüstriyel gıdalar arasındaki bazı temel farkları ele almaya ve üretim süreçlerindeki dışsal (ekolojik, sosyo-ekonomik, sağlıkla ilgili ve kültürel) maliyetlere değinmeye çalışacağım. Ardından, doğal gıdaların endüstriyel gıdalarla neden fiyat rekabetine giremeyeceğini açıklamaya ve bu noktada neler yapabileceğimizle ilgili görüşlerimi ortaya koymaya çalışacağım.

Bu yazı bağlamında ‘doğal’ veya ‘gerçek’ gıda ifadeleriyle; besleyici, insanların sağlığına ve esenliğine katkı sağlayan, doğal tat ve lezzete sahip olan, hile içermeyen ve gerçekte ne ise o şekilde sunulan gıdaları kastediyorum. Bu ‘doğal/gerçek gıda’ tanımının dışında kalan gıdalar ise; besleyicilik değeri düşük olan, veya sağlığa olumsuz etkileri olan, veya yapımında/sunumunda hileler olan, veya yapay olarak tat ve lezzet verilmiş gıdalardır.

Üretim süreçleri yönünden bakıldığında doğal gıda, temiz ve sağlıklı toprakta yetişen bitkilerden veya doğal yapılarına uygun koşullarda yaşayan hayvanlardan elde edilen kaynaklarla ve doğal yöntemlerle üretilir[1].

Doğal gıdaların her zaman gerçek ve yararlı gıdalar; endüstriyel olanların da her zaman yapay veya zararlı gıdalar olduğunu söylemek mümkün olmasa da, üretim süreçlerine yakından bakıldığında bu denkliklerin büyük ölçüde geçerli olduğu görülür. Aşağıda tabloda bazı gıda kalemleri ile ilgili örnekler verilmiştir:

 

Doğal/gerçek gıda Endüstriyel/yapay gıda
Serbest gezinen, doğal yemlerle beslenen tavukların yumurtası Sürekli kapalı ortamlarda tutulan, endüstriyel yemlerle ve yapay katkılarla beslenen, hormonlar ve ilaçlarla desteklenen, sarısının rengi özel renk verici katkılarla ayarlanan tavukların yumurtası
Doğal yapısını ve canlılığını koruyan toprakta sistemik kimyasal ilaçlar ve hormonlar olmadan yetiştirilen meyve ve sebzeler Yasal olarak izin verilen düzeyde dahi olsa sistemik ilaç kalıntıları içeren, suni gübrelerdeki aşırı azot nedeniyle doğal boyutlarının ötesinde büyümüş ve lezzet yoğunluğu azalmış, raf ömrünün uzaması için koruyucu tabakayla kaplanmış meyve ve sebzeler
Karakovanlarda veya organik balmumu ile, tarım ilaçlarıyla kirletilmemiş bir bölgede üretilen, katkısız bal Her üretim döngüsünde katlanarak artan naftalin ve ilaç kalıntıları içeren balmumu kullanılarak, glikoz şurubuyla beslenen arılarla, yoğun zirai ilaçlama yapılan bir alanda üretilen bal
Doğal/organik tarımla yetiştirilmiş buğdayın yavaş dönen taş değirmende öğütülmesiyle elde edilmiş tam buğday unundan, yapay katkılar olmadan üretilen ekmek, erişte, bisküvi ve diğer unlu mamüller Tohum koruma ilaçları, böcek ilaçları, ot ilaçları ve zirai gübreler kullanılarak üretilmiş buğdayın, ısıl ve mekanik işlemlerle kabuğundan ayrılarak elde edilen özden yapılan, beyazlatma ve rafinasyon işlemleriyle yararlı bileşenlerinden yoksun bırakılan, koruyucu-geliştirici katkılar eklenen undan yapılan ekmek ve diğer unlu mamüller
Doğal/organik tarımla üretilmiş bitkilerden soğuk presleme ile elde edilen ve mekanik yöntemle filtrelenen bitkisel yağlar Zirai ilaç kalıntıları içeren yağ bitkilerinin yüksek basınç ve sıcaklıkta preslenmesi sonucu doğal yapısı bozulan, kimyasal yöntemlerle rafine edilen, koku giderici ve renk ayarlayıcı katkılar eklenen bitkisel yağlar
Meralarda serbest gezinen, yeşil otlarla beslenen, güneş ışığı gören ineklerin çiğ sütünün, soğuk zincirle taşınıp uygun sıcaklıkta sterilize edilmesiyle elde edilen süt ve bundan elde edilen süt ürünleri Doğal yapılarına uygun olmayan kapalı ortamlarda endüstriyel yemler ve katkılar ile beslenen, antibiyotikler, ilaçlar ve hormonlarla desteklenen ineklerden elde edilen, toplama ve işleme merkezlerine ulaşana kadar bozulmaması için koruyucular katılan çiğ sütlerin çok yüksek sıcaklıkta işlenmesi ve homojenize edilmesi ile elde edilen sütler ve bunlardan elde edilen süt ürünleri

 

Endüstriyel gıda üretiminde dışsal maliyetler

Bin yılların kültürel birikimi sonucu günümüze ulaşan doğal gıda üretiminde birincil amaç, insanlara yarar sağlayacak ürünler ortaya çıkarmaktır. Bu üretim sevgiyle, özenle ve hizmet duygusuyla yapılır. Oysa günümüzün kapitalist ekonomik sistemi içinde gelişmiş olan endüstriyel gıda üretim ve pazarlama süreçlerinde birincil hedef para kazanmaktır. İnsanların sağlığına katkı sağlama amacı ya yoktur, ya da ancak bir pazarlama stratejisi olarak ortaya çıkar.

Doğal gıdalarla endüstriyel gıdalar arasındaki bu temel farkın sonucu olarak, üretim süreçleri içinde, çoğunlukla son kullanıcının görüş alanının dışında kalan önemli farklar ortaya çıkar. Bunlardan biri, endüstriyel gıdaların üretim, dağıtım ve satış aşamalarındaki maliyetlerin önemli bir bölümünün, bu sektörlerdeki şirketlerin öz kaynaklarında herhangi bir eksilmeye neden olmaması, yani ‘dışsal’ maliyetler olmasıdır.

Ekolojik maliyetler

Doğal tarım ve hayvancılık yöntemlerinde, örneğin geleneksel aile çiftçiliğinde ve organik tarım uygulamalarında, toprağa, suya ve canlılara kalıcı zararlar veren sistemik kimyasal maddeler kullanılmaz. Üretim alanı dışındaki doğal döngülere zarar verilmez, hatta çoğu durumda biyoçeşitliliğe katkı sağlanır. Üretim alanlarında geçmişten günümüze ulaşan kültür bitkisi çeşitlerinin, toprak bütünlüğünün ve yabanıl flora ve faunanın korunup geliştirilmesini mümkün kılan yöntemler (örneğin; hastalık ve zararlılara dayanıklı yerel türler, polikültür, karışık ekim, dönüşümlü ekim, canlı gübre vs.) kullanılır[2].

Buna karşılık endüstriyel gıdaların üretiminde sıklıkla, hammadde temininden ambalajlamaya kadar pek çok aşamada, doğal yaşama zarar veren sistemik kimyasallar, ayrıca doğal yapı ve döngülere aşırı müdahale içeren yöntemler kullanılır. Endüstriyel tarım ve hayvancılık faaliyetleri verimi maksimize etmeyi, kayıp risklerini azaltmayı ve hasadı hızlandırmayı hedeflediği için, ekolojik maliyeti yüksek olan girdi ve yöntemlerin[3] kullanılması kaçınılmaz olur. Bu uygulamaların doğal yaşama, toprağın biyolojik yapısına, yerüstü ve yeraltı sularına, yabanıl bitki ve hayvan yaşamına verdiği zararlar iyi bilinmektedir. Üstelik, endüstriyel ürünlerin nakliye ve dağıtımında genellikle büyük mesafeler kat edilir ve bu durum büyük miktarda fosil yakıt tüketimine ve karbon salınımına neden olur.

Endüstriyel gıda üretiminin doğal çevreyle ilgili dolaylı bir etkisi daha vardır. Bu üretim tarzının doğayla uyumlu küçük çiftçiliğin yerini almasıyla giderek insansızlaşan kırsal alanlarda yeraltı ve yerüstü kaynakları büyük sermaye gruplarına açılır. Enerji, madencilik, turizm faaliyetleri adı altında ormanlar ve akarsular talan edilir.

Sağlık maliyetleri

Başta da söylendiği gibi doğal gıdalar, insanların sağlığına katkı vermesi için üretilen, besleyicilik ve şifa değeri yüksek gıdalardır. Endüstriyel gıdaların ise orta veya uzun vadede hastalıklara sebep olabilen maddeler içermesi son derece olasıdır: Örneğin; zirai ilaç ve hormon kalıntıları, katkı maddeleri, kimyasal koruyucular, lezzet artırıcılar, fazla tuz, şeker, sağlıksız yağlar, glisemik indeksi yüksek karbonhidratlar, doğal bileşenlerin bozulmasıyla ortaya çıkan serbest radikaller, vs. Bu maddeler genellikle üretim ve nakliye süreçlerini kolaylaştırmak, ürünlerin raf ömrünü uzatmak, maliyetleri düşürmek veya tüketicilerde bağımlılık oluşturmak için kullanılır. Üretimde yoğunluklu olarak kullanılan ayrıştırma, saflaştırma, ısıl ve mekanik işlemler gibi pek çok işlem ayrıca, ürün bileşenlerinin doğal yapılarında eksilmeler ve bozulmalar ortaya çıkarır. Bütün bunların toplumsal maliyetlerinden biri, obezite, kanser hastalıkları, metabolik ve dejeneratif hastalıklar, kalp-damar rahatsızlıkları gibi sağlık sorunlarındaki büyük artıştı. Bütün bunlar yetmezmiş gibi, halktan toplanan vergilerin önemli bir bölümü devletin sağlık harcamalarına ve sağlık sektörünün yatırımlarına aktarılır.

Sosyo-ekonomik maliyetler

Endüstriyel gıda sektöründe birincil ürünler ya büyük arazilerde modern konvansiyonel tarım yöntemleriyle üretilir veya çok sayıda küçük üreticiden ‘toplanır’. Toplama söz konusu olduğunda birincil ürünler için olabildiğince düşük fiyatlar ödenir. Çoğunlukla devlet potitikalarını da arkasına alan şirketler, serbest piyasa ilkelerine bile aykırı olan müdahalelerle haksız rekabet oluşturur. Üreticiler toptancılara ve sanayicilere bağımlı hale gelir.

Bu süreçte küçük çiftçiler ayrıca, kısa vadede büyük verim ve kazanç motivasyonuyla, şirket tohumlarıyla yapılan ilaçlı tarıma yönlendirilir. Yerel koşullara dayanımı düşük olan bu tohumlardan yetişen bitkilerin zirai ilaçlarla desteklenmesi gerekir. Bu noktada çiftçiyi ekonomik bağımlılığa sürükleyen tohum-ilaç döngüsü başlar. Aynı süreci, sözleşmeli üretimin yaygın olduğu endüstriyel hayvancılık alanında da gözlemek mümkündür. Örneğin süt, et ve yumurta üretiminde, kapalı alanlarda yoğun beslemeye alınan ‘yüksek verimli’ hayvan çeşitlerinin antibiyotiklerle, hormonlarla ve türlü katkılarla desteklenmesi gerekir[4]. Üreticiler çoğu zaman bu ilaçları ve destek ürünlerini belirli şirketlerden satın almak zorunda kalırlar.

Sonuç, küçük çiftçilerin ekonomik bağımlılığının giderek artması ve çoğunun üretimi bırakmak zorunda kalmasıdır. Küçük çiftçiliğin ve gerçek gıda üretiminin bu şekilde yok oluşa sürüklenmesi günümüzde bütün dünyada yaşanan bir olgudur ve büyük sosyal sonuçları vardır. Kırsal alanların boşalması ve şehirlerdeki nüfusun hızla artması sonucu sosyal uyum sorunları, doğa yoksunluğuna bağlı fiziksel ve ruhsal rahatsızlıklar, şiddet, yabancılaşma, işsizlik gibi büyük sorunlar ortaya çıkar.

Büyük çaplı endüstriyel gıda üretim, dağıtım ve satış süreçlerinde ortaya çıkan olgulardan biri de doğrudan emek sömürüsüdür. Gerek büyük zirai işletmelerde, gerekse dağıtım ve pazarlama sektörlerinde büyük miktarda ücretli işgücü çalıştırılır. Kazancın maksimize edilmesi için bu insanlara verilen ücretler ve haklar minimumda tutulur. Birincil ürünlerin küçük üreticilerden toplandığı durumlarda da durum değişmez: Endüstriyel gıda sektöründe yer alan şirketler düşük ücretler karşılığında büyük miktarda emek satın almış ve dolayısıyla artı değer elde etmiş olurlar.

Kültürel maliyetler

‘Yüksek verimli’ çeşitlere yönelen endüstriyel tarım ve hayvancılık faaliyetlerinin, gelenekten ve yerel bilgelikten beslenen doğaya saygılı üretim biçimlerinin yerini almasının getirdiği diğer bir sorun, yerel kültür bitkisi çeşitlerinin ve hayvan ırklarının azalması, bazı durumlarda genetik mirasın tümüyle kaybolmasıdır. Bu durumun sonuçlarından biri, zirai hastalık ve zararlı salgınlarına karşı doğal gen çeşitliliğinin sağladığı gıda güvencesinin tehlikeye girmesidir. Bir diğeri de; asırlardır kuşaktan kuşağa aktarılan kadim bilgilerin, doğayla ilişkilenme biçimlerinin, üretim yöntemlerinin, yemek kültürünün, yerel sanatların, kısacası bir bütün olarak yaşam kültürlerinin kaybolmasıdır.

Öte yandan; yiyeceklerini büyük alışveriş merkezlerinden ve marketlerden edinen şehir insanının da doğayla, yiyeceklerinin kaynağıyla ve üreticileriyle olan bağları zayıflar. Yüzyıllardır süren verimli kültürel etkileşim yerini tüketim kültürüne, yabancılaşmaya ve yalnızlaşmaya bırakır.

Doğal gıdalar endüstriyel gıdalarla fiyat rekabetine girebilir mi?

Endüstriyel ürünlerin son fiyatlarına düşme yönünde etki eden etkenlerden biri, üretim maliyetlerinin büyük ölçüde ‘dışsallaştırılmış’ olmasıdır. Bunun bir boyutu dışsal ekolojik maliyetler, yani doğa sömürüsü; diğer boyutu ise dışsal ekonomik maliyetler, yani emek sömürüsüdür.

İkinci etken, endüstriyel gıdaların çok büyük miktarlarda üretilebilmesi, dağıtılabilmesi ve satılabilmesidir. Yoğun makine kullanımı ile büyük arazilerde veya çiftliklerde düşük nitelikli de olsa bol ürün elde edilir. Kimyasal ilaçlar ve destek ürünleri sayesinde, değişken hava koşullarından çok fazla etkilenmeden istikrarlı üretim yapılabilir. Ürün işleme süreçlerinde kullanılan çeşitli ısıl, kimyasal ve mekanik işlemlerle ve koruyucu maddelerin eklenmesiyle ürünlerin raf ömrü uzatılır. Bu ürünler, büyük nakliye ve dağıtım zincirleriyle, coğrafi sınırlara fazla bağlı kalmadan toptancı hallerine ve büyük marketlerin raflarına kadar ulaştırılabilir.

Üçüncü etken, fiyat rekabetidir. İlk bakışta tüketicilerin yararına işliyor gibi görünen bu süreçte asıl ortaya çıkan sonuçlar, (i) şirketlerin dışsal maliyetlerini daha da artırmaya yönelmesi, (ii) ürünlerin kalitesinde düşüş ve hatta düpedüz sahte gıdaların ortaya çıkması ve (iii) bir veya birkaç büyük şirketin piyasaya hakim olmasıdır.

Endüstriyel üretim ile genel bir karşılaştırma yapıldığında, doğal üretimde birim arazi veya hayvan için ortalama girdi maliyetleri daha düşük olsa da, birim ürün için harcanan emeğin çok daha fazla, üretim hacminin ise çok daha az olduğu görülür. Bir çiftçinin, çiftçi ailesinin veya küçük tarımsal işletmenin, başkalarının emeğini sömürmeden ve doğal yöntemlerle işleyebileceği arazi büyüklüğü ve/veya yetiştirebileceği hayvan sayısı sınırlıdır. Doğal üretimde koruyucu önlemlerin sınırlı olması nedeniyle, değişken doğa koşulları her zaman istikrarlı bir üretime imkan vermez. Doğal gıdalar yapay koruyucu katkılar içermediği için depolama ömürleri de daha kısadır. Dağıtım ağlarından geçerek market raflarına, toptancı halinden geçerek pazar yerlerine ulaşması imkansız değilse bile çok zordur. İşlenmiş ürünler söz konusu olduğunda, küçük çiftçi veya işletmelerin önüne yasal engeller, ‘ambalajlama tesisi’ gibi altından kalkılması zor koşullar konur. Organik sertifikalı üretimde ise belirli pazarlama avantajları olmakla birlikte, kontrol ve sertifikasyon ücretleri önemli bir mali yük getirir.

Endüstriyel gıda üretim, dağıtım ve pazarlama sektörlerinin maliyetleri dışsallaştırma potansiyeli ve büyük satış hacimlerine karşılık, doğal üretimin emek-yoğun niteliği ve sınırlı üretim/satış hacmi düşünüldüğünde, doğal gıdalar ile endüstriyel gıdalar arasında son fiyat üzerinden bir karşılaştırma yapmanın zorluğu açıkça görülür. Yine de böyle bir karşılaştırmada ısrar edilecek olursa, bir doğal ürünün, örneğin meralarda otlayan hayvanların sütünden elde edilmiş gerçek bir köy peynirinin, herhalde endüstriyel karşılıklarının en kaliteli olanlarıyla karşılaştırması gerekecektir. Bu tür bir karşılaştırmanın doğal gıda talep eden tüketiciler açısından adil ve insaflı bir sonuç doğurmayacağı açıktır.

Doğal gıda üretiminde, değişken etkenlerden[5] ve son ürünün  niteliklerden dolayı, belirli bir gıda kalemi için her özel durumda farklı bir fiyat oluşması beklenebilir. İstisnalar söz konusu olmakla birlikte, geçimini doğal gıda üretiminden sağlayan bir üreticininin, ürünleri için düşük nitelikli endüstriyel ürünlere göre daha yüksek fiyat belirlemek zorunda kalması şaşırtıcı olmaz.

Bir serbest piyasa kavramı olan ‘rekabet’ doğal tarım ve hayvancılığın ruhuyla bağdaşmaz. Sorumluluk duygusuyla gerçek gıda üretimi yapan bir çiftçi veya üreticinin fiyat rekabetine zorlanması, ya gerçek gıda üretmekten vazgeçmesi, veya bütünüyle üretime son vermesi anlamına gelir. Sayıları ne yazık ki çok az bu insanların özenle ve binbir emekle ürettikleri gıdalar için uygun buldukları bedele saygı duymak ve onları olabildiğince desteklemek gerekir. Bu desteği hak ederler, çünkü toprağa ve biyolojik çeşitliliğe zarar vermek pahasına zehirli tarım ilaçları, yapay gübreler kullanmazlar. Kimsenin emeğine el koymaz, insanların sağlığını tehlikeye atarak para kazanmazlar. Doğayla barışık yaşamları toplumun sırtına yük olmaz. Doğaya, insan yaşamına, sosyal uyuma ve kültürel zenginliğe katkı sağlarlar.

Ne yapabiliriz?

Daha sağlıklı analizler için sayısal verilere ihtiyaç duyulsa da, üretim süreçlerindeki temel farklılıklar nedeniyle, doğa-dostu yöntemlerle üretilmiş gerçek gıdaların düşük nitelikli endüstriyel gıdalar kadar ucuz olmasını beklemek gerçekçi değildir. Peki yiyeceklerini para ile alması gereken milyonlarca insan bu durum karşısında ne yapabilir?

Öncelikle, doğal gıdalar ile beslenmenin getirebileceği ekonomik maliyet artışının göründüğü kadar fazla olmayabileceğini görebiliriz. Doğal gıdaları daha az yer, daha fazla doyarız: Endüstriyel beyaz ekmek ile gerçek tam tahıl ekmeğinin farkını bilenlerin bunu anlaması kolaydır. Doğal gıdalarla doğru ve dengeli beslenmekle uzun vadede sağlık masraflarımızın azalacağını; mutfak harcamalarındaki olası artışın, doğru beslenmenin getireceği bedensel, zihinsel ve ruhsal yararlara, yaşam kalitemizdeki ve üretkenliğimizdeki artışla dengeleneceğini öngörebiliriz. Doğal ürünleri daha fazla talep etmemiz, zaman içinde fiyatlarının görece düşmesini de sağlayabilir.

Elbette bireysel alışveriş tercihlerinin ötesinde de yapılabilecek şeyler vardır. Küçük çiftçileri ve yerel üretimi teşvik eden, doğal gıdalara erişimi kolaylaştıran tarım ve gıda politikaları talep edebiliriz. Bu yönde çalışan örgütler oluşturabilir veya var olanlara katılabiliriz. İçinde bulunduğumuz kurumlarda inisayatif alarak veya ilgili kurumlarla birlikte çalışarak tarım ve gıda politikalarını dönüştürmeye gayret edebiliriz.

Ancak gıda üretim süreçlerinin dışından gelen bu tür çabaların etkinliğinin, düzeni kökten değiştirecek bir devrim ortaya çıkmadığı sürece, sınırlı olacağını görmek gerekir. Devlet endüstriyel ürünlerin nitelikleri ve fiyatlandırmaları konusunda uygun gördüğü ayarlamaları yapmaya ve piyasayı yönlendirmeye devam edecektir. Sonuçta biz yine kendimizi, önümüze ‘gıda’ diye getirilip konanlarla yetinir ve bizi yönetenlerden çareler beklemeye devam eder halde bulabiliriz.

Bir diğer seçeneğimiz, gıda üretim süreçleriyle olan bağlantılarımızı güçlendirmek ve hatta üretimin bir parçası olmaktır. Öncelikle, elimizden geldiğince kendi gıdamızı üretebiliriz. Bir pencere önü, bir balkon, bir bahçe, küçük ölçekte ve kısmen de olsa kendi gıdamızı üretemize olanak verecektir. Hazır yiyecekler satın almak yerine yemeklerimizi olabildiğince evde hazırlayabiliriz. Ülkemizde yeni yeni filizlenen mahalle ve şehir bostanlarındaki kolektif çalışmalara katılabiliz.Yaşadığımız bölgede örgütlenmiş olan doğal besin erişim gruplarından birine katılabilir, yoksa oluşturulmasında etkin rol alabiliriz. Böylece duyarlı üreticilerle dayanışma içine girebilir ve tanıdığımız, güvendiğimiz üreticilerin ürünlerine aracısız bir şekilde erişebiliriz.

İçinde yaşadığımız toplumda gelir kaynakları doğal gıdalara erişmeye yetmeyecek kadar kısıtlı olan çok sayıda insanın var olduğu da bir gerçektir. En başta bu kişiler olmak üzere hepimiz, yaşamlarımızın bütünlüğünü elimize almak için daha köklü adımlar atmayı düşünebiliriz: Doğaya ve üretkenliğe dönmenin, birer çiftçi ve üretici olmanın yollarını arayabiliriz.

Halihazırda üretim yapan çiftçilerin de ayakta kalmak ve ürünlerini daha erişilebilir kılmak için yapabileceği şeyler vardır. Doğal tarım ve hayvancılıkla ilgili ata bilgilerini yeniden hayata geçirebilir, bunları permakültür gibi ekolojik arazi yönetimi yöntemleriyle birleştirerek daha fazla çeşitlilik içeren, daha dayanıklı ve kendine yeterli üretim sistemleri oluşturabilirler. Düşük girdili zirai yöntemler uygulayarak, kendi tohumlarını ve hayvanlarını üreterek üretim maliyetlerini daha da azaltabilirler. Ürünlerini başka duyarlı çiftçilerin ürünleriyle takas edebilirler. Alıcılarını yeterli şekilde bilgilendirerek güven esasına dayalı ilişkiler oluşturabilirler. İşbirliğine dayalı üretim-kullanım modellerinin oluşmasında, bir takas ve dayanışma ekonomisinin kurulmasında öncü rol oynayabilirler.


[1]
Bu yazıda ‘doğal üretim’ ifadesiyle kastedilen, doğal süreçlere hiçbir kültürel müdahale olmaması değildir: Onbinlerce yıllık kültürel evrimden süzülerek günümüze ulaşmış, doğal çevreye ve insan sağlığına etkileri sınanmış olan girdiler (örneğin geleneksel ıslahla elde edilmiş tohumlar) ve yöntemler (örneğin polikültür, kardeş bitkiler) kadar, güvenli yeni yöntemleri de (örneğin damlama sulama) kapsayabilir. Bu yazı bağlamında ‘doğal üretim’ tanımını, çevreye ve insan sağılığına etkileri yönünden organik üretim standartlarıın altında olmayan, yani en azından sistemik kimyasal girdilerin kullanılmadığı üretim biçimleri olarak kabul edebiliriz.

[2]
Organik tarımın özgün felsefesinde doğaya ve toplumsal bütünlüğe saygılı üretim ideali olsa da, büyük ölçekte yapılan organik üretimlerin de doğal çevreye olumsuz etkileri olabilmektedir.

[3]
Örneğin monokültür, kimyasal ilaç uygulamaları, toprağın derin sürülmesi, gen transferi veya mutasyon ıslahı gibi genetik müdahale yöntemleriyle elde edilmiş ve ekolojik güvenliği sınanmamış tohumlar, vs.

[4]
Konunun ayrıca incelenmesi gereken diğer bir önemli boyutu, hayvanların doğal yapılarına uygun olmayan koşullarda yaşamaya zorlanmasıdır.

 

[5]
Örneğin; iklim, arazi miktarı, hayvan sayısı, toprak yapısı, suya erişim, tarımsal teçhizat, talep miktarı, satış kanalları, vs.

 

Ceyhan Temürcü

[email protected]

 

 

[Özel Haber] Tortum’da devran değişti, şimdi mahkemeye çıkma sırası Hes’çi şirket çalışanlarında

Erzurum’un Tortum ilçesi Ödük Vadisi Bağbaşı beldesinde yaşayanlar yılardır başlarındaki HES belasını atmak için mücadele halindeler. Yarın sabah 09:00’da ise HES’çi şirket için çalışanlara karşı savcılık tarafından açılan davanın ilk duruşması görülecek. Yani Tortum’da devran tersine döndü, bundan sonra HES ile kendi servetlerine servet katarken doğayı katletmekten çekinmeyen tüm işletme sahiplerinin düşünmesi gerekiyor.


paylaşmak için tklynz / click for to share

Tortum’daki HES hareketinin davasını üstlenen avukatlardan Eşber Yağmurdereli ile Yeşil Gazete için görüştük ve kendisinden bu yeni süreç hakkındaki düşüncelerini okurlarımız için paylaşmasını istedik.

Yağmurdereli, “Savcı, Kaymakam ve Vali hakkında da dava açmak istedi ama İçişleri Bakanlığı izin vermedi”

Şu anda yarınki duruşma için Tortum’da bulunan Yağmurdereli, bu duruşmanın çok önemli olduğunu çünkü ilk kez HES karşıtları ya da bölge halkının yerine doğrudan HES’çi şirket çalışanlarının yargılanacağını belirtiyor.

Avukat Eşber Yağmurdereli, Tortum Savcılığı’nın bölgede HES olması durumunda yaşanacak doğa tahribatı hakkında hazırlanan raporları inceledikten sonra hem HES’çi şirket aleyhine hem de kamu adına yürütmeden sorumlu Kaymakam ve Vali aleyhine dava açmak istediğini ancak İçişleri Bakanlığı’nın mülki amirler için dava açılmasına müsaaede etmediğinin altını çiziyor.

Eşber Yağmurdereli

Bugüne kadar gelinen durum hakkında da bilgi veren Yağmurdereli, Bağbaşı beldesinde yaşayan halkın sindirilmeye çalışıldığını, halen 500 kadar köylünün 3’er 5’er yıllık tutuklama talepleriyle yargılandığı davaların sürdüğünü ifade ederek, köylülerin aleyhine açılan davanın bir sonraki duruşmasının ise 20 Eylül’de görüleceğini, bu duruşmada da nihai kararın verilmesinin beklendiğini sözlerine ekliyor.

Tortum Savcılığı’nın HES’çi şirket çalışanları hakkında hazırladığı iddianamede, bölge hakkında daha önce bilimsel heyetlerce yapılan raporlara atıf yapılıyor; HES inşa ederken çıkan hafriyatın meracılık yapılan alanlara boşaltılarak bu bölgelerde doğayı tamamı ile tahrip ettiği ve bir yandan da köyün içme suyunu kirlettiği vurgulanıyor. Avukat Eşber Yağmurdereli, çevre suçu işleyen şirketlerin yarınki duruşmadan sonra yeni davalar ile karşı karşıya kalabileceğini belirtiyor.

Haber: Alper Tolga Akkuş / #anavarrza

Editör: Sinem Demir

(Yeşil Gazete)

1 Haziran 2013 Kadıköy’den Taksim’e Boğaziçi Köprüsü yürüyüşü

Gezi Parkı Direnişi 43. gününde. 22 Mayıs saat 22:30’da parka giren hafriyat kamyonları, tesadüfen orda toplantı halinde bulunan Taksim Dayanışması üyeleri, 28, 29, 30 ve 31 Mayıs’ta polisin gerçekleştirdiği şafak operasyonları. Parkta tek dertleri ağaçları korumak ve uyumak olan direnişçilere reva görülen devlet zulmü.

paylaşmak için tklynz / click for to share

Ve 31 Mayıs’ı 1 Haziran’a bağlayan gece direnişe uyanan, direnişe geçen, direnişe kilitlenen bir Türkiye.

Kadıköy yakasından Taksim’e doğru akan bir halk. 1 Haziran sabahında görünce hepimizin içine ışıklar doğuran Boğaziçi Köprüsünden geçmekte olan direnişçilerin o anlatılmaz görüntüsü.

http://www.youtube.com/watch?v=dzqFEx_a1q8

Bant Mag ekibinden Yetkin Nural ve Sadi Güran, bu yürüyüş ile ilgili 3 dakikalık bir video hazırlamış.

Sizlerle paylaşıyoruz.

(Yeşil Gazete, Bant Mag)

Taksim Dayanışması, “Aklın, vicdanın, hukukun ve demokrasinin bittiği yerdeyiz

Taksim Dayanışması’nı oluşturan örgütlerin temsilcileri Taksim Meydanı’ndaki basın toplantısı gerçekleştirdi. Temsilciler daha sonra, Gezi Parkı’na yürüdü. “Bu daha başlangıç mücadeleye devam” sloganı atan direnişçiler Gezi Parkı’na girdi. Park içinde alkışlarla yürüyen kalabalık, kısa bir basın açıklaması yaptı.

paylaşmak için tklynz / click for to share

Taksim Dayanışması’nın, Taksim Hill Otel’de düzenlediği basın toplantısında konuşan TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Soğancı, “Taksim Dayanışması olarak polisin saldırısını ve gözaltıları şiddetle kınıyor, acilen dün ve daha önceki günlerde keyfi ve hukuksuz bir şekilde gözaltına alınan vatandaşlarımızın, haklarında hiçbir hukuki işlem yapılmadan serbest bırakılmasını talep ediyoruz” dedi.

Basın açıklamasının  tam metni;

BASINA VE KAMUOYUNA

9 Temmuz 2013

Artık aklın, vicdanın, hukukun ve demokrasinin bittiği yerdeyiz.

Yaklaşık bir buçuk aydır, tüm polis şiddetine, gözaltılara, her türlü baskıya, karalamaya, yalan ve dolana karşı sürdürülen haklı, meşru ve kararlı mücadelemiz sonucunda Gezi Parkı’nın Park olarak kalmasını sağlayanlar, Vali tarafından seremoniyle açılan parka gitmek isterlerken tamamen hukuksuz bir şekilde engellenmiştir. 8 Temmuz Pazartesi akşamı hiçbir uyarı olmadan, İstiklal Caddesi girişinde emniyet güçleri tarafından halkımıza, yine gaz, su, plastik mermi ile saldırılmış ve Taksim Dayanışmasını oluşturan emek/meslek örgütleri, demokratik kitle örgütleri, siyasi parti temsilci ve yöneticileri de olmak üzere birçok arkadaşımız, yine valinin talimatıyla ve hukuksuz bir şekilde gözaltına alınmıştır. Hukuk ve yargı kararları, yok sayılmak suretiyle suç işlenmiştir.

Taksim Dayanışması olarak polisin saldırısını ve gözaltıları şiddetle kınıyor; Acilen dün ve daha önceki günlerde keyfi ve hukuksuz bir şekilde gözaltına alınan vatandaşlarımızın, haklarında hiçbir hukuki işlem yapılmadan serbest bırakılmasını talep ediyoruz.

Günlerdir acizlik içerisinde bu kenti polis şiddeti marifetiyle idare etmeye çalışanlar artık halka yalan söylemeyi bıraksınlar. Yarattıkları her türlü bilgi kirliliğine, karalamaya, iftiraya karşı gerçekler apaçık ortadadır. Buradan tekrar iktidara, bu kentin idarecilerine sesleniyor ve hatırlatıyoruz;

“Gezi Parkı” sizlerin doğa, bilim ve demokrasi karşıtı, rantçı projelerinize karşı halkın, kullandığınız her türlü insafsız şiddetinize rağmen, kararlı ve onurlu mücadelesi ile Park olarak kalmıştır. Orayı var eden de, güzelleştiren de sizler değil, halkın ta kendisidir.

Bu mücadelede maalesef yaralılarımız ve can kayıplarımız vardır ve bu durum sizlerin kolluk kuvvetlerinizin akıl almaz, vicdana sığmaz şiddeti sonucu olmuştur. Dün eli palalılar bugün sokaklarda rahat rahat gezerken, hayatında hiç kimseyi incitmemiş arkadaşlarımız gözaltına alınmaktadır. Sorumluların hiçbiri bugüne kadar hesap vermemiştir. Aksine bu şiddetin gerçek sorumlularını “aklama” yarışına girilmiştir. Tüm Türkiye ve Dünya şunu görmüştür ki, 28 Mayıs’tan bu yana yaşanan bu süreçte, polisin olmadığı günlerde Gezi Parkı ve Taksim’de halkımız dayanışmanın, kardeşliğin, yaratıcılığın, barışın ve demokrasinin en güzel örneklerini sergilemiş, insanların geleceğe dair umutlarını yeşertmiştir. Yurdumuzun dört bir yanında parklarımız ve meydanlarımızda kendiliğinden yeşeren ve ortak irademizi oluşturmak için gerçekleştirilen forumlar; kendi hayatlarımızın kaderini hep birlikte kendimizin belirleyeceği, Türkiye’de gerçek bir demokrasinin inşasına dair hepimize ışık olmuştur. Eğer halen daha Valinin kendisi ile birlikte, tüm bu şiddet ve karanlığın sorumluları Taksim Dayanışmasının bu ısrarlı ve meşru duruşunu anlayamıyor ise söylenebilecek çok fazla şey kalmamıştır.

Taksim Dayanışması bileşenleri ve Gezi Parkı sürecinde Taksim Dayanışması’na destek veren tüm yurttaşlarımızca sürdürülen mücadelenin haklılığı kamuoyunda, yargıda ve diğer tüm alanlarda defalarca kanıtlanmıştır. Her türlü baskı, engelleme, karalama ve zorbalık bizleri, mücadelemizden bir adım bile olsa geriye düşürmeyecek, dayanışmamızı yıldıramayacaktır. Taleplerimizin yani polisin ve idarecilerin ısrarla çiğnedikleri Anayasal haklarımızın takipçisiyiz. Emek, alınteri ve acı ile elde ettiğimiz kazanımlarımızdan vazgeçmeyeceğiz. Bugün ve bundan sonra, yaşam alanlarımıza dair söz söyleme hakkımız için burada ve her yerde olmaya devam edeceğiz.

TAKSİM DAYANIŞMASI