Ana Sayfa Blog Sayfa 4227

Barcelona’nın kararı Luis Enrique

0

Gelecek sezon için Celta Vigo’yla anlaşan Luis Enrique, Barcelona’yla görüşmelerde son aşamaya geldi. Açıklamanın bugün yapılması bekleniyor.

İngiliz basınında çıkan haberlerde Tottenham’ın teknik direktörüAndre Villas-Boas’ın görev için favori konumda olduğu iddia edilmiş, Barcelona’nın Portekizli teknik adamla iletişime geçtiği ve taraflar arasında görüşmelerin başladığı belirtilmişti.

Ancak son gelişmeler ışığında Barcelona yönetiminin, özellikle başkanSandro Rosell’in çok istediği Luis Enrique‘de karar kıldığı anlaşıldı.TV3 ve Sport gibi kaynakların da özel haberlerlerinde Celta Vigo’yla gelecek sezon için anlaşmaya varan Luis Enrique’nin serbest kalması için Barcelona’nın “ek bir bedel” ödemeyeceğini çünkü Celta’nın Enrique’i İspanya Futbol Federasyonu’na henüz bildirmediği vurgulanıyor.

Barcelona’nın ayrıca Luis Enrique‘yi göreve getirdikten sonra takımın mevcut yardımcı antrenörü Rubi‘nin de Celta Vigo‘ya gidişine izin vereceği iddia edildi.

43 yaşındaki Luis Enrique, 2008-11 arasında Barcelona B Takımı’nın teknik direktörlüğünü üstlenmişti.Enrique bu tecrübesinin ardından Roma Teknik Direktörlüğü‘ne getirilmiş ancak Serie A’da sadece bir sezon kalabilmişti.

 

Şampiyon Froome

100. kez düzenlenen Fransa Bisiklet Turu’nda Team SKY’dan Chris Froome şampiyonluğa ulaştı.

Fransa Bisiklet Turu’nun Castres – Ax 3 Domaines arasındaki tırmanış etabındaki performansıyla sarı mayoyu sırtına geçiren Chris Froome, bir daha rakiplerine izin vermedi ve şampiyonluğa ulaşan ikinci Britanyalı oldu.

Puan sıralamasında ise Peter Sagan zafere ulaşırken, Nairo Quintana hem Dağların Kralı hem de en iyi genç bisikletçi dallarında mayoları bırakmadı.

Takım şampiyonluğu ise Team Saxo-Tinkoff’a gitti.

21. etabın finişine ise Argos-Shimano’dan Marcel Kittel damga vurdu. Son metrelere Marcel Kittel, Andre Greipel ve Mark Cavendish kafa kafaya girmesine rağmen Kittel finiş çizgisini önde geçmeyi başardı.

(Eurosport)

ABD dünya mirasına bomba bıraktı

ABD savaş uçakları Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Avustralya’daki Büyük Mercan Resifi’ne 4 bomba bıraktı.
ABD 7’nci Filo’dan yapılan açıklamada, salı günü uçak gemisinden havalanan iki AV-8B Harrier tipi savaş uçağının Queensland eyaletinin kıyısındaki nesli tükenmekte olan canlılara da ev sahipliği yapan mercan resifine 4 bomba bıraktığı belirtildi. 

Uçakların ağır silahları bomba menziline bırakmak istediği ancak menzilin güvenli bir şekilde boşaltılmadığı bildirilince, bombalarla iniş yapamayacakları için acil olarak bombaları bıraktığı kaydedildi.

Açıklamada, olası hasarı en aza indirmek için bombaların mercan resifine uzak bir kanala bırakıldığı ve patlama ihtimallerinin çok düşük olduğu ifade edildi.

BEYDER’den masa sandalye eylemi

Beyoğlu Eğlence Yerleri Derneği (BEYDER), üyeleri Beyoğlu Belediyesi tarafından uygulanan “masa sandalye yasağı”nı gerçekleştirdikleri yürüyüşle protesto etti.

İstiklal Caddesi Mis Sokak’ta akşam saatlerinde biraraya gelen BEYDER üyeleri ve yurttaşlar,“Esnaf 2 yıldır mağdur yeter” pankartı açıp, sloganlarla Beyoğlu Belediyesi’nin Tünel’de bulunan yeni ek hizmet binası önüne kadar yürüdü. Belediye önünde polis barikat kurarak grubun geçmesine izin vermedi. Burada grup adına açıklama yapan BEYDER Başkanı Tarkan Konar, yasağın gerçek sebebinin gayrimenkuller olduğunu belirterek, “Belediye bu yüzden ‘ticari hayata haksız rekabet yaratacak biçimde müdahale ederek’ yasağı sürdürmektedir.” dedi. Beyoğlu Belediyesi’nin 800 adet olan yeme-içme, eğlence ruhsatlı mekan sayısını kimseye danışmadan, alt yapı ve denetim mekanizmasını kurmadan 3000 e çıkararak kaos ortamı yarattığını kaydeden Konar, “Başta Asmalımescit bölgesi olmak üzere tüm Beyoğlu da yayılan bu mekanlarla hem ‘eğlence sektörü ile alkolle sorunum yok’ propagandası yapılmış hem de asıl olarak giriş katlarına işletme ruhsatı verilen binaların üst katlarının atıl kalması sağlanmıştır. Üst katları atıl kalıp değer yitiren binaların kapı önündeki tek değer olan masalarını da kaldırdığınız an 10 lira olan dükkanın değeri 2 liraya düşmüş ve eli çantalı dolaşan fırsatçılara yem edilmiştir. İşte bu yüzden, masalar geri verilirse gayrımenkullerin değeri de yeniden artacağı için masalara bir düzenleme getirilmiyor. Talebimiz derhal bir proje ile Beyoğlu esnafına makul bir ölçü içinde masaların iade edilmesidir” diye konuştu.

Açıklamanın ardından BEYDER üyeleri, yanlarında getirdikleri masa ve sandalyeleri polis barikatının önüne bıraktı.

Çin’de 6,6 büyüklüğünde deprem: 47 ölü

0

Şinhua ajansı, merkez üssü eyalet başkenti Lancou’ya yaklaşık 200 kilometre uzaklıktaki Dinşi kenti olan sarsıntıda 47 kişinin öldüğünü ve 270 kişinin yaralandığını duyurdu.

Şinhua ajansı depremin, sabah saat 07.45 sularında meydana geldiğini, Minşien ve Cangşien yerleşim bölgelerini etkilediğini duyurdu. Depremin merkez üssünün yerin 20 kilometre altında olduğu belirtildi.
Çin’in resmi Şinhua ajansının haberine göre, merkez üssü eyaletin başkenti Lancou’ya yaklaşık 200 kilometre uzaklıktaki Dinşi kenti olan sarsıntıda, bölgedeki köy ve kasabalarda 270 kişinin yaralandığını duyurdu.
Gansu eyaleti 26 milyonluk nüfusuyla Çin’in en az nüfusa sahip bölgelerinden. Depremin merkez üssünün eyaletin dağlık ve küçük köylerinin bulunduğu kırsal alanda olduğu ifade ediliyor.
Bölgeye 120 kişilik arama kurtarma ekibinin sevkedildiği ancak yollardaki heyelan nedeniyle dağlık alanlara ulaşımda güçlük çekildiği belirtiliyor.
Bölgede Minşien, Çangşien, Maçüen ve Sızu başta olmak üzere birçok yerleşim yeri ile iletişimin güçlükle sağlandığı, elektrik kesintisi olduğu ve sıklıkla toprak kayması vakalarının meydana geldiği aktarılıyor.
Yetkililer, afet bölgesine arama-kurtarma ve tıbbi yardım ekiplerinin ulaştığını ve çalışmalarına başladığını açıkladı. Sarsıntının komşu eyalet Şaanşi’nin başkenti Şian’dan da hissedildiği ifade edildi.
Çin’de son yılların en büyük depremi güneybatıdaki Sıçuan eyaletinde meydana gelmiş ve 7,9’luk sarsıntının ardından 90 bin kişi hayatını kaybetmiş ya da kaybolmuştu.

Japonya’da olağanüstü sıcak bir yaz

Julian Ryall imzasıyla Deutsche Welle’de çıkan haberi, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Hakan Gözlüklü‘nün çevirisiyle sunuyoruz.

***

Kanada’da seller ve ABD’de yakıcı sıcaklıklar : Hava döngüleri bozulmuş durumda. Benzer bir gelişme Japonya’da da yaşanmakta, binlerce insan kavurucu sıcaklar nedeniyle hastaneye kaldırılıyor.

Misako Ueno küçük bir kızken, yazların güneşli ve nemli olduğunu hatırlıyor, ancak o zamanlar kavurucu sıcaklar ve aşırı nem eş zamanlı değildi diyor. Hep okyanus tarafından gelen rahatlatıcı bir esinti vardı, diyor bu neşeli 70 yaşındaki Yokohama sakini, Kanagawa ve Chiba illerinin arasında daralan Tokyo Körfezinin ağzını işaret ederek. ‘Oysa şimdi bu yön üzerinde birçok büyük yapı ve fabrikalar var, belki de rüzgarların buraya ulaşmasını bunlar önlüyordur.’

100 yıldan önce liman kenti Yokohama’yı işletmelerinin merkezi yapan Batılı tüccarlar, evlerini bugün de ‘The Bluff’ olarak bilinen şehri tepeden gören yamacın tepesine inşa etmişlerdi. Seçilen bu yer onlara limana giren gemileri oturma odalarının pencerelerinden görme imkanı verirken, sıcak yaz aylarında özellikle geceleri okyanustan gelen ılık esintilerinin ulaşmasını sağlıyordu.

Japon Meteoroloji Ajansına göre son 100 yıl içinde Japonya’da ortalama sıcaklık 1,5°C arttı.Bu durum güneş-severlerce hoş karşılansa ve bazılarınca önemsiz görünse bile, artan sıcaklıkların ülkenin birçok bölgesinde olumsuz sonuçları oluyor.

 

Binlerce insan güneş çarpmasından yakınıyor

Yangın ve Afet Yönetim Ajansı, (10.07.2013) Çarşamba günü yayınladığı raporunda Temmuz ayının ilk yedi günü Japonya genelinde 2600 kişinin güneş çarpması nedeniyle hastanelere başvurduğunu açıkladı.Bu insanların çoğu yaşlı insanlardı ve sayı bir önceki hafta tedavi için hastaneye kaldırılan 729 kişinin neredeyse dört katıydı. Yetkililere göre en az üç insan hayatını kaybetti.

Salı günü Japonya’nın merkezindeki Yamashi bölgesinin Koshu kentinde sıcaklık 39 derecenin üstüne çıkarken, ülkede ajansın ölçüm yaptığı 927 noktanın üçte ikisinde sıcaklık 30 derecenin üstünde ölçüldü.

Haziran ölçümlerine göre ülkenin kuzey ve doğu kesimlerinde sıcaklıklar zaten artan ortalamanın 0.9 derece üstünde, batı kesimindeki artışın da 0.7 derece üstünde ölçüldü.

Sorunu büyüten bir diğer durumda normalde ülkeyi zor durumda bırakan Haziran ortasında başlayıp bir ay süren yağmurlu mevsimin bu sene normalden iki ay önce sonlanmış olması.

 

40.9°C’lik rekor

Japonya’da en yüksek sıcaklık 2007 yılında ölçüldü, termometreler Saitama bölgesinde 40.9°C’yi gösterdi, ancak uzmanlar bu rekorun yakında kesinlikle kırılacağına inanıyorlar.

Deutsche Welle’ye açıklamada bulunan Tsukuba Meteoroloji Araştırmaları Enstitüsü’nden Jun Yoshimura, Japonya’da ortalama sıcaklığın uzun dönemde kesinlikle arttığını belirtiyor. ‘Küresel ısınmanın başlıca kaynakları karbondioksit ve diğer sera gazların salımı, ama sıcaklık artışının yereldeki bir başka nedeni de büyük şehirlerde oluşan ısı adası etkisi.’ diyor Yoshimura.

Koshu kentinde sıcaklık yakın zamanda 39°C'nin üstüne çıktı

Büyük şehirlerde geniş beton yüzeylerin ısıyı hapsetmesinin ve araç trafiğinin atmosferi kirletmesi, endüstri faaliyetleri sonucu yada büyük binalardaki havalandırma sistemlerinin ürettiği ilave ısı ile sıcaklığı arttıracak katkı yapmasının ısı adalarının oluşumunu tetiklediğini söylüyor Yoshimura.Japonya’daki büyük şehir yöneticileri karşılaştıkları sorunları kabul ediyorlar ve Tokyo’daki şehir plancıları deniz kıyısından şehir merkezine uzanan daha geniş, ağaç-sıralı caddeler oluşturmaya girişiyorlar. Bunun şehir merkezine ılıman deniz esintilerini getireceğini umuyorlar.

Bazı başka topluluklar yeşil alanların korunması, otobüs-çöp kamyonu gibi belediye araçlarının yeşil enerji ile çalışanlarla değiştirilmesi ve araç sürücülerini park eder durumdayken motorlarını kapatmalarını zorlayacak katı düzenlemelerin oluşturulmasını talep ediyorlar.

 

‘Gerilla yağmur’

Kentleşme sırasıyla bazı yerel hava örüntüleri yaratıyor. Japonya’da ‘gerilla yağmur’ olarak bilinen yeni bir durum, küçük alanlarda sel oluşturacak kısa yağmur geçişleri gibi. Yükselen sıcaklıkların sonucu sık rastlanılan bir başka durumsa gök gürültü fırtınalar.Pazartesi günü Tokyo, Kita Ward’daki Arakawa nehri yakınlarında yıldırım düşmesi sonucu bir kişi hayatını kaybederken iki erkek ve bir kadın yaralandılar.

Hükümet yetkilileri yağmur sezonun erken bitmesi sonucu Tokyo ve Kanto bölgesine su sağlayan rezervlerin tam dolu olmadıklarını belirtiyor ve yazın ilerleyen günlerinde su kesintilerinin yaşanabileceği yönünde uyarılarda bulunuyorlar. Yetkililer Tone Nehri üzerindeki sekiz barajın toplam su rezervinin ortalama seviyenin %75’i kadar olduğunu belirtiyorlar.

2013 yazının Japonya’daki kaydedilmiş en sıcak yaz olması, ülkenin enerji üretimi üzerinde de yoğun baskılar oluşturacak.

Mart 2011 depreminde Fukushima Dai-Ichi nükleer reaktöründe meydana gelen felaket neticesiyle ülkedeki 50 nükleer reaktörden ikisi dışındakiler halen çalışmıyor. Bu dönemde enerji üretimindeki azalmayı karşılayabilmek için fosil yakıt ithali arttı.

 

Yoshimura ortalama sıcaklığın Japonya'da arttığını söylüyor

 

Hükümet ev sakinlerinden talebin doruk noktasına ulaştığı öğle sonrası saatleri haricinde ev aletleri kullanmaktan kaçınmaları ricasında bulunurken, firmaları işyerlerinin havalandırma sistemi minimum sıcaklık değerlerini bir kaç derece arttırmaya sevk ediyor, devlet çalışanlarını ‘Cool Biz’ kampanyası doğrultusunda takım elbise ve kravattan oluşan resmi kıyafetten ziyade daha rahat giyinmeye teşvik ediyor.

 

Yeşil Gazete için çeviren: Hakan Gözlüklü

Haberin özgün hali (ingilizce) için…

(Deutsche Welle, Yeşil Gazete)

 

 

İklim değişikliğini durdurmak için birlikte çalışmamız gereken üç grup

İklim değişikliğini daha fazla zarar vermeden durdurabilmek için çok az vaktimiz kaldı. Geçtiğimiz her gün, atmosfere yaydığımız sera gazları, problemi daha da çözülemez bir hale sokuyor. Sera gazı salımlarımızı azaltmak için acilen harekete geçmemiz gerekiyor. Bu çabamızda temelde hedef almamız gereken üç grup insan var.

İlk grup doğal olarak politikacılardan oluşuyor. Politikacılar yolu açmadan toplumda ciddi değişimlerin kendiliğinden oluşmasının imkanı çok zor görünüyor. Basit bir örnek vermek gerekirse, aldığımız her ürünün paketinin üzerine o ürün üretilirken ve bize sunulurken atmosfere ne kadar karbondioksit salındığının, yani o ürünün karbon ayak izinin yazılması çok önemlidir. Bir politikacı için bu konuda bir kararname çıkartmak çok zor bir karar değildir. Mutlaka ki üreticilerden tersi bir baskı gelecektir, ama oy verenler verdikleri oyla politikacıların arkasında durabildikleri ölçüde politikacıların bu baskıya karşı durmaları kolaylaşacaktır. Bize düşen, verdiğimiz oylarla politikacılara eğer iklimi ve çevreyi koruyacak kararlar alınmasına destek olmazlarsa bir dahaki sefer onlara oy vermeyeceğimizi söylemektir. Elimizi vicdanımıza koyalım, hangimiz oy verirken oy verdiğimiz politikacıdan bunu talep ediyoruz? Neredeyse hiçbirimiz. Ama bizler talep etmediğimiz müddetçe değişim gelmeyecek ve zaman çok daha sıcak ve kurak bir geleceğe doğru hızla akıyor.

Hedef alacağımız ikinci grup üretici ve satıcılardır. Bizler satın alma tercihlerimizi daha az karbondioksit salınmasına neden olan ürünlerden yana kullanmadıkça üreticiler de ürünlerini bildikleri gibi üretmeye, satıcılar da ürünün ne kadar salıma neden olduğuyla ilgilenmeden satmaya devam edecekler. Bunu düzeltebilmenin bir hayal olduğunu söylediğinizi duyar gibiyim, ancak durum kesinlikle öyle değil. Devletimiz her ne kadar bu konuda ısrarla kılını kıpırdatmama politikası uygulasa da iş çevreleri bunun tam tersi yönde ilerliyorlar. Unutmayalım ki, hükümetlerin politika hedeflerinin temelinde bir sonraki seçimde de iktidar olmak vardır, yani zaman ufukları bir dahaki seçimle sınırlıdır. Ancak; özellikle büyük şirketler karlarının devamı için bir sonraki seçimden çok daha uzağı görmek zorundalar. Gördükleri ufuk da kaynakların çok daha kısıtlandığı ve rekabetin çevresel faktörleri de ciddi anlamda hesaba katmaları gereken bir geleceği gösteriyor onlara. Dolayısıyla da gelecekteki rekabet için çoğu şirket bugünden pozisyon almış durumda, bunun için de iki kulvarda yardım bekliyorlar. İlki politikacıların özellikle sürdürülebilirlik alanında kurallar hazırlamaları, ikincisi de daha bilinçli bir tüketici grubunun oluşarak piyasalardaki dengeyi çevresel sürdürülebilirliğe daha fazla önem veren üreticiler lehine çevirmesi. Burada bize düşen hem politikacılara hem de üreticilere istemediğimiz bir gelecekten korunabilmek için yeterli baskıyı yapmaktır.

Çoğunuza şaşırtıcı gelebilir, ama üçüncü hedef grubumuz da din adamları olmak durumunda. Özellikle ülkemizde bilimciler ne derse desin, söylenenler camilerde hocalar tarafından da tekrarlanmazsa yeterli etkinin sağlanması son derece zor olacaktır. Her ne kadar bu dünya insanlar için yaratılmış olsa da yaratılan kaynakları akıllıca kullanmak da her dinde kabul edilmiş olan temel bir kuraldır. Bu sebepten de din adamlarını iklim değişikliğine karşı birlikte bir duruşa yöneltmek çok zor olmamalıdır. Sonunda hepimizin amacı bu dünyada kendi felaketlerimizi yaratmadan yaşayabilmek. Halk, iklim değişikliği ile ilgili sel veya kuraklık gibi ciddi problemler yaşadığında, onların yanında olacak kişiler bilim insanlarından çok din adamları olacaktır. Bu nedenle din adamlarının iklim değişikliği konusunda desteğini sağlamak son derece önemlidir.

İklim değişikliğini durdurmaya çaba harcamamızın yanında görülmekte olan ve gelecekte de artacak zararlarına karşı önlem almak da öncelik listemizin tepelerinde yer almalıdır. Gelecek kuraklık nedeniyle tarımsal üretim sekteye uğradığında ve şehirlerde su sıkıntısı çekilmeye başladığında oluşacak problemler karşısında ne politikacılar, ne iş çevreleri, ne de din adamları kendi başlarına yeterli olabilirler. Bu duruma karşı ancak hep birlikte önlemler alabilirsek dayanabiliriz, bunun için de durumun önemini acilen kavramamız atılabilecek adımların en önemlisidir.

Bu yazı ilk olarak t24.com.tr/ de yayınlanmıştır

 

Levent Kurnaz

 

Papa geliyor diye Rio’nun “Gezi”sindeki 334 ağacı kestiler

Papa Francis, 800 kişinin katılması beklenen Dünya Gençlik Günü için Rio de Janeiro’ya geliyor. Daveti hazırlayan organizatörler Serra da Tiririca Ulusal Parkı sınırı boyunca üçyüz yaşını geçmiş 334 ağacı kesti.

Serra da Tiririca Ulusal Parkı

Brezilya’daki öfkeli yetkililer, kiliseden hiçkimseye alanı temizleme yetkisi verilmediğini iddia ediyorlar.

Niteroi şehrinin vali yardımcısı Axel Grael, O Globo dergisine şöyle konuştu: “Oldukça üzücü bir durum. Gençlere özel bir davet, eğitsel olmalı ve çevre ile gelecek adına sorumluluk göstermelidir. Ağaçların sökülmesi, bir suç olayıdır.”

Sao Sebastiao de Itaipu piskoposluk bölgesindeki organizatörler, Papa’nın ayinine katılması beklenen yüzlerce hacıya yer açmak için bölgenin tahliye edilmesinin zorunlu olduğunu iddia ettiler. Rio de Janeiro bölge çevre enstitüsünden Andre Ilha, bu yıkıma izin verilmesinin mümkün olmadığını söyledi: “Yerle bir edilen Tiririca parkının tampon bölgesiydi. Biz olsak buna asla izin vermezdik. Yok edilen, yokolma tehlikesindeki Atlantic yağmur ormanlarının bir bölümüdür. Davacı olacağız.”

Piskoposluk, davetten sonra bölgeye ağaç dikme teklifinde bulundu, ne dersiniz bu yaptıklarını telafi eder mi?

Haberin ingilizce orjinali: ecorazzi.com/over-300-centuries-old-trees-felled-for-pope-event-in-brazil/

Haber: Amanda Just

Çeviren: Özde Çakmak

(Yeşil Gazete, Ecorazzi)

Bradley Manning davası: ABD hükümetinin amacı adalet değil intikam!

Slate.com’da Emily Bazelon imzası ile 18 Temmuz’da yayınlanan makaleyi Yeşil Gazete ekibinden Özde Çakmak‘ın çevirisi ile paylaşıyoruz

* * *

ADALET DEĞİL, İNTİKAM

Hükümetin Bradley Manning’i “düşmana yardım etmek”le suçlamasına izin vermek, tehlikeli bir emsal oluşturuyor.

Hükümet, er Bradley Manning’i Wikileaks’e devasa veri gönderdiği için cezalandırırken her suçlamayı gözönüne almalı mı? Cevap, ne yazık ki, evet.

Bugün, Manning duruşmasının askeri hakimi, Manning’e karşı açılan en ciddi ve – en desteksiz suçlama – olan düşmana yardım etme” suçunu düşürmeme kararı aldı. Öncelikle, hükümet bu suçlamayı ortaya bile atmamalıydı. Manning hakkında ne düşünürseniz düşünün, bu suçlama muhbirler için korkunç bir emsal teşkil ediyor. Ve bu suçlama ile elde edilecek olan tek şey, kendisini 20 yıla kadar hapse mahkum edebilecek olan suçlamaları kabul eden 25 yaşındaki bir gencin ömür boyu hapse mahkum olması ihtimali. Buna adalet değil, intikam denir.

Manning’in sızıntıları, elbette, kabarık. 2009 yılında Wikileaks’e diplomatik tegrafları, Irak ve Afganistan savaşlarının jurnallerini, Guantanamo dosyalarını, istihbarat muhtıralarını ve Irak’ta bir Reuters fotoğrafçısı ile şoförünün – “ikincil hasar” – ölümünü gösteren Apachi helikopter saldırısının videosunu verdi. Manning, sızıntıları kabul etti ve kendisine yöneltilen suçlamalardan 10’unda suçunu itiraf etti. Fakat, sızdırılan bilgilerin yayınlanmasının El-Kaide gibi terör gruplarına yardım etmesini amaçlamadığı için düşmana yardım etmekten suçlu olmadığını söylüyor.

Kanuna göre; bu suç, “silahı, cephaneliği, donanımı, parası ya da diğer kaynakları olan düşmana yardım eden ya da yardım etme teşebbüsünde bulunan; veya geçerli yetkisi olmaksızın bilerek doğrudan ya da dolaylı olarak düşmana yataklık eden, koruyan ya da istihbarat veren veya düşmanla iletişim kuran, yazışan ya da herhangi biçimde temasa geçen kişileri” kapsıyor. Tanımlama oldukça geniş – hakim, bunu kendi uydurmadı. Oysa, mahkeme, başka vakalarda, sanığın belirgin biçimde düşmana yardım etmeyi amaçlamasını şart koşuyor. Bu suçlama, düşmanlarımızın kulağına fısıldayan vatan hainleri için ayrılmış. Yochai Benkler’in  – Manning duruşmasında savunma uzmanlarından biri – mart ayında New Republic’de yazdığı gibi, düşmana yardım etme suçlaması eskiden “askeri birliklerin hareketi hakkında işbirlikçinin ‘düşman’ olduğuna inandığı birine, Kuzey Korelilerle işbirliği yapan Amerikan savaş tutsakları ya da 2. Dünya Savaşı sırasında Alman sabotaj takımında yer alan bir Alman-Amerikan vatandaşı gibi, doğrudan bilgi verdiği aşırı durumlarda” kullanılırdı.

Bunların hiçbiri Bradley Manning’i çevreleyen gerçeklerle uyuşmuyor. Manning’in sızdırdıkları, hükümet ve ordu için tahrip edici ve çıldırtıcıydı. Fakat, o, bunu kamuoyunda tartışılması için yaptığını söylüyor. Savaş hakkında giderek artan şüpheleri vardı, halkın olanları bilmesi için Amerika’nın görevini suistimal edişini ifşa etmek istemişti. “Bizimle işbirliği yapmak istemiyor gibi görünen insanlar için o kadar çok şeyi riske atıyorduk ki, bu, her iki tarafta da öfke ve hayalkırıklığına yol açıyordu. Her geçen yıl daha da içine gömüldüğümüz bu durum beni bunalıma sokmaya başladı,” dedi mahkemede Manning bu senenin başlarında. “Aynı zamanda, toplumun farklı kesimlerinin uzun bir süre bu verinin detaylı analizini yapmasının toplumun hergün sözkonusu bölgede yaşayan halkın karmaşık yapısını gözardı eden terörle mücadele ve kontrgerilla harekatı ile uğraşma ihtiyacını ve hatta arzusunu tekrar değerlendirmesine neden olabileceğine inanıyordum.”

Mahkemenin bugünkü kararını haklı çıkarmak için davacılar, “kanıtların, sanığın düşmana bilerek bilgi verdiğini göstereceğini” iddia ettiler. Kanıt dedikleri, internetteyken Usama Bin Ladin’e ulaşan ve bilgisayarında bulunan bazı belgeler. Başka bir deyişle, Manning, bu bilgileri Wikileaks’e vererek teröristlere de vermiş oldu. Bu gereğinden fazla kapsamlı yazılmış olan bir yasanın şaşırtıcı biçimde geniş bir yorumu. ABD’nin yurtdışındaki imajını sarsarak ülke çıkarlarına zarar veren şeyler yayınlayan her kişiyi kapsıyor. Gazeteciler bunu hep yapıyor; sosyal medyadaki bir yığın insan da öyle. Buna, ifade özgürlüğü deniyor. Eleştiride bulunanların çoğunun Manning kadar hasara yol açan türden materyale erişimi yok. Fakat şimdi erişimleri olsa bile, bunları yayınlamanın, teröristlere kasten vermekle yasal anlamda eşit olmasından korkmak zorunda kalacaklar. Benkler’in de altını çizdiği gibi, paylaşma platformunun Wikileaks, New York Times ya da Twitter olması önemli değil. Bu düşmana yardım teorisinin, “modern Amerikan tarihinde eşi benzeri yok.” Manning’in davasının bir benzerini bulmak için İç Savaş dönemine bakmamız gerek.

20’li yaşlardaki Manning itaatsizlik suçlamasıyla ömrünün geri kalanını hapiste geçirirse, bu, hakimin oldukça yetersiz kalan bir ifadeyle “aşırı” bulduğu duruşma öncesi tutukluluk şartlarını devam ettirecektir. Manning, dokuz ay kaldığı askeri hapishanede günde 23 saat boyunca tecrit altında tutuluyordu. Çarşaf ya da yastık olmadan çıplak yatmak zorundaydı. Egzersiz yapması imkansızdı. Bütün bunlar, sözde, intihar riski olduğu içindi; daha çok intikama benziyor.

Gelinen noktada, Manning bile beraatini istemiyor. Onun davası, suçlu ya da masum olmakla ilgili değil. Orantıyla ilgili. Hükümet ve mahkeme, karanlık tarafa giden çizgiyi geçmek üzereler. O tarafa geçmeden de Bradley Manning’i cezalandırmanın birçok yolu var, oradan uzak durmak için ise bir o kadar sebep.”

Makalenin ingilizce orjinali: slate.com/bradley_manning_trial_and_wikileaks_the_government_s_charge_that_he_aided

Çeviren: Özde Çakmak

Makale: Emily Bazelon

(Yeşil Gazete, Slate.com)

AVM’lerle değil ağaçlarla yerelleşmek? – Derya Nizam

Ağaçların bir suskunluğun feryada dönüşmesinde rolü ne olabilir? Meltem Ahıska toplumsal hafızanın dönüşüm imkânlarını tartıştığı yazısını şu etkili sözler ile bitirmiş. Ağaçların direnişin simgesi olması “zorunlu” değildi ama “farklı yaşam alanlarının beslendiği ve ortaklaştığı bir dünya” imgesi olarak “tesadüf” de değildi.

Bu yazı da bir imge olarak ağacın direnişteki rolü üzerine odaklanacak. Biraz farklı bir odaktan bu sorgulamayı yapacak. Kır sosyolojisinde araştırmaların yoğunlaştığı çeşitli gelişmelere işaret edecek. Ağaçlar üzerine düşünürken, özellikle tarımda artan endüstriyel dönüşüme karşı bir direnç olarak gelişen yerelleşme taleplerine kulak vermek gerektiğini söyleyecek.

Hemen söyleyeyim bu direnç ağacın kesilmesi ile yerinden sökülmesi arasında genellikle bir fark görmüyor. Bir derenin üzerine baraj yapıldığı zaman ya da bir tohumun genetiği değiştirildiği zaman onun daha verimli hale geleceğini söyleyen tüm bilimsel yaklaşımlara/teknolojilere karşı direniyor. Vandana Shiva’nin ifadeleriyle, ataerkil mühendisliklerin kalkınma söylemini kendilerine siper ederek doğayı sömürmesine itiraz ediyor.

Kapitalizm bir ağacın gölgesini satmaya çalışmadan önce onun metabolizmasını dönüştürmeye çalışır. Endüstriyel teknolojiler ağacın metabolizmasını ya kısa sürede daha çok meyve vermesi için, ya da sonsuza kadar meyve vermemesi için (estetik için) dönüştürmek ister. Tarımda yerelleşme hareketleri işte böylesi bir endüstriyel teknolojiye ve onun miktar, verimlilik ya da estetik odağındaki üretim sistemine karşı bir direnç olarak okunur ve algılanır.

Türkiye’de yerelleşme hareketleri, özellikle kırsal alanlarda, son on yılda yoğunlaşan neoliberal tarım politikaları ile giderek çeşitlenmiş ve çoğulculaşmıştır. Kentler ve kırlar arasında kısa ve doğrudan kurulan tedarik zincirleri ile yeni dayanışma ağları kurmuştur. Çünkü tarlalardan süpermarket raflarına taşınan, en düşük fiyattan miktar olarak en fazla üretenin ürünüdür. Bu ürünler çeşitli teknolojik ve politik süreçlerin kontrolü altında yersiz ve yurtsuz yapılır,  yani geleneksizleştirilir.

Endüstriyel üretim modeli dünyanın neresinde yetişiyorsa yetişsin aynı standart ve homojen nitelikleri hedefler.  Son yüzyılın gözde bilim dalı, biyoteknoloji ürünlerin yetiştirildikleri bölge ve yörenin doğal özelliklerinden kaynaklanan (suyu, toprağı, havası, iklimi, geleneksel üretim biçimleri gibi)  her türlü kalite farklılığını (şekil, renk, tat, dayanıklılık, parlaklık, olgunlaşma süreleri gibi) gidermek için çabalar.

Hukuk ise endüstriyel dönüşüme eşlik eden yeni emek sömürüsü mekanizmalarına yeni elbiseler diker. Patentler ve sözleşmeli üretim gibi yeni hukuksal formlar artı değere el koymak için muasır rıza üretim araçlarıdır. Özetle, ürünlerin sadece özgün doğası ve biyolojik yapısı değil, aynı zamanda üretim koşulları ve üretim ilişkileri de yeni yönetebilme aygıtları ile dönüştürülür.

Bu girizgâh ağaçların en dirençli yerel taleplere ilham verebilmesinin çeşitli nedenlerine dikkat çekmek için önemli. Bu nedenler kır sosyolojisinin tarıma bir bütün olarak değil de ürün bazında odaklanabilmesinin nedenleri ile türdeş.  Biyoteknolojilerle dönüştürülen ürünlerin tedarik ve üretim ilişkilerini yapısal olarak incelerken sosyologlar “tarıma istisnai” bir takım yöntemler uygulamak zorunda kalıyor. Hem biyolojik yapısı hem de tedarik zincirinin (iktidar ilişkilerinin) yapısı daha karmaşık hala gelen üretimleri tek bir analiz yöntemi ile anlayabilmek mümkün değil.

Bu istisna koşulları aramak klasik bir tartışmayı yeniden gündeme getiriyor. “Kır sorunu” (agrarian question) tarımın diğer sektörlerden farklı olduğu ve kapitalistleşmesi önünde bir takım engeller olduğunu üzerine açılan bir tartışma. Kimileri bu tartışmanın çoktan kapandığını söylüyor, diğerleri tarımın istisnai şekillerde ticarileştiğine işaret ediyor.

Bir süredir bu klasik tartışma aklımda, Ege pamuğu ve Ege zeytinyağları için yürütülen yerelleşme (coğrafi işaret) çalışmalarını inceliyorum. Egenin bu iki geleneksel ürünü için de yerelleşme iddiası var ve fakat yerel aktörler pamuk tarlalarında endüstriyelleşmeyi savunurken, zeytin bahçelerinde geleneksel üretimi savunuyor Pamuk melez tohumlar, zirai ilaçlar, erken olgunlaştırıcı kimyasallar ve toplama makineleri ile tamamen endüstriyelleşmiş bir ürün. Zeytinyağı ise zeytin ağaçtan kopana kadar görece daha geleneksel bir ürün… Özetle tarım bazı ürünlerde toprakta, bazı ürünlerde fabrikada uygulanan teknolojilerle endüstriyelleştiriliyor.

Kır insanlarının ağaçlar ve senelik tohumlar arasında farklılaştırdığı ilişkileri düşünmek bu noktada çok önemli. Bu farklılaşan ilişkiyi Marx’ın bir tahlili ile anlayabiliriz ama bir noktaya kadar. Marx emek süreci (labor time) ve üretim süreci (production time) arasında bir ayrım yapar ve bu iki zaman dilimi birbirine ne kadar yakın olursa, kapitalist kazancın da o denli arttığını söyler. Ağaçlar üretim süreci-emek sürecini oranlandığında kapitalizm için oldukça elverişsiz kaynaklar. Diğer taraftan biyoteknoloji nereye dikilirse dikilsin aynı ürünü, aynı standart tadı veren bir zeytin ağacı henüz melezleyemedi. Hâlihazırdaki türler köklenip dikildikleri yeni bölgelerde anomaliye neden oluyor.

Yukarıdaki argümanlar ile ağaçların yerelleşmedeki rolünü teknik bir mesele gibi algılayabiliriz. Fakat bu ne sadece ekonomik, ne de sadece teknik bir meseledir. Üretim maliyetlerini arttırdığı halde 500-600 yıllık ağaçları köklemeyen, yerine yediveren ağaç türleri dikmeyen köylüleri düşünmek gerekiyor. Üstelik cezası az, yerine dikilecek “sertifikalı yediverenler” için ödenen teşvik çok para iken. Bir bölgenin mitolojisini belirleyen, damak tadını belirleyen, beslenme alışkanlıklarını belirleyen, kültürünü besleyen kısacası dününü ve yarınını besleyen ağaçlardan hemen vazgeçmeyen yerelleri düşünmek gerekiyor.

Harvey küreselleşme ile birlikte kapitalizmin yerel farklılıklardan ve yerel kültürlerden tekelci rant oluşturmayı öğrendiğini söyler. Bu şu demek, kapitalizm gölgesini satabiliyorsa bir ağacı kesmek derdine düşmez. Hatta o ağacın ürününü nostaljik bir hikaye ile iki katı fiyata satabilme imkanı varken. Bu nedenle küreseli kapitalizmin mantığı, yereli de ona direnen bir alan (özsel) olarak kutsamak romantizm hatasına düşer. Örneğin AKP’nin Toplu Kışlasını romantize ederek AVM inşa eden mühendisliği bu hataya düşer. Toplum mühendisliği hatasıdır, yerelin ne olduğu, ne olmadığı birkaç kişi tarafından tüm toplum için belirlenir.

Ne var ki, Harvey tamamen karamsar bir tablo çizmiyor. Yerellik, tarih, kültür, kolektif hafızalar ve gelenekler kapitalizm onları ticarileştirmeye çalıştırırken bile içinde alternatiflerin geliştirileceği politik düşünceler ve eylemlere alan açan kolektif kaynaklardır, diyor. Gezi direnişi, romantizm (toplum mühendisliği) hatasına düşmeden, bilakis o hataya karşı, yerelin içinin çoğulcu bir şekilde dolduğu efsane bir yerelleşme hareketi değil de nedir peki?

Derya Nizam (Sydney Üniversitesi, Sosyoloji ve Sosyal Politika ) www.bianet.org

* Meltem Ahıska (2013).“Kahrolsun Bağzı Şeyler”: Alacakaranlık Kuşağının İmkanları, Bianet, 23 Haziran.

* David Harvey (2001). “The art of rent: globalization, monopoly and the commodification of culture.” Pp. 93-110 in Socialist Register 2002: AWorld of Contradictions, edited by L. Panitch and C. Leys. London: Merlin Press.