Ana Sayfa Blog Sayfa 4172

Gezi sonrası siyasetin tribünler ile imtihanı – Halil İbrahim Gürel

Mayıs ayında gündeme gelen, “üniversiteler ve futbol tribünlerinde denetimin polise verilmesi” olarak bilinen değişikliğin Gezi sonrası nasıl bir düzenlemeye dönüşeceğini merakla bekliyoruz. Bekliyoruz fakat bu bekleme sürecinde hükümetin denetim ve güç alanını polis ile genişletme çabasına su taşıyan bazı söylemleri de işitiyoruz. Söylemler üniversiteler ile tribünlerden başlatılacak eylemliliklere, “Eylül Ayaklanmaları”na odaklanmış durumda. ODTÜ Ormanlığında başlayan direnişi bir tarafa koyarsak, “Eylül teorisyenleri”nin nasıl bir sosyal bir gerçekliğe haiz olduğu tartışılır, ayaklanmayı yalnızca medyadan ve sosyal medyadan temenni dolu bir dil ile örmeye zorladığı anlaşılır. Aynı kesimin üniversiteler ve tribünlerin özneleri ile nasıl bir iletişimde olduğunu, bu alanları eyleme nasıl dökeceklerini merak ederken, karşımıza yeni siyasetin uzak durduğu bir biçim olan, Gezi ruhu ile de alakası olmayan üstten-dışarıdan konuşmak muhatarası çıkıyor.

“Eylül Ayaklanması” beklentisinde olanlar ile bu süreci harekete geçirecek özneler arasında iletişim ağı medya mensuplarına, araştırmacılara, “sosyologlara” sıkışmış durumda. Ağın hareket noktası ise şimdilik Beşiktaş tribün grubu Çarşı ile sınırlı. Çarşı’nın ve tribünlerin politik alan açısından yarattığı alımlı hali, popülerliği ile de bezenince, gazetelerde, sosyal medyada Çarşı ile röportaj yapmak şimdiden ciddi bir enflasyonist birikim yarattı. İçerik olarak Çarşı eylemliliklerini, politik rolünü anlamak ve algılamaktan çok Eylül’e dair bir ipucu yakalama çabasında görülen bu röportajlar;  kimi yerlerde “isimsiz “kahramanlarla”, kimi yerlerde de tribünlerde hiç de tanınmayan kişilerin söylemlerine yer veriyor. Ortaklaşılan nokta ise yıllardır barut fıçısı haline gelmiş olan tribünlerin henüz lig başlamadan felaket senaryolarına aktör olması. “Çarşı epey karışacak” gibi başlıklara, tribün liderleri arasındaki anlaşmazlıklara, tribüne siyaset karışır/karışmaz iddialarına, sansasyonelleştirici bir dil ile yaklaşılıyor. Sorularda da bu ortak çabaya şahit oluyoruz. Mayıs ayında, Gezi öncesinde harekete geçen hükümet muhtemeldir ki bu dili de fırsat bilip, “siyasal” slogan, pankart, afiş gibi yasaklar ile ilk denetim planını yürürlüğe koyuyor.

Siyasetin Tribünü İle Tribünlerin Siyaseti

“Tribünlere siyaset bulaştırmayalım” sözü yıllardır ısıtılarak önümüze konuldu. Gezi ile yeniden gündeme gelen bu söz, aleni bir samimiyetsizliğin ürünü. Siyasilerin futbol kulüpleri içerisinde yer almasından tutalım da, tribünlerde yer alan şoven, milliyetçi söylemlere kadar aslında futbol baştan aşağıya siyaset dolu!

Önce devlet eliyle şekillendirilen futbol kulüplerine bakalım; PKK ile süren savaşın yarattığı baskı ortamını futbol ile yatıştırmaya çalışan 1992 yılı döneminin OHAL valilikleri Vanspor’a, Erzurumspor’a, Siirt Jetpa Spor’a her şartta destek verirken, Diyarbakırspor’un kaderi onlarla aynı olmamıştır. Yeşil-kırmızı renkleri ile “tehlikeli görülen” Diyabakırspor’un yöneticilerinin belirlenmesi dahi valilik müdahalelerine bakar. Kürtler için bir halk takımı olarak görülen Amed’in takımı, gittiği her yerde baskı, şiddet ve “PKK Dışarı” sloganları ile karşılaşır. Şunu da belirtmekte yarar var; Çarşı’nın yer aldığı Beşiktaş tribünlerinde dahi maç öncesi tribüne çağırılan Diyarbakırspor, maçta ciddi bir mücadele verip, bir puan koparınca maçın sonunda yine aynı sloganla uğurlanır.

Türkiye Milli Takımının maçları öncesinde ve sonrasında gazete manşetlerine bakalım; gazeteler adeta ırkçı-milliyetçi manşet atma yarışına girer. Beşiktaş’ın, Fenerbahçe’nin, Galatasaray’ın Avrupa maçlarına bakalım; Marşlar ve bayrak tribünlerin temel sembollerindedir; her gol sonrası tribünü kaplayan bir Türk bayrağı “Vatan Bölünmez” sloganları ile açılır. Fenerbahçe taraftarları kulüp ile ortak bir organizasyon yaparak Panathinaikos maçında “Since 1453 İstanbul” kareografisi yapar.

Susurluk kazası sonrası derin devlet ile olan ilişkileri de açığa çıkan, eski İçişleri Bakanı Mehmet Ağar’ın Fatih Terim ile olan yakın ilişkileri, Fikret Orman’ın cezaevinde Ağar’ı ziyaret etmesi de siyaset-futbol ilişkisinin ahvalini anlatır vaziyette. Milli takımın 1997’de Hollanda ile oynadığı grup eleme maçı sonrasında açılan devasa Türk bayrağı nasıl bir siyasi ilişkiler ağının örtülmek istendiğinin özetidir.

Futbolda siyaset biter mi sandınız? Hrant Dink cinayeti sonrasında tribünlerde yer alan beyaz bereliler, Elazığspor’un alakasız bir maçta “Ermeni Malatya” sloganları atması, Trabzon’da bir futbol kulübünün adının Trabzon Rum İmparatorluğuna son verilen tarih “1461” olması ve son olarak Trabzonspor Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu’nun 46. yıl etkinliklerinde “Trabzonspor Rum takımı mı? Ermeni takımı mı?” sözleri… “Siyasetin tribünü” yıllardır milliyetçi-şovenist politikalar ile bu boyutlara geldi-getirildi.

Tribünlerin siyasetine, kendi dinamiğiyle gelişen, dışarıdan manipülatif, çarpık bir toplumsal yapı ilişkisinden doğmayan, tribünün kendi yaratıcılık alanına münhasır halden baktığımızda ise doğrudan futbolu ya da tribünleri ilgilendiren bir siyaset olmadıkça partileri, hükümeti ya da muhalefeti hedef alan bir siyasete girilmediğini, daha reel-politik bir denge içerisinde söylem oluşturulduğunu görüyoruz. Örneğin; “Sandıkta Görüşürüz Mesut Bey” pankartı açılırken, Fenerbahçe taraftarının Mesut Yılmaz ile Galatasaray ilişkisine gönderme yapmayı çabaladığını biliyoruz. Zira Beşiktaş tribünlerinde de bir siyasi aktörü hedef alan politik emareye rastlamak güçtür. Kısacası; şeytan taşlamaya çalışmayan, güncel olayları hedef alan, politik göndermeleri de bu çerçevede organize eden bir tribün grubundan söz etmek mümkün. Türkiye şartlarında, popüler bir futbol kulübünün politik eyleme girişen yegâne popüler tribün grubu Çarşı, tribün müdavimlerince aslında ne olduğu ve ne olmadığı bilinen bir grup. Çarşı, politik duruşunu siyasal çekişmeler üzerine kurmamış, tribündeki “karşıt görüşler” meselesini kendi potasında eritebilmiş, partiler ya da akımlar üzerinden bir söylem geliştirmemiş, “sivil toplum hareketi”, “toplumsal duyarlılığı tribünlere taşıyan grup” olarak görülmekteyken, Gezi sürecinde ve sonrasında adeta muhalif bir güç odağı haline getirildi. Çarşı’daki eyleyiciliğin anonim karşılığı görülmeksizin bazı isimler üzerinde durulmaya çalışıldı. Böyle bir çabanın Çarşı’ya yüklenen toplumsal hareket halinden çok hükümet karşıtlığını tribünlere yaymak, Çarşı’yı ve futbol tribünlerini bu minvalde öne çıkartmak olduğunu sahi söyleyenler var. Böyle olunca, muhafazakâr, AKP’li veyahut Gezi ile öyle ya da böyle mesafeli olan Çarşı mensupları ile Gezi’yi destekleyenler arasında da bir gerilim oluşuyor. Çarşı’dan hükümet karşıtı sloganlar beklemek, şahıslara yönelik bir protesto beklemek bunca yıldır biriken taraftar politikliğine aykırı bir durum. Tribünlerdeki siyasal-politik duruşu hükümet karşıtlığına indirgemek ile Gezi’yi aynı anlamda darlaştırmak, belirli özneleri birbirine karşı kutuplaştırmaktan öteye geçemiyor.

Tribüncülük mü, Politik Eylemcilik mi?

Tribünlerdeki, taraftar gruplarındaki kutuplaşma dilinin ilk nüveleri ortaya çıkmaya başladı bile. Beşiktaş tribünlerinin yıllardır amigoluğunu üstlenen Alen Markaryan’ın “Çarşı Gezi’de olmamalıydı” çıkışı üzerine bir linç kampanyası başlatıldı. Twitter’da hakarete varan ifadeler, forumlarda ise hayal kırıklıklarının yazıya dökülüşü yer alıyor. Bu alanlardaki çoğunluk Alen’in görüşünü anlamaya değil, karşı çıkmaya ve Alen’i itibarsızlaştırmaya yöneliyor. Tribün bir kamusal alan ise, oradan çıkacak her görüşün farklı olmasını da kabullenebilmek, “olmamalıydı” demenin kendi içerisinde taşıdığı anlamı da görebilmek gerekir. Tribünlerdeki farklı görüşlerin bir arada olma halinin, tek tek farklı yaşamlardan, farklı düzlemlerden gelenlerin en çok da birbirini anlamaya, temas etmeye ihtiyacı varken, suni bir ayrışmanın kimseye bir yarar getirmeyeceği aşikâr. Bir hafta “Madımak”, başka bir hafta “İyi ki doğdun Ya Resulullah” pankartının açıldığı bir tribün, bunca hassas dengenin kutuplaşma ile nasıl dağılacağının tehlikesini de içerisinde barındırıyor.

Geçtiğimiz günlerde “1453 Kartalları” isimli bir grubun ortaya çıkması, Gezi sonrası muhalif tribünlere bir emniyet supabı ihtiyacını karşılamış olsa gerek. Popülerlik çabaları ve fırsatçılıkları ise cabası… Bu kişiler sosyal medyada “AKP’nin adamları”, “Kazlıçeşme mitingine sahte Çarşı ile katılanlar” olarak tanımlansalar da, göründüğü kadar güdümlü ve “organik taraftar” değiller. Önceden de Beşiktaş tribünlerinde bireysel olarak yer alan, bir örgütlenme çabasına girmemiş bireylerin, Gezi sonrası bir anda “1453 Kartalları” ismiyle ortaya çıkmaları muhalif tribün oluşumlarına bir cevap, medyaya ve siyasal alana bir gönderme taşıyor. Muhaliflere cevap; “sadece solcular tribünde değil”, medyaya ve siyasal alana gönderme ise; “kambersiz düğün olmaz” anlamında denilebilir. Zat-ı muhteremlerin “milliyetçi ve muhafazakâr tribüncüler” olarak görünme çabaları, tribünün politik mecra olarak görülmesiyle de doğrudan ilişkili. Ancak bu ilişkiyi inkâr edip, “Siyasetini Evinde Yap” pankartları taşımaları eğer ironi barındırmıyorsa oldukça gülünç oluyor. Tek amaçlarının siyasal bir konum belirtmek ve “biz de buradayız” demek olduğu bariz anlaşılıyor. Siyaseti inkâr hallerinin taşıdığı anlam ise futbolun afyon olarak sürmesini istemekten de başka bir şey değil. Bunun kimlerin işine geldiğini söylemeye hacet yok.

Sonuç olarak, futbolu afyon olarak görmek isteyenlerin nasıl bir hayal-i hail’e kapıldıklarını bir kenara bırakırsak, tribün yaratıcılığıyla söz söyleyecek, politik eylem alanı oluşturacak olanlar elbette muhalif kesimlerden oluşacak. Bu durum kimseyi şaşırtmasa da, birilerinin işine gelmeyeceğinden bariz engeller hâsıl olabilir. Gezi’den sonra tribünlere gelmek, burayı bir politik eylem alanı olarak görmek, tribünde konumlanmak anlaşılır ve değerli bir çaba. Fakat bunu yaparken, yıllardır orada olanların da hassasiyetlerini göz önünde bulundurmak, elmanın elmalığını ölçmeye çalışmamak gibi, tribüne yeni bir form taşımamak gerekiyor. Aksi bir durumda tribün atmosferinden uzak, ilişkiler ağını anlamadan girişilecek eylemler beklenmeyen zıtlaşmaları yaratabilir. Velhasıl kelam, yıllardır futbol afyon, tribünler lümpen, tribüncüler serseri görülürken, bir anda “tribün eylemcileri” misyonuyla yaratılacak enerji tehlikeli olabilir. Çarşı, böyle bir misyon ile hareket etmemişti. Tribündeki yaratıcılık alanı ile gündeme gelmişti. Ve bu yaratıcılığı Gezi sürecine taşımıştı. Tribünlerden “Eylül Ayaklanması” beklemek, ilişkileri bu minvalde ilerletmek acemi bir ittifak zorlaması gibi gözüküyor. Belki zorlamanın ötesine geçip, yıllardır aynı tribünde birlikte tezahürat edilen, Gezi’ye bir şekilde uzak durmuş kişilere Gezi’yi anlatabilmek, belki de tribünlerin ortak sorunu olan “orantısız gücün” geldiği noktayı vurgulamak, bu vurguyu tribünlerin kendi yaratıcılık alanları ve kendi dilleri ile anlatmaya çalışmak gerekiyor.

Bu yazı ilk olarak birikimdergisi.com/ da yayınlanmıştır.

 

 

Halil İbrahim Gürel

 

Demirtaş’tan Bayık’a düzeltme

BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Cemil Bayık’ın açıklamalarından PKK’nin sınır dışına çekilmeyi resmi olarak durdurduğu anlamı çıkmadığını söyledi.

Demirtaş, konuyla ilgili olarak yaptığı açıklamada, “Anladığım kadarıyla kastettiği şey ‘biz gerillayı zor tutuyoruz, zor durduruyoruz’ anlamında bir cümle kullanmış. Geri çekilmenin durdurulması söz konusu olursa, bunu resmi bir açıklama ile yapacaklarını düşünüyorum. Yanlış anlaşılmalara yol açabilir basının veriş tarzı” dedi.

Cemil Bayık, ANF’ye yaptığı açıklamada, “Türkiye’ye 1 Eylül’e kadar tarih verdiklerini söyleyerek, şu ana kadar bir adım atılmadığını vurgulamış ve; “Bu şu anlama geliyor: devlet sorunu çözmek istemiyor, ezmeyi esas alıyor. Savaşmak istiyor. Buna karşı kendimizi savunacağız. Gerillayı durduruyoruz. Eğer operasyon yaptıklarını görürsek, bu operasyonlara karşı meşru savunma yapacağız. Savaşı daha da şiddetlendirmek isterlerse, Güney’e (Güney Kürdistan) gelen grupları yeniden göndereceğiz” demişti.

Bayık’ın “Gerillayı durduruyoruz” cümlesi çekilmenin durdurulduğu yönünde anlaşılmıştı.

 

Demokrat Haber

BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş

Genç Yeşillerden “Barış” çağrısı

Bugün yayınladıkları metinle Suriye için barış çağrısında bulunan ve hiçbir askeri müdahalenin insancıl ve barışçıl olamayacağının altını çizen Genç Yeşiller; Avrupa Genç Yeşiller Federasyonuna gönderdikleri metinde savaşa karşı hep birlikte”BARIŞ”demeyi ve barış görüşmelerinin başlatılması için ortak bir basın açıklaması yayınlanmasını teklif etti. Savaşa karşı alınması gereken tavırla ilgili en ufak bir şüphe durumunda ise konuyu her platformda konuşmaya hazır olduklarını belirttiler.

Harekete geçmek için ne yazık ki çok vakit bulunmadığını belirten Genç Yeşiller açıklamasının Türkçe çevirisi ve orjinal İngilizce metni ise şöyle;

Sevgili Yeşil Dostlar,

Bu mektubu Suriye ile ilgili endişe ve umutlarımızı sizinle paylaşmak için yazıyoruz.

Uzun zamandır birlikte birçok konuda mücadele verdik, yanyana durduk. Benzer umutları, hayalleri, korkuları ve üzüntüleri olan kimseler olarak çok şey paylaştık. Hep birlikte insan ve doğa haklarına karşı yapılan her türlü ayrımcılığa ve şiddete karşı mücadele ediyoruz. İçimizden birinin dediği gibi “ birlikte aynı deliğe bile s.çtık”, büyük yeşil bir aile olmak için bundan daha fazlasına ihtiyaç var mı?

Bugünlerde ise seslerimizi dünya barışı için birleştirmemiz gerektiği hissindeyiz. Sesimizin duyulabilmesi için size ihtiyacımız var. İnanıyoruz ki, Yeşil Düşüncede hiçbir savaş ve askeri müdahaleye karşı tolerans olamaz. Bugünün politikacıları gibi olmayacağız, şiddetin hiçbir türlüsüne rıza göstermeyeceğiz. Bugünün büyük güçlerinin arasındaki intikam oyunlarının bir parçası olmayacağız ve Suriyeli sivillerin (ve bizim) bedenlerini kanlı oyunlarına alet etmeyeceğiz.

Bugünlerde 10 yıl önce Irak için hissettiğimiz duyguların benzerlerini hissediyoruz. Amerika Suriye barışı için askeri müdahaleden bahsediyorken, bu sefer daha yüksek sesle: “İnsancıl sebeplerinize inanmıyoruz ve dünyayı yeniden savaşa sürüklemenize izin vermiyoruz.” Suriye’deki şiddet askeri müdahale ile durdurulamaz. Şiddet, şiddet ile durdurulamaz. Savaşa karşı savaş kendi içinde çelişen bir durum.

Bizler Türkiyeli Genç Yeşiller olarak, başka bir çözüm mümkün diyoruz. Israrla ve usanmadan üçüncü bir seçenek olduğunu söylüyoruz: Acilen ateşkes ilan edilmeli ve barış görüşmeleri başlatılmalıdır. Hükümetlerimizin savaştan yana değil, bu yapıcı tavırdan yana olmaları için baskı oluşturmalıyız. Bu yaklaşım ile savaşların biteceğini söyleyecek kadar naif değiliz ama bunun bir başlangıç olduğunu düşünüyoruz. Eğer müdahale şart ise; mantıklı, diplomatik ve ekonomik müdahaleler bir başlangıç olmalı.


 

Barış ve sevgiyle

Genç Yeşiller”

* * *

“Dear Green Friends,

We are writing this letter in order to share our concerns and hopes about Syria with you.

We have been standing together for many causes for a long time. We have similar hopes, dreams, fears, sadness. We shared a lot. We are learning together to fight against any kind of discrimination and violations of human and nature rights. As one young green from Turkey says “we shit to the same hole with you”, what else is needed for being a big green family?

Now, we are urgently feeling the need of standing up again to raise our voices for peace in the world! To make our voices heard, we need YOU! We believe that there is no place for wars or tolerance towards any kinds of military interventions in green ideology. We are saying that we will not be like the politicians of the day. We will never ever say yes to any kind of violence. We will not be the victim of revenge game between big brothers of today’s world and we will not let them to drag Syrian people (and us) into their bloody game.

Nowadays, we are feeling same again as we have been feeling 10 years ago in Iraq. While United States is insisting again on humanitarian MILITARY intervention in Syria, we are now shouting more loudly: We don’t believe your “humanitarian” reasons and we will NOT let you drag the world into another war again. Stopping the violence in Syria can not be done with a military intervention. Violence can not be stopped with violence. War against war (or terrorism) is a contradiction by its definition.

We as Young Greens of Turkey, telling that another way is possible to end up this conflict. We should insist and never give up to tell about the third option: urgent cease fire and starting peace negotiations. We should create a pressure on our governments for being part of these constructive approach, NOT the war. We are not away from reality while claiming that violence or war will stop suddenly with this kind approach but this is a start. If interventions are a must logistic, diplomatic and economical interventions should be a start.

Let’s say one more time all together a big NO to military intervention in Syria and start pushing for a real peace solution approach.


With peace and love

GençYeşiller”


Haber: Gizem Hasırcıoğlu

(Yeşil Gazete)

Yeşiller ve Sol: “Olimpiyatlar İstanbul’un son doğal varlıklarını da tahrip edecek”

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Tokyo ve Madrid’le birlikte İstanbul’un da aday olduğu ve kazananın Cumartesi günü belli olacağı 2020 olimpiyat oyunlarıyla ilgili bir açıklama yaptı. Parti eşsözcüleri Sevil Turan ve Arif Ali Cangı tarafından yapılan açıklamada “İstanbul’un son yeşil alanları da Olimpiyat hazırlıkları görüntüsü verilerek imara açılacak ve şehirdeki son doğal varlıklarımız da kısa zamanda tahrip edilecek” denildi.

“Olimpiyat savurganlığı istemiyoruz” başlıklı açıklama şöyle:

“7 Eylül’de yapılacak Uluslararası Olimpiyat Komitesi toplantısında, sadece 2020 Olimpiyatlarının nerede yapılacağına değil, adeta İstanbul şehrinin kaderine de karar verilecek. Eğer Komite organizasyon görevini Türkiye’ye verirse, İstanbul’un son yeşil alanları da Olimpiyat hazırlıkları görüntüsü verilerek imara açılacak ve şehirdeki son doğal varlıklarımız da kısa zamanda tahrip edilecek.

Türkiye modern Olimpiyatların düzenlenmeye başlandığı 1896’dan beri katıldığı oyunlarda birkaç istisna dışında hatırı sayılır bir başarı sahibi değildir. Türkiye’nin, organizasyonu sadece tanıtım ve pazarlama fırsatı olarak gördüğü açıktır. Üstelik son zamanlarda katıldığımız tüm turnuvalarda onlarca sporcumuzun ne pahasına olursa olsun başarmak dürtüsüyle yaşadıkları utanç verici doping skandalları da ortadadır.

Bu başarısızlık, senelerdir kamu kaynaklarını gençlere amatörce spor yapma ve kendilerini geliştirme olanaklarını sağlamak için kullanmayan bir devlet politikasının ve siyasal anlayışın sonucudur.

Milli Olimpiyat Komitesi’nin adaylık başvurusu için hazırladığı sunum da AKP Hükümeti’nin niyetini açıkça ortaya koyuyor. İstanbul’un önemli su ve orman havzalarını da içeren 420 kilometrekarelik bir alanı içine alan Olimpiyat projesi, bir spor projesinden çok bir imar faaliyeti hazırlığıdır ve sunumun bu yönü uluslararası camianın gözünden kaçmamıştır. Olimpiyatlar için yapılması planlanan tesisler, onbinlerce insanın yaşam alanlarını terk etmek zorunda kalmasına yol açacak, çeşitli tarım alanları boşaltılacak, ormanlık alanlar yerlerini yeni konut ve iş alanlarına bırakacaktır.

Üstelik orantısız güç kullanan ve 5 kişinin ölümüne yol açan hükümetin bir bakanının, Olimpiyatların kaybedilmesi halinde sorumlu olarak Gezi Parkı’nda direnenleri ilan etmesi de politik densizliğin ötesinde, peşinen yenilgiye kılıf arayan, kendine güveni olmayan sporcuları çağrıştırıyor.

Türkiye, Olimpiyatlar için harcamayı öngördüğü 20 milyar dolar ile gençlere spor yapma imkanı tanıyan tesisler yapmalı ve Olimpiyatların başlangıçtaki ruhuna uygun olarak amatör sporculara destek olmalıdır.

Olimpiyatlar için yapılan tesislerin çok az bir bölümünün daha sonra kullanılmakta olduğu önceki Olimpiyatlara ev sahipliği yapmış kentlerin tecrübeleriyle sabittir. Üstelik Olimpiyatların yerel ekonomiye fazla bir katkı sağlamadığı da Atina’dan Londra’ya kadar Olimpiyat düzenlemiş şehirlerin yaşayanları tarafından iyi bilinir. Olimpiyatlar, arkasında çürümeye bırakılmış bir yığın tesis ve borç yükü katmerlenmiş bir kamu maliyesi bırakır. İstanbul’da yapılacak Olimpiyatların kazananı sadece bir avuç inşaat şirketi olacaktır.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi olarak diyoruz ki; Türkiye’nin savurgan kamu yatırımlarına ayıracak bütçesi olmadığı gibi, İstanbul’un da yeni inşaat projelerine yitirecek bir karış yeşil alanı yoktur.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eş Sözcüleri

Sevil Turan- Arif Ali Cangı”

(Yeşil Gazete)

Romanya altın madenine karşı üç gündür ayakta

Romanya’da yüksek miktarda siyanür kullanılacağının bilindiği Kanadalı bir şirkete ait altın madeni projesine karşı yapılan eylemlerin üçüncü gününde 2.000 kişi gösterilere katıldı.

Ülkenin Kuzeybatısında, Cluj’da, Hükümetin kanun tasarısına ve Rosia Montana’da altın işletmesine karşı yaklaşık bin kişi yürüdü. Bükreş’te, bin eylemci kentin anayollarından biri olan Calea Victorei’yı trafiğe kapattılar. Aralarında gençlerin ve sanatçıların yanısıra, 2012’de Cannes’da ödül almış Cristian Flutur da yer aldı. Göstericiler yolda oturup, taş dolu plastik şişelerle “Birleşelim, Rosia Montana’yı kurtaralım” diyerek ritim tuttular.

Kanada şirketi Gabriel Resource, Transilvanya, Rosia Montana’da şubesi Gold Corporation yoluyla Avrupa’nın en büyük altın madenini işletmeyi planlıyor.

Tartışmalı Kanun Tasarısı

Pankartlarda  eylemcileri harekete geçiren kanun tasarısına gönderme yapan Kanunları Çok uluslu şirketler yapmıyor” yazısı okunuyordu.

Tasarı,  geçen hafta Victor Ponta hükümeti tarafından kabul edildi, meclisin onayını alması gerekiyor, Maden projesi,  “Devletin ali menfaatleri”n uygun olarak gösterildiği ve böylece meclisin onayından geçmesinin kolaylaştırıldığı belirtiliyor

Kanadalı şirket 16 yıllık işletme süresinde 900 iş imkanı ve önemli bir ekonomik gelir vaad ediyor. Ama doğa savunucuları binlerce ton siyanür kullanımın risklerine karşı uyarıyor.

Haber: Ayşe Erdem

(Yeşil Gazete, Le Monde)

 

Altın Koza’da Türk sineması için Adana Pazarı imkanı

Altın Koza Film Festivali’nde bu yıl ikinci kez gerçekleştirilecek olan “Adana Pazarı” Türkiye’den yapım aşamasındaki sinema yapımlarının görsel malzemeleriyle uluslararası satış acentelerinin ve film festivallerinin temsilcilerine tanıtımını bu sene daha geniş kapsamlı yapmayı hedefliyor.

Altın Koza Film Festivalinin yapımcılığını üstlenen Alin Taşçıyan’ın Türkiye Sinema Platformuyla birlikte hayata geçirdiği bu proje sayesinde büyük çoğunluğu çok genç ve tecrübesiz olan yeni sinemacıların uluslararası destek bulmalarını ve projelerini hayata geçirme konusunda alternatif kaynaklar yaratma fırsatı veriyor.

Hedef; “Türkiye Film Marketi”

“Adana Pazarı” adlı genç sinemacılara destek projesi kapsamında bu yıl Altın Koza Film Festivalinde Cannes Film Festivali “Yönetmenlerin On Beş Günü” bölümünün temsilcilerinin yanı sıra uluslararası diğer festivaller olan Venedik, Edinburgh, Palic, Göteborg, Sofia, Tallin Midnight Sun festival temsilcileri de katılacak. Ayrıca Wild Bunch, Memento, EastWest, Intramovies, LevelK, The Festival Agency, Alpha Violet film şirketleri yurt dışından bir çok film ajansı temsilcileri de farklı projeleri değerlendirmek için Altın Koza Film Festivaline davet edildiler.

“Adana Pazarı” projesinin zaman içerisinde büyüyüp gelişmesi,  sonrasında Türkiye Film Marketi fikrini oluşturması hedefleniyor.

Adana Pazarı’na katılmak isteyen Türkiyeli yapımcılar festivalin resmi sitesi olan altinkozafestivali.org.tr/ adresi,  0 (322) 352 47 13 numaralı telefon ve [email protected] adresinden bilgi edinebilir.

Son başvuru tarihi 14 Eylül.

(Radikal)

Boktan meslekler… (fenomeni üzerine) ~1

David Graeber

“Çıkıntı” antropolog David Graeber‘in Strike Magazine için yazdığı, John Riordan‘ın çizimleriyle beslediği çarpıcı ve samimi makaleyi,  Strike Magazine‘den aldığımız izinle, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Tuğçe Tuğran‘ın çevirisiyle iki bölüm halinde sunuyoruz.

***

1930 yılında John Maynard Keynes’in öngörüsü şuydu: 20. yüzyılın sonunda teknolojik ilerlemeler ABD ya da İngiltere gibi ülkelerde çalışma süresini haftada 15 saate indirecekti. Bu öngörünün haklılığa inanmak için bir sürü sebep var. Teknolojik anlamda bu mümkün. Ama yine de olaylar beklendiği gibi gerçekleşmedi. Bunun yerine teknoloji, bizi daha çok çalıştırmak için yeni yollar bulmakta kullanıldı. Bunu başarmak için, gerçekte hiçbir amacı olmayan meslekler yaratılması gerekti. Bugün Batı’da milyonlarca insan üretken hayatlarının tamamını gizliden gizliye gereksiz buldukları işlerde çalışarak geçiriyor. Mevcut durum derin ahlaki ve ruhani yıkıntıya sebep oluyor. Bu, bizim kolektif ruhumuzda açılmış bir yara. Yine de bundan bahseden fazla insan yok.

Keynes’in ütopyası-ki 60’lı yıllarda hala bekleniyordu- neden gerçekleşmedi? Buna verilen en standart cevap, Keynes’in tüketim kültürünün bu kadar yaygınlaşmasını öngörememiş olması. İnsanlık olarak, daha kısa çalışma saatleri ve daha çok oyuncak ve zevk arasındaki seçim hakkımızı ikinciden yana kullandık. Ahlaki açıdan bize doğru yolu gösteren bir çocuk hikâyesine benziyor bu, ama bir an düşününce doğru olamayacağını anlamak zor değil. Evet, gerçekten de 1920’lerden bu yana sonsuz sayıda yeni mesleğin ve sektörün ortaya çıkışına tanık olduk. Ama bunların çok azı sushi, Iphone veya süslü püslü ayakkabıların üretimi ve dağıtımı ile alakalı.

Peki tam olarak nedir bu ‘yeni işler’? ABD’deki iş gücü profilinin 1910 ve 2000’li yıllar arasındaki karşılaştırması bunu açıkça gösteriyor. Geçtiğimiz yüzyılda, evde çalışan yardımcılar, sanayi işçileri ve çiftliklerde çalışan insanların sayısında çarpıcı bir düşüş yaşandı. Aynı zamanda, ‘profesyonellerin, yönetim, ofis, satış ve hizmet elemanlarının sayısı üçe katlandı. Bu mesleklerin tüm meslekler içindeki oranı dörtte birden dörtte üçe çıktı. Başka bir deyişle, öngörüldüğü gibi verimli işlerin çoğu otomatize oldu, makineler tarafından yapılmaya başlandı (bu durum, küresel düzeyde, Çin ve Hindistan gibi çok sayıda işçiye sahip ülkeleri hesaba kattığınızda bile değişmiyor, bu tarz işçilerin dünya nüfusuna oranı, eskisine göre çok daha az).

Ama iş saatlerindeki bu hatırı sayılır azalma, dünya nüfusunun özgürleşerek kendi kişisel projelerini, keyiflerini, amaç ve fikirlerini hayata geçirmesi için kullanılmadı. Bunun yerine, hizmet sektöründen bile fazla büyüyen yönetim sektörünün patlayışına, hatta finans hizmetleri, telefon satışı gibi yeni sektörlerin ortaya çıkışına tanık olduk. Şirketler hukuku, akademi ve sağlık sektörü yönetimi, insan kaynakları ve halkla ilişkiler gibi iş kolları tarihte eşi görülmemiş oranda yaygınlaştı. İşi, saydığımız bu sektörlere idari, teknik ve güvenlik desteği sağlamak olan insanları saymıyoruz bile. Hatta insanlar çok fazla çalıştığı için ortaya çıkmış yardımcı sektörlerde (köpek yıkayıcılar, 24 saat pizza teslimatı yapanlar vs) çalışan insanlar da bu sayının dışında.

İşte benim ‘saçma işler’ diye adlandırmayı önerdiklerim bunlar.

 

 

Sanki birileri bizi çalıştırmaya devam edebilmek için saçma işler uyduruyormuş gibi. İşin garipliği de burada. Kapitalist sistemde olmaması gereken şey tam da bu. Çalışmanın hem kutsal bir görev hem de hak olarak görüldüğü eski verimsiz Sovyet ülkelerinde sistem herkese iş yaratmakla mükellefti (bu yüzden Sovyet marketlerindeki et reyonunda bir kişinin yapabileceği işi üç kişi yapardı). Piyasanın rekabet anlayışının tam da bu tip sorunları çözmesi bekleniyordu. İktisat teorisi bize kar amacı güden bir işyerinin yapacağı en son şeyin, çalıştırmak zorunda olmadığı işçilere maaş ödemek olduğunu söyler. Yine de bir şekilde olan bu.

Büyük şirketler acımasız işten çıkarmalara girişiyorlar evet, ama bu işten çıkarmalar ve süreç hızlandırma operasyonları istisnasız bir şekilde her zaman, gerçek anlamda bir şeyler üreten, taşıyan veya tamir eden insanları hedef alıyor. Bununla beraber, kimsenin tam olarak açıklayamadığı bir süreç sonunda, ofis çalışanlarının sayısı gün geçtikçe artıyor, ve giderek daha çok insan-Sovyetler Birliği’ndekine benzer şekilde- kendini kağıt üzerinde haftada 40-50 saat çalışır buluyor. Hem de Keynes’in öngördüğü gibi bunun sadece on beş saati gerçekten verimli çalışmayla geçiyor. Zamanlarının geri kalanını motivasyon seminerlerinde, Facebook profillerini güncelleyerek ya da TV dizileri indirerek geçiriyorlar.

Bu durumda cevabın ekonomik olmadığı açık. Ahlaki ve siyasi bir durumla karşı karşıyayız. Yönetici sınıf, boş zamanı olan mutlu ve üretken bir nüfusun ölümcül bir tehlike yarattığını anlamış durumda (1960’larda durum buna biraz benzeyemeye başladığında neler olduğunu hatırlayın). Diğer taraftan, çalışmanın içkin bir ahlaki değeri olduğu ve hayatını yoğun bir iş temposuna adamayı reddeden kişinin hiçbir şeyi hak etmediği hissi de yönetici sınıfın son derece işine gelir.

Bir keresinde İngiltere’deki akademik bölümlerdeki idari pozisyonların sonsuzca çoğalması meselesini düşünürken, cehennemin olası versiyonlarından birisi gözümde canlandı. Cehennem, zamanlarının büyük kısmını sevmedikleri ve çok da iyi yapmadıkları işlerde çalışarak geçiren insanlar topluluğu olarak düşünülebilir. Çok güzel dolaplar yaptıkları için işe alındıktan sonra, zamanlarının büyük kısmını balık kızartarak geçireceklerini öğrenen insanlar hayal edin. İşin de gerçekten yapılması gerekmiyor aslında. Daha doğrusu kızartılması gereken çok az balık var. Bu insanlar bazı meslektaşlarının zamanlarının daha fazlasını dolap yaparak geçirdiği ve paylarına düşen balık kızartma sorumluluğundan kaytardığı fikrini saplantı haline getirerek buna öfke duymaya başlıyorlar. Çok geçmeden her yerde gereksiz, kötü pişirilmiş balık yığınları oluşuyor ve herkesin tek yaptığı da bu oluyor.

Bence bu benzetme kurduğumuz ekonomik düzenin ahlaki dinamiklerini gerçeğe uygun bir şekilde yansıtıyor.

 

Yazının ikinci bölümü için tıklayınız.

Yeşil Gazete için çeviren: Tuğçe Tuğran

(Strike Magazine, Yeşil Gazete)


Çin yolsuzluğa karşı teyakkuzda

0
Yolsuzluk iddiasıyla soruşturma altında olan Jiang Jiemin

Çin’de devletin yolsuzluğa karşı arttırdığı önlemler sonucunda Çin’in Enerji Eski Bakanı Jiang Jiemin’e “ağır disiplin suçu” kapsamında soruşturma açıldı.

Hükümetin yaptığı kısa açıklamaya göre şu anda Kamu Varlıkları Düzenleme Kurulu Başkanı (ing: head of state assets regulator) olarak çalışan Jiang Jiemin, ağır disiplin suçları kapsamında tanımlanan rüşvet suçunu işlediği iddiasıyla sanık olarak gösteriliyor.

Çin devlet sözcüsü, davanın Kominist Parti’nin denetçileri tarafından Merkezi Disiplin Teftiş Komisyonu’nda yürütüldüğünü belirtmekle yetindi.

Çin’de artan yolsuzluk suçlarına karşı savaş, Başkan Xi Jiang‘ın yeni yönetiminin en önemli konularından biri. Jinping, çapkınlık yapanların ve “aklı uçkurlarında olanların” da peşine düşeceğine yemin etmişti.)

Jiang, bir enerji devi olan Çin Ulusal Petrol Şirketi’nin yönetiminden Mart ayındaKamu Varlıkları Düzenleme Genel Müdürlüğü’ne getirilmişti. Çin hükümeti tarafından yönetilmekte olan şirket, devlet sermayeli 100’den fazla şirketten de doğrudan sorumlu. Enerji sektöründeki pek çok çalışanın beklediği Jiang soruşturması, yine Çin Ulusal Petrol Şirketi’nden dört üst düzey yönetici için açılan başka bir soruşturmanın hemen ardından açıldı.

Özellikle enerji, ulaşım ve finans gibi kilit sektörlerde Komünist Parti’nin özelleştirmeye yeşil ışık yakması bekleniyor. Pek çok ekonomi uzmanına göre Çin, yılda yüzde 7 – 8 aralığında büyümeye devam etmek için belirli sektörleri özelleştirmek zorunda kalacak.

Büyümeye devam eden devlet sektörünün reform sürecinde Jiang’in önemli rol alması bekleniyordu.

Bununla beraber, reform olarak belirtilen özelleştirme planları ve rekabet olasılığı, mevcuttaki sistemden belirli çıkarları ve kazanımları olan çevreler tarafından tehdit olarak algılanıyor. Bu nedenle Komünist Parti’de ciddi bir muhalif kesimin ekonomik değişimlerden rahatsız olduğu söylenebilir. Partinin önümüzdeki Kasım ayındaki genel kongrede reformları tartışması ve liderlerin Çin’in önümüzdeki on yıllık ekonomi planını oluşturması bekleniyor.

 

Yeşil Gazete Haber Merkezi

(Independence, Yeşil Gazete)

Dünya’dan Kısa Kısa – 5 Eylül 2013 Perşembe

0

ABD Senato Dış İlişkiler Komitesi Suriye’ye Saldırıyı Onayladı

Dış İlişkiler Komitesi, Suriye’ye saldırı için 90 günlük bir izin veren tasarıyı onayladı. Tasarı, kara saldırısına izin vermiyor. Tasarının oylanması sırasında bir grup eylemci kırmızıya boyadıkları ellerini kaldırarak protestoda bulundu. Tasarı komite oylamasını takiben Senato genelinde de oylanacak.

Chelsea Manning Obama’dan Affını İstedi

Askeri mahkeme tarafından, Wikileaks’e bilgi sızdırmaktan 35 yıl hapis cezasına çarptırılan ABD askeri Chelsea Manning ABD Başkanı Obama’ya bir mektup yazarak af talebinde bulundu. Talepte Manning ‘ülke için endişe duyduğu için bilgi sızdırdığını’ dile getiriyor.

İtalya’da 679 kilometrelik bisiklet yolu!

İtalya’nın Kuzeyindeki büyük şehirleri birbirine bağlayacak 679 kilometrelik VenTo bisiklet yoluna İtalya Kültür ve Turizm Bakanı Massimo Bray’den destek geldi. Bray, yolun inşasının 80 milyon avroya mal olacağını, ancak; 2000 yeni iş ve senelik 100 milyon avro gelir yaratacağını söyleyerek projeye destek verdi.

Çin’de 100 ton Ölü Balık

Çin’de Huanghualao köyü yakınlarında nehirden 100 ton ölü balık toplandı. Bölgedeki bir kimyasal fabrikasından nehre sızan amonyak sonucu öldüğü sanılan balıkların tüm nehri kapladığı bildirildi.

Güneş Gemisi Yolculuğunu Tamamladı

Dünyanın güneş enerjisiyle çalışan en büyük gemisi MS Tûranor PlanetSolar, Atlantik Okyanusunda iklim değişikliğinin Gulf Stream akıntısı üzerindeki etkilerini araştırmaya yönelik iki aylık yolculuğunu tamamlayarak Londra’da limana yanaştı. 512 metre kare güneş paneli bulunan gemi daha önce de sadece güneş enerjisi kullanarak dünyayı turlamıştı.

Vatikan’da bir Çocuk Tacizi Skandalı Daha

Vatikan, Dominik Cumhuriyeti temsilcisi Josef Wesolowski’yi çocuk tacizi suçlamaları karşısında geri çekti. Konuyla ilgili soruşturma başlatıldı. Çocuk tacizi vakalarının engellenmesi ve sorumluluların cezalandırılması, Papa Francis’in öncelikleri arasında yer alıyor.

IMF’den Pakistan’a 6.7 Milyar Dolar

Uluslararası Para Fonu (IMF) yönetim kurulu Pakistan’a 6.7 milyar dolar borç verilmesini karara bağladı.

Gabon’da Sahte Memur Skandalı

Gabon’da yürütülen bir yozlaşma soruşturması ülkede maaş alan ancak herhangi bir görevi olmayan yaklaşık 3.000 sahte memur bulunduğunu ortaya koydu. 1.5 milyon nüfuslu ülkede 70.000 memur bulunuyor.

Çad’da Sıtma Artışı

Sınır Tanımayan Doktorlar (MSF) tarafından yapılan açıklamaya göre Çad’da sıtma vakaları bir ayda 1.228’den 14.021’e fırladı. Londra Hijyen ve Tropik Hastalıklar Enstitüsü’nden Dr. Colin Sutherland, artışın normalden kötü geçen yağmur mevsimine bağlı olabileceğini söyledi.

Şili’de Yargıçlardan Özür

Şili’de Adli Yüksek Memurlar Ulusal Birliği tarafından yapılan açıklamada ülkede Pinochet’nin iktidarda olduğu 1970’li ve 80’li yıllarda yargının temel hakların koruyucusu rolünü terk ettiği için o dönemki üyeleri adına özür dilendi.

Brezilya Parlamentosu’nda Gizli Oylama Kalkma Yolunda

Brezilya’da yaza damgasını vuran büyük sokak ayaklanmaları sonucunda, eylemcilerin baş taleplerinden biri olan Parlamento’nun her iki kamarasında gizli oylama uygulamasına son verilmesi konusunda önemli bir adım atıldı. Alt kamara oybirliğiyle gizli oylamayı kaldırma kararı aldı.

Ermenistan, Rusya ile Gümrük Birliği Yaptı

Salı günü Moskova’da yapılan görüşmeler sonrasında açıklanan gümrük birliği kararı bu ülkeyi kendi etki alanına çekmeye çalışan Avrupa Birliği’nde şok etkisi yarattı.

Uyumak İyiymiş

Biliminsanları neden uykuya ihtiyacımız olduğunu keşfetti. Beyin devrelerini koruyan myelin maddesini üreten hücrelerin uykuyla üretildiği belirlendi.

(Yeşil Gazete)

 

Olimpiyatlarda finale doğru


2020 yılında yapılacak Olimpiyat oyunlarının düzenleneceği şehrin
belirlenmesine birkaç gün kala aday şehirler son kozlarını oynamaya
hazırlanıyorlar.

7 Eylül günü Buenos Aires’de toplanacak Uluslar arası Olimpiyat Komitesi kazanan
kenti açıklayacak. Büyük toplantı öncesi aday şehirler bütün kozlarını sahaya
sürüyorlar. Başbakan Erdoğan’ın da katılımıyla Türkiye seçimlere 500 kişilik
bir gazeteci, diplomat, iş insanı ve spor yöneticisiyle komite üyelerini
etkilemeye çalışacak. Diğer aday kentlerden Madrid 1 000, Tokyo ise 2 000
kişilik ekiple çalışmalarını sürdürüyor. En kalabalık heyeti oluşturan Japon
ekibine atlet Carl Lewis ve futbolcu Zico da destek veriyor.
Seçimler öncesi her üç aday şehirde de olimpiyatların kendi şehirlerinde
yapılmamasını isteyerek protesto gösterilerini yoğun şekilde sürdüren gruplar
Olimpiyat oyunlarının şehirlerine ekolojik ve ekonomik yıkım getireceğini öne
sürüyorlar. Protestocular daha önceki oyunların tertiplendiği Atina, Pekin,
Londra gibi şehirlerde tesislerin yapımı sırasında çok sayıda insanın zorla
yerinden edildiğini, yatırımların başlangıç hedeflerini kat be kat aşarak
şehirleri borca boğduğunu ve ardından kullanılması imkânsız dev tesisler
bıraktığını öne sürüyorlar.

Uluslararası spor camiasında çok sayıda insan da Olimpiyatların
başlangıçtaki amatör ruhundan uzaklaştığını ve endüstriyel sporun yeni
ürünlerini pazarlamaya çıktığı ve amerikan tarzı bir show business’a dönüştüğü
gerekçesiyle oyunlara uzak duruyorlar.

7 Eylül’de yapılacak seçimler öncesinde rakipleri diğer şehirlerin
kusurlarını ön plana çıkarmaya çalışıyorlar.
2 milyar dolarlık bir bütçe öngörüsüyle aday olan Madrid’in içinde bulunduğu
ekonomik kriz dışında pek bir kusuru bulunmuyor. Madrid’in spor tesislerinin
hazır oluşu ve İspanyolların spora düşkünlüğü bu kusurun göz ardı edilmesini
sağlayabilir.
Ekonomik açıdan en güçlü durumdaki Tokyo’nun sunduğu bütçe 5 milyar dolar,
yani Türkiye’nin dörtte biri kadar.  Tokyo’nun en büyük handikapı Fukuşima santralinde meydana gelen nükleer felaket sonrası
süren sızıntının hala kontrol altına alınamayışı. Felaketle ilgili yöneticilerin
halka yanlış bilgiler vermeye devam etmesi  Japonların olumsuz puanı olarak gösteriliyor.

İstanbul bu yarışa en dezavantajlı aday olarak giriyor. Özel bir kanunla
toplanan vergilerle müsrif bir tanıtım kampanyası sürdüren Türkiye Milli
Olimpiyat komitesi öncelikle ülke çapında futbol ve güreş dışındaki sporlara
ilgisizliği gizlemeye çalışıyor. Son zamanlarda ayyuka çıkan şike ve doping
olayları yüzünde illi komitenin işi hayli zor. Ama milli komitenin başka
zorluklar konusunda da çalışma yapması gerekiyor. Başta ulaşım olmak üzere
birçok yapısal sorunu aşmak isteyen İstanbul’un sunduğu 20 milyar dolarlık
yatırım bütçesinin bir spor organizasyonundan çok bir imar hamlesini
çağrıştırması çok sayıda uluslararası gözlemcini dikkatinden kaçmadı. Suriye ve
Irak’ta sürüp giden şiddet olayları ve savaş tehdidi İstanbul’un şansını
azaltıyor. Bunların üzerine Gezi olayları sırasında göstericilere uygulanan
polis şiddeti de İstanbul içinde verilecek olumsuz puanlara gerekçe
oluşturacak.

Finalden önceki son düzlükte aday şehirler üzerine çekişmeli bir kumar
sürüyor. Huffington Post’a bir demeç veren ünlü Hamburg Üniversitesi
profesörlerinden spor ekonomisti Wolfgang Maening aday kentler arasında
Madrid’in şansını yüksek görüyor. 1984’te bir sporcu olarak katıldığı
oyunlardan beri Olimpiyatları yakından izleyen Maening çok sayıda delege ve
spor insanıyla konuştuğunu ve ibrenin Madrid’i gösterdiğini söylüyor.

Kişisel tercihinin İstanbul’dan yana olduğunu belirten Maening gezi
protestolarının Türkiye’nin bütün inandırıcılığını ortadan kaldırdığını
söylüyor.