Ana Sayfa Blog Sayfa 4130

Kurşunlu’da direnişçilere gözdağı ateşi

Çanakkale’nin Bayramiç ilçesinin Kurşunlu Köyü’nde yapılacak felsdpat maden ocağını protesto etmek için başladığı açlık grevinin 15 . gününde olan Bülent Özüren’e dün belirsiz kişiler tarafından ateş açıldı.

Bülent Özüren Çanakkale’nin Kurşunlu Köyü’nde açılacak felsdpat maden ocağını protesto etmek, ağaçların kesilmesine engel olmak amacıyla açlık grevinin 15. gününde silahlı saldırıya uğradı. Ateş edenleri görmediğini ifade eden Özeren, bunun kendisini korkutmak ve sindirmek için yapılmış olma ihtimali üzerinde duruyor.

Birgün Gazetesi’nin haberine göre olay Pazar gecesi saat 23:00 sularında Bülent Özüren çadırın içindeyken gerçekleşti. Silah sesi duyan Özüren yaşadıklarını BirGün’e anlattı. “Çadırda yatıyordum. Silah sesini duydum, yerde sürünerek çadırdan çıktım. 3 el daha eteş edildi. Yarım saatten fazla bir süre yerde kaldım kalkmadım. Sonra da kendimi güvende hissedebileceğim bir yere geçip sabaha kadar orada bekledim” dedi.

 

Bu zamana kadar herhangi bir tehdit almadığını dile getiren Özüren, olayın kendisini korkutmak için yapıldığını söyledi. Özüren, ”Bir gün önce 60-70 kişilik bir grup destek için buraya geldi ve kamp kurdu. Gittikçe artan bir katılımcı grubu oldu. Korkutmak için yaptılar. Benim tek çağrım artık kimse buraya gelmesin. Herkes evinin bahçesinde sembolik çadırlar kursun. Üzerine burası Kurşunlu Köyü, benim adım Bülent Özüren yazıp sosyal medyada paylaşsınlar” dedi. Sağlık durumunun iyi olduğunu dile getiren Özüren açlık grevine devam edeceğini söyledi.

Hafta sonu Bülent Özüren’e destek vermek için Kurşunlu Köyü’ne gidip kamp kuran grup adına konuşan Ali Furkan Oğuz ise şunları söyledi; “Cumartesi araçlarla Kurşunlu Köyü’ne gittik. Toplamda 150 kişiydik. Yaklaşık 25 kişi cumartesi gecesini orada geçirdik. Pazar günü saat 13:00’e kadar oradaydık. Sabah saat 09.00 gibi iş makinaları geldi. Durumu hemen jandarmaya bildirdik, şikayette bulunduk” dedi.

Önümüzdeki hafta sonu da kamp kurmak istediklerini fakat oraya gidecek insanların can güvenliği olmayacağı için, Bülent Özüren’in çağrısına uyarak hafta sonu kamp kurmayacaklarını söyleyen Oğuz ”Şimdiki düşüncemiz, hafta sonu köy halkıyla birlikte Kurşunlu Köyü’nde evlerde kalmak, herkes ile birebir konuşmak ve destek vermek. Buradan da herkesi 16 Kasım’da Bayramiç’in Kurşunlu Köyü’ne davet ediyoruz. Son olarak Bülent Özüren’in biz kamp yerinden ayrılırken bize söylediği bir cümleyi söylemek istiyorum: Bizi yalnız bırakmayın!

AİHM’den 20 yıl gecikmeli ceza

Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde 1990’lı yıllarda terörle mücadele kapsamında başvurulan yöntemler Ankara’ya Avrupa yargısı önünde sorun çıkarmaya devam ediyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 1994 yılında Şırnak kentinde havadan bombalanan ve yaklaşık 40 kişinin ölümüyle sonuçlanan askeri operasyonla ilgili kararında Ankara’yı, taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin en sert maddeleri temelinde cezalandırdı.

Karara temel oluşturan olay Şırnak’ın Kuşkonar ve Koçağılı köylerinde meydana geldi. Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ait savaş uçakları tarafından 25-26 Mart tarihlerinde bölgede düzenlenen hava operasyonlarında söz konusu iki köy de hedef alındı. Bombardıman sonunda, AİHM kayıtlarına göre, 13’ü Koçağılı, 25’i Kuşkonar’dan olmak üzere 38 kişi hayatını yitirdi. En az 13 kişi de yaralandı. Köylülerin ev ve hayvanları ağır zarar gördü. Bombardıman sırasında köylerdeki erkeklerden çoğu tarlalarda çalışmakta olduğundan ölenlerin çoğunu kadın ve çocuklar oluşturdu. Operasyon sonrası yöre halkı resmi makamlardan yardım almadı. AİHM belgelerine göre, Kuşkonar’da hayatta kalanlar ölen yakınlarının cesetlerini plastik poşetlere koyarak toplu mezarlarda yaktı.

Olay ulusal planda da yankılandı. Dönemin Başbakanı Tansu Çiller “Bombardımanı gerçekleştiren uçaklar devlete ait değil” şeklinde açıklamada bulundu. İçişleri Bakanı Nahit Menteşe ise “Eylem hazırlığı içindeki bin kişilik terörist grupla ilgili haber üzerine Stoker Tepe ve Kuşkonar Köyü’nün kuzeyindeki kayalıklara hava harekatı düzenlenmiştir” dedi. Genelkurmay Başkanlığı ise “O gün o bölgede uçuş olmadı” açıklamasında bulundu. Olaydan 12 yıl sonra 2. Hava Kuvvetleri Komutanlığı Askeri Savcılığı soruşturma açtı. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı iddiayı 2008 yılında Hava Kuvvetleri Komutanlığına sordu. Aldığı yanıt, “Söz konusu tarihte üssümüzde uçuş faaliyeti yürütüldüğüne dair bir kayıt bulunmamıştır” oldu. Soruşturma sonunda görevsizlik kararı verildi ve olay “menşei belirlenemeyen patlamalar” olarak kapatılmak istendi.

2006 yılında AİHM‘e intikal etti

Konu, operasyon sırasında yakınlarını yitiren 41 kişi tarafından 2006 yılında AİHM gündemine taşındı. Türk hükümeti ulusal plandaki versiyonunu Strasbourg Mahkemesi önünde de değiştirmedi. Hava operasyonunun “Türk Hava Kuvvetleri tarafından değil, PKK tarafından gerçekleştirildiği” tezini savundu. Gerekçe olarak “PKK, köylüleri Newruz kutlamayı reddettikleri için cezalandırdı” dedi. Hükümetin Strasbourg’a ilettiği savunmada, “Devletin bu işin içinde olduğunu gösteren kanıt yoktur. Davacılar maddi tazminat elde etmek amacıyla bu iddialarda bulunuyorlar” ifadelerine yer verildi.

Ancak AİHM Ankara’nın hiçbir tezini “inandırıcı” bulmadı. Strasbourg yargıçları her şeyden önce Ankara’yı “AİHM’den belge gizlediği” için suçlu buldu. AİHM, olayın meydana geldiği günlerde yöredeki askeri uçuşlarla ilgili dosyanın 2009 yılında kendisine iletilmesini talep etmiş, Ankara bu talebe kulak asmamıştı. Mahkeme bu belgeleri 2012 yılında davacıların avukatlarından temin edebilmişti. Strasbourg Mahkemesi bu durumu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “devletlerin soruşturmada AİHM’ye yardım yükümlülüğüyle” ilgili 38’inci maddesine aykırı buldu.

Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü’nün “Olayın olduğu gün Kuşkonar ve Koçağılı köylerinin bulunduğu noktada Hava Kuvvetleri Komutanlığı tarafından iki uçuş icra edilmiştir” şeklindeki belgesini temel alan AİHM, Türk hükümetinin “davacıların yakını 33 kişinin ölümü ve 3 kişinin yaralanmasına neden olan hava saldırısı emrini vererek” ve “olayla ilgili etkin soruşturma gerçekleştirmeyerek” Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yaşam hakkıyla 2’nci maddesini ihlal ettiğine hükmetti.

Mahkeme, davacıların olay sonrasında yaşadıkları eziyet ve sıkıntı nedeniyle Sözleşme’nin işkence ve kötü muamelenin önlenmesiyle ilgili 3’üncü maddesinin ihlal edildiği sonucuna da vardı.

AİHM, Sözleşme’nin 46’ncı maddesinin kendisine verdiği yetkiyi kullanıp, olayın meydana geldiği güne ait uçuş kayıtları temelinde bombardımanın sorumlularının ortaya çıkarılıp yargılanmalarını talep etti. Kararğın bu bölümünün Türkiye’deki soruşturma ve yargı sürecini doğrudan etkilemesi bekleniyor.

Karar gereği, Türk hükümeti davacılara manevi tazminat olarak toplam 2 milyon 305 bin euro, mahkeme masrafı olarak da 5 bin 700 euro ödeyecek. Oy birliğiyle alınan karara Türk hükümetinin en geç 3 ay içinde itiraz hakkı bulunuyor. Ankara’nın itiraz etmemesi halinde karar kesinleşecek.

Deutsche Welle Türkçe

Ateist kilisesi açıldı: Tanrı yok, ayin var!

Ateist ‘mega-kiliseler’, Batı’da hızla yayılıyor. Hıristiyan kiliselerine çok benzer yapıda olan ateist kiliselerde şarkılar söyleniyor, alkış tutuluyor ve topluma faydalı işlere methiyeler düzülüyor. Bu oluşumun geleneksel kiliselerden tek eksiği ise ‘tanrı’.

Milliyet .com.tr’de yer alan habere göre, Papa Francesco’nun, “Onlar da cennete gidebilir”? diyerek zeytin dalı uzattığı ateistlerden karşı adım geldi. Pazar ayinlerinden etkilenen ateistler, İngiltere ’nin ardından ABD ve Avustralya’da da kendi kiliselerini kurdu. Bir kilisede yapılan tüm ritüellerin, içinde din olmadan gerçekleştirildiği kiliselere ilginin büyük olduğu belirtiliyor. İngiliz ikili Sanderson Jones ve Pippa Evans tarafından kurulan “Sunday Assemblies”, yeni açılacak kiliseler için ABD ve Avustralya’yı kapsayan bir tur gerçekleştiriyor. Şu ana dek 50 bin dolar (102 bin TL) toplayan kurumun hedefi, 800 bin dolara (1 milyon 630 bin TL) ulaşarak yeni kiliseler için yeterli kaynağı elde etmek.

Kuruculardan Jones, bu fikrin aklına ilk kez bir kilisede düzenlenen Noel ayinine katıldıktan sonra geldiğini belirtiyor. Ayin sırasında söylenen ilahiler, yapılan konuşmalar, kendini geliştirme ve başkalarına yardım etme fırsatları Jones’un ilgisini çekmiş. Ancak özünde inanmadığı dinin olması sebebiyle Hıristiyan kiliselerine gitmek istemeyen Jones’un aklına ‘ateist kilisesi’ fikri gelmiş. Haberde, ABD’nin Los Angeles kentinde gerçekleştirilen pazar toplantısına katılanların durumdan memnuniyetleri dile getiriliyor. Bununla beraber, ‘ateizmin bir din olmadığı’ görüşünde olan ateistlerin bu oluşuma onay vermedikleri de ifade ediliyor. Toplantıya katılanların ise şarkılar söyledikleri, bağış toplandığı, kahve ve kekleri paylaştıkları anlatılıyor.

Demokrat Haber

Yeni siyaset – Ufuk Uras

Erdoğan’ın ardından, Kılıçdaroğlu da yeni siyaset ve Türkiye’den bahsedince, iş iyice çatallaştı. Herkes yeniden yanaysa, o zaman eski olan ne ve bunu kim savunuyor?

Demek memlekette yenilenmeye bir meyil var ki, eski olandan herkesin sıtkı sıyrılmış deyip sevinmek de mümkün.

Durum böyleyse, atılması gereken adımlardaki yavaş çekim film hali ve gelgitler de neyin nesi o zaman?

Siyaset, karar alabilme ve gündemi belirleyebilme yeteneğiyse, yapılan gündemin rengini kendi tarzında boyayarak, fikrin asıl sahiplerini boşa düşürme çabası olarak da okunabilir.

Yeni Türkiye denilince herhalde utanç duvarlarını örmeyi, insanların iffet bekçiliğine soyunmayı, andımızı savunmayı falan anlamıyoruz.

Sözünün şehvetine kapılanlar bu gidişle herkese elektronik kelepçe takmaktan, folklor oynayanların yakın temasına itiraza değin çeşitli yeniliklerle karşımıza çıkabilecekler.

Tüyap kitap fuarındaki kızlı erkekli pırıl pırıl gençlik böylesi bir siyasi sefaleti haketmiyor.

Siyasetin edebi bu kadar edepsizliği kaldırmıyor. Belli ki ülkenin siyasi tedavisi hastalıktan da ağır geçecek.

Yeni siyaset ve Türkiye, güçlendirilmiş bir vatandaşlığa dayanan ve yeni bir kurucu iradeyle herkesin kendi hayatından sorumlu olacağı bir Türkiye demek. İnsanların hayatlarının meşruiyetini sorgulamak, kendi hayatınızın meşruiyetini de tartışmalı kılıyor.

Liberalizmin soyut insan varsayımı, farklı kimliklerin kendini ifade etmesini okuyamıyor. Çok kimlikli bir Türkiye, kimliklerin özgürce ifadesini sağlamak ve aralarında bir hiyerarşi tesis etmemek demek. Çok kimlikli siyasetten yana olup kimlik siyasetine itiraz etmek çelişkili gibi gözüküyor. Kimlik siyaseti olacak ki çok kimliklilik de olabilsin.

18 yaşını geçen gençlere, birey merkezli değil de devlet ve aile merkezli bir yaklaşım, liberalizmin kendi kabulleriyle de çelişkili.

Liberalizm, özel/kamu ayrımına dayansa da, feminizmin “Özel olan politiktir,” ilkesi özel hayatı zapturapt altına almaya çalışan yaklaşımlara politik bir eleştiri getirebilmeli.

AKP’nin otoriterizmine kültürel zeminde karşı duran Beyaz Türk refleksi, aynı otoriterizmden sınıfsal zeminde nemalandığı için eleştirileri inandırıcı olamıyor ve buradan siyasi bir alternatif de yaratılamıyor.

Bu otoriterizmi açıklamada İslam’a karşı bir panik ataktan beslenen analizleriyle burjuvazinin bir kesiminin yaşadığı küskünlük muhalifliğe de dönüşmüyor.

Hakiki bir yeni siyasetin memnuniyetsiz orta sınıfların arayışını kendine eklemleyerek ve merkezi yeniden tarif ederek, merkeze yönelmesi önem taşıyor.

Arınç’ın son çıkışları da çok merkezliliğin bir işareti olarak okunabilir.

“Merkez mi, burjuvazi mi? Hayır, olamaz” haykırışlarını duyar gibi oluyorum, ama bunları bir çırpıda geçiniz.

Her daim uzlaşmaz bir hattı savunmayı marifet bilmek yerine uygun momentlerde uzlaşabilme maharetini gösterebilmek size daha köklü dönüşümler için soluk alma imkanı sağlıyor.

Kaba saba siyasi analizlere karşı geçenlerde Kenan Kalyon’un “sınıf mücadelesinin aynı zamanda mülksüzleşmeye itirazı da içerdiği,” vurgusu isabetlidir.

Türkiye’nin yeniden yapılandığı bir uğrakta muhalif siyasetin yeniden yapılanması, sol sekter kabalıkla, Beyaz Türk kibrinden kendini ayrıştırarak toplumla bütünleşmesi yönünde olacaktır.

Yeni siyaset tarzımız ve belagatimiz somut meselelere verdiğimiz yanıtlarla kendini ortaya koyma durumundadır.

Bildik olana dönmek kolay, bildik olanı aşmak ise en devrimci tecrübe olacaktır. Devrim denilince, Kemalist devrimin ufku ve aydınlanma/modernleşme paradigmasının sınırlarını aşamayan yaklaşımları aşmamız, 21. yy. siyasetinin asıl yeni olan muhtevasını yeniden formatlama imkânını sunacaktır.

Düzen içi salınımların da, Kaf Dağı ardına siyaseti ertelemenin de sağladığı sahte rehavet, aman bizden ırak olsun.

 

Ufuk Uras – Özgür Gündem

Yorgo’dan Muharrem İnce’ye yanıt

CHP’li Muharrem İnce’nin “Atatürk olmasaydı adınız Dimitri olurdu, Yorgo olurdu” sözlerine İstanbullu bir ‘Yorgo’dan yanıt geldi.

CHP Grup Başkanvekili Muharrem İnce, 10 Kasım’da Mustafa Kemal Atatürk’ün ölüm yıldönümü nedeniyle Eminönü Yeni Camii’nde okutulan mevlit sonrası yaptığı açıklamada “Atatürk olmasaydı, bu ülkenin kurtarıcısı olmasaydı, bugün hareket edenlere şunu söylüyorum; adınız Ahmet, Hasan, Hüseyin olmazdı. Adınız Dimitri olurdu, Yorgo olurdu. Bunları doğru bilmeleri lazım” dedi.

Agos’tan Emre ertani’nin haberine göre Galata Rum Okulu Vakfı’nda yöneticilik yapan Yorgo Demir, İnce’nin açıklamalarını “Sırtını halkına dayadığı bir işle meşgul olan Muharrem Bey, siyasi ahlak değerleri ve nezaketten yoksun bir refleksle kendi vatandaşlarına saygı duymak bir yana, onları hiçe sayıyor, küçümsüyor” sözleriyle yorumladı.

‘DİMİTRİ VE YORGO’LAR, HASAN, HÜSEYİN OLDU’

İnce’nin sözlerinin hukuki bağlamda değerlendirildiğinde azınlıkları hâlâ ‘yabancı’ olarak gören zihniyetin devam ettiğinin altını çizen Demir,  şöyle devam etti: “Ne ironidir ki, İnce’nin bahsettiği bu coğrafyada her zaman var olan Dimitri ve Yorgo’lar, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamasında özellikle Pontus’ta (Trabzon ve çevresi) hayatları tehdit altındayken; Hasan, Hüseyin isimlerini almak zorunda kalıp asimile olmuş ya da katledilmek suretiyle bu coğrafyadaki varlıkları tamamen silinmiştir. Tıpkı Ermenilere Anadolu’da, Yahudilere Trakya’da ve diğer Müslüman/gayrimüslim başka halklara günümüze kadar uzanan süreçte reva görülen mezalim gibi.”

İnce ve benzeri politikacıların modası geçmiş bir millet-milliyet ve Atatürk ajitasyonuyla etnisiteyi enstrümanlaştırıp kendi vatandaşını aşağılayarak siyaset üretmesinin Türkiye’nin gerçeği olduğunu söyleyen Demir, şöyle devam etti: “Bu ülke insanının artık bu söylemlere prim vermemesi ve ulusallığın üzerinde bir siyasi anlayış benimsemesi lazım acilen. Nitekim Türkiye’nin beşeri yapısının heterojenliği bunu bize dayatıyor da.

Böylece Muharrem İnce gibi politikacılar da Türkiye’de farklı etnik kökene ait insanların yaşadığının farkına varıp onları ayrıştırıp ötekileştirmeksizin, hak ve hukukunu savunmak adına Meclis’te bulunduğunu idrak edeceklerdir. Bir siyasetçinin varoluş sebebi halkıdır.  Hele bir de söz konusu Türkiye gibi etnik yapısı homojen olmayan bir toplum ise, ana kriter milliyet değil; vatandaşlık kavramı olmalıdır.”

 

AGOS

İklim görüşmeleri ve dünyanın geleceği

11-22 Kasım tarihleri arasında Polonya’nın başkenti Varşova’da, Birleşmiş Milletler’in senelik, büyük katılımlı İklim Değişikliği Konferansı düzenleniyor. Bu konferans çerçevesinde dünya ülkeleri bizi her gün daha da kötü iklim koşulları ile karşı karşıya bırakan iklim değişikliğine çare bulmak için politik çözümler üretmeye çalışacaklar.

Dünyada iklim değişikliği alanında çalışmalar yapan iki ana çalışma grubu var. UNFCCC (Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi) Sekreteryası ve IPCC (Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli). Bunların ilkinin çalışma alanı iklim değişikliğine politik bir çare üretmek, ikincisinin ana çalışma alanı da üretilecek bu politikaların üzerine inşa edileceği bilimsel verileri derlemek. UNFCCC, 1992 yılında BM’in Rio de Janeiro’da düzenlediği Dünya Zirvesi sonucunda imzalanmış bir anlaşmadır. Bu anlaşmaya BM’ye üye ülkelerin neredeyse tamamı (Güney Sudan hariç) taraf olmuşlardır. Türkiye bu anlaşmayı 24 Şubat 2004 yılında kabul etmiştir. UNFCCC Sekreteryası da bu anlaşmanın işlerliğini denetlemek için görev yapar.

UNFCCC temel olarak iklim değişikliğinin var olduğunu ve durdurulması için çaba gösterilmesi gerektiğini kabul eder. Buna göre, dünyadaki ülkeler üç ana gruba ayrılır. İklim değişikliği konusunda tarihi sorumlulukları bulunan, sera gazı salımında kısıntıya gitmesi gereken ve iklim değişikliğinin durdurulması için maddi kaynak sağlaması gerek ülkeler ilk grubu oluştururlar (örneğin; Batı Avrupa ülkeleri, ABD ve Japonya). İkinci grupta iklim değişikliği konusunda sorumlulukları olan ve sera gazı salımında kısıntıya gitmesi gereken ülkeler bulunur (örneğin; Türkiye). Son grupta ise iklim değişikliği konusunda sorumlulukları olmayan gelişmekte olan ülkeler bulunur (örneğin; Afrika ülkeleri).

IPCC ise 1988 yılında Dünya Meteoroloji Örgütü ve Birleşmiş Milletler Çevre Programı’ nın ortaklaşa kurduğu ve BM’ye bağlı olarak çalışan bir paneldir. IPCC genelde iklim bilimi uzmanlarından oluşur ve her 6-7 senede bir hükümet yetkililerinin de katılımıyla iklim değişikliği biliminin geldiği noktayı açıklayan bir rapor açıklar. IPCC’nin Beşinci Raporu bildiğiniz gibi 27 Eylül’de Stockholm’de açıklanmaya başlandı.

UNFCCC’ye taraf olan ülkeler ise iklim değişikliğini durdurma alanında yapılan ilerlemeleri ve gelecekte yapılacakları görüşmek için her sene sonunda toplanırlar. Bu toplantılara COP (Conference of Parties – Taraflar Konferansı) adı verilir. Bu sene bu toplantıların on dokuzuncusu Varşova’da düzenleniyor. Mesela, geçmişte çok sözü edilen Kyoto Protokolü bu toplantıların Kyoto’da düzenlenen üçüncüsü sonunda alınmış kararlar dizisidir.

Kyoto Protokolü sera gazı azaltım yükümlülüğü olan devletlerin 2008-2012 yılları arasında toplam sera gazı salımlarını %6-8 arasında azaltmasını öngören bir antlaşmadır. 2013 sonrasında neler yapılması gerektiğine dair çalışmalar çok önceden başlamış olmakla birlikte 2009 yılında Kopenhag’da yapılan COP-15 bir anlamda iklim değişikliği görüşmelerinde önemli bir dönüm noktası olmuştur. Kopenhag’taki toplantıda 2012 yılından sonraki iklim değişikliği rejimine dair bir karar çıkmaması, hatta gelişmiş ülkelerin bir karara yaklaşamamaları daha sonraki iklim görüşmeleri açısından belirleyicidir. Kopenhag ve sonrasındaki toplantılarda üzerinde anlaşılabilen tek konu küresel iklim değişikliğini engelleyebilmek için küresel ortalama sıcaklık artışını iki derecenin altında tutabilme gereğidir. Bilimsel açıdan bakıldığında küresel ortalama sıcaklık artışını iki derecenin altında tutabilmek için yapılması gerekli olan şeyler bellidir. Bunların başında da özellikle gelişmiş ülkelerin sera gazı salımlarını ciddi anlamda azaltmaları gelmektedir. Burada ciddi anlamda azaltmaktan kasıt ise bu ülkelerin, sera gazı salımlarını 2050 yılına gelmeden 1990 salım miktarlarının beşte birine düşürmeleridir. Gelişmiş ülkeler de konforlarından ve teknolojik üstünlüklerinden vazgeçmek istemediğinden iki dereceden fazla bir artışın dünya üzerindeki yaşamı ciddi şekilde değiştireceğini bilseler de eyleme geçmekte isteksiz davranmaktadırlar.

2013 Varşova COP-19 toplantısı da benzer bir anlayış içerisinde 11 Kasım’da başladı. Filipinler’deki tayfun felaketi ardından umudumuz, bu felaketlerin iklim değişikliği ile olan ilgilerinin ortaya konarak iklim değişikliğini durdurmak yolunda adımların atılması. Bu adımları atabilmek için gerekli olan teknolojiye sahibiz, maddi açıdan da kazançlı çıkabileceğimiz pek çok çözüm mevcut. Gerekli olan tek şey, içinde yaşadığımız sistemi gelecekte sürdürebileceğimiz bir sistem haline dönüştürme arzusu.

 

Prof. Dr. Levent Kurnaz

Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Mercator-İPM Araştırmacısı

Parantez İçinde: (TC Valiler Profili) – Semih Fırıncıoğlu

Semih  Fırıncıoğlu’nun isteyenokusun.com adresindeki blogunda yayımladığı 11 Kasım 2013 tarihli yazısı

Özetle, Türkiye Cumhuriyeti’nin 81 ili var, her ilin bir valisi var ve her vali valisi olduğu ilin en üst düzey yöneticisi konumunda. Vali ilin sınırları içindeki her kişinin hak ve özgürlüklerini koruyan, emniyetini sağlayan, devlet ve hükümeti temsil eden “mülki amir”: sivil merkezî yönetimin ildeki yürütme organının baş yöneticisi olan atanmış memur. Sorumluluğunu yerine getirebilmesi için ildeki bütün kolluk kuvvetlerinin amirliğinin yanısıra birçok yetki ve yaptırım gücüyle donatılmış.

Bir süre önce TBMM milletvekillerinin istatistiksel profilini oluşturan birileri olmuş mu diye bakınmış, bulamayınca da kendim bir araştırma yapmış, bulguları da yine bu blogda paylaşmıştım (bkz). Bu sefer de valilerin kim olduklarını merak ettim, bu konuda da istatistiksel bir araştırma bulamadım ve farklı yerlerden topladığım verileri bir veritabanına girerek bu son derece güçlü konumdaki kişilerin kim olduklarını anlamaya çalıştım. Bu bulguları da aşağıda paylaşıyorum.

Vikipedi’de şu andaki (Kasım 2013) valilerin temel bilgiler de içeren bir listesi var (bkz). Burada bildirilenlerin doğruluğunu kontrol etmek ve başka veriler de edinebilmek için her ilin resmi internet sitesinde yer alan vali özgeçmişlerini taradım (bkz). Belirsizlik ya da eksikliklerle karşılaştığımda da genel arama yapıp bu kişilerle ilgili haberleri taradım. Milletvekili araştırmamda da belirttiğim gibi, ben yalnızca herkese açık verileri kullanan meraklı bir bireyim, bulgularımda yanlışlar olması kaçınılmaz. Dolayısıyla, bu amatör araştırmalar yalnızca genel bilgi edinilmesine yönelik.

Valiliklerin cinsiyete göre dağılımı

01_2Yaş

Valilerin ortalama yaşı: 51 (doğum yılı: 1962).

En yaşlı vali 63 yaşında (1950), en genç vali 42 yaşında (1971).

02_yas

Medeni hal

81 validen 4 valinin medeni halini ve çocuğu olup olmadığını öğrenemedim (ilgili valiliklere gönderdiğim mesajlara yanıt gelmedi). O nedenle, aşağıdaki bulgular 77 valinin durumunu gösteriyor.

Valiler arasında bekar olan yok, hepsi evli. Çocuğu olmayan vali yok.

Valilerin ortalama çocuk sayısı: 2,5 (en az 1, en çok 4 çocuk).

03_cocuk

Doğum yeri

04_dogum yeri

Valilerin çoğunluğunun doğmuş oldukları bölgede büyümüş olduğu anlaşılıyor. 81 kişiden yaklaşık 55′inin ilk ve orta öğrenimine doğduğu bölgedeki okullarda devam etmiş olduğunu saptayabildim. Bu açıdan, valilerin hangi illerde doğmuş oldukları önemli bir gösterge sayılabilir.

Kasım 2013′teki dağılımda en çok vali veren iller: Ankara (6), Konya (5), Çorum (4), Erzurum (4), Kahramanmaraş (4), Yozgat (4), Afyon (3), Aydın (3), Sivas (3).

vali_dogum illeri

Bıyık

Toplumda amblematik niteliği olduğunu düşündüğüm için erkeklerin bıyık tercihlerini de bir veri olarak kullanıyorum.

05_biyik

Öğrenim

81 valinin hepsinin ilkokul, ortaokul ve lise öğrenimini devlet okullarında tamamlamış olduğu sonucuna vardım. Özgeçmiş taramalarımda herhangi bir özel okulda ilk ve/veya orta öğrenim gördüğü belirtilen bir kişiye rastlamadım. Valilerin yaklaşık 55′inin ilk ve orta öğrenimlerini doğup büyüdükleri bölgedeki devlet okullarında tamamlamış oldukları özgeçmişlerinde belirtiliyor.

Lisans:

06_lisans

2013 yılında siyasal bilimler alanında lisans derecesi veren (özel ve devlet) 76 üniversite olduğu görülüyor. Şu andaki valilerden en genci üniversiteden mezun olalı yirmi bir yıl geçmiş. Bundan yirmi-otuz yıl önce kaç üniversitede siyasal bilim okunabildiğini, son yıllarda mülki amirlik sınavlarına hangi okullardan kaç kişinin başvurduğunu ve kabul edildiğini merak ettim ama yanıtları bulamadım.

Lisansüstü:

07_yukseklisans

vali-duzce 

Düzce Valisi Sn. Ali İhsan Su

Valilerin hepsi olmasa da büyük çoğunluğunun kaymakamlık dönemlerinin bir noktasında genellikle bir yıl için dil öğrenimi ve mesleki inceleme amacıyla yurt dışına gönderildiği (genellikle İngiltere) ve bunun bir üniversiteyle bağlantılı olduğu anlaşılıyor. On valinin özgeçmişinde yüksek lisans derecesi olduğu belirtiliyor; ancak, bunların bazıları yurt dışı deneyiminden “master” öğrenimi olarak  söz ediyor, bazılarının da yüksek lisansını nerede, hangi konuda yaptığı anlaşılmıyor. Bu nedenlerden, yüksek lisans derecelerini sınıflandıramadım.

Doğru anladıysam, 81 validen biri emniyet, biri de maliye teşkilatından atanma. Mülki amirlik mesleğine 4 kişi maiyet memuru statüsünde, geriye kalanların hepsi kaymakam adayı olarak başlamış bulunuyor.

Semih Fırıncıoğlu – isteyenokusun.com

Varşova’da onlarca aktivist Filipinler halkıyla dayanışma orucunda

Açlık grevine başlayan Filipinler temsilcisi Yeb Sano basın açıklamasında

Varşova – Dün başlayan Birleşmiş Milletler 19. İklim Zirvesi (COP 19)’a Filipinler’de hafta sonu yaşanan tarihin en büyük tayfun felaketi, Haiyan damga vurmaya devam ediyor. Dün açılış töreninde Filipinler temsilcisi Yeb Sano’nun zirveden anlamlı bir sonuç çıkana kadar açlık grevine başladığını açıklamasının ardından bugün 20’den fazla sivil toplum örgütünden yaklaşık 30 aktivist iklim değişikliğine bağlı tayfun felaketiyle boğuşan Filipinler halkıyla ve Yeb Sano’yla dayanışma orucuna başladı.

İklim Eylem Ağı (Climate Action Network – CAN) tarafından düzenlenen basın toplantısında konuşan CAN direktörü Wael Hmaidan kendisinin de açlık grevine başladığını açıkladı. Hmaidan’ın verdiği bilgiye göre destek amaçlı açlık grevi yapacak olan aktivistlerin bazıları 24 saat, bazıları da Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi, yani UNFCCC binasında oldukları sürece hiçbir şey yemeyecekler. Sayının yüzlerce kişiye ulaşabileceğini söyleyen Hmaidan, başka yerlerde de dayanışma oruçlarının başladığını, örneğin Yale Üniversitesi’nden bir grup öğrencinin destek açlık grevine başladıkları bilgisini aldıklarını söyledi. Felaketin içinde yaşayan Filipinler halkının acısını paylaştıklarını söyleyen Hmaidan, amaçlarının anlamlı bir siyasi sonuç çıkmasını sağlamak olduğunu söyledi.

Dayanışma orucundaki bir aktivist

Açlık grevi ve dayanışma orucu yapan delege ve aktivistler bugün öğle saatlerinde zirvenin yapıldığı Polonya Ulusal Stadyumu Kongre Merkezi’deki restoranların bulunduğu food court‘un önünde bir basın açıklaması yaptılar. Burada gençler ve sivil toplum üyeleri olarak Filipinler halkıyla dayanışmak ve tarafların gerçek politik kararlar almalarını talep etmek için toplandık diyen gençlik temsilcisi, COP’un sonuna veya toplantıda anlamlı, işe yarar bir çözüm kararı alınana kadar gönüllü olarak oruca başladıklarını söyledi ve “Bu hareket Filipinlerle sınırlı değildir. İklim değişikliğinden etkilenen ve gelişmiş ülkelerin sırtını döndüğü bütün etki altındaki ülkelerle dayanışmayı amaçlamaktadır” dedi.

“Kendi kardeşim de felaketzede”

Dayanışma orucundaki bir aktivist

Kendi kardeşinin de felaketten sağ kurtulan binlerce insan arasında olduğunu anlatan Filipinler baş delegesi Yeb Sano ise basın açıklamasında şunları söyledi:

“Bu dayanışma hareketinden çok etkilendiğimi söylemeliyim. Özellikle Varşova’daki ve dünyanın her yerindeki genç insanların bu zor zamanda bizimle birlikte oldukları için çok mutluyum. Filipinler halkı dirençlidir. Filipinler ruhu bütün bu yaşananların üstesinden gelecektir. Dün açılışta oruçtan bahsettim. Amacım süper tayfun Haiyan nedeniyle yiyecek yemek, içecek su bulamayan on binlerce Filipinliyle dayanışmaktır. Benim ailemin yaşadığı yer felaket bölgesi. Şu ana kadar akrabalarımın ne durumda olduğunu bilmiyorum. Kardeşim de tayfundan sağ kurtulanlar arasında. Bu insanlar zorlukla ayakta duruyorlar. Biz de burada iklim zirvesinde hiçbir şey yemeyeceğiz. Buradan anlamlı bir sonuç çıkana kadar oruçtayız.

Basın açıklaması foof cout'un önündeydi

Gazetecilerin anlamlı sonuçtan ne kastettiğini sorması üzerine Sano şunları söyledi: “En önemli şey kayıp ve zararların karşılanması için teminat mekanizmasının işler hale getirilmesidir. İlk olarak bu mekanizma üzerinde anlaşmaya varılmalıdır. Bu mekanizma risklerin önceden belirlenmesini, hasar tespitini, bu tür kayıp ve zararlara uğrayan ülkelere tazminat verilmesini kapsıyor. Şu anda iklim fonunun bomboş olması trajik bir durumdur. Bu iklim fonunun bugün zararları karşılayacak en büyük fon olması gerekiyordu. Ayrıca adaptasyon fonundan bahsediyoruz. Çünkü bugün artık tarihin öyle bir noktasına geldik ki pek çok gelişmekte olan ülkeye adaptasyon fonları sağlanması zorunlu olmalıdır.”

Haber: Ümit Şahin – Yeşil Gazete, Varşova

Yine bir iklim zirvesi: Kıyam Et ey insanlar!

Ömer Madra bir konuşmasında; ekotopya’nın yazarı Ernest Callenbach’ın son yazısına atıfta bulunurarak, sosyal hareketlerin önemli bileşenlerinden birinin umut olduğunu söylemişti. Ernest Callenbach özetle şunu diyordu:

Neler ile karşılaşacağımızı, ne tür tehditler ile yüzyüze geleceğimizi bilemeyiz. Ama sıkıntılara karşı mücadele ve marifet gücümüz bizim içimizde var olan; genetik kodlarımızın bir parçası. Sıkıntılar ile baş edebilmek ve baş edebilmeye dair inancımız, belki de en önemli özelliğimiz[1].

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi  (UNFCCC) Taraflar Konferası 19 (COP19), dün Polonya’nın başkenti Varşova’da başladı.

Bu sene zirveye gidemedim. Ancak yine de zirve başlarken; aklımın bir yanında neler oluyor neler bitiyor demeden de kendimi alamadım.

COP19’u düşünürken, haberleri tararken, Ömer abinin umuda dair yapmış olduğu atıf aklıma geldi.

İmremmiştim o konuşma sırasında, iklim değişikliği giderek bizi kıyametin kıyısına sürüklerken, ekolojik kriz her geçen gün derinleşirken, Ömer Madra’nın ve ölüm döşeğinde bile halen umutlu olan Ernest Callenbach’ın haleti ruhiyesi beni imrendirmişti.

Ben o kadar umutlu değilim.  IPCC Raporu yayınlanmış ve iklim değişikliğinin çarpıcı gerçekliğini yüzümüze bir tokat gibi vurmuş olsa da; kimsenin elini taşın altına koyacağını düşünmüyorum.

Zirvenin ilk günleri daha. İki hafta daha süre boyunca, UNFCCC’ye taraf olan devletler;  ki neredeyse tüm dünya ülkeleri, sivil toplum kuruluşları temsilcileri, uluslararası kurumlar temsilcileri ve daha nicesi; 2015 yılına kadar ertelenen ve 2015 yılında Paris’teki COP21’de imzalanmasına dair konuşulan iklim değişikliği sözleşmesini konuşacaklar.

Onlarca rapor, binlerce veri masaya yatırılacak. Onlarca müzakere görüşmesi yapılacak. Bir sürü toplantı, yan toplantı yapılacak.

Ama yine de nafile olacak gibi.

Arpa boyu ilerleme olacak mı bilmiyorum.

Dünya Bankası bile, ki bilirsiniz Dünya Bankası aslında ekonominin küreselleşmesinin ve dolayısı ile yoksul / kalkınmakta olan ülkelerin ekonomilerinin ve kaynaklarının büyük şirketlere açılmasının baş aktörlerinden biri;  Sıcaklığı azaltın: İklim Aşırılıkları, Bölgesel Etkiler, Esneklik başlıklı bir metin yayınladı. Onlar bile harekete geçin diyor.

Zaten, harekete geçin diye ses vermeyen yok. Sorumlular bile harekete geçin diyor.

Ama harekete geçen var mı diye sorarsanız; o da yok.

Zirve’ye üşenmeyip giden, umudunu kaybetmemiş olan arkadaşlarımızdan Ümit Şahin bugün ilk izlenimlerini haberleştirdi. Filipinler Tayfun’u damga vurmuş zirveye. Filipinler Delegesi açlık grevine başlamış. İklim kurbanı olan Filipinler acılarını sarmaya çalışırken; vicdan ile cüzdan muhasebesi arasında cüzdanı seçenler hayatlarına devam ediyor.

Her iklim zirvesinde bu tür trajik hikayeleri görüyoruz.  Küçük Ada Devletleri, Afrika Ülkeleri başta olmak üzere bir çok ülke, bizim payımız yok ama biz acı çekiyoruz diyor.

İşte bu yüzden, artık sivil alanın iklim zirvelerinden sayıları 20 olacak COP toplantılarından umudunu kesmesi gerektiğini düşünüyorum.

Varsa bir umut, o da artık sokakta. Karar vericiler dinlemiyor, halk karar alma mekanizmalarında yok; demokratik seçimle iş başına gelen liderler ve onların bürokratlarının tek derdi de kapitalizmi kurtarmak, keza iklim değişikliği kapitalizm için de tehdit oluşturuyor Walden Bello; Will Capitalism Survive Climate Change yazısında bu soruyu sormuştu). İş dünyası ile, petrol kömür lobisi ile işbirliği yapmak daha tatlı geliyor.  Kapitalizm ne kadar az hasar alırsa o kadar mutlu olacaklar. İnsanlar mı? Doğa mı? Güçlü olan kazanır.

O yüzden artık, sivil toplum olarak, aktivistler olarak zirveleri bekleyip, yine bir arpa boyu ilerleyemedik demenin zamanı geçti diye düşünüyorum. Pro aktif olmanın zamanı geldi, halkların iklim sözleşmesini oluşturmanın tam sırasıdır. Zirveleri boykot etmenin zamanıdır.

Kıyamet gelirken “Kıyam etmenin”  tam zamanıdır.

 

İklim zirvesine Filipinler felaketi damga vuruyor – Varşova izlenimleri [1. gün]

Filipinler temsilcisi Yeb Sano

Varşova – Birleşmiş Milletler 19. İklim Zirvesi (COP-19) dün Polonya’nın başkenti Varşova’da başladı. Bugünden itibaren sizlere önemli gelişmeleri günlük olarak buradan aktarmaya çalışacağım. Gün içinde de önemli gelişmeler oldukça Açık Radyo’dan, Yeşil Gazete’nin twitter ve facebook hesaplarından ve kendi twitter hesabımdan (adresi yazının sonunda bulabilirsiniz) gelişmeleri bildirmeye devam edeceğim.

Varşova’ya dün öğle saatlerinde vardığım için toplantıların öğleden sonraki kısmını izleyebildim. Yakalayabildiğim kadarıyla (ve dünden beri burada olan Tema’dan Gökşen Şahin’in de yardımıyla) ilk günkü önemli başlıklar şöyle:

Filipinler temsilcisi açlık grevine başladı

Kaderin trajik cilvesine sahne olan ve iklim zirvesinden hemen önce büyük bir iklim felaketi yaşanan tek yıl 2013 değil. Bu benim katıldığım dördüncü zirve ve daha önce de açılış törenlerinde o sene hangi ülke yıkım yaşadıysa onun delegasyonuna taziyelerin iletildiğini hatırlıyorum… Hatta geçen yıl Filipinler’de yaşanan Bhopa tayfunu yine iklim zirvesine denk gelmişti.

Varşova'da yapılan COP 19 dün başladı

Ancak bu yıl, 19. iklim zirvesi başlamadan sadece 2 gün önce Filipinler’i vurarak 10 bine yakın kişinin ölümüne neden olan Haiyan tayfunu gerçekten büyük bir şok yaratmış durumda. Bu yazıyı yazarken televizyonda CNN’in Filipinler’den yaptığı kesintisiz afet yayınını izliyorum. Tsunami fekaletini hatırlatan çok büyük bir yıkım söz konusu. Tabii medyada kimsenin aklına iklim değişikliği gelmiyor. Daha çok hangi ülke ne kadar yardım göndermiş, bunun reklamı yapılıyor.

Ama burada iş değişik. Açılış konuşmaları arasında anılmaya değer belki de tek konuşmayı iklim felaketinin yıkıp geçtiği Filipinler’in delegesi Yeb Sano yaptı. Güçlükle konuşan Sano, “Filipinler’in dirençli insanları adına konuşuyorum” diyerek ve gösterdikleri sempati için herkese teşekkür ederek başladığı konuşmasında bilimin açıkça gösterdiği gibi iklim değişikliği nedeniyle bu tayfunların giderek artacağını ve bu süper fırtınaların yeni normal olacağını söyledi. Kendi ülkesinin iklim değişikliği çılgınlığının kurbanı olduğunu söyleyen ve bu çılgınlığın hemen burada, Varşova’da durdurulması gerektiğini söyleyen Sano, COP toplantısından anlamlı bir sonuç çıkana kadar açlık grevine başladı.

Sivil toplum temsilcileri ağır konuştu

Açılışta delegelerin yanı sıra birkaç sivil toplum temsilcisine de kısa sürelerle de olsa söz verildi. İklim Adaleti Koalisyonu, İklim Eylem Ağı, dünya gençlik örgütleri ve yerli topluluklar adına konuşmalar yapıldı. Sivil toplum adına konuan konuşmacıların hepsi genç katılımcılardı. Tüm konuşmacılar söze Filipinler’de yaşanan tayfundan bahsederek başladılar. İklim Adaleti Ağı adına konuşan temsilci buradan bir sonuç çıkmamasının insanlığa ve gezegene ihanet olacağını ve 2015’i beklemeden, hemen şimdi anlaşmaya varılması gerektiğini söyledi. İklim Eylem Ağı temsilcisi ise 2020 için açıklanan son derece yetersiz hedefleri sorumsuzluk olarak niteledi. İklim değişikliğinin başlıca kurbanı olduklarını söyleyen yerli halklar temsilcisi ise Toprak Ana’nın çocukları olarak tek ses olmamız gerektiğini vurguladı.

Burada vereceğiniz karar bizim hayatımızın nasıl olacağını belirleyecek diye konuşan Kanadalı gençlik temsilcisi ise gelişmiş ülkelerin tutumlarından, başta kendi ülkesi Kanada olmak üzere utanç duyduğunu söyledi.

Günün fosili “çevrecilik gizli sosyalizmdir” diyen Avustralya’ya

Avustralya temsilcisi günün fosili ödülünü alırken

İklim Eylem Ağı tarafından her gün verilen Günün Fosili “ödülünü” ilk kazanan ise ödülün gediklisi Avustralya oldu. Avustralya’nın ödülü daha ilk günden almasının nedeni iklim değişikliği fonu için herhangi bir yeni finansman sağlamayacağını açıklamasıydı. Avustralya hüükümetinin iki gün önce iklim değişikliği fonuna herhangi bir para yatırmanın “çevrecilik kılığına girmiş sosyalizm” olduğunu ilan etmesi de ödülün anlamını güzel özetliyor. İklim Eylem Ağı Avustralya hükümetine “biz buna eşitlik diyoruz ve bu sizin sorumluluğunuzdur” diye cevap verdi.

Ümit Şahin – Yeşil Gazete

https://twitter.com/umitsahin

 

* Ümit Şahin, Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi’nde iklim değişikliği alanında kıdemli uzman olarak çalışmaktadır.