Ana Sayfa Blog Sayfa 4116

AKP, yeni anayasadan kaçtı…- Saruhan Oluç

Siyasal ve toplumsal ilişkiler bakımından çökmüş ve çürümüş bir anayasa yenilenemedi. Birçok maddesi değiştirilmiş, delik deşik olmuş, iç bütünlüğü olmayan bir anayasayı çöpe atma ve yeni bir anayasa oluşturma iradesi ne yazık ki oluşmadı.

Başbakan Erdoğan, dün yaptığı grup toplantısında, “Tıpkı 1921’de olduğu gibi herkesi kucaklayan sivil bir anayasa yapmayı hedefledik. Statükocu partiler yeni anayasa çalışmalarını tıkadı. CHP, MHP, BDP o masada olsa ne fayda olmasa ne fayda” dedi. Sonra da ekledi: “Uzlaşmadılar”.

Peki 4 partinin her konuda uzlaşması mümkün müydü?

Hayır… Zaten mümkün olmadığı için partiler arası eşit katılımla bir komisyon oluşturdu AKP. Çünkü AKP uzlaşılamayacağını ve kendi çoğunluğu ile oluşacak bir komisyonda adım atmasının gerekli olacağını biliyordu.

İşte AKP bundan çekindi, ürktü. Sivil ve demokratik yeni bir anayasa yapacak siyasi cesarete sahip olamadı. Kaçtı.

Türkiye’de farklı kimlik, kültür, anadil ve inanca sahip olanların eşit olduğu ve bu farklılıkların sadece zenginlik sayılmadığı, aynı zamanda anayasal güvence altına alındığı bir yurttaşlık tanımı gerekiyor. Milliyetçi-ırkçı bir yaklaşıma sahip olan MHP’nin temel eksenini değiştirip bu konuda uzlaşması beklenebilir miydi? Ya da tek tipleştirme politikalarının, ulus devlet inşa uygulamalarının bugünkü ve dünkü savunucusu olan CHP, Türklüğe dayanmayan bir yurttaşlık tanımında uzlaşabilir miydi?

“Anadilinde eğitim memleketi böler diyenlerle”, “anadil haktır, evrenseldir, vazgeçilmez, pazarlığı yapılmaz” diyenler nasıl uzlaşacaklardı? Hele hele ağzına Kürt ve Kürtçe kelimelerini almaktan imtina eden CHP’liler, “Türk’le Kürt, Türkçe’yle Kürtçe eşit değildir” diyen o ulusalcılar nasıl uzlaşacaklardı?

Peki merkezi vesayete dayalı idari sistemi bir vazgeçilmez olarak gören; bölge lafını duyduğunda, “eyvah bölünüyoruz” diye telaşa kapılanlarla; yerel demokrasi, yerinden ve yerelden yönetim, demokratik özerklik, özgür ve demokratik belediyecilik kavramlarını duyunca Anıtkabir defterine mesaj yazmaya koşanlarla nasıl bir uzlaşma yapılacaktı?

Anayasa’nın ırkçı içerik taşıyan “başlangıç” bölümüne ve değişmez denilen maddelerine hiç girmiyorum bile…

Bugün hem AKP hem de CHP içi ittifakların çatırdamasının temel nedeni, her ikisinde de Türkiye’nin ve bölgenin yeni dönemine ilişkin adımlar üzerinde fikir ve duygu birliğinin olmaması; yeniye karşı muhafazakar milliyetçi veya statükocu direncin sürdürülmesidir.

Başbakan aynı konuşmada, Kürt sorununu kast ederek, “Makyajla sorun ortadan kalkmadı. Bizden öncekiler gibi inkar edebilirdik, ama yapamayız. Çünkü bu sorun saklanamaz. Reddetme, geçici çözüm ve makyaj yoluyla sorunları görmezden gelemezdik” dedi. Ama durmadı, ekledi: “Anayasadaki sınırlar ve çizgilerin dışına çıkmıyoruz. Kimse bize milliyetçilik ve vatanseverlik dersi vermesin.”

21. yüzyılda Kürt halkı ve Kürdistan realitesi Ortadoğu’nun bir parçası. Evet, bu realite makyajla yok gösterilemez. Demek ki, Başbakan Erdoğan da, makyaj değil, gerçek zihniyet değişikliği yapılması gerektiğini biliyor.

İşte buna cesaret edemedi. “Anayasal çizgilerin ve sınırların dışına çıkmaya” gönlü yetmedi.

Halbuki BDP-Blok grubu hazırdı yeni bir anayasa yapmaya. Verdikleri bütün teklifler demokratik, eşitlikçi ve özgürlükçü, sosyal ve ekolojist bir anayasa yönündeydi. Merak edenler tutanaklara baksınlar. Herşey orada yazılı.

AKP korktu. Eski statükonun baskısı ve etkisi altında kaldı. O anlayışlara boyun eğdi.

Başbakan’ın ona buna yüklenmesinin, bağırıp çağırmasının nedeni de bu gerçeği örtmek için zaten… Ama mızrak çuvala sığmıyor. AKP de CHP de bu vebali taşıyacak. MHP’yi saymaya gerek yok…

Saruhan Oluç –  Özgür Gündem

Saruhan Oluç

Yeni Zelanda’dan iklim mültecisine ret

The Guardian Gazetesi’nin haberine göre, Pasifik Adası’nda yaşayan Ioane Teitiota’nın iklim mülteciliği başvurusu Yeni Zelanda Yüksek Mahkemesi tarafından reddedildi.

Teitiota, iltica talebinde ülkesi Kiribati’de küresel ısınmadan kaynaklanan deniz seviyesinin yükselmesi ve çevre ile ilgili oluşan risklerden kaçmaya uğraştığını söyledi. Ancak mahkeme, talebin iltica açısından zulme uğramak ya da yaşam hakkına tehdit gibi yasal kriterler açısından yeterli olmadığına karar verdi.

Mahkeme, ilk kez bu tür bir taleple karşılaştıklarını ancak talebin yanlış mahkemeye yapıldığını belirtip kararı göçmen mahkemelerine yönlendirdi. Hakim kararında Teitota’nın Kiribati’ye dönmesi durumunda yaşam hakkı ya da  gıda, giyim, barınma hakkı gibi temel insan haklarının sürekli ve sistematik ihlali söz konusu olmadığını belirtti.

 

Kiribati deniz seviyesindeki yükselmeden dolayı iklim değişikliğinin etkilerine karşı hassas bir ada ülkesi. Foto: Mike Bowers/The Global Mail,

 

İklim mültecisinin gerekçesi

Teitiota’nın avukatı Yeni Zelanda iltica yasalarının artık güncelliğini kaybettiğini belirttiği savunmasında gelgitlerin dalgakıranları aştığını, deniz seviyesindeki yükselmenin içme suyunu kirlettiğini, mahsulu öldürdüğünü ve sellere neden olduğunu belirtti.

Güney Pasifik’in ada devletlerinden olan Kiribati’nin nüfusu 100.000 ve ortalama yüksekliği deniz seviyesine göre yaklaşık 2 metre. Bu durum adayı yükselen deniz sularına ve diğer iklim değişikliği etkilerine karşı duyarlı hale getiriyor. Gıda üretimi ve yükselen deniz seviyesi nedeniyle yerinden olan kişiler için potansiyel yeni yerleşim alanı olarak Fiji Adası’ndan arazi satın alan ada devleti Kiribati, “itibarlı göç” olarak tanımladığı yaklaşımla, halkına nitelik kazandırarak cazip göçmenler olmalarına çalışıyor.

 

Yeni Zelanda ve Avustralya göçmen yasalarını değiştirmeyi reddediyor

Yeni Zelanda ve Avustralya, iklim değişikliği nedeniyle yerinden olan Pasifik halkı lehine göçmen yasalarını değiştirme çağrılarına karşı koyan Güney Pasifik’in iki en gelişmiş ülkesi.

Çevresel Adalet Vakfı’nın araştırmasına göre 2050’ye kadar 150 milyon insanın iklim mültecisi olacağı tahmin ediliyor.

 

Haber: Özlem Katısöz

(The Guardian, Yeşil Gazete)

 

 

MEDİAR’ın “Araştırma Mutfağı”ndan: Türkiye internet gazetelerinde yurttaş katılımı

Galatasaray Üniversitesi Medya Araştırmaları, Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin (MEDİAR) “Araştırma Mutfağı’ndan”seminer serisi devam ediyor.
“Türkiye’deki İnternet Gazetelerinde Yurttaş Katılımının İşleyişi ve Sınırları” konusundaki semineri, Dr. Tolga Çevikel 28 Kasım Perşembe günü saat 16.00’da Galatasaray Üniversitesi – Erdoğan Teziç Salonu’nda verecek.

“Araştırma Mutfağı’ndan” seminerleri MEDİAR tarafından akademisyenler arası bilgi ve deneyim paylaşma amacıyla yapılıyor. Serinin ilk semineri MEDİAR’dan 10 kişilik bir ekibin yaptığı ortak araştırma olan Çocukların Medyayı Alımlama ve Kullanım Biçimleri Araştırması ile ilgili Mayıs 2013’te yapılmıştı.
MEDİAR, kitle iletişimi alanındaki gelişmeleri takip etmek ve bu alanda çalışma yapanların gelişimine katkı bulunmak amacıyla 8 Aralık 2005 tarihinde, Galatasaray Üniversitesi bünyesinde kuruldu.
MEDİAR ile ilgili detaylı bilgiye şu adresten ulaşılabilir. Semineri verecek olan Dr. Tolga Çevikel’le ilgili bilgi ise bu adreste mevcut.
(Yeşil Gazete)

 

Muhafazakâr ulema! Kadın cinayetlerinde parmak izleriniz var… – Oya Baydar

 

Ağır ahkâm kesen siyasî bir yazıyı yarılamışken, televizyonun öğlen bülteninde yeni bir kadın cinayeti haberiyle kendime geldim; yazdıklarımdan değil yazmadıklarımdan utandım. Hani vicdan yazıları olacaktı benimkiler, hani siyasetin gözlüğüyle değil yüreğin gözü, vicdanın sesiyle yazacaktım… Bilgisayar ekranındaki ruhsuz satırları sildim, öfkemi, isyanımı sizlere duyurmak istedim.

İki gün önce, Dünya Kadına Karşı Şiddete Son günüydü. Günün anlam ve önemini vurgulamak istercesine o gün de hamile bir kadın namus uğruna öldürüldü. Medya; kadın cinayetleriyle, kadına karşı şiddetle ilgili istatistik yalanları tekrarlıyor (Bu konuda Hülya Gülbahar’ın T24’teki 25 Kasım tarihli yazısına bakabilirsiniz), ilgililer-yetkililer televizyonlarda,  soruna nasıl çözüm bulunacağını tartışıyordu. Kadına yönelik şiddetin, ilkel vahşetin, ardı arası kesilmeyen kadın cinayetlerinin kaynağı sorgulanırken; sosyolojik, psikolojik, bilmem ne lojik nedenler sıralanırken, asıl suçlulara, azmettiricilere değinen yoktu.

 

Muhafazakârlığın temel taşı kadın tabusudur

Her türlü muhafazakârlığın temelinde, erkek iktidarının kadın tabusu, kadın korkusu, kadın aşağılaması vardır. Dinî veya din dışı her türlü otoriter- totaliter rejim, kadın ve cinsellik temelinde muhafazakârdır. Ancak, insanın en derin duygularına, inanç dünyasına hükmeden dinî muhafazakârlık, -söz konusu hangi din olursa olsun- muhafazakârlıkların en etkilisidir. Hıristiyan ortaçağında kadınlara yönelik kilise kaynaklı şiddeti, cadı avlarında diri diri yakılan kadınları hatırlayalım.

Bir inanç olduğu kadar -hatta daha fazla- bir yaşam ve hukuk kuralları bütünü olan İslâmiyet, 1400 yıl öncesinin toplumsal yaşam biçimini ve tasavvurunu korumaya yönelik muhafazakârlığını özellikle kadın üzerine temellendirir.

Muhafazakârlık, eril iktidarın toplumu avcunun içinde tutmak, kitlelere hükmetmek için kullandığı etkili bir silahtır. Bir yanı din’e bir yanı geleneğe yaslandığı için, erkeği kadınıyla bütün toplumu sarar. Uğruna kadınların öldürüldüğü, erkeğin kanlı bıçağını “namusumu temizledim” diyerek iftiharla sergilediği yerlere göklere sığdırılmayan namus kavramı, kadın sorununa değgin yönüyle; nesne, mal, kuluçka makinesi haline getirilmiş kadını ezmenin topluma kabul ettirilmesi ve meşrulaştırılmasıdır. Kadın eşit birey değil erkeğin namusudur. Böylece namus kadın bedeniyle, kadın cinselliği ile özdeşleştirilir.

 

Neyi muhafaza ettiğinizi sanıyorsunuz beyler!

Günde beş on kadının töre/namus cinayetlerinde öldürüldüğü ve bu cinayetlerin pek azının kayda geçtiği ülkemizde muhafazakârlık yaftası altında korunup muhafaza edilmeye çalışılan; olsa olsa cinayet işleyen, kadına şiddet uygulayan, kadını aşağılayan erkeğin egemenliğidir. Muhafazakârlık yaftasını övünçle taşıyan AKP iktidarının, fabrika ayarlarındaki kadın tabusu ve kadının erkek iktidarını sorgulayacağı korkusundan başka neyi muhafaza ettiğini sorarım size. Kadın bedeni ve özel yaşama müdahale üzerinden siyaset yapan; kendi kadın fobilerini, ilkel cinsel tabularını, yetiştikleri ortamların küflenmiş, daracık erkek egemen ahlâk anlayışını 21. yüzyıl Türkiyesi’ne deli gömleği gibi giydirmeye çalışan bu zevatın son zamanlardaki kararlarına, uygulamalarına bakın bir.  Şu utanç verici “kızlı-erkekli” tartışmalarını, meşru-gayrımeşru yaşam muhabbetini, okullarda kızlarla erkeklerin yemekhanelerinden merdivenlere yaşam mekânlarının ayrılmasını, kızlı erkekli eğitimin tartışmaya açılmasını, benzer onlarca gelişmeyi hatırlayın. Başbakan’ın şu kadar çocuk, bu kadar çocuk talimatlarını, kadının kendi bedenine sahip çıkma özgürlüğüne müdahaleleri hatırlayın. Bu arada Gezi direnişini hatırlayın: Gezi’de bunların gözünü asıl korkutan “marjinal” dedikleri gruplar, Ergenekonculukla yaftaladıkları siyasal kesimler falan değildi; kendi yaptırdıkları araştırmalarda bile ayan beyan olan, Gezi’dekilerin yüzde 50’sinin genç kızlar, kadınlar olmasıydı. Bu yönüyle Gezi; kadınların “Ben varım, eşitim, özgürüm; yaşam biçimime müdahale ettirmem” direnişiydi. “Tayyip bir düşün! Bizim gibi üç tane ister miydin?” pankartında ironik ifadesini bulan bir duruştu ve tabii çok tehlikeliydi. Asıl bundan korktular, Kendilerinin saydıkları yüzde 50’lik “millî irade”ye mensup gençlerin “kızlı erkekli”liğinden korktular ve “dindar muhafazakâr nesil yetiştirme” planlarına Gezi’den sonra hız verdiler.

 

Kadına şiddeti meşru gösterenler suça ortaktır

Bu ülkenin başbakanı, açık açık “kadın eşit değildir” diyor. Devletin resmî televizyon kanallarında, Müslüman muhafazakârların yandaş medyasında, Hoca Hoca diye yere göğe konulmayan bir takım adamlar, din bilgini, din uleması prof’lar, siyasiler, sürekli kadınları aşağılıyor. Biri, hamile kadının estetik olmadığını, sokağa çıkmaması gerektiğini, namuslu kadının böyle davranmayacağını, kadına “eşim” denemeyeceğini çünkü eşit olmadığını yumurtlarken bir başkası tecavüze uğrayan kadının “kuyruk sallamış” olabileceğinden, açık saçık giyinenin başına böyle şeyler gelebileceğinden, erkeğin tahrik olacağından söz ediyor. En yüksek karar organı Yargıtay Ceza Daireleri Kurulu, gencecik kızını öldüren baba ve ona yardımcı olan aile efradına yerel mahkemenin verdiği ağırlaştırılmış müebbed hapis cezasını “Bu töre cinayeti değil, namus cinayeti” diyerek, ağır tahrik nedeniyle en fazla 18 yıla indiriyor, hafifletiyor.

Ne biçim adamlarsınız sizler böyle! Mendil görseniz tahrik oluyorsunuz, kadını sadece cinsel obje olarak algılıyorsunuz. Kendi nefsinize hakim olacağınıza kadını cezalandırmaya, kadını görünmez kılmaya, olmadı öldürmeye yelteniyorsunuz! Sizler bu sözleri söylerken, bu kararları alırken, toplumu kendi modelinizde biçimlendirmek için adımlar atarken; sözlerinizden, kararlarınızdan, yasalarınızdan cesaret alan bir takım ilkel yaratıklar sizlerden aldıkları güçle kadına şiddet uyguluyor, öldürüyor, aşağılıyor.

Sadece kendi değerlerinizi değil, kadın-erkek herkesin hak ve özgürlüklerini, herkesin inancını, cinsî yönelimini, eşit yurttaş, eşit insan kimliğini koruyan yasalar olsaydı bu ülkede ve bu yasalar hakkiyle uygulansaydı, siyasetçisiyle, ulemasıyla hepiniz ceza alır mahkûm olurdunuz. Önünüze tuttuğunuz genel ahlâk ve namus paravanının ardında erkek iktidarının özel ahlâksızlığı saklanıyor.

Kadına şiddeti, kadın cinayetlerini mi konuşuyoruz, suçlu mu arıyoruz? Hiç uzakta aramayın, aynaya bakın beyler. Azmettiriciler sizlersiniz: Kadınla erkeğin hayatın her alanında eşitliğini ve birlikteliğini kabullenemeyen, bu eşitlikten ve birliktelikten korkan, bunu da dindarlık, muhafazakârlık ya da namus diye pazarlayan sizler…

Her gün daha fazla kadın bu gerçeğin farkına varıyor. Köylüsüyle kentlisiyle, Kürdüyle Türküyle, Alevisi Sünnisiyle, aşiret kızıyla şehir çocuğuyla, zenginiyle fakiriyle her kesimden kadınlar kendilerini ezen erkek baskısına baş kaldırıyor. Şiddetin, cinayetlerin çoğalmasının da, muhafazakâr ulemanın fetvalarının artmasının da nedeni bu zaten.

Benden haber vermesi: Eksik eteklerin, kan ayaklıların, saçı uzun aklı kısaların isyanı tekin değildir; hele de örtülüsü örtüsüzü, inançlısı inançsızı kendi çemberlerini aşıp eşitlik, özgürlük, haysiyet mücadelesinde buluştukları zaman.

Oya Baydar – www.t24.com.tr

İklim dostu belediyeciliğe var mısınız? – Pelin Cengiz

Varşova’daki iklim zirvesi yine gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkelerin anlaşmazlıklarına sahne olurken, az gelişmişlerle sivil toplum kuruluşlarının da hayal kırıklığıyla evlerine dönmesiyle sonlandı. Kritik konular yine ileri tarihlere ötelendi. İklim zirvelerindeki müzakerelerde gelişmişleri, gelişmekte olanları ve az gelişmişleri farklı gruplar temsil ediyor. Bu grupların bir kısmında iklim değişikliğinden birinci derece sorumlu olanlar yer alırken, bir kısmı iklim değişikliğine en az etkisi olan ancak bu değişimden en fazla etkilenen ülkelerden oluşuyor.


Türkiye ise herhangi bir gruba dâhil olmayarak
, kendine yasal bağlayıcılığı olan bir karbon emisyonu azaltım hedefi koymadığı gibi karbon emisyonlarında rekor üstüne rekor kırarak, ciddi bir iklim politikası kurgulamayarak, iklim meselesinde “sorumsuzlararasında. Taraf olduğu BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ve Kyoto Protokolü’ne rağmen sorumluluk almıyor. Enerji, ulaşım, inşaat gibi sektörlerde iklim dostu uzun vadeli hedefler koymayan, kalkınma politikalarını çevresel etki analizlerini yapmadan hayata geçiren, doğal kaynakları rantın emrine sunan, plansız yatırımlarla insan hayatını tehlikeye atan, aynı zamanda yerel yönetimler için de karbon emisyonu azaltım hedefleri koymayan bir ülke Türkiye.

Hafta sonu Sivil İklim Zirvesi’nde biraraya gelen sivil toplum kuruluşları, kendisine ulusal ve yerel iklim hedefleri koymayı başaramayan Türkiye için bir bildirge hazırladı. Bildirgedeki en can alıcı nokta, iklim değişikliğiyle mücadelede yerel yönetimlerin de harekete geçmesi gerektiği vurgusu. HES, termik, nükleer gibi enerji projeleri başta olmak üzere madencilik ve diğer kirli sanayi yatırımlarına karşı yerel mücadelelerin ne kadar güçlendiğine, sayıları az da olsa kimi bölgelerde belediyelerin bu mücadelelere destek verdiğine şahit oluyoruz.

İklim meselesinde yerel yönetimlerin ne kadar yaşamsal olduğunu vurgulayan bildirgedeki hedefler özetle şöyle:

• Türkiye’nin seragazı emisyonları 1990’dan 2011’e kadar yüzde 124 arttı. Seller, su baskınları, sıcak hava dalgaları, kuraklık gibi aşırı hava olaylarının şiddetinin ve sıklığının artmasıyla iklim değişikliğinin etkileri Türkiye’de daha çok hissediliyor. Bu tehlikeli gidişe artık dur demeli.

• Türkiye seragazı emisyonlarını, 2011’e göre 2020’ye kadar en az yüzde 15 azaltmalı. Bu hedefe yeni HES, termik, nükleer santral kurmadan ve enerji verimliliği sağlanarak erişilebilir.

• Bu hedefe ulaşmak için, yerel yönetimler de hemen eyleme geçmeli. Belediyeler seragazı envanterlerini çıkarmalı ve ulusal hedefe paralel olarak 2020’ye kadar yüzde 15 emisyon azaltım hedefi koymalı.

• Çözüm, ulusal ve yerel ölçekte fosil yakıt kullanımının azaltılması, kayıpların önlenmesi ve yenilenebilir enerjinin artırılmasından geçiyor. Ulaşımda ve konutlarda “karbon nötr” uygulamaların, geri dönüşüm, azaltım ve yeniden kullanım politikalarının hızla hayata geçirilmesiyle bu başarılabilir.

• Yüksek maliyetli ve iklim düşmanı olan mevcut uygulamalara dur demek için belediyelerin bu sürece hemen dâhil olması şart. Bu nedenle, yerel seçimlerin öncelikli gündeminin “iklim dostu belediyecilik” olmasını önemsiyor ve politik iradeyi bu yönde beyanat vermeye çağırıyoruz.

• Tüm siyasi partilerin belediye başkanı adaylarından yüzde 15 seragazı emisyon azaltım hedefinin seçim beyannamelerinde yer almasını talep ediyoruz. Bu süreçte ulusal ve yerel uygulamaları yakından takip edeceğiz, sadece çözümden yana olanlarla adım atacağımızı politikacılara duyururuz.

Seçmen olarak yaşadığımız yerdeki yerel yönetimleri “iklim ve ekoloji için ne yapıyor” diye sorgulamaya başladığımızda, somut taleplerimizin yerel siyasi aktörler üzerinde etkisini artırmak ve bu talepleri siyaset dünyasına kalıcı hâle getirmek mümkün olacak. Yaşadığımız yerlerin kaderini değiştirmek elimizde…

Pelin Cengiz – Taraf

Esmeray, “Cadının Bohçası” ile Mersin’de

Taraf gazetesi yazarı ve stand up sanatçısı LGBT birey Esmeray tek kişilik oyunu, “Cadının Bohçası” ile bu akşam (27 Kasım) saat 19:00’da Mersin Kongre ve Sergi Sarayı’nda sevenlerinin karşısına çıkıyor.

Kadın Emeği Kolektifi tarafından düzenlenen “Cadının Bohçası” gösterisinin biletlerini Mersinliler; Ütopya ve Tek Ağaç Kitabevleri ile Meyman Cafe’den temin edebilirler.

“Bir travestinin ezberinizi bozmasına izin verecek kadar cesur musunuz?” tümcesi ile kendini tanımlayan “Cadının Bohçası”nda Esmeray, kadınlık erkeklik halleri, Doğu’dan İstanbul’a göç etmiş birinin edindiği izlenimleri kendi hayat hikayesi üzerinden aktarıyor.

(Yeşil Gazete)

Sergi salonu; çöp tenekeleri

İspanyol sanatçı Francisco de Pájaro’ nun “Sanat Çöptür”  mottosu ile yola çıkıp çöpleri sanat eserine dönüştürerek onlardan son bir kahkaha çıkarmaya çalıştığını; Kanadalı animatör Aiden Glynn sokakta bulduğu sıradan objeleri;  göz, dil, diş gibi ufak eklemelerle sevimli canavarlara dönüştürdüğünü ve sokaklarda duvar resimleri ile sanatı sokağa taşıyan sanatçılar olduğunu biliyoruz. Ancak kelimenin gerçek anlamı ile “sanatı çöpe atan” bir sanatçı var ki heyecanlanmamak  mümkün değil.

Son zamanlarda adını sıklıkla duyduğumuz Efe Işıldaksoy; bitirdiği tabloyu yerini öncesinde duyurduğu bir çöp tenekesine bırakıyor. Tabloyu almaya gelenlerle fotoğraf çekiyor. Onlardan da tabloyu nereye astıklarına dair bir fotoğraf istiyor. Sanatın değerinin para ile ölçülmesindeki yanlışlığı ve bu yanlışlığın insanlarla sanat arasına koyduğu mesafeyi göstermek isteyen Işıldaksoy “Kafalar Hep Karışık” adlı sergisini bu şekilde tamamlayacak. Deney sonunda;  para karşılığı alınmamış olduğu için tüm eserleri paha biçilememiş; tüm eserler alındığı için de hedefine ulaşmış bir sergi olacak.

Kendisi ile gerçekleştirdiğimiz röportajda serginin insanların hayatlarında ufak kıvılcımlar yaktığını ve bu kıvılcımları görmenin kendisini mutlu ettiğini belirtiyor.

 

“Sokakta insanlar mutsuz, işlerinde mutsuz, ilişkiler berbat, ülkenin üzerinde devamlı bir kara bulut var ve aslında tüm dünya böyle. Vermek istediğim mesajların dışında çöpten resmimi alan arkadaşların yüzlerindeki ifadeyi görünce zaten yaptığım işin doğru olduğunu görüyorum.”

“ Benim ‘kafalar hep karışık’ projesindeki amaçlarımdan biri de sanatın toplumdan uzaklaştırılması ve toplumun aslında sanata nasıl    sahip çıktığını göstermekti. Bunu da başardığıma inanıyorum. Bu projeye dahil olan toplumsal etkileşim, diğer sanat dallarında da kendini gösterdi. Şimdiye kadar herkes bir şekilde kendini bu projeye ait hissetti. Yoksa ‘yıllardır müzik yapmaktaki tek mantığımız buydu’ gibi mesajlar almazdım.”

“Bence herkes sanatçı; keşfetmek için zaman harcamak gerekiyor.”

Başlangıçta 15 eserle tamamlayıp bir video projesi olarak kurguladığı sergi beklediğinden fazla “dikkat” çekince bu projeye yeni aşamalar eklemeye karar veren sanatçıdan ikinci aşamada resim bırakmaya devam edeceğini öğreniyoruz.

Grafik tasarım, heykel, resim ve sinema

2000’ li yıllarda gece kulüplerinin el ilanlarını, müzik festivallerinin afişlerini tasarlarken aynı zamanda müzik videosu çalışmalarına ağırlık veren sanatçı, bir süre sonra grafik işlerindeki yoğunluk ve kendini tekrar eden döngüden sıkılıp Türkiye turuna çıkıyor.  İkinci bir Türkiye turuna çıktığında ise ‘bugüne kadar yaşadıklarınızdan çıkarttığınız hayat dersi nedir?’ sorusunu insanlara soruyor ve sonucunda “1+1=3” adlı belgesel ortaya çıkıyor.

2009 yılında “Farka Saygı” adlı ilk kişisel heykel sergisini Taksim metrosunda gerçekleştiriyor.

2014 yazında çekmeye başlayacağı “Zombie Zealous” adlı filmine kadarkafalar hep karışık” olmaya devam edecek.  Bu deneyde yer almak, eserleri görmek, dokunmak ve hatta duvarınıza asabilmek için sanatçıyı buradan ve buradan takip edebilirsiniz.

 

(Yeşil Gazete)

 


Arkeologlar Derneği: Marmaray’ın “günah keçisi” değiliz

Devletin farklı kademelerince dile getirilen “arkeolojik kazıların projenin 5 yıl gecikmesine neden olduğu”  söyleminin bir kere de Marmaray Yenikapı istasyonundaki TCDD, AYEM ve Ulaştırma Bakanlığı logolu bir tabelada tekrarlanması üzerine Arkeologlar Derneği İstanbul Şubesi dün (26.11.2013) bir basın açıklaması yaptı.

Basın açıklamasında, Marmaray Projesi kapsamında İstanbul’un Üsküdar, Sirkeci, Yenikapı gibi tarihsel birikiminin zenginliği bilinen semtlerinde  yeterli etütlerin yapılmamış olmasına bağlı olarak belirlenen 3‐6 aylık çalışma süresinin gecikmenin asıl sebebi olduğu belirtiliyor.

Anayasanın 63. maddesinde devletin;  tarih, kültür ve tabiat varlıklarının ve değerlerinin korunmasını sağlama ve bu amaçla destekleyici ve teşvik edici tedbirleri alma sorumluluğunun açık olduğu; bu kazılarda görev alanların ve Kültür ve Turizm Bakanlığı’ nın görevlerini yasalarının belirlediği çerçevede yürüttüğü; projede arkeologların uzun bir süre üç vardiya çalışarak son yılların en başarılı arkeolojik kazı çalışmalarından birinin gerçekleştirildiği belirtiliyor.

Açıklamada, Marmaray Projesi’nin sadece İstanbulluların günlük yaşamını kolaylaştırmasıyla değil aynı zamanda arkeolojik çalışmalara vesile olmasıyla, kültür mirasına büyük bir katkı sağlamasıyla da anılmasının, projenin toplumsal bellekteki yerini daha da anlamlı kılacağı vurgulanıyor.

 

(Yeşil Gazete)

 

Panel: Muhafazakârlığın Sınırları ve Sınırladıkları

Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü (BÜKAK),  25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Haftası Etkinlikleri kapsamında “Muhafazakârlığın Sınırları ve Sınırladıkları” adlı panel düzenliyor.

Muhafazakârlığın sınırları çerçevesinde feminist siyasetin nasıl şekillenmesi gerektiğinin konuşulacağı; kadın bedeni üzerinden siyaset yapmaya karşı girişilecek mücadele biçimlerini ve kadın hakları mücadelesinin bu çerçevede yeniden değerlendirileceği panel bugün (26.11.2013) saat 18:00’ de Boğaziçi Üniversitesi Garanti Kültür Merkezi’ nde düzenleniyor.

İstanbul Şehir Üniversitesi Sinema ve Televizyon Bölümü Öğretim Görevlisi Feyza Akınerdem, Milliyet Gazetesi yazarı Mehveş Evin ve Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yar.Doç.Dr. Nazan Üstündağ konuşmacı olarak panele katılıyor.

Panele katılım ücretsiz.

(Yeşil Gazete)

Açık Radyo’dan “Gezi Belgeseli”: ‘Direniş’, ‘Park Havası’ ve ‘Bu Daha Başlangıç’

Açık Radyo'da direnişin başlangıcından beri devam eden "Gezi Parkı" programında Ömer Madra ve Can Tonbil (sağda) direnişin gün gün nabzını tutuyor

Açık Radyo’da üç gün sürmesi planlanan Gezi Belgeseli yayını bugün başladı.

Fm 94.9 frekansı ve internet üzerinden takip edilebilen Açık Radyo’da Gezi Direnişi’nin başladığı günden beri 10:00 – 10:30 saatleri arasında yayınlanan Gezi Parkı programının kuşağında dinleyiciler ile Salı, Çarşamba ve Perşembe günleri buluşacak belgeselin başlıkları  ‘Direniş‘, ‘Park Havası‘ ve ‘Bu Daha Başlangıç‘ .

Belgeselde direnişe dair haberleri başlangıcından bu yana takip etmeye çalışan Açık Radyo, direnişin 6.ayında halen yaşanmakta olan süreci bir belgesel aracılığı ile dinleyicileri ile paylaşıyor.

Can Tonbil’in hazırladığı Gezi Direnişi’ne dair deneyimleri içeren ‘Açık Radyo’da bir Gezi’ belgeseli, Gezi’nin tüm aşamalarını ve değişim sürecini direniş ruhuna dahil olanların anlatımları ve alandan ses kayıtları ile aktarıyor.

Gezi sürecinin ürettiği çalışmalar direnişin 6. Ayında direnişe dair belleği canlı tutmaya devam ederken, Gezi’yi farklı noktalardan analiz etmemize de yardımcı olma niteliğinde. Açık Radyo’nun kolektif bir çalışmasının ürünü olarak ortaya çıkan belgesel  27 Mayıs’tan 15 Haziran’a kadar olan süreci yeniden okuyabilmeye olanak sağlayan bir proje.

Can Tonbil, belgeselin oluşum sürecinden bahsederken, 27 Mayıs’ı, 28 Mayıs’a bağlayan gece Gezi Parkı’nın dozerlerle işgal edilmesi ile birlikte Açık Radyo’nun program formatının değiştirildiğini ve yayının gazetecilerin, avukatların ve direnişi deneyimleyen insanların telefon bağlantılarıyla sürdürüldüğünü söylüyor. Direnişle paralel bir şekilde aktarılan ve farklı isimlerin analizlerine yer veren programın bütünü Açık Radyo’nun alanda gerçekleştirdiği röportajları ve ses kayıtlarını yayınlaması üzerinden şekilleniyor.

Haber: Duygu Koçoğlu

(Yeşil Gazete)