Birlikte iş yapmaya geleneksel olarak pek meftun olduğumuzdan aylar öncesinden açık çağrılara başladık. Yeşil Düşünce Derneği ile Yeşil Gazete’nin çağrıcı olduğu Alternatif Medya Şenliği’nin bu yıl üçüncüsünü yapmaya hazırlanıyorduk. Eh yeterince emek harcayınca da şenlik
hazırlık ekibi beklediğimizden daha çok ve renkli insanın katılımıyla her geçen gün biraz daha çoğaldı. Bu yıl ki şenlik farklı olsun dedik. ‘’Başka türlü bir şey benim istediğim, ne ağaca benzer ne buluta’’ dizeleri eşliğinde Can babanın kulaklarını çınlatırken Yeldeğirmeni Dayanışmasından ‘’iyi bir başlangıç’’ haberleri gelmeye başladı. Kadıköy’de artık bir işgal evi vardı. Ve bu yılki şenliği orda yaparsak da şahane bil şey olurdu!
Alternatif Medya Senliği’ne biçim güzellemesi
Canlı yayında büyük skandal: Gazeteciye konuğun GBT kaydı geldi
Recep Tayyip Erdoğan Stadı’nda oynanan Kasımpaşaspor-Beşiktaş karşılaşmanın 80. dakikasında sahaya girerek Beşiktaşlı futbolcu Manuel Fernandes’e saldırmaya çalışan Mustafa Özel gündemi meşgul etmişti.
Kasımpaşa Polis Merkezi’ne götürülen Özel’in kişisel Facebook ve Twitter hesabındaki resimlerinden Beşiktaş taraftarı olmadığı anlaşılınca yaşananların Çarşı’dan intikam alma operasyonu olduğu yorumları yapılmıştı.
Mustafa Özel dün gece Beyaz TV’de Rasim Ozan Kütahyalı’nın konuğu oldu. Program sırasında ilginç diyaloglar yaşandı.
“GBT KAYDIN BANA GELDİ”
Programda konuşan Rasim Ozan Kütahyalı “Şimdi senin bana GBT kaydın geldi” dedi. Ahmet Çakar da “Sabıka kaydım yok diyordun sabıka kaydın varmış” diyerek devam etti.
“SIRADAN BİR BAŞKOMİSER DEĞİL”
Rasim Ozan Kütahyalı kendisine gönderilen kayıtla ilgili “Bana bunu gönderen kişi bu konuda Türkiye’nin en üst düzey isimlerinden. Öyle sıradan bir başkomiser değil” dedi.
Peki, Rasim Ozan Kütahyalı’ya canlı yayında GBT kaydı gönderenler kim ve hangi yetki ile bu bilgileri paylaşabiliyor?
(muhalifbaskı)
Bir operasyon, üç soruşturma
Bakan oğulları ve işadamlarını kapsayan operasyon üç ayrı soruşturmayı içeriyor.
Bu sabah başlatılan ‘yolsuzluk ve rüşvet iddiasıyla’ ilgili operasyon 3 ayrı soruşturmayı içeriyor.
Birinci soruşturma işadamı Ali Ağaoğlu’na, ikinci soruşturma Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir ile İçişleri Bakanı Muammer Güler’in oğlu Barış Güler, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın oğlu Salih Kaan Çağlayan’a, üçüncü soruşturma ise işadamı Reza Zarrab ile Halk Bankası Genel Müdürü Süleyman Aslan’ın aralarında bulunduğu şahıslarla ilgili olduğu öğrenildi.
(Radikal)
Avrupa Sol Partisi: 4. Kongresi yapıldı
‘Avrupa’yı değiştirelim” sloganıyla yola çıkan, “Avrupa’da sol bir alternatif için birlik” başlığıyla gerçekleştirilen 4. Kongre 13 Aralık’ta başladı. Kongre’ye 33 üye ve gözlemci parti katıldı.
Kongreye ev sahipliği de yapan İspanya Komünist Partisi’nden Birleşik Sol Parti Başkanı Cayo Lara Moya’nın açılış konuşmasıyla başladı. Moya, konuşmasında tüm katılımcı siyasi partileri, “Avrupa’da faşizmin ve karşısındaki direnişle birlikte yükseldiği İspanya’ya, Madrit’e hoşgeldiniz” diyerek selamladı.
Moya konuşmasında ayrıca “Bugün her alana sızan neoliberalizm, sınıf kavgamıza, birlik ve dayanışmamıza saldırıyor. Halkın yoksulluğu, işsizliği ve acıları üzerinden birileri trilyon dolarlar kazanıyor. Bütçe açığı diyerek uyguladıkları kemer sıkma politikaları, bugün miyonların haklarının ellerinden alınmasının, özelleştirmelerin, işten çıkarmalarının bahanesi oluyor. Bütçe açığı dediğiniz bahane milyonların değil, finansallaşmış sermayenin suçudur. Kapitalizmin kendi sonucudur” diyerek Troyka’ya karşı mücadeleyi heryerde yükselteceklerinin altını çizdi.
Cayo Lara Moya’dan sonra Bolivya Devlet Başkan Yardımcısı Álvaro García’nın Kongre’yi selamladığı konuşmasıyla Kongre devam etti. Garcia konuşmasına “dışarıdan baktığımız zaman zayıflayan, yenik bir Avrupa görüyoruz. Oysa Avrupa dediğimiz zaman dünyanın birçok yerini demokratik kazanımlarıyla motive eden, umudun elçisi, entelektüel birikimiyle bir ışık gelir aklımıza… Bu yenik, sessiz Avrupa, halkın Avrupası değil!
“Karl Marx’ın 19. yy, 20.yy’da hala geçerli” diyen Garcia, “dünya kapitalizmin vahşi doğasıyla kuşatıldı, bir atölye haline geldi. Bu kapitalizmin karakteristiğidir. Artık iş yerine finansal piyasalara ihtiyaç duyuyor, üretimi parçaladı. Artık gelişmiş ülkelerde yeni bir işçi sınıfımız var; öğretmenler, doktorlar, kamu çalışanları yani beyaz yakalılar” dedi.
“Ne Yapmalı?”
Garcia, “Ne yapmalı’, çok iyi bildiğimiz bir sorudur, Lenin’den bize gelmiştir” dedi ve şöyle devam etti, “Avrupa Solu, öne çıkmalı…Halkla birlikte çıkmalı. Avrupa Solu insiyatif almalı, alternatif bir yaşamı halka sunmalı. Avrupa Solu, halkın demokratik katılımcılığını sağlayacak zeminleri yaratmalı Sadece Avrupa Sol’u değil, hepbirlikte artık yeni şeyler söylemeliyiz!. Eşitlik, özgürlük hep söylediğimiz ama gerçekte unuttuğumuz kavramlar, onu hepbirlikte hatırlatmalıyız.
Bolivya’da su hakkı mücadelesine ilişkin deneyimlerini paylaşan Garcia, “bizim için su tek şey değildi ama herşeydi” dedi. Su mücademiz sonra gazı, telekomu geri aldı. Daha alacağı çok şey var, eşit parasız eğitim hakkı, herkese iş hakkımız.. vb.” dedi.
Laurent: “Avrupa’yı Yeniden Kuralım”
Avrupa Sol Partisi Başkanı, Pierre Laurent konuşmasına önceki hafta hayata veda eden Nelson Mandela’yı anarak başladı. Laurent, “Bugün ne şanslıyız ki, tarihin yıkıcı kirli karanlığına karşı aydınlık taraftayız. Neoliberalizme karşı halkın direnşinin parçasıyız.” dedi.
“Tüm farklılıklarımızla, aynı amaç için biraraya geldiğimiz için şanslıyız” diyen Laurent, siyasi insiyatif almak için özgücümüzün farkına varmalı, işçisinden öğrencisine, kadınından yaşlısına mücadeyi “bir” olarak güçlendirmeliyiz” dedi.
Laurent, Avrupa halkının sıradışı bir süreçten geçtiğinin altını çizerek finans oligarşilerinin karşısında daha güçlü bir birlikteliğin önemine değindi. “Neoliberalizme toptan itiraz eden nüfusun sayısı Avrupa’da geniş sınırlara ulaştı. Şimdi onlara ‘Avrupa’yı yeniden kurabileceğimizi’ gösterelim” dedi.
Türkiye’den Kongreye Özgürlük ve Dayanışma Partisi katıldı. Kongre’de ÖDP Eş Genel Başkanı Bilge Seçkin Çetinkaya konuşma yaptı.
Avrupa Sol Parti, 13-15 Aralık 2013 tarihleri arasında gerçekleştirdiği 4. Kongre sonucunda Avrupa Komisyonu başkanlığı için Alexis Tsipras’ı aday olarak gösterecek.
SYRIZA lideri Alexis Tsipras, 14 Aralık Cumartesi günü Madrid’de dördüncü Kongresi sırasında 2014 Mayıs’taki seçimlerde Avrupa Komisyonu başkanlığı için aday olarak ilan edildi ve 15 Aralık’ta yapılan oylama ile Avrupa Sol Partisi’nin resmi adayı olarak seçildi.
Bugün itibari ile Avrupa Parlamentosu’nda 35 sandalyeye Avrupa Sol Partisi, Parlamento’nun yüzde 4,5 oyuna sahip. Tsipras Kongre’de yaptığı konuşmada Avrupa’da ciddi bir değişim ihtiyacı olduğunu söyledi.
“Avrupa halkının önünde iki yol var; Ya Neoliberal statükoya razı olup, gelecekte daha derin bir krizi karçımıza çıkaracak olan geçici çözümleri kabullenmek, ya da – bizler için umudun tek seçeneği olan- Avrupa Solu!” diyen Tsipras Yunanistan’ı örnek göstererek kemer sıkma muhtıralarının, alacaklı ülkeler ve sermayenin ülkeyi yoksulluk ve ekonomik bağımlılığa sürüklediği konusuna değindi.
Tsipras “Syriza, iktidardan sadece bir adım uzaklıkta” dedi ve Avrupa Parlamentosu anketlerinin Muhafazakar Yeni Demokrasi ve PASOK tarafından kurulan koalisyon hükümetinin sürdürdüğü oyunu bozacağını ve Yunanistan’da da bu sağ eğilimi süpürenin Syriza olacağını belirtti.
Tsipras kemer sıkma politikalarına karşı muhalefetin yükselmesi gerektiğine değinerek, AB, Avrupa Merkez Bankası ve IMF üçlüsünün kurduğu Troyka’nın 325 milyar avro’luk paketini istemediklerinin altını çizdi.
(Muhalafet)
Guardian: Erdoğan daha az kabadayılık yapmalı
Guardian gazetesi bugünkü başyazısında Başbakan Erdoğan’a yönelik sert eleştiriler kaleme alıyor.
Başyazının başlığı: “Nutuk atıyor, dinlemiyor”.
Yazıda Arap Baharı’nı takiben çeşitli hayalkırıklıklarının yaşandığı, buna karşın Türkiye’nin her zaman Orta Doğu’nun içindeki ve dışındaki liberallerin gözünde İslam ve demokrasinin bir arada yaşabileyeceğinin canlı kanıtı olarak görüldüğü dile getiriliyor.
“Ancak,” diyor gazete, “son dönemde bu ülkede yaşananlar, halen bu kanının geçerli olup olmadığının gözden geçirilmesini gerektiriyor.”
“Türkiye’deki düzenin sert yüzünün” İstanbul’daki Gezi Parkı protestolarının bastırılması sırasında tüm dünya tarafından görüldüğünü belirten gazete, “Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bir parkın korunması ve şehir planlamasıyla ilgili bir gösteriyi kendi yönetim şekline yönelik, ülke çapında milyonların katıldığı bir protestoya döndürdü. Bu kriz süresince Erdoğan’ın sarfettiği sözler, Başbakan’ın ne muhaliflerinin görüşlerini anlamak ne de bunlara saygı göstermek istediğini ortaya koydu.” diyor.
Sükûneti sağlama görevinin Adalet ve Kalkınma Partisi içerisindeki “daha ılımlı ve siyaseten daha duyarlı” isimlere kaldığını yazan Guardian, “Buna karşın genç nüfusun önemli bir bölümü nezdinde Erdoğan kolay kolay kredi kazanamayacak.” yorumunda bulunuyor.
Değişim ve yeni Türkiye
Gazete, AKP’nin 2002 yılında iktidara gelmesinden bu yana birçok değişim kaydedildiğini ve Gezi Parkı olaylarının bu değişimlerin gözden geçirilmesi gereğini ortaya koyduğunu savunuyor.
“2002 seçimlerini pek çok güzel gelişme izledi” diyen gazete, bunlar arasında Kemalist azınlığa ve orduya “yerlerinin bildirilmesi”, ekonominin patlaması, Kürt azınlıkla barışın sağlanması için adımların atılmasını sıralıyor.
Tüm bunların bir “liberalleşme işareti” gibi görüldüğünü yazan Guardian, buna karşın bunların yapılma şeklinin kimi zaman tam tersi bir duruma işaret ettiğini de belirtiyor.
Gazete, buna örnek olarak şunları yazıyor: “Eski laik elit; bürokrasiden, bakanlıklardan bir bir sürüldü. Ordu darbe teşebbüsleriyle ilgili soruşturmalarla yara aldı; kanıtlar sorunluydu ama birçok asker ve gazeteci hapse mahkum oldu, kimi ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Ekonomik büyüme çevreye ya da evlerinden edilenlere saygı göstermeyen kentsel dönüşüm projeleriyle desteklendi.”
AKP’nin son olarak Hizmet, yani Gülen cemaatini hedef aldığını yazan Guardian, bunun belki de önümüzdeki seçimlerde cemaatin oylarının muhalefete kaymasıyla dengelerin değişmesi ihtimalinden kaynaklanmış olabileceğini söylüyor.
Guardian’ın başyazısı şu görüşlerle son buluyor:
“Bu arada Erdoğan ulusa ne yemeleri gerektiğinden (kepek ekmeği) aile planlamasına (her çift üç çocuk sahibi olmalı) kadar her konuda ders vermeyi sürdürüyor. Eğer becerebilirse, daha az kabadayılık yapması ve halkı daha çok dinlemesi gerekli… Onun iktidarda olduğu yıllarda ortaya yeni bir Türkiye çıktı. Şimdi hem kendisi hem de partisi, yaratılmasına yardımcı oldukları bu durumla yaşamayı öğrenmek zorunda.”
(BBC)
“Parmak izi ve DNA almak temel haklara aykırı”
Yrd. Doç. Dr. Kerem Altıparmak, polisin avukat Tanay’a söylediği “Yıllardır işkence yapmıyoruz” sözünün soruşturulması gerektiğini, kişisel verilerin toplanmasının da temel hak ve özgürlüklere aykırı olduğunu belirtti.
Bianet’ten Ayça Söylemez’in haberine göre;
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Kerem Altıparmak, tutuklu avukatlar Taylan Tanay’dan zorla parmak izi, Selçuk Kozağaçlı’dan da zorla tükürük örneği alınmasını bianet’e değerlendirdi.
Altıparmak, polislerin Tanay’a “Yıllardır işkence yapmıyoruz, elektrik yok, su yok” demesini de eleştirdi:
“Ne yapıldı, kim yaptı, nerede yapıldı… Bunun soruşturulması, polisin ifadesinin alınması lazım. Yapılanlar insanlığa karşı suç kapsamındaysa zamanaşımı da işlemez.”
“Dijital deyip mürekkeple alıyorlar”
Altıparmak, konuyla ilgili şunları söyledi:
“Kanun, gözaltına alındığın parmak izi alınacağını söylüyor. Zaten polisler de Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu’na (PVSK) göre aldıklarını söylüyorlar.”
“Parmak izi almak, insan hak ve özgürlüğüne müdahale niteliği taşıyor. Bu müdahale yasaya dayanarak yapılabilir ancak Tanay da daha önce sistemde parmak izinin olduğunu, bir daha alınmasına gerek olmadığını belirtiyor. Polis dijital kayıt sistemine geçtiklerini bu yüzden tekrar parmak izi alacaklarını söylüyorlar ancak yine mürekkeple parmak izi alıyorlar.”
“Ayrıca, bir temel hak ve özgürlüğe yasa müdahale edilmesini mümkün kılıyorsa da bu işlemin mutlaka uygulanacağı anlamına gelmez. Ancak zorunlu hallerde kullanılabileceği anlamına gelir. Eğer mutlaka gerekmiyorsa parmak izi alınmamalı.”
Toplanıyor ama nasıl kullanılacak?
Altıparmak, “kişisel verilerin toplanması” konusunda da şöyle konuştu:
“Türkiye’de kişisel verilerin korunması Anayasa’ya 2010’da girdi, girmese bile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de kişisel verilerin korunması kapsamında bu hakkı tanıyor. Bu verilerin depolanması, kullanılması, paylaşılması ile ilgili çok ciddi sorunlar var. Devlet tüm bu bilgileri topluyor, ama bu verilerin ne şekilde depolanacağı veya imha edileceği yasalarla düzenlenmiyor.”
“Örneğin, tüm özel sağlık kuruluşlarından hastalarına ilişkin bilgileri Sağlık Bakanlığı’na ve ilgili birimlerine bildirme yükümlülüğü getirdiler. Bakanlığın iddiası, sağlık hizmetlerinin bu verilere göre örgütleneceği. Ancak bu sağlık bilgilerinin nasıl kullanılacağına dair hiçbir düzenleme yok.”
“Sağlık ocağına verilen bilgiler, ilaç almaya gittiğimiz eczaneden bile görülebiliyor. Ya da hastaneye verilen bilgiler şirketlere gönderilebiliyor. Parmak izi çok daha hassas bir bilgi.”
Hakim kararı var, kime şikayet edeceğiz?
“Kişisel verilerin toplanmasının yasal dayanağı olması tek başına yeterli değil. Bu verilerin ne şekilde depolanacağının, kullanılacağının ve ihlal durumunda kimin ne şekilde sorumlu olacağının ayrıntılı bir şekilde düzenlenmesi lazım.”
“Kozağaçlı’nın da tükürük örneği alınmıştı. Ceza Muhakemeleri Kanunu’na göre DNA örneği alınabileceği durumlar düzenlenebiliyor, Kozağaçlı hangi suçu işlemiş ki DNA’sına ihtiyaç olsun?”
“Bu işlem hakim kararıyla yapılıyor. Bu ihlale maruz kalanlar kime şikayet edecek? Hakim kararı olduğu için idari yargıya başvuruluyor, idari hakim de bunun idari işlem olmadığını söylüyor. Şikayet ancak 10 yıl sonra Anayasa Mahkemesi’nde sonuçlanır.”
Eri zorla koşturmaya 10 yıl hapis istendi
Savcı, askerde zorla koşturulduktan sonra ölen Er Mengilli davasında, 10’ar aylık cezalara “Bu, ölüme sebebiyet verecek bir fiildir” diyerek itiraz etti.
İsmail Saymaz’ın Radikal’deki haberine göre;
Kronik rahatsızlığı bulunan Er Esat Mengilli’nin Afyon’da zorla koşturulup dövülmesi ve hakarete uğramasının ardından hayatını kaybetmesiyle ilgili davada, 10’ar aylık hapis cezalarına itiraz edildi. Askeri Savcı Serhat Boztaş eri zorla koşturup ‘vatan haini’ demenin ölüme yol açtığını, bu yüzden ‘ölüme sebebiyet verecek şekilde müessir fiil’ uygulandığını belirterek sanıklara en az 10 yıl hapis cezası verilmesi gerektiğini savundu.
Er Esat Mengilli, 26 Kasım 2006’da Afyonkarahisar Emirdağ 3. Jandarma Eğitim Taburu Birlik Komutanlığı’nda acemi birliği görevine başladı. 3 ay sonra, 7 Şubat 2007’deki koşu testine Er Mengilli de katıldı. Koşu öncesi 6 asker rahatsız olduklarını belirterek koşuya katılmak istemediklerini söyledi. Astsubay Özay Ayvaz sinirlenerek “Sizi sinkaf ederim. Vatan haini, şerefsizler, sizi öldürürüm. Koşacaksınız, aksi takdirde sizi süründürürüm” dedi. Daha sonra, iddiaya göre, birkaç askere tekme ve tokatla vurdu.
Er Mengilli korktuğu için 2400 metrelik koşuya katılmak zorunda kaldı. Koşunun bitimine 400-500 metre kala yere yığıldı. Tanık erlerin anlatımına göre; Astsubay Özay Ayvaz ile çavuşlar Mustafa Korkmaz, Muhittin Baş ve Sinan Almış, Er Mengilli’yi kollarından sürükleyerek zorla koşturmaya çalıştı. Ve bu sırada Mengilli tekme tokat dövüldü. Mengilli, Emirdağ Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı. Müdahalelere rağmen ‘kalp yetmezliği’ sonucunda öldü.
1. Hava Kuvvetleri Komutanlığı Askeri Mahkemesi’ndeki yargılamada mahkeme, Mengilli’nin ölümünden ötürü 4 askere ‘asta karşı müessir fiil’ suçundan 10’ar ay hapis cezası verdi. Astsubay Ayvaz’a ayrıca 3 ere karşı ‘müessir fiil’ suçundan 75 gün hapis cezası verildi. Cezaların tamamı ‘sabıkasız oluşları’ nedeniyle ertelendi.
‘Koşu öldürdü diyemeyiz’
Mahkemenin gerekçeli kararında, Adli Tıp Raporu’na göre er Mengilli’deki ‘kalp hipertrofisi’ adlı hastalığın dayaktan da koşuda harcadığı eforda meydana gelebileceği yönünde görüş belirtildiği vurgulandı. Buna göre ‘sanıkların fiillerinin bir an için gerçekleştirmediklerinin varsayımında müteveffanın koşunun verdiği efor sonucu da hayatını kaybetmiş olabileceği, sanıkların fiilleri sonucu ölümün gerçekleştiğini söylemenin olanaklı olmadığı’nı kaydetti.
Askeri Savcı Serhat Bozbaş ise kararı temyiz etti. Savcı Bozbaş, Adli Tıp raporuna bakılırsa er Mengilli’nin koşturulmasa hastalığının aktif hale gelmeyeceğini dile getirdi. “Astın hizmetini lüzumsuz yere güçleştirecek şekilde ona eziyet etmenin de asta müessir suçunu oluşturacağı açıktır” diyen Savcı Bozbaş, şöyle devam etti: “Sanıkların müteveffaya yönelik eylemleri, sadece onu darp etmek olmayıp rahatsızlığını dile getirmesine rağmen zorla koşu eğitimine çıkarmaları, belli durumlarda koşamayan ve geride kalan müteveffayı koşması için zorlamaları ve buna yönelik hakarette bulunmaları, ‘vatan haini’ gibi söylemlerle psikolojik baskı altına almaları, koşması için darp etmeleri de asta müessir fiil suçuna vücut veren eylemlerdir.”
Savcı Bozbaş’ın itirazının Askeri Yargıtay’da kabulü halinde sanıklar için 10 yıldan az olmamak kaydıyla hapis cezası verilecek.
[Son Dakika] Üç bakan oğlu ve B. Başkanı gözaltında
Türkiye güne yolsuzluk operasyonuyla başladı. İşadamı ve siyaset dünyasından çok sayıda isim gözaltında. Bakanlar Zafer Çağlayan, Muammer Güler ve Erdoğan Bayraktar’ın’in oğulları ile Fatih Belediye Başkanı gözaltında.İstanbul’da bu sabah başlayan yolsuzluk ve rüşvet operasyonu büyüyor. Yolsuzluk operasyonu üç bakan oğlu ve Fatih Belediye Başkanı’na kadar uzandı. Başkan Mustafa Demir emniyette.
Gözaltına alınan isimler arasında Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın oğlu Salih Kaan Çağlayan, İçişleri Bakanı Muammer Güler’in oğlu Fatih Güler, Çevre Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın oğlu bulunuyor.
Bakanlar programlarını bir bir iptal ediyor.
Hayali Osmanlı otoritesinin bitmeyen Ayasofya inadı -Vangelis Kechriotis
Gözünüzden kaçmış olabilir. Bir ay önce en sevilen Yunan takımlarından biri, İstanbul kökenli AEK’in yeni stadının maketi sunuldu. İsmi İstanbul Spor Kulübü anlamına gelen AEK ekonomik krizden en ağır darbe alan takım oldu. Borçlarını ödeyemediği için de üçüncü lige düştü. Fakat eski başkanlarından Pontus kökenli işadamı Yanis Melisanidis takımı satın aldı ve hemen harekete geçti. Yeni stat yeni bir döneme işaret ediyor. Çok etkileyici, simgesel bir isim gerekiyordu. Olympiakos’un stadının ismi Yunan devriminin efsanevi kahramanlarından Georgios Karaiskakis’e aittir; Panathinaikos ise, eski Fenerbahçeli futbolcu ve takımın kurucusu Apostolos Nikolaidis’in ismini kullandı. AEK’çiler daha güçlü bir sembol aradılar ve Ayasofya ismini verdiler. Hatta stadın tribünleri Bizans surlarına benzeyecekmiş ve ‘artık bu defa düşmeyecek’ sloganıyla inşa edilecekmiş.
Krizle ortaya çıkan dini ve milli semboller
Yunan popüler kültüründe Ayasofya’nın ne kadar önemli bir yer işgal ettiğini anlatmam gerekmiyor. Her öğrencinin öğrendiği bazı temel efsaneler var. Mesela, Konstantinopolis’in fethi sırasında imparator şehit olmamış, Ayasofya’nın içinde hiç kimsenin bilmediği bir yere saklanmış, mermer olmuş. Gün gelecek, gözleri kamaştıran bir melek onu ortaya çıkaracak ve yine Ayasofya ve Konstantinopolis Hıristiyan olacak. Rahmetli Stefan Yerasimos, ‘Kostantiniye ve Ayasofya Efsaneleri’ adlı meşhur çalışmasında bu tür efsaneleri ele alıyor. Tabii, kilisenin etkisinin çok kuvvetli olduğu Yunan halk kültüründe, aradan asırlar geçmiş olsa bile, bu efsanelerin hâlâ günümüzde bazı ortamlarda canlı olmasının bizi şaşırtmaması lazım. Modernleşme, şehirleşme, eğitimin yaygınlaşması dini ve milli sembollerin sulandırılması anlamına gelmez. Öyle gözükse de, bir kriz gelir, tıpkı Yunanistan’da olduğu gibi, bütün tarihi referanslar ortaya çıkar, birbiriyle karışır, 300 yoldaşıyla beraber Leonidas Byzans’ı Türklerden savunur hale gelir.
Yeni bir fetih
Peki, refah ve servet içinde bulunan Türkiye’de ne oluyor da herkes tarihle uğraşıyor? Niye bir projenin düzgün beş senelik, on senelik bir süreç üzerine değil, Cumhuriyetin kuruluşu (2023), İstanbul’un Fethi (2053), ya da Malazgirt zaferinin (2071) yüzüncü yıldönümleri üzerine kotarılması gerekiyor? Tabii zaman kavramı bir yana, mekân ve alan son derece önemlidir. Son haftalarda tekrar gündeme gelen Ayasofya’nın yeniden camiye çevrilmesiyle ilgili nutuklar, münferit bir olay değil, daha genel havanın bir parçası. Birçok akademisyenin gösterdiği gibi son yıllarda AKP’nin kentsel dönüşümü ile eş zamanlı olarak özelikle İstanbul’da bu süreç temelden bir yapılandırmaya evrildi. O kadar ki yeni bir fetihten bahsetmek mümkün. Taşradan gelen yepyeni bir orta sınıf İstanbul’a yerleşiyor, kendi ‘muhafazakâr, demokrat’ kimliğiyle şehrin büyük kısımlarını dönüştürüyor. Dini bir terminoloji kullansak ve var olan şehirli orta sınıfın dini değerlere bu kadar bağlı olmadığına inansak, o zaman şehir ihtida ediliyor diyebiliriz. Bu sürecin son noktası olarak Ayasofya’nın tekrardan İslamlaştırılması müthiş bir zirve noktası olur.
Zaten böyle bir Osmanlı nostaljisi içinde hareket eden kamu yoklaması haline gelen imza toplamalar, açık havada namaz kılmalar, popüler ‘sığ’ tarih dergilerindeki yazılar halkın duygularını pompalıyor. Ben de olsaydım, bu kadar ‘mantıklı’ bir talebe sahip çıkardım. Sadece, her gün yaşadığımız toplum içinde içselleştirdiğimiz ‘hakikatler’den bahsetmiyorum. Elbette, Yunanistan’da da benzer bir kampanya olsaydı, ‘Ayasofya kilise olsun’ talebini yüz binlerce kişi imzalardı. Hatırlatayım, 1997’de Yunanistan’da o zamanki Başepiskopos Hristodulos nüfus cüzdanında din hanesinin yazılmasına devam edilmesi için 3 milyon imza topladığını iddia ediyordu. Niye olmasın? Ayasofya cami yapılsın diye birkaç milyon imza rahatlıkla toplanır. Sonra ‘halkın yoğun talebi üzerine, yeni caminiz açılmıştır’ şeklinde sunulacak kahramanca bir kararla, Ayasofya bir zaferin daha simgesi olur.
Şu Ayasofya takıntısı
Zaten ilk büyük binayı yaptıran Justinyanus’un açılışında ‘Seni yendim Süleyman’ dediği aktarılıyor. Sonra Fatih, zaferini kutlamak için kiliseyi camiye dönüştürdü, akabinde Cumhuriyetin kurucusu benzer bir hamle ile laikliğin bir zaferi olarak İstanbul’a bir müze kazandırdı, şimdi de Osmanlı mirasına sahip çıkan elitler İstanbul halkını en mükemmel camiyle kavuşturacak. Hukuki sürecin ne olacağını anlatacak bu konuda benden daha bilgili uzmanlar var. Ayasofya’nın UNESCO himayesinde bulunan dünya kültür mirasının önemli bir parçası olduğunu hatırlatmama da gerek yok. Önemli olduğunu düşündüğüm bir noktaya değinmek istiyorum. Belli ki bir Ayasofya takıntısı var. İki sene önce İznik, geçen yaz Trabzon ve şimdi İstanbul…
Ne yazık ki, başka Ayasofya’lar da var Türkiye de. Bu sürecin sonuna kadar devam edebileceğini tahmin etmek zor değil. İlginç olan, bütün bunlar azınlıklar için olumlu bir havanın estiği bir dönemde gerçekleşiyor. Vakıfların malları geri veriliyor, Sümela Manastırı, Ahtamar Kilisesi gibi önemli ibadethaneler senede bir de olsa ibadete açılıyor. Bunu şizofrenik bir durum olarak değerlendirmeye gerek yok. Hayali bir Osmanlı Müslüman egemenliğine dayanan bir otorite her ikisini de yapar, hem kendi İslami profilini güçlendirir hem de gayrimüslim tebaasını memnun eder. Asıl şizofreni kullanılan ilkelerden kaynaklanıyor.
İki hafta önce Trabzon Vakıflar Bölge Müdürü Mazhar Yıldırımhan, Sümela ile ilgili bazı duyumlara cevap verirken şöyle demiş: “Eğer Sümela (Hıristiyanlara) devredilirse, Ayasofya dahil Hıristiyanların yaptığı her yerin devredilmesi lazım. O zaman da bu Türkiye’nin egemenlik haklarının devredilmesi anlamına gelir. Bu asla mümkün değildir.” Bir tarafta İstanbul’un fethi canlanıyor, diğer tarafta Kurtuluş Savaşı devam ediyor. Bürokratların ve siyasetçilerin bu iki kuvvetli ‘metaforu’ kullanırken bazen kaçırdıkları nokta ‘kimin neyi fethettiği’ ve ‘kimin kimden neyi kurtardığı’ noktası. Düşündükleri aşırı milliyetçi Yunan taifesi arasında yaygın olan bir sloganı hatırlatıyor : “Gün gelecek, devran dönecek, Ayasofya bizim olacak!”
Vangelis Kechriotis – AGOS









