Ana Sayfa Blog Sayfa 4074

Tozkoparan’ın papağanları – Kemal Tuncaelli

0

Sabahları kahve içmeyi severim. Yataktan kalktığımda yaptığım ilk iş kahvemi hazırlayıp, balkona çıkmaktır. Kahveyle birlikte günün ilk sigarasını da yaktığım için evin sigara içilmesi mümkün tek mekanı olan balkona yürürüm.

Kemal Tuncaelli
Kemal Tuncaelli

Evimin önünden bir yol geçer ve yolun paralelinde de Havalimanı-Aksaray tramvay hattı bir yılan gibi uzanır. Sabah telaşı içinde hemşerilerim arabalar ve tramvay vagonları içinde önümden geçip günlük nafakalarının peşine düşerler. Ben her gün artan bu trafik keşmekeşini görmezden gelip, tramvay hattının ardındaki yoksul Tozkoparan semtinin sosyal konutlarının yer aldığı yamaca doğru bakarım. 60’lı yıllarda gecekondu önleme projesi kapsamında yapılmış bu sosyal konutların, yaklaşık 60 hektarlık bu semtin büyük kısmı yeşil alanlardan oluşur. Bu alanın yaklaşık üçte ikisi bahçelerden ve bahçelerde yer alan değişik cinste ağaç, bitki ve çalılardan oluşan, bakımsızlıktan bir cangılı andıran yeşil bir manzara sunar izleyen meraklı gözlere.

Bu cangıl birçok canlı türüne ev sahipliği yapar ve bir yaşam alanı yaratır kentin tam göbeği sayılabilecek bu yerde. Kumrular, serçeler, martılar, sığırcıklar, ille de kargalar. Sabahı onlar da karşılarlar, uçuşurlar, ötüşürler. Havada yaptıkları akrobasi numaraları sabah mahmuru gözlerim için keyifli bir gösteri olur her zaman. Kahvem, sigaram ve izlemeye doyamadığım kuşlar, sabahın ilk aktivitesidir benim için.

Yaklaşık 4-5 yıl öncesi büyük bir şaşkınlıkla semtimizin bu sakinlerine yaban diyarlardan başka misafirlerin de katıldığını gözlemledim. Apartmanımızın bahçesinde ağaçlardan gelen kuş seslerine baktığımda gözlerimin alışık olmadığı yeşil bir kuşun var olduğunu gördüm. Bir evden firar etmiş özgürlük kaçağı bir papağan diye düşünürken yalnız olmadığını aynı ağaçta 5 papağan daha olduğunu gördüm. Bir süre ağaçta eyleştikten sonra hep birlikte uçuştular.

O karşılaşmamızdan sonra kah bahçemizde kah karşıda anlattığım cangılımsı alanda onlarcasını gözlemledim. Nasıl ve nereden geldiklerini bilmiyorum ama artık Tozkoparanda bir papağan kolonisinin varlığının beş yıldır canlı tanığıyım. En son onbeşe yakın papağanı bir ağacın üzerinde ve sonrasında uçarken gözlemledim.

Her sabah diğer kuşlarla birlikte onlardan bir kaçının uçuş numaralarını ve seslerini dinlemekten keyif alıyorum.

Kentin orta yerinde oluşmuş bir yeşil alanın, kendi doğal ortamı olmasa bile bir papağan sürüsüne yaşam hakkı tanıması ve onların yaşayabileceği bir alan oluşturması oldukça öğreticiydi benim için.

İşte bu yaşam alanı şimdi son günlerini yaşıyor. Sosyal konutlar kentsel dönüşüm projesi kapsamında yıkılacak, bu konutların yerine devasa binalar dikecekler ve yeşil alanlar yerine nur topu gibi betonlaşmış bir semt bulacağız karşımızda. Bu dönüşümden 6436 hane etkilenecek. Hane başına 4 insan olsa 24-25 bin insanı direk etkilenecek bu projeden. Bu insanların kaçı aynı semtte yaşamını devam ettirebilecek belirsiz.

Kentsel dönüşümün görünürdeki temel gerekçesi deprem riski ve binaların eski olması. Buraya kadarı doğru… Bir yenilenme şart. Fakat önemli olan şimdiki sakinlerinin aynı yerde yaşama devam etme ve konut edinme hakkı sağlanacak mı? Bu yurttaşlarımız verdikleri yerlerinin karşılığında orada yeni bir konut elde edebilecekler mi? Peki, şimdi ki yeşil alan oranı korunacak mı? Hiç sanmıyorum. Şimdiki 6436 hanenin yerine en az 3-4 katı kadar lüks konut çıkarmazlarsa yaptıkları bu işe girişmezlerdi zaten. Geçmiş yıllarda kent merkezlerinden uzaklaşan varsılların kent merkezlerine dönme projeleri bu kentsel dönüşüm numarası… Şehrin merkezinde yoksulların ne işi var diye düşünüyor bu haspalar.

Kentsel dönüşüm Tozkoparan’da sadece semt sakinlerini değil, oradaki ağaçları, bitkileri ve onlar sayesinde yaşamını sürdüren börtü böceği, kuşları ve benim sevgili papağanlarımı da yuvasız bırakacak.

Bizim arka binanın görevlisi bir arkadaşla bu durumu konuşuyorduk. Yoksul, namuslu, çalışkan bir emekçi… Bahçede konuşurken laf papağanlara geldi. “Abi” dedi “şu papağanlardan birkaç tanesini yakalasak” diyorum. “Çok para ederler değil mi?” diye sordu. Ben de hayvanları rahat bırak, özgürce bir yaşam onların da hakkı dedim ama biliyorum ki yakında Tozkoparan’da ne yoksullar kalacak ne de papağanlar.

Birileri hepsini oradan kaldırmak için çoktan düğmeye bastı zaten ve kaderleri aynı.

Durdurmak için papağanların bir şey yapma şansı yok ama bizim hala var. Tozkoparan için de dünya için de…Çanlar hepimiz için çalıyor.

Kemal Tuncaelli

Kuraklık mı sürpriz, biz mi şaşkın?

akgun ilhanTürkiye’de hemen her sene kuraklık meselesi gündeme gelir. “Kuraklık köylünün belini büktü” diye başlayan haber başlıklarını, filanca köyünde “halk yağmur duasına çıktı” haberleri izler. Bazen bu duaların işe yaradığı da olur, hem de fazlasıyla! Geçtiğimiz Temmuz’da (2013) Ordu’da yapılan yağmur duasından 3 gün sonra sel basması gibi. İşte bir kez daha o bildik “kuraklık gündemi”nin içindeyiz. Kışın ortasına geldik ama tek damla yağış yok. Başta İstanbul olmak üzere ülkenin dört bir yanında yağış azlığından barajların mevsim normallerinin altında su tuttuğu, bu gidişle ciddi bir susuzluk yaşanacağı haberleri geliyor.

Kuraklık, öyle bir afet ki salt doğal etmenlerin ortaya çıkardığı bir olgu gibi algılanıyor. Ancak bu afet ekolojik dinamiklerden çok, sanayi ve endüstriyel tarım faaliyetlerine bağlı. Zira kuraklık büyük oranda tüm gezegeni etkileyen iklim değişikliği ile ilgili. İklim değişikliği ise sanayi devrimiyle ortaya çıkan yoğun fosil yakıt tüketimi ve bunun atmosfer sıcaklığını yükseltmesinin sonucu. Dünya ısındıkça, iklim olayları ekstrem hale geliyor. Dünyanın bir yanını kuraklık kavururken, başka bir yanını seller götürüyor. Aynı yerde yılın bir döneminde kuraklık, bir başka döneminde aşırı yağışlar hakim oluyor. İklim olayları insanlarla birlikte tüm canlıları oradan oraya savuruyor.

Türkiye’ye dönecek olursak, Bursa, Kocaeli ve Aksaray’dan da kuraklık haberleri geliyor. Bursa’nın Yenişehir Ovası’na can veren 8 gölette su seviyesi yüzde 3′lere kadar inerken, Kocaeli’nin içme suyunun büyük bölümünün sağlandığı Yuvacık Baraj Gölü’ne giren su miktarı 190 bin metreküpe kadar düştü. Bu nedenle Kocaeli’ne Sapanca Gölü’nden su takviyesi yapılıyor. Aksaray son 20 yılın en kurak yılını yaşıyor. Dört gün önce Hatay’ın Arsuz İlçesine bağlı Kepirce Köyü’nde kış ortasına gelinmesine rağmen yağış olmadığı için köylüler yağmur duasına çıktı. Yine üç gün önce Tekirdağ’ın Şarköy ilçesinde de insanlar yağmur duası yaptı. Dün de Balıkesir ilinin Burhaniye ilçesinin Dutluca Köyü’nde yüzlerce kişinin katıldığı bir yağmur duası yapıldı. Bugünlerde kuraklığın vurduğu Burhaniye’yi, geçen sene seller götürüyordu.

İstanbul da bir kez daha susuzlukla yüzyüze. Mega kentin su ihtiyacını karşılayan 10 barajın 9 Ocak tarihi itibariyle doluluk oranları ortalaması %34.89’a kadar düştü. Bunlardan Pabuçdere Barajı’nın doluluk oranı %0,35. Yani baraj an itibarıyla kuru. Baraj doluluk oranları Ocak ayları karşılaştırmasında son 10 yıldaki ikinci en düşük seviyeye indi. 2013 yılının 11 aylık yağış miktarı da dün itibariyle metrekareye düşen yağış miktarı 467,9 kilogramlık oranla son 50 yıllık ortalama olan 618,3 kilogramın da altına düştü.

Kuraklık bu durumdayken yetkililer ne yapıyor dersiniz? Onlar kuraklığı önlemekle değil, 3. Köprü, 3. Havalimanı ve Yenişehir projeleri gibi yatırımlarla ülkeden İstanbul’a mevcut göçü azdırmakla meşgul. Kuraklıkla mücadeleden anladıkları daha fazla su tasarrufu değil, su arzını artırmak olan bu “yetkililer” sürekli büyüyen nüfusun artan su ihtiyacını Melen ve Yeşilçay gibi hidrolik projelerle karşılamaya çalışılıyor. Melen ve Yeşilçay projlerinden geçtiğimiz yıl 157 milyon 635 bin m3 (2011’de ise 109 milyon 860 bin, 2010 yılında ise 11 milyon 882 bin metreküp) su alınmıştı. Melen Projesi ile yapılan iki şehir ötedeki Düzce’den Melen Çayı’nın suyunun uzunluğu 180 km’yi geçen borularla taşınarak, İstanbul Boğazı’nı geçip Avrupa Yakası’na ulaştırılmasıdır. Yeşilçay Projesi ile yapılan ise Ömerli’ye 60 km mesafedeki Ağva yöresindeki Göksu ve Çanak derelerinin sularının İstanbul’a aktarılması. İyi de sadece Yenişehir projesi ile bile kente 2 milyon nüfus daha ekleneceği tahmin ediliyor. Bu kadar insana hangi su yeter? Peki, bunca su İstanbul’a çekilince, bu su varlıklarına bağlı yaşayan insan ve canlılara neler oluyor? Ne olacak, İstanbul’un kalkınmasının bedelini onlar ödüyor.

Konu susuzluk olunca, herkesi bir tedirginlik almış durumda. Bunun üzerine Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu yine iddialı bir açıklama yaptı. İstanbul’da 3 sene kuraklık olsa bile suyun yeteceğinden tutun da, Melen ve Yeşilçay projeleriyle şehrin su sorunun 2040’a kadar çözüldüğünü söyledi. Bir de 3 yeni baraj daha yapacaklarını müjdelemez mi… Barajların Sungurlu ve Osmangazi’ye inşa edileceğini söyleyen Eroğlu projelerin hazırlanması için de talimat verdiğini açıkladı. Şimdi barajların yapılacağı bölgelerin insanları kara kara düşünmeye başladı… Hızını alamayan bakanın son sözleri ise şöyleydi: “Altyapı şebekesi tamamen yenilendi. 200-300 yıl dayanacak bir şebekemiz var… Çok karmaşık, yedeğin yedeği olan bir sistem var İstanbul’da… Bu kadar biz büyük şehire nasıl su veriyoruz. Bazen ben bile şaşırıyorum”.

Evet, bu ülkede herkes şaşkın vaziyette zaten. İklim değişikliğinden en fazla etkilenecek bölgelerin başında gelen Akdeniz Çanağı’ndaki yarı kurak iklimli bir ülkede her sene kuraklıkla yüzyüze gelmemize rağmen, sanki ülkenin gündemine kuraklık ilk kez geliyormuş gibi şaşkınız. İklim değişikliğinin mimarı onlarca termik santrali tüm ülkenin havasını ve suyunu kirletip, Türkiye’yi dünyada karbon salım artışlı hızında birinci sıraya otururken ve daha onlarca termik santrali projesi planlanırken, yetkililer kuraklık sanki bir sürprizmiş gibi şaşkın… Karayolu ve özel otomobile dayalı bir taşımacılık politikasını uygulanıp iyice palazlanırken ve karbon emisyonuna emisyon katarken, bakanlarımız kuraklık karşısında hala şaşkın. Yerin üstünde ve altındaki tüm su varlıkları Konya Ovası ve Çukurova gibi üretim alanlarında yerelin ihtiyacına değil de, dünya pazarının talebine yönelik su canavarı ürünlerin tarımını teşvik edilirken ve su varlıklarımız hızla tüketilirken, kuraklık ve susuzlukla başa çıkamayan Tarım ve Hayvancılık bakanımız çok şaşkın.

Öyle ki şaşkınlıktan dişe dokunur ve uzun vadede de etkili olacak çözümler üretmek yerine, daha fazla baraj kurmak gibi günü kurtarmaktan öte gitmeyen çözümleri ısıtıp ısıtıp önümüze koyuyorlar. Kuraklık ve susuzluk “yetkililere” bırakılmayacak kadar ciddi meseleler. Yanlış yönetim uygulamalarıyla daha sertleşen ve tüm canlılığı ve gelecek nesilleri doğrudan ilgilendiren kuraklık, doğa ve emek sömürüsü üzerine kurulu mevcut sistemle ilgili bir sorun. İklim değişikliğini artıran enerji biçimlerinden hızla uzaklaşmak, daha az karbon salımı ve su tüketimine neden olan enerjileri teşvik etmek, sanayide ve tarımda enerji ve su verimliliği ve tasarrufunu sağlamak için gerekli reformların yapılması şart. Yoğun su ve enerji tüketimine dayalı yaşam biçimlerinden vazgeçmek ve buna uygun kent yaşam alanlarının hayata geçirilmesini talep etmek gerek. Suyun fiyatının artırarak su hakkının gasp eden uygulamalardan vazgeçip, bu hakkın korunmasını güvence altına alacak yeniliklerin yapılması lazım. Yoksa kuraklık hepimizi artan bir dozda şaşırtmaya devam edecek.

Akgün İlhan – marksist.org

IRENA: “Düşük maliyetle yenilenebilir enerji payı iki katına çıkarılabilir”

0

Birleşik Arap Emirlikleri’nin başkenti Abu Dabi’de düzenlenen Dünya Temiz Enerji Zirvesi’nde açıklanan Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı (IRENA)’nın raporuna göre güçlü bir karbon fiyatı belirlenmesi ve fosil yakıtlara verilen desteklerin kaldırılması, küresel düzeyde yenilenebilir enerjinin payını iki katına, yani %30 seviyesine çıkarmak için yeterli. Rapor bunun neredeyse fazladan hiçbir net maliyet olmaksızın yapılabileceğini söylüyor.

Rapora göre, hükümetler kömür, gaz ve petrol kullanımı için verdikleri mali teşvikleri aşamalı olarak azaltırsa inşaat, sanayi ve ulaşım sektörleri yenilenebilir enerji için büyük bir potansiyel sağlayabilir.

IRENA direktörü Adnan Z. Amin “Yenilenebilir enerjiye geçiş için elverişli bir ekonomik ortam var. İklim değişikliği etkilerinin azaltılması, sağlık etkisi ve istihdam yaratılması göz önüne alındığında bu geçiş kendisini kısa sürede amorti edecektir” şeklinde konuştu.

IRENA Direktörü , Adnan Z. Amin
IRENA Direktörü , Adnan Z. Amin

Ancak, IRENA gibi gruplar rüzgar, güneş, biyokütle ve diğer yenilenebilir enerji türlerine kamusal kaynak aktarımının yararları konusunda zaman zaman görülen arz problemleri, yüksek maliyetler ve rüzgar çiftlikleri gibi büyük projelerin etkilerine ilişkin tartışmalar sebebiyle artan şüpheciliğin üstesinden de gelmek zorundalar.

Örneğin Almanya’da düşük enerji satış fiyatları, yenilenebilir enerji projelerine yatırımı da düşürüyor. Bununla bağlantılı olarak, yeni rüzgar çiftlikleri ve güneş paneli maliyetleri büyük ölçüde hanelere kaydırılıyor.

Öte yandan, Rusya gibi sera gazı emisyonunun yüksek olduğu ülkelerde ise kömür fiyatları devlet desteğiyle düşürülerek, fosil yakıtlara teşvik sağlanıyor. Benzer şekilde, Ortadoğu ülkelerinde de benzin ve dizel fiyatları devlet destekleri ile suni olarak düşürülüyor.

Özellikle yoksul ülkelerde ısıtma, enerji ve ulaşım gibi kalemler zengin ülkelere kıyasla gelirin büyük bir kısmını götürürken, tavan fiyatları yükseltmek veya kaldırmak genellikle tercih edilmiyor.

IRENA raporunda ayrıca, sera gazı emisyonları ve diğer hava kirliliği, makul olarak fiyatlandığında yenilenebilir enerji için desteğe dahi gerek kalmayacağı belirtiliyor.

Raporda, yerel ve şehir yönetimlerine yenilenebilir enerji kullanımı için net hedefler belirlemeleri de öneriliyor. Yenilenebilir enerji yatırımları için finansmana erişim olanaklarının iyileştirilmesi ve ‘akıllı dağıtım ağları’ kurulmasının rüzgar ve güneş enerjisinin geniş alanlara arzını kolaylaştıracağına dikkat çekiliyor

Çin örneğinde görüldüğü gibi merkezi planlama, destekler ve net hedefler sayesinde büyük yenilenebilir enerji atılımları gerçekleştirilse bile, artan kömür kullanımı, rüzgar, güneş ve hidroelektriğin yükselen payından elde edilen emisyon tasarrufunu yok ediyor ve dünyanın önlenemez bir iklim değişikliği döngüsüne girdiği endişesini yaratıyor.

(rtcc.org,Yeşil Gazete)

Savaş Emek’in ardından: Bir ekoloji mücadelesi okulu

Savaş Emek (1948-2014)
Savaş Emek (1948-2014)

Ekoloji hareketinin Türkiye’deki öncülerinden Savaş Emek 66 yaşında vefat etti.

Bugün Karaburun’da toprağa verilen Savaş Emek’i, beraber mücadele verdiği arkadaşları anlattı.

 

 

 

Bilge contepe
Bilge Contepe

Bilge Contepe (Eski Yeşiller Partisi eşsözcüsü)

Birkaç sendedir mücadeleyi bırakmıştı ama Türkiye’deki ekoloji hareketinde unutulmayacak kadar derin izler bıraktı. Hepimizi yetiştirdi. Yeşil siyaseti, ekoloji aktivizmini harekete geçiren insandır.

21 sene Akkuyu nükleer santraline karşı eylem yaptık beraber. Sadece yazarak değil çadırlarda aktivizme destek verdi. Kapitalizme tamamen karşıydı. Alman yeşillerinin neo liberalleşmesinden sonra istifa etti ve “SOS Akdeniz”i kurdu. “Ağaçkakan” dergisini çıkarttı.

Çevre hareketi ve ekoloji hareketini birbirinden ayıran ilk insandır. “Dünyayı evimiz olarak görüyoruz. Çevreciler evlerinin önü gibi, bahçeleri gibi görüyor” derdi.

Zaman içinde politik görüş ayrılıklarımız oldu ama, ekoloji bizim ortak mücadele alanımızdı. Bugün ekoloji mücadelesi varsa onun antimilitarist neferi Savaş Emek’tir. Çok üzgünüm.

 

Hilmi çamurdan
Hilmi Çamurdan

Hilmi Çamurdan (Çevre koruma eylemcisi, yazar)

Çamurdan’ın Savaş Emek’in vefatını duyduğunda yazdığı şiiri sizlerle paylaşıyoruz:

Bir yaprak daha düştü, çınar ağacından
Ağaçkakan, Ütopyalar, öksüz kaldı inan
Savaş, sessizce ayrıldı aramızdan
Gelmek için gitti, böyle yazdı Çamurdan

 

Oktay demirkan
Oktay Demirkan

Oktay Demirkan (Doğu Akdeniz Çevre Dernekleri ortak sekreteri)

Savaş Emek’in aramızdan ayrıldığı haberini alınca ‘Söz Bir Kez Daha Bitti’. Sayısız anılarım gözlerimin önünden geçti. Nükleer mücadelenin ayrılmaz bir parçası gibiydi.
Her Akkuyu Şenliği sonrası ‘Değerlendirme Toplantısı’nda… Bu toplantıları nedense çoğu zaman ben yönetirdim. O kitap standını açar… Bir köşede sanki tartışmaya hiç katılmıyormuş gibi… Hiç katılmayacakmış gibi bekler… Ne zaman toplantının gidişinde bir zafiyet sezerse sahneye çıkar ve ortalığı toparlardı. 

S.O.S. Akdeniz Hareketi, Ağaçkakan Dergisi, Ütopyalar Toplantısı, O’nun çocukları gibiydi.‘Eyvah Çocuğum Bir Hormonlu Domates’ adlı derlememde büyük katkıları var.“Nükleer Karşıtı Kongre”, “Gönüllü Kuruluşlar Kurultayı”, “Dünya Dostları Derneği” birlikteliğimizden geride kalanlar.

Son yıllarda görüşemez olmuştuk. Ama O’nun oralarda bir yerde olması beni rahatlatıyordu. Yine zafiyete uğradığımız bir anda ortaya çıkacak ve ortalığı toparlayacaktı. Anılarda ve anılarımda yaşayacak. Bir dostu daha kaybetmenin üzüntüsü içindeyim. 

 

“Akdeniz canlı ve güzelse, Savaş sayesindedir”

 

Umur gursoy
Umur Gürsoy

Umur Gürsoy (Çevre koruma eylemcisi ve yazarı)

Savaş benim açımdan öğretici bir liderdir, okuldur. Savaş Emek’in ve “Ağaçkakan” okulunun bir öğrencisiyim, mezun olup olmadığımı bilmiyorum. Çok akıllı bir arkadaştı. Türkiye Cumhuriyeti’nin ve arkadaşlarının anlayamayacağı biriydi. Yazık oldu, çok erken kaybettik. Daha yapacakları vardı.

 

Erden Helvacıoğlu
Ender Helvacıoğlu

Ender Helvacıoğlu (Bilim ve Gelecek/ Bilim ve Ütopya dergilerinin kurucularından, yazar)

1990’ın başından itibaren tanırım Savaş’ı. Yaklaşık 25 yıl olmuş. “Bilim ve Ütopya”, daha sonra “Bilim ve Gelecek” dergisini çıkarmıştır. O derginin bilim kanadı değil de ütopya kanadıydı. Ütopyalar toplantısı düzenlerdi, o toplantının her şeyiydi Savaş. Sadece bir doğa dostu ve ekolojist değil tabii; aynı zamanda devrimci ve sarsılmaz bir yurtsever komünistti. Hayatımda tanıdığım en esaslı örgütçüydü. Kendini sevdirmek için uğraşmazdı ama çok severdik hepimiz.

 

aysen_erdogan
Ayşen Erdoğan

Ayşen Erdoğan (İlk Yeşiller Partisi üyelerinden)

İlk başlardan, 1988 yılından itibaren yıllarca birlikte çalıştık kendisiyle. Büyük bir şok içindeyim. Çok saygı duyduğumuz, sevdiğimiz, zeki bir arkadaşımızdı. Yeri doldurulamayacak bir insandır.

 

Ayşe Tosuner (Eski Yeşiller Partisi İzmir İl Başkanı)

Eğer bugün Ege sahillerinde balık varsa, Aliağa’da termik santrali olmasın diye insan zinciri oluşturan Savaş’ın sayesindedir. Akkuyu’da nükleer santral yapılmadıysa, Akdeniz canlı ve güzelse, Pamukkale bugün halen beyazlığını koyursa o da Savaş’ın sayesindedir.

İnanılmaz bir örgütçüydü, inanılmaz bir beyindi. Maalesef onu kaybettik. Can dostumdu, çok yakın arkadaşım, yol arkadaşımdı. Çok erken ayrıldı aramızdan.

 

senihozay
Senih Özay

Senih Özay (Bergama’daki siyanürle altın arama davasının avukatı)

Bergama hareketine, termik santral ve nükleer karşıtı harekete hep destek ya da kaynak yarattığı için bayağı etkili çevre önderlerindendir. Orman mühendisiydi, eski solculardandı.

Bir süredir Karaburun’da yaşıyordu. Yaptıklarının faydası olmuşsa ondan bayrağı devralan gençlerle mücadele devam edecektir.

 

umit_sahin
Ümit Şahin

Ümit Şahin (Yeşil Gazete)

Savaş Emek benim yeşil harekete katılmamın en önemli nedenidir. 20’li yaşlarımın başlarında, yeşil mücadelenin oturduğun yerden yapılamayacağını anlamamı sağlayan en önemli etken “Ağaçkakan” dergisi ve Savaş’ın yazılarıydı. 1992’de “Ağaçkakan”ın ilk sayısını görüp okuduktan sonra nükleer karşıtı harekete katılmaya karar verdim. Sonra Ankara’daki nükleer karşıtı kongreden Akkuyu eylemlerine, Datça’da yapılan ilk Ütopyalar toplantısından Üç Ekoloji’yi kurarken örnek aldığımız Ağaçkakan birikimine kadar Savaş’ın yarattığı her şey benim icin yol gösterici oldu. O yeşilleri bıraktığı icin siyaseten yollarımız ayrıldı belki, ama bu Savaş Emek’in yeşil hareketteki etkisinin bittiği anlamına gelmez. Hâlâ bir efsane olan Aliağa insan zinciri de, “Pamukkale’ye gitmeyin, görmeyin, yaşasın” kampanyası da onun eseriydi ve bu birikim bize örnek olmaya devam ediyor. Umarım yeşiller ve ekolojistler bu mirası anlamayı ve Savaş Emek gibi insanların değerini bilmeyi daha çok önemserler. Onu kaybettiğimiz için çok üzgünüm.

(Yeşil Gazete)

Manisa’daki nükleer uranyum madeni

Uranyum madeninde ölçüm yapılıyor.

Evrensel Gazetesi muhabiri Özer Akdemir’ in haberine göre, Dokuz Eylül Üniversitesi Çevre Mühendisliği Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Enver Yaser Küçükgül ve EGEÇEP Yürütme Kurulu Üyesi Jeoloji Mühendisi Erhan İçöz, Manisa’nın Köprübaşı ilçesinde 1970-1980 yılları arasında faaliyet göstermiş olan uranyum cevher alanlarında ve işletme tesisinde radyasyon ölçümü yaptılar.

18 Ocak tarihli habere göre, bölgede radyasyon seviyesi 16 mikrosiveret seviyesine kadar çıktı. Bu, normal değerlerin 140, Gaziemir nükler atıkların yaydığı radyasyonun 20 katı büyüklükte.

Kaynak eski uranyum madeni

Evrensel muhabiri Özer Akdemir, Köprübaşı İlçesi Kasar Köyünde’ki eski uranyum madenine giderek, Küçükgil ve İçöz’ün yaptığı radyasyon ölçümlerini görüntüledi ve yayınladı. Köydeki radyasyon değeri 0,200 mikrosiveret ölçülürken,  uranyum çıkarılan bölgeye yaklaştıkça 3, 4, 5 mikrosievert düzeyine yükselip, uranyum arama çalışması yapılan bölgede ise 16 mikrosiverete ulaşıyor.

Fırat Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Şaşmaz’ın 2008 tarihli “Köprübaşı uranyum yatağı çevresinde toprak, su, ve bitki örneklerinde uranyum düzeyleri ve olası çevresel etkilerinin belirlenmesi” başlıklı raporunda madenin 1970 ve 1980 yılları arasında Etibank tarafından tesis kurularak, leaching yöntemi ile uranyumun çıkarıldığı, ilk ‘’Sarı Pasta’’ üretiminin 17 Ocak 1975 tarihinde gerçekleştiği ancak daha sonra bu tesislerde sarı pasta üretiminin durdulduğu ve üretim tesisinin terk edilmiş olduğu belirtiliyor. Sarı pasta üretimi için çevre yöredeki yataklardan cevher getirildiği söylenen raporda, Şaşmaz  şu tespitte bulunmuş: ” Cevher getirilen alanlar daha çok Kasar ve Taşharman bölgelerine aittir. Bu bölgelerde derinlikleri yer ye 15-20 m. ye varan kare şekilli arama kuyuları açılmıştır. Bu kuyular hâlihazırda açıldığı şekliyle durmaktadır ve bunların ağızları açık ve herhangi bir koruması da bulunmamaktadır. Bu hali ile kuyular yöre halkı ve yörede yaşayan yabani hayvanlar için tehdit oluşturmakta ve her an bu kuyulara düşme riski taşımaktadırlar. Ayrıca madencilik çalışmaları yapılan bölge ve alanlar, üzerinde herhangi bir iyileştirme çalışmaları yapılmadan olduğu gibi terk edilmiştir. Böyle alanlarda uranyum, hem kısa, hem de uzun dönemde içerisinde, hem yüzey, hem de yer altı suları tarafından sürekli yıkanarak yöredeki toprak, su ve bitki örtüsünün kirlenmesine neden olmaktadır. Bu alanlar mevcut haliyle korunduğu takdirde yüzyıllarca devam edecek bir kirlilik kaynağı olarak kalacaktır. Böyle alanların zaman geçirilmeden kirlilik kaynağı olmaktan çıkartılıp, çevreye zararsız hale gelecek şekilde korunması gerekmektedir. “

18 Ocak tarihli haberde Akdemir’e konuşan Küçükgül, MTA ve ABD personeli tarafından üretilen ve nükleer teknolojide kullanılan sarı pastanın nereye gittiğinin yıllardır bilinmediğini belirtti. Sarı pasta, nükleer reakörlerde ve nükleer silahlarda kullanılıyor.

Çernobil ve Fukuşima Karşılaştırması

Akdemir’in haberinde, ölçülen değerleri yorumlayan Yrd. Doç. Dr. Enver Yaser Küçükgül’ün ifadesi bölgedeki dere suları ile kirliliğin Demirköprü Barajına ve Gediz nehri yolu ile Ege denizine ulaşabileceği yönünde oldu. Haberdeki röportajda Küçükgül, “Biz alanda Gama ışınlarını ölçtük. Elde edilen değerler Birleşmiş Milletler Atom Enerji Komisyonunun tanımladığı yıllık değerin 140 katı. Biz 16 mikrosivert ölçtük. Türkiye’de böyle bir sayı yok. Bu sayı Fukişima’da 40. Çernobil’in Karadeniz kıyılarına yıllık etkisi 0.50 mikrosivert düzeyinde. Karadeniz’deki kanser oranının yüksekliğinin Çernobil nükleer felaketiyle olan ilişkisi yıllardır biliniyor” diye konuştu.

Ayrıca, Gaziemir’deki nükleer bulaşıklı atıkların radyasyon ölçümünü yapan ve bunun üzerine basın açıklaması yapan Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Kurucu Üyesi ve IPPNW Üyesi Dr. Alper Öktem ölçümleri şöyle değerlendirdi “doğru anladım değil mi? 0,3 yahut 5,15 vb. rakamlar değil. Doğrudan 3, 5 ve 15 gibi rakamlar bunlar. Bu noktada yanlış anlamayayım. Çünkü, Gaziemir’de radyoaktif cürufta yaptığımız ölçümlerde alet, en fazla 0,850 mikrosievert gösterdi” dedi.  Öktem, asıl önemli olanın, kontaminasyon, yani bulaşma olduğunu söyleyerek, “İzotoplar her yana dağılmış. (Gaziemir de mahalle içinde böyle rakamlar bulamıyoruz). Alanın haritasının çıkartılması ve radyasyon bulgularının işlenmesi lazım ki tehlikeli bölge kapatılsın. Herhalde kontamine toprağın toplanması ve depolanması lazım, Fukushima’da olduğu gibi” dedi.

Radyasyon bitkiler tarafından depolanıyor, bitkilerin dallarına ve tohumlarına iletiliyor.

Çevre ve halk etkileniyor

Akdemir’in haberine göre bölgedeki uranyum arama tesislerinde yıllarca çalıştıktan sonra emekli olan Kasar köylüsü Adil Mergen, radyasyonun köyüne ve civara etkileri ile ilgili herhangi bir sağlık taraması yapılmadığını söyledi. Alanda hala MTA tarafından çeşitli dönemlerde ölçümler yapılarak uranyum arandığını iddia eden Mergen, uranyum yataklarının bulunduğu alandan geçen derenin ucundaki komşu köyde çok sayıda kanser vakası olduğunu da ileri sürdü.

Şaşmaz’ın raporunda çıkarılan haritalamaya göre en yoğun kirlenmiş  alanlar Kasar, Topallı ve Kayran bölgeleri olarak belirlenmiş.  Rapora göre çevredeki bitkiler, toprağa göre daha yüksek oranda uranyum depolamışlar ve radyasyonu köklerinden gövde, dal ve tohumlarına taşımışlardır. Ayrıca raporda ”

“Uranyum, son yıllarda hazırlanan standartlarda en toksik ve istenmeyen elementler sınıfına dahil edilmiştir. WHO, EU ve EPA gibi örgütler, 1990 yıllar ait standartlarda, içme sularındaki uranyum değerlerinin 20-30 ppb arasında olmasını isterken, artık günümüzde bu değerlerin kesinlikle sıfır olması gerektiğini belirtmektedir. Bu bağlamda, yöredeki su örneklerine ait analiz sonuçlarını değerlendirdiğimizde, özellikle Kasar, Ecinlitaş, Kemhallı, Killik ve Kınık bölgelerindeki kaynak sularının önemli oranda uranyum bakımından kirlendiği göstermiştir. Yukarıdaki bölgelerdeki kirlilik miktarları, WHO, EU ve USEPA gibi örgütlerin ortaya koydukları standart değerlerin (20 ppb olduğu kabul edilirse) çok üzerinde, bazen bunun 10 katından daha büyük değerlere sahip olduğu görülmektedir. Bu sular, yöredeki insanlar tarafından hiçbir kısıtlamaya ve uyarıya maruz kalmadan, günlük ihtiyaçlarında içme ve sulama amaçlı olarak kullanmaktadırlar. Bu durum, hem yörede yaşayan insanlar, hem de diğer canlılar için çevresel bir risk oluşturmaktadır. Söz konusu kaynak ve suların içilmemesi ve kullanılmaması sağlanmalı, bunun için gerekli koruma ve önlemler alınmalıdır. Ayrıca bu kaynakların topoğrafik olarak daha alt kotlarındaki dere, kaynak, akifer ve barajları kirletmesi önlenmelidir. Çünkü bölgedeki uranyumca zengin bu sular, Gediz nehrinin başlıca kaynaklarını oluşturmaktadır. Dolayısıyla bu durum Gediz vadisinde yaşayan tüm canlıları direk veya dolaylı olarak etkilemektedir.” ifadesine yer verilmiştir.

Sürekli ölçüm yapılması ve bölgenin rehabilite edilmesi gerekiyor

Şaşmaz’ın raporunda, yapılan çalışmanın bir yıl içinde kısıtlı olanaklarla yapıldığı ve özellikle sularda hem 2 aylık hem de 3 yıllık kısa ve uzun dönemli kimyasal analizler yapılması gerektiği belirtilmiştir.

Raporda çevreye etkinin en aza indirgenmesi için şu önerilerde bulunulmuştur:

“Ayrıca çevresel açıdan oldukça toksik ve zararlı maden sahalarının çevreye zarar vermemesi için böyle yataklar üzerinde ve çevresinde iyileştirme çalışmaları yapılmalı, fazla kirlenmiş alanlarda tarım ve ziraat yapılmamalı, bölgeden kaynaklanan yüzey ve yer altı suları içme ve sulama amaçlı kullanılmamalıdır. Bu alandan beslenen suların yapılacak küçük göletler aracılığıyla çöktürülmesi sağlanmalıdır. Bu sayede bölgeden kaynaklanan kirliliğin, aşağı havzalardaki alanları kirletmesi önlenmelidir. Rehabilitasyon işlemleri özellikle hem görsel, hem de uranyumca kirlenmiş alanları, özellikle İngiltere’de eski kömür ve metalik maden işletmelerinde yapıldığı gibi, uygun teraslama yöntemi ile ağaçlandırılmalı ve yeşil kuşak haline dönüştürülmelidir. Bu şekilde çevreye en az zarar verebilecek konuma getirilmelidir. ”

(Yeşil Gazete)

 

Gül kuraklığa çözüm olur mu?

İklim değişikliğine bağlı kuraklık, dünyayı geri dönülemez eşikten sokmuşken, yıllardır kuraklıkla mücadele eden Burdur Gölü ve havzasında yapılan bir organik bahçe projesi susuz tarıma dair bir alternatif öneriyor. Hem su tasarrufu sağlayan hem de tarım krizine çözüm olacak gül ve lavanta bahçelerinin ilk hasadı bu sene toplanacak.

burdur_gule_sariliyor_h2144

Türkiye’nin birçok bölgesinde sonbahar başından beri devam eden kuraklık, hem su rezervlerini hem de tarım üretimini ciddi sıkıntıya sokmuş durumda. Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, “ocak ayıyla birlikte yağışların mevsim normallerinde olacağını, sıkıntı çekilmeyeceğini” söylerken; gittikçe artan gıda fiyatlarıyla ilgili olarak Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker “ Endişe ediyoruz. Şu anda tarımsal kuraklıkla ilgili bunu söyleyebilirim. Yağmur gelirse büyük ölçüde rahatlarız.” açıklamasını yapıyor. Endüstriyel tarım ve hidroloektrik santral projelerinin katnerlediği kuraklık krizine Burdur’da bulunan “Lisinia -Yaban Hayatı Rehabilitasyon Merkezi”nin bulduğu çözüm, bölgede az suyla büyüyen gül ve lavanta ekimine öncelik vermek.

Mısır ve yonca yerine gül ve lavanta

Bir zamanlar su seviyesi 170 metrelere kadar yükselen bugünse 17- 21 metre dolaylarında gezen Burdur Gölü’nün 20 yıl içinde kuruyacağı tahmin ediliyor. Kurumayı önlemek ve su havzasını korumak amacıyla bölgede yapılan tarımsal rehabilitasyon çalışmasının hasadı bu sene toplanacak. Projeyi hayata geçiren Öztürk Sarıca, hayvancılık kredileri alan çiftçilerin, büyükbaş hayvanları besyelecek kaba yem ihtiyacını karşılamak için mısır ve yonca gibi çok su tüketen gıdaları ektiklerini, gölün kurumasının önemli nedenlerinen birinin bu olduğunu söylüyor.

“Halbuki büyükbaş yerine küçükbaş hayvancılık ve gül üretimi de aynı oranda desteklenseydi, Burdur köylüsü daha iyi kazanır, bu kadar büyük borç yüklerinin altına girmezdi. En önemlisi de Burdur Gölü’ne akan sular mısır ve yonca için kullanılmayıp, gölün ömrü uzardı” diye konuştu.

Çevre köylerdeki kurumuş ya da bir kısım kökleri canlı kalmış gülleri toplayarak başladıkları organik gül bahçesi projesinde amaç hem gül kültürünü canlandırmak, hem köylüye kazanç sağlamanın yollarını bulmak; ama en önemlisi Burdur Gölü’nün kuraklık sorununa çözüm sunabilmek. Sarıca’ya göre hedef ilk hasatta 70 ton kuru lavanta, 80 ton gül çiçeği rekoltesi almak.

Burdur Gölü’nün 4.3 milyar ton su kapasitesi var. Yıllık ortalama 200 milyon ton su buharlaşıyor. 130 milyon ton su da mısır ve yonca üretimiyle diğer tarımsal faaliyetler için açılan sondajlar, vahşi sulama ve gölü besleyen akarsu kaynakları üzerine yapılan göletler gibi nedenlerle yok oluyor.

(DHA,Yeşil Gazete)

Hollande’a Pınar Selek çağrısı

pınar selekPınar Selek ve İnsan Hakları savuncuları Avrupa’nın başkenti Strasbourg’da, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesin iki adım ötesinde , Fransız Cumhurbalkanı François Hollande‘ın Türkiye ziyareti öncesinde basın toplantısı düzenledi.

20 Ocak 2014’de düzenlenen toplantıda Pınar Selek dışında Strasbourg Ünversitesi Rektörü Alain Beretz, Sosyalist Parti Strasbourg Milletvekil Philippe Bies, Pınar Selek’le Dayanışma Kolektifinden Pierre Greib ve Irène Tabellion, Pınar Selek için Strasbourg Üniversitesi’nde kurulan Komiteden Jean-Pierre Djukic, Strasbourg Belediye Başkanını temsilen Belediye Meclisi Üyesi ve Soyalist Parti Kadın Hakları Genel Sekreter Yardımcısı Mine Günbay, Pınar Selek’in kardeşi ve Avukatı Seyda Selek ve Pınar Selek’in doktora tez danışmanı Samim Akgönül söz aldı.

Toplantıya Avrupa ve Türkiye basınından birçok gazeteci katılırken konuşmacılar Pınar Selek davasındaki hukuksuzlukların altını çizerek Selek’in daha önce açıklanmış üç beraatini geri istediler. François Hollande’a Türkiye ziyaretinde bu konuya değinmesi konusunda çağrı yaptılar. Bir gazetecinin sorusu üzerine Selek İstanbul’da en çok özlediği şeyin deniz olduğunu belirtip artık ülkesine dönebilmek istediğini tekrar dile getirdi.

(Vivahiba.com)

21 Ocak 2014

Irak’ta Karışıklık Sürüyor

Son haftalarda Irak’ın Felluce kentinde cihatçı militanlar ve merkezi hükümet arasında çatışmalar sürüyor. Militanların Felluce’deki arabuluculuk yapan aşiret liderleri ve bir imamı rehin almasının ardından kent halkı şehirden kaçmaya başladı.

 

Kaliforniya’da Tarihi Kuraklık

ABD’nin Kaliforniya eyaleti valisi Jerry Brown, eyaletin kayıt tutulmaya başlandığından beri görülen en kötü kuraklığı yaşadığını söyledi.

 

Filipinler Fırtınalarla Boğuşuyor

Geçtiğimiz yılın Kasım ayında Haiyan tayfununun ağır hasar verdiği Filipinler şimdi de yağmur fırtınalarıyla boğuşuyor. Haiyan tayfunundan en kötü etkilenen bölgelerde yaklaşık 200 bin kişi sığınaklara tahliye edildi.

 

Yenilenebilir Enerji’nin Payı İkiye Katlanabilir

18-19 Ocak tarihlerinde Abu Dabi’de gerçekleştirilen 4. Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı toplantısında karbona kuvvetli bir fiyatlandırma getirilmesi ve fosil yakıt desteklerinin kesilmesiyle yenilenebilir enerjinin küresel payının herhangi bir ek net maliyet yaratmadan ikiye katlanarak %30’a çıkacağı vurgulandı.

 

AB İran’a Uygulanan Yaptırımları Hafifletti

İran’la imzalanan nükleer anlaşma gereği AB, petrokimyasal ve değerli metaller başta olmak üzere ticareti kısıtlamaları kısmen kaldırdı.

 

Japonya Yunus Katliamında Israrcı

Japonya’nın yunusları kurtulamayacakları bölgelere güderek katletmelerine gelen uluslararası tepkiler üzerine Japon yetkililer bu avın bir ‘gelenek’ olduğunu ifade etti.

 

Kolombiya’da Ölümler

Kolombiya ordusu ülkenin Kuzeydoğu’sunda petrol tesislerine sabotaj yapan 14 FARC militanını öldürdü.

 

Buğday Derneği Tohum Takas Ağı: “Yerel tohumları ‘dikkatle’ yaygınlaştırıyoruz”

Buğday Derneği’nin Kazdağları’ndaki Çamtepe Ekolojik Yaşam Merkezi’nde, taş binanın hemen yanındaki zeytin ağaçlarını yuva edinmiş kuşların seslerini bastıran bir uğultu var.

Takas edilen yerel tohumlar secereleri ve çeşitlerine göre etiketleniyor.
Takas edilen yerel tohumlar secereleri ve çeşitlerine göre etiketleniyor.

Türkiye’nin dört bir yanındaki Tohum Takas Ağı üyesi çiftçiler arasında yapılan yerel tohum takasları buradaki strateji belirleme toplantısında değerlendiriliyor, her bir tohum için ayrı ayrı koruma ve yaygınlaştırma stratejileri belirleniyor.

Yerel tohumlar hakkındaki hikayelerin anlatıldığı, lezzetlerin tarif edildiği, hastalık ve kuraklığa dayanıklılık “efsanelerinin” paylaşıldığı bir ortam aynı zamanda bu.

Buğday ekibinin yıllık toplaşmasına denk gelen sürece katılan dernek eşgenelmüdürü ve %100 Ekolojik Pazarlar Koordinatörü Batur Şehirlioğlu bu süreci “Yerel tohumların hızla yokolduğu bu çağda ve bu tarım anlayışı içinde biz de yerel tohumlarımızı ve yerel bilgiyi korumak için çok özenli izleme ve strateji yöntemleri kullanıyoruz” diye tanımlıyor ve ekliyor: “Yerel tohum takası için talepte ve arzda bulunan yeni çiftliklerin hangi tohumları ekebileceği konusunda iklimsel, toprak yapısına bağlı ve coğrafi ve aciliyet gibi etmenleri karşılaştırmak da bunun önemli bir parçası.”

“Yerel tohumları özel veritabanında kayıt altına alıyoruz”

Proje koordinatörü Mehmet Gürmen, Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada “Amacımız yerel tohumların korunmasını ve yaygınlaşmasını sağlamak. Bunun için yereldeki TaTuTa (Tarım-Turizm-Takas) çiftliklerimizden, Tohum Takas Ağı’na dahil olan veya iletişimde olduğumuz köylülerden topladığımız yerel tohum örneklerini oluşturduğumuz özel veritabanında kayıt altına alıyoruz.” dedi.

“Bulunan” yerel tohumlar, ekim için gönüllü olan çiftliklere ulaştırılmadan önce bilimsel analize gönderiliyor. Adım Adım koşucularının topladığı bağışlarla finanse edilen süreç sayesinde, toprak ve tohumdan kaynaklanan virütik, bakteriyel ve mantarsak (fungal) hastalıkların yayılması da engelleniyor.

Gürmen, “Yerel tohumların korunması ve yaygınlaşması için tamamen gönüllü olarak ciddi bir emek harcayan çiftliklerimizin topraklarını bu sayede olası hastalıklardan koruyabiliyoruz” diyor.

2013 sonunda analize gönderilen yazlık 20 yerel tohumun sonuçları geçtiğimiz günlerde gelmiş. Buna göre 11 tohumda, çoğu CMV (Cucumber Mosaic Virus) olmak üzere 1 ya da daha fazla hastalık tespit edilmiş”. Projenin danışmanlarından Dr. Gülay Beşirli, “Geçtiğimiz senenin iklimsel koşulları CMV virüsünün yaygınlaşması için uygun ortam yarattı, bu hastalığın yaygın görülmesi çok şaşırtıcı değil” yorumunu yapıyor.

Buğday Derneği Tohum Takas Ağı Koordinatörü Mehmet Gürmen
Buğday Derneği Tohum Takas Ağı Koordinatörü Mehmet Gürmen

Gürmen’in Yeşil Gazete’ye verdiği istatistikler de Beşirli’nin yorumunu destekler nitelikte: 2013’de analize gönderilen 40 yerel tohumun yalnızca 7’sinde herhangi bir hastalık görülmüş.

Tohumların hastalıklı olmasının insan sağlığına kesinlikle hiç bir etkisi olmadığını belirten Gürmen, bunların sadece tohumlarda ve topraklarda yaşayan patojenler olduğunu ve binlerce yıldır her türlü gıdanın tohumunda çok sık bulunduğunu hatırlatıyor.

 

“Tohum ve toprak sağlığı birbirinden ayrılamaz”

“Hastalıklı tohumlar ne olacak?” sorusuna Gürmen, “Uzmanların ve Tohum Takas Ağı üyelerinin oluşturduğu Tohum Takas Ağı Yönlendirme Komitemizin aldığı karara göre, hastalıklı tohumları ekim için başka çiftliklere göndermiyoruz” cevabını veriyor.

“Tohum ve toprak sağlığı birbirinden ayrılamaz iki önemli konu. Birisini kaybederseniz, diğerini de kaybetmeniz kaçınılmaz” diyen proje koordinatörü Mehmet Gürmen, sözlerine “Biz yerel tohumlar için uzun soluklu ve sürdürülebilir bir model yaratmayı hedefliyoruz. Bunun için de şeffaflık, tohumların seceresini takip edebildiğimiz güçlü bir kayıt sistemi ve sürekli bir bilgi paylaşımı modeli gerekli” cümleleriyle devam ediyor.

Batur Şehirlioğlu ise, Gürmen’in söylediklerini şu sözlerle destekliyor: “Türkiye’nin özellikle batısında artık düzenli olarak yapılan, hatta en son Ankara’da Çankaya Belediyesi tarafından düzenlenerek coğrafi olarak da giderek

Uzmanlara göre yerel tohumlar, açlıkla mücadele, gıda güvencesi ve biyolojik çeşitliliğin yanısıra küçük çiftçilerin varlığının devamı için de hayati öneme sahip.
Uzmanlara göre yerel tohumlar, açlıkla mücadele, gıda güvencesi ve biyolojik çeşitliliğin yanısıra küçük çiftçilerin varlığının devamı için de hayati öneme sahip.

yaygınlaşan Tohum Takas Şenlikleri’ni çok önemsiyoruz. Bu şenlikler hem yerel tohum hakkında farkındalığın artması, hem de yerelde tohum mübadelesi için çok önemli. Bizim projemiz bu şenliklere bir ek değil, bütün bu emekleri sürdürülebilir bir modelle yaygınlaştırıp güçlendirmeye yönelik uzun soluklu bir çaba.”

“Örneğin,” diyor Şehirlioğlu, “Takaslarda yapılan yerel tohum mübadelelerinde tohum kaynaklı hastalıkların yayılma riski var. Biz bu riski bertaraf edebilecek bir model kuruyoruz. Tohum şenlikleri hem güçlendiren, hem de onlardan güç alan, aynı doğada olduğu gibi giderek bereketlenen bir süreç bu.”

Buğday Derneği Tohum Takas Ağı’na üye 40’dan fazla gönüllü çiftlik ve köylü hanesi var. Sayıları giderek artan gönüllü çiftlik ve köylüler, bulunan yerel tohumları takas ederek çoğaltıyor ve bu sayede giderek yaygınlaşmalarını sağlıyor. Derneğin yerel tohumlarla ilgili kanunsal düzenlemeler ve yerel tohumla yapılan doğa dostu üretimlerin insanlara aracısız ulaştırılması konularında da model yaratma çalışmalarına devam ediyor.

 

(Yeşil Gazete)

 

TMMOB Şehir Plancıları Odası : “Bu imar planı Bozcaada’yı yok eder”

Bozcaada imar planıyla ilgili dava süreci başlatan TMMOB Şehir Plancıları Odası, revize edilip onaylanan yeni imar planının Bozcaada’nın hem tarihi, hem doğal hem de tarımsal açıdan bütün özelliklerini yok edeceğini belirtti.

Planın iptali için dava açtıklarını hatırlatan TMMOB Şehir Plancıları Odası B111ursa Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi Hakan Karademir, “Gördük ki yeniden onaylanan Bozcaada planında, meslek odası olarak bizlerin dile getirdiği sorunlardan hiçbiri çözülmemiş.” dedi.  İtiraz ve dava dilekçelerinde belirtilen hususların neredeyse tamamının hala geçerliği olduğunu belirten Karademir, planla birlikte adanın tüm güney kıyılarının yapılaşmaya açıldığını, tüm tarım alanlarının bağ evi ve tarımsal fabrika adı altında yapılaşma baskısıyla karşı karşıya bırakıldığını belirtti.

Onaylanan planla birlikte, kıyıların tamamına yakın kısmının yazlık konut ve turizm tesisleriyle dolacağını belirten Karademir, “Bu plan, Bozcaadanın hem tarihi, hem doğal hem de tarımsal açıdan bütün özelliklerini yerle bir etmekte, adayı dünyanın herhangi bir yerinde rahatlıkla karşılaşabileceğiniz bir turizm çöplüğüne dönüştürmektedir.” dedi. Planın Bozcaada’yı niteliksiz ve içeriksiz bir turizm bölgesine dönüştüreceğini belirten Karademir, “Bu plan, adanın tüm özgünlüğünü ortadan kaldırır bir görüntü çizmektedir” diye konuştu.

Karademir, planın adada daha fazla yapılaşmaya imkan verdiğini belirterek, kruvaziyer liman ve adanın kuzey kıyılarında yapımına izin verilen turizm alanları ile tüm adanın doğal özelliklerini tehdit ettiğine belirterek, şu hususlara dikkat çekti :

– Adanın güney bölgesinin çok büyük bölümü konut, turizm alanları, günübirlik tesisler ve rekreasyon alanları olarak yapılaşmaya açılmaktadır

– Tarım alanlarında 1500 m2 ve üzerindeki parsellerde 100 m2’ye varan bağ evlerinin yapılabileceği belirtilen plan ile adanın tamamında tarım alanlarında yapılaşmanın önü açılmaktadır. Mevcut durumda bağ evlerinin büyük bölümünün birer yazlık villa olarak kullanıldığı hatta yazın turizm amaçlı kiraya verildiğini de özellikle vurgulamak gerekir.

– Tarım alanlarında 500 m2 alanlı tarımsal amaçlı sanayi tesisleri kurulabilmektedir. Bu denli büyük yapıların inşa edilmesine izin verilmesi, gerek adanın sınırlı olan tarım alanlarının kaybolmasıne neden olmakta, gerekse bu yapıların daha sonra (sanayi olarak kullanılmasından vazgeçilmesi durumunda) nasıl kullanılacağına ilişkin soruları da beraberinde getirmektedir.

– Limanlara ilişkin bölümünde, adada yat limanı ve kruvaziyer liman yapılabileceği belirtilmektedir. Turizm potansiyelinin yanında tarihi ve doğal özellikleri ile de öne çıkan bir bölgede bu denli büyük yatırımların öngörülmesi, adanın bütün kimliklerinin bir kenara bırakılıp turizme feda edileceğini gözler önüne sermektedir.

– Plan notları ile kuzey kıyılarındaki Dardanos Bölgesi’nde turizm alanlarının oluşturulabileceği belirtilmiştir. Bu plan, adanın neredeyse tamamını turizm için yapılaşmaya açmaktadır.

– 1. derece deprem bölgesi olan adada, ne planda ne de plan notlarında buna ilişkin bir hassasiyet gösterilmemiştir.

– Adanın tamamı doğal, arkeolojik ve kentsel sit alanları ile doludır ve sit alanı olmayan tek bir metrekaresi bulunmamaktadır. Bu kadar hassas bir bölgede onaylanan bu plan adanın bütün hassasiyetlerini bir kenara atarak, adayı turizm sermayesinin hizmetine sunan bir plan olarak ortaya çıkmaktadır.

Yeşil Gazete