Ana Sayfa Blog Sayfa 4063

Yeşiller / Sol: Hollande Türkiye’ye nükleer pazarlamak için gelmiş

nukleersiz_2Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi 22 yıl aradan sonra Türkiye’ye resmi bir ziyaret gerçekleştiren Fransa Cumhurbaşkanı Hollande’ın gerçek ziyaret amacının nükleer santral pazarlamak olduğuna dikkat çekti.

YSGP eşsözcüleri Sevil Turan ve Naci Sönmez imzasıyla yayınlanan açıklama şöyle:

Hollande’ın ağzındaki nükleer bakla!

Türkiye’ye gelen Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande, dün yaptığı konuşmada baklayı ağzından çıkardı ve ziyaretin asıl nedenini açıkladı: Fransa, Türkiye’de nükleer santral yapmak istiyor.

“Enerjiye, nükleer enerjiye yatırım yapmalıyız. Türkiye tarafından bu yönde bir tercih yapıldı. Japon ortağımızla birlikte, bunu gerçekleştireceğiz. Bütün yenilenebilir ve doğalgaz gibi yeni enerji kaynakları alanlarında anlaşmaların imzalanmasından mutluyum” diyen Hollande, ziyaretin Türkiye’nin AB üyeliği veya başka bir şeyle değil, Türkiye’ye nükleer santral pazarlamakla ilgili olduğunu açıklamış oldu.

Fransa nükleer enerji batağına saplanmış bir ülke. Elektrik enerjisinin çoğunu giderek yaşlanan onlarca nükleer reaktörden üreten, bu nedenle Avrupa’nın enerjiyi en verimsiz ve tehlikeli biçimde üreten ülkesi olan Fransa, artık kendi ülkesinde yapamadığı yeni nükleer reaktör yatırımlarını, Fukuşima nükleer felaketinden sonra 50 nükleer reaktörünü kapatan Japonya ile birlikte Türkiye’yi de aynı bataklığa çekmeye çalışıyor. Ne için? Elbette kendi nükleerci şirketinin tatlı kârları için.

AKP hükümetinin nükleer çılgınlığa olan tehlikeli hevesi, Rusya ve Japonya’dan sonra Fransa’yı da Türkiye’yi nükleer çöplüğe çevirmenin suç ortağı haline getiriyor. Üstelik Akkuyu ve Sinop’tan sonra, şimdi bir de İğneada nükleere kurban edilmek isteniyor.

Hollande iddiasında yanılıyor: Türkiye nükleeri tercih etmemiştir. Halk ülkenin dört yanında nükleer santral istemediğini net biçimde ortaya koymuştur. Halka rağmen nükleer hevesini ve ısrarını sürdüren Başbakan ve Hükümet’tir.

AKP hükümetini uyarıyoruz. Türkiye’yi dünyanın en tehlikeli, en kirletici ve en pahalı enerji üretim biçimi olan nükleer santrallarla doldurmanıza izin vermeyeceğiz. Başka ülkeler kaçtığı için krize giren nükleer enerji sektörünün can simidi haline getirerek, Türkiye’nin doğasını, toprağını ve parasını nükleer tekellerin önüne seriyorsunuz. Teknik ve hukuki denetimlerden kaçmak için başka ülkelerle ikili anlaşmalar imzalayarak girdiğiniz nükleer macerayla ağır bir suça adım atıyorsunuz.

Başbakan Erdoğan’ı bu tehlikeli yolu terk etmeye, Sayın Hollande’ı ise nükleer santrallerini pazarlamaktan vazgeçmeye davet ediyoruz.

Yeni Delhi’nin havası Pekin’den bile kirli

Yale Üniversitesi’nin geçtiğimiz hafta yayınladığı bir araştırma, hava kirliliğinin en yoğun olduğu yerin sanıldığı gibi Pekin değil, Hindistan’ın ikinci büyük kenti Yeni Delhi olduğunu ortaya koydu.

delhi-4

Hava kirliliği güvenli seviyenin 60 katı

Pekin’de ocak ortasında ölçülen hava kirliliği oranı o kadar yüksekti ki, hükümet acil sağlık önlemleri almış, dört büyük otoyolu kapatmış ve vatandaşları hava filtresi ve yüz maskeleri kullanmaları konusunda uyarmıştı. Fakat Yale Üniversitesi’nin yaptığı son araştırma, Yeni Delhi’de durumun daha da kötü olduğunu ortaya koyuyor: yeni Delhi’de hava kirliliği oranı güvenli seviyenin yaklaşık 60 kat daha üstünde.

Araştırmaya göre havada bulunan küçük partiküllerin en tehlikelisi olarak bilinen PM2,5 isimli madde, kasım-ocak ayları arasında Yeni Delhi’de 575 mikrogram olarak ölçüldü. Dünyada hava kirliliğinin en yoğun olduğu Pekin’de ise bu oran aynı dönemde 400 mikrogram olarak ölçüldü.

Sülfat, nitrat, amonyak ve karbon partiküllerinden olan PM2,5’in  tavsiye edilen günlük seviyesi ise 20 mikrogram.

Solunum kaynaklı ölümlerin en çok yaşandığı ülke

Yale Çevre Hukuku ve Politikaları merkezi’nin yöneticisi Dr. Angel Hsu, “hava kirliliği konusunda Hindistan yerine Çin’e odaklanmak beni hep şaşırtıyor” diyor ve ekliyor “Çin hava kirliliği politikasında, her zamanki kapalı tutumunu yumuşattı, fakat Hindistan’tan halen şeffaf veriler alamıyoruz.”Çin, son dönemdeki hava kirliliği üzerine kamuoyu araştırmaları yapmış ve kirliliği azaltmak için önlemler almaya başlamıştı. Oysa yıllardır hava kirliliği problemi çeken Yeni Delhi’de hükümet ya da belediye etkin bir çevre politikasına sahip değil.

Dünyanın yedinci büyük şehri olan Yeni Delhi’de, hava kirliliğinin temel sebepleri arasında endüstri, yolların tozu ve sayıları yedi buçuk milyona yaklaşan motorlu araç trafiği gösteriliyor. WHO (Dünya Sağlık Örgütü’ne göre) Hindistan kronik solunum problemleri nedeniyle ölümün en çok yaşandığı ülke.

(NYTimes, Hürriyet,Yeşil Gazete)

 

Öcalan’dan Ermenilere mektup var

PKK lideri Abdullah Öcalan, Bese Hozat’ın “paralel devlet” açıklamalarının ardından İmralı’dan gönderdiği mektupta, Ermeni halkının 1915’te yaşadığını ‘soykırım’ olarak tanımladı, Türkiye Cumhuriyeti’nin bu gerçekle yüzleşmesi gerektiğinin altının çizdi.

KCK Eşbaşkanı Bese Hozat’ın “İsrail lobisi, yine milliyetçi Ermeni ve Rum lobileri birer paralel devlettir” sözleriyle gündeme gelen tartışma hakkındaki görüşlerini, İmralı Cezaevi’nde kaleme aldığı bir mektupla açıkladı. Öcalan, mektupta “halklar arasında yaratılan düşmanlığın öz kültürümüzün bir parçası olmadığını” belirterek, bunun gelecek nesillere sirayet etmemesinin gerçek bir adalet üzerine inşa edilmiş barışla olabileceğini, 2013 Newroz’unda başlattıkları sürecin de buna tekabül ettiğini belirtiyor.

İlk kez Agos’ta yayımlanan mektubun ta metni şöyle:

“Irkçı-milliyetçi akımlar felaketin ideolojik altyapısını oluşturmuştur”*

“Mezopotamya ve Anadolu’nun kadim halkları arasında yüzyıllardan bu yana var olan toplumsal ilişkiler son üç yüzyıldır büyük bir altüst oluş içerisindedir. Özellikle kapitalist modernite ve onun tapınağı ulus devletlerin saçtığı zehir nedeniyle bu topraklar adeta halklar ve kültürler mezarlığına dönmüştür. Monolitik ulus yaratma projeleri Avrupa’dan Afrika’ya, Asya’dan Avusturalya’ya, oradan Amerika’ya kadar insanlığın bütün değerlerini al aşağı etmiş, binlerce yıllık kültürel mirasları ve değerleri yeryüzünden silip süpürmüştür. İnsanlığın ve medeniyetin ilk boy verdiği anavatanımız olan bu topraklar da bu felaketten fazlasıyla nasibini almıştır. Halklarımız arasına hançer gibi sokulan ırkçı-milliyetçi akımlar bu felaketin ideolojik alt yapısını oluşturmuştur. Onlarca dil ve kültür bu yangın yerinde yanıp kül olmuş, birer nostaljik öge olarak bile günümüze kalmayı başaramamışlardır. Birçok halk soykırım gibi insanlık suçu nedeniyle yok edilirken birçok inanç ve kültür de baskılar sonucunda ortadan kaybolmuştur. Son yüzyıllarda yaşanan felaketler insanlığın başına gelmiş en büyük felaketlerdir. Tarih boyunca savaşlar ve çatışmalar hep yaşanagelmiştir ama hiçbir dönemde bugün olduğu gibi insanlığı ve doğayı yok etmeyi hedefleyen, büyük ölçüde başarılan bir yönelim olmamıştı.

“Ermeni halkının yaşadığı tarihsel gerçeklikle dünyanın yüzleşmesi gerekir”

İşte, Ermeni halkına yönelik geçen yüzyılın başında uygulamaya konulan soykırım planı da bu iğrenç politikaların en zalim olanlarındandır. Ermeni halkının içine düşürüldüğü durum tam bir soykırım gerçeğidir. Bu soykırıma rağmen Ermeni halkının trajedisiyle birlikte kendini bugüne taşıyabilmiş olması büyük bir mucizedir. Bu mucize, hiç şüphesiz mazlum Ermeni halkının büyük emekleri ve mücadelesi sonucu gerçekleşmiştir.

Günümüzde Ermeni halkının yaşadığı tarihsel gerçekle bütün dünyanın yüzleşmesi ve Ermeni halkının acısını paylaşarak yasını tutmalarının önünü açması gerekir. Türkiye Cumhuriyeti’nin de bu olgunlukla meseleye yaklaşması ve bu acılı tarihle yüzleşmesi kaçınılmazdır.

“Eşit yurttaşlar olarak yaşama mücadelesi iç içe geçmiştir”

Ermeni halkının ise ırkçı-milliyetçi tuzaklara düşmeden, halklarımızı daha yüzyıllar boyunca çatıştırmayı hedefleyen uluslararası sermaye güçlerinin ve lobilerinin sinsi amaçlarından uzak durarak mücadelesini sürdürmesi naçizane önerim olabilir ancak. Kürt halkının özgürlük mücadelesi ile Ermeni halkının acılarının sağaltılması, eşit haklara sahip yurttaşlar olarak bu topraklarda yaşama mücadelesi iç içe geçmiştir. Demokrasiyle taçlandırılmış bir cumhuriyet hem geçmişiyle hesaplaşmış hem de farklı bütün kimliklerin özgürce yaşadığı bir cumhuriyet olacaktır.

“Halklar arasındaki düşmanlık öz kültürümüzün parçası değil”

Bizler, bu çerçeveden bakıldığında sadece Kürt halkının değil; bu kadim coğrafyanın bütün halklarının ve inançlarının özgürlüğü için mücadele ediyoruz, diyebiliriz.

Bu nedenledir ki, Kürt sorununun çözümsüzlüğü için iç ve dış bütün demokrasi karşıtı güçler her dönemde önümüze engeller çıkardılar. Barışçıl yolları denediğimiz her dönemde büyük provakasyonlarla süreçleri kesintiye uğrattılar. Bu kesimlerin dayandığı iki temel güç; para-kapital ve milliyetçiliktir. Araç olarak da büyük sermaye lobilerini ve son dönemlerde de cemaat türü yapıları kullandılar. Halklar arasında henüz görülmemiş hesapların olduğu propagandasıyla sürekli olarak kendilerine zemin oluşturma gayreti içerisinde oldular. Oysa bu topraklarda yaşayan bütün kadim halklar bu toprakların sahibidir ve paylaşamayacakları hiçbir şey yoktur. Kürt, Türk, Arap, Fars, Ermeni; hangi halktan olursa olsun, aralarındaki hukuk eşitliğe dayalı kardeşlik hukuku olmak zorundadır. Halklar arasında yaratılan düşmanlık bizim öz kültürümüzün bir parçası olarak kabul görmemelidir. Bunun gelecek nesillerimize sirayet etmesine engel olmak zorundayız. Bu da ancak gerçek bir adalet üzerine inşa edilmiş tarihi bir barışla olur.  İşte 2013 Newrozu’nda başlattığımız süreç de ancak bu anlayışla gelişirse kalıcı ve anlamlı olur.

“Hrant Dink katledilen son Ermeni”

Halkların gerçek dostu ve Ermeni halkının yiğit evladı Hrant Dink de işte bu kirli zihniyetin temsilcileri tarafından katledilirken, yukarıda izah etmeye çalıştığım aynı amaca hizmet için katledilmiştir. Bu amaçla katledilen son Ermeni de O’dur işte.

Zorlu koşullarıma rağmen sürdürmeye çalıştığım barış arayışının hiçbir halkın zararına ve aleyhine olmayacağı, olamayacağı 30 küsur yıllık mücadelemizin her anında saklıdır zaten. Bizler burada bütün halkların çıkarına amansız bir uğraş verirken bizi boşa çıkartmak için canla başla uğraşan bütün derin, açık, paralel yapılara, lobilere ve cemaat türü yapılara karşı herkesi daha dikkatli olmaya ve objektif bir bakış açısıyla meseleleri ele almaya davet ediyorum.

Politik ahlaki duruşumuz bugüne kadar yolumuzdan şaşmadan yürümemize yardımcı oldu, bundan sonra da aynı ferasetle bütün halklar için mücadele edeceğimden kimsenin kuşkusu olmasın.

Bu temelde bir kez daha sevgili Hrant Dink’i saygıyla anıyor, Ermeni halkı başta olmak üzere bütün halklarımıza selamlarımı iletiyorum.

Abdullah Öcalan, İmralı Cezaevi.”

*Ara başlıklar Yeşil Gazete’ye aittir.

(Agos/Yeşil Gazete)

 

30 Ocak 2014

Erdoğan’ın hologram konuşmasının dakikası 15 bin lira

Erdoğan’ın söz konusu hologram konuşması 2.5 metre boyunda hazırlandı ve yaklaşık 10 dakika sürdü. Konuşmanın toplam maliyeti 50 bin Euro civarında tutuyor. Erdoğan’ın hologram teknolojisiyle konuşmasının maliyeti dakika başına yaklaşık 15 bin liraya denk geliyor.

MHP seçim bürosu saldırısında beş kişi tutuklandı

MHP’nin Esenyurt’taki seçim bürosu açılışında düzenlenen silahlı saldırıyla ilgili adliyeye sevk edilen 9 kişiden 5’i tutuklandı.

Şişli Belediye binası saldırısında iki  kişiye gözaltı

Şişli Belediye Başkanlığı binasının kurşunlanması ile ilgili olarak 2 kişi gözaltına alındı ve adliyeye sevk edildi.

Cerrahpaşa Tıp’taki 3 milyon liralık hasarların sebebi Marmaray iddiası

İstanbul Üniversitesi Marmaray’ın tünel geçişi inşa edilirken Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin bazı bölümlerinde ciddi hasar oluştuğu iddiasıyla Ulaştırma Bakanlığı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve yapımcı Taisei-Gama-Nurol ortaklığına dava açtı.

İsrail: “Türkiye’de üç tane El Kaide üssü var”

İsrail ordusunda askeri istihbarattan sorumlu olan Tümgeneral Aviv Koçavi, Tel Aviv’de düzenlenen güvenlik konferansında bir harita göstererek Türkiye’de üç El Kaide üssü olduğunu savundu. Dışişleri Bakanlığı iddiaları yalanladı.

Emniyette sendikalaşma yasağına kısmi iptal

Anayasa Mahkemesi (AYM) emniyet teşkilatındaki sendika yasağını kısmen iptal etti. AYM bu kararıyla emniyet teşkilatındaki polislere sendika yasağına vize verirken emniyetin memurlarına sendika üyesi olma yolunu açtı.

Merkez Bankası, bağımsızlık ve faiz artışı – İsmail Tanıl

0

Merkez Bankaları dünyanın her yerinde ülkelerin para politikalarını yöneten kurumlardır. Para emisyonunu, faiz oranlarını, bankaların ayıracakları zorunlu karşılıkları belirlemek gibi çok üst düzey yetkilerle donatılmışlardır. Tüm bu üst düzey yetkilere sahip olmakla birlikte kolaylıkla tanımlanabilecek tek bir görevleri vardır, fiyat istikrarını sağlamak, yani “enflasyonu önlemek”. Bu görev tanımına T.C. Merkez Bankası’nın internet sitesinin üst bölümünde de rastlanacaktır.

Türkiye’de yıllar yılı merkez bankalarının bağımsızlıkları sorgulanmış, kötü yönetilen kamu bütçesinin ve siyasi iktidarların açıklarını kapatmak için merkez bankaları asli görevleri olan fiyat istikrarını bir kenara bırakıp, siyasi ve finansal istikrar amaçlı kararlar vermeye zorlanmıştır. Son dönemde yine aynı türden eğilimler konuşulur hale gelmiştir. İktidar mensubu bazı bakanlar ve başta başbakan siyasi iktidarların en önemli başarı kriterlerinden sayılan büyümeyi teşvik etmek ve dolayısıyla işsizliği baskılamak için faiz oranlarını aşağıya çekme konusunda merkez bankasını alenen etkilemeye yönelik demeçler vermişlerdir. Hatırlayacağınız şu ünlü gaz-fren tartışmaları bu baskının emareleridir.

Küresel piyasalardaki olumlu hava, Amerika Merkez Bankası’nın piyasaya likidite vermesi olarak açıklayabileceğimiz tahvil alım programını sürdürüleceği açıklamaları 2011 ve 2012 yıllarında Türkiye’de faiz oranlarının %4 -%5 gibi pek makul olmayan seviyelere kadar gerilemesine yol açmıştır. Geçtiğimiz yaz aylarından beri Amerika Merkez Bankası’nın bu likidite bolluğuna son vereceği beklentileri ve Türkiye iç politikasında yaşanan gerilimler ile birlikte TL menkul kıymetlere yatırım yapmış olan yabancı yatırımcılar paralarını alıp çıkmaya başlamışlardır. Hele 2013 Aralık ayında bu tahvil alım programında 10 Milyar dolarlık azalma gerçekleştirilince bu hareket hız kazanmıştır. Herkes TL’den dövize dönmeye başlayınca dövize olan talep kurda önlenemez bir yükselişin başlangıcı olmuştur. Ardından geçtiğimiz yılın son aylarında yaşanan siyasi gelişmeler de bu riskleri iyice ön plana çıkarmış, fon çıkışları ile birlikte döviz kurunu adeta yukarıya doğru fişeklemiştir.

Merkez Bankası’nın tepkilerine geldiğimizde ise şöyle bir manzara ile karşılaşıyoruz. Teknik detayları bir kenara bırakırsak TL’nin değerini korumak amacıyla kullanabileceği yöntemlerden bir tanesinin piyasaya mevcut döviz rezervlerinden satış yapmak ve döviz talebini karşılamak, bir diğerinin ise TL’deki faiz oranlarını arttırarak TL’ye olan talebi arttırmak olduğunu söyleyebiliriz. Merkez Bankası bu geçen sürede ısrarla yükselen kur karşısında çeşitli miktarlarda döviz satışı yapmış fakat herkesin beklediği faiz artırımını erteledikçe ertelemiştir. Bu esnada “ekonomi” ile olan ilgisi muhtemelen ortaokulda aldığı ev ekonomisi ders notlarından ibaret olan tüccar ekonomi bakanları ve başbakan, faiz artırımının gereksiz olduğunu beyan etmiş, hatta başbakan şaşkınlık verici bir demeçle son Para Politikası Kurulu toplantısında faiz arttırmayan Merkez Bankası’nı tebrik etmiştir. Yani iktidar mensupları alenen kendi performans parametrelerini negatif etkileyecek olan yüksek faiz, düşük büyüme, yüksek işsizlik üçgeninden çıkabilmek için Merkez Bankası’na ne kadar inkâr etse de baskı uygulamıştır.

Geldiğimiz son durumda ise halen durdurulamayan döviz kuru karşısında Merkez Bankası olağanüstü bir Para Politikası Kurulu daha toplamış ve faiz oranlarını benzerine az rastlanır bir şekilde arttırmıştır. Marjinal fonlama oranı dediğimiz rakam %7.75’ten %12’ye, eskiden politika faizi dediğimiz bir hafta vadeli repo faizi %4.5’tan %10’a yükseltilmiştir. Bu çaba Merkez Bankasının uluslararası piyasalardaki güvenilirliğini geri getirmek için umarım yeterli olur. Fakat açık şekilde görülmekte ki bu yaşanan süreç herkese Merkez Bankası’nın bağımsızlığını ciddi şekilde sorgulatmıştır.

İsmail Tanıl

Bir sonraki yıl nasıl bir öncekinden iyi olur? – Uygar Özesmi

Uygar Özesmi - Çevre aktivisti, TEMA Vakfı ve Greenpeace eski Genel Müdürü
Uygar Özesmi – Çevre aktivisti

Bireyler tüketmek yerine türetiyor. Bu sayede doğadaki gibi tam bir dönüşüm söz konusu. Nasıl bir sistem olarak ormanın doğaya zararı yoksa, aynen insan ekonomisi bir orman gibi doğaya zarar vermeden hatta artı değer yaratarak var olmayı başarabilir.

Geçmiş yılın son 20 yıldan pek farkının olduğunu söylemek zor. İnternet teknolojilerinin giderek yaygınlaştığı bu dönemde aynı ivme ile doğanın insan eliyle yok edilişi de arttı. Bu gidişatı değiştirecek tek umudumuz, sistem teorisi hakkında bildiklerimiz. Halihazırda dünyanın yaşam destek üniteleri iflas ediyor ve bunun nedeni doğanın yok edilmesine dayalı büyüme ekonomisi. Büyüme ekonomisinin vazgeçilmez olmasının nedeni ise, insanların günlük yaşamlarının, yani hayatta kalmalarının borçlanmaya bağlı para sistemiyle bütünleşmiş olması. İşin kısası, mevcut durumda bizi besleyen şirketler büyüyemez ise iflas ediyor. Büyüme ve doğayı sömürme hayatta kalmanın şartı haline getirilmiş.

Farz edelim büyümedi ve çalıştığınız kurum veya sahibi olduğunuz işletme iflas etti. Evinize para götüremediniz, kiranızı ve elektrik faturanızı ödeyemediniz, bakkaldan yiyecek alamadınız. Ne yapacaksınız? Sizin ödeme yapamamanız bunları size sağlayan şirketlerin ve insanların da gelir kaybı demek. Sonra iflaslar peş peşe gelmeye başladı, etrafınızdaki insanların %80’i aynı durumda. Şimdi ne yapacaksınız? Filipinler’i Kasım ayında vuran Haiyan Tayfunu benzerleri, diyelim bütün kıyılarda sıklıkla olmaya başladı ve deniz seviyesi 2 metre yükselerek bütün verimli tarım arazilerini sular altında bıraktı. Hadi bakalım şimdi ne yapacaksınız? Acılar çekip yaşanması zor bir gezegende herkes birbirini yedikten sonra herhalde kalanlarla yeniden başlayacağız… Buna çöküş ve diriliş senaryosu diyelim.

Çöküş ve diriliş senaryosu sistem sonuçlarından bir tanesi. Ancak sistemin gideceği noktanın bu olması gerekmiyor. Dünya, insanın da dahil olduğu bir sistem. Sistem bir faz değişimi gerçekleştirerek doğa ve kendisi ile barışık bir sistemi yaratabilir. Buna da büyük dönüşüm senaryosu diyelim.

Peki, bu büyük dönüşümü nasıl gerçekleştireceğiz? Dönüştürmek üzere yola çıkmadan önce iki önemli düşünürün sözlerine kulak verelim. Albert Einstein demiş ki: “Problemleri o problemleri yaratan düşünce seviyesi ile çözemeyiz”. Yani problemleri doğrusal düşünce ve büyüme ekonomisiyle çözemeyiz. Problemleri doğayı ve birbirimizi sömürerek ve tüketerek çözemeyiz. Tamam, peki o zaman nasıl çözeceğiz. Buckminster Fuller’a kulak verelim: “Mevcut gerçekliğe karşı mücadele ederek birşeyleri değiştiremezsin, birşeyi değiştirmek için önceki modeli gereksiz kılan yeni bir model kurmalısın”. Bunu böyle soyut bırakmayalım, bir örnek verelim. Örneğin dijital fotoğrafların kimyasal fotoğrafları gereksiz kılması gibi. Dijital fotoğraflar son 20 yılda nasıl kimyasal fotoğrafları tarihe gönderdiyse, mevcut ekonomik sistemi de tarihe gönderecek prensiplere bağlı bir yeni “güven ekonomisi” kurulması ile büyük dönüşüm mümkün olacak.

Bu yeni güven ekonomisinin örneklerinden biri Good4Trust.org ve yeni yılda bizlerle olacak. Prensipleri ise, başkalarına kendisine davranılmasını istediği gibi davranan (altın kuralı), böylece eylemleriyle toplum ve gezegen için değer yaratan bir ekonomi. Öyle bir ekonomi ki, varlıkları topluma ve gezegene değer katacak ürün ve hizmetler üretmek üzere özenle bir araya getiriyor veya dönüştürüyor. Bireyler tüketmek yerine türetiyor. Bu sayede doğadaki gibi tam bir dönüşüm söz konusu. Nasıl bir sistem olarak ormanın doğaya zararı yoksa, aynen insan ekonomisi bir orman gibi doğaya zarar vermeden hatta artı değer yaratarak var olmayı başarabilir. İşte o zaman her geçen yıl bir önceki durumdan daha kötü olmaz ve her yeni yıl bir önceki yıla göre iyiye doğru dönüşmüş olur.

Dr. Uygar Özesmi – ekoiq.com

Bangladeş’te seçme zorluğu – Elvan Tuncer

“No Election without Caretaker!”elvan

Dakka’ da bir duvarda, siyah zemine beyazla yazılmış bir afiş. Diyor ki “Geçici hükümet olmadan seçime hayır!”

4 Kasım’da o günden geçerli olmak üzere Bangladeş’in başkenti Dakka’da üç günlük bir grev başladı. Bu yeni bir şey değil, hatta birkaç aydır ülkede siyasi durum ve sokaklar oldukça dalgalı. Bunun en büyük nedeni yaklaşan seçimler ve seçimlerden önce yukarıda bahsettiğimiz afişte isyan edilen geçici hükümetin kaldırılması olayı.

Peki nedir bu geçici hükümet? Fikir olarak; ülkede seçim zamanında bağımsız bir organizasyon kurulması, seçimlerin bu organizasyon tarafından düzenlenmesi, bu sırada ülkenin idare edilip daha sonra seçim sonucunda kazanan parti hükümetine yetkilerin devredilmesine dayanıyor. Bu hükümetin gerekli olmadıkça siyasi karar alma yetkisi yok, özellikle dış işleri konularında. Başında ülke başkanı tarafından atanan bir başdanışman bulunuyor. Başbakanla yaklaşık olarak aynı yetkilere (savunma konuları hariç) sahip olan bu kişi, genellikle eski mahkeme veya danıştay başkanlarından seçiliyor. Kalan üyelerin ise hiçbiri parti üyesi veya seçimlerde aday olan kişilerden olamıyor. Yönetimin üst kademeleri genel olarak danışman vasıflı kişilere dağıtılıyor.

Bangladeş’te geçici hükümet fikri ilk olarak 1991’de ortaya atıldı. 1982’de askeri bir darbe ile başa geçen Erşad yönetimine karşı yedi partinin daha sonra Bangladeş’in ilk kadın başbakanı olacak olan Khaleda Begüm Ziya başkanlığında yaptığı, iktidara senelerce direnen ve hiçbir konuda hükümetle uzlaşmayan ittifak; yapılan hiçbir seçime de katılmadı. Birçok olay ve isyandan sonra sonunda Erşad’ın 1990 yılında istifa etmesinin hemen ardından Bangladeş’in ilk geçici hükümeti kuruldu. Bu hükümet, 1991 yılında Begüm Ziya’nın başında olduğu BNP (Bangladesh Nationalist Party) partisinin ezici bir çoğunlukla seçimi kazanması üzerine görevi asıl hükümete devretti.

2006 yılına kadar iki kere daha (1996 ve 2000 yıllarında) geçici hükümetler kuruldu. Bu yöntemin tartışmaya açılmasına neden olan olaylar ise 2006-2008 arasında yaşandı. 2006’da ordunun yönetime müdahale etmesi sonucunda o dönem kurulmuş olan geçici hükümet tam bir yıl üç ay görevde kaldı. Görevde kaldığı süre boyunca bu hükümetin başındaki danışman olan (eski Bangladeş Merkez Bankası müdürü) tamamen ordu ve komutanı Moueen Ahmed tarafından yönlendirildi. Ahmed, süreç içinde kendi rütbesini arttırıp, yetki alanlarını genişleterek Bangladeş’in demokratikleşme sürecini geriye doğru çevirmek için elinden geleni yaptı. Gerek dışarıdan gerek içeriden gelen tepkilere, çıkan olaylara rağmen ordunun zor kullanmasının da yardımıyla iktidarını sürdürdü. Komutanın istekleri ( ya da emirleri) doğrultusunda bir yıldan fazla iktidarda kalan hükümet sonunda 2008 yılının Aralık ayında görevi Fakhruddin Ahmed başkanlığındaki yeni bir geçici hükümete devretti ve 2008 seçimleri bu hükümetin koruması altında yapıldı.

Seçimleri yine bir kadın, Sheikh Hasina kazandı. Seçimden önceki son iki senelik olağan üstü hal döneminde komutanlar tarafından tutuklanan Hasina, iktidara geldikten bir süre sonra Bangaldeş’te ki bütün bu olaylara neden olan kararı verdi: Geçici hükümetin kaldırılması.

2006-2008 arasındaki kriz döneminde geçici hükümet fikrinin yönlendirilme durumlarında kaosa neden olabileceği gerekçesiyle 2010’da alınan bir kararla kaldırılması üzerine 2014 seçimleri için seçimin adaletli bir ortamda yapılmayacağını düşünen muhalefet partileri geçen senenin neredeyse tamamını boykot ve eylemlerle geçirdi. Bangladeş’te özellikle başkent Dhaka ve ikinci büyük aynı zamanda da liman kenti olan Chittagong yer yer şiddetli gösterilere sahne oldu. Gösteriler boyunca onlarca insan hayatını kaybederken yüzlercesi de yaralandı. Grev ve abluka kararları nedeniyle ekonomiyi ayakta tutan tekstil gibi sektörlerde iş akışındaki aksamalar yabancı yatırımcılarda tedirginliğe neden oldu.

30 Aralık’ta ilan edilen genel grev ve abluka çağrısının ardından 3-4 Ocak tarihlerinde muhalifler yaklaşık 100 merkezde oy verme noktalarını ateşe verdi. Çatışmalarda yaklaşık 20 kişi hayatını kaybederken 300’ün üzerinde kişi de yaralandı.

Bütün bu eylem ve isyanlara rağmen 5 Ocak 2014’de genel seçimler yapıldı ve Hasina yeniden kazandı. Peki nasıl? Ana muhalefet lideri Khaleda Zia’yı ev hapsine atıp 21 muhalefet partisini seçimlerden men etikten sonra!

Bugün Bangladeş’te demokratik bir seçimden bahsetmek pek mümkün değil. Seçim koşullarının yanı sıra muhalefeti bastırmak için çaba gösteren bir iktidar söz konusu ki bu iktidarın görev süresi boyunca ülkedeki insan hakları karnesi de oldukça zayıf. Geçen sene yaklaşık 1000 kişinin öldüğü Rana Plaza faciasında kaybettikleri yakınları için tazminat isteyen kalabalığa ateş açmaktan, insan hakları için çalışan aktivistlerin ofislerini basmaya, gazetecilere saldırmaya uzanan birçok kırık notları var.

Bangladeş için gerçek “çatışma” asıl bundan sonra başlıyor. Bu hükümetle nasıl devam edeceklerini, Hasina hükümetinin nasıl bir politika izleyeceğini, bugüne kadar süregelen anti demokratik uygulamalar üzerinde özellikle seçim zamanı meydana gelen muhalif eylemlerin etkisi olup olmayacağını göreceğiz.

 Bu yazı ilk olarak blog.radikal.com.tr ‘de yayınlanmıştır.

 

Elvan Tuncer 

30 Ocak 2014

Edward Snowden, Nobel Barış Ödülü’ne aday

Norveçli iki milletvekili, ABD Ulusal Güvenlik Ajansı’nın (NSA) eski sistem analisti Edward Snowden’ı 2014 Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterdi. Milletvekilleri, “Snowden’ın sızdırdığı bilgiyle bağlantılı kamusal tartışmaların ve siyaset değişikliklerinin daha istikrarlı ve barışçı bir dünya düzenine katkıda bulunduğunu” belirtti. Snowden’ın sızdırdığı belgeler, ABD’nin küresel casusluk faaliyetlerine ilişkin detayları gözler önüne sermiş, izleme programlarının yeniden gözden geçirilmesine neden olmuştu.

Ukrayna Parlamentosu’ndan eylemcilere af çıktı

Af yasası, protestocuların işgal etmiş oldukları kamu binalarını terk etmeleri koşuluyla yürürlüğe sokulacak. Ukrayna parlamentosu iki gün önce de gösteri yapılmasına yasak getiren ve büyük tartışmalar yaratan yasaları iptal etmişti.

Bolivya sel nedeniyle ulusal acil durum ilan etti

Hükümet, 30 kişinin hayatını kaybettiği,  21 bin ailenin yerinden olduğu sel felaketi nedeniyle ulusal acil durum ilan etti. Acil durum nedeniyle, selin vurduğu La Paz, Beni, Santa Cruz ve Cochabamba bölgeleri başta olmak üzere sel mağdurlarına 1 milyon dolarlık destek sağlanacak.

Kuzey Irak’ta etkili sağanak yağış: 8 kişi öldü

Kuzey Irak’ta son iki günde etkili olan sağanak yağış ile birlikte gelen sel suları 8 kişinin boğularak ölmesine, 7 kişinin kaybolmasına yol açtı. Baadre İlçesi’nde yolda araçları ile sel sularının içinde mahsur kalan bir annenin kucağındaki 8 aylık çocuğu sel sularına kapılarak öldü.

Mısır Al Jazeeraé muhabirlerine suç duyurusunda bulundu

Mısır, İkisi İngiltere ve biri Hollanda vatandaşı olan 20 Al Jazeera muhabirine, “yurtdışında Mısır’ın itibarını zedeledikleri” gerekçesiyle suçladı. Yerli gazeteciler aynı zamanda Müslüman Kardeşler sempatizanı olmakla suçlanıyor. Bazı tahminlere göre Mısır’daki tutuklu gazeteci sayısı 40’ın üzerinde

Dünyada 57 milyon çocuk okula gidemiyor

UNESCO tarafından yayımlanan rapora göre yoksul ülkelerde her dört gençten biri tek bir cümle okuyamıyor. Dünyadaki tüm çocukların ilkokula gidebilmesi için 70 yıldan fazla zaman geçmesi gerektiği belirtilen raporda, Hindistan, Vietnam, Etiyopya ve Tanzanya’nın eğitime erişimde ilerleme sağladığı; Sahra Çölü’nün güneyinde kalan ülkelerde ise durumun özellikle kötü olduğu vurgulanıyor. Nijerya, ilkokula gitmeyen çocukların en fazla olduğu ülke.Eğitim olanağı sağlanamamasının en önemli nedeni, şiddet olayları ve çatışmalar.

Attica Hayvanat Bahçesi’nde artık yunuslar kullanılamayacak

Yunanistan parlamentosu, Attica hayvanat bahçesinde yunusların şov amacıyla kullanılmasını yasakladı. Hayvanat bahçesi yetkilileri, yunus gibi “egzotik” hayvanların gösterilmesinin eğitim amaçlı olduğunu savunmuştu. “Marine Mammal Project” (Deniz Memelileri projesi) direktörlerinden Mark J. Palmer, “yunus gibi hayvanların eğitim kılıfı altında şovlarda kullanılmasını önledikleri için” parlamentoya teşekkür etti

Ahmedinejad’a benzeyen oyuncu sekiz yıl skeçlerde yer alamayacak

İran’ın tanınmış oyuncularından Mahmud Basiri, eski cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’a fiziksel benzerliği yüzünden sekiz yıl boyunca skeçlerde rol almasının yasaklandığını açıkladı. Basiri, cumhurbaşkanlığı seçimleriyle ilişkili bir film projesini de geri çevirdiğini kaydetti. Basiri, günün birinde izin alırsa, eski cumhurbaşkanı Ahmedinejad rolünü oynayabileceğini de belirtti.

(Yeşil Gazete)

Galata Fotoğrafhanesi “Gezi”nin fotoğraflı hikayesini kitaplaştırdı: ”Fotoğraf Notları: Gezi Direnişi”

gezi_kapak_(düsük) - Yücel Tunca
Fotoğraf: Yücel Tunca – Gezi Parkı

Belgesel Fotoğraf Topluluğu tarafından hazırlanan ve Galata Fotoğrafhanesi tarafından yayımlanan ”Fotoğraf Notları: Gezi Direnişi” kitabı 1 Şubat’dan itibaren kitapçılarda yerini alıyor.

2013 yılının yaz aylarından itibaren ülke gündemine damgasını vuran “Gezi Direnişi”nden fotoğraflar kronolojik bir akışla hazırlanan “Fotoğraf Notları: Gezi Direnişi” adlı kitapta bir araya getirildi. Aralarında basın fotoğrafçısı, belgesel fotoğrafçısı ve aktivistlerin de yer aldığı Belgesel Fotoğraf Topluluğu tarafından hazırlanan kitap Galata Fotoğrafhanesi tarafından yayımlanıyor. “Gezi Direnişi”, “Fotoğraf Notları” üst başlığı ile her yıl iki belgesel fotoğraf kitabı yayınlamayı hedefleyen Belgesel Fotoğraf Topluluğu nun ilk kitabı.

Galata Fotoğrafhanesi Yayınları’ndan çıkan kitabın metinleri Özcan Yurdalan tarafından yazılırken, tasarımı Meltem Ulusoy tarafından yapıldı. Yücel Tunca‘nın konseptini oluşturduğu ve yayına hazırladığı “Fotoğraf Notları: Gezi Direnişi” kitabı Türkçe ve İngilizce olmak üzere iki dilli yayımlanıyor.

Yücel Tunca kitabı Yeşil Gazete’ye anlattı

Fotoğraf: Bahar Gökten / 3 Haziran 2013 - Dolmabahçe
Fotoğraf: Bahar Gökten / 3 Haziran 2013 – Dolmabahçe

“Fotoğraf Notları: Gezi Direnişi” kitabının konseptini oluşturan fotoğraf sanatçısı Yücel Tunca ile Yeşil Gazete okurları için 1 Şubat itibarı ile Galata Fotoğrafhanesi’nden daha sonraki günlerde de fotoğrafhanenin internet sitesi üzerinden duyurulacak şekilde önce İstanbul ardından da diğer illerdeki kitapçılardan edinilmesi mümkün olan kitabın hikayesini konuştuk.

“Fotoğraf Notları: Gezi Direnişi”nin 25 TL’ye satışa sunulacağını söyleyen Yücel Tunca, İstanbul dışından kitabı almak isteyenlerin Galata Fotoğrafhanesi’nin iletişim bilgileri üzerinden kendilerine ulaştıkları takdirde posta yolu ile gönderebileceklerini kaydetti.

Fotoğraf: Gülnaz Bingöl / 3 Haziran 2013 - Gezi Parkı
Fotoğraf: Gülnaz Bingöl / 3 Haziran 2013 – Gezi Parkı

35 fotoğrafçının İstanbul’da çektiği 350’den fazla fotoğraf ile Gezi Direnişi sırasında tüm yaşananları gözler önüne serdiğini ifade eden Tunca, “Kitapta, Gezi Parkı’ndan 2013 yılı ve öncesine ait günlük hayat görüntüleri, 27 Mayıs gecesi parkta başlayıp neredeyse tüm ülkeye yayılan ve devlet tarafından zor kullanılarak bastırılmaya çalışılan halk direnişinin İstanbul’daki süreci ile Gezi Parkı’nın halk tarafından işgal edildiği günlerden fotoğraflar yer alıyor” şeklinde konuştu.

15 Şubat’da Galata Fotoğrafhanesi’nde “Direnişin Fotoğrafı, Fotoğrafın Direnişi” Forumu

Fotoğraf: Yasin Akgül - İstiklal Caddesi
Fotoğraf: Yasin Akgül – İstiklal Caddesi

Fotoğraf Sanatçısı Tunca ayrıca “Fotoğraf Notları: Gezi Direnişi”kitabının yayımlanması sebebiyle 15 Şubat Cumartesi günü, saat 16.00’da Galata Fotoğrafhanesi’nde, basın fotoğrafçıları, bağımsız fotoğrafçılar,aktivistler ve yeni medya temsilcilerinin katılacağı “Direnişin Fotoğrafı, Fotoğrafın Direnişi” başlığıyla bir forum düzenleneceğini sözlerine ekledi. Daha önce 8 Şubat olarak planlanan forum aynı gün yapılması planlanan internet sansürüne karşı eylem çağrısı nedeniyle 15 Şubat’a alındı.

35 Fotoğrafçıdan 350 Gezi Fotoğrafı

Fotoğraf: Hüseyin Aldemir  / 11 Haziran 2013 - Taksim
Fotoğraf: Hüseyin Aldemir / 11 Haziran 2013 – Taksim

“Fotoğraf Notları: Gezi Direnişi” kitabında şu fotoğrafçıların çalışmaları yer alıyor:

Arda Altuntaş, Atilla Erdoğan, Aykan Özener, Bahar Gökten, Bülent Müftüoğlu, Ceren Kalecik,Cevahir Buğu, Didem Mahsunlar, Eray Kıray, Fuat Özgen, Gençer Yurttaş, Gülnaz Bingöl, Hale Güzin Kızılaslan, Hazar Berk Büyüktunca, Hüseyin Aldemir, İnci Batuk, İsmail Gökçe, Meltem Ulusoy, Mete Çelebican, Metin Ofluoğlu, Miriam Bektaş, Murat Çamca, Murat Şensu, Ömer Tevfik Erten, Özcan Yaman, Özgür Baykal, Semra Yeşil, Serra Gürbüz, Şeyma Elaman, Tan Kurttekin, Taylan Bağcı, Tülin Safi, Yasin Akgül, Yücel Kurşun ve Yücel Tunca.

 

Fotoğraflar: Yücel Tunca, Bahar Gökten, Gülnaz Bingöl, Yasin Akgül, Hüseyin Aldemir

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

HDP’liler İzmir’deki saldırıyı kınadı

İzmir’in Dikili ilçesinde HDP’nin aday tanıtım mitingine düzenlenen ırkçı saldırıyı HDP’liler bugün yaptıkları bir basın açıklamasıyla kınadı. HDP İl Başkanı Cavit Uğur, “önümüzdeki yerel seçimlerde seçim güvenliği sorunuyla karşı karşıya” olduklarını belirtti.

Dün, İzmir’in Dikili ilçesinde HDP İzmir il teşkilatının yaptığı aday tanıtım mitingine bir grup saldırmış, Dikili belediye eşbaşkan adayı Semra Uzunok’un konuşması sırasında elinde Türk bayraklarıyla, “Dikili Türktür Türk Kalacak”, “Kahrolsun PKK” gibi ırkçı sloganlar atmışlardı. Sonrasında taşlı saldırıya geçen olaylarda polis müdahalede yetersiz kalmış, HDP Dikili Belediye Meclis Üyesi Adayı İlyas Serindağ başından yaralanırken HDP İzmir il yöneticisi Hacay Yılmaz ise Polis tarafından tartaklanmıştı.

dikili saldırıUğur: Defalarca uyardık polis grubu dağıtmadı

HDP’liler, bugün düzenlenen basın toplantısıyla saldırıyı kınadı. Gerçekleşen saldırının organize bir saldırı olduğunu ifade eden HDP İl Başkanı Cavit Uğur, başta emniyet müdürü olmak üzere polislere defalarca uyarıda bulunmalarına rağmen grubun dağıltılmadığını söyledi.

Cavit Uğur “Sağduyulu davranmamıza rağmen sanki biz olay yaratıyormuşuz gibi bizim bir an önce alandan ayrılmamız için polis bize yönelmiş, Bir trafik polisi il yöneticimiz Hacay Yılmaz’ı darp etmiştir. Bu sırada alanın etrafında oluşturulan polis kordunundan içereyi giren birkaç kişi, belediye meclis adayımız Mehmet Artan’ı ailesinin yanında darp etmiştir” dedi. Olayda yaralan Artan için ambulans çağrılmadığı, Artan’ı kendi imkanlarıyla hastaneye götürdüklerini ifade eden Uğur, Artan’ın sağlık durumunun iyi olduğunu aktardı.

“Irkçı saldırılarının solun kalesi Dikili’de olması manidar”

Uğur, saldıranların CHP, İşçi Partisi, MHP’lilerden oluştuğunu iddia etti. Saldırıya yapan kişiler hakkında şikayetçi olduklarını aktaran Uğur, polisin de saldırıya katılan 6 kişi hakkında yasal işlem başlattığını söyledi. Kendilerine yönelik ırkçı saldırının “solun kalesi” olarak bilinen Dikili’de gerçekleşmesinin manidar olduğuna işaret eden Uğur, “Daha öncesinde ilçede BDP binasına, Ferhat Tunç konserine, BDP İlçe Başkanı Oktay Konyar’a yapılan saldırılar, Dikili’de siyasi atmosferi yansıtmaktadır” diye konuştu.

Uğur, “önümüzdek yerel seçimlerde seçim güvenliği sorunuyla karşı karşıya” olduklarının altını çizdi.

(DİHA/Yeşil Gazete)