Ana Sayfa Blog Sayfa 4060

Uranyum madeni ve çevre sorunları – Hayrettin Kılıç

0

Manisa ili Köprübaşı bölgesinde terk edilen uranyum maden arama ve  geliştirme sahalarında ortaya cıkan radyoaktif kirlenmeyi degerlendiren ‘TAEK’ maalesef  halkımıza yanıltıcı bilgiler vermektedir. İlk yapılan basın açıklamasında milyonlarca yıllardır yer altında yuzlerce metre derinlikteki uranyum maden yataklarından kaynaklanan radyasyon sızmalarıyla, yeryüzeyine çıkarılmıs uranyum madeninden kaynaklanan radyo-kimyasal kontaminasyonu aynı kategoriye koymuşlardır. İkinci yaptıklariıbasin acıklamasında dunyada bilinen birkaç bölgedeki doğal afetler neticesinde dunya averaji alan 2.4 mili-svertlik ustunde olan bir kaç çok özel bolgeyi Manisa Köprubaşi’ndaki kirlenmeyle aynı kefeye koymaya çalışmışlardır.

Manisa’daki kirlilik diğer ülkelerdeki doğal felaketlerle karşılaştırılamaz*

TAEK kurumunun, UNCEAR raporundan kesip yapiştirdigi, bu listede örnek gosterdigi, raporun 91. Sayfasındaki bölgeler[1], örnegin Brezilya, İtalya gibi volkanik patlamalardan ya da Iran, Ramsar bölgesindeki termal kaynakların/hareketin oldugu bolgelerde dunya yuzeyine cikan/serpilen uranyum ve radyum elementleri ve radon gazından kaynaklanmaktadir ve Manisa’daki maden çıkarılması sırasında yüzeye dağılan uranyum ve diğer izotoplarin meydan getirdigi radyo-kimyasal kirlilik ile karşılaştırılamaz.

Dünyadaki doğal uranyum yataklarının olduğu ülkelerle ilgili en son bilgi ve ölcümlerinin oldugu bu UNCSEAR belgesinde ne yazık ki Turkiye hakkında hiçbir bilgi yoktur. TAEK kurumunun Manisa’daki insan yapısı radyo-kimyasal kirlilik ile doğal felaketlerin sonucu dünyanın birkaç bölgesinde yeryüzüne çıkan uranyum elementinin meydadan getirdigi kirliliği TAEK’in kasıtlı olarak ikinci basın açiklamasında kesip yapıstırmadığı yukarıdaki bigiler ışığında  perspektife koyarsak: Bu raporda yer altındaki doğal uranyum kaynaklarından ve doğal felaketler sonucu yeryüzüne çikan doğal uranyum izotoplarının ve bu izotopların milyonlarca yıl süresince doğurduğu yavru izotoplardan Dünyamıza yayılan ortalama efektif  radyasyon dozu  2.4 mili-zivert olarak verilmis. Dünyadaki değişik coğrafi bölgeler göz önüne alındığında, dünyada yaşayanların yüzde 65 aldığı doz 1-2 mili-zivert,  diğer yüzde 25 alddığı doz 1 miliziverten az ve sadece TAEK’in belirttiği bölgelerde, yani dünya nüfusunun yüzde 10’ nun aldigi doz 3 milizvertin üstünde.

Radyo izotoplarının bozunma ömrü

Uranyumun bugüne kadar bilinen altı izotopu vardır. Bunlardan yalnızca üçü doğal olarak dunyamızda bulunur. Bunlar da U-234, U-235 ve U-238’dir. Bu izotopların tümü radyoaktiftir. Genelde uranyum madenlerinden çıkarılan uranyum cevherinin yüzde 99,284’ü bozunma ömrü (rayoaktif yarılanma ömrü) 4,46 milyar yıl olan U-238’dir. U-235 izotopunun yarılanma ömrü 704 milyon yıldır ve cevherin yüzde 0,71’ini teşkil eder. Cevherin yüzde 0,00055’ini oluşturan U-234 izotopunun yarılanma ömrü ise 245 bin yıldır.

Uranyum madeni işleten başlıca ülkeler

 Uranyum Enstitüsü’nün 2000 yılı verilerine göre, bugün dünyada binin üzerinde uranyum maden yatağı bulunuyor. Maden işletenlerin başında yüzde 33’le Kanada geliyor. Onu yüzde 15’le Avustralya izliyor. Nijer, Namibya ve Güney Afrika gibi ülkeler ise toplam yüzde 20’yle üçüncü sırada bulunuyor. Eski Sovyetler Birliği’nin nükleer yakıt gereksinimi ise eski Çekoslavakya, Estonya, Kazakistan, Kırgızistan, Doğu Almanya gibi ülkelerden karşılanıyordu. Avrupa’da uranyum yakıtını en çok kullanan ülkeler olan Fransa ve İngiltere’nin yakıt ihtiyacı ise Afrika’daki Nijer, Namibya, Gabon gibi ülkelerden karşılanıyor.

Köprübaşı’nda da uygulanmış olan “In-stiu” madenciliği nedir?

Bugüne kadar en çok uygulanan uranyum madeninin çıkarılma yöntemleri de şunlardır: Açık ve yüzey madenciliği ile Turkiye’de son yıllarda MTA ve Etibank tarafından Manisa Köprübaşı bölgesinde açilan ve işletilen “in-stiu leach” madenciliği. Yani 50-200 metre derinlikteki maden yatağına yuksek basincta su veya gaz pompalayarak uranyum madeninin yuzeye çıkarılmasi ve insan yapısı göletlerde önce, hidroklorik asit ve hidrojenperoksit gibi sıvıları karistirarak/pompalayarak, maden icindeki organik ve inorganik yani bakır, çinko, fosfat gibi diğer metallerin  çıkarılmasından geriye kalan atıklar içindeki uranyumun sülfirikasitle çökertilmesi  (indirgenmesi), sonucunda Uranyum madeninin elde edilmesi. Bu göletlerde yapılan çökertme işlemlerinde atmosfere toksik gazlar yayılır, ayrıca bu göletlerde bir sızma olduğunda radyo-toksik maddeler toprağa ve yer altı sularına karışır.

[1] 55. Areas of high natural background are listed in Table 11. There are various causes of these elevated exposure levels. Some result from monazite sand deposits, which have high levels of thorium, including Guarapari in Brazil, Yangiang in China, the states of Kerala andMadras in India, and the Nile delta in Egypt. Some have volcanic soils such as Mineas Gerais in Brazil, Niue Island in the Pacific, and parts of Italy. The central massive in France has granitic and schistic rocks and sands, and an area in the southwest of that country is one of many associated with uranium minerals in soil. The areas of Ramsar and Mahallat in Iran and are caused by 226Ra deposited from waters flowing from hot springs.

 

Köprübaşı’ndaki uranyum skandalında ne oldu?

Manisa’da Köprübaşı bölgesindeki eski uranyum madeninin yaydığı radyoaktif kirlilik haberinin üstünden iki hafta geçti, fakat yetkililer halen bir önlem almış değil. Haberin ayrıntısı bu sayfalarda da yer almıştı fakat kısaca bu skandal ortaya çıktıktan sonra neler olduğunu özet geçelim:

Dokuz Eylül Üniversitesi Çevre Mühendisliği Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Enver Yaser Küçükgül ve EGEÇEP Yürütme Kurulu Üyesi Jeoloji Mühendisi Erhan İçöz, 16 Ocak tarihinde Manisa’nın Köprübaşı ilçesinde 1970 yılından itibaren on sene boyunca faaliyet göstermiş olan uranyum cevher alanlarında ve işletme tesisinde radyasyon ölçümü yaptılar. Kamuoyunun Evrensel Gazetesi muhabiri Özer Akdemir’ in haberiyle öğrendiği bu ölçümlerde, bölgede radyasyon seviyesinin 16 mikrosiveret’e , yani normal değerin 140 katına çıktığı tespit edildi. Konunun yankı bulmasının ardından Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK), Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü (MTA) ile ETİ Maden İşletmeleri Genel Müdürlüğü uzmanları bölgeye gidip inceleme yaptılar. İncelemenin sonucunda “uranyum yatağı olan bölgede doğada olması gereken değerlere rastladıklarını, sağlığa herhangi bir zararı olmadığını, ölçüm sonuçlarının çok yüksek olmadığını” iddia ettiler ve TAEK bu iddiayı savunan bir basın açıklaması yaptı.

manisa-1

Herkesin bildiği bir sır

Fakat tüm bunlar olurken anlaşıldı ki, bölgedeki altı köyü etkileyen radyasyon miktarı bir süredir sır değildi.  Fırat Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Şaşmaz, 2008 yılında uranyum madeninin olduğu bölgeye giderek ölçümlerde bulunmuş, ayrıntılı bir rapor hazırlamış, bu rapor da TUBİTAK tarafından yayınlanmıştı. Şaşmaz, yörede toprak, yer altı, yer üstü sularının yanı sıra Gediz nehri ve Demirköprü Barajı ve bitkilerin kirlendiğini belirterek  sonuç kısmında “Acil önlem alınmalı” demişti. Resmi makamlarca beş sene boyunca hiçbir işlem yapılmadı.

Günümüzden devam edelim, skandal ortaya çıktıktan sonra konu meclis gündemine taşındı; 22 Ocak’ta CHP milletvekili Özgür Özel konunun araştırılmasını talep etti, HDP milletvekili Levent Tüzel ise verdiği soru önergesinde uranyum kirliliğinin boyutu, halk sağlığı ve canlı yaşamına etkileri, alınan, alınması düşünülen önlemler ve tesiste üretilen “sarı pasta”nın akıbeti sordu. Meclis’te bu konuşulurken Köprübaşı’nın AKP’li Belediye Başkanı Zafer Mergen’in “seçim öncesi bu haberler ilçeye zarar verir” açıklaması yapıyordu.

hayrettin kılıçKılıç: “İnsan müdahalesiyle oluşan radyoaktif kirlilik ve doğal afetler farklıdır”

Sonra.. sonrası yok. TAEK’in ikinci basın açıklaması dışında konuyla ilgili resmi yetkililer cenahında bir gelişme yok. Bugün Yeşil Gazete’nin “yorum” köşesinde yayınlanan nükleer fizikçi Prof. Dr. Hayrettin Kılıç’ın konuyla ilgili kapsamlı makalesini okuyabilirsiniz. Buraya, Kılıç’ın makaledeki çarpıcı tespitlerinden birini almakla yetinelim: TAEK’in söz konusu açıklamasına istinaden Manisa’da yerin altından yüzeye çıkarılmış, yani insan müdahalesi sonucunda radyoaktif kirliliğin oluştuğu bölgedeki durumu, doğal afetler neticesinde kirlenmenin olduğu dünyanın bazı özel bölgeleriyle aynı kefeye koyup “endişelenecek birşey olmadığı” açıklamasını yapmanın tehlikelerini vurguluyor Kılıç.

Öktem: “Maden kaynaklı kontaminasyonla nükleer patlamayı karıştırmamak gerekir”alper öktem

Fukuşima’ya giderek ölçümler yapmış radyoloji uzmanı Dr. Alper Öktem de Köprübaşı’nda ölçülen radyasyon ve Fukuşima’nın karşılaştırılmaması gerektiğini vurguluyor: “eğer izotoplar madenden çıkartılırken etrafa yayılmışsa bu nükleer kazada ortaya çıkan nükleer serpinti gibi bir şey. Prof.Şaşmaz 2008 yılındaki araştırmasında madenden uzaktaki yeraltı sularında, toprakta uranyum bulduğunu belirtiyor. Fakat madenden etrafa kontaminasyonla nükleer patlamayı karıştırmamak gerekir. Madenin cevreye  etkisine yol acan izotoplar ile Çernobil ya da Fukuşima’da cevreye yayilan radyoaktif izotoplar farklidir. Bunlar biz yüksek doz da desek, düşük doz sınıfına giriyor”.  Tek bir aletle dar bir alanda yapılan araştırmanın ipuclari vereceği, ama  cevrede toprakta, suda, bitkide uranium ve baskaca radyoaktif izotoplari tesbit etmek icin çok daha kapsamlı bir araştırma yapmak gerektiğini belirtiyor Öktem.

Tehlike tüm Gediz Havzasına yayılmış olabilir

2004 yılında Ege üniversitesi Nükleer Bilimler Enstitüsü öğretim üyesi Prof. Dr. Mehmet Kumru’nun yaptığı bir araştırma, tehlikenin tahmin edilenden büyük olabileceğini ortaya koyuyor. Kütahya, Uşak, Manisa ve İzmir’deki sanayi kuruluşlarının kirlettiği Gediz’in İzmir Körfezi’ne döküldüğü bölgede radyoaktiviterde yükselmeler görüldüğü ortaya koyuyor. Uranyum, toryum, radyoaktif potasyum, radyum gibi radyoaktif  maddelerde yer yer artışlar tespit edilmiş ve kurşun, krom ve bakır elementlerinin ölçüldüğü araştırmada, ağır metallerin toksin özelliğinin körfezdeki canlılar için tehdit oluşturduğu vurgulanmış. Öktem’e gore  Körfezde radyoaktivite artışlarının yeniden araştırılarak güncelleştirilmesi ve Köprübaşı maden işletmesiyle baglantısının tartışılmasi gerekiyor.

Hayvanların otladığı radyoaktif alan

Peki Manisa Köprübaşı’ndaki radyoaktif kirliliğe karşı alınmış herhangi bir önlem var mı? 16 Ocak 2014 tarihinde uranyum alanına giderek araştırma yapan Enver Yaser Küçükgül’in Açk Radyo’da yayınlanan “Açık Yeşil” programının geçen haftaki bölümünde aktardıkları, alınmadığının en açık kanıtı: bölgenin etrafında herhangi bir tel örgü,tabela bile yok, etrafta hayvanlar otlatılıyor. “Radyoaktif madencilik için özel önlemler alınmalı. Manisa’da vahşi madenciliğin bir örneği yaşanmıştır” diyor Kürkçügil.

arif ali cangıNKP: “yörede sağlık taraması yapıldı mı?”

Yeşil Gazete’nin görüştüğü çevre avukatı Arif Ali Cangı, konuyla ilgili sorumlular hakkında soruşturma açmak için Manisa Valiliği’yle Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nı göreve çağırdıklarını  belirtiyor. Köylerde yaşayanların bir kısmının tedirgin olduğunu, çilek ekerek geçimini sağlayan çiftçilerin “bu mevzuyu kışkırtmayın” gibi bir tavır içinde olduklarını aktaran Cangı,“ama çoğunluk, kendini çocuklarının sağlığından sorumlu hissedenler yine de direnecek” diyor. Soruşturma dilekçelerine bir hafta içinde yanıt verilmesi lazım. Fakat hukuki süreç devam ederken 21 örgütten oluşan “Nükleer Karşıtı Platform” boş durmuyor;  30 Ocak tarihinde bir basın açıklaması yapıp “ekosistemin tüm unsurları açısından yörede bugüne kadar önlem almayanların sorumluluğunun tespit edilmesini” talep etti. Açıklamada “Burada, olağanın üzerinde zihinsel ve bedensel engelli olduğu, kanserli hasta sayısının fazla olduğu söylenmektedir. Bu iddialar doğru mudur? Yörede sağlık taraması yapılmış mıdır? Yapılmış ise nasıl bir sonuç alınmıştır?” sorularını yönelten platform bir nükleer santral macerasına sürüklenmekte olan Türkiye’de, radyasyon riskinin böylesine hafife alınmasının son derece kaygı verici olduğunun altını çiziyor.

nükleer

Radyoaktif bölgelerde önlem alınmazken yeni madenler açmak mı?

Platform meclisi bir komisyon kurup uranyuma karşı önlem almaya çağırıyor. Peki yıllar önce vahşi madencilik faaliyetleriyle açılan uranyum madenleri hiç bir önlem alınmadan terk edilip gidilirken,bugün devlet kurumlarının konuya bakış açısı nedir? 1 Temmuz 2013 tarihinde çıkan bir haber bir ipucu veriyor gibi: MTA Genel Müdürlüğü tarafından yayınlanan 2012 yılına ait Temel Ekonomik Göstergeler Raporunda son sekiz yılda madencilik ve taş ocaklarından 21 milyon 103 bin lira gelir edildiği müjdeleniyor. 9 bin 129 ton uranyum rezervi de dahil pek çok maden cevheri bulunan bulunan “cevher” ülkemizle ilgili öngörüleri eski Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız açıklıyor: “Türkiye’deki 40 bölgede sıcak nokta var. Bunları enerjiye dönüştürmemiz lazım”. 

(Yeşil Gazete)

 

 

 

İstanbul’u sizden koruyamadık, affedin – Pelin Cengiz

pelin cengizCumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Roma ziyaretiyle ilgili hayranlığını gizleyemediği, belki de ülke gündemini sarsan yolsuzluk ve hukuksuzluk konusunda kendisinden beklenen net mesajları veremediği için “gönderme” yapmayı tercih ettiği, “Şehrin yüzlerce yıllık ihtişamlı binaları, meydanları, sokakları öyle korunmuş ki, ne bir gökdelen ne de bir AVM var” tweeti gündeme damgasını vurdu. Gül’ün Roma için söylediği her iyi şey aslında İstanbul için yergi. Bu mesajların bize anlatmak istediği gerçekten neydi bilmiyorum, daha fazla niyet okuyuculuğu yapmayalım ancak, öncesinde mensubu olduğu bir iktidarın yarattığı kent ve doğa tahribatından yıllardır habersiz(miş) gibi davranmasını yadırgayanlardanım.

Kentsel tarihi binlerce yıl önceye dayanan İstanbul, Roma İmparatorluğu’ndan Bizans’a, Bizans’tan Osmanlı’ya ve Osmanlı’dan sonra da günümüze kadar büyüdü, genişledi, nüfusu arttı, dev bir metropol oldu. Aynı zamanda bizlere birbirinden zengin, eşi benzeri olmayan farklılıklar içeren kültürel, kutsal, tarihsel ve doğal miraslar bıraktı.

Kentlere göçle birlikte başlayan çarpık kentleşmenin ardından İstanbul, en büyük yapılaşma hamlesini, en yoğun talanı ve tahribatı son 11 yılda yaşadı. İçinden yüzyıllarca zenginlikler, ihtişamlar geçen bir kent, şimdi imar planlarında yapılan usulsüzlüklerle, yandaşlara parsel parsel pazarlanan, yolsuzluk skandalının merkezinde bir kent olarak karşımızda.

Roma’nın tarihÎ uzantısı olan İstanbul, bugün Paris, Londra, Barselona, Viyana gibi kentlerle aynı ligde yer alabilecekken, tarihe, kültürel mirasa saygısızlık, yönetimsel bilinçsizlik, cahillik, şeffaflıktan uzak denetimsizlik sebebiyle bir TOKİland’e, birTurkitsch diyarına dönüştü. 2010’da Süddeutsche Zeitung, Ottoman Disneyland diye dalga geçmişti ki, bence İstanbul için söylenmiş tüm tanımların ağababasıdır.

Yüzlerce AVM’si, rezidansı, oteli hatta dünya miraslarının çakmalarının bulunduğu Miniatürk’ü olan kentin bir tane şehir müzesinin olmayışı utanç verici değil mi?

Sulukule’yi dar gelirli insanları yerinden ederek AKP mahallesine çevirenler, aynı senaryoyu şimdi Tarlabaşı’nda uygulayanlar kimler?

Demirören’in gerçek bir open mall olan İstiklal Caddesi’nde üstelik tarihî Hüseyin Ağa Cami’nin zeminini çatlatarak AVM yapmasına izin verenler kim?

İçinde Emek Sineması’nın da olduğu Serkildoryan Han’ı yeni bir AVM’ye çevirenlere kim izin verdi? Narmanlı Han’ın aynı akıbete uğramayacağına kim kefil olabilir?

Yarısı kırık dökük Çin malı taşla, yarısı asfaltla yamalanmış İstiklal Caddesi’ni bu kente yakıştırıyor musunuz?

Taksim Meydanı’nı beton çölüne çevirenler, kim olabilir? Ya AKM binasını çürümeye terk edip polis karakolu hâline gelmesine göz yumanlar?

Majik Sineması’nı yıkıp yerine otel ve AVM yapmak için aldığı ruhsat iptal edilmesine rağmen inşaata aylarca devam edenlerden haberiniz var mı?

Gezi Parkı’nı AVM yaptırmamak için verilen mücadelede insanlar öldü, pek çokları sakat kaldı, hâlâ acıları sarılmadı fakında mısınız?

Haliç Metro Köprüsü ile Tarihi Yarımada’nın eşsiz manzarasının perdelenmesine izin verenler kim?

Yenikapı sahil dolgusuyla Tarihi Yarımada’nın anasını nasıl ağlattığınızın fotoğraflarını gördünüz mü?

Haydarpaşa Garı’nın AVM ve otele dönüşecek olmasını duydunuz mu?

Marmaray kazılarında bulunan İstanbul ve dünya tarihini değiştiren tarihî eserlere “çanak çömlek” nitelemesi yapanı hatırlıyor musunuz?

Dağa taşa dere yataklarına dizdiğiniz mahalle kültüründen uzak, ruhsuz, çirkin beton blokların mucidi TOKİ, hangi siyasi erkin kirli işlerinin aracısı?

Kuzey Ormanları’nı yok edecek üçüncü köprü, üçüncü havalimanı, Kanal İstanbul gibi projeler hangi iktidar eliyle pazarlanıyor?

Şu saydıklarım olurken kılınız kıpırdamış mıydı? Kıpırdamadıysa, İstanbul’u sizden ve beton zihniyetinizden iyi koruyamadık, haklısınız, affedin…

Pelin Cengiz – Taraf

Philip Seymour Hoffman New York’taki evinde ölü bulundu

Wall Street Journal’ın bildirdiğine göre dünyaca ünlü aktör Philip Seymour Hoffman, Manhattan’da bulunan evinde ölü bulundu.

2 Philip-Seymour-Hoffman-smiles-for-the-cameras_gallery_primary...2

46 yaşındaki aktörün ölüm nedeni henüz açıklanmadı. New York polis departmanından bir yetkili tarafından Wall Street Journal’e yapılan açıklamada Hoffman’ın West Willage’daki evinde ölü bulunduğu teyit edilirken ölüm nedeni hakkında yürütülen soruşturmanın sürdüğü kaydedildi.

New York Post’un bildirdiğine göre Philip Seymour Hoffman’ın cesedi bir arkadaşı tarafından 11:30’da (Türkiye’ye göre 18:30) bulundu.

(Yeşil Gazete, Huffington Post, Wall Street Journal, New York Post)

 

Güle Güle Pete Seeger

Pete Seeger konserde

Yaklaşık on yıl önce, ABD’nin Irak saldırısının hararetli dönemlerinden birinde, New York’un yaklaşık 100 kilometre kuzeyindeki 15 bin nüfuslu Beacon kasabası yakınlarından geçen 9 numaralı otoban kenarında 1.90 boylarında yaşlı bir adam dondurucu soğukta, sulu kar altında tek başına duruyordu. Yaşlı adam, elindeki karton kutudan kesilmiş bir parçadan yapılma basit pankartı periyodik olarak 180 derece dönerek otobandan geçen otomobillere gösteriyordu. Pankartta tek bir kelime yazıyordu: “Barış”. Yoldan geçen araçların bazıları korna çalarak bu korkulukvari figüre destek veriyor, bir kısmı ise ayıp el hareketleri ile tepki gösteriyordu. 84 yaşındaki bu yalnız ve ıslak barış aktivisti, geçtiğimiz hafta yitirdiğimiz Amerikalı halk şarkıcısı Pete Seeger’dan başkası değildi.[1]

Pete Seeger’ı tanıyanlar veya kendisinin nefret ettiği tabirle “kariyerini” (Seeger, “kariyer” kelimesi yerine “hayatımın amacı” kullanmayı tercih ediyordu) takip edenler için artık hayrete yol açmayacak kadar olağan bir durumdu bu. Bahse konu adam, 92 yaşında Occupy Wall Street hareketiyle birlikte yürümüş biriydi neticede. Ancak, Seeger ayrıca, yerelde gerçekleştirilen aktivizmin önemine de inanıyordu. Alec Wilkinson tarafından kaleme alınan ve Seeger’in talebiyle “’insanların bir oturuşta okuyabileceği” uzunluktaki biyografisi The Protest Singer’da dile getirildiği gibi, yereldeki sorunlarla mücadele için cesaret göstermek onun için son derece önemliydi. Bir sorun varsa kaçmak yerine üç kişi, iki kişi veya tek başına da olsa dik durup karşı çıkmak gerekiyordu. Dolayısıyla, 84 yaşında otoban kenarında barış pankartı tutmak onun için son derece normal bir eylemdi.

Ancak, bu yaklaşım, Seeger’in hayatının ilk yarısında naiflikle ve orta sınıf hassasiyetleriyle hareket etmekle suçlanmasına yol açtı. Doğru, repertuarının büyük bölümü madenci, çiftçi, köle vb. gibi grupların direniş veya özgürlük şarkılarından oluşuyordu ama yine de kendi orta sınıf aidiyeti orada duruyordu. Sonuçta, soyağacını iki yüz sene geriye kadar sayabilen iyi eğitimli, New England’lı Kalvinist bir ailenin (ki geniş ailesi içinden New York’a belediye başkanı bile çıkmıştı) mensubuydu. İdealist müzikolog babasının peşinde oradan oraya göçebe olarak geçen çocukluğu esnasında çok yoksulluk yaşadığı dönemler olsa da ailesi çeşitli bağlantılarını kullanarak onu iyi okullara ve son olarak Harvard’a sosyoloji okumaya gönderebilmişti. Gerçi Seeger, okulu ikinci sınıfın sonunda terk edecek; Woody Guthrie’nin de tavsiyesiyle “hayat okulu” okumak üzere ülkeyi bisiklet, otostop ve trenlere kaçak binerek gezecek ve gördüğü hemen her hak mücadelesi için konser verecekti ama bazı halk müziği püritanlarına göre hala New England’lı, naif fikirleri olan orta sınıf bir aktivistti.

Pete Seeger HUAC karşısında

Bu kısmi algı Seeger’in 1955’de ABD’de sol görüşlü insanlara karşı yürütülen cadı avı sırasında, Harvey Matusow kendi sorgusu esnasında Seeger’ın ismini verdikten sonra, ifade vermek üzere ABD Temcilciler Meclisi Amerikan Olmayan Faaliyetler Komitesi (HUAC) önüne çağrılmasına kadar devam etti. Seeger, 1949 yılına kadar Komünist Parti üyesiydi. 1949’da–hayatının sonuna kadar kendisini “küçük ‘k’ ile komünist” olarak tanımlamaya devam etse de–partiden ayrılacak, bu kararını daha sonra “hayatımın hiçbir döneminde gizli bir örgüte üye olma fikrinden hoşlanmadım” şeklinde açıklayacaktı.

Seeger, komite önünde de benzer bir tutum sergiledi. ABD Temel Haklar Bildirgesi’nin 5. Değişiklik maddesine göre kişilerin hükümet önünde kendilerini suçlu duruma düşürecek açıklamalar yapmaktan kaçınma hakları mevcuttur. Komite önüne çağrılan ve konuşmamayı seçen bir çok kişi bu hakkı kullanıyordu. Ancak, Seeger bu seçeneğin aslında suçlu olduğunu ima etmesinden hiç hoşlanmadı. Gizli saklıyı sevmese de açık konuşması halinde başka insanların başını belaya sokabileceğini de biliyordu. Dolayısıyla, komite önüne çağrıldığında başkalarına bela açabilecek hiçbir soruya cevap vermedi. Komite’nin kime konser verdiğine ilişkin ısrarlı sorularına sabırla, arzu ettikleri takdirde aynı şarkıları onlara da söylemeyi teklif ederek cevap verdi. Bir ara komite ısrarı artırınca ise her zamanki saygılı ve yumuşak üslubuyla “hiçbir iştirakim, felsefi veya dini görüşlerim veya siyasi inançlarım, herhangi bir seçimde nasıl oy kullandığım veya bu özel şeylerin herhangi biriyle ilgili hiçbir soruya cevap vermeyeceğim. Herhangi bir Amerikalıya böyle sorular sorulması, hele ki böyle bir baskı altında, son derece uygunsuzdur”[2] diyerek nokta koymuştu.

Pete Seeger ve "nefreti sarıp teslim olmaya zorlayan" banjosu

Seeger’in komite önündeki bu dik duruşu ona bir yıl hapis cezası olarak geri dönecek; cezanın infazı ertelenecek ve ancak, temyiz sonucunda nihayet 1962 yılında hapis yatmaktan kurtulabilecekti. Tabii bu arada kara listeye alınmıştı. Radyolarda parçaları çalınmıyor, televizyonlara davet edilmiyor, konserleri sağcı gruplar tarafından engelleniyordu. Yine de bu dönemde gospel kökenli eski bir parça, Pete Seeger’in yorumladığı şekliyle “We Shall Overcome[3] (dinleyenleri nasıl söylemeye teşvik ettiğine dikkat!), ABD’de vatandaş hakları mücadelesinin en önemli sembollerinden biri haline gelecekti. Sözleri eski bir Kazak halk şarkısından ilham alarak yazılan “Where Have All The Flowers Gone” ve sözleri büyük ölçüde Eski Ahit’in Vaiz bölümünden alınan “Turn, Turn, Turn[4] sırasıyla The Kingston Trio ve The Byrds grupları tarafından meşhur edilecek ve tüm zamanların en bilindik barış şarkıları arasına girecekti.

Pete Seeger - Bob DylanAynı dönemde, kendisinin de kurucuları arasında olduğu Newport Halk Müziği Festivali’nde Bob Dylan ile yaşadığı olay çok konuşuldu. Efsaneye göre, Dylan sahnede Maggie’s Farm’ı elektrikli enstrümanlarla icra ederken Seeger baltayla elektrik kablolarını kesmeye teşebbüs etmişti. Seeger ise yıllar sonra verdiği mülakatlarda kabloları baltayla kesme tehdidi savurduğunu ama meselenin elektrikli enstrümanlar olmadığını söyleyecekti. Zira bir gün önce festivalde Howlin’ Wolf da elektrikli bir set çalmıştı. Seeger’a göre sorun berbat ses sistemiydi. Dylan’ın söylediği parçanın sözleri anlaşılmıyordu.

Bu anektod aslında Seeger’ın müzikle ilişkisinin kısa bir özeti sayılır. Seeger, müzikolog babasının yıllar önce kaleme aldığı ilkeleri yaşamının sonuna kadar savundu. Bunlar kısaca şöyle özetlenebilir: 1. Müzik, diğer sanatlar gibi kendi içinde bir amaç değil, daha büyük amaçlara ulaşmak için bir araçtır. 2. Bir grup faaliyeti olarak müzik, bireysel başarı getiren müziğe yeğdir. 3. Müzik yapmak esastır, müzik dinlemek teferruattır.[5] “İnsanlar bazen diğerlerinden daha fazla inandığın bir kelime var mı diye soruyor. Evet var: Katılım… katılım sağlamak hep benim hayatımın amacı oldu”.[6] Dolayısıyla, herhangi bir parçanın sözlerinin işitilememesi, parçaya eşlik edilememesi Seeger için kabul edilemezdi. Belki de bu nedenle, 1973’de yazdığı My Rainbow Race (Benim Gökkuşağı Irkım) parçasının 2012’de Norveç’te onbinlerce kişi tarafından Anders Behring Breivik’in yargılanması sırasında ülkedeki pek çok meydanda eş zamanlı olarak söyleneceği haberini aldığında haberi veren Lillebjørn Nilsen’e sesi titreyerek sadece “Amanın, aman efendim. Size iyi şanslar dilerim”[7] diyebilmişti.

1962’de Rachel Carson’un meşhur kitabı Sessiz Bahar’ı okuduğunda oluşmaya başlayan çevre bilinci, yaşadığı Hudson nehri kıyısında yaygın çevre kirliliğine şahit olmasıyla yaklaşık bir asırlık hayatının son çeyreğinde, yukarıda bahsi geçen yerellik ve katılımcılık ilkeleriyle uyumlu olarak bir çevre aktivistine dönüşmesine yol açmıştı. Hudson nehrinin temizlenmesi için 1960’lı yılların sonlarında bir kampanya başlatılmasına önayak olmuştu. Bu öyle yarım yamalak yapılmış bir kampanya değildi. İnsanları nehrin temiz olduğu zamanları hatırlamaya teşvik etmek için 25 metrelik bir şalopa inşa ettirilip nehirde yüzdürülmeye başlandı. Aradan geçen sürede kurulan Clearwater örgütünün çalışmaları sayesinde bugün Hudson nehrinde tekrar yüzmek dahi mümkün.

Clearwater Şalopası

Seeger’in çevreciliği yerelle sınırlı değildi elbette. İklim değişikliği meselesine de kafayı takmıştı. “Bugünlerde hayatımın amacı derin anlaşmazlıklarımız olan insanlarla konuşma yöntemleri bulmamız gerektiğine dikkat çekmek. Aksi takdirde yüzyıl sonunda insan türü diye bir şey olmayacak”[8] diyordu.

Sadık dostu ve hayat arkadaşı Toshi’yi yaklaşık altı ay önce kaybettiğinde bile mücadele gücünden bir şey kaybetmeyen bu asırlık dev çınara güle güle. Yolu açık olsun. Tevazusu yüzünden ülkesi dışında müzik dünyasının büyük kesimi bile kaybını dolaylı yaşıyor. Onun gibisi kolay gelmez.

Elveda Pete


[1] The Protest Singer, Alec Wilkinson, Alfred A. Knopf, New York, 2009, s. 119

[2] http://www.peteseeger.net/HUAC.htm

[3] Bu düzenlemenin Joan Baez tarafından icra edilen mükemmel yorumuna da yer vermesek içimizde kalır: http://www.youtube.com/watch?v=lnFwR8G6u2g

[4] http://incil.info/kitap/Vaiz/3

[5] The Protest Singer, Alec Wilkinson, Alfred A. Knopf, New York, 2009, s. 53

[6] a.g.e, s. 106

[7] http://www.dailykos.com/blog/BOHICA/

[8] The Protest Singer, Alec Wilkinson, Alfred A. Knopf, New York, 2009, s. 117

Ekonomik kriz kapıda mı?

ahmet aşıcıSon günlerin en çok tartışılan konusu bir ekonomik kriz var mı yok mu? Rivayet muhtelif. Hükümete yakınlık-uzaklıkla açıklanabilecek çoğunluk analizlerin dışında objektif ve olayı faiz-borsa-döviz üçgeni dışında ele alan değerlendirmeler yok denecek kadar az.

Anlatılan hikaye kabaca şu: Hükümetin yolsuzluk soruşturmalarına karşı yargı bağımsızlığına müdahalesi, Merkez Bankası bağımsızlığını zedelemesi, piyasa sistemindeki oyuncuların kurumlara olan güvenini azaltmış, cari açığı hızla artan Türkiye’nin geleceğine ilişkin beklentiler bozulmuştur. Bunun da döviz kuruna yansıması doğaldır. Döviz kurundaki dalgalanmanın ekonomik krizi tetiklememesi için Merkez Bankasının faiz artırımına gitmesi anlaşılır bir hamledir. Ancak hükümet baskısıyla bu engellenmeye çalışılmış, sonuçta da geç kalınmış, maliyet artmıştır. Doğru ancak eksik olan bu analizden çıkan sonuç şu: Faiz yükseldiyse bunun sorumlusu faiz lobisi değil, hükümetin kendisidir. Yaşananlar, hukuk devletine, basın özgürlüğüne, kurumların özerkliğine yapılan müdahalenin bir sonucudur. Buraya kadar tamam, ancak yukarıdaki analizi bir adım daha ileriye götürdüğünüzde, sanki hükümet geri adım atsa, söylemlerini yumuşatsa, ekonomik dengeler tekrar yerli yerine oturacak, Gezi öncesi “ekonomisi şahlanan Türkiye” geri dönecek gibi bir beklenti ortaya çıkıyor ki, itirazım buna. Keşke herşey bu kadar basit olsaydı.

Bu yazıda işleyeceğim temel tezim: Hükümetin uygulamakta ısrar ettiği ekonomik model toplumsal ve ekolojik sınırlara gelip dayanmış, tıkanmıştır. Özellikle Gezi sonrası dönemde yürütülen sindirme, ötekileştirme ve en son yolsuzluk soruşturmalarına karşı yargı kurumuna yapılan müdahaleler bu tıkanıklığı aşmak için yapılan hamlelerdir. Yani ekonomik dengeler yargıya müdahale edildiğinden dolayı bozulmamış, bu ekonomik yapı tıkandığı için yargıya müdahale edilmek zorunda kalınmıştır. Bu da güveni zedelemiş, döviz kuru ve faize yansımıştır. Bu çalkantının bir ekonomik krize dönüşmemesi için hükümetin önünde iki seçenek vardır. Mevcut ekonomik yapıda ısrar edilirse, demokrasiden ve açık ekonomiden vazgeçilmesi, fiili bir olağanüstü hal rejimi kurulması gerekir ki, bunun emareleri ortadadır. Ya da yargı bağımsızlığından, basın özgürlüğüne birinci sınıf bir demokratik sistem içinde doğasına, insanına saygılı, daha adil bir ekonomik modele geçilmesi. Gönlümüz tabii ki ikincisinden yana!

Kriz var mı yok mu?

Makroiktisat ne söylüyor? Yazında en çok kullanılan kriz göstergelerinden biri döviz kurundaki yıllık değişme oranıdır. Eğer yerli para yabancı paralar karşısında bir yıl içinde %25’ten fazla değer kaybetmişse bu bir döviz krizine işaret eder. Bugün itibariyle dolar kuru 2.25 TL. Bundan bir yıl önce ise 1.77 TL idi. Bir yıllık yükseliş %27 civarında. Bu göstergeye bakarsak, halihazırda bir döviz krizi içinde olduğumuzu söyleyebiliriz. Döviz krizinin, 2001’de yaşadığımız cinsten geniş çaplı bir ekonomik krize dönüşüp dönüşmeyeceğini söylemek için daha fazla veriye ihtiyacımız var. Bu veriler henüz yayınlanmadı ancak tüm öncü göstergeler, ekonomik kurumların tutumları ve hükümetin olaya yaklaşımı derin bir ekonomik krize doğru hızla gitmekte olduğumuzu işaret etmekte.

Son aylarda, hukuk, kent hakları, en son ekonomi alanında, hızlı bir öğrenme sürecinden geçtiğimiz için döviz kurunda yaşanan yükselişin ekonomik krizi nasıl tetikleyeceğini hepimiz az çok öğrendik. Kısaca, kazandığından fazla harcayan, yani büyürken cari açık veren bir ekonomik yapımız var. Bu dış borçların artması anlamına gelir. Kamu, 2001 krizi sonrası mali disipline kavuşsa da, özel sektörün net dış borçları hızla arttı. Ulaştığı nokta 165 milyar dolar civarında. Özel sektör TL olarak kazandığı parayı dolara çevirip ödemek zorunda. Dolar cinsinden borç aynı kalsa da TL’ye çevirdiğinizde hızla yükselmiş durumda. Doların yükselmesini frenleme amacıyla bir hafta geç kalındığı için, olması gerekenden daha fazla artırılmak durumunda kalınılan faiz oranları, dış borçlarını ödemek için içeriye yaptığı satımları artırmak zorunda olan özel sektör için ikinci bir kötü haber. Yükselen faizler bırakın satışları artırmayı düşürecektir. Yükselen faiz borcunu yeni borçlanmayla döndürmeye çalışan kamu maliyesine de ek maliyet yükleyecek, bütçe açığını ve kamu borcunu artıracaktır. Tam bir fasit dairenin içindeyiz yani. Bu gidişat üzerinde herkes hemfikirken, bu “aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık” durumuna nasıl geldik ve buradan nasıl çıkılacağı konusunda görüşler muhtelif. Her konuda kabak gibi kolayca ortadan ikiye ayrılan ülkede haliyle bu konuda da iki farklı görüş var. İlki, hükümet ve ona yakın kalemlerin, yukarda bahsettiğim gibi, faiz lobisi vs. komplo teorileri sosuyla sunulan açıklamaları. Yerseniz! İkincisi ise, daha ayakları yere basan açıklamalar. Faiz artışının arkasında komplocu aramamak gerektiği, hükümetin özellikle Gezi sonrası izlediği siyaset ve FED’in kararları gibi dış etkenlerin ön planda olduğu açıklamalar bunlar. Bu krizden nasıl çıkılacağı konusu ise daha şenlikli. Hükümet tarafının akıllara ziyan planı hakkındaki en iyi değerlendirme Zaytung’un sayfalarında yapılmakta. Daha geçtiğimiz aylarda Cumhurbaşkanı Gül’ün devlet nişanı ile ödüllendirdiği, gelecek yılların Nobel İktisat Ödülü adayı, MIT öğretim üyesi Daron Acemoğlu’nun yaptığı tüm çalışmaların aksine, kendince işleyen kurumları (yargı bağımsızlığı, basın özgürlüğü, örgütlenme hakkı vs.) hepten yıpratarak bu krizden çıkılabileceğini düşünüyor hükümet. TÜSİAD’ından meslek odalarına, aydınlarından sıradan vatandaşına, herkesin cevabını bildiği “yargı bağımsızlığı olmayan bir ülkeye yabancı sermaye neye güvenerek gelecek?” sorusunu sormak “vatan haini” ilan edilmenin en kısa yolu olmuşken neyi nasıl tartışacağız?

Faiz Lobisi var mı yok mu? Varsa nereden çıkıp da başımıza üşüştüler?

Temel makroiktisat dersi almış herkes bilir ki, faiz paranın fiyatıdır. Her fiyat gibi, özellikle finansal varlıklar da bu geçerli, düzeyi geçmişte yaşananlarca değil gelecekte yaşanabileceklerle belirlenir. Yani beklentilerle ilgilidir. Faiz yaşanan sıkıntıların bir sebebi değil, yaşanan ve yaşanacak olan sıkıntıların bir sonucudur. Düdüklü tencerenin içindekileri sonsuza kadar ısıtamazsınız. Bir vakit sonra içerdeki basıncı düşürmeniz gerekir, yoksa tencere patlar. Artan gerilim tencerenin içindeki basınç gibidir, tencereyi (siz ülke diye okuyun) patlatmak istemiyorsan ya buhara yol vereceksin (yani faize) ya da tencerenin altını kapatacaksın (yani ülkeyi geren söylem ve icraatı bir kenara bırakıp kurumlara gereken değeri vereceksin). Tencereyi patlatan basınçtır ama basıncı artıran da ocağın altını kapatmayan siyasi iradedir.

Faiz lobisi kimdir nasıl oluşur?Basındaki kimi kalemlerin türlü cambazlıklarla Avrupa’daki LIBOR Skandalı’nı kullanarak varlığını ispat ettiklerini düşündüğü“faiz lobisi”, birtakım malum çevrelerin “düğmeye basmasıyla” ortaya çıkmış karanlık bir çete değil, bu hükümetin çağrısıyla toplanıp gelmiş, “Wall Street çakallarından” başkası değildir. Onlar durduk yere gelmemiştir, hükümet tarafından Türkiye’ye bizzat davet edilmiştir. Gezi olaylarına verilen tepki, 17 Aralık sürecinde yaşananlar Türkiye’yi açgözlü spekülatörlerin insafına bırakmıştır. Gelen mi suçlu, çağıran mı? Faizi yükseltmek için ellerinden geleni geçmişte yapmışlar, gelecekte de yapacaklardır elbet. Onların varlık sebebi budur, bunda şaşılacak bir şey yok. Daha da ötesi, faiz lobisine davetler Gezi ve 17 Aralık’la da sınırlı değildir. ÇED gibi yasal zorunlulukları yerine getirmediği için Avrupa bankalarından çok daha ucuza bulabileceği kredileri yurtiçindeki bankalardan sağlamak adına 2 misli faiz ödeyen de bu hükümettir. Faiz lobisi başımıza üşüştüyse, onları davet eden ve istediğini veren bu hükümettir ve şikayet etmeye hakkı yoktur.

3. Sınıf kurumsal yapıyla 1. Sınıf bir ekonomi olunamaz!

Gezi ve 17 Aralık süreçlerinin ortaya çıkardığı en önemli iktisadi gerçek kanımca budur. Türkiye’yi 2023’te dünyanın en büyük 10. ekonomisi yapmak, Halkbank’ı büyük bir uluslararası marka haline getirmeye çalışmak, milli irade izin verdiği sürece, elbette kihükümetin hakkıdır. Ancak, bu “vizyon” için olmazsa olmaz birtakım koşullar vardır. Üniversitenin özerkliği, yargı, emniyet ve basın özgürlüğü gibi kurum ve kavramların içi boşaltılarak bunlar başarılamaz. Uzatmaya gerek yok, basın özgürce işini yapabilseydi, hükümet ve çevresi hakkında bu kadar yolsuzluk iddiası birikmeyecekti. Üniversiteler ve diğer kurumlar iktidarların siyasi gücünü tahkim etme yerine, bağımsız bir şekilde bilgi ve karar üretme yönünde desteklenmiş olsaydı, varolan sorunları derinleştiren değil, hafifleten ve çözümüne katkı koyan bir rol üstlenebilirlerdi. Yargı sistemi bağımsız, basın özgür, kurumlar etkin çalışabilseydi, bölgesinde siyasi ve ekonomik bir güç olmak isteyen bir Türkiye’de ne Halkbank’a operasyon yapılabilir, ne de MİT’in kontrolündeki TIR’ları bu kadar kolay deşifre edilebilirdi. Bu kurumsal yapı bu vizyonun altında ezilmiş, dağılmıştır. Ya bu vizyondan vazgeçeceğiz, ya da bu niteliksiz, birbiriyle kavgalı kurumsal yapıdan.

Hükümet bu işin ayırdına varmış mıdır acaba? Yani insan sormadan edemiyor: Halkbank’ı uluslararası bir marka haline getirmek, milyarlarca dolarlık petrol paralarını Türkiye’de değerlendirmek için alındığı söylenen onca risk, ayakkabı kutularına girmesi engellenemeyen 4-5 milyon dolar sebebiyle nasıl harcanabildi? İyi niyetli düşünüp, “hükümet atayacağı genel müdürün hangi tiynette olduğunu nerden bilsin, her çuvaldan çürük bir iki elma çıkar” diyelim. Doğrudur , kimse o genel müdürü yolsuzluk yapsın diye oraya getirmez. Ancak, öyle bir iklim yaratırsınız ki, bunlar kaçınılmaz olur. Altyapısız, idmansız bir şekilde madalya kazanmaya zorlanan atlet nasıl çareyi doping yapmakta buluyorsa, 3. Sınıf bir kurumsal yapı altında marka yaratmaya zorlanan genel müdür de, almaması gereken riskleri alır ve bir çuval inciri 4-5 milyon için berbat eder. Benzeri bir tartışma bugün Merkez Bankası’nın faiz artırma kararının zamanlamasıetrafında dönüyor.

Merkez Bankası Bağımsızlığı ve İtibarın Önemi

Türkiye 2001 öncesine göre ekonomik kurumsallaşmada bir hayli yol katetti. 1980’den 2000li yılların başına kadar yaşadığımız yüksek enflasyonu ancak Merkez Bankası’nı bağımsızlaştırarak düşürebildik. Bunun sonucunda faizler düştü, AB ile üyelik sürecinin başlamasıyla da ilk yıllarda doğrudan sermaye yatırımlarında ciddi bir artış ve bunun sonucunda da hızlı bir ekonomik büyüme hızı yakalayabildi hükümet. Ekolojik ve toplumsal maliyetlerini bir kenara bırakırsak, oyunun kurallarını anlayıp ona göre oynayan AKP hükümetlerinin bir başarısıdır bu. Ancak, ekonomi yönetiminde, 2008 küresel krizi ile başlayıp 2013’te iyice su yüzüne çıkan görüş ayrılıkları başta Merkez Bankası olmak üzere tüm kurumları baskılamaya başladı. Eski Ekonomi Bakanı Çağlayan ile Başbakan yardımcısı Babacan arasındaki döviz kurunun düzeyi üzerindeki tartışmalar akıllarda. Bir yanda 2023 Vizyonu gereği üretimi ve yatırımı hızlandırmak için faizleri baskılamaya çalışan Çağlayan, öte yanda cari açık ve enflasyon hedeflerini gözettiği için tersini savunan Babacan. Böyle bir ortamda iyice “sünepeleşen” bir Merkez Bankası ile karşılaşıyoruz. Hükümetle belirlediği enflasyon hedefine ulaşmak için yapılması gerekenleri belirleme ve uygulama konusunda yasal güvenceye sahip bir kurum bile gereken kararları zamanında alamadığı için eleştirilmekte bugün. Bir hafta önce müdahale edilseydi çok daha az bir faiz artırımıyla doların artışı frenlenebileceği iddia ediliyor. Belki de yine başarılı olamayacak faizleri varolan düzeylere çıkarmak zorunda kalacaktı. Ama o zaman bir kurum olarak Merkez Bankacılığı jargonunda çok önemli bir yere sahip olan “itibarına” halel gelmemiş olacaktı. Oysa tüm bu yaşananlardan sonra, finansal piyasalar anladı ki Merkez Bankası bağımsız falan değil, hükümetin baskısı altında. Zaten faiz artırımına rağmen dövizin yükselmeye devam ediyor olmasının arkasında da bu yatıyor.

Bunlar bilinen, çoğunluk iktisatçı tarafından değinilen hususlar. Cari açığını kapamak için sürekli yurtdışından para girişine mahkum bir ekonomide, faizler politik söylem ve uygulamalara oldukça duyarlı hale gelir. Yabancı sermayeyi ürkütecek uygulamalar sermaye çıkışına, o da dövizin değerlenmesine sebep olur. Yok eğer, döviz yükselmesin derseniz TL’nin çekiciliğini yani faizi artırmanız gerekir. Faiz artışının dövizin ateşini alabilmesi ise Merkez Bankası’nın itibarına, yani politik baskıdan uzak karar alabilme yetisine bağlıdır.

Gezi, 17 Aralık süreci yaşanmasaydı da ekonomik kriz kapıya dayanmıştı zaten!

Kanımca yukarıdaki değerlendirmeler yaşadıklarımızın ve bundan sonra yaşayacaklarımızın dar bir tasviridir. Tezim odur ki, Gezi ve 17 Aralık süreci olmasa dahi bu sıkıntıları belki Ocak 2014’te değil ama misal Nisan 2014’te illa ki yaşayacaktık. Gezi olayları ve yolsuzluk soruşturmaları gerçeklerle yüzleşmeyi sadece biraz öne almıştır. Zira krize götüren dinamik iddia edilen yolsuzlukları örtmeye çalışan iktidara olan güvenin azalması sonucunda artan döviz ve faiz değil, hükümetin son yıllarda içine sıkışıp ülkeyi de içine tıkıştırmaya çalıştığı ekonomik modelin açmazlarıdır. Bu ekonomik yapının tıkanmış olmasıdır.

İlkin şu tespiti yapmak gerekiyor. 2003 yılında iyice küçülmüş bir ekonomi devralan AKP bunu hızla büyütebildi rahatlıkla. AKP’nin elini kolaylaştıran bir diğer unsur 11 Eylül saldırıları sonrası Körfez ve Arap sermayesini Türkiye’ye çekebilmesiydi. ABD’deki genişlemeci para politikasını da burada anmak gerekiyor. Bu kolay paranın varlığı Türkiye ekonomisinin yapısal sorunu olan cari açıkla yeterince ilgilenilmemesi sonucunu doğurdu. Ekonominin yapısal sorunlarına ilişkin yapılan teşvik çalışmaları da genel kurumsal yapının kalitesizliğinden ötürü oldukça etkisiz kaldı. Bunun yerine, vahşi bir üretim ve ihracat atağına girişildi. İstanbul sermayesi yerine Anadolu sermayesi desteklendi, iyice kurumsallaşmış, AR-GE yapıp katma-değeri yüksek ürünler üretebilecek holdingler yerine KOBİ’lerin desteklenmesi ekonomik olmaktan çok siyasi bir karardı. KOBİ’ler ARGE konusunda teşvik edildilerse de bunda başarı sağlanamadı, ancak ihracat her yıl rekorlar kırıyordu, ne gam. Ne var ki, ihraç ürünlerinin katma-değerinin giderek düşmesi engellenemedi. KOBİ sahiplerini uçaklara doldurup Asya’nın Afrika’nın uzak diyarlarında iş bağlantıları kurmakla övünen hükümet, ihraç edilen ürünlerin niteliğiyle yeterince ilgilenmedi. Misal, 100 dolar ihracat geliri için satılması gereken ürün miktarı her yıl arttı, bu da Türkiye doğasının ve insanın sömürülmesinin önündeki engellerin teker teker kaldırılmasıyla kolayca başarıldı. İçerde de benzer bir durum yaşandı. Yerli talep, konut, lüzumsuz ve empoze edilmiş projeler üzerinden canlı tutulmaya çalışıldı. İnşaat için gereken demir-çelik hurda olarak dışarıdan alınıyor, onlar da yine dışarıdan ithal edilen doğalgaz ve kömürle çalışan santrallerde üretilen enerji ile işlenebiliyordu. “Enerji açığı” var denilerek girilmedik dere, termiksiz bir kent bırakmamacasına enerji yatırımları vazgeçilmez olarak sunuluyordu. Hükümete göre, daha çok üretmemiz lazımdı, daha çok üretmek içinse daha çok enerji santrali, ancak bunun için de, ne yazık ki, daha çok ithalat gerekiyordu. Lüzumsuz projeler ÇED süreçlerinden bir gecede muaf tutuluyor, koruma altındaki alanlar her türlü ekonomik faaliyetin emrine verilebiliyordu. Kentlerin kadim mahalleleri kentsel dönüşüm altında yandaş sermayeye peşkeş çekiliyor, kentlerdeki kamusal alanlar, parklar kimseye danışmadan rezidans, AVM’ye dönüştürülebiliyordu. Doğaya ve kamusal alanlara saldırının şiddeti Cumhuriyet tarihinde hiç bu kadar yüksek olmamıştı. Emek de bu vahşi gelişmelerden payını aldı. Uluslar arası rekabet için emeğin payının, yani ücretlerin düşürülmesi taşeronlaştırma, esnekleştirme, güvencesizleştirme ile kolayca sağlanabildi. Nasıl olsa dışarıda bekleyen 3.5 milyon işsiz vardı. Tüm bu gelişmelerin, emek ve doğa cephesinde tepki çekmemesi düşünülemezdi. Örgütlü olmasa da yerel çevre direnişleri, kent hakları hareketleri hükümetin elini siyaseten zorlamaya başlamıştı ki Gezi olayları ve ardından iktisaden sıkışan iktidar koalisyonunun içinde başlamış olan çekişmenin gün yüzüne çıktığı yolsuzluk soruşturmaları fitili ateşledi ve işte bugüne geldik.

Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan?

Sonuçta bir ekonomik krizle karşı karşıyayız ancak bununla mücadele için sebep-sonuç ilişkisini doğru kurmak gerekiyor. Yani cevap vermemiz gereken soru şu: Hükümetin yargıya müdahalesi mi ekonomik krize davetiye çıkardı yoksa tıkanan ekonomik sistem mi bu müdahaleleri gerektirdi? Bence ikincisi. Mevcut ekonomik yapı yolsuzluk üretmek zorundaydı. Zira hükümet, derelerde, lüzumsuz projelerde, kentsel dönüşümde, imar izinlerinde sıkışmaya başlamış, adım atacak yeri kalmamıştı. Azalan şeyin değeri artmış, ona ulaşmak için yeni yollar da kolaylıkla bulunmuştu. Ekonomik yapının şişirdiği emlak balonu, arsa maliyetlerini artırmış, varolan imar sınırları içinde kar etmek imkansızlaşınca, iddia odur ki, araya rüşvet çarkı girmişti. İstanbul Belediye Başkanı ve Meclisi, imar değişikliklerini görüşmekten rutin belediyecilik hizmetlerini tasarlamaya vakit bulamaz hale gelmişti. Ne kadar karşı çıksa da, 3. Köprü, havalimanı gibi büyük ölçekli planlarda olmayan lüzumsuz projeler, kanuna aykırı biçimde, merkezi hükümet tarafından planlara kolayca sokuşturulabilmişti zaten.

Halkbank olayına dönelim. Kaynak için uluslar arası bankaların birbirini çiğnediği küresel ortam da Halkbank’ı uluslararası bir bankaya dönüştürmek için elverişli bir ortam değildi. Hükümet sadece coğrafi ya da ekolojik anlamda sıkışmamış, bir de son krizle iyice daralmış uluslar arası finansal piyasalarda kendine yer açmaya çabalıyordu. Bu dar alanda birinin ayağına basmadan adım atmak mümkün değildi. Ama yine de riskler alındı, milyarlarca dolarlık petrol ve doğalgaz gelirlerinin Türkiye’de Halkbank tarafından değerlendirilmesi tam sağlanıyordu ki yatak odalarından fışkıran paralar yolsuzluk soruşturmasına konu oldu, hevesimiz de kursağımızda kaldı. Genel müdürünü denetleyemeyen, hadi onu geçtim, bunu sorgulamaya çekinen bir basın ortamı yaratan, yani kurumları etkisizleştiren bir hükümetin bu olayı komplo teorileriyle açıklamaya çalışması anlaşılır olsa da, sonuç değişmiyor.

Ne yapılabilir?

Hiç bir açıdan sürdürülebilir olmayan bu yapının değişmesi gerekiyor. Uzun vadede, yargı bağımsızlığı, basın özgürlüğü, Merkez Bankası bağımsızlığı en ileri düzeye getirilse dahi varolan kriz koşullarından uzaklaşmak mümkün görünmüyor. Zira, kurumsal yapının çzöülmesi sırf bu ekonomik yapının iyi işleyebilmesi için bir gereklilikti. Dolayısıyla, evrensel standartlarda tekrar inşa edilecek bir kurumsal yapı ile mevcut ekonomik yapı uyumsuzdur ve sürdürülebilir değildir.

Hükümetin önünde tek bir seçenek vardır, o da evrensel standartlara uygun kurumsal yapıyı kurmak ve onunla uyumlu bir ekonomik modeli uygulamaya koymaktır. Doğasına, insanına saygılı, değer üretirken doğasını insanını sömürmeyen, özgürlüklerini haklarını kısıtlamayan adil bir düzen tasarlanabilir, kurulacak kurumsal yapının ekonomik modele, günümüzde olduğu gibi köstek değil destek olması sağlanabilir. Açıktır ki bu zorlu ve uzun vadeli bir iştir. Kısa vadede, ekonomik çalkantının krize dönmemesi için kurumlara itibarlarının geri verilmesi, yolsuzluk soruşturmalarının hiçbir şaibeye fırsat vermeden sonuçlandırılması gerekmektedir. Bu uzun vadede sorunumuzu çözmez ancak bize bu köklü sorunlarımızı çözmek için zaman kazandırır.

 

Doç. Dr. Ahmet Atıl Aşıcı, İTÜ Öğretim Üyesi, YSGP MYK Üyesi

 

Tüketim toplumunun kutsal mekânları AVM’ler ve Brezilya’daki AVM işgalleri üzerine – Erol Anar

erol anarBrezilya’da son zamanlarda moda olan “rolezinho”, özellikle gençler tarafından sosyal medya aracılığıyla yapılan çağrılarla, alışveriş merkezlerinde (AVM) toplu bir buluşma olarak niteleniyor. Bu, küçük bir gezi yapmak, bir tur atmak anlamına geliyor. Ȍzellikle Facebook’ta konu ile ilgili bir sayfa açılıyor ve hangi AVM’de ne zaman buluşulacağı belirtiliyor. “Rolezinho” özellikle son haftalarda São Paulo kentinden, ülkenin diğer yerlerine yaygınlaştı.

Gençler ise, AVM’lerin kendilerine ayrımcılık uyguladıklarını ve “yoksul oldukları ya da deri renkleri” nedeniyle bazen AVM’lere alınmadıklarını dile getiriyorlar.

AVM işgalleri politik bir eylem biçimi mi?

Rolezinho, ilk bakışta politik içerikli bir eylem değil. Zaten günümüz gençliğinin büyük kesimi politik eylem yapacak kapasitede değil, çünkü sistem tarafından apolitik olarak yetiştirildiler. Politik olmanın tersine, “kapitalizmin nimetlerinden” istediği gibi yararlanamama durumu da bu çeşit eylemlere yol açıyor. Ȍrneğin Sao Paulo’da geçen ay 6 bin genç, bir AVM’yi işgal etti. Araba parkında arabalara hasar verdiler, AVM’de dolaşan insanlara saldırdılar ve gasp, yağmalama eylemi yaptılar. Ȍzellikle Favela”lardan (gecekondu) gelen gençler, son model cep telefonu, LCD televizyon, marka elbise ve ayakkabı istiyorlar. Yani kapitalizmin fetişlerine sahip olma içgüdüsü bir tür.

Eduardo Galeano, Meksikalı baskı ustası Jose Guadalupe Posada’nn çizimlerini yaptığı “Patas Arriba (La Escuela del Mundo Al Revés” adıi kitabında bu durumu şöyle ifade ediyor: “Eşyaların giderek daha çok, insanların ise giderek daha az önemli olduğu bu uygarlıkta amaçlar, araçlar tarafından ele geçirilmiş: eşyalar seni satın alıyor, otomobiller seni kullanıyor, bilgisayarlar seni programlıyor, televizyon seni seyrediyor. İnsanlara gerçek varoluşu bahşeden fetişlere sahip olmak için, her saldırgan kurbanının sahip olduklarına sahip olmak istiyor; kurbanının kurban olmadan önce olduğu kişi olmak için.”

Bu işgaller, görünüşte antikapitalist değil, tam tersine kapitalizmin ürünlerine sahip olmak isteyen bilinçsiz bir toplu harekettir. Ancak, paradoksal olarak görünse de, her ne kadar bilinçsiz ve apolitik gençlerce yapılan bir eylem olsa da, özünde neoliberal şiddetin, yoksul olmanın verdiği öfkenin ve gecekondularda (favela) herşeyden yoksun olarak yaşamanın alt sınıflarda yarattığı öfkenin yol açtığı eylemlerdir. Bilinçsiz, kendiliğinden çeşitli yeni eylem biçimleri doğuyor.

Bu eylemlerin politik içeriğe sahip olma şansı var mı?

Yalnızca bu süreçte bu işgallerden bir tanesi politik içerikliydi. Çünkü işgali gerçekleştiren insanlar politik insanlar olan Topraksız Köylüler Hareketi (MST) üyeleri idi. MST üyeleri, São Paulo’da AVM işgal eylemi yaptılar. Bu da gösteriyor ki, bu “rolezinho” AVM işgalleri, toplumun politik kesimleriyle buluştuğu ölçüde politikleşebilir ve daha sonuç alıcı bir eyleme dönüşür. Eylemler politikleştiği anda da, şimdi eylemler sırasında görülen bireysel hırsızlık, bireysel yağmacılık, halka yönelik gasp olaylarından da arınır ve tamamen antikapitalist bir niteliğe bürünür.

Tüketim toplumunun kutsal mekânı: AVM’ler

Piyasanın mikro görünümü olarak da değerlendirilen AVM’ler kapitalizmin kutsal mekânlarından birisidir. Dünyada hızla yayılan AVM’ler, alt ve orta sınıflardan insanlara bir çeşit vitrin işlevi görüyor ve onları da “sınıf atlamaya” özendiriyor. Satın alamayacağı, son model cep telefonuna bakan yoksul genç, ilk frsatta bu telefona sahip olmak için, neredeyse herşeyi yapmaya razı oluyor. Yani meta fetişizminin tutsağı oluyor. Neoliberal sistemin istediği de tam da bu. İnsanlara havuç göstererek, onları tüketime özendirmek. Ancak bu durum isyana, şiddete, protestolara, işgallere dönüştüğünde işte o zaman kapitalist sistem de vahşilesiyor ve kurbanlarına acımasızca davranmaktan çekinmiyor.

Londra isyanında olduğu gibi varoşlardan inen yoksul gençler, son model LCD televizyonları ve pahalı cep telefonlarını yağmalamıştı. Brezilya’da da bazı topluca AVM’ye gidiş eylemlerinde yağmalamalar ve saldırgan agresif davranışlar görülüyor. Bu sırada özellikle çocuklu aileler, AVM’yi hızla terketmek istiyor ve dükkânlar da kepenklerini kapatıyorlar. Katılımcı sayısına bağlı olarak “rolezinho” de facto olarak bir işgale dönüşüyor. Bazen hırsızlık, yağmacılık ve halka yönelik gasp olayları da yaşanıyor bu işgallerde. Bu ve benzeri nedenler ile medyanın manipülasyonu halkın büyük kesiminin bu tip işgallere olumsuz bakmasına neden oluyor.

Meta fetişizminin görülebileceği alanlar: AVM’ler

AVM’lerde herşey oraya gelen potansiyel müşterinin parasını almak üzerine tasarlanmıştır. Görünüşte bir alışveriş zorunluluğu yoktur. Ama daha arabanızı park ederken ücret ödemeye başlarsınız. Orta sınıfa mensup bir çift çocukları ile birlikte AVM’ye gitmişse para harcamaları kaçınılmazdır. AVM’lerin içinde her sınıfa hitap eden dükkânlar ve ürünler mevcuttur. Restoranlardan sinemalara, elbise satan dükkânlardan mobilya satanlara, bankalara, kafeteryalara ve daha birçok mekâna rastlarsınız büyük alışveriş merkezlerinde. Buraları, günümüzde tüketim kapitalizminin kutsal mekânlari haline dönüşmüştür.

Buralar, Marks’ın özellikle “Kapital”de dile getirdiği “meta fetişizmi” kavramının birebir görülebileceği alanlardır. AVM’ler insana bir yabancılaşma ortamı sunar ve onu kendisine yabancılaştırır. Bu yanılsama dünyasında herşey insanı daha çok tüketmeye ve tükettikçe de yabancılaşmaya iter. Tüketme arzusu, tükettikçe doyuma ulaşmaz, tam tersine artar. Denildiği gibi “gösterişçi” bir yaşam biçiminin somutlaşmasıdır bu.

Bu bir ihtiyaç sorunu değildir özünde; meta fetişizmi ve yanılsama dünyası insanı sahip olduğu metaları da yeni ürünlerle değiştirmeye iter. Birey böylece sürekli tüket tüket psikolijisi altında ezilir. Bu meta fetişizmi, o kadar ileri boyutlardaki, bazı yerlerde bir kişiye iki adet cep telefonu düşüyor. Dört adet cep telefonuna sahip orta düzeyde yüksek olmayan gelire sahip insanlar tanıyorum. Tüketim ruhu, toplumda artık “hiper” bir biçime bürünmüştür.

“Sen” adlı kitabımda şunları yazmıştım:

“Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, nesnelere insan ilişkilerinden daha fazla değer biçiyoruz. Kapitalist sistemde, insan da bir metaya dönüştürülmüştür. Hatta bu sistemde insan bir vidadır, basit bir nesnedir. Kendi hayatına iradi müdahale etmekten uzak olduğu gibi, toplumsal hayata da ilgisizdir.

İşte en kötüsü de bu dostum: İnsanları birer nesne gibi dahi görmemek. Nesnelere vermemiz gerek değeri insanlara, insanlara biçeceğimiz değeri ise nesnelere biçiyoruz. İşte bu nedenle ilişkilerimizde başarısız oluyor ve onları birer mutsuzluklar yumağına dönüştürüyoruz.

Filozoflar ve bilgeler en az nesneyi kullanarak hayatlarını sürdürmeye çalışırlar. Dervişlerin felsefesini de bu bakış oluşturur: Bir lokma, bir hırka…

Fıçısının başında dikilen Büyük İskender’e, “Gölge etme başka ihsan istemem” diyen Diyojen de, hayatı boyunca erdemi aramış yüce bir insandı. Güpegündüz elinde feneriyle insanı ve erdemi arayan Diyojen, bir gün bir çocuğun avucuyla çeşmeden su içtiğini görür ve kendi kendine, “Bu çocuk bana hâlâ gereksiz eşyalarım olduğunu öğretti.” der ve su içmek için kullandığı çanağını kırar.” (Erol Ana:, “Sen”)

Fransız düşünür Jean Baudrillard’a göre, tüketim toplumu, tüketicinin ihtiyaç ve talepleri tarafından değil, aşırı üretim kapasitesi tarafından yönlendirilir. (Baudrillard: “The Consumer Society”, s. 41)

Bu mekânlarda, insanlar arasında sosyal bir ilişki biçimi yoktur özünde. Çünkü insan bir “şey”e dönüşmüştür, o artık algılamadan tüketen bir makinedir. Buralarda dolaşan, oturan, tüketen insanlar birer ada olarak bulunurlar.

Burası nesnelerin, insanları tutsak ettiği alanlardandır.

 

Erol Anar – www.t24.com.tr

 

Gezegen için Matematik 101 ve Ekonomi 101 dersleri – Ömer Madra

Önde gelen iklim aktivisti, yazar ve akademisyen Bill McKibben, geçen yıl sonlarında yayımlanan son kitabında bize yeryüzünün en önemli üç rakamını enine boyuna anlatıyor. Haydi bakalım sınıf, hep beraber tekrarlayalım: 2; 565 ve 2,795. (Oil and Honey, Times Books, 2013, s. 141- 149)

38 Açık Radyo Şubat 2014 Bülteni - Ömer Madra...

Rakamların birincisi: 2 derece Celsius: İklim değişikliği konusunda dünyanın üzerinde anlaşmaya vardığı tek tavan ya da sınır rakamı. ABD’nin baştan sona casuslayıp baltaladığı Snowden ifşaatı ile daha yeni ortaya çıkan o müthiş önemli toplantı, yani 2009 Kopenhag iklim zirvesi fena halde çuvallayınca, ısınmada üst sınır olarak, dünya milletleri mecburen, bu rakamda karar kıldı.

Ama bu, bizi asla kesmez: Bilim dünyası diyor ki: Gezegenin hararetini bugüne dek sadece 0.8 derece yükselttik ve bu, beklenenin ötesinde etki yarattı: Kuzey Kutup yaz buzunun yarısı gitti, okyanuslar yüzde 30 asitlendi. 2 derece ısınma, aslında felaket reçetesinin ta kendisi, Ne var ki eldeki tek uzlaşma rakamı da bu.

İkincisi: 565 gigaton. (Gigaton: 1 milyar ton.) Bugünkü tüketim hızıyla 15 yıl içinde atmosfere salabileceğimiz azami CO2 miktarı bu kadar oluyor! (Bir hesaba göre, bugün doğan bir bebeğin liseyi bitirmesinden önce karbon bütçemiz bitiyor maalesef!) Bu da, bizi o pek yetersiz 2 derecenin altında tutacak tek makûl ihtimal, iyi mi? “Makûl” ise, bu durumda 5’te 4 ihtimal demek. Yani şansımız, 6 patlar revolverle Rus ruleti oynamaktan daha kötü.

Üçüncüsü ve en ürkütücü olan rakam ise: 2,795 gigaton. Fosil yakıt şirketlerinin ve fosil yakıt şirketi gibi davranan (Rusya, Kuveyt, Venezuela vb) devletlerin kömür, petrol ve doğal gaz rezervlerinin içerdiği karbon miktarı. Yani, insanlığın yakmayı planladığı, bunda kararlı olduğu fosil yakıt miktarı da bu.

Haydi 2014 sınıfı, hesap yapalım o zaman: 2,795, 565’ten büyük müdür? Eveet, bildiniz. Peki ne kadar büyüktür? Onu da bildiniz: 5 kat büyük! Şimdi tekrarlayalım: Hesap defterlerimizde kayıtlı olan petrol, kömür ve gaz, bilim insanlarının güvenle yakabileceğimizi söylediği miktardan 5 kat fazla. Şimdi başka türlü söyleyelim: Diğer tüm hayvan ve bitkilerle birlikte, cayır cayır yanmamak için bu rezervlerin yüzde 80’ini toprağın altında tutmaya mecburuz.

Ama, tutamıyoruz! Neden tutamıyoruz? Konu ekonomi de ondan. O zaman komşu sınıfta ekonomi 101 dersine bir girip çıkalım şimdi de:

Bu kömür, petrol ve gaz hâlâ toprağın altında yatıyor ama ekonomik açıdan onlar yeryüzüne çıkarılmış sayılıyor! Hisse senedi fiyatlarına işlenmiş, ona dayanarak borçlanılmış, devletler bütçelerini kaynaklarının beklenen getirilerine göre yapmış! Bu rezervler, onların aktif varlıkları, şirketlere değerini veren mal varlıkları (holdingleri). Dünyanın en büyük petrol şirketine “rezervini çıkartamazsın” deseniz, dünyanın en büyük 2. bankasının hesabına göre hisse senedi fiyatları ânında yarıya düşüyor!

Herşey hesaplanmış: Bugünkü piyasa fiyatlarıyla o 2,795 gigaton rezervin değeri yaklaşık 28 trilyon dolar ediyor. Sınıf dikkat: Trilyon dedik! Yani, bilimin söylediğine kulak verip o yüzde 80 rezervi olduğu yerde, toprak altında bırakırsanız,  çoğu yeryüzünün en zengin insanlarına ait olan 20 küsur trilyon dolar tutarında bir varlığı “zarar hanesine yazdırmış” olursunuz ki, kusura bakmayın ama, bunu bu sistemde size yaptırmazlar!

Nasıl mı yaptırmazlar?  Üç yeni rakam verelim: 85, 3,5 ve 6666. Birinci rakam, 85, yukarıda sözü edilen o zenginlerin sayısı. Oxfam yardım kuruluşunun son raporuna göre yeryüzünün en zengin 85 insanı kendi aralarında, yeryüzü nüfusunun yarısının toplam servetine ve mal varlığına sahip. (Guardian, 20 Ocak 2014)

İkinci rakam, 3,5 milyar insan. Yani, dünyanın yarısı, –hani pek otobüse binmezler ya, lafın gelişi söylersek– o çift katlı otobüslerden birine ferah ferah sığdırabileceğiniz bu 85 insan için çalışıyor! Neredeyse bir çırpıda hepsinin adını sayabileceğiniz bir avuç küresel elit için. Öyle ki, ekonomik büyüme, kazanana her seferinde “hepsini al” zarının geldiği, demokrasinin ve gelecek nesillerin hayatının berhava edildiği hileli bir sisteme dönüşmüş halde.

Üçüncü serideki rakamımız ise: 175 bin dolar. Bu, dünyanın en büyük petrol şirketlerinin geçen sene dakika başına ettikleri kâr miktarı! (Huffington Post, 4 Ocak) Evet, sınf, hep birlikte bir daha alalım: Dakikada 175 bin dolar kâr. (Bu satırların yazıldığı andaki dolar kuruyla yaklaşık 400 bin TL! Her dakika!) Haydi sınıf, şimdi bir de petrolcülerin, kömürcülerin ve doğalgazcıların saniye başı kârını hesaplayın bakalım. Evet, doğru hesap: Saniyede 6666 TL. Sakın çarpıtmayın. Burada şeytanın parmağı filan yok! Rakam öyle: 6666. Her saniye.

Dünyanın serveti geçen seneden beri yüzde 4.9 artmış ve 241 trilyon dolara yükselmiş. Gelin görün ki, eşitsizlik çıldırtıcı seviyelere vurmuş durumda. Dünya nüfusunun tepedeki yüzde 10’u yeryüzünün tüm servetinin yüzde 86’sını gasp etmiş durumda. (Credit Suisse Global Wealth Report, Ekim 2013)

Zenginliklerin en büyük ikinci kaynağı madenlere bakalım bir de. Gaia Vakfı’nın bir araştırması, yeryüzünde madencilik faaliyetlerinin hızında baş döndürücü bir patlama olduğunu ortaya koyuyor: Son 10 yılda kobalt üretiminde % 165, demir cevherinde % 180 artış, demir içermeyen metallerin çıkarımında  ise 2010 ile 2011 arasındaki 1 yıl içinde yüzde 50 artış görülüyor. En zengin maden yatakları tüketildikçe, söylemeye bile gerek yok, yeryüzü inanılmaz ölçüde fazla tahrip görüyor. (Monbiot, Guardian, 26 Kasım 2013)

Yeraltı kaynaklarını çıkarma ya da hafriyat ekonomisinin yükselen yeni yıldızı Türkiye’ye ilişkin rakamlara da bir cümleyle değinirsek: Dünyadaki dolar milyarderleri sıralamasında Türkiye 43 milyarderi ile geçen sene dünya altıncısı oldu. Avrupa’da Almanya’nın ardından az farkla 2. durumda. AKP’nin iktidara geldiği 2003’ten bu yana geçen 10 küsur yıl içinde 3 milyarderden 43’e çıkarak inanılmaz bir rekora da imza atmış bulunuyor. Milyarderlerin büyük çoğunluğunun inşaat, madencilik vb işlerinde olduğunu ekleyelim.

(Forbes.com, World’s Billionaires, 2013)

Ekonomi 101 dersini bitirirken: Karbon baloncuğu illâ patlayacak diye birşey yok tabii. Bütün o rezerv karbonu da yakabiliriz elbette. O durumda ne olacak? Doğru bildiniz gene: yatırımcılar bundan çok kazançlı çıkacak, mutlu olacaklar. Ama onları yakarsak, gezegen de hem yanacak, hem de Diyarbakır karpuzu gibi ortasından ikiye yarılacak sanki.

Yani McKibben’ın kitapta dediği gibi, iki şeyden biri olacak: Ya sağlam bir fosil yakıt bilançosu, ya da nispeten sağlıklı bir gezegen. Ama rakamları öğrendik artık, öyle değil mi sınıf? Onları öğrendiğimize göre, bunlardan ikisi birden olmaz!

Matematik 101’i bitirirken de, hesabı son bir kere daha yapalım o halde:

5 kere 565 = 2,795 eder. O zaman bu hesap da burada biter … yeni matematik bilgimizi bu sefer kavganın politika sahnesine taşıyamazsak eğer.

Ziya Paşa’nın dediği gibi:

İdrak-i meali bu küçük akla gerekmez/
Zira bu terazi o kadar sıkleti çekmez…

Bu yazı ilk olarak acikradyo.com.tr/ de yayınlanmıştır

77 Ömer Madra

 

 Ömer Madra

30 Ocak 2014

Sahilde bir ressam

Ibeachslak kumların üzerinde paçalarını sıvamış bir adam, dini bir ayindeymiş gibi kendi etrafında kontrollü dönüşlerle elindeki tırmık ile nakışlar işliyor sahile. Şanslıysa dalgalar deseni silmeden önce 1-2 saati var. Eser tamamlanınca doğaya emanet ediyor ve ertesi gün geldiğinde temiz bir tuval ile karşılaşıyor. Bu tam teslimiyetin, doğanın kendisi üzerinde sanat icra etmenin ve geçici sonuçlar ile yaşamanın felsefi bir boyutu da var.

Kaliforniya’lı sanatçı Andres Amador kumsalı tuval, tırmığı fırça olarak kullanarak göz alıcı geometrik desenler ve çiçek motifleri yapıyor. Bir ressamın sadece bilek hareketleri ile tamamladığı resmi tüm vücudunu kullanarak tamamlıyor. Tamamladıktan sonra da fotoğraf çekiyor ve halkaların içinde birkaç dakika oturuyor, çizgilerin üzerinden geçip kendisini aştığını hissettiğinde oradan uzaklaşabileceğine karar veriyor.

Sanatçı ile yapılan röportajda eserlerindeki geçicilik üzerine şu açıklamayı yapıyor;

Felsefi olarak, geçiciliğin bana büyük bir etkisi olmuştur. Eninde sonunda, kendi varlığımızda geçicidir. Hiçbir şey sonsuza kadar sürmez. Bilinçaltında dünyaya demir atmış olduğumuzu hissedebiliriz.  Ancak bu bir yanılsamadır. Hayatı altüst etiğimizde elimizde güvenebileceğimiz sadece “değişim” kalır.

Sahilde resim yapmak amaçsız bir eylem olarak görülebilir. Ancak gerçekte, tüm eylemlerin özünde bu ‘anlamsızlık’ vardır. Ayakta dimdik durup kalbimizi tüm endişelerden uzaklaştırdığımızda ve tüm eylemlerimizin, başarılarımızın yağmur damlası gibi düştüğünü fark ettiğimizde geriye bizi daha güçlü, daha duygulu ve daha geçici yapan hoş bir kayıtsızlık kalır. Sevginin ifadesi olarak yapıldıktan sonra ne yaptığımızın önemi yok ne yaparsak yapalım kendimizi doğrularız ve dünyaya bir gerçeklik sunarız.

Bir insanın yaptıklarının doğanın karşısında hükümsüz olduğunu birkez daha hatırlatan kendi hayatımız gibi geçici olan bu çalışmalara bakmak koca evrende etkimizin aslında ne kadar az olduğunu gösterirken fona bir parça hüzün eşlik ediyor ancak en çokta hayranlık ve huzur.

 

7

 

8

 

9

 

4

 

10

 

5

 

6

 

1

Diğer fotoğraflar için sanatçının internet sitesini ve Facebook sayfasını ziyaret edebilirsiniz.

(Yeşil Gazete)

Yeşil mutfak denemeleri – Ispanak kökü çorbası

Sabah 05:30′ da kahvaltı servisi için gelen yamağına elleriyle kahve hazırlayacak kadar halden anlayan bir şefim- ben kahvaltı servisi ile cebelleşirken o öğlen servisi hazırlıklarına başlardı, illa ki çorbayla- kavurduğu soğana taze defne ve taze kekik ekledikten sonra çıkan o kokuyu kepçesiyle mutfağın etrafına yayar ve “ Şu kokunun aşçı yapamayacağı insan yoktur” derdi.

Geçtiğimiz haftalarda beni, YG ekibini ve birçoğumuzu kırıp geçiren şu meşhur H3N2 virüsü sırasında evde yatarken annemin kalk seni iyileştirecek çorbayı buldum demesiyle çıktım yataktan.

Bu sayfalarda sık sık okuduğunuz “Yaşam dönüşümdür” lafının en güzel etkilerinden biri de kendinizle başlayan dönüşüm sürecinin etrafınızdakileri de etkilemesi. Annem bir süredir yemek yaparken sebzelerin “attığı” kısımlarına takılmıştı. Aşağıdaki tarif ıspanak yaparken temizlediğimiz köklerden yapıldı. Ve gerçekten beni yataktan kaldırdı.

Pişirdiğim tüm çorbalarda burnuma soğan, kekik ve defne karışımının kokusunu koyan şefime buradan selamlar

Afiyet ve muhabbetle!

IMG_2158
Ispanak kökü çorbası benim denemem

Ispanak kökü çorbası

Malzemeler:

2 patates

1 havuç

10-15 adet ıspanak kökü

1 yeşil biber ve 1 kırmızı biber

1 bardak haşlanmış yeşil mercimek

Bu da ekipten Ümit'in denemesi
Bu da ekipten Ümit’in denemesi

2 kaşık domates salçası

3 diş sarımsak

Yarım limon suyu

Tuz, karabiber, zeytinyağı

Hazırlanışı:

Salça ve yağı kavurduktan sonra yeteri kadar suyla hazırladığımız sebze suyunu* ekleyip kaynatıyoruz. Küp küp doğradığımız havuç ve patatesleri ekleyip 10 dakika pişiriyoruz. Arkasından ıspanak köklerini ve yeşil mercimeği ekleyip 5 dakika daha pişiriyoruz. Kapatırken limon suyu, sarımsak ve yine küp küp doğradığımız yeşil ve kırmızı biberleri ekliyoruz. Kapağı kapatıp birkaç dakika demlendikten sonra içime hazır.

Sebze suyu yaparken

Sebze suyu: İngilizce terimi “stocks” olan et suyu, tavuk suyu olarak bildiğimiz aslında kemik suyunun sebze hali. Lezzet artırıcı olarak çorbadan, su eklemeniz gereken her yemekte kullanabilirsiniz. Sebze suyunun kemik suyuna farkı daha kısa süre dayanaklı olmasıdır. 2-3 günlük kullanım tecrübelerimle en ideali. Nasıl yapacağız derseniz, hayli basit. Elinizde var olan sebzeleri- ve meyveleri önemli olan asit dengesini bozmamak ki yemeklere tadını veren o asittir; limon, sirke, portakal gibi- misal bizde havuç, biber, kereviz sapı, maydanoz, dereotu, portakal, limon vardı-göz kararı miktarlarda dilediğiniz baharatla- ben tane karabiber ve defne yaprağı ekledim- suda kaynatıp, kısık ateşte 40-45 dk kadar pişirip süzüyoruz.