Ana Sayfa Blog Sayfa 4050

Bodrum’da yerel tohumlar büyümeye başladı

Bodrum Tohum Derneği, ilk tohumlarını geçtiğimiz haftasonu toprağa attı. Yerel tohumlardan oluşacak fideler doğal tarım yapan köylülere dağıtılacak. Bir sonraki hedef, doğal gıdayı  ‘Bodrum Üretici Pazarı’nda aracısız olarak satmak.

bodrum_tohum_dernegi_4

Geleneksel tohumların korunmasını ve yaygınlaştırılmasını, doğal üretim tekniklerinin sonraki nesillere aktarılmasını, küçük ölçekli tarım yapan çiftçinin korunmasını sağlamak ve sağlıklı gıdaya ulaşmak amacıyla kurulan ‘Bodrum Tohum Derneği’ geçtiğimiz pazar günü ilk tohumlarını attı.

Geçtiğimiz Pazar günü, köylerden toplanan ve geçtiğimiz kasım ayında kurulan dernek tarafından biriktirilen yerel tohumlar Ortakent’te bulunan seraya atıldı. Belediyenin tahsis ettiği 3 dönümlük seradaki tohumlar fide haline dönünce, doğal tarım yapan olan Bodrumlü üretici köylülere dağıtılacak.

Tarım ilacı ve kimyasal gübre kullanılmadan köylüler tarafından yetiştirilecek olan bu ürünler, Bodrum Üretici Pazarı’nda aracısız olarak tüketiciye ulaşacak.

(Muğlaşehir/Yeşil Gazete)

Bir başbakan refleksi olarak gazeteci azarlamak

Başbakan Erdoğan, azarladığı gazeteciler listesine Zaman Gazetesi muhabirini de ekledi. Urla’daki villalar, Sabah-ATV satışı ve Habertürk sansürüyle ilgili iddaları soran gazeteciyi azarlayan başbakanla ilgili TGC, bugün bir açıklama yayınlayarak başbakana “azarlamaktan ve nasıl soru sorulması gerektiğini söylemekten vazgeçmesi” için çağrı yaptı.

Zaman Gazetesi muhabirinin, Urla’daki villaları, Habertürk’e yönelik sansür iddialarını ve Sabah-ATV grubunun satışıyla ilgili iddialarını sorması üzerine Erdoğan, “Öncelikle ‘iddia ediyoruz’ de. Çünkü bu iddialarının hepsinin altında patronlarınız var. Hepsinin altında dışa bağlı olduğunuz yer var.” ifadelerini kullandı. Habertürk’e müdahale iddiasını da doğruladı. Kendisini şöyle savundu: “Evet, Fas’tan aradım. Altyazı ile alakalı olarak bize yapılan hakaretlerle ilgili. Kendileri de gerekli uygulamayı yaptılar. Bu tür şeyleri de öğretmek durumundayız.”

TGC: Azarlamak, hedef göstermek demokratik tutum değildirtgc

Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Yönetim Kurulu bugün konuyla ilgili bir açıklama yaparak, Başbakanın soru sormaya çalışan gazetecileri azarlamasını eleştirdi.

Son yıllarda iktidarın gazetecileri “soru soramaz” hale getirdiğine dikkat çeken TGC Yönetim Kurulu açıklamasında, “Halkın bilgi edinme ve gerçekleri öğrenme hakkı için çalışan gazetecilerin görevlerini yapamaz hale getirilmesinin bedelini Türkiye ağır ödemektedir. Başbakanı gazetecileri azarlama alışkanlığından vazgeçmeye davet ediyoruz” denildi.

“Medya yöneticilerinin de kamu yararını gözeten haber yapan gazetecileri işten attıklarını rahatlıkla ifade etmeleri basın özgürlüğü açısından nasıl bir karanlık tabloyla karşı karşıya olduğumuzu bir kez daha göstermiştir” açıklaması yapan TGC “basın toplantılarında soru sorabilen gazetecilerin azarlanması, hedef gösterilmesi, nasıl soru sorması gerektiğinin anlatılması çağdaş demokrasi ile bağdaşır bir tutum değildir” dedi.

Yeşil Gazete olarak Başbakan’ın gazetecilerle olan müphem ilişkisine kısa bir bakış atmak istedik.

Erdoğan’ın gazetecilere baskı listesi 

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın gazetecilerle olan ilişkileri gittikçe bozuluyor, fakat söz konusu tavrı yeni değil. Aşağıdaki listeye göz attığımızda, özellikle son iki yılda başbakanın gazetecilere uyguladığı baskının ülke sınırından taştığını, uluslararası medyada çalışan gazetecilere de yöneldiğini görüyoruz.

5 Ocak 2004 Karabük’te yaşlılar ve çocuk yurdunu ziyarete giden Erdoğan’a, Vatan gazetesi muhabiri, her iki yurtta da hem yaşlılar ve hem de çocukların özel olarak odalarından getirildiğini söyleyerek “Biliyor muydunuz?” sorusunu sordu. Erdoğan “İyi niyetli değilsin, edepsizlik yapma! Leş gibi alkol kokuyorsun “ cevabını verdi, gazeteci Başbakanlık korumaları tarafından tartaklandı.

26 Eylül 2008 Deniz Feneri skandalının konuşulduğu günlerde başbakan, Kocatepe Camii’nin avlusundaki kitap fuarını gezdiği sırada kendisini Deniz Feneri Derneği’nin standı ile aynı karede görüntülemek isteyen Hürriyet ve Milliyet Gazetesi muhabirlerini “Sen çok akıllısın, ben senin aklını biliyorum. Terbiyesizlik, edepsizlik etme, çekil kenara” diyerek azarladı.

15 Mayıs 2010 Erdoğan, Yunanistan ziyareti sırasında,  Yunanistan’dan bir gazetecinin Ege’deki Türkiye uçaklarının uçuşu hakkındaki sorusu üzerine “Siz Yunan Silahlı Kuvvetlerinin gazetecileri gibi çalışıyorsunuz. Hatta radar üssünde görevli bir teknisyen gibi çalışıyorsunuz. Her gün kaç uçak kalktı onu takip ediyorsunuz. Gazeteciler olarak ortalığı germeyin” dedi. Bunun üzerine gazeteciler, ‘Siz bize işimizi nasıl yapacağımızı mı tavsiye ediyorsunuz?’ diyerek Erdoğan’ı eleştirdi.

3 Haziran 2013 Reuters muhabirinin Gezi olayları üzerine sorduğu “Aşırı güç kullandığını düşündüğünüz polis için alınmış bir önlem var mı? Yumuşatıcı tavır içine girecek misiniz?” soru üzerine Erdoğan, gazeteciyle polemiğe girdi; “Yumuşatıcı ifadeler ne olabilir, bana öğretirseniz ben öyle konuşurum” diyerek “Ne yapılmadi ki bu ülkede böyle bir adım atılmıyor. Size de soruyorum aldığınız bir mesaj var mı?” sorusuyla soruya karşılık verdi.

6 Kasım 2013 Öğrenci evleriyle ilgili soru soran Kanaltürk muhabiri, “kişilerin özel evlerine nasıl müdahale edileceğini” sorunca Erdoğan şu cevabı verdi: “Kişilerin özel müstakil evlerinde, bir farklı kız bir farklı erkek aynı evde kalması nasıl doğru olabilir. Siz kızınıza, oğlunuza böyle bir şeyi hoşgörüyle karşılayabilir misiniz?” Gazetecinin “ben konu değilim” hatırlatması üzerine Erdoğan “çocuğunuzla ilgili böyle bir şeyi uygun buluyorsanız hayırlı olsun” yorumunu yaptı.

7 Kasım 2013 İsveçli bir gazetecinin Türkiye’nin Suriye’deki cihatçı gruplara destek verip vermediğini sorması üzerine, Erdoğan gazeteciyi azarlayarak, “Neye dayanarak bunu söylüyorsun, elindeki belgeler neler?” sorusunu sordu.

9 Kasım 2013 Erdoğan, kendisine ‘kızlı-erkekli öğrenci evleri’ konusunda Helsinki’de soru soran Finlandiyalı gazeteciye, “Değerli arkadaşımı herhalde birileri özel olarak görevlendirmiş” cevabını verdi.

10 Şubat 2014 AKP’nin oyunun yüzde 34,6 ya düştüğünü iddia eden anketle ilgili soru soran Zaman gazetesi muhabirine “sen inanıyor musun buna? Senin mensubu olduğun gazete başka bir anket yayınlamıştı. Seninkine mi inanalım, buna mı inanalım? Ben de diyorum ki senin mensubu olduğun gazete de bir anket yayınladı. İşte bu anketin adı paralel yapı firmasının anketidir.” Diye cevap verdi. Aynı muhabirin “İşadamı Reza Zerrab’ın operasyondaki bakanlarla ilişkide olduğu, size MİT’in bununla ilgili sizi uyardığı söylendi. Doğru mu?” sorusuna ise “MİT’in bu tür raporlarına nüfuz edecek kadar paralel yapının temsilcisi durumuna düşüyorsunuz. Müşterek çalışıyorsunuz da ondan” dedi.

(Yeşil Gazete) 

Ahmet Atakan kütüphanesine kitap göndermek isteyenler konsere

“Ahmet Atakan Kütüphanesi”ne kitap toplamak amacı ile İstanbul Karakedi Kültür Merkezi’nde 16 Şubat Pazar günü bir etkinlik düzenleniyor.

10 Eylül 2013’de Hatay’ın Armutlu Mahallesinde, ODTÜ’ye destek ve Suriye’ye olası bir müdahaleye karşı düzenlenen protestolarda 22 yaşında hayatını kaybeden Ahmet Atakan anısına Hatay’da yapılacak olan etkinlikte konserler ve belgesel gösterimi gerçekleşecek.

Etkinliğe katılmak isteyenlerin bir kitap getirmesi yeterli.

 Etkinlik Programı

19.00 “Direnen Sevgi” Belgeseli

20.30 ALATAV & Öte’Kim

21.30 Dodan Özer

22.30 Luxus

23.30 Siya Siyabend

Adres: General Yazgan Sok. No: 6 Asmalımescit mah. 34200 Beyoğlu

(Yeşil Gazete)

İHD: internet yasa tasarısı hem anayasaya hem AİHS’e aykırı

İnsan Hakları Derneği (İHD) Meclis’te onaylanan, 5651‭ ‬No’lu İnternet Kanunu değişikliğinin Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) aykırı olduğunu belirterek Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’den yasayı veto etmesini istedi.

“Özel hayatın gizliliği ve ifade özgürlüğü ihlali”

İHD, yasa düzenlemesinde bulunan, internet ortamındaki trafik bilgilerinin iki yıl boyunca arşivlenerek saklanması ve TİB’in “özel hayatnn ihlali gerekçe gösterilerek” birkaç saat içinde internet sitelerine erişimini engeleyebilmesine dair düzenlemeleri özel hayatın gizliliğinin ihlali olarak tanımladı, Anayasanın 20. Maddesine ve AİHS’in 8. Maddesine uygun olmadığını belirtti.

Ayrıca, AİHS 10. Maddesindeki ifade özgürlüğü hakkını da hatırlatan İHD,  ifade özgürlüğü hakkı, kişisel verilerin korunması ilkesi ve özel hayatın gizliliği ilkesinin ihlal edildiğini ifade etti.

“Yargı yokmuşcasına hareket ediliyor”

“Kişilerin özel hayatının gizliliği ilkesine aykırı internet ortamında yayın yapılması durumunda mağdur olan kişilerin yetkili mahkeme kararı ile bu yayınları durdurması mümkündür. Ancak mahkeme kararına gerek duyulmadan TİB başkanlığı yolu ile idari yönden erişim engelinin sağlanacak olması yargı yetkisinin yürütme tarafından kullanılması sonucunu doğuracaktır. Dolayısıyla yargının hızlı karar vermesini sağlayacak alt yapı eksikliğini gidermek yerine yargı yokmuşçasına hareket edip, idari yoldan erişim engeline başvurulacak olması internet ortamının tamamen zaptu rapt altına alınması sonucunu doğuracaktır.”

Siyasal iktidara, “yasadışı yapılanmalarla mücadele ederken, herkesin hak ve özgürlükleri olduğunu ve bunlardan taviz verilemeyeceğini hatırda tutmak” tavsiyesi veren İHD, cumhurbaşkanını anayasaya ve AiHS’e aykırı olan yasa değişikliğini veto etmeye çağırdı

 (Yeşil Gazete)

12 Şubat 2014

Erdoğan ‘telefonla medya patronuna talimatı’ kabul etti 

Erdoğan, Fas’tan telefon ederek MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Habertürk TV’nin ekranından alt yazı olarak geçirilen sözlerine müdahale ettiğini kabul etti. Erdoğan, “Evet, Fas’tan aradım. Bizimle ilgili hakaretleri söyledim, kendileri de gereğini yaptılar. Öğretmek durumundayız” dedi.Sabah-ATV’nin satışına ilişkin soruya ise ‘Ne havuzu ya’ diye tepki gösterdi. Erdoğan, kendisine soruyu soran Zaman Gazete muhabirini ise “Bunu önce patronlarına sor”, “Bunları patronlarına söyleyecek irade zaten sende yok” gibi ifadelerle baskı altına aldı.

“3. Havalimanı’yla ilgili her türlü faaliyet artık suçtur”

Üçüncü Havalimanıyla ilgili idare mahkemesinin verdiği yürütmeyi durdurma kararına rağmen Devlet Hava Meydanları işletmesinin “proje devam edecek” açıklaması tepkilere neden oldu. Davanın avukatı Alptekin Ocak, herkesin yargı kararına uymakla yükümlü olduğunu ifade eden Ocak, bölgede yapılacak her türlü faaliyetin artık suç haline geldiğini söyledi. TMMOB Çevre Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı Baran Bozoğlu ise “Mahkemelerin bilirkişi raporunu beklemeden ÇED olumlu kararını durdurmaları, çevre katliamı ile ilgili iddialarımızı desteklemektedir” diye konuştu.

Yolsuzluk soruşturması şüphelilerinin yurtdışı yasağı kaldırıldı

17 Aralık rüşvet, yolsuzluk ve karapara aklama soruşturmasının TOKİ ayağında aralarında Çevre ve Şehircilik eski Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın oğlu Abdullah Oğuz Bayraktar ve işadamı Ali Ağaoğlu’nun da yer aldığı 23 şüpheli hakkında uygulanan yurtdışı çıkış yasağı ve en yakın emniyete haftada 1 gün imza verilmesi uygulaması kaldırıldı.

‘Terbiye için tokat’, hakmış

Tartıştığı kızlarına tokat attığı gerekçesiyle hakkında 3 yıla kadar hapis istemiyle dava açılan anne beraat etti. Anadolu Adalet Sarayı 30. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmada, mahkeme beraat kararını, annenin “çocuğuna karşı terbiye hakkını” kullandığı gerekçesiyle verdi.

Sabancı sukastının faili Yunanistan’da yakalandı

Sabancı suikastinin tetikiçisi olarak bilinen İsmail Akkol Yunanistan’da yakalandığı öne sürüldü. Yunan Anti Terör Timi’nin Atina’da önceki gün bir apartmana düzenledikleri baskında dört DHKP-C’linin ele geçirildiği, bublardan birinin Akkol; diğerinin de örgütün lideri sayılan Hüseyin Fevzi Tekin olduğu söyleniyor.

Mersin’deki Gezi eylemleri davası 51 kişi serbest

Gezi Eylemleri kapsamında Mersin’den 54 kişiye açılan davada 51 kişiye beraat, 3 kişiye 6 ay hapis cezası çıktı.  54 kişi  “2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet etmek” iddiasıyla suçlanıyordu.Mahkeme, hapis cezalarının 5 yıl süreyle ertelenmesine de karar verdi.

Kadir Topbaş iş yoğunluğundan yargılanamıyor

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne 500 otobüs alımında görevin kötüye kullanılmasıyla ilgili açılan davanın üçüncü duruşmasına Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın yanı sıra diğer 13 tutuksuz sanık katılmadı. Kadir Topbaş’ın gelememe gerekçesi  iş yoğunluğu olarak gösterildi. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın da aralarında bulunduğu 14 sanık, 2005’te İETT’ye otobüs alımına ilişkin ihalenin kanuna aykırı ve usulsuz olarak yapıldığı iddiasıyla “görevi kötüye kullanma” suçundan yargılanıyor.

 

 

Tarih Vakfından Osmanlıca, Yunanca, Arapça seminerleri

TV logoTarih Vakfında bahar seminerleri başlıyor. 2013-2014 Güz döneminde Osmanlıca ve Yunanca ile başlayan Tarih Vakfı seminerleri, 2014 bahar döneminde de devam edecek.

Tarih Vakfı’nın, toplumbilim ve tarih araştırmacılarının daha donanımlı olması amacıyla düzenlendiği bu seminerler, bahar döneminde başlangıç seviyesini geçmiş olanlar için Yunanca, yeni başlayanlar için Osmanlıca ve Arapça ile farklı bir alanda, veri madenciliği yazılımı olan Katmanlar programının tanıtılacağı Veri İşleme semineri olarak dört ayrı başlık altında düzenleniyor.

En çok 15 kişinin katılabileceği  seminerler Tarih Vakfı Eminönü binasında yapılıyor.

Seminerler:

  •  Yeni Başlayanlar İçin Osmanlıca

Yönetici: Mustafa Çakıcı, Seminer süresi: 48 saat,

Cumartesi-Pazar, 11:00-13:00, 22 Şubat – 11 Mayıs 2014

Fiyat: 500 TL. Son başvuru tarihi: 19 Şubat 2014, Çarşamba

  • Yeni Başlayanlar İçin Arapça

Yönetici: Seda Altuğ – Mâzin Rabia, Seminer süresi: 48 saat,

Cumartesi: 14:00-18:00, 1 Mart – 17 Mayıs 2014

Fiyat: 550 TL. Son başvuru tarihi: 26 Şubat 2014, Çarşamba

  • Başlangıç Seviyesini Geçmiş Olanlar için Yunanca

Yönetici: Dr. Merih Erol, Seminer süresi: 48 saat

Salı-Perşembe, 18:30-20:30, 18 Şubat – 8 Mayıs 2014

Fiyat: 550 TL. Son başvuru tarihi: 17 Şubat 2014, Pazartesi

  • Toplumbilim ve Toplumsal Tarih Çalışmaları için

          Veri İşleme Semineri: KATMANLAR PROGRAMI

Yönetici: Prof. Dr. Murat Güvenç, Seminer süresi: 12 saat,

Pazar, 14:00-18:00, 23 Şubat – 9 Mart 2014,

Fiyat: 350 TL. Son başvuru tarihi: 19 Şubat 2014, Çarşamba

Başvuru ve ayrıntılı bilgi için:  [email protected], [email protected]

 

 

İztuzu tartışması devam ediyor

Fotoğraf: Gokbel.net İztuzu Kumsalı 2008'de Avrupa'nın en iyi açık alanı seçilmişti
Fotoğraf: Gokbel.net
İztuzu Kumsalı 2008’de Avrupa’nın en iyi açık alanı seçilmişti

Yeşil Gazete’nin “İztuzu’nda doğa korumacılar karşı karşıya geldi” haberi ardından, taraflar dün 13.30’da TRT Radyo 1’de konuyla ilgili söz aldılar.

“Hastane ya da otel, her hangi bir binanın buraya yapılmasını istemiyoruz”

İztuzu Kumsalını Kurtarma Platformu (İKUPadına Berna Babaoğlu Babataş neden İztuzu Kumsal’ındaki Deniz Kaplumbağaları Araştırma, Kurtarma ve Rehabilitasyon Merkezi’ne (DEKAMERait tesisin yenilenmesine karşı olduğunu açıkladı:

“DEKAMER ile görüşmelerimizde bu tesisin yerinin yanlış olduğunu yeterince araştırma yapılmadan karar verildiğini söyledik. Bu tesisin deniz kenarında olmasına gerek yok, dünyada benzer bir çok projede deniz kaplumbağalarına suni tuzlu su ile bakılıyor. Ayrıca DEKAMER orada 2 barakayla başladı. Bugün 6 baraka haline geldi. DEKAMER’de yıllık ortalama 4 kaplumbağa tedavi ediliyor. Bugüne kadar da toplam 20 civarında kaplumbağaya hizmet verdi. Deniz kaplumbağalarının korunmasını destekliyoruz ama arada İztuzu Kumsalı’nın harcanmasını istemiyoruz” dedi. İztuzu’nun Sarıgerme’nin başına gelenlerin gelip gelmeyeceği ihtimaline dair soru üzerine Berna Babaoğlu Babataş “Biz Sarıgerme olmak istemiyorz. Yeni tesis için alternatif mekanlardan biri de Sarıgerme. Halihazırda Sarıgerme kumsalı otellerle, binalarla dolmuş durumda. 1985’te İztuzu’na bir otel yapılması gündeme geldiğinde doğa korumacıların verdiği mücadele sonunda İztuzu denizi, ormanı, kumsalı ile, bina yapılmasına izin verilmeden, doğal haliyle korundu. Hastane ya da  otel, her hangi bir binanın burayı yapılmasını istemiyoruz, bina binadır” dedi.

DEKAMER’in yanıtları

Daha sonra yayına DEKAMER Müdürü Yakup Kaska bağlanıp soruları yanıtladı. “‘Bu yapı ile beraber yapılaşma başlar’ iddiasına ne diyorsunuz, bu kaygıyı nasıl değerlendiriyorsunuz” sorusu üzerine Prof. Kaska “Orman Genel Müdürlüğü’nün protokolü açık, protokol tahsis edilmiş alan içine bir konaklama alanı yapılmasına kesinlikle izin vermiyor. DEKAMER’in burada istediği iki şey var, deniz kaplumbağalarının vücut ısılarını sabit tutmamıza yarayacak kapalı bir mekan ve operasyonları yapabileceğimiz steril bir mekan elde etmek. Basitçe bakarsak oraya yapılacak şey, çelik direklerden ibaret bir çadır, gerekirse kaldırılabilecek bir yapı.” Ayrıca yapının Dalyan’da ya da her hangi başka bir yerde yapılmasına itirazı olmadığını ancak mevcut endişelerin karşılığı olmadığını söyledi. 

DEKAMER Müdürü bahsedilen yapıya ihtiyaç olup olmadığını gelip görmeleri için İKUP’a açık çağrı yaptığını, kamp süresince onlarla zaman geçirmelerini istediğini ama sadece bir kişinin katıldığını, onun da yapının gerekliliğini onaylayarak gittiğini söyledi. Yeşil Gazete olarak bahsedilen kişiye sosyal medya aracılığıyla ulaşarak durumu sorduk ancak bu haber yazıldığı sırada henüz bir cevap alamamıştık.

Göcek kara semenderinin yaşam alanlarının bozulacağı iddiası ile ilgili olarak Kaska, türün bu bölgede var olduğunu ancak yaşam alanının tatlı suyun bulunduğu bölge olduğunu söyledi ve ekledi “Bu tür deniz suyunun karışmaya başladığı bölgeye kadar inmez, bulunduğumuz bölge kumun bozulmuş olduğu, deniz suyu ile tatlı suyun kısmen karıştığı bölge, dolayısıyla türün yayılış alanı bizim bulunduğumuz alana kadar inmiyor”

Dövülerek öldürülenler: Erdost, Göktepe ve Korkmaz – Belma Akçura

1990’lı yılların ortası… Radikal’de ajanslardan gelen haberleri tararken dövülerek öldürülen yaşlı bir adama ait haberle irkildim…

Belma Akçura
Belma Akçura

Adana’da karşıdan karşıya geçmek isteyen bir adam, ışığa rağmen geçmeye kalkan mercedes yüzünden ezilme tehlikesi geçirince, aracın içindeki delikanlılarla tartışır. Mercedes’ten üç kişi iner ve yaşlı adamı döve döve öldürürler…

Hala daha zihnimdedir; babaları yaşındaki bir adamın azarını, bir küçük tartışmayı, derin bir kâbusa çevirenlerin ülkesinde nasıl hastalıklı bir toplum olduğumuzun bundan daha iyi bir göstergesi olabilir mi? diye düşünürüm…

Öfkeyle, hınçla beslenen; döverek, tekmeleyerek, eziyet ederek öldürmenin bu toplumda nasıl bir anlam ifade ettiğini bilmiyorum ama bildiğim şu ki; devlet sistematik işkencelerle bu ülkede düşünen, yazan, çizen, sorgulayan insanları yıllarca böyle öldürdü. Linç kültürüyle beslenen vatandaşı da ‘gücünü’ ancak böyle bir devletten alabilir, alıyorlar da…

Nasıl mı?

Devletle Elele

3 postal1-150x150Örneğin 12 Eylül darbesinden hemen sonra cezaevindeki koğuşlara ‘arama’ gerekçesiyle girilir ve her gün belli aralıklarla insanlar bayıltılıncaya, ortalık kan revan oluncaya kadar dövülürlerdi…

12 Eylül 1980 askeri darbesinden hemen sonra, yasak yayın basmak, bulundurmak iddiasıyla gözaltına alınan İlhan Erdost 7 Ekim 1980’de kardeşinin gözleri önünde önce koğuşta, sonra askeri aracın içerisinde erler tarafından dövülerek böyle öldürüldü.

Erdost’un öldürülmesiyle ilgili açılan davada o dönemin askerleri Astsubay Şükrü Bağ, Çavuş Ahmet Şeker, Erler Metin Gündoğan, İbrahim Keskin, Kısmet Çağlar yargılandı ve çeşitli hapis cezalarına çarptırıldı.

Peki, bütün bu emirleri veren kimdi?

Raci Tetik

12 Eylül’den sekiz yıl sonra 11 Eylül 1988’de dönemin Mamak Cezaevi’nden sorumlu komutanı Raci Tetik, işkence ve dayak olaylarıyla ilgili kendisiyle röportaj yapan Ahmet Kahraman’a dayak için kendisinin bizzat emir verdiğini belirtiyor. İnkâr etmiyor. Kardeşinin gözleri önünde dövülerek öldürülen İlhan Erdost’un dövülmesinde de dayak atan erlerin “sınırı aştığını” söylüyor. Bir şey daha diyor: Erdost’u dövenler “daha önce birçok eyleme katılan aşırı sağcı bir erle, acemi bir astsubayın işi”.

Sanıklardan Astsubay Şükrü Bağ hakkında Raci Tetik “verilen bütün emirleri eksiksiz yerine getiren bir subay” diye mahkemeye dilekçe verince Bağ 5 gün sonra tahliye oluyor.  Bağ’ın tahliyesi hem basından hem de kamuoyundan üç ay saklanıyor. Astsubay hakkında verilen 10 yıl 8 ay hapis cezası Askeri Yargıtay Daireler Kurulu’nca kesinleştiği halde, bir takım yeniden yargılama usullerini devreye sokuluyor; cezası oradan buradan kırpılıyor ve sonuçta 10 yıl 8 ay hapis cezası 6 ay hapis cezasına çevriliyor. Diğerleri de benzer cezalar alıyor ve dosya kapatılıyor.

Yıllar sonra BDP Milletvekili Sırrı Süreyya Önder Darbe Komisyonun çalışmalarıyla ilgili basına verdiği bir açıklamada şöyle diyor: “Raci Tetik için kimsenin tanıklığına ihtiyaç yok bu komisyonda, benim bilfiil işkencecim. Sadece benim değil, Mamak zindanından geçen binlerce insanın işkencecisi. İki yoldaşımızın da ölümünden sorumlu… Onları sorarak başlayacağım. İlhan Erdost, Mustafa Yalçın. Bunların katledilmesinin birinci dereceden sorumlusudur Raci Tetik”

Tabi hafıza hepimizde sıfır… Oysa sadece insanlar Raci Tetik’in başında bulunduğu Mamak’ta; dayağı, işkenceyi, kafeslere sokulup nasıl eziyet edildiğini anlatmadı. Darbeden sekiz yıl sonra insanlar dövülerek işkenceyle öldürülüp sakat kaldıktan sonra Raci Tetik bu itirafları yaptığında kamuoyu sesini bile çıkartamadı. Raci Tetik bütün bu anlatılanları doğrulayarak bir de “talimatname” yi harfi harfine uyguladığını söyledi. Peki, Raci tetik emri kimden alıyordu? Talimatlar Genelkurmay’dan mı geliyordu sorusuna “Evet” dediğine göre… O da dönemin Ankara ve İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Genelkurmay Komutanı Recep Ergun’u işaret ediyordu…

Bir dönem böyle geçti… 33 yıl kimse onlara dokunamadan…

Polisle Elele

Dokunulmaz olduklarından emin olduklarında gelip tekrar size tekrar dokunuyorlar. Evrensel Muhabiri Metin Göktepe’ye dokundukları gibi…  Göktepe’de 8 Ocak 1996’da Ümraniye Cezaevi’nde öldürülen iki tutuklunun cenaze törenini izlemek için sarı basın kartı olmadan gittiği Alibeyköy’de polislerce gözaltına alındıktan sonra götürüldüğü Eyüp Kapalı Spor Salonu’nda dövülerek öldürüldü.

4 cop2-121x150Emniyet’ten İçişleri Bakanlığı’na,  savcılık makamından Adalet Bakanlığı’na kadar dönemin hemen bütün yetkilileri Göktepe’nin önce gözaltına alınmadığı konusunda ısrar etti, kamuoyu tepkisi oluşunca alındı ama bırakıldı dediler. Dövülmekten kafatası ve kemikleri kırılmış bedeni mosmor olmuş Göktepe için sonrasında daha da vahim açıklamalar yaptılar… Önce ‘Sandalyeden düşüp öldü’ dediler, kimseyi ikna edemeyince ‘duvardan düştü’ dediler… Kamuoyu biraz daha sesini yükseltince dönemin İçişleri Bakanı Teoman Ünüsan sonunda önüne gelen rapora bakıp, dövülerek öldürüldüğünü “Metin Göktepe’nin annesi ve ailesi başta olmak üzere Türk basınından özür diliyorum” diyerek kabul etti.

Devlet yine de direndi…Bir yıl sonra dava açılabildi…

Dava il il dolaştırıldı, polisler önce görevden alındı sonra tekrar görevlerine iade edildi, sonra tekrar alındı, başka illere tayinleri çıkartıldı. Duruşmalardan birine sivil polisler silah soktu, adliye koridorlarında arbedeler yaşandı, gazeteciler tartaklandı,  49 polis hakkında fezleke hazırlandıysa da 11 polis üzerinden dava görüldü ve sonuçta bir hâkim görevden çekildi, polise tutuklama veren hakim sürüldü, 11 sanıktan beşi beraat etti, 7 yıl hapis cezası devlete ağır gelince dosya iki kez Yargıtay’a gitti ve Yargıtay kararına direnemeyen mahkeme sonunda 1 yıl 8 ay hapis cezasıyla işi bağladı…

Yani; 33 yıl önce Erdost’u öldürenleri “6 ay hapis cezası” ile kamuoyunun gözünden kaçıranlar, Metin Göktepe’nin dövülerek öldürülmesini kamuoyundan saklayamaz hale gelince bu kez cezayı biraz da yükseltmek zorunda kaldılar… “1 yıl 8 ay” diyerek…

Devlet Tetikçisi Vatandaş

Erdost’un dövülerek öldürülmesinin üzerinden 33 yıl, Göktepe’nin öldürülmesinin üzerinden 18 yıl geçti, ancak devletin ideolojik aygıtlarının işlediği cinayetlerindeki ‘direnç’, değişmedi… Haliyle vicdanını karartmış devletle tetikçiliğe soyunanlar da…

5 fft81_mf1949103-150x1502 Haziran 2013…Eskişehir’deki Gezi Parkı olayları sırasında Ali İsmail Korkmaz dövülerek öldürüldü. 38 gün komada kalan Korkmaz’ın öldürülmesi ile ilgili davada biri polis olmak üzere 5’i tutuklu sekiz kişi kasten adam öldürmekten ve bu suçu kolaylaştırmaktan yargılanıyor.

Olayın 23 görgü tanığı, 300 savunma avukatı ve aralarında sivil toplum örgütlerinin de olduğu binlerce takipçisi olunca tıpkı Metin Göktepe davasında olduğu gibi devlet aynı refleksleri göstererek davayı Eskişehir’den aldı, Kayseri’de yapılmasına karar verdi.

İddianamede “iyi stres attık” diyen sanıklara rağmen, devletin sanıkları ‘koruma’ refleksi değişmeyince haliyle karşı kamuoyunun tepkisi de giderek artıyor.

Kayseri Valiliğinin, dava için şehir dışından 38 otobüs ve 5 minibüsle 2 bin kişinin geldiğini açıklaması,

Ali İsmail Korkmaz’ın annesinin “Anne ağlama evlatların burada” diye karşılanması,

Fenerbahçe Ülker’in Anadolu Efes’i mağlup ettiği mücadelede tribünlerin hep bir ağızdan dakikalarca Ali İsmail Korkmaz için yazılan besteyi söylemesi,

Sosyal paylaşım sitelerinde binlerce insanın Ali İsmail Korkmaz davasının ‘takipçisi” olduğunu beyan etmesi gibi…

Davayı takip eden gazetecileri geçmiş de olduğu gibi bugün de istedikleri kadar tehdit etsinler, yargısıyla, polisiyle, siyasetçisiyle hangi oyunu sahnelerlerse sahnelesinler, davanın daha ilk duruşmasında linç kültürüyle beslenenlerin karşısına bu kez adaletten önce kamu vicdanı çıkmıştır.

Dövüldükten sonra hastaneye gittiğinde kas gevşetici verilen ve beyin kanamasıyla ölen Ali İsmail davasını elbette sistemli bir biçimde kapatma çabası içine girenler olacaktır, oluyor da…

Kamu Vicdanı Hepsine Karşı Elele…

Ama şunu unutmayalım:

6 aliismailkorkmaz-150x150Bugün 33 yıl önce insanların dövülerek öldürülmesinden sorumlu olan, yaptığı hiçbir şeyden pişmanlık duymadığını söyleyen Raci Tetik bir ‘huzurevinde’ gözlerini tavana dikmiş ölümü beklerken, 33 yıl önce öldürülen İlhan Erdost’un kızı Alaz Erdost, Ali İsmail Korkmaz’ın davasının takipçisi olarak mahkeme salonunda bekliyor… Yanında Göktepe’nin ablası Meryem Göktepe’nin okuduğu şiiri mırıldanarak….

“Öldü kardeşim/ Öldürdüler onu/ Akşamdı, hava tam kararmamıştı daha /Kan içindeydi, düşmüştü/ Akşamı görmek istemem artık/ Akşam kuşlarını görmek istemem/ Geceyi sesleyen yıldızın kımıltısını da/ Öldürdüler onu/ Döverek/ Bağırmadı bir kez olsun/ Ölüm mü içiyordu sesi/ Uyku mu çağırıyordu sesi/ Onun için görmek istemem/ Ölümü içen sessizliği/Uykunun çağırdığı sesi de…”

Kısacası;  döverek öldürdüğünüzde öldürdükleriniz bitmiyor, aksine çoğalıyor…

Bu yazı ilk olarak failibelli.org/ da yayınlanmıştır

2 Belma Akçura

 

 

Belma Akçura

Gerçekten farklı mıyız? – Berk Efe Altınal

0

Birkaç gündür sosyal medyanın en güncel konularından birisi, Eskişehir’de bir kişinin bir kediyi acılar içinde öldürmesi ve bu berk efeeylemini de videoya kaydederek paylaşması oldu. Sosyal medyanın bir linç ortamına dönüşmesi sık sık şahit olduğumuz bir durum, dün gece Facebook’ ta açılan bir ankette, bu eylemi yapan kişinin nasıl ceza alması gerektiği sorulmuş ve binin üzerinde kişi bu ankette ölüm cezası ve çeşitli işkence ve linç seçeneklerini işaretlemiş. Bu şiddet eğilimi oldukça ürkütücü ve bir kez daha sorunun kökenlerine inmek yerine tek bir kişiyi şeytanlaştırma kolaycılığına düştüğümüzü gösteriyor.

Eskişehir’de yaşanan olay gerçekten korkunç. Haberi ilk duyduğumda ve twitter’ da arka arkaya fotoğraflar paylaşıldığında gördüklerim beni de derinden etkiledi. Bu yaşananı kabul etmek ve olağan karşılamak gerçekten mümkün değil. Bu yaşananlara verilen tepki, bir hayvanı sadece zevk için acı çektirerek öldürmenin yanlış olduğu, kabul edilemez olduğu fikrini en azından toplumun önemli bir kısmıyla paylaştığımızı da gösteriyor.

Ne var ki, konu burada kapanmıyor; çünkü hayvanların hiçbir zorunluluk olmadığı halde sadece zevk için öldürülüyor olması istisnai bir durum değil, gündelik hayatımızın merkezinde yer alan sıradan bir durum. Hiçbir zorunluluğumuz olmadığı halde, gıda olarak kullanmak üzere her yıl 56 milyar kara hayvanının ölümüne sebep oluyoruz. Ne kadar deniz hayvanının ölümüne sebep olduğumuzun kaydı bile tutulamıyor. Gıda olarak kullanmak üzere ölümüne yol açtığımız, inekler, koyunlar, tavuklar, balıklar, tıpkı Eskişehir’de öldürülen kedi gibi hissedebilir varlıklar, acı çekebiliyorlar ve kendi yaşamlarının farkındalar. Ondan hiçbir farkları yok. Aralarında yaptığımız ayrım sadece keyfi bir takım inançlara dayanıyor, aynı inançlar başka bir kültürde de kedilerin ve köpeklerin yiyecek olarak görülmesine yol açabiliyor.

Dengeli bir bitkisel beslenmenin sadece yeterince değil, aynı zamanda daha sağlıklı olduğu artık ana akım bilim insanları tarafından bile dile getirilirken, bu kullanımlarımızın zorunluluktan kaynaklandığını öne sürmek mümkün değil. Bitkisel beslenme ekonomik ve ekolojik olarak hayvansal beslenmeden çok daha hesaplı ve sürdürülebilir, bu konuda da bir zorunluluk hali öne sürmek anlamsız.

Bu da demek oluyor ki Eskişehir’de öldürülmesine öfkelendiğimiz kediden hiçbir farkı olmayan milyarlarca hayvanı, sadece tatlarını beğendiğimiz için öldürüyoruz. Bunu yapıyoruz çünkü, kültürümüz bunu yapmayı destekliyor, böylesi daha kolay geliyor, farklı davrandığımızda toplum üzerimizde bir baskı oluşturuyor, böyle yapmaya alışkınız vs. vs. Bir dizi sebep sayılabilir fakat bu sebeplerin hiç birisi, yanlış olduğunu kabul ettiğimiz ve tepki gösterdiğimiz bir davranışı kendi hayatlarımızda sürdürmek için haklı bir sebep teşkil etmiyor.

İki davranış arasında -yani bir kediyi öldürmekle, hayvansal ürünler yemek arasında- temel farkın, birinin ‘sadistçe bir zevk’ diğerininse bir kültürel alışkanlıktan kaynaklandığı konusunda bir argüman öne sürülebiliyor. Ancak, böyle bir önermeyi haklı bulursak, bunu tüm etik tartışmalarına genelleyebiliriz. Bir ayrımcılığın, şiddetin ya da sömürünün sadece alışkanlıklara ve kültüre dayandırılarak haklı görülebileceği gibi bir ilkeyi kabul etmek konusunda emin miyiz? Böyle bir ilkeyi, örneğin insan hakları bağlamına taşımalı mıyız? Eğer insan hakları bağlamına taşımaktan çekindiğimiz bir ilkeyi hayvan hakları bağlamına uyguluyorsak, henüz bu yaptığımızı haklılaştıracak bir argüman görmüş değilim.

Hayvan hakları kuramını hiç olmadığı kadar net ve tutarlı bir temele oturtmuş olan Gary L. Francione, ‘Hayvan Haklarına Giriş’ (İletişim Yay, 2008) kitabında, içinde bulunduğumuz duruma ‘ahlaki şizofrenimiz’ ismini veriyor. Bir yandan çocuklara hayvanları sevmelerini ve onlara zarar vermemelerini öğretiyor, bir yandan da onları hayvansal ürünler tüketmeye yönlendiriyoruz. Bir yandan bu tarz olaylara tepki gösteriyor, bir yandan da daha az acı ve ölüm içermeyen ancak gündelik yaşam içinde sıradanlaşmış davranışları sürdürüyoruz. Bir yandan zorunda olmadığımız halde hayvanlara acı çektirmenin ve onları öldürmenin yanlış olduğunu kabul ediyor, bir yandan da hayvanlara acı çektirmeye ve onları öldürmeye, ya da ‘kirli işi’ yapması için başkalarına para vermeye devam ediyoruz. Görmezden gelmemiz ya da gözlerimizi kapatıyor olmamız, bu durumun mevcudiyetini ortadan kaldırmıyor.

Bu çelişkiye son vermek için her türlü imkana sahibiz. Atmamız gereken çok basit bir adım var; vegan olmak. Vegan olmak, hayvanların -hissedebilir yani yaşamaktan ve acı çekmemekten menfaati olan canlıların- birer mal veya kaynak değil, birer insan-harici-kişi olduklarını tanımanın bir sonucudur; bu da pratikte hayvansal ürünleri kullanmamak, her biri hayvanlar için ölüm ve acı anlamına gelen hayvansal et, hayvansal süt, yumurta, bal, yün, deri, kürk, ipek gibi ürünleri kullanmamak, bunun yanında elbette hayvanların eğlence aracı ya da deney malzemesi olarak görülmesine karşı olmak anlamına geliyor.

Bu, ne zor, ne ütopik, ne de ekstrem bir tavır ne de ulaşmak için hepimizin ‘kendi yolumuzda’ olduğu nihai nokta. Aksine, vegan olmak bir temel, bir ilk adım. Ne var ki, ancak bu adımı attığımızda ve daha fazla insanın bu adımı atması için çaba harcadığımızda gerçek bir değişime yol açabileceğiz.

Hayvanları birer mal ve kaynak olarak kullandığımız müddetçe, yaşanan şiddet için kendimize bir takım şeytanlar, ‘’günah keçileri’’ bulacak ve onları suçlayacağız, kimi zaman bir kediyi acı çektirerek öldüren birisi, kimi zaman avcılar, kimi zaman büyük şirketler veya kapitalizm, kimi zaman Uzakdoğu’da yunus öldürenler, Kanada’daki fok katliamları vs. tepkimizi çekecek, ama sorunun kaynağını ortadan kaldırmak için hiçbir şey yapmıyor olacağız.

Bu sözlerim, ‘’eğer vegan değilseniz susmalısınız ve hiçbir şeye tepki vermemelisiniz’’ anlamına gelmiyor. Bu, tepki verdiğimiz durumlara dair, birilerini suçlamaktansa kendi hayatımızı ve toplumun hayvanlara olan bakışını yani sorunun kaynağını değiştirmek için harekete geçmemiz gerektiği çünkü tek tek olaylara tepki vermenin ötesine geçip toplumsal bir dönüşümü mümkün kılmamızın yolunun kendi mutfağımızdan, kendi gardırobumuzdan geçtiği anlamına geliyor. Eğer bu fikre katılıyorsanız, şuradaki kısa yazı bir başlangıç olabilir.

Berk Efe Altınal

 

Macaristan’da evsizlere sokak bile yasak

Macaristan’da hükümetin son zamanlarda evsizlere karşı uyguladığı ayrımcı politika son yasayla birlikte ayyuka çıktı.  Eylül 2012’de kabul edilen yasa, evsizlerin kamusal alanlarda bulunmasını yasaklıyor ve cezai yaptırım öngörüyor. Bu haftasonu, 13-15 Şubat tarihleri arasında dünya çapında Macaristan’daki evsizlerle dayanışma eylemleri düzenleniyor. İstanbul için buluşma tarihi 14 Şubat, eylem yeri ise Macaristan Konsolosluğu önü.

macaristan
2011’de Budapeşte’de gerçekleştirilen evsizlerle dayanışma eyleminden. Pankartlarda “cezaevi yerine yaşam alanı” ve “yoksullar suçlu değildir” yazıyor

İktidarda bulunan merkez sağ partinin 2012’nin ekiminde parlementodan geçirdiği ve anayasaya aykırı olmasına rağmen anayasa dahil ettiği yasaya göre, evsizlerin kamusal alanlarda bulunmaları yasak. ‘Dünya kültürel miras’ listelerindeki turistik alanlar, parklar, oyun alanları, sokaklar ve alt geçitleri kapsayan kamusal alan kapsamı yerel yönetimlerinin inisiyatifine bırakılmış, yani her şehrin belediye başkanı o şehirde nerenin yasak olup olmayacağını belirleyebiliyor.  Bu yasağı çiğneyenler kamu hizmeti, para cezası hatta hapis ile karşı karşıya kalabilecek.

“Devlet, barınak sağlama zorunluluğunu  unutturmak için evsizleri cezalı ilan ediyor”

Evsizlerden ve aktivistlerden oluşan A Város Mindenkié (Hepimiz İçin Şehir)isimli grubun çağrıcılığını yaptığı eylem haftasına katılacak şehirlerden şimdiye kadar belli olanlar Strasbourg, Londra, Brüksel, Lizbon, Dublin, Paris, Viyana ve Essen. İstanbul’daki kent hakkı savunucuları da Macaristan’a destek için 14 Şubat Cuma günü saat 13.00’te Levent’te bulunan Macaristan Konsolosluğu’nun önünde olacak.

MAP_international_solidarity (1)

2012’de Macaristan’dan gönderilen çağrı mesajında, dört yıldır iktadarda olan sağcı Llider Victor Orban’ın Macaristan’da anayasal hakları nasıl ayaklar altına aldığı şöyle anlatılıyor:

“Macaristan’da 2010’dan beri hak örgütleri kırmızı alarm veriyor. İktidara geçen sağcı lider Victor Orban’ın siyaset tarzı son olarak İngiliz gazetesi Guardian tarafından Putin ve Tayyip Erdoğan’a benzetildi. Macaristan’da son dört yılda anayasal haklar askıya alındı, sendikalar tarumar edildi, basın hükümetten icazet alır oldu, göçmenler kamplara toplandı, engelli ödenekleri kısıtlandı. Macaristan hükümetinin 2012 senesinde “sokakta yaşamayı” cezalandırılabilir hareket olarak nitelendirmesi totaliter gidişin son halkasıdır. Evsizler bugün Budapeşte’de para cezası ödemek zorunda bırakılıyor ve hatta hapse atılıyorlar. Bunlar somut olarak evsizlerin yaftalanarak ayrımcılığa tabi tutulduğunun göstergesidir, üstelik yavuz hırsız olan devletin herkese barınak sağlama yükümlülüğünü unutturmak için suçu kendi üzerinden sokakta yaşayan çaresize atmasıdır. “

Sadece Budapeşte’de 15 bin evsizin bulunduğunu, buna rağmen barınak kapasitesinin altı bin olduğunu hatırlatan kent hakkı savunucuları,” evsizliğin suça tabi olmaktan çıkarılması ve sadece evsiz olduğu hapiste tutulan insanların derhal salınması” için 13-15 Şubat tarihinde dünyanın her yerinden insanlarıMacaristan Konsolosluğu’nun önünde buluşmaya çağırıyor.

“Nerede bulunup nerede bulunmayacağımıza sadece biz karar veriririz”Hung_jpeg

Son söz yine çağrı metninden:

“Sokak, toplu taşıma durakları, parklar gibi mekanlar şehre, yani kamuya açık mekanlardır. Şehir ve sokaklar hayvanlar dâhil hepimizindir! Nerede bulunup nerede bulunamayacağımıza bizim dışımızda karar verilmesini reddediyoruz! Evsizlerin değil evsizleri suçlu ilan eden totaliter başbakanların suçlu olduğunu ilan ediyoruz.”

14 Şubat’ta İstanbul’da gerçekleşecek eylemin adresi:

Macaristan Konsolosluğu: Büyükdere Cd Metrocity Alışveriş Merkezi No:171, Levent

(Yeşil Gazete)