Türkiye edebiyatının en özgün kalemlerinden biri olan, geçtiğimiz sene kaybettiğimiz Leyla Erbil, bugün ve yarın gerçekleşecek bir sempozyumla anılıyor.
Kadir Has Üniversitesi’nin Modern Türkçe Edebiyat’ın kurucu figürlerinden olan yazarlara odaklanmayı amaçladığı sempozyum dizilerinin ilki Tezer Özlü, ikincisi ise Yusuf Atılgan adına gerçekleştirilmişti.
İki gün boyunca Kadir has Üniversitesi Cibali Kampüsü’nde gerçekleşecek sempozyumda, ilk kitabı Hallaç’tan, son kitabı Tuhaf Bir Erkek’e kadar dilsel ve biçimsel arayışlarını ve deneysel olduğu kadar politik bir duruşu da yansıtan edebiyat çizgisini sürdüren Leylâ Erbil tüm yönleriyle ele alınacak.
Program:
Sempozyum bugün Doğaz Hızlan’ın açılışkonuşmasıyla başladı. Günün devamında program şöyle:
15.00 – 15.50 III. Oturum
Moderatör: : Nilay Özer
Duygu Ergun- Muhataba Bırakılan Fragmanlar: Cüce’de Özne ve Anlatı Sorunsalı
Sibel Kır- Cüce’yi Uygarlığın Huzursuzluğu’yla Birlikte Okumak
16.00 – 16.50 IV. Oturum
Moderatör: Mesut Varlık
Berçin Uluz- Tuhaf Bir Kadın’da Farklı Erkeklik Deneyimleri / Biçimleri: Aydın Erkek ve Solcu Erkek
Evşen Çerkeşli- Leylâ Erbil’in Deneme ve Hikâyelerindeki Üslubun Karşılaştırılması
4 Nisan Cuma
13.00 – 13.50 I. Oturum
Moderatör: Hülya Dündar
Ayşegül Ergül- Tuhaf Bir Kadın’da Flâneur Arayışı
Nihan Bozok- Karanlığın Günü’nde Bir Göbek Bağı İlişkisi: Bir Kadının Kendinden Kurtuluvermesi ve Bir Kadının Durmadan Kendini Araması
13.50 – 14.10 Çay-Kahve Arası
14.10-15.00 II. Oturum
Moderatör: Esen Kunt
Meral Akbaş- Son Nefes: Yazı
Münire Sevgi Şen-Leyla Erbil’in Kalan’ında lahzen’in Bilinci: Bilincin Şekillendirdiği Tarihsellik ve Anlatı
15.10 – 16.00 III. Oturum
Moderatör: Senem Timuroğlu
Hülya Dündar- Mektup Aşkları: Geçmişin Kıskacında Cinsellik
Seda Yücekurt- Tür ve Cinsiyet İlişkisi Çerçevesinde Mektup Aşkları
16.00 – 16.10 Çay-Kahve Arası
16.10 – 17.00 IV. Oturum
Moderatör: Ahmet Ergenç
Esen Kunt- Yersiz Yurtsuz, Göçebe: Tuhaf Bir Erkek Üzerine
Sevinç Çalhanoğlu- İşi Olmayan Giremez: Tuhaf Bir Erkek’te Zamanlı Zamansız Mekanlar
Japonya’dan nükleer enerji santrali ihracı yarın ülke meclisinde oylamaya sunulacak. Türkiye’ye ihracı da kapsayan önerge Sinop’ta nükleer santralin önünü açan yeni bir adım olabilir; fakat henüz hiçbir şey için geç değil.
Japonya parlementosundaki en büyük muhalefet grubu olan ve nükleer karşıtı hareketin savunucuları arasında yer alan Demokratik Parti, hükümetin Türkiye ve Arap Emirlikleri’yle imzalaması muhtemel ‘sivil nükleer güç’ işbirliğine destek verdi.
Türkiye ve Japonya arasında nükleer güç teknolojisi ihraç etmeye yönelik işbirliği anlaşması Dış İlişkiler Komitesi’nde kabul edildi. 4 Nisan’da meclisteki Dış İlişkiler ve Savunma Komitesi’ne sunulacak. Anlaşma aynı zamanda Meclis üyelerine de 4 Nisan’da gönderilebilir; bu durumda anlaşma mecliste 7-11 Nisan tarihleri arasında görüşülecek.
Japonya nükleer güvenliğe katkı sağlar mı?
2030 yılına kadar ülkedeki nükleer enerji santrallerini tasviye etmeyi savunan Demokratik Parti’nin bazı üyeleri öneriye şiddetle karşı çıkmıştı. Fakat NKHK World’ün haberine göre, geçtiğimiz gün gerçekleşen parti toplantısında, ‘Japonya’dan ihraç edilen nükleer enerji santrallerinin diğer ülkelerdeki nükleer güvenliğe katkı sağlayacağı’ kararına varıldı.
Demokratik Parti üyesi Mitsuru Sakurai, ‘tüm parti üyelerinin karardan memnun olmadığını, fakat şimdiye kadar gerçekleşen görüşmelerde kararın bu yönde olduğunu’ belirtti.
Fukuşima felaketiyle ilgili soru işaretleri devam ederken ve ülkede hala nükleer santraller kapalıyken Japonya’nın diğer ülkelerdeki nükleer güvenliği nasıl sağlayacağı sorusunun cevabı henüz net değil.
Türkiye’de iki nükleer santral projesinden biri olan Sinop’taki nükleer enerji projesi için Japonya’dan MHI ve Fransa’dan Areva şirketleri talip oldu. Türkiye hükümeti ve Japonya arasında da geçtiğimiz yıl nükleerle ilgili imzalanan anlaşma Japonya’nın enerji ihracı kararını daha önemli kılıyor.
‘Türkiye-Japonya arasında imzalanan Sinop nükleer santrali anlaşmasının içeriğini hala görmedik’
Yeşil Gazete’nin görüştüğü ‘Nükleersiz’ platformundan Pınar Demircan, iki gündür NKP’yle birlikte Japonya’daki milletvekillerine anlaşmadan vagzeçilmesi için mail gönderdiklerini vurguladı. Demircan’a göre, ‘nükleere karşı sesimizi her zamankinden çok çıkarmamız gerekiyor.’
Nükleer Karşıtı Platform’dan (NKP) Özgür Gürbüz ise , onaylanacak anlaşmayla nükleer santral ihracı önünde engel kalmayacak gibi göründüğünü belirterek Türkiye ve Japonya arasında imzalanan anlaşmayı hatırlatıyor: ‘Daha önemlisi, Sinop’taki nükleer santralle ilgili Türkiye ve Japonya arasında bir yıl önce imzalanan bir anlaşma var fakat biz anlaşmanın içeriğini görmedik.’
Gürbüz, Japonya’da nükleer enerji teknoloji ihracına olur çıksa bile Sinop’la ilgili sermaye verecek banka ve kredi gibi süreçlerin daha devam edeceğini belirterek ‘kararı vereceklerin Japonya veya hükümet değil Sinoplular’ olacağını söylüyor, “Sinop bu yerel seçimde de nükleere hayır diyen belediye başkanını seçti, bu da bize Sinopluların fikrini gösteriyor’
Meşruiyet kavramı -ölçülmesi zor olan her kavram gibi- sorunludur. Bir devletin, partinin ya da başka bir kurumun meşruiyetindeki “yükselişi” ya da “düşüşü” neye bakarak ölçebiliriz? Devlete karşı bir ayaklanmaya ya da söz konusu partinin seçimlerde aldığı çok ağır bir yenilgiye bakarak mı? İyi de bunları gördükten sonra o iktidarın meşruiyetini kaybettiğini söylemek için deha olmak gerekmiyor ki! Bize, bunlar olmadan önce işe yarayacak bir kavram lazım. Meşruiyet kavramı doğası gereği fazlasıyla normatif… Beğenmediğimiz şeyler olduğunda kullanıverdiğimiz, ve aslında göstermekten ziyade varsaydığımız bir kavram…
Deprem günlerini hatırlıyorum: Hep birlikte artık devletin meşruiyetinin kalmadığını ilan etmiştik. Haklı olmalıydık; zira bu devlet, kuruluşundan beri bütün örgütlenmesini “güvenlik devleti” temelinde gerçekleştirdiğiiçin deprem gibi gerçek bir toplumsal krize müdahale edecek beceriyi gösterememişti; yurttaşa güvensizliği nedeniyle yardımları bile engeller hale gelmişti. Devletin, meşruiyetini yitirdiğini nihayet herkes görecekti. Öyle olmadı ama! Neden olmadığını geniş bir tarihsel perspektifin içine oturtarak konuşmak gerekiyor. Bunun için hem yerimiz dar, hem de yazının muradı bu değil.
AKP ve Meşruiyet Bahsi
Bu yazı sadece şuna dikkat çekmek istiyor: Meşruiyet meselesi, bir alternatif meselesidir! Alternatif ortada görünmediği müddetçe de meşruiyet kaybolmaz. Hele de AKP gibi uzun yıllardır bildikleri, öyle ya da böyle onay verdikleri, çeşitli biçimlerde yarar gördükleri bir iktidar söz konusuysa o iktidarı devirdiklerinde yerine neyi getireceklerini görmek isterler. Bir AKP seçmeninin, iktidarın meşruiyetini kaybettiğini teslim ettiği andan itibaren AKP’ye oy vermesi imkansızlaşır. Tam da bu nedenle, kendine güven veren bir alternatifi görmedikçe bu düşünceyi bilince çıkarmaz bile…
Yolsuzluğun elbette bir meşruiyet kaybına neden olacağını kestirebiliriz. Peki ama, benim şiddetle karşı olduğum 3. Havalimanı, 3. Köprü, Kanalİstanbul gibi “lüzumsuz projelerin” ya da duble yolların, köprülerin, hızlı trenlerin, doğayı tahrip eden barajların bu iktidara meşruiyet kazandırmadığından emin miyiz? Ya da başörtülü öğrencilerin artık üniversitelerde özgürce okuyabilmeleri, devlet dairlerinde nihayet memur olabilmeleri bu iktidara ne kadar meşruiyet kazandırmıştır mesela?
17 Aralık’tan sonra Özal döneminden beri kanıksadığımız yolsuzluk ve rüşvetin bu iktidar tarafından da uygulanan bir pratik olduğunu anladık. (Merak etmeyin biz anladıysak AKP seçmeni de anlamıştır!) Pek kimsenin “helal olsun” diyeceğini sanmam; ama etkisinin diğer alanlardaki etkileri bertaraf edecek kadar büyük olduğuna dair elimizde bir veri mi var? Ama olabilirdi! Yani ayyuka çıkan bu yolsuzluk ve rüşvet iddiaları, diğer alanlardaki meşruiyeti bertaraf edebilirdi: AKP’ye alternatif bir siyaseti, toplumda görünür ele avuca gelir bir hale getirebilseydik!
Güvensiz ve muhafazakar bir toplum
Lakin alternatif bir siyaseti kurgulamadan önce aşmamız gereken bir sorun daha var: Seçmendeki güvensizlik… AKP seçmeninin tercihini değiştirmemesinin birinci nedeni, AKP’siz bir Türkiye’ye karşı derin bir endişesinin oluşuydu sanırım. Mütedeyyin nüfusun, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana hissettiği dışlanmışlık duygusu en son 28 Şubat’ta bir kez daha kanatılmıştı. İmam Hatiplerden, başörtülü öğrencilerin mağduriyetlerine; Cumhurbaşkanı’nın sadece karısı başörtülü diye seçtirilmeme gayretlerine kadar bir dizi olayı daha yeni yaşamış bir seçmen kitlesinden bahsediyoruz. Hakiki bir zemini olan bu güvensizlik hissini Erdoğan gibi bir siyasetçi elbette başarıyla sömürecekti; ve sömürdü.
Sırası gelmişken şunu da not edelim: Aslında Türkiye toplumunun neredeyse tamamı –Kürtler müstesna- kendine güvensiz bir toplum. Bu ülkede herkes geleceğe duyduğu güvensizlik üzerinden siyasetini belirliyor. Siyasal davranışlarını, iyi bir yarından çok; daha kötü bir yarın olmasın diye belirleyen muhafazakar bir toplum olduk; toptan! Bu güvensizlik CHP seçmeninde çok daha yoğun elbette. O seçmen kendi istediğine oy ver(e)miyor uzun süredir; önce kimi istemediğini belirliyor ve sonra bütün siyasetini onu engellemek üzerine kuruyor.
Bu yenilgici ruh hali uzun süre iktidar kaynaklarından uzak kalmış bir grup için anlaşılabilir belki; ama benzer bir duygunun 12 yıldır iktidarda olan bir partinin seçmeninde de olması gerçekten izaha muhtaç bir durum. Erdoğan’ın büyük bir keyifle sömürdüğü bu mağduriyet duygusunun da esas olarak tarihsel bir hafıza tarafından şekillendiğini düşünüyorum. CHP yöneticileri ise partilerinin tarihiyle yüzleşmekten hala kaçtıkları için bu hafızayla başa çıkamıyorlar. Muhafazakar tabanla da, Kürtlerle de kuramadıkları ilişkinin temelinde bu yatıyor. Daha önce çok yazdığım bu konuyu geçiyorum.
Sorun, bu güvensizlik duygusunu nasıl aşacağımızdır. Bunun, ancak geçmişin yüklerini taşımayan yeni bir politik özne tarafından oluşturulacak alternatif bir siyasetin geliştirilmesiyle mümkün olacağını düşünüyorum. AKP’ye sadece direnmekle kendini sınırlayan bir muhalefet hattı yerine, alternatif ve pozitif bir siyaset zemini işte tam da bu nedenle elzemdir. Sahici bir alternatif projeyi topluma sunamadığımız müddetçe, insanların öyle ya da böyle tanıdıkları ve net bir siyasi zemine sahip olan bir hareketten kopmalarını beklemek gerçekçi değil.
Yeni Siyaset
Türkiye’ye sunulacak olan alternatif siyaset, aslında doğumunu gerçekleştirdi. Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin ve onun da bileşeni olduğu HDP’nin programına bakıldığında ana unsurları görülecektir.
Bu siyaset öncelikle ekolojik bir siyaset olmak zorundadır. AKP’nin kalkınmacılığa yaslanarak doğaya karşı yürüttüğü savaşı durdurmalıyız. Artık doğanın sahibi değil, parçası olduğumuz bilinciyle bu saldırının bizi sürüklediği yeri bıkmadan usanmadan anlatmak durumundayız. Kuruyan ovalar, olağan dışı artan seller, daha önce Anadolu’da görünmeyen hortumlar, yıllar boyu içinde yaşayacağımız kuraklık… Bunların hepsi yeni siyasetin temel konuları olacak.
Alternatif siyaset, Osmanlı/Türkiye tarihinden kaynaklanan kimlik sorunlarını, aralarında hiyerarşik bir ilişki kurmadan ve hiç çekinmeden merkezine almak zorundadır. Kimliklerimiz elbette özsel kategoriler değildir ama benliğimizi şekillendirirler. Bu yönüyle, tarihi ve tarihin ürettiği mağduriyetleri merkezine alan bir siyaset olmalıdır alternatif siyaset. Kimlilk siyasetini tanıyan, ama onun esiri olmayan, bu siyasetin kimlik-dışı meselelerle de ilişkilenmesinin yollarını açacak bir siyaset…
Ve nihayet alternatif siyaset yerel demokrasiyi merkeze almalıdır. Kürt Siyasal Hareketinin ve Türkiye’nin demokratik güçlerinin 30 yıllık mücadelelerinden süzdükleri bu yerel demokrasi vurgusu Türkiye siyasetindeki krizin yapısal nedenini ifşa ediyor: Merkezi iktidarın vesayeti!
Cumhuriyet kurulduğundan bu yana merkezde iktidara gelenlerin ideolojileri değişiyor ama zihniyetleri değişmiyor. Devletin İttihat ve Terakki’den bu yana kurumsallaşan örgüt yapısını aynen koruyorlar ve ona eşlik eden idari ve hukuki yapıyı da kullanarak merkezden yereli denetliyorlar. Nasıl yaşamamız gerektiğine, ne düşünmemiz, ne giyinmemiz, ne içmemiz gerektiğine bizim adımıza merkez karar veriyor. “Merkez” bunu gururla ilan da ediyor üstelik; Anayasasında açıkça yerelin üzerinde “vesayet” kurduğunu yazıyor! (bkz. Madde 127)
Artık bu düzeni değiştirmemiz gerekiyor. Merkezi değil, çevreyi, yereli güçlendirmemiz gerekiyor. Hiçbirimiz artık Ankara’dan yönetilmek istemiyoruz; bürokrasisinin hantallığını da istemiyoruz, bizim adımıza verdiği kararları da! Kendimizi ilgilendiren kararlara katılmak, karar alıcıları denetlemek ve hesap sormak istiyoruz.
Demokrasi, öncelikle yaşadığımız mekanlarda, yerelde tecrübe edilir. Yaşadığımız yerlerde –bizi ilgilendiren konularda- özerk kararlar almak istiyoruz. Yerelimizi aşan konular olduğunda kültürel, sosyolojik ve iktisadi olarak bize benzeyen başka yerellerle bir araya gelerek bölge meclislerimizde tartışmak ve karar almak istiyoruz. Yöneticilerimizin üzerindeki denge ve denetleme mekanizmalarını kendimize yakınlaştırmak ve kurumsallaştırmak istiyoruz. Yaşadığımız en küçük yerelden, ilçeye; oradan ile; illerden bölge meclislerine, bölge meclislerinden merkezi meclise gidecek bir mimari yapıyı kurmak istiyoruz.
Yerel demokrasi, yerinden yönetim, adem-i merkeziyet, bölgesel yönetimler, denge ve denetleme mekanizmaları gibi meseleleri artık Türkiye’nin temel politik meseleleri kılmamız gerekiyor. Yeni siyasetin politik hattı burada olacak ve HDP tam da bunu yapmaya çalışıyor.
Zorluklar
Ama zorlukları var! En önemli zorluğu, Tanzimat’tan bu yana sıkıca yerleşmiş ve merkezileşmeyi başlı başına olumlu bir değer olarak gören politik kültürümüze aykırı şeyler söyleyecek olmasıdır. Merkezden iktidarı ele geçirip toplumu dönüştürmeye dayalı bu politik kültür solda da, sağda da yaygındır. Merkezi vesayeti en sık, en samimi ve en keskin şekilde eleştirdiğimiz YÖK meselesinde söyledikerimize bir kez daha bakalım. Gerçekten merkezi vesayeti mi sorguluyoruz bu eleştirilerde? Bu eleştirilerde örtük olarak –bazen açıkça- varlığını hissetiren bakış, aslında hiç de merkeziyetçiliği dert edinmez. Tam tersine, merkezden “yepyeni” bir siyasetle bütün üniversitelerin nasıl daha iyi olabileceğine dönük ve genellikle birbirinin tekrarı fikirlerdir bunlar… Üniversiteleri adem-i merkezileştirmek, farklılaştırmak söz konusu bile edilmez. (Not: İdeoloji farklı olabilir; ama zihniyet çok daha zor değişir!)
HDP bileşenlerinin bir bölümünün bağlı olduğu Marksizm –ve sosyalizm- yorumu, merkezi zayıflatıp yereli güçlendirecek böylesi bir politik programı samimiyetle benimsemelerine ve bu yönde bir politik çalışma yürütmelerine engel olabilir. Bir bölümü, temel önceliğin devrimle iktidarın merkezden ele geçirilmesi olduğunu, bu olmadan yapılacak hiçbir şeyin kalıcı olmayacağını düşünebilir.
Şunu kabul etmemiz gerekiyor: HDP bir sosyalizm projesi değildir. Ona özünü veren güç, sağlam ve hakiki bir demokratikleşme programı olmasıdır. Sosyalistler, ancak bu programı içselleştirebildikleri ölçüde bu hareketin bir parçası olacaklardır. Merkezden iktidarı ele geçirerek bütün bir toplumun yukardan aşağı sosyalist bir dönüşümünün sağlanması fikri, görebildiğim kadarıyla HDP fikriyatına yabancı bir fikirdir. Elbette merkezi iktidarı hedefleyen ama bu iktidarı merkezi güçlendirmek için değil; yerel inisiyatiflerin önünü açmak için kullanmayı hedefleyenlerin partisi HDP…. HDP’nin fikrinin ve zikrinin tam olarak örtüşmesi gerekiyor.
HDP’nin, “yerel demokrasi” programını ısrarla toplumsallaştırmak gibi bir görevi var. HDP’ye dair oluşan “Kürtlerin ve sosyalistlerin birlik projesi” algısını kırmamız gerekiyor. An itibariyle beşeri sermayesi gerçekten de ağırlıklı olarak Kürtlerden ve sosyalistlerden oluşsa da bu hakikat, parti programının hakikati değil! Bu çelişkiyi acilen çözmemiz gerekiyor. Aslında partinin ortak aklının nasıl iyi çalıştığını bu yerel seçimlerde açık bir biçimde gördük. Partinin adaylarına bakıldığında Türkiye toplumunun çoğulculuğunu olabildiğince kapsamak ve bütün mağduriyet alanlarını siyaset zeminine taşımak kaygısı çok açık şekilde görülüyor: Ermeniler, Süryaniler, Lazlar, başörtülü/başörtüsüz kadınlar (kadınlar, kadınlar, kadınlar!) LGBTİ bireyler, ekolojistler, Aleviler, akademisyenler, aydınlar, sanatçılar hepsi HDP saflarından aday oldular.
HDP ve HDP’liler aslında bu zeminde siyaset yapmaktaki samimiyetlerini kanıtladılar. Şu andaki eksiklik, bu yerel demokrasi programının esas olarak Kürtlerin ve sosyalistlerin üzerinden yürümesidir. Partinin önündeki en önemli hedefin bir an önce programa uygun kadroları ulaşmak ve onları partiye taşımak olmalıdır sanıyorum. Müslümanlar, liberaller, demokratlar, ekolojistler, bugüne kadar hiçbir siyasal partiye girmemiş ama sivil toplumun çok çeşitli alanlarında, çok çeşitli meselelere dair farkındalık yaratmaya çalışmış insanlar ferah feza bir ortamda siyaset yapabilirlerse HDP’nin önü açıktır.
Yerel seçimlerde hakiki ve alternatif bir siyaseti kurgulayan, onu konuşan/konuşturan tek parti HDP/BDP’ydi. Bu siyaseti maalesef istediğimiz oranda görünür kılamadık. Bunun HDP’ye düşen kısmını elbette partinin yetkili kurulları, seçimlerde özveriyle çalışan belediye başkanı ve meclis üyesi adayları konuşacaktır. Yine de şu kadarını söyleyebilirim: Binlerce insan canla başla bu siyaseti görünür kılmak için çalıştı. Fakat AKP ile CHP arasına sıkışan siyaseti açmayı başaramadık. Onca baskıya, linç girişimine rağmen, kutuplaştırmaya çalışanlara karşı HDP sözcüleri alternatif ve pozitif siyasetlerini topluma anlatmaya çalıştılar. Yeni doğmuş bir parti için bu kadarı fazlaydı denebilir. Ama her hal ve karda biriktirilen güç ve deneyim önümüzdeki siyasal hattımızı belirlemekte önemli olacak.
Bitirirken, bir not da CHP’ye oy veren demokratlar için düşmek isterim: Bu yeni siyaseti toplumsallaştırabilmek, sadece AKP tabanındaki –sayıları azalsa da hala varlığını koruyan- demokrat müslümanlarla değil; alternatifsizlik nedeniyle çareyi CHP’de gören ama özgürlükçü, eşitlikçi bir Türkiye özlemi duyan insanların da katkılarıyla mümkün olabilecek. Kürtler, Aleviler, Müslümanlar, cinsiyet kimliği nedeniyle ötekileştirilenler, gençler, gayrı müslimler, kadınlar hep birlikte yerellerimizi demokratikleştireceğiz. En küçüğünden en genişine, meclislerde birbirimizle temas edeceğiz. Bütçemizi yapacağız, bölgelerimizdeki yatırımlara karar vereceğiz. Bi biraraya gelelim, kimbilir daha neler yapacağız!
İşte HDP bu siyaseti halkla konuşmaya çalışırken, CHP yöneticileri bu seçime siyasetsizliği bir meziyet gibi sunarak girdi. AKP karşıtı herkesin fiilen CHP’li olduğu çağrısını yaptı. Siyaseti ilga eden bu tavır, AKP’den bezmiş bazı yazarlardan da destek gördü. En büyük hata buydu. CHP’nin hala göremediği şu ki, kutuplaştırdıkça memleket fabrika ayarlarına geri dönüyor! Kutuplaştırmadan her seferinde Erdoğan yararlanıyor.
Bizim, içi boş kutuplara değil, siyasete ihtiyacımız var. AKP hegemonyasıyla, ancak bir karşı-hegemonya inşa edilerek mücadele edilebilir. HDP’nin zemini, çeşitli nedenlerle (veya vehimlerle) AKP’de ya da CHP’de duran demokrat insanların da katılabileceği bu inşa faaliyeti için uygun olan zemindir. Söz konusu olanın bir inşa olduğunu hiç akıldan çıkarmadan, siyaseti hemen bugün sonuç alacak bir faaliyet alanı olmaktan çıkartıp bir gelecek perspektifinin içine oturtmamız gerekiyor. Geleceği ve umudu örgütlemek elimizde. Bizi bugüne, aciliyete çağıranlara karşı söyleyecek sözümüz var.
Yerel seçimlerde sözümüzü söylemeye başladık. Genel seçimlere az kaldı. Şimdi bütün demokratları siyasete –ve umuda- çağırma zamanı!
Suriye’ye cihada giden yurttaşlarına ağır hapis cezası getirme amacıyla terörle mücadele yasasında yaptığı değişiklik kapsamında, ateistler ve barışçı protestocular da ‘terörist’ ilan edildi. ‘Terörle Mücadele Yasası’nın ilk maddesindeki terör tanımını genişleten Suudi Kralı, “Ateist düşüncenin herhangi bir şeklini veya ülkenin temelini oluşturan İslam inancını sorgulayanlar, terör suçundan yargılanacak” dedi. Yasa kapsamına giren suçları işleyenler 20 yıla varan hapis cezalarına çarptırılacak.
Şili’de artçı deprem
Şili’de meydana gelen 8.2 büyüklüğündeki depremden sonra bugün de aynı bölgede 7.6 büyüklüğünde bir artçı sarsıntı meydana geldi.dünkü depremde 6 kişi öldü, büyük zarar meydana gelmedi. 2 metrelik tsunami dalgaları nedeniyle kuzey batı sahillerinde yaşatan 1 milyon kişi tahliye edildi. 2 dakika süren deprem, deniz tabanının 20 km altında gerçekleştiği için büyük hasara ve can kaybına neden olmadı. Pasadena’daki Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü’nden jeofizikçi Mark Simons, ‘’8.2 büyüklüğündeki bu deprem, bizim Şili’de beklediğimiz büyük deprem değil. Potansiyel olarak daha büyük bir deprem bekliyoruz’’ uyarısı yaptı.
Yunanistan’da tape istifa getirdi
Yunanistan’da hükümetin Genel Sekreteri Panayotis Baltakos, aşırı sağcı Altın Şafak üyeleriyle konuşurken Başbakan Andonis Samaras’a hakaret ettiği bir ses kaydının ortaya çıkması üzerine görevinden istifa etti.
Ukrayna’da 12 polis ‘kitlesel cinayet’ten tutuklu
Ukrayna’da,tasfiye edilmiş olan ‘Berkut’ isimli isyanlara müdahale eden polis biriminden 12 polis, Kiev’de gerçekleşen barışçıl gösterilerde silah kullandıkları gerekçesiyle tutuklandı. Polisler özellikle ‘Maidan’ meydanındaki Istitutska Caddesi’ndeki kitleselcinayetten sorumlu tutuldu. Söz konusu caddede yüzlerce kişi olmüş, caddenin ismi isyan sonrasında ‘Yüzlerin Cenneti’ olarak değiştirilmişti.
Bitlis Belediye Başkanlığı seçimini kazanan BDP’li Hüseyin Olan, belediyeye ait Toplumsal Destek Merkezi’ndeki bazı bilgisayar ve dosyaların, seçimleri kaybeden AK Parti’liler tarafından götürüldüğünü ve tahrip edildiğini ileri sürdü. Olan, suç duyurusunda bulunduklarını, polisin de inceleme yaptığını söyledi.
bianet’in “Sabah-ATV Erdoğan’ın Emriyle Toplanan 630 Milyon Dolarla Alındı” haberine sansür
Ankara 5. Sulh Ceza Mahkemesi bianet’in “Sabah-ATV Erdoğan’ın Emriyle Toplanan 630 Milyon Dolarla Alındı” haberi için İbrahim Çeçen’in kişilik haklarını ihlal ettiği gerekçesiyle URL bazlı erişimin engellenmesine karar verdi. bianet Genel Yayın Yönetmeni Haluk Kalafat haberi kaldırmayacaklarını, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın (TİB) engellemesini beklediklerini ve karar itiraz ettiklerini söyledi.
Büyükanıt’ın tanıdığı “iyi çocuğun” bombaladığı kitabevinin sahibi Belediye Başkanı oldu
9 Kasım 2005’te Umut Kitabevine bomba atılmış, 1 kişi ölmüş 1 kişi de yaralanmıştı. O kitabevinin sahibi Seferi Yılmaz, BDP’den yüzde 50,5 oy alarak Şemdinli Belediye Başkanı oldu. O dönem bombalamadan suçlu bulunan astsubay Ali Kaya için dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt “Gazetelerde resmi çıkan astsubay benim yanımda görev yaptı. Tarınım iyi çocuktur” demişti.
AKP Adıyaman Milletvekili Metiner: “Başbakan Erdoğan ilk turda Çankaya’da”
AK Parti Adıyaman Milletvekili Mehmet Metiner CNN Türk’te katıldığı Karşı Gündem programında: “Göreceksiniz Başbakanımız inşallah ilk turda bariz bir farkla Çankaya’ya çıkacak. Devlet başkanı olacak. Herkes Tayyip Erdoğan ’ın gücünü de görecek” dedi.
Geçen baharı kutladığımızdan bu yana geçen kısacık bir yıl içinde dünyada ve ülkede oldukça önemli şeyler oldu.
Birincisi, yazbahar aylarında Türkiye tarihinin gördüğü en büyük kitlesel protesto hareketi gerçekleşti. Müthiş bir haysiyet ayaklanmasının hem tanığı, hem de –kimi durumda– canlı katılımcısı olduk. Bahar bayramı bir tür “Bahar Âyini”ne dönüştü. Yerden yükselen gümbürtüyü sanırım hepimiz net bir şekilde duyduk. Sosyolog Manuel Castells’in dediği gibi:
“Zemin sarsıldı… Hiçbir şey bir daha aynı olmayacak, gelecek gençlerin olacak.”
(Mine Gencel Bek, “Manuel Castells’in Toplumsal Hareketler ve İnternet Üzerine Konuşmasından Notlar”, T 24, 5 Mart 2014)
İsyanın uğultusu dinmeksizin sürüyorken, kış başında ülkenin belki de gelmiş geçmiş en büyük yolsuzluk, hırsızlık ve rüşvet skandali patlak verdi; halen onun canlı tanıklığını yapıyoruz. Bitmek tükenmek bilmez bir Öztürk Serengil stand- up gösterisinin hem seyircisi, hem de oyuncusu gibiyiz sanki: Montaj, dublaj, şantaj’dan geçilmiyor ortalık. Bu trajik absürd tiyatrosunda başrol oyuncusu kim? Mangıraj. Ya vaziyet? Evet, bildiniz dostlar – kelajjj.
Üçüncüsü, iklim değişikliği ve küresel ısınmaya bağlı olarak dünyada, bölgede ve ülkede bir yandan muazzam bir kuraklık tehlikesi, bir yandan da Nuh tufanları başgöstermekte. Eğer topluca uyanıp başkaldırmazsak, gelecek parlak gözükmüyor. Ama vaziyet kel değil: Aksine, havada sivil itaatsizlik ve isyan kokusu var. Örneğin, iklimi korumak için kendilerini Washington’da Beyaz Ev duvarlarına zincirleyip tutuklatan 398 öğrenciden birinin (Aly Johnson-Kurts) söylediği şu sözler dikkat çekici:
“Bir kenarda durup oturamayız artık; yoksa uğrunda savaşacağımız bir gelecek olmayacak.”
(Lauren McCauley, “Hundreds of Students Arrested Demanding Climate Action,” CommonDreams.org, 3 Mart 2014)
***
Üç olayın üçünün de içinden geçen tek bir soru var aslında. O da, bundan tam 450 yıl önce doğmuş olan büyük ozanın zihnimize çaktığı o kahredici cümleden başkası değil:
“Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele!”
Düşüncemizin katlanması mı güzel
Zalim kaderin yumruklarına, oklarına
Yoksa diretip bela denizlerine karşı
Dur, yeter demesi mi?”
(William Shakespeare, Hamlet, perde III, sahne 1)
O zaman işte, ortaya bir soru daha: Peki “Dur, yeter!” demeyi nasıl başaracağız? Gazeteci ve yazar George Monbiot, sanırım hepimiz adına cevaplıyor ve temel ilkeleri şöyle sıralıyor:
“Her kim mağdursa onun yanında durmak, her kim zalimse onun karşısına dikilmek…
Yoksulu zengine karşı, güçsüzü güçlüye karşı, silahsızı silahlıya karşı savunmak…
Bize hayat veren biyosferi (canlılar âlemini) savunmak. Hem o harika birşey olduğu, hem de tüm diğer canlıları yaşama araçlarından mahrum bırakmaya hakkımız olmadığı için savunmak onu.
Kendimize nasıl davranılmasını istiyorsak, başkalarına da aynı şekilde davranmak.”
(George Monbiot, “Introduction: On Trying To Be Less Wrong,” Monbiot.com, 28 Haziran 2011)
Etik âleminin 1. ilkesi; “altın kural” yani.
***
Pasif kalarak bu amaçlara erişmemiz imkânsız; bunu biliyoruz. James Baldwin’in yarım yüzyıl önce kafamıza çaktığı gibi: Yüzleşme kaçınılmaz! Demokrasi ve direniş kültürünü yaygınlaştırmak için dönüştürücü gücümüzü seferber etmeliyiz.
O halde, tarihçi Howard Zinn’in unutulmaz sözünü bir kez daha tekrarlamanın tam zamanı:
“Hukukun ötesine geçen protesto, demokrasiden ayrılmak anlamına gelmediği gibi, aksine, demokrasi için kesinlikle elzemdir.”
(Zikreden: Jamie Henn, in: “Hundreds of Students Arrested…” CommonDreams.org, 3 Mart 2014)
Fotoğraf ustalarından Harold Feinstein’ın büyük bir zerafetle Açık Radyo ilanlarında bilabedel kullanılmasına izin verdiği o şiir gibi fotoğraf kurgusundan esinlenerek Açık Radyo’nun yayınlarını “Sokağın Müziği” diye nitelendiren dostlarımız var.
(Bkz.: http://www.haroldfeinstein.com/music-people-peoples-playground/).
Bu yakıştırma bizi mutlu etti. Demokratik yurttaş sorumluluğumuz seçim sandığı’nın ötesine uzanıyor; bunu her zaman düşündüğümüzden, bu tanım bize uyar.
Hoş, bunca yıldır yaydığımız sada, Bremen Mızıkacıları’nın o tangırtılı müziğini de andırıyor belki arada sırada, ama olsun, gene de bize uyar.
Yayına geçeli 18 yıl oldu, hatta biraz geçti bile. Bir anlamda rüştümüzü ispat ettik sayılır. Bunca zamandır kuyruğu dik tutttuk, tutmaya devam ediyoruz, hep de edeceğiz…
19 yaşımıza doğru ilerliyoruz. Mucize gibi bir şey bu! Aslında cevabını metafizik bir şekilde göklerde filan aramaya da hiç lüzum yok. İşin sırrını tek kelime ile özetlemek mümkün: “Müşterekler” kelimesiyle. Evet, müşterekler, ortak varlıklarımız; ortak değerlerimiz, paylaştıklarımız…
Açık Radyo “mucizesi”, bir avuç mütevazı insanın, hepimize ait olanı, ortak varlığımızı korumak, paylaşmak ve hem birbirine, hem de “müştereklere” gözü gibi bakmak için yürüttüğü o inanılmaz ortak çabanın sonucu.
Bir yanda bunca yıldır durmadan üreten, sessiz ve derinden giden gönüllü programcı dostlarımız, bir diğer yanda deli gibi koşuşturan ve her nasılsa sinir krizinin eşiğine gelmemeyi başaran “cool” çalışanlarımız…Ve bir de, dinleyicilerimiz tabii! Hem alabildiğine sıradan “sokaktaki insanlar” onlar, hem de her biri bir birey, her biri tamamen tekil, benzersiz birer yurttaş: En hoş tarafı da şu: Hepsi daima arkamızda, daima yanımızda ve yöremizde…
***
Hakikaten bir avuç insan işte, dinleyicileri de katsanız. Ama mucizelerden bahsediyoruz; işin püf noktası nicelikte değil, nitelikte. Ve işte “Sokağın Müziği”ni de bu bir avuç insan elbirliğiyle yapıyoruz neticede…
15 Mart Cumartesi – 23 Mart Pazar günleri arasında yaptığımız 11. Açık Radyo Şenliği büyük bir ilgi gördü . Destekçilerimize eklenen yeni katılımcılarımızın oranı neredeyse yüzde elli oldu! Dinleyici desteğine dayanan bağımsız ve cesur bir mecraya hiç şu günlerde olduğu kadar çok ihtiyacımız olmadığı net bir şekilde ortadaydı!
***
İşte böyle. Açık Radyo’yu el birliğiyle bir “zihin tiyatrosu” haline getirmeye çalışıyoruz. Belki az biraz başarmışızdır da. Bize kalırsa, bu radyoda hepimiz bir şekilde gündelik direniş düşleri görüyor ve gösteriyoruz. Eh, düşlerden laf açmışken, sözü –azıcık saptırarak da olsa– bir kez daha ustaya bırakıp bu yazıyı öyle kapatalım bari:
“… Ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu.
Bu düşüncedir felaketleri yaşanır yapan.
Yoksa kim dayanabilir zamanın kırbacına?
Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine
Sevgisinin kepaze edilmesine
Kanunların bu kadar yavaş
Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine
Kötülere kul olmasına iyi insanın…”
(Shakespeare, aynı yerde)
***
(Not: Bu yazı, 6 Mart 2014 tarihinde gerçekleştirilen Açık Radyo Programcılar Buluşması’nda yapılmış konuşmanın hafifçe değiştirilmiş ve referansları eklenmiş halidir.)
Modern Ermeni Diasporası, yani 1915’ten sonra ortaya çıkan diaspora Ortadoğu’da doğdu. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin güneyinde kalan Arap ülkelerinde yan yana gelen bertaraf Ermeniler geçen yüzyılın 20’li yıllarında bugünkü toplulukların temaslarını kurdular. O günlerden bugünlere neredeyse yüz yıl geçti. Pek de huzurlu geçmeyen Ortadoğu’nun 20. yüzyılı tabii ki Ermeni toplulukların da kaderini değiştirdi. Her geçen savaş Ortadoğu’daki Ermeni nüfusunu azalttı.
İlk yıllarda Türkiye’ye yakın kalmak isteyen Ermeniler, gün geçtikçe kendilerini uzaklaşmada buldu. Kimileri Avrupa, kimileriyse daha da uzaklara, okyanusları aşarak Amerika’ya ve Avustralya’ya yerleşti. Mesela 15 yıl süren Lübnan İç Savaşı 100 bin Ermeni’nin Ortadoğu’yu terk etme sebebi oldu. Şimdi sıra Suriye savaşında. Savaşın ilk yılında çatışma bölgelerinden uzak olan Ermeniler, şehirlerini ve köylerini terk etmediler. Ama temmuz 2012’de Halep’te patlayan ilk bomba ve ondan sonra gelen Halep cehennemi 20 bin Ermeni’yi Halep’i terk etmeye zorladı. Geçen hafta Türkiye sınırındaki bir kasaba olan Kesab’ta başlayan olaylar yeni bir Ermeni tehcir dalgasına tanık olmamızı sağladı.
Ama Kesab Halep değil. Kesab Beyrut ya da İstanbul da değil. Kesab Ermeniler için Ortaçağ’da var olan Ermeni krallıklarından kalma bir hatıra. Bir devamlılık unvanı. Ermenistan devletine bağımlı olmaksızın, Ermenilerin devamlı olarak yaşadığı yerlerden biri, ki öyle yerleri saymak için bir el parmakları bile çok gelir. Kısacası 1915’ten sonra Ermenilerin hâlâ yaşamaya devam ettikleri azıcık yerlerden biri. Kesab’ın bir diğer önemi ise, Ermenilerin orada köy ortamında yaşamaları. Tehcirlerden sonra Ermenilerin şehirleşen hayatı, geçmişle bağın kopmasının en önemli sebeplerden biri. Kesab gibi birkaç yerleşim yeri, bu geçmişle bağın korunduğu noktaları oluşturmakta.
ETKİSİ SADECE KESABLILARA DEĞİL
Böyle bir halkanın yok oluşu, başta Kesablılar olmak üzere, başka birçok Ermeni’nin hayatına da etkisi olacak. Her yıl Kesab’ı ziyaret eden, yazlarını orada geçiren, Kesab’la manevi bağı hep koruyan büyük bir topluluktan bahsediyoruz. Suriye ve Lübnan gençlik örgütlerinin kamp yapma merkezi idi Kesab. Avrupalı ve Amerikalı Ermeniler için ise Kesab, Ermeniliği simgelerdi. Gerçek ve otantik Ermeniliği yaşamak, o hissin tecrübesini almak isteyenlerin dünyada tek bir yeri Kesab’tı.
Her ne kadar da maceracı ve oryantalist görünse de, diaspora için kimlik böyle bir şeydir işte. Masal gibi hatırlanan geçmişin yaşanabileceği bir tek yer vardı belki de, o da Kesab’tı. Ama bunu da yok oluşu söz konusu olduğu bu günlerde diaspora umudunu nasıl kaybetmesin? Son bir umut damlası. Eski bir vatandan kalma hatıranın kaybolması nasıl etkiler bırakır bir toplumun üzerinde? İşte tam da bu sebepten dolayı, bu nedenle diaspora umudunu kaybetmek üzere. Hâlâ Halep’te olan Ermeniler bile Kesab’la umutlarını bir kez daha yitirdi. Her gün bombalar altında olan Halepliler bile “Kesab elden gidiyor, ne yapacağız?”diye soruyorlarsa, demek ki gerçekten Kesab önemli bir yermiş.
1915 HİSSİYATI
Kesablılar için deneyim başka olmalı. Onlar 1915’te Muş’tan ya da Urfa’dan çıkan Ermeniler gibi hissediyordur. “Yarın öbür gün döneriz” diyorlardır. Evlerinin anahtarları saklıyorlardır. Biz o yoldan yürüdük bir kere. En zoru, gerçekten en zoru, birisinin üzerine umut koymak ve sonra hayal kırıklığı yaşamaktır. Ne tuhaf ki şimdiki umudumuz Suriye nizami ordusunun üzerinde. Ki onlar el Nusra cephesini mağlup edecek, yolu açacak, Ermenilere de, “Buyurun, geri dönün evlerinize” diyecek. Bundan daha pembe masal olur mu? Hiçbir zaman öyle olmadı, Kesab’da da öyle olmayacağını düşünsek, kim bizi kötümserlikle suçlayabilir ki?
Umut böyle yok olup gidiyor. Yok, yok olmuyor, mum gibi eriyor. Her gün umudu kaybetmek için yeni bir gündür diasporada. Tamam, hadi diyelim savaştı Ermeniler. Silahlandı, Kesab dağlarına çıktı ve direnişe başladı. Ama ne yapsalar da hiçbir şey aynı olmayacak artık. Neden? Çünkü işte o halka, bugünü geçmişe bağlayan geçit artık yok oldu. Hayal filmlerinde olduğu gibi, geçit kapandı bir kere. Kahramanlar geçidi bulmak için her gün çabalayabilirler, ama artık ne bugün aynı bugün, ne gelecek aynı gelecek, ne de geçmiş aynı geçmiş.
Ali Ağaoğlu’nun Maslak 1453 projesine Danıştay 6. Dairesi yürütmeyi durdurma kararı verdi. Davacı Şehir Plancıları Odası: “Ruhsat iptal edilmeli, inşaat durdurulmalı” diyor.
Radikal’den Elif İnce‘nin haberine göre, Danıştay, Ağaoğlu grubu, TOKİ ve Emlak Konut GYO işbirliğinde inşaatına devam edilen ‘Maslak 1453’ projesinin yasal dayanağı olan imar planı değişikliklerinin yürütmesini durdurdu. Davacı TMMOB Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi’ne dün tebliğ edilen mahkeme kararı uyarınca ruhsatın iptal edilerek inşaatın mühürlenmesi gerekiyor. Ruhsattan sorumlu Şişli Belediyesi’nden haber yapıldığı esnada cevap alınamadı.
Plan iptali ilk değil
Daha önce de TOKİ’nin Maslak 1453 için hazırladığı 2010 tarihli imar planı değişikliklerine Mimarlar Odası’nca “imtiyazlı imar hakları verildiği” gerekçesiyle dava açılmış ve bu planlar da 2013 Ocak’ta iptal edilmişti. Müteahhit Ali Ağaoğlu, iptal edilen imar planlarının 2010’dan kalma olduğunu, şu anda projenin 2011’de çıkan son imar planlarına göre yapıldığını söylemiş ve “Bizi etkileyen bir tarafı yok. Hem inşaat hem de satışlar devam ediyor” demişti.
Şehir Plancıları Odası, Danıştay kararıyla Maslak 1453 projesi için hazırlanan ikinci imar planı değişikliğinin de iptal edildiğini hatırlatarak planların “denetleme ve yargılama sürecini atlatabilmek amacıyla” sürekli değiştirildiğini belirtti. Dün tebliğ edilen kararın ise 2011’de çıkan son plan değişikliğinin yürütmesini durdurduğunu belirten Şehir Plancıları Odası, basın açıklamasında “Açık bir kent suçu olan proje kapsamında yürütülen inşaat faaliyetlerinin derhal durdurulması, inşaat ruhsatının ise iptal edilmesi gerekmektedir” dedi.
Gerekçe: kamu yararına uygun değil
Yürütmesi durdurulan ‘Şişli İlçesi Ayazağa Gecekondu Önleme Bölgesi 1/5000 ve 1/1000 Ölçekli Revizyon Nazım ve Uygulama İmar Planları’ Eylül 2011’de Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nca onaylanmıştı. Danıştay 6. Dairesi, 26 Mart 2013’te aldığı kararın gerekçesinde revize edilen yeni planların köklü değişiklikler içermediğine ve planlanan alanın arttırıldığına dikkat çekerek değişikliklerin kamu yararına uygun olmadığını belirtti. Kararda,dava konusu plan değişlikliğinin nüfus yoğunluğunu arttıracağı, ayrıca Büyükdere-Levent aksında ulaşım sorunları yaratacağı vurgulandı. Hâlâ devam eden Maslak 1453 inşaatı, projenin internet sitesindeki kameralardan canlı izlenebiliyor. Tartışmalı projede fiyatlar, 1+1 daireler için 504 bin liradan başlıyor, 4+1 dairelerde 1 milyon 855 bin TL’ye kadar yükseliyor.
500 bin liralık dairelerde ‘orman varlığı’ artı değer
Ağaoğlu, TOKİ ve Emlak Konut, iptal edilen 2010 planları hakkında Danıştay’a yolladıkları savunmada ormanın yanı başına 7-10 bin kişinin yerleşeceği inşaatı savunurken “Planlama alanının komşuluğunda bir ormanın varlığı bir artı değerdir. Günümüzde Avrupa ’nın en büyük kentlerinde dahi orman alanları ile komşuluğu olan yerleşmeler planlanarak insan-doğa etkileşiminin yeniden tesis edilmesi ve doğayı koruma güdüsünün güçlenmesini sağlayacak bir avantaj olarak ortaya çıkmaktadır” demişti.
Emlak Konut: “Durdurma hak sahiplerini mağdur etmeyecek”
Yürütmeyi durdurma kararının ardından Emlak Konut Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı bir açıklama yaptı. Açıklamada şöyle denildi:
“TMMOB Şehir Plancıları İstanbul Şubesi tarafından Şişli Ayazağa Gecekondu Önleme Bölgesine ilişkin Çevre ve Şehircilik Bakanlığınca 16.09.2011 tarih ve 103140 sayılı Olur’u kapsamında 29.11.2011-29.12.2011 tarihleri arasında askıya çıkarılan 1/5000 ölçekli Revizyon Nazım İmar Planı ve 1/1000 ölçekli Revizyon Uygulama İmar Planının yürütmesinin durdurulması ve iptali talebi ile Danıştay 6. Dairenin 2012/4412 E. Sayılı dosyası ile açtığı dava halen devam etmektedir.
Bu dava ile ilgili olarak Danıştay 6. Dairesi Başkanlığı tarafından yürütmenin durdurulması kararı verildiği basın bültenlerinde yer almaktadır. İddia edilen yürütmenin durdurulması kararı ile ilgili olarak Emlak Konut GYO’ya tebliğ edilmiş herhangi bir karar bulunmamakla beraber yürütmenin durdurulması kararı verildiği iddia edilen 16.09.2011 tarihli plandan sonra Çevre ve Şehircilik Bakanlığının 18.04.2012 tarihli Olur’u ile onaylanmış yeni bir Revize İmar Planı bulunmaktadır. Proje ile ilgili inşaat faaliyetleri bu yeni plan çerçevesinde devam etmektedir. Şirketimiz tarafından hukuki süreç yakından takip edilmektedir. İddia edilen yürütmenin durdurulması kararının hak sahiplerini mağdur etmesi gibi bir durum söz konusu değildir.
Anayasa Mahkemesi, Twitter’ın engellenmesiyle ilgili yapılan bireysel başvurularda karara vardı. Yüksek Mahkeme, kararında başvurucuların haklarının ihlal edildiğine hükmetti; gereğinin derhal yapılmasına ilişkin TİB ve Ulaştırma Bakanlığı’na yazı gönderdi.
TİB’in, sosyal paylaşım sitesi Twitter’a tedbir amaçlı erişimin engellenmesi kararı üzerine, 3 kişi Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştu. Başvuruları ele alan Anayasa Mahkemesi, başvurucuların haklarının ihlal edildiğini, erişimin engellenmesinin, ifade özgürlüğünün ihlali anlamına geldiğine karar verdi. Yüksek Mahkeme, hak ihlalinin giderilmesi ve gereğinin yapılması için kararı, TİB ile Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığına gönderdi.
Mardin’in sembol isimlerinden ‘Bahe’ hayata gözlerini yumdu. Süryanilerin Deyrul Zafaran Manastırı’nda 76 yıldan beri annesinin yolunu gözleyen Cercis Kaptan, nam-ı diğer ‘Bahe’, manastırda yaşıyor ve bahçıvanlık yapıyordu. Geçtiğimiz sene ‘Bahe’nin hayatını konu alan ‘Misafir’ belgeselinde kendisiyle ilgili şöyle deniyordu: ‘Bahe bu manastırın bir parçası olmuştur. Alah gecinden versin, Bahe ölürse bu manastırdan bir taş eksilir.’
Bahe, bir süre önce rahatsızlararak hastaneye kaldırılmıştı. Özel bir hastanede tedavi gören Kaptan, bu sabaha karşı kalp yetmezliğinden yaşamını yitirdi.
‘Öldüğü güne kadar annesini bekledi’
Bahe’nin vefatı Süryaniler başta olmak üzere Mardin’de büyük üzüntü yarattı. Mardin Kırklar Kilisesi başpapazı Gabriel Akyüz, ’Bahe’nin Süryani camaatinin sembolü olduğunu belirterek, “Annesi 6 yaşında iken kendisini Delrulzafaran Manastırı’nda bırakıp gitti. Bugün yani 76 yaşına bastığı bugünlerde bile annesini bekliyordu” dedi. Mardin Valisi Ahmet Cengiz, Bahe’nin Mardin’in sembolü olduğunu belirterek, ölümünden büyük üzüntü duyduğunu dile getirdi.
Mardinli yönetmen Haydar Demirbaş, geçen yıl Bahe’nin yaşamını anlatan ’Misafir’ adlı belgesel film çekmişti. Yönetmen Haydar Demirtaş, annesinin Bahe’yi 6 yaşındayken 70 yıl önce ekonomik sıkıntılardan dolayı manastıra bıraktığını belirterek şunları anlatmıştı:
“Annesi iki kız kardeşi ile birlikte Suriye’ye gitmek zorunda kalıyor. Ve ona ’Bu manastırda bekle seni almaya geleceğim’ dedikten sonra gidiyor. Belgesel, Bahe’nin o günden bugüne 70 yıl boyunca manastırda büyük bir özlem ve umutla annesini beklediği hayat hikayesini içeriyor. Belgesel filmimizi yaparken, Bahe üzerinden Süryani’lerin kültürünü, dilini, tarihini de anlattık. Bahe’nin çocukluktan bugüne manastıra emek verme sürecini anlattık.”