Ana Sayfa Blog Sayfa 3993

Deneylerde hayvan kullanmak şart değil 2: Kozmetik Sektörü ve TC Yasaları – Metin Kılıç

Yazının dün yayınladığımız ilk bölümü: Deneylerde hayvan kullanmak şart değil 1: Gerçekler

* * *

Hayvan deneylerinin kozmetik boyutunda da korkunç vahşetler yaşanıyor. Her yeni pudra, göz farı, ruj, şampuan, rimel, oje vb. kozmetik ürünleri için, Draize testleriyle binlerce hayvan, özellikle tavşan günlerce acı çektirilmekte, acımasızca işkence edilmekte ve gözleri kör edilmektedir. Her yıl binlerce hatta milyonlarca hayvan deneylerde acımasızca öldürülerek laboratuarların çöplüklerine atılmaktadır. Uluslararası pek çok kozmetik şirketi artık ürünlerini hayvanlar üzerinde test etmiyor. Eğer bu mümkünse o zaman neden başka firmalar hayvan deneylerini sürdürsün ki? Bizler, kozmetik ürünlerini hatta diğer tüm hayvanlar üzerinde test etme ihtimali olan ürünleri satın alırken bu konuda gereken hassasiyeti gösterir ve ‘’Hayvanlar Üzerinde Test Edilmemiştir’’ ibareli ürünleri tercih edersek, diğer firmaları da hayvanları test aracı olarak kullanmaktan vazgeçirebilir. Yeni ürünlerini alternatif deney yöntemleri kullanarak test eden firmalardan biri olan Avon, 1989 Nisan ayında, “Eytex” adı verilen sentetik bir madde üzerindeki testlerin olumlu sonuç verdiğini ve bundan böyle deneylerini bu madde üzerinde uygulayacağını açıklayarak, hayvan deneylerine alternatif bir deney yöntemini kamuoyuna açıklamıştır. Kolayca uygulanabilir olan bu alternatif yöntem, hayvan deneylerinden çok daha ucuza mal olmaktadır.

9 deney hayvanları...

Hayvan deneylerine alternatif birkaç deney yöntemi şöyledir:

1)Bakteri kültürü
2)Hücre ve doku kültürü
3)Fiziksel-kimyasal testler
4)Veri bankaları
5)Bilgisayar
6)Görsel işitsel medyalar
7)Yumurta
8) Kadavra testleri vb… Birçok test çeşidi hayvanların işkenceli hayatlarına son verilmesine alternatif olabilir…

“XIX. yüzyıldan bu yana tekrarlanan çok sayıda deneyde sayısız hayvanın ısıya tabi tutulduğunu ve bu deneyler sonucunda hayvanların sıcaktan fenalaşıp öldüğü dışında bir bilgiye ulaşılamadığını biliyor muydunuz?”
Peter Singer.

Gelelim hayvan deneyleri için TC yasaları ne diyor? 

Zaten 5199 Sayılı Hayvanları Koruma Kanunu ile bilimsel araştırmalar için hayvan deneylerine izin verilmektedir. İstanbul Barosu Hayvan Hakları Komisyonu Avukatlarından Deniz Tavşancıl Kalafatoğlu’nun bir duyurusu aynen şöyledir:
ACİL! ACİL!! ACİL!!! Sokak hayvanlarımız, deneye gidiyor. 15 Şubat’ta resmi gazetede yayınlanan yönetmelik, sokak hayvanlarımızın deney hayvanları olarak kullanılmasının önünü açmıştır. Aşağıda yasal düzenleme bulunmaktadır.

8 deney hayvanları...

15 Şubat 2014 Cumartesi Resmî Gazetesi Sayı: 28914 YÖNETMELİK Orman ve Su İşleri Bakanlığından: HAYVAN DENEYLERİ ETİK KURULLARININ ÇALIŞMA USUL VE ESASLARINA DAİR YÖNETMELİK:
Deney Hayvanları MADDE 11 – (1) HADYEK’in çalışmalarında kullanılacak hayvanlara ilişkin hususlar: C) Kedi, köpek gibi evcil türlerin sokakta başıboş olanları, deneylerde kullanılmaz. Ancak, hayvanların sağlık ve refahı ile ilgili çalışmalara ihtiyaç duyulması, çevre, insan ve hayvan sağlığına karşı ciddi tehlike oluşturması ve çalışmanın amacının sadece başıboş hayvan kullanılarak gerçekleştirilebileceğine dair bilimsel gerekçeler sunulması hâllerinde bu hayvanlar deneylerde kullanılabilir.

Örneğin; Bu zamana kadar Ankara’nın göbeğinde devletin bizden zorla aldığı vergilerle teşvik ettiği ‘‘Kobay’’ üretim merkezi var ve muhtemelen var olmaya da devam edecektir… Benim yıllar önce onca çırpınmalarıma rağmen ‘‘Gelin bu kuruluşa tepkilerimizi gösterelim’’ dememe rağmen, hiçbir hayvan severden ya da hayvan özgürlüğü aktivistinden ses çıktığını görmedim, duymadım. Bu yasanın gelip sokak kedi ve köpeklerine dokunana kadar… Burada sorun yine tutarsız hayvan sever (hayvan seçici) türcü insanlardadır. Yani o kapitalizme köle olan gözlerini para hırsı kör edip, duygularını yok etmiş katil, okumuş cahiller, tavşanlarımızı işkenceye ve ölüme götürürken sustuk, farelerimizi götürürken sustuk, maymunlarımızı götürürken sustuk! Ama ne zaman ki sözde hassas olduğumuz köpeklere, kedilere sıra gelince ayaklandık. Artık çok geç. Bir benzerlik var mı acaba; “Önce komünistleri götürdüler, sesimi çıkarmadım. Çünkü komünist değildim. Sonra sosyalistleri götürdüler, sesimi çıkarmadım. Çünkü sosyalist değildim. Sonra sendikacıları götürdüler, sesimi çıkarmadım çünkü sendikacı değildim. Sonra Yahudileri götürdüler, sesimi çıkarmadım çünkü Yahudi değildim. Sonra beni götürmeye geldiler, benim için sesini çıkaracak kimse kalmamıştı…” Bu doğru bir insan davranışı değildir. Eğer ki biz samimi olursak, bütün hayvanlara gerçektende eşit davranırsak, önce kendimizden başlayıp ‘’Vegan’’ olursak, inanın bizimle hiç bir güç baş edemez ve bütün hayvanların canını kurtarabiliriz. Çünkü haklıyız ve tarihte her zaman haklılar eninde sonunda kazanmıştır…

1. Bölüm:  Deneylerde hayvan kullanmak şart değil 1: Gerçekler

“Vegan Özgürlük Hareketi”nden Metin Kılıç

 

 

Metin Kılıç

BDP’nin HDP’ye katılmasına HDP içinden itiraz

patriot-mitinginde-emepBDP’nin HDP’ye katılarak iki partinin tek çatı altında toplanmasına HDP içinde yer alan EMEP’ten itiraz geldi. Konuyla ilgili açıklamada, ‘HDP kapsayıcı özgünlüğünü korumalı’ denildi.

30 Mart yerel seçimlerinde yüzde 2 civarında oyla beklentilerinin altında kalan HDP’de bundan sonraki sürece ilişkin değerlendirmeler gelmeye devam ediyor. Son olarak parti içindeki büyük bileşenler arasında yer alan Emek Partisi (EMEP) Genel Yönetim Kurulu adına bir açıklama ile seçim çalışmasına ilişkin görüşlerini  açıkladı ve BDP ‘nin HDP’ye katılması konusunda itirazını dile getirdi.

30 Mart yerel seçimlerinin ‘ülke tarihinin en şaibeli seçimi’ olduğunu ve halkın ‘kırk katır mı, kırk satır mı’ dayatmasıyla tercih yapmak zorunda bırakıldığını savunan açıklamada, “Bu ortamda AKP ’nin, oylarını belirli bir seviyede tutma başarısı gösterse de 2011 seçimlerine göre yaklaşık 6 puanlık bir oy kaybettiği gerçeği görmezden gelinemez” dendi.

CHP ’nin “seçimin gerçek mağlubu olduğu, girdiği ittifak ve yönelimlerin halk tarafından kabul görmediği” belirtilen açıklamada, “AKP’yi zayıflatma adına çeşitli şekillerde utangaçça CHP’yi destekleyen kimi sol, sosyalist cenahtaki partiler ve çevreler ise gerçekte kendilerini siyaset dışı bırakan bir zeminde hareket etmişlerdir. BDP ise bölgedeki gücünü, aldığı yeni belediyelerle daha da artırmış, seçimden başarıyla çıkmıştır” denildi.

“HDP GEZİ’Yİ KUCAKLAYAMADI”

HDP’nin Gezi eylemcileri başta olmak üzere daha geniş kesimleri kucaklayamadığı savunulan Emek Partisi açıklamasında bu durumun gerekçesi olarak, “aday belirleme sürecinde yaşanan sıkıntılar, seçim çalışmalarının oy tabanını oluşturan çevrede yoğunlaşması, propagandanın yığınların talep ve beklentileriyle örtüşmesi noktasında yaşanan eksiklikler, çok bileşenli olmanın beraberinde getirdiği ‘uyum sorunu’, yeni güçlerle buluşma ve birleşmede gerekli esnekliğin gösterilememesi gibi hususlar” dile getirildi.

EMEP açıklamasında HDK-HDP’nin geleceğine dair ise şu değerlendirmelerde bulunuldu:

“HDK- HDP siyasi krizin derinleştiği bu süreçte gerçek halk muhalefetini oluşturma potansiyeli taşıyan siyasi odak durumundadır. Partimiz, HDP’nin cumhurbaşkanı seçimine emek ve demokrasi güçlerinin daha geniş birliğini sağlayacak ortak bir aday etrafında gitmesini savunmaktadır. Ne var ki HDP, cumhurbaşkanı seçimi öncesi siyasal gelişmelerin ortaya çıkardığı bu misyonu karşılamak üzere yeni güçlerle birleşmek için çaba göstermekten çok, dikkatini BDP’nin HDP’ye katılarak HDP’yi bir “kitle partisi olarak yeniden biçimlendirmek” üzerine yoğunlaştırdığı bir sürecin içine girmiştir. Partimiz bunun doğru olmadığını bir kez daha vurgulamaktadır. Bu yönde bir girişim HDP’yi niyetten bağımsız olarak demokrasi güçlerinin güç birliği zemini olmaktan çıkarıp klasik bir parti formuna sokma; yeni güçlerle birleşme ihtiyacına yanıt vermek bir yana daha da darlaşma tehlikesiyle karşı karşıya bırakacaktır.

Kurulduğu andan beri demokrasi güçlerinin birliğine büyük önem veren partimiz her zaman demokrasi güçlerinin birliği sorununa ortak bir partide bir araya gelmek yerine güç birliği ve ittifak zeminlerinde çözüm bulmaya çalışmıştır. 2011 seçimlerinde sağlanan Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nun temeli üzerinde yükselen HDK-HDP bu ihtiyaca bir yanıt olmuştur. Bu yüzden partimiz gündeme geldiği andan itibaren HDK-HDP çalışmasına büyük değer vermiş, örgütlenme çalışmalarına ve mücadele sürecine bütün gücüyle katılmıştır.

HDK’de bir araya gelen ve emek, barış, demokrasi talepleri için ortak mücadele yürüten güçlerin, mevcut Siyasi Partiler Yasası ve Seçim Yasası nedeniyle kurdukları bir parti olması HDP’nin alamet-i farikasıdır. Nitekim bu özgünlük birbirinden farklı siyasi parti, örgüt ve çevrelerin, aydın ve sanatçıların, kadın çevrelerinin, inanç ve kimlik gruplarının, LGBTİ bireylerin ve diğer demokrasi güçlerinin HDK-HDP zemininde bir araya gelmesinde birleştirici harcı oluşturmuştur. Partimiz bu özgünlüğe yaslanarak daha geniş güçleri birleştirme yolunda yürümekten yanadır. Bunun için de HDP’nin bu özgünlüğünü belirsizleştirmemesi için gerekli duyarlılığı gösterecek, demokrasi güçlerinin birliği sorununda üzerine düşen sorumluluğu yerine getirecektir.”

(Radikal)

Pervin Buldan: Bizim MİT’e teşekkür etme hakkımız yoktur

pervin-buldanBDP Grup Başkanvekili Pervin Buldan, Sırrı Sakık’ın Hakan Fidan’ı kutlamasına katılmadığını belirterek, ‘Bizim MİT’e teşekkür etmek gibi bir hakkımız yoktur’ dedi.

TBMM Genel Kurulu’nda Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi’nin görüşmeleri sırasında 10’ncu maddeyle ilgili olarak BDP grubu öneride bulundu.

Grup adına kürsüye çıkan BDP Grup Başkanvekili Pervin Buldan,10’ncu maddenin yasa tasarısından çıkartılmasındaki gerekçelerini anlattı. Buldan, “Bu madde ile MİT mensupları ile MİT’te görev yapmış olanların MİT’in görev ve faaliyetleri konusunda tanıklık yapamayacak olması. MİT mensuplarına tanınan ayrıcalık açısından anayasaya aykırıdır. Bu durum MİT mensuplarını tamamen yasal denetim dışında tutacak bir uygulama getirecektir. Ancak devletin çıkarlarının zorunlu kıldığı hallerde MİT mensuplarının tanıklığı MİT müsteşarının, MİT müsteşarının tanıklığı da başbakanın iznine bağlı olması devlet çıkarlarının kavramının muğlaklığı nedeniyle esasen devlet ve MİT’i korumaya almaktadır. Gerekçemiz budur. Biz bu maddenin yasa metninden çıkartılmasını talep ediyoruz. Sadece bununla sınırlı kalmıyoruz. Aynı zamanda bu yasanın da sorunlu bir yasa olduğunu ve sadece maddenin değil, yasının da görüşülmemesi gerektiğini çünkü bu yasayla birlikte MİT’in yetkilerini daha çok güçleneceğinin altını önemle çiziyoruz” dedi.
Buldan, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Muhalefetin ifade ettiği ‘süreci garanti altına alan bir yasa görüşüldüğünü’ ifade ediyorlar. Ama ben buradan muhalefet partilerine şunu ifade etmek istiyorum. Bu yasa tasarısıyla ne yazık ki bu süreç garanti altına alınmıyor. Keşke bu süreç garanti altına alınsaydı, bu süreci garanti altına alacak yasalar bu genel kuruldan çıkmış olsaydı. Böyle bir yasa tasarısını eğer acilen çıkarsa bizde BDP grubu olarak gönül rahatlığı ile böyle bir yasaların altına imzamızı atarız. Bu yasa gerçekten bu süreci garanti altına alacak yasa olsaydı bu yasaya da ‘evet’ derdik ve altına imzamızı atardık. Ayrıca MİT’in şaibeli bir kurum olduğunun altını çizmek isterim. Özellikle bu süreç başladığı günden itibaren bu MİT bir şaibe altındadır. Sürecin başından beri Paris’te katledilen arkadaşlarımızın hala sorumluları açığa çıkmamıştır. Bu cinayet ortadan kalkmadığı sürece, zanlıları ortayla çıkartılmadı sürece ve zanlıları yargılanmadığı sürece MİT zan altındadır. Yine bununla paralel olarak Rojava meselesi. Rojava meselesi bizim açımızdan kırmızı bir çizgidir. Dolayısıyla MİT de bu konuda şaibe altındadır. Çünkü Rojava’ya gönderilen TIR’lar yakalanmıştır ve bu TIR’lar içindeki mühimmatlar kamuoyuna açıklanmamıştır. Dolayısıyla bununla ilgili de MİT’in şaibeli bir kurum olduğunun altını çizmek isterim.”

Bizim MİT’e teşekkür etmek gibi bir hakkımız yoktur
BDP Muş Milletvekili Sırrı Sakık’ın ‘MİT görevlerini üstlenmişse ve ilk kez MİT bu süreci götürüyorsa ve saldırıya maruz kalıyorsa biz buna seyirci kalmayız. Ben burada Hakan Fidan ve ekibini kutluyorum’ sözlerini eleştiren BDP Grup Başkanvekili Pervin Buldan, “Bir önceki oturumda milletvekilimiz sayın Sırrı Sakık’ın ifade ettiği MİT’e özellikle Hakan Fidan’a ‘teşekkür ediyorum’ ifadesine ben katılmıyorum. Roboski, Geber ve Lice olayı ortadayken bizim MİT’e teşekkür etmek gibi bir hakkımız yoktur. Dolayısıyla bunun altın önemle çiziyorum. Ben inanıyorum ki Sırrı Sakık arkadaşımız da bir yanlış anlamadan kaynaklı MİT’e teşekkürlerini sunmuştur. Ben şunu çok açık ifade etmek istiyorum. Teşekkür edilmesi gereken yerler farklı yerlerdir.

Bugün bu süreci başlatmış olan İmralı Cezaevinde yatan sayın Abdullah Öcalan’a ben teşekkür ediyorum. Bugün bu ülkede çatışmasızlık süreci varsa, kan akmıyorsa ve anneler ağlamıyorsa bu sürecin baş aktörü sayın Öcalan’a bir kez daha teşekkür ediyorum ve bu çatışmasızlık sürecinin devam etmesi gerektiğini savunuyor ve bu sürecin garanti altına alınmasını gerektirecek olan yasaların acilen Genel Kuruldan çıkarılması gerektiğini ifade ediyorum” diye konuştu.

(Sol)

Çarşı, Fenerbahçe derbisine gitmiyor!

maxresdefaultSpor Toto Süper Lig’in 30. haftasında Beşiktaş’ın Fenerbahçe ile karşılaşacağı derbi öncesinde Çarşı taraftar grubu maça gitmeyeceğini açıkladı.

Beşiktaş Çarşı taraftar grubu, e-bilet ve passolig uygulaması nedeniyle önümüzdeki haftasonu oynanacak Fenerbahçe derbisine gitmeme kararı aldı.

Resmi Twitter hesabından kararını duyuran Çarşı, “Beşiktaşımızın Fenerbehçe ile yapacağı maça gitmiyoruz. ‘Kombinelerimiz’ olduğu halde tribündeki yerimizi almayacağız. olimpiyat stadı’nın dışındanyız bekleriz.” dedi.

(Sol)

Sırrı Sakık Meclis kürsüsünden MİT’i kutladı

sirri-sakik-hakan-fidan-ve-ekibini-kutluyorum-5916270_5742_oTBMM’de yeni MİT kanunu görüşmeleri sırasında söz alan BDP’li Sırrı Sakık, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve ekibini kutladığını söyleyerek “MİT görevlerini üstlenmişse ve saldırıya maruz kalıyorsa biz buna seyirci kalmayız. Ben burada Hakan Fidan ve ekibini kutluyorum. 1 yıldır çatışmasızlık süreci yaşanıyorsa ve burada MİT’in bir katkısı varsa bundan mutluluk duyarız” dedi.

TBMM Genel Kurulu saat 14.00’da açıldı. Gündem dışı konuşmaların ardından Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi görüşmelerine geçildi.

AKP’li Akbulut : MİT’i daha iyi şeffaflaştıracak bir teklif

Doğan Haber Ajansı’nda yer alan habere göre, görüşmelerde önerge üzerine söz alan AKP Tekirdağ Milletvekili Ziyaeddin Akbulut, yeni kanunla “Anayasa’ya uygun, MİT’in görev alanlarını açık seçik belirleyen, daha şeffaf hale gelmesini sağlayan ve dolayısıyla, çağdaş bir kurum olarak MİT’e yeni bir veçhe kazandırmak amaçlandığını” söyledi.

Akbulut, sözlerini şöyle sürdürdü:

“O kadar ilgisiz konuşmalar yapılıyor ki dün akşam saatlerinde İstanbul Milletvekili Sayın Mahmut Tanal benim Şanlıurfa ilinde Valilik yaptığım sırada bu konuyla hiç alakası olmadığı halde, yeri olmadığı halde dünya dolusu o dönemde faili meçhuller olduğu tarzında bir laf söyledi. Ben Şanlıurfa’da 6 yıl Valilik yaptım ve çok başarılı Valilik yaptım. O dönemde bütün doğu ve güneydoğuda terör olayları çok yaygın olduğu halde, Şanlıurfa ilinde, halkla bütünleşen bir vali imajıyla, çok nadir terör olayları oluyordu ve onların da üzerine gidilip bütün faillerinin en kısa zamanda bulunması için her türlü çalışma yapılıyordu. O dönemde, Şanlıurfa ilinde dergah projesi gibi, organize sanayi bölgesi gibi, üniversite kurulması gibi çok önemli hizmetler ifa edildi. Dolayısıyla, böyle bir, 18 yıl önce, şerefle, onurla gerçekleştirdiğim böyle bir hayırlı hizmetle ilgili olarak Sayın Mahmut Tanal’ın böyle bir konuşma yapmasını çok yadırgadım. Bir hukukçu olarak, adeta, hedef gösteriyor, benim şahsımı bu konuda birtakım yerlere hedef gösteriyor. Ve bu konuda yaptığı konuşmanın hukuka, usule, ahlaka uymadığı kanaatindeyim” dedi.

Sırrı Sakık kürsüyü yumrukladı

Ardından söz alan BDP Muş Milletvekili Sırrı Sakık, Akbulut’a tepki gösterdi. Kürsüye eliyle vuran Sakık, Akbulut’a yönelik olarak şunları söyledi: “Sizin bulunduğunuz dönemde 1994 yılında Nazım Babaoğlu gazeteciydi ve Urfa’da katledildi, il başkanımız sizin dönemizde katledildi. Şimdi siz de biliyorsunuz ki, Allah da bilir o dönemin MİT, kontrgerilla, çeteler ve jitem sizin de haberiniz var. Hala buraya siz buraya çıkıp başarılı vali olduğunu söylüyorsunuz. Özeleştiride bulunmalısınız burada. Sizin dönemizde cinayetler işlenmişse, siyasi partinin temsilcileri öldürülmüşse çıkıp buradan ahkamdan ve namustan bahsedemezsiniz bize. Siz karanlık bir ödemede valilik yaptınız ve bu insanlar katledildi. Çıkıp buradan katilleri kollayan bir anlayışa buradan tahammül bekleyemezsiniz” dedi.

Sakık, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Geriliyoruz çünkü haklıyız. Biz yaralıyız. Binlerce faali meşru cinayetlerin işlendiği topraklardan geliyor ve biz yaşadık nasıl cinayetler işlendiğini. Siz çıkın Allah adına söyleyin siz biliyorsunuz kimlerin onları katlettiğini benden daha iyi biliyorsunuz. Bir yasa görüşülüyor. Bu yasa MİT yasası. Neden ulusalcı ve milliyetçi cephenin bu yasaya karşı durduğunu biliyoruz. Bir dönemden bahsediyoruz. İçinde MİT’in JİTEM’in çetelerin aşiretlerin olduğu bir dönemde de faali meçhul cinayetlerden. Bu ulusalcı ve bu milliyetçi cepheler bundan rahatsızlık duymadı. Ses seda da çıkmadı. Ama bugün asıl sorun MİT’in bu konudaki otoriter yapısının yasalarca yeniden dizayn edildiğini biz iyi anlıyoruz. Çünkü siz Oslo’dan başlayan ve bugün İmralı’da devam eden süreçle ilgili ciddi şekilde buna karşısınız. Eğer kanı durduracaksa, eğer bu güne kadar bu görüşmelerde bakın sürekli şerefsizlikle insanlar itham ediliyor. ‘Kim ki görüştüyse şerefsizdir’ diyor. Biz bunu iade ediyoruz. Biz görüşüyoruz biz şerefli insanlarız. BDP görüşmeleri sürdüren bir partidir. Gidip İmralı ve Kandilli ile de görüşüyor, gelip iktidarla da görüşüyor. Bu şerefli bir iştir. Kanı, ölümleri durdurmak şerefli bir iştir. Şerefsizlik nedir biliyor musunuz. Kana seyirci kalmaktır ölümlere seyirci kalmaktır. MİT görevlerini üstlenmişse ve ilk kez MİT bu süreci götürüyorsa ve saldırıya maruz kalıyorsa biz buna seyirci kalmayız. Ben burada Hakan Fidan ve ekibini kutluyorum. 1 yıldır çatışmasızlık süreci yaşanıyorsa ve burada MİT’in bir katkısı varsa bundan mutlulukta duyarız” dedi.

Pakistan ile Taliban arasındaki ateşkes sona erdi

0

130515062625_pakistan_taleban_304x171_bbc_nocreditPakistan Talibanı Mart ayında başlayan bir aylık ateşkesi uzatmama kararı aldıklarını açıkladı.

Örgüt kararın Pakistanlı yetkililerin Taliban’ın taleplerini görmezden gelmesi yüzünden alındığını söyledi.

Örgüt barış görüşmelerine katılmayı devam edeceğini belirtti.

Pakistan yönetimi bu karara yönelik henüz bir yorum yapmadı.

Fakat Taliban ile görüşmeler geçen yılki seçim yarışı sırasında Başbakan Navaz Şerif’in ana vaatlerinden biriydi.

İki taraf barış görüşmeleri kapsamında karşılıklı ateşkes ilan etmişti.

Pakistan yönetimi Taliban ile görüşmelere bu yılın başında başladı.

BBC’nin Islamabad’taki muhabiri Harun Raşhid iki tarafın görüşmelere devam etmesine karşın görüşmelerin tıkandığına dair haberler geldiğini söyledi.

1 aylık ateşkes ilanına karşı Pakistan’daki şiddet olayları sona ermemişti.

Geçtiğimiz ay İslamabat’taki bir pazar yerine gerçekleştirilen bombalı saldırı sonrasında en az 20 kişi hayatını kaybetmişti.

Taliban Pakistanı olayla ilgili sorumluluğu olduğunu reddetmişti.

Fakat BBC’nin muhabiri Raşhid, Taliban’ın Pakistan’da birbirinden bağımsız bir ağı olduğunu ve bölgedeki farklı grupların farklı öncelikleri olduğunu aktarıyor.

Buna göre bazı grupların barış görüşmelerini desteklemediği biliniyor.

(BBC)

Çiftçilerin yolu hala açık

Brezilya’nın Carajás bölgesinde 17 Nisan 1996 yılında 19 çiftçi polis tarafından öldürüldü. ‘Topraksızlar Hareketi’ üyesiydiler, tek yaptıkları bir eyleme katılmak ve topraklarını savunmaktı. Öldürülen topraksız çiftçilerin ardından bu tarih artık kederle değil umutla hatırlanıyor. Çünkü dünyanın en büyük ve geniş katılımlı sosyal hareketi ‘Via Campesina’ (Çiftçilerin yolu) bir süredir 17 Nisan’ı ‘Uluslararası Çiftçi Mücadelesi Günü’ olarak kutluyor.

INGLESscaled

Dünyanın en büyük sosyal hareketi

70 ülkede binlerce üyesi bulunan Via Campesina, kendisini ‘Asya, Afrika, Amerika ve Avrupa’daki orta ve küçük ölçekli üreticinin, tarım işçilerinin, köy kadınlarının ve yerlilerin bir araya gelmesini sağlayan uluslararası bir hareket’ olarak tanımlıyor. Kurulduğu 1993 yılından beri bu hareket çiftçi tohumunu korumak, kadına şiddeti durdurmak ya da çiftçi haklarının kabulu için pek çok kampanya yürüttü. ‘Gıda Bağımsızlığı’ kavramını ilk kullananlar da onlar. Yani, 2007’deki Dünya Gıda Forumu’nda söyledikleri gibi, ekolojik olarak ve sürdürülebilir yöntemlerle üretilen, sağlıklı ve kültürel dokuyla uyumlu gıda yetiştirme ve uygulanacak tarım sistemine kendi kendine karar verme hakkı.

Bu senenin gündemi tohum

Via Campesina, bu seneki çiftçi hareketi gününde gıda bağımsızlığının belki de en önemli koşulu olan tohumu ve tohum endüstrisine karşı mücadeleyi bir kere daha hatırlatıyor. Atalık/yerli tohumun savunusuna adadıkları bu özel gün için yazılan metinde, şöyle deniyor: ‘Bugün kendi tohumlarımızın kullanımı konusunda zorluklar yaşıyoruz. Binlerce yılda yaratılmış olan tohumlarını savunan topluluklar, bu tohumların kullanımını yasaklayan ve endüstriyel tohumlarına yararına olan yasa ve düzenlemelerle karşı karşıya. Üstüne üstlük GDO tehlikesi de karşımızda duruyor; ekosistemimizi ve sağlığımızı geri dönülemez ölçüde mahvedecek yeni bir tehdit.’

Biz de Yeşil Gazete olarak, bu özel günde, burada çeşitli vesilelerle okuduğunuz tohumun tekrar özgürleşme çabasını ve çiftçilerin büyük tarım endüstrilerine karşı verdiği mücadeleyi bir kere daha hatırlatmak istedik ve sözü yıllardır bu konuyla uğraşan bazı isimlere verdik. Çifçi-Sen kurucu başkanı, yazar Abdullah Aysu, TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi Başkanı Ahmet Atalık  ve Greenpeace Akdeniz Bölgesel Tarım Gıda Kampanyaları Sorumlusu Tarık Nejat Dinç,  çok uluslu şirketlerin tohumu ele geçirme hikayelerini yazdı. ‘Yorum‘ köşesinden okuyabileceğiniz bu değerli yazıların da ayrı bir hikayesi var, aktarmadan olmaz: Geçtiğimiz mart ayında bir biyo korsanlık hikayesi okuduk.  Küresel tohum tekeli Monsanto‘ya bağlı Seminis şirketi, mor havucu pazara çıkarmak için dünyada renkli havuç üretimine ara vermemiş bir yer olan Türkiye’nin güneyine giderek buralı çiftçilerden tohum satın aldı. Basit bir eleme sürecinden sonra, şirket bu havucun kendisine ait olduğunu iddia etti ve hem ABD’de hem de AB’de  bitki çeşit hakkını (PVR) aldı.

images (1)

Dünyanın pek çok yerinde karşılaştığımız bu biyolojik korsanlık ve tohum patenti hikayesini yukarıda adını andığımız yazarlara sorduk. Abdullah Aysu, şirketlerin tohumu ele geçirme sürecini ve tohum patenti sisteminin nasıl geliştiğini aktardı. Ahmet Atalık ise Türkiye’de çiftçinin özel sektöre nasıl bağımlı hale geldiğini ve küresel tohum pazarının hegemonyasını aktardı. Tarık Nejat Dinç’in yazısında ise mor(siyah) havuç örneği üzerinden biyolojik korsanlık, GDO ve küresel tarım sistemi arasındaki kopmaz bağları okuyacaksınız.

Çiftçinin (ve yaşamın)  yoluna patent anlaşmaları, GDO’lu tohumlarla engel çıkaranlara inat tohumu mülkiyet alanı olarak değil yaşam kaynağı olarak gören tüm insanların 17 Nisan’ı kutlu olsun!

(Yeşil Gazete)

Biyolojik korsanlık meselesi – Tarık Nejat Dinç

0

Siyah havuç vakası, üniversitede çevre sosyolojisi derslerimde biyolojik korsanlık konusuna örnek olarak kullanabileceğim ölçüde net ve somut bir vaka!

Olayın 3 boyutu var: Bir, Monsanto’ya ait ve dünyanın en büyük sebze meyve tohum şirketi olan Seminis’in Adana’da köylü pazarından alarak geliştirdiği siyah havuçla ilgili patentinin yasal ve hukuki boyutu; iki, yerel halkların ve sahip oldukları yerel bilginin onlardan (ç)alınarak kar yaratan bir meta haline dönüştürer biyolojik korsanlık meselesi ve bunun ülkemize yansımaları; ve üç, tüm bunların yaşanmasına yol açan ve gıda-tarım zincirinin en temelinde yer alan fikri mülkiyet hakları ve yaşamın patentlenmesi meselesi.

Siyah havuç vakasında, şirketin aldığı patentte yasal sorunlar olup olmadığı hukukçuların, özellikle de Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı hukukçularının  araştırması gereken bir mesele. Öncelikle ufak bir tespit yapayım. Patent başvurusu ABD Bitki Çeşidi Koruma Kanunu hükümlerince yapılmış ve kabul edilmiş. Burada hemen ufak bir parantez açmak gerekiyor. Teknik anlamda söz konusu olan bir “patent” değil, bir tür sertifika. Ancak bu sertifika iki istisna dışında pratikte patentle aynı işlevi görüyor. Patent/sertifika başvurusunda gördüğüm kadarıyla Adana’da köylü pazarından alınan tohumların “landrace” / “köy çeşidi” olduğu ifade ediliyor. Siyah havuç hem gıda endüstrisinde doğal boyar madde olarak kullanılır, hem de özellikle Adana yöresinde çok yaygın olan şalgam suyunun ana maddelerinden birisidir. Yani Adana bölgesi kırmızı havucun üretiminin de tüketiminin de çok yaygın olduğu bir bölge. Böyle bir bölgede pazardan alınan kırmızı havuç tohumunun basit bir “landrace” / “köy çeşidi” olma ihtimali fazlasıyla düşük. Patent başvurusunda Türkiye’den alınan tohumun sürekli olarak “landrace” olarak tanımlanıyor olması doğrusu mide bulandırmıyor değil. Ancak dediğim gibi bu hukukçuların incelemesi gereken bir konu. Her ihtimalde ABD Bitki Çeşitliliği Koruma Kanunu uyarınca, patente itiraz süresi 5 yıl ile sınırlı. Dolayısıyla siyah havuç patentinde hukuki bir sorun varsa da, buna yasal müdahalede bulunmak artık imkansız görünüyor. Ancak burada şu soru sorulmalı: Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının, başta ABD’de verilen patentler veya sertifikalar olmak üzere, bu tip biyolojik korsanlık vakalarına karşı yasal bir müdahalede bulunabilmek için yeterli teknik donanımı ve hukuki takip sistemi var mı? Varsa bunlar nelerdir ve bugüne kadar ne şekillerde uygulanmış ve ne sonuç alınmıştır?

Siyah havuç özelinden çıktığımızda ise karşımıza neo-liberal düzenin yeni bir yayılma alanı olarak biyolojik korsanlık meselesi çıkıyor: Biyolojik korsanlık en temelde, yerel halkların ve kültürlerin sahip oldukları kolektif ve kadim bilginin özellikle 1. Dünya ülkelerindeki şirketlerce kendine mal edilerek, kar üreten birer ticari meta haline getirilmesi. Buna bir tür yeni-sömürgecilik de diyebiliriz.

Biyolojik korsanlığın en yaygın olduğu iki alan var: Tıbbi ilaçlar ve tarımsal ürünler. Ve ne ilginçtir ki bu iki alanda da büyük ölçüde aynı küresel şirketler faaliyet göstermektedir.

Ülkemiz 3 ayrı biyoçeşitlilik kuşağının kesişim yeridir. Bu da Türkiye’nin istisnai bir biyoçeşitliliğe sahip olmasını sağlamaktadır. Ayrıca bu topraklar insanlık tarihinde neolitik devrim diye adlandırılan bitki ıslahının ilk yaşandığı topraklardır. Dolayısıyla Anadolu’da tarım dünyanın başka hiç bir bölgesinde olmadığı ölçüde eskiye dayanmaktadır. Bu iki faktör bir araya gelmesi, ne yazık ki ülkemizi biyolojik korsanlığın uğrak adası, veya otoyolu haline çevirdi. Bugün, çok geç -10 yıl sonra- haberdar olduğumuz bu siyah havuç vakası, ülkemizde yaşanmış olan ve henüz haberimiz dahi olmayan binlerce muhtemel biyolojik korsanlık vakasından sadece bir tanesi.  Ve ne ilginçtir ki (veya hiç de ilginç değil aslında) bu biyolojik korsanlık vakasının arkasında da dünyaya ve ülkemize musallat olan GDO belasının başaktörü olan Monsanto şirketi var. Yani bu şirket bizi iki taraflı bir kıskaç içine almış, ve bizim, ülkemizin tarımından ve gıdasından sorumlu olanların gıkı çıkmıyor.

Bu da bizi üçüncü noktaya getiriyor:

Greenpeace’in de bileşeni olduğu GDO’ya Hayır Platformu, sadece GDO’lara karşı çıkmıyor. Esas olarak, GDO’ları da başımıza musallat eden mevcut küresel gıda-tarım sistemine  karşı çıkıyor. Bu çarpık sistemin de temelinde tohumlar, tohumların bir özel-ticari mülkiyet nesnesi olarak kodlanması yatıyor. Tohumların neo-liberal sistemde ticari meta haline dönüştürülmesi ise siyah havuç örneğinde gördüğümüz fikri milkiyet hakları ile sağlanıyor. Bu yüzden GDO’ya Hayır Platformu bundan 10 sene önce, (kaderin ne ilginç cilvesi ki, tam da Monsanto şirketinin siyah havucumuzu kendi mülkiyetine geçirmek için patent başvurusu yaptığı sırada)  “Yaşam patentlenemez” sloganı ile yola çıktı. Çünkü tohum bir canlı varlıktır, tohum yaşamın kendisidir, ve yaşam hiç bir insanın –veya şirketin- mülkiyetine alınamayacak kadar yücedir. Bugün siyah havuç örneğinde bu cümlenin önemini bir kez daha görüyoruz: Yaşam patentlenemez!

Bu sebeple, siyah havuç benzeri biyolojik korsanlıklara engel olmanın yolu asla ve asla söz konusu bu yerel çeşitlerin benzer bir mülkiyet mantığıyla ticari koruma altına almak değildir. Bu bir yanlışı aynı yanlışla düzeltmeye çalışmaktır ve iki yanlış asla bir doğru etmez.

Yapılması gereken, insan ile doğanın birbirini ürettiği ve kuşaktan kuşağa damıtılarak gelen bu bilginin, ve bu bilgi neticesinde geliştirilen tohumların insanlığın ortak kullanımında kalmasını ve bunların asla bir mülkiyet ve ticari meta konusu haline gelmemesini sağlamaktır.

nejatdinç2-495x278

Tarık Nejat Dinç 

Tarımsal üretimin başlangıç ve bitiş noktası olarak tohum – Abdullah Aysu

0

Tohum, bitkisel üretimin ve gıda zincirinin ilk halkasıdır. Tarım, tohumun bulunmasıyla başlamıştır. İnsanoğlunun tarıma başladığı ilk yıllarda buğday yabancı bir ottu. Olgunlaştığı zaman başaklar çatlar, tohumları da toprağa saçılırdı. Buğdayın doğadaki devamlılığını sağlayan da buydu. Ancak bu durum tohumun toplanarak üretim yapılmasına olanak vermiyordu. Kadın çiftçiler önce bu başaklar arasında tohumlarını saçmayanları seçtiler. Seçtikleriyle üretime başladılar. Yani doğada, tohumluğunu ekme, seçtiği tohumu tarlaya saçma yöntemiyle ıslah çalışmaları yapmaya başladılar ve çiftçi aileler bitkisel üretimlerini böyle yapageldiler. Ekseriyetle kadınlar, ıslah ve geliştirme çalışmalarını laboratuarlarda değil, doğanın bağrında uygulamalı olarak yaptılar. Bu süreç ve üretim tarzı bilindiği üzere on binlerce yıldır sürmektedir. [1] Birçok bitki doğanın ve özellikle kadın çiftçilerin binlerce yıldır sürdürdüğü ıslah çalışmaları ve bilgeliğiyle bugüne kadar geldi. Bu ürün çeşitliliğini hem arttırdı hem de devamlılığını sağladı.

Bilinebileceği gibi tohum olmazsa tarım ve gıda olmaz. Toprağa gübre (organik-kimyasal) saçmazsanız, bitkiye veya böceğe ilaç atmazsanız az da olsa bir miktar ürün alabilirsiniz. Ama toprağa tohum saçmazsanız ürün elde edemezsiniz. Bu nedenle üretici köylüler ve tüketiciler için tohum yaşamla eş öneme sahiptir.

Şirketlerin en büyük hayali, çiftçiyi/köylüyü kendilerine bağımlı kılmak, bunun için de tohumu ele geçirmektir. Çünkü tarımsal üretimi kendi denetimleri altına almak isteyen şirketler bilirler ki, eğer, çiftçinin tohumu varsa dışarıdan hiçbir girdi almadan bile üretim yapabilir. Çekici gücü kendi hayvanlarıyla sağlayabilir, gübreyi hayvanlarından ve bitkilerinden elde edebilir, zararlılarla kendi yöntem ve deneyimleriyle baş edebilir. Bu nedenle, şu konu çok önemlidir: Şirketlerin tarım ve gıdada egemenlik kurmaları için tohumu ele geçirmeleri şarttır.[2]

Yeşil devrim safsatasıyla tohum, şirketler tarafından ele geçirilmiştir. Yeşil devrimin öyküsü kısaca şöyledir: Rockefeller ailesi ilk başlarda Meksika’daki yeni melez (kırma) buğday üretimine geçer. Ancak modern araçlar, mekanize traktörler, kimyasal gübreler ve hepsinden önemlisi gaz ya da benzinle çalışan sulama pompaları gereklidir. Yoksa melez tohumun verimli olması mümkün değildir.
Yeşil devrim böyle bilinerek, farkında olarak tasarlanmıştır. Yani bilinçlidir. Tesadüf değildir; planlıdır. Yaratacağı sonuçlar da başından itibaren planlayıcıları tarafından bilinmektedir. Yeşil devrimin ilk uygulamalarından birinin yapıldığı Meksika’da melez buğday, Kuzey ve Kuzeybatıda zengin ve yeni sulanmış geniş arazilere ekilir. Yeşil devrimin gerektirdiği traktör ve sulama için gerekli petrol ABD’den getirilir. Aslında Rockefeller petrolcüdür de. Petrol ve tarımı yeşil devrim sayesinde birleştirerek, kârlılığını zıplatacaktır.
Daha sonra yeşil devrim verimli toprakların olduğu Hindistan’a da sıçratılır. Fakat her şey o kadar kolay değildir. Geleneksel köylü tarımına göre endüstriyel tarım çok para ve her yıl başlangıç sermayesi gerektirmektedir. Az gelişmiş ülkeler ile çiftçilerde para yoktur. Ona da çare bulunacaktır.

Devlet köylülere borç vermek için programlar hazırlar fakat varsıl toprak sahiplerinden onlara pek sıra gelmez. Onlar da parayı banka dışındaki tefecilerden yüksek faizler karşılığında almak zorunda kalır. Tefecilerin uyguladığı yüksek faizler nedeniyle çiftçilerin pek çoğu tüm ürününü satıp borcunu ancak kapatabilmektedir. Kapatamayanlar topraklarını kaybetmekte, mesleğini terk etmek zorunda kalmaktadır…

Yeşil devrim ayrıca tarım hayatına yeni makineler de sokmuştur. Bu makineler doğal toprak yapısını bozacak, mahvedecektir.
Amerikan şirketlerini cezbeden başka bir konu daha var ki, yeşil devrimin belkemiğidir bu: yeşil devrimin bel kemiği, bütün kilitleri açan tohumdur. Yeşil devrimde kullanılan melez tohum bir yıllıktır. İkinci yıl verimi yok denecek kadar düşmektedir. İkinci yıl toprağa tohum saçmak için çiftçileri yine tohum şirketlerinden para karşılığı tohum satın almaya mecbur kılan bir yöntemdir. Bu yöntem, tohumun çiftçinin elinden alınıp, tohum şirketlerine verilmesidir. Başka bir deyişle tohumun özelleştirilmesidir. Tohumu ele geçiren şirketler, tarım alanında emin adımlarla ilerlemeye başladılar. Tarımın kontrolünü ellerine geçirdiler. Tarımı şirketleştirdiler. Başka bir deyişle, tarımsal üretim girdisini üretme ve sağlama kısmına şirketler egemen oldular.

Tohumla tarımda sağlanan küresel kontrol, Monsanto’ya bağlı ‘Dekalb’ ve ‘Pioneer HiBred’ gibi sonradan genetiği değiştirilmiş tohuma zemin hazırlayacak olan sayıları 10’u geçmeyen dev şirketin elinde artık. Melez tohumdan elde edilen üründen bir sonraki yılın tohumunu alamama riskinden ayrı olarak, melez tohumların saçıldığı tarlalara kimyasal gübre verilmeden, yabani ot ve böcek ilacı kullanmadan istenilen verim alınamamaktadır. Yani şirketlerden bir hile alan, hileyi alıp (yutup) gidemiyor. “Kurtulamıyor!”. Yanında birkaç hile daha alması gerekiyor! Hibrit tohum bu hilelerin zokası oluyor. Gerisi geliyor. Tohumun kullanımını zorunlu kıldığı kimyasal gübre ve ilaç ile çiftçiler sağım makinesine bağlanıyor. Sağım makinesi çiftçilerin bir memesinin ucuna hibrit tohum, birinin ucuna kimyasal gübre, birinin ucuna kimyasal ilaç, diğerinin ucuna mazot için bağlanıyor. Böyle sağılıyor ve iliklerine kadar sömürülüyor çiftçiler ve doğa. Üstelik sömürü bir yıllık, bir seferlik de değil. Her yıl ve sürekli. Tohum alan aynı zamanda kimyasal gübre ve ilaç satın almak ve kullanmak zorunda kalıyor. Yoksa aldığı tohumdan yüksek verim elde edebilmesi mümkün olmuyor. İşte böyle tohumla başlayan çiftçi sömürüsü ve doğadan hırsızlık girdi üreten şirketler tarafından her yıl otomatiğe bağlanmış oluyor.

Özenle hazırlanmış bu planla (yeşil devrimle) görüldüğü üzere Amerikan şirketlerinin girmekte zorlandığı yeni pazarlar için tohum kapıyı aralayan oluyor. Tohumun gereksinimini yarattığı ilaç, kimyasal gübre ve makineler tohum tarafından aralanan kapıdan içeri böylece “destursuz” giriyor. Tohumu ele geçiren şirketler aynı zamanda küresel tarımı ve gıda da egemenliklerini kuruyorlar.

Tohum yaşamdır, yaşam patentlenemez- Ahmet Atalık

1980’lerin öncesinde ülkemizde tohumluk üretim, denetim, ithalat ve ihracatı tümüyle kamunun tekelindeydi ve tohum fiyatı devletçe belirleniyordu. Neoliberal politikaların uygulamaya konmasıyla önce özel sektöre alan açıldı, sonra da ürettikleri tohumun fiyatını belirleme yetkisi kendilerine verildi. İlerleyen süreçte Dünya Bankası’nın etkisiyle tohumluk ithalatı serbest bırakıldı; ithalat için sübvansiyonlar verildi. Bu alanda özel sektöre rakip konumda bir kamu kuruluşu olan TİGEM’in yetkileri aşındırılmaya ve çokuluslu tekellerin güdümündeki tohum şirketlerine devredilmeye başlandı. Türkiye çok kısa sürede çokuluslu tohum tekellerinin açık pazarı haline geldi. 2000’li yıllarla birlikte TİGEM’in birçok işletmesi özel sektöre kiralandı. 2006 yılında uygulamaya giren Tohumculuk Yasası’nda ise çiftçinin kendi geliştireceği çeşitlerle sadece takas yapabileceği, ihtiyacının üzerinde tohumluk bulunduranların 10 bin TL para cezasına çarptırılacağı hükmü yer aldı. Çiftçi özel sektöre daha da bağımlı hale getirildi. Devlet ile çiftçinin arasındaki mesafe daha da açıldı. Alan çokuluslu şirketlerin talepleri doğrultusunda şekillendirildi, yaşam patent altına alındı.

Tohumculuk Yasası’nın yürürlüğe girmesinden tam bir yıl sonra 18 Kasım 2007’de Türkiye, Uluslararası Yeni Bitki Çeşitlerini Korunma Birliği’ne (UPOV) üye oldu. Bundan önce Türkiye, UPOV’un 1991’de gözden geçirilmiş sözleşmesi ve AB’nin 2100/94 ve 1768/95 sayılı Direktifleri esas alınarak hazırladığı 5042 sayılı Yeni Bitki Çeşitlerine Ait Islahçı Haklarının Korunmasına İlişkin Yasa 2004’te yürürlüğe girmişti. UPOV’a üyelikle birlikte bu yasanın uygulanmasında önemli bir adım daha atılmış oldu.

UPOV 1961’de tohum endüstrisinin geliştirilmesi amacıyla kurulmuş bir birliktir. Şirketlerin amacı tohumlar üzerinde endüstriyel patentlere sahip olmaktı. Patent şirkete tohumların tüm kullanımını kontrol altına alma hakkı tanıyordu. O tarihlerde hükümetler bu uygulamayla şirketlerin çiftçiler üzerindeki etkilerini son derece artıracağını gördüler. Çözüm yolu olarak UPOV-PVP (Bitki Çeşidi Koruma) sistemini oluşturuldu. Bu sistemde çiftçiler tohumları sonraki üretim yıllarında da özgürce kullanamadı. 1991 yılında PVP’nin genişletilmesiyle şirket tohumuyla üretilen üründen elde edilerek sonraki yıllarda kullanılacak tohumlar için de şirketlere telif hakkı ödenmesi şartı getirildi. Şirketlerin gelecekteki en önemli hedeflerden biri de şirketlerin çiftçinin kendi çeşitlerine ve ürettiği ürüne el koymak olacaktır. Şirketlerin en önemli taleplerinden biri de korunan çeşitlerin geliştirilmesi özgürlüğünün ortadan kaldırılmasıdır. Korumanın 20-30 yıllık süreçleri kapsadığını düşündüğümüzde aynı çeşidin bu süre zarfında kullanılması yeni çeşitler geliştirilememesi anlamına gelmektedir. En basit anlatımla rekabetin bitirilmesidir. Büyüyen tekel haklarıyla kimi şirketler diğer tohum şirketlerini de satın alarak dev şirketlere dönüştüler.

Bugün küresel tohum pazarında %35 payla ilk sırada il sırada olan Monsanto 1996 yılında ilk 10 şirket arasında yoktu. Zamanla pek çok tohum firmasını bünyesine katarak günümüzde tohum alanında tekel konumuna geldi. 1996 yılında ilk 10 şirketin pazar payı %18 iken günümüzde %50 oranına ulaşarak tohum alanında tekelleşme son derece net bir şekilde ortaya çıktı.

 Ekran Resmi 2014-04-16 16.54.49.png

Türkiye’nin de taraf olduğu uluslararası sözleşmelere göre genetik kaynakların başka ülkelerce patentlenmesi hukuki değildir. Ancak pek çok çokuluslu şirket bu zenginlikleri ıslah yoluyla biraz değişiklik yaparak patent altına almakta ve tüm dünyada pazarlayarak sahibi konumuna gelmektedir. Özellikle 2000’li yılların ortalarından itibaren çıkarttırılan tohumculuk yasalarıyla da çiftçiler tamamıyla bu şirketlerin tohumlarına ve tarım ilaçlarına bağımlı hale getirilmektedir. Bu durum tarımda biyoçeşitliliği engellemekte, değişik türler yerine şirketlerin aynı türlerini kapsayan monokültür tarımın ürünleri tüketilmekte, çeşitli türlerden alınabilecek farklı mineral ve vitaminlerin önüne geçilmektedir. Geniş ölçekte düşünüldüğünde tohumun patentlenmesi insan sağlığını da doğrudan ilgilendiren bir durumdur. O nedenle de “tohum yaşamdır, yaşam patentlenemez’ diyoruz. Alanda devletler kesinlikle olmalı, denetim de ellerinde olmalıdır.

7b91d19d72fab0d3c1871e30ebe50470

Ahmet Atalık