Ana Sayfa Blog Sayfa 3992

(Özel Haber) Geri Kabul Anlaşması mültecilerin sığınma hakkına darbe vuracak

Türkiye ve Avrupa Birliği (AB) arasında imzalanan Geri Kabul Anlaşması’nın genelgesi dün Başbakan Erdoğan imzasıyla yayınlandı. Türkiye’nin yanı sıra üçüncü ülkelerin düzensiz göçmenlerini de Türkiye’nin sorumluluğuna verecek olan anlaşma mülteci haklarıyla ilgili çalışan örgütlere göre mültecilerin sığınma hakkını tehdit ediyor.

göçmengundem

16 Aralık 2013 tarihinde Türkiye ve AB arasında iki önemli anlaşma imzalandı. Bunlardan biri, medyada daha büyük puntolarla yer bulan ‘Türkiye-AB Vize Serbestisi Diyaloğu Mutabakatı’, diğeriyse ‘Türkiye- AB Arasında İzinsiz İkamet Eden Kişilerin Geri Kabulüne İlişkin Anlaşma’ydı.

Geçtiğimiz gün ikinci anlaşmanın hazırlığı olarak Başbakan Recep Tayyip Erdoğan imzasıyla “Geri Kabul Anlaşması” genelgesi yayımlandı.

Vize serbestisi için geri kabul anlaşması yerine getirilmeli

Resmi Gazete’de yayımlanan genelgede geri kabul anlaşmasının uygulama aşamalarında, bütün kamu kurum ve kuruluşları tarafından İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’ne gerekli hukuki, mali, idari ve teknik her türlü katkı ve desteğin sağlanması istendi.

AB ile vizelerin karşılıklı kaldırılması amacıyla “Vize Serbestisi Diyaloğu” sürecinin de başlatıldığı hatırlatan genelgede, ‘bu sürecin başarıya ulaşması için anlaşmada taahhüt edilen yükümlülüklerin eksiksiz ve zamanında yerine getirilmesinin büyük önem taşıdığı’ vurgulanıyor.

Meclisten onay bekleniyor

“Türkiye Cumhuriyeti ile Avrupa Birliği Arasında İzinsiz İkamet Eden Kişilerin Geri Kabulüne İlişkin Anlaşma” TBMM’nin onayına sunuldu. Mecliste de kabul edilmesi durumunda kanunlaşacak olan geri kabul anlaşması yürürlüğe girince, bu anlaşmanın henüz yapılmadığı ülkeler ve Türkiye arasında da üç yıl içinde geri kabul anlaşmasının yapılması öngörülüyor.

250px-Mülteci-Der_logo

‘düzensiz göçmenler korunma ihtiyaçları irdelenmeden sınır dışı ediliyor’

Mültecilerle Dayanışma Derneği’nden Pırıl Erçoban, hak temelli örgütler olarak en büyük endişelerinin etkili bir değerlendirme yapılmaması olduğunu söylüyor:

‘Ülkeler, sınırlardan düzensiz geçen herkesi göçmen olarak nitelendirip uluslararası korumaya ihtiyacı var mı yok mu irdelemeden sınır dışı etmeye çalışıyor. Geri kabul anlaşmaları bu sistemin bir parçası olacak. ‘

Genelgede bulunan, Türkiye’nin geri kabul anlaşmasının olmadığını göçe kaynaklık ülkelerle ikili anlaşmalar yapılması maddesine de dikkat çeken Erçoban, ‘İnsanlar geri kabul anlaşmalarıyla belki de zulüm görecekleri kendi ülkelerine gönderilecekler. Zincirleme geri kabul anlaşmaları vasıtasıyla insanlar hayati risk de dahil olmak üzere tehlikeye sokuluyor.’

‘Vize kolaylığının karşılığı insan hayatı olamaz’

Çobaner, vizesiz geçişin karşılında geri kabul anlaşmasının masaya sürülmesine de değinerek ‘Türkiye vatandaşlarına vize kolaylığı sağlanması önemli ama bunun kolaylaştırılması için pazarlık konusu edilen şey ciddi riskelerle karşı karşıya kalacak insanların hayatı olamaz‘ diyor.

‘Anlaşma teorik olarak iltica edenleri kapsamıyor ama uygulama öyle olmayacak’

Avukat Taner Kılıç da çoğu ülkede var olan uygulamalarda bile iltica hukukunun göz ardı edildiğinin, geri kabul anlaşmasıyla düzensiz göçmenlerin kendi ülkelerine kayıtsız şartsız geri gönderileceği görüşünde: ‘ Biliyoruz ki Yunanistan, Bulgaristan ve İtalya başta olmak üzere Avrupa’nın birçok ülkesinde kağıt üzerindeki sistem pratikte işlemiyor. Kabul oranlarından anlıyoruz bunu. Bu ülkelerde iltica kabul oranı neredeyse yüzde 1. Yanı sıra, ‘Push back vakaları’, yani sahil güvenlik tarafında geri atarak illegal sınırdışı etmeler konusu. Temel kaygımız iltica talebinde bulunmak isteyen insanların iltica taleplerinin değerlendirilmeyerek geri kabul anlaşmaları kapsamında değerlendireceği yönünde. Teorik olarak bu insanlar iltica etmişse geri kabul anlaşmasıyla Türkiye’ye gönderilmeyecekler ama uygulama öyle olmayacak.

41774_100001513129902_3735_n

‘Türkiye, Avrupa dışından göçe sadece geçici koruma sağlıyor’

Uluslararası Af Örgütü’nden Volkan Görendağ ise Türkiye’nin şu anki sığınma sisteminde de sorunların olduğunu, yeni anlaşmanın hak mağduriyetleri yaratacağını vurguluyor:

‘Türkiye hala sadece Avrupa kökenli olanlara kalıcı bir çözüm sunuyor; Örneği Avrupa dışından, ülkesindeki zulümden kaçarak Türkiye’ye gelenlerin tümünü sadece geçici olarak koruma altına alıyor. Göçmenler mülteci kabul eden üçüncü bir ülke bulup oraya gitmek sorundalar. Türkiye ayrıca birinin mülteci olup olmayacaığını sağlıklı bir şekilde ayrıştıracak bir kapasiteye de sahip değil. ‘

 

Avrupa Birliği Türkiye 2013 İlerleme Raporu’na göre 1 Ocak ile 2 Ağustos 2013 tarihleri arasında Türkiye sınırında yakalanan düzensiz göçmen sayısı 21.332, sınır dışı edilenlerin sayısı ise 16.060. AB’ye giriş yapmaya çalışırken geri gönderilen üçüncü ülke vatandaşlarının sayısı ise 7032.

Başbakanlık Geri Kabul Anlaşması Genelgesi’ne buradan ulaşabilirsiniz.

(Gözde Kazaz / Yeşil Gazete)

‘İtirazım Var’ filminde ‘insan onuru var’ diye +18!

Onur Ünlü’nün yeni filmi ‘İtirazım Var’a Kültür Bakanlığı tarafından 18 yaş sınırı getirildi.

Filmin yapımcısı U10 Film’e gönderilen belgede, “Yönetmeliğin 11. Maddesi gereğince film, çocukların ve gençlerin ruh ve beden sağlığını etkileyici unsurlar, genel ahlak, insan onuru ve şiddet içermesi nedeniyle 18 yaş ve üzeri izleyici kitlesi içindir” ibarelerine yer verildi. Belgedeki “genel ahlak, insan onuru ve şiddet içermesi” ibaresi filmin insan onuru içerdiği için +18 aldığı şeklinde espriler yapılmasına neden oldu.

fft16_mf2116727

Camisinde işlenen bir cinayetin izini süren, vicdanlı bir imamın hikayesini anlatan film İstanbul Film Festivali Ulusal Yarışma Bölümü’nde yarışıyor, yarın da vizyona girecek.

Filmin yapımcıları bu karara itiraz edeceklerini duyurdu.

(Radikal)

Bilimsel olarak açıklandı: ABD artık bir oligarşi

Princeton Üniversitesi’nde geçtiğimiz aylarda yapılan bir araştırma Amerika’nın yönetim şekliyle ilgili çarpıcı bir sonucu ortaya koydu. Martin Gilens and Benjamin I. Page‘in gerçekleştirdiği araştırmaya göre ABD artık bir demokrasi değil, politik ve ekonomik gücü elinde bulunduranların yönettiği bir oligarşi.

U.S.A.  has become a kleptocracy, an oligarchy, a banana republic, a socialist or fascist state …filled with Zioconned war-mongers and killers-assassins.
‘Zengin olman umrumda değil; umrumda olan devletimi satın alman’

‘Sıradan vatandaşın siyasi kararlar üzerindeki etkisi neredeyse sıfır’

‘Perspectives on Politics’ isimli akademik bir dergide yayınlanan araştırma için Gilens ve Page 1981 ve 2002 yılları arasında ABD Kongresi’nden geçen 1800 yasayı topladı ve bunların ülke kamuoyunun ifade ettiği fikirler doğrultusunda araştırdı. Çıkan sonuca göre, verilen kararların büyük çoğunluğunda sıradan Amerikalıların tercihlerine nazaran Senato ve Temsilciler Meclisi’yle temas halinde olan lobi grupları, iş insanları gibi ekonomik gücü elinde bulunduran grupların görüşü etkili oluyor.

misc12
‘Tanrı süper zengini korusun’

Araştırmacılar bu durumu ‘Sonuçlar gösteriyor ki ekonomik elitler ve organize olmuş iş çevreleri, ABD’nin yasa yapıcıları üzerinde büyük etkiye sahip. Fakat kamu politikaları konusunda sıradan bir vatandaşın tercihlerinin istatiksiksel olarak neredeyse sıfır oranında etkisi var’ olarak özetliyor.

Araştırmayı yürüten Princeton ve Northwestern üniversitelerinin profesörleri, “ABD çoğulcu bir demokrasiden ziyade, çıkar gruplarının isteklerini yerine getiren bir oligarşiye benziyor” sonucuna vardı.

Raporun tamamına şuradan ulaşılabilir.

Japonya ve Türkiye vatandaşlarından nükleere karşı ortak ses

Türkiye ve Japonya’dan nükleer karşıtları, Japonya meclisinde görüşülmeye devam eden Türkiye’ye nükleer enerji ihracı tasarısı üzerine harekete geçti. Nükleer Karşıtı Platform (NKP), bugün İstanbul’daki Japonya Konsolosluğu önünde bir eylem yaparak Japon meclisini tarihi bir yanlış yapmaması konusunda uyardı. Japonya’dan bir aktivist grubunun da Türkiye’ye mesajı var: Türkçe okunmuş video mektupta yönetmen Kouki Tange, ‘Ülkemizin nükleer enerjiyi ihraç etme arzusunda olduğu ülkenin insanları, sizin için endişeleniyoruz’ diyor.

IMG_0415

Parlemento oylama sonucunu yarın açıklayacak

Türkiye’yle Japonya arasında imzalanan “Nükleer Enerjinin Barışçıl Amaçlarla Kullanımına Dair İşbirliği Anlaşması”nın üzerinden yaklaşık bir sene geçti. Sinop Nükleer Güç Santrali Projesi’ni gerçekleştirmek üzere ‘Ev Sahibi Hükümet Anlaşması’ da 29 Ekim 2013 tarihinde İstanbul’da Abe ve Erdoğan tarafından imzalanmıştı.

Anlaşmanın bir “uluslararası işbirliği anlaşması” niteliğinde olması için taraf ülke meclis üyelerinin onayına sunulması; hizmet sağlayıcı taraf olarak Japonya’nın kendi meclisinden geçmesi gerekiyor.

Japonya parlamentosunda 4 Nisan 2014’da başlayan görüşmelerde sona gelindi. Nükleer karşıtı milletvekillerine karşı yasa alt meclisten geçerek üt meclise taşındı. Bugün gerçekleşen son oylamanın sonucu yarın kamuoyuna açıklanacak.

‘Nükleer ihracı en başta ahlaki olarak sorunlu’

NKP, bu oylama öncesinde bugün Japon Konsolosluğu önünde bir basın açıklaması yaptı. Türkiye gibi bir deprem coğrafyasında, teknik ve hukuki altyapısı eksik bir ülkeye nükleer santral pazarlanmasının en başta ahlaki olarak kabul edilemez olduğunu belirten NKP şöyle devam etti: 

‘Nükleer bir tesis, diğer tüm endüstriyel ve enerji tesislerinden farklıdır; geri dönülmez tehlikelere yol açacak riskleri beraberinde getirir. Bugün 17 Nisan Japon Parlamentosu ve 26 Nisan Çernobil’in anmasından sadece dokuz gün öncesinde tarihi bir yanlış daha yapılarak yeni felaketlere sebep olunacak kararlar alınmak üzeredir, Çernobil’de, Fukuşima‘da zarar gören, hayatını kaybeden, kanser olarak hayatına devam eden ya da başlayan insanların çektiği acıyı umursamamaktır.’

Üç yıl önce Fukuşima felaketini yaşayan Japonya’nın vereceği kararın çevre ve gelecek nesilleri etileyeceğini hatırlatan NKP, Çernobil felaketinin 28. yıldönümü olan 26 Nisan Cumartesi günü Sinop’ta gerçekleşecek eyleme de çağrı yaptı.

‘Bizim sattığımız santralde bir kaza olursa ne olacak? Düşüncesi bile korkunç’

Basın açıklamasından birkaç saat önce, yine NKP aracılğıyla Japonya’dan gelen bir video da internette paylaşıldı.

Japonyalı Yönetmen Kouki Tange’nin hazırladığı  “Senin İçin Endişeleniyorum” isimli videoda Tange ‘hükümetinin Türkiye’ye nükleer satması nedeniyle de Japonların utanç içinde olduğunu’ söylüyor ve Fukuşima felaketini bir kere daha hatırlatıyor:

 

Yönetmenin videoyla birlikte gönderdiği Japonca mektubun Türkçesi ise şöyle:

“Size duygularımı medya aracılığıyla değil kendi sözlerimle anlatmak istiyorum.

Bir yıl önce kendimi ifade etmemin çok güç olduğunu düşünüyordum, aslında şimdi de hala aynı zorluğu hissediyorum.

Şu dünyada bir şeylere karşı çıkan da var, ağzını açıp karşı çıkmaya korkan da… Farklı adaletlerin işlediği dünyada mücadele ediyoruz belki… Ve ben de bilmeden birisini incitmekten ona zarar vermekten korkuyorum. Bazen bundan korkarak sessiz kalıyorum. Peki ya söz hakkı özgürlüğümü kaybedersem… Geri dönüşü olmayan bir yola girilmiş olmaz mı diye düşünerek bir kere bile gitmediğim ülkenin insanlarına haykırmak istiyorum ki;

Nükleer kazayı yaşamış insanlar olarak biz sizin geleceğiniz hakkında endişe duyduğumuz için uykusuz geceler geçiriyoruz. En azından bu düşüncelerimi sizinle paylaşarak size dürüst olmak istiyorum, size duygu ve düşüncelerimi anlatmak bulabildiğim tek çözüm…

Ülkemizin nükleer enerjiyi ihraç etme arzusunda olduğu ülkenin insanları, sizin için endişeleniyoruz, size anlatmak istiyoruz ki;

Endişe içindeyiz,

Sizin için duyduğumuz bu endişe ülke sınırlarını aşıp da size ulaşır mı? Daha da önemlisi anlayacak mısınız yürekten ne demek istediğimizi?

Endişe içindeyiz,

Bundan sonra hayatın sana ne getireceğini hayal ediyorum. Ailenizin geleceğini hayal ediyorum. Sevdiklerinizin yakın arkadaşlarınızın geleceğini düşlüyorum.

Dilimiz de farklı kültürümüz de. Üstelik sizinle hiç karşılaşmadık…

Kendi atalarımla ve benden sonraki gelecek nesillerle hiç tanışmadığım gibi, hiç karşılaşmadığım sizler için de endişe duyuyorum.”

Haber ve çeviri: Pınar Demircan

(Yeşil Gazete)

50’ye yakın kurumdan ortak deklarasyon: ‘Doğal yaşam parkları modern Hayırsızada mı olacak?’

5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nun değiştirilmesiyle ilgili yasa tasarısı Mayıs ayında meclis gündemi gelecek.  Bugün, 50’ye yakın kurumun imzasıyla yayınlanan deklarasyonda özellikle ‘doğal yaşam parkı’ uygulaması eleştirildi.

KARABURUN'DAKI KUDUZ VAKASI

Aralarında ekoloji, kadın, engelli LGBTİ ve meslek örgütlerinin de bulunduğu 50’ye yakın kurum, ‘doğal yaşam parkları’ ve meskenlerde bulunacak hayvan sayısına getirilecek kısıtlama başta olmak üzere yasa tasarısının hayvan haklarını tehlikeye sokacak düzenlemelerini eleştirdi.

Doğal yaşam parkları doğal ve yaşanabilir olmayacak

Deklarasyonda doğal yaşam parklarıyla ilgili şu ifadelere yer verildi.

‘Kamuoyuna “doğal yaşam parkı” olarak tanıtılan, ancak pratikte “ölüm kampı” olacak olan bu alanlar hayvanlar (köpekler) için asla uygun yaşam alanları değildir. Çıkışı olmayan bu kapalı alanlarda hayvanlar kendi aralarında hem bölge kavgaları yaşayacaklar hem de kısa zaman içinde ortaya çıkacak ve hayvanları yavaş ve acılı şekilde öldürecek olan açlık nedeniyle hayvanlar birbirlerine saldıracaklardır. Bu koşullar tanıtıldığı gibi “doğal” olmadığı gibi, asla yaşanabilir de değildir ve bu bilinç ile hareket etmek, Bakan Veysel Eroğlu ve destekçilerinin de açıkça beyan ettiği üzere, “10 yıl içinde sokak hayvanı kalmayacak, kalmaz” soykırımına hizmet etmektir.’

Pilot bölge olarak seçilen İstanbul, Trabzon ve Kocaeli’nde kurulan doğal yaşam parklarına da değinen hayvan hakkı savunucuları, Sarıyer Kısırkaya’daki yeni yapılan barınakların, hayvanların barınması için tasarlanmadığı görüşünde:

‘Öyle ki, bu hücrelerin üç tarafı betondur; hayvanlar sadece tek bir taraftan tek bir yönü görebileceklerdir ve açık hava ya da güneş ışığı ile temasları olmayacaktır. Sağlıklı hayvanların evcilleştikleri ve yüz yıllardır yaşadıkları sokak ve alanlardan toplanıp bu hücrelere hapsedilmeleri insanlık dışı bir uygulamadır. ‘

Deklarasyonda bahsedilen Sarıyer Kısırkaya’daki barınak, hayvan hakları örgütleri tarafından yer seçimi nedeniyle de eleştiriliyor. 400 dönüm üzerine kurulmuş olan ve 20 bin hayvanın kalacağı arazi, 5199 sayılı yasa tarafından belirlenen barınak arazisi koşullarına uymadığı gibi rüzgarlı bir havaya, bitki yetiştirme olanağı olmayan bir toprağa sahip olduğu ve ulaşımı çok zor olduğu için de ‘tecrit kampı’ olarak tanımlanıyor.

1403
Kısırkaya’da yeni inşa edilen hayvan barınağı

‘Evlerdeki hayvanlara kısıtlama getirme konut dokunulmazlığına aykırı’

Deklarasyonda ayrıca, yasanın evlerde yaşayacak hayvanlara da kısıtlama getirecek olmasının ulusal ve uluslararası anlaşmalarla korunan  özel hayatın gizliliğinin, konut dokunulmazlığı ve mülkiyet hakkının ihlalili olduğu vurgulandı.

Hayvan hakkı savunucuları,  hayvanların deneylerde ya da eğlence aracı olarak kullanılması ve pet shop’larda hayvan satışına da karşı olduklarını belirtti.

Deklarasyona imza atan kuruluşlar şöyle:

Ankara Barosu Hayvan Hakları Kurulu, Antalya Barosu Hayvan Hakları Komisyonu, Animal Protection Group Arbeitsgruppe für Tierrechte e.V. Almanya, Barınak Gönüllüleri ve Hayvanlara Yaşam Hakkı Derneği (BGD), Buca Engelliler Derneği, Bursa Barosu Hayvan Hakları Komisyonu, Caferağa Dayanışması, Can Dostları Derneği, Çeşme Doğa ve Hayvan Sevenler ve Koruyanlar Derneği, Demokrat Eğitimciler Sendikası (DES), Derin Ekoloji Derneği, Doğal Yaşam Derneği, Doğa ve Çevreyi Koruma ve Yaşatma Derneği (DOĞÇEV), Doğayı ve Hayvanları Seven Sevdiren Derneği, Ekolojik Yaşam Derneği (EKODER), Engelli Hayvanları Koruma ve Hayvan Hakları Derneği, Eskişehir Barosu Hayvan Hakları Komisyonu, Gaziantep Barosu Hayvan Hakları Kurulu, Gaziantep Doğa ve Hayvan Dostları Derneği, Hayvan Hakları İzleme Komitesi – Animal Rights Watch Committee Turkey, Hayvan Haklarını Koruma Derneği (HAYHAK), Hayvan Haklarını Koruma ve Geliştirme Derneği (HAGİD), Hayvan Kurtarma Derneği, Hayvan Özgürlüğü İnisiyatifi (HÖİ), Hayvanları Sev ve Koru Derneği (HAYSEVKO), Hayvanların Yaşam Haklarını Koruma Derneği (HYHKD), İmece – Toplum için Şehircilik Hareketi, İstanbul Barosu Hayvan Hakları Komisyonu, İstanbul LGBTİ (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans, İnterseks) Dayanışma Derneği, İşkence ve Şiddet Mağdurları için Sosyal Yardımlaşma Rehabilitasyon ve Adaptasyon Merkezi Derneği (SOHRAM-DER), İzler Derneği, Kocaeli Barosu Hayvan Hakları Komisyonu, Lambdaistanbul LGBTI Dayanışma Derneği, Manisa Barosu Hayvan Hakları Komisyonu, Mersin Barosu Hayvan Hakları Komisyonu, Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği, Sarıyer Kent Konseyi Hayvan Hakları Komisyonu, Türkiye Baroları Hayvan Hakları Kurultayı, Vegan Özgürlük Hareketi, Yedikule Hayvan Dostları Derneği (YHDD), Yeryüzüne Özgürlük Derneği, Yunuslara Özgürlük Platformu.

(Yeşil Gazete)

Hindistan’da translar üçüncü cins olarak tanındı

Hindistan Yüksek Mahkemesi, transların nüfus cüzdanı, pasaport ve ehliyetlerdeki cinsiyet kısmında tıpkı kadın ve erkekler gibi tanımlanarak cinsiyet hanesine trans yazılmasını öngören kararı kabul etti. Mahkeme, “herkes kendi cinsiyetini seçme hakkına sahiptir,” hükmünde bulundu.

india_third_gender_jpeg-049aa

Translar Kamusal Haklardan da Yararlanabilecek

Karara göre, translar da artık kadınlar ve erkekler gibi evlat edinebilecek ve tüm kamusal haklardan üçüncü cins olarak eksiksiz yararlanabilecek. Bu çerçevede translar üçüncü cins olarak memur olabilecek ve her türlü kamu dairesinde çalışabilecek. Ayrıca seçmen kütüklerinde ve oy pusulalarında da cinsiyetleri trans olarak belirtilebilecek.

Hindistan’da yaşayan yaklaşık 2 milyon transın büyük bölümünün düğünlerde ve doğumlarda dans ederek ve şarkı söyleyerek yaşamlarını kazandığı, diğerlerinin dilencilik veya seks işçiliği yaptığı biliniyor.

Transları üçüncü cins olarak tanıma kararı, Aralık ayında eşcinsel ilişkilerin ülkede yeniden suç olarak kabul edilmesinin ardından geldi. Kararda Yargıtay, Delhi Yüksek Mahkemesi’nin 2009’da eşcinsel ilişkileri suç olmaktan çıkaran hükmünü iptal etmişti.

(Kaos GL)

Ankara Barosu’ndan hayvan deneylerine iptal davası

guinea-pig-kobayAnkara Barosu, hayvanlar üzerinde deney yapılmasına imkân tanıyan yönetmeliğin yürütmesinin durdurulması ve iptali istemiyle dava açtı.

Ankara Barosu Hayvan Hakları Kurulu, Hayvan Deneyleri Etik Kurullarının Çalışma Usul ve Esaslarına Dair Yönetmeliğin yürütmesinin durdurulması ve iptali istemiyle Danıştay 10. Dairesi’nde dava açtı.

Kurul, 15 Şubat 2014’te yürürlüğe giren yönetmeliğin, gerek yasa koyucunun amacı, gerekse Avrupa Birliği direktifleri ve mevzuatı bakımından ciddi sakıncalar doğurabileceğine dikkat çekti.

Dilekçede, “Ülkemizde, Hayvan Deneyleri Etik Kurulları’nın etkin şekilde çalışmadığı bilinen bir gerçektir. Kayıt dışı çok sayıda hayvanın deney adı altında, kapalı kapılar ardında işkence ile ölümüne sebep olan ve bilimsel olarak da faydasız, hatta sakıncalı uygulamalara yol açacak yönetmelikle ilgili öncelikle yürütmenin durdurularak, iptaline karar verilmesi için bu davanın açılması zorunlu olmuştur” ifadeleri kullanıldı.

Hayvan Hakları Kurulu, ayrıca Türkiye’nin de imzaladığı Hayvan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde yer alan “Hayvan üzerinde fiziksel ve ruhsal acı içeren her deney hayvan haklarını ihlâl eder. Hiçbir hayvana kötü davranılamaz, acımasız ve zalimce eylem yapılamaz” maddesini hatırlattı. Anayasa’ya göre yönetmeliğin Evrensel Beyanname’ye aykırı hükümler içeremeyeceğini kaydetti.

Berkin’in katilleri de “sobe”lendi!

fft81_mf2114941Daha önce Ali İsmail Korkmaz, Mehmet Ayvalıtaş ve Ethem Sarısülük’te olduğu gibi Berkin Elvan soruşturmasında da polisin ısrarla “Yok” dediği kamera kayıtları bulundu.

 İstanbul ’daki Gezi Parkı eylemleri sırasında başından gaz fişeğiyle vurulan ve 269 gün sonra hayatını kaybeden 15 yaşındaki Berkin Elvan’la ilgili soruşturma kapsamında sorulan ve aylar önce “Arşivimizde bulunmamaktadır” denilen kamera görüntüleri gün yüzüne çıktı.
Radikal’den İsmail Saymaz’ın haberine göre o gün Okmeydanı’nda görev yapan bir TOMA’ya ait kamera kaydı dosyaya girdi. Bu görüntülerin, Elvan’ın vurulmasından yaklaşık altı saat sonrasına ait görüntüleri içerdiği kaydedildi. Şimdi avukatlar görüntülerin güncel saatini belirlemek ve şüpheli polisleri saptayabilmek için çabalıyor.
Berkin Elvan, 16 Haziran 2013’te Okmeydanı’na yönelik polis müdahalesi sırasında, iddiaya göre, ekmek almak için indiği sokakta, saat 07.00 sularında polisin attığı biber gazı kapsülünün başına isabet etmesi sonucu ağır yaralanmıştı. Elvan, 269 günlük yaşam mücadelesinin sonunda, 10 Mart 2014’te hayatını kaybetti.

Avukat Evrim Deniz Karatana, 25 Haziran’da savcılıktan, Elvan’ın vurulduğu Eren Sokak’ın MOBESE kamerası kayıtlarının getirilmesini istedi. İlk yanıt, Şişli Emniyet Müdürlüğü’nden 29 Temmuz’da geldi ve ‘sokakta MOBESE kamerasının bulunmadığı’ bildirildi. Emniyet ayrıca, 21 Eylül ’de, ‘görevlilerce kontrol edildiğinde başka bir kamera kaydının olmadığını’ ileri sürdü. Karatana, en son 1 Kasım’da, ‘Okmeydanı ve civarında polisin çektiği görüntülerin getirilmesini’ istedi. Emniyet, 20 Aralık’ta ‘görüntülerin şube kayıtlarında mevcut olmadığını’ söyledi.

Beş saat sonrayı gösteriyor

Umut kesilmişti ki, 20 Mart 2014’te bir tanığın, “TOMA’nın yanından gaz attılar” diye ifade vermesi üzerine Karatana, bölgedeki TOMA’ların kemara görüntülerinin alınmasını istedi. Emniyet’ten 7 Nisan’da gönderilen yanıtta, bölgede 63537 numaralı TOMA ve 63502 numaralı bir panzerin görev yaptığı, sadece TOMA’da kamera sistemi ve görüntüsünün bulunduğu belirtildi. TOMA’daki kameranın elektrik tesisatına bağlı olduğu, kontak kapatıldığında güncel tarih ve saat kaydı tutulamadığı için, görüntülerde 27 Mayıs 2013 tarihinin yazılı olduğu, fakat aslında Elvan’ın vurulduğu 16 Haziran’a ait olduğu belirtildi. Elvan’ın vurulmasından yaklaşık altı saat sonraya ait görüntüleri içeren bu kayıtta, yazıya göre şu görüntüler var:

“Saat 12.50.18’de Okmeydanı ve ara sokaklarında görev yapan TOMA’nın yollarda ateşe verilen barikatları söndürmek için farklı zamanlarda su sıktığı, zaman zaman ara sokaklardan çıkan göstericilere sulu müdahalede bulunduğu, saat 19.22.46 sıralarında panzerle P. Market önünde bekleme görevini ifa ettiği ancak herhangi bir müdahalede bulunmadığı…”

Karatana kaydın tarih-saat bilgilerinin yanlış olduğunu belirterek “Görüntülerin gerçekte saat kaçta çekilmiş olabileceğini belirleyebilmek için gölge boyları, güneşin geldiği yön gibi verilerle saati tespit etmeye çalışıyoruz” dedi. Özellikle, kayıtlarda görünen amirler ve gazcı polislerin teşhisine elverişli fotoğraflar çıkarmaya çalıştıklarını anlatan Karatana, “Elimizde olay saatinde çekilmiş bir fotoğraf vardı. Şimdi o fotoğraftaki polislerle bu görüntülerdekilerin karşılaştırılmasını talep edeceğiz. Görüntüler olay anına ilişkin olmasa dahi failin bulunması açısından ciddi önem taşıyor” dedi. Karatana, “Defalarca Emniyet’e yazılar yazılıp görüntülerin gönderilmesi istendi ancak her seferinde görüntü bulunmadığı yönünde cevap verildi. Hem ısrarımız hem halkın Berkin’i sahiplenmesi, soruşturmada ilerlememizi sağladı” diye konuştu.

Görüntüler, inceleme için savcılık tarafından bilirkişilere gönderildi.

Polis şüpheliyse görüntü kayıp

Eskişehir’de, 2 Haziran 2013’te Gezi Parkı gösterilerine katılan 19 yaşındaki Ali İsmail Korkmaz, polis ve fırıncılar tarafından dövülerek öldürülmüştü. Korkmaz’ın faillerinden biri olan fırıncı İsmail Koyuncu’nun dayak anına ait kamera kayıtlarını sildiği anlaşılmıştı. Sokaktaki bir otele ait kameranın da polislerce kapatıldığı ve kayıtta 20 dakikalık kayıp meydana geldiği belirlenmişti.

İstanbul’da, 3 Haziran 2013’te Gezi Parkı’na destek için E-5 otoyolunu trafiğe kapatmak isteyen 20 yaşındaki Mehmet Ayvalıtaş araç çarpması sonunda hayatını kaybetmişti. Kazadan bir gün sonra polisler, “Olay yerine ait MOBESE kaydı yoktur” diye tutanak tutmuştu. Fakata daha sonra kaza noktasına bakan MOBESE kamerasının olduğu anlaşılmıştı.

Ankara ’da Gezi Parkı eylemleri sırasında Ethem Sarısülük’ün polis kurşunuyla vurulduğu Kızılay’da, 16 Haziran’da yapılmak istenen cenaze törenine polis müdahale etmiş, 18 yaşındaki Dilan Dursun adlı üniversiteli başına isabet eden gaz kapsülüyle ağır yaralanmıştı. Polis, Dursun’un mağduru olduğu soruşturma dosyasında, vurulduğu ana ait görüntüleri göndermemişti. Bu görüntüler, Dursun’un da sanıkları arasında olduğu dava dosyasında ortaya çıkmıştı.

Hatay’da, ODTÜ eylemlerine destek için 9 Eylül 2013’te sokağa çıkan 22 yaşındaki Ahmet Atakan, çatıdan düşerek ölmüştü. Ahmet Atakan’ın ölümünden saatler sonra polis, gencin düştüğünü kanıtlayabilmek için hem cep telefonuyla çekilmiş hem de bir panzere ait kamera kayıtlarını basınla paylaşmıştı.

AİHM’de ‘askerde ölüm’ duruşması

0,,16347706_303,00Türkiye’de askerlik görevini yaparken hayatını yitiren asker ve subayların ölüm nedenleri hakkında son yıllarda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) gündemine taşınmış çok sayıda dava başvurusu bulunuyor.

Birçok aile, hayatını yitiren çocuğunun “kuşkulu” ölüm nedeni hakkında Türk adaletinin yeterli soruşturma ve adil yargılama yapmadığını savunmakta. Bunlardan biri de 2004 yılında Diyarbakır Kocaköy’de askerlik hizmetini ifa ettiği sırada tüfeğiyle yaralandıktan sonra hastanede hayatını yitiren Astsubay Çavuş Cihan Tunç’un ailesi tarafından Strasbourg Mahkemesi’ne taşınan dava. Tunç, 13 Şubat 2004 tarihinde saat 05.50’ye doğru, güvenliği jandarma tarafından sağlanan özel petrol şirketi NV Turkse Perenco’da nöbet tutarken ateşli silahıyla yaralanmış, kaldırıldığı Diyarbakır Askerî Hastanesi’nde hayatını yitirmişti. Adli Tıp tarafından kaleme alınan otopsi raporunda, Tunç’un ölümünün “soluk borusuna ve sol akciğere isabet eden kurşunla yaralanmaya bağlı kan kaybı neticesinde gerçekleştiği” not edilmişti.

Kocaköy Savcısı’nın raporuna göre, Perenco tesislerinin bulunduğu alanda, “yüksek kule” olarak adlandırılan bir gözetleme kulesi ile beş nöbet kulübesi olmak üzere toplam altı nöbet noktası bulunmaktaydı. Olayın meydana geldiği yer 2’ye 2 metre en ölçülerinde, 2.33 metre tavan yüksekliğine sahip, zeminden 1,50 metre yukarıya yerleştirilen açıklıkları olan bir yapıydı. Yine rapora göre, nöbet kulübesinin içinde, doğruca toprak zeminde, iki fişek ile bir fişek kovanı bulunmuş, tavanda, bir atış neticesinde oluşabilecek türden darbe izine rastlanmıştı. Raporda, Tunç’un G-3 marka tüfeğinin yüzeysel olarak incelenmesi sayesinde, çok kısa bir süre önce kullanıldığının anlaşıldığı da kaydedildi.

Savcılık, herhangi bir unsurun Cihan Tunç’un ölümüyle ilgili olarak üçüncü bir şahsa sorumluluk yüklemeye imkân vermediğini göz önünde bulundurarak 30 Haziran 2004 tarihinde takipsizlik kararı aldı. Diyarbakır Hava Kuvvetleri Askerî Mahkemesi 14 Ekim 2004 tarihinde, Tunç’un yakınlarının itirazını kabul ederek savcılığın ek bir soruşturma başlatmasına karar verdi. Savcı, tavandaki kurşun izi ve maktulün vücudundaki kurşun giriş ve çıkış deliklerine göre kurşunun izlediği yolun belirlenmesi ile ilgili olarak, şöyle bir varsayımın kabul edildiğini belirtti:

“Cihan Tunç bir mühimmat sandığı üzerine oturmuş, silahının kurma koluyla ve şarjörüyle oynuyordu; silahı şarjörü ayrı olarak sağ tarafında tutarken öne doğru eğilmişti ve yeniden doğrulmak için silahına yaslanarak sağ tarafına eğilmişti, eli silahın tetiğine yakın bir yerdeydi ve silah ateş aldı; kurşun boynunun sağ tarafından girip, tavana çarpmadan önce sol kürekkemiğinin alt kısmından çıkmıştı.” Dolayısıyla Cihan Tunç intihar etmemiş, bir kaza kurbanı olmuştu.

Dava 2005 yılında Cihan Tunç’un ailesi tarafından “ölüm nedeni hakkında etkin soruşturma yapılmadığı” gerekçesiyle AİHM gündemine taşındı. AİHM’nin 7 yargıçlı bir dairesi 25 Haziran 2013 tarihinde açıkladığı ilk kararında, “soruşturma tedbirlerinin ivedi, uygun ve eksiksiz biçimde alınması ve başvuranların yargılamaya etkin olarak katılmaları konusundaki tespitlere rağmen, soruşturmanın nihai kontrolünden sorumlu organ olan Askerî Mahkeme’nin gerektiği gibi bağımsız olmadığı gerekçesi ve oybirliğiyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yaşam hakkının korunmasıyla ilgili 2. maddesinin usul yönünden ihlal edildiği sonucuna vardı. Gerekçeli kararda, soruşturmanın etkin olabilmesi için soruşturmakla görevli olan ve soruşturmayı yürüten kişilerin olaylara karışmış olabilecek kişilerden bağımsız olmaları gerektiği belirtildi. Türk hükümeti davacı aileye 10 bin euro manevi tazminat ve 2 bin euro yargılama masrafı ödemekle cezalandırıldı.

Ancak Ankara karara itiraz etti. İtiraz gerekçelerini kabul eden AİHM’de dava bugün 17 yargıçlı Büyük Daire önünde esastan yeniden görüldü. Türk hükümeti adına yapılan savunmada, Cihan Tunç’un ölümü hakkında yapılan soruşturmaların bütünüyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne uygun gerçekleştiği tezi ön plana çıkarıldı. Askerî yargıç ve savcıların soruşturmaya katılmalarının Sözleşme’yle bağdaşık olduğu görüşü savunuldu.

Davacı ailenin İngiliz avukatları ise Cihan Tunç’un Tuncelili Alevi ve Kürt kimliğini gündeme getirip, Türk Silahlı Kuvvetleri içinde son yıllarda gözlemlenen intihar girişimlerine dikkat çektiler. Türkiye’de askeri yargıçların “kağıt üzerinde bağımsız” olduğunu savunan avukatlar, soruşturmanın da bağımsız yapılmadığı tezini ileri sürdüler. Avukatlar, bu tür olayları çözmek için Türkiye’de resmi makamların “siyasi irade sahibi olmadııklarını” da savundular.

AİHM gündeminde Türkiye’de askerlik hizmetini yaparken hayatını yitirmiş er ve subayların aileleri tarafından Ankara’ya karşı açılmış yaklaşık 80 dava bulunuyor. Cihan Tunç davası bunlar arasında 17 yargıçlı Büyük Daire gündemine taşınmış ilk dava olma özelliğine sahip. Bu yıl sonundan önce açıklanması beklenmeyen nihai karar askerî yargı ve soruşturma hakkında tüm Avrupa kıtası için yeni bir içtihat oluşturacak.

(DW)

Cezayir’de ‘durgun’ seçim

0

0,,17561424_401,00Cezayirliler devlet başkanlığı seçimi için sandık başına gidiyor. Seçimlerin favorisi ise şimdiki Devlet Başkanı Abdulaziz Buteflika. Ancak gençler siyasette değişim istiyor.

Başkent Cezayir’de ‘Barakat’ adlı bir grup, Devlet Başkanı’nın bir kez daha aday olmasını protesto ediyor. Grup üyelerinin üniversite çevresinde dağıttıkları el ilanlarında “Sizden dördüncü kez aday olmanızı talep etmedik, sizden isteğimiz bu siyasi ikiyüzlülükten vazgeçmeniz” diye yazıyor.

Ülkedeki siyasi durgunluktan şikayet eden gençler ülkede değişim istiyor. 77 yaşındaki Devlet Başkanı Abdülaziz Buteflika’nın neden dördüncü kez devlet başkanlığına adaylığını koyduğunu ve asıl amacının ne olduğu sorularına ise Cezayir’de kimse kesin yanıt veremiyor, sadece tahminde bulunulabiliyor.

Sistemde şeffaflığın eksik olduğuna dikkat çeken Cezayir uzmanı Jose Garçon, “Şeffaflığın olmaması ve manipülasyon, Cezayir’deki iktidar merkezine girilmesinin neden bu kadar zor olduğunu açıklıyor” değerlendirmesinde bulunuyor ve bununla birlikte anonim kalarak kimsenin hesap vermek zorunda kalmadığına dikkat çekiyor.

Ayrıca Barakat grubunun eylemleri, hükümetin geniş bir kesimin kararlı muhalefetinden korkmak zorunda olmadığını gösteriyor. Başkentte hükümet karşıtı pek fazla eylem düzenlenmezken, grubun faaliyetleri de daha çok başka üniversite kentlerinde kendini gösterebiliyor.

Ülkede daha iyi yaşam koşulları için sokağa çıkmanın pek alışıldık olmadığını ifade eden Cezayir’deki Ekonomi ve Kalkınma Araştırma Merkezi’nden sosyolog Nasır Cabi, sadece orta sınıfın değil, alt tabakanın da harekete geçmesinin gerekli olduğunu belirtiyor. Arap Baharı’nın patlak verdiği dönemde de komşu ülkelerde hükümetler devrilirken, Cezayir sokaklarında sadece birkaç küçük çaplı protesto gösterisi düzenlenmişti.

Öte yandan Marbung Üniversitesi’nden Raşid Ouaissa, devletin zirvesinin artık pek şiddete başvurmadığına işaret ediyor:

Ouaissa, “Kitlesel insan hakları ihlalleri 70’lerde olduğu gibi artık gündemde değil. Bu polis için de geçerli. Bunun yerine demokratik değişim ve egemenlik yapısının meşruiyetine ilişkin tartışmalar söz konusu. Büyük siyasi partiler çökmüş durumda” diyor.

Cezayir’de gençler dışında iktidarı yüksek sesle eleştirenlerin sayısı hayli az. Siyasi seçeneklerin olmaması da ülkenin siyasi durgunluktan ne zaman çıkacağına dair bir ipucu vermiyor.

(DW)