Ana Sayfa Blog Sayfa 3962

Datça’da çocuklar doğa kaşifi

Fotoğraf: DAÇEV "Amaç; 5 duyumuzu kullandığımız basit egzersizler ve oyunlar  ile çocuklarımıza doğa sevgisi aşılamak"
Fotoğraf: DAÇEV
“Amaç; 5 duyumuzu kullandığımız basit egzersizler ve oyunlar ile çocuklarımıza doğa sevgisi aşılamak”

“Doğa Çantam, Doğa Kaşifi Eğitim Programı” Datça Çevre Derneği’nin (DAÇEV) Datça’da 8-9 yaş grubundaki çocuklara yönelik 9 yıldır kesintisiz  olarak sürdürdüğü bir doğa eğitimi programı.  Programı Doğa Derneği, İngiltere Kraliyet Kuşları Koruma Derneği’nin çocuklara yönelik çevre eğitimi programını temel alarak geliştirmiş ve 2006 yılında uygulaması için DAÇEV’e hediye etmiş.

Programa, ilkokul ikinci sınıf öğrencilerini olmak üzere 9 yılda yaklaşık 2000 çocuk katıldı. Bu da bugün Datça’da 18 yaşına gelmiş tüm çocuk ve gençlerin bu eğitimi almış olması demek.

Program, 5 temel amaç üzerine kurulu:

  • Doğa ve doğa sorunlarına karşı farkındalık ve duyarlılık yaratmak
  • Doğa ve doğanın işleyişi ile ilgili temel bilgi ve anlayışı geliştirmek
  • Doğa karşı olumlu davranış ve değerlerin gelişmesini sağlamak
  • Doğayla ilgili sorunları tanıma, araştırma ve çözme ilgili temel beceleri vermek
  • Doğayla ilgili çalışmalara aktif katılımı sağlamak
Fotoğraf: DAÇEV Program 90 dakikalık bir saha çalışmasından oluşuyor
Fotoğraf: DAÇEV
Program 90 dakikalık bir saha çalışmasından oluşuyor

Doğa Çantam programı boyunca çocuklar duyularını kullanarak doğayı tanıyor, canlı çeşitliliğini farkediyor, canlıların beslemek, barınmak ve saklanmak için bazı özel yaşam alanlarına ihtiyaç duyduğunu anlıyor. Bu programla, çocukların canlıların ve yaşam alanlarının korunmasına yardım etmeleri ve koruma isteklerini geliştirmeleri amaçlanıyor.

Programda DAÇEV tarafından eğitilmiş sahaya hakim eğitmenler yer alırken, program süresince saha emniyetini ve iletişimi sağlayan gözetmen ile sağlık görevlisi de bulunuyor. Mayıs ayında 3 farklı ilkokulun tüm 2. sınıf öğrencilerini kapsayan program 90 dakikalık bir saha çalışmasından oluşuyor.

(Yeşil Gazete)

Son dönemin Yeşil Kitapları

Güneşin Çocukları

2 güneşin çocukları

 

Zenginlik satılarak, zengin olunmaz. Doğa yok edilerek var olunabilir mi?
Öykülerin bir önerisi var:
Ladinlerin, çamların, çınarların arasından gökyüzüne uzanacak, çiçek ve reçine kokularının birbirine karıştığı doğada Köçekçe’yi duyacaksınız.
Güneşin Çocukları; hırs, bencillik, açgözlülük ve iki yüzlülükle savaşan aşkın, inancın, umudun ve direnişin hikâyesidir.
Gelivera’dan Taksim’e uzanan yürek burkan hikâyeler, tarihi ve sosyal bir sorumluluğa dikkati çekiyor. Önümüze yeni bir sayfa açıyor.

Güneşin Çocukları
Hanım Karavelioğlu
Evrensel Basım Yayın
 2013

 

Ekofobiyi aşmak: Doğa eğitiminde kalbin yeri

1 ekofobi kapak

David Sobel,  öğretmenlere ve ebeveynlere çocukların doğal yatkınlıklarına hitap eden çevre eğitimi stratejileri sunmaktadır. Kitabın anlaşılır bir şekilde ortaya koyduğu gibi; çocuk gelişiminin farklı aşamaları dikkate alındığı taktirde, farklı yaş gruplarındaki çocukların algısal becerilerini ve psikolojik ihtiyaçlarını göz önünde tutan, uygun çevre aktiviteleri ve erişilebilir ekolojik kavramlar bulunabilir.

Buradaki püf nokta, dünyanın içinde bulunduğu sıkıntıların yükünü çocukların omuzlarına bindirmeden önce, onların kendi evlerinin civarındaki doğa ile yakın bir ilişki kurmasına izin vermektir. Çocuklar fiziksel ve duygusal olarak doğa ve “çevre” ile aralarında bir bağ hissettikten sonra olguları araştırma ihtiyacını zaten kendiliğinden hissedecek ve hem geçmiş nesillerin bıraktığı yaraları sarmayı, hem de gelecek için uygulanabilir, sürdürülebilir pratikler ve politikalar geliştirmeyi görev edineceklerdir.
(Tanıtım Bülteninden)

Ekofobiyi aşmak: Doğa eğitiminde kalbin yeri
David Sobel (Çeviren: İlknur Urkun Kelso)
Yeni İnsan Yayınevi
2014

 

Kurşunlu benzinin gizli tarihi

3 kurşunlu benzin

 

Arabanıza “kurşunsuz” benzin alıyorsunuz. Gönlünüz rahat değil mi? Ama aslında benzinden kurşunu arındırmıyorlar. Birilerinin düşünceli davranarak benzinde doğal yollarla oluşan kurşunu sizin için çıkardığını varsaymanız çok normal. Gelgelelim yanılıyorsunuz. Birileri koymadığı sürece benzinde kurşun zaten yoktur. Bu birileri de, bundan yaklaşık doksan yıl önce Amerika’nın önde gelen şirketlerinden başkası değildi; yani General Motors (GM), Du Pont ve (bugün Exxon olarak bilinen) Standard Oil-New Jersey. Bu şirketler bir araya geldiler ve sırf kârlarına kâr katmak maksadıyla bu meşhur zehri, kurşunu, benzinin içine kattılar.

Kattılar ve soluduğumuz havayı, suyumuzu, gıdalarımızı bilinen en korkunç zehirlerden biriyle, bir ağır metalle, çevreden asla yok olmayacak kurşunla zehirlediler. Birileri salt çevreyi değil geçen yüzyılın başından beri atalarımızı, bizi ve çocuklarımızı da zehirlediler.

Oysa otomobillerin çalışabilmesi için benzine kurşun katılmasını gerektirecek en küçük bir neden bulunmuyordu. Tabii benzine kurşun katma patentini alan bu şirketlerin bunu bir zorunluluk olarak pazarlayıp muazzam servetler elde etme planları dışında.

Peki, devlet kurumları ve bilimadamları neden bu faciaya dur demedi? Bu yüzden neden Nazilerle işbirliği yapıldı? Kâr etmenin milliyeti olur mu? Neden üçüncü dünya ülkelerinde ve diğer pek çok yerde kurşunlu benzin hâlâ satılmaktadır?

Endüstri devlerinin arşivlerinden ve ABD’nin devlet arşivlerinden elde edilen belgeler, yeni birçok akademik araştırma ve artık iyice mazide kalmış olan bu döneme ait kayıtların yanı sıra The Nation dergisi ve yazar Jamie Lincoln Kitman tarafından gerçekleştirilen düzinelerce röportaj bize, tarihin kara deliğine doğru sessizce ilerleyen bu kahredici ve alçakça girişilmiş ticari yatırımın, yani kurşunlu benzinin gerçek hikâyesini anlatıyor. Bu hikâyenin şimdi sil baştan anlatılması gerek.

Bu hikâyenin, aktörlerinin, sahnelenen oyunun bilinmesi gerek: Kim bilir belki de böylelikle genetiği değiştirilmiş gıdalardan ilaca, elektronik ürünlerden uzun ömürlü şarj edilebilir pillere kadar, satın aldığımız tüm ürünlerde aynı senaryosunun tekrarlanıp tekrarlanmadığını sorgulayabiliriz. (Tanıtım Bülteninden)

Kurşunlu benzinin gizli tarihi
Jamie Lincoln Kitman  (Maya Çeviri Hizmetleri)
H2O Kitap
2014

 

6 Kıta Monsanto’ya Karşı 24 Mayıs’ta Yürüyor

Her sene 24 Mayıs’ta gerçekleştirilen Monsanto’ya Karşı Yürüyüş bu sene 6 kıtada 52 ülkede ve 400’ün üzerinde kentte tohum ve gıda özgürlüğü için haykıranları buluşturacak.

poar03_monsanto0805

Tüm dünyada gıda ve tohum özgürlüğü hareketlerinin hedefinde olan tarım zehiri, GDO ve tohum devi Monsanto’ya karşı ilki geçtiğimiz sene gerçekleştirilen yürüyüşle temiz ve adil gıda talepleri dile getirilecek, insan sağlığına ve çevreye etkileri yeterince araştırılmadan piyasaya sürülen GDO’ların ve arı kolonilerinin kaybından, çiftçilerin böbreklerinin iflas etmesine kadar sayılamayacak kadar çok zararı olan tarım zehirlerinin durdurulması talebine dikkat çekilecek.

Kaliforniya’da GDO’lu içeriğe sahip gıdaların etiketlenmesini sağlayacak olan kanun tasarısının (Tasarı 37) Monsanto ve diğer dev tarım zehiri ve GDO şirketlerinin verdiği büyük maddi desteklerle yürütülen yanıltıcı kampanyalar sonrasında reddedilmesinin ardından aktivist Tami Canal tarafından fikri ortaya atılan yürüyüş ilk senesinde geniş destek bulmuştu. Bu sene aralarında İstanbul’un da olduğu 400’ü aşkın şehirde insanlar temiz, adil gıda taleplerini yinelerken mevcut tarım sisteminin zararlarına dikkat çekmeye çalışacaklar.

yeşil öfke

İstanbul’da da Yürüyüş Var

İstanbul’da Yeşil Öfke tarafından çağrısı yapılan yürüyüş saat 12:30’da Altunizade Capitol alışveriş merkezinin Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne bakan kapısı önünde başlayacak. Etkinlik ile ilgili detaylara ilgili Facebook bağlantısından ulaşabilirsiniz. Bu yürüyüş haricinde bahçenizde, bostanınızda, tarlanızda gerçekleştireceğiniz eylemler ve paylaşacağınız görseller için Twitter’da #marchMay24 hashtagini kullanılmanız halinde tüm dünyadan yükselen sese siz de katkıda bulunduğunuzu gösterebilirsiniz. 

Dr-Vandana-Shiva

Vandana Shiva’dan Çağrı

Tohum ve gıda özgürlüğü hareketinin önde gelen isimlerinden Vandana Shiva da bir mesaj yayınlayarak insanları gıda ve tohum özgürlüklerini ve yeryüzü demokrasisini savunmak üzere yürüyüşe davet etti. Shiva’nın çağrısı şöyle:

Monsanto Karşıtı Yürüyüş için bir araya gelen tüm insanlara dayanışma ruhuyla dolu selamlarımı gönderiyorum

Monsanto’ya karşı yürümek özgürlük ve demokrasi için, sağlık ve güvenliğimiz için, tohumlar ve biyo-çeşitlilik için yürümek demektir.

İnsanlar bana sık sık “Neden Monsanto?” diye soruyorlar. Benim cevabım ise şu: Biz Monsanto’yu hedef seçmedik, Monsanto bizim tohumlarımızı, gıda güvenliğimizi, bilimsel ve demokratik kurumlarımızı, hayatımızın ta kendisini hedef seçti.

Monsanto, tohumların kendi fikri mülkü haline gelmesine neden olan Dünya Ticaret Örgütü’nün fikri haklar sözleşmesini yazanın kendisi olduğunu doğruladı. Bir zehir üreticisi olan Monsanto patentler sayesinde bir tohum devi haline geldi ve tohum piyasasındaki en büyük pazar payına sahip oldu. Hindistan’da pamuk tohumu pazarının %95′i Monsanto’nun elinde ve patentler üzerinden aldıkları fikri hak ödemeleri küçük çiftçilerimizi ödenmesi imkansız olan boyutlarda borç batağına sürüklemiş durumda. Hindistan’da 283.000 çiftçi tohumlara ve tarım kimyasallarına bağlı borçları nedeniyle intihar etti.

Avrupa Komisyonu’nun çeşitliliği ve tohum saklamayı illegal hale getirecek tohum yasasının arkasında Monsanto gibi şirketler vardı. Son parlamento kanunu reddederek Avrupa Komisyonu’na geri gönderdi. Şimdi yeni parlamentonun da aynısını yapmasını sağlamalıyız.

Monsanto ABD’de halka ne yediğini bilme hakkı verecek düzenlemelerin altını oymak için parasal gücünü kullandı.Şu anda Vermont eyaletini bir GDO etiketleme yasasına sahip olduğu için tehdit ediyor. Ve şimdi de Kara Kanun olarak adlandırılan ve Amerikalıların ne yediğini bilme hakkını ellerinden alacak Güvenli ve Doğru Gıda Etiketleme Kanunu denen tasarıyı Kongre’ye sundu.

Bu demokrasiye ve insan özgürlüğüne yapılmış bir saldırıdır. Monsanto Avrupa’dan çekildiğini açıklarken bir yanda GDO’lu ekibleri Doğu Avrupa ülkelerine sokmaya çalışıyor. Ayrıca TIPP gibi ticaret anlaşmalarını kabul ettirmeye çalışarak AB’nin GDO’ya geçit vermeyen tutumunu değiştirmeye ve tohumlar üzerinde daha fazla fikri mülkiyet hakkı elde etmeye çalışıyor.

Monsanto bugüne kadar iklim koşullarındaki değişikliklere dirençli 1500′den fazla ekin üzerinde hak iddia etti ve bunlar sayesinde klim krizini kullanarak daha büyük kârlar elde etmeyi umuyor. Ayrıca Monsanto yakın zamanda Climate Corporation’ın kontrolünü de ele geçirdi ; iklim verilerini kontrol etmek ve metalaştırmak için. Monsanto doğa ve insanlık üzerinde topyekün bir hakmiyet elde ederek süper-kârlar elde etmenin peşinde.

Biz Tohum Özgürlüğü’nün, Gıda Özgürlüğü’nün ve gezegen üzerindeki her canlının özgür olduğu ve hepsinin esenliğinin paylaşımla, sevgi ve tutkuyla, bolluk ve bereket yaratımıyla korunduğu Yeryüzü Demokrasisi’nin peşindeyiz. Bir kurumun açgözlülüğü ve onun yol açtığı şiddetin Dünya üzerindeki yaşamı, çiftçilerin ve çocuklarımızın hayatlarını yok etmesine izin veremeyiz.

İşte bu yüzden Monsanto’ya karşı yürüyoruz!

Dr. Vandana Shiva

 

Gıda ve tohum özgürlüğü ile ilgili eylemlerle ilgili haberlere Seed Freedom sitesinden ulaşabilirsiniz. Monsanto’yu daha yakından tanımak için ise World According to Monsanto isimli belgeseli izleyebilir ve çevrenizle paylaşabilirsiniz.

(Yeşil Gazete) 

 

Taşeron işci sayısı on yılda üç kat attı

 

İşçilerin hem sosyal haklarında kayıplara yol açan hem de iş kazalarıyla ölümüne yol açan taşeronluk sistemi, Soma faciasındantas1 sonra yine gündeme geldi. Taşeron işçi sayısı Türkiye’de son 10 yılda 3 kat artarak 1 milyon 100 bine ulaştı.

Soma’da 301 kişinin hayatına mal olan maden faciası, son yıllarda hızla yayılan taşeronluk sistemini tartışmaya açtı. İhaleyi alan şirketin, işi kendi personeline değil de alt yüklenici firmalara yaptırması anlamına gelen sistemin Soma’da uygulanmadığı iddia edilmişti.
Zaman gazetesinden İsa Yazar’ın haberine göre Türkiye’deki taşeron işçi sayısı son 12 yılda üç kat arttı. 2002’de 387 bin 118 olan rakam, bugün 1 milyon 100 binlere ulaştı. 27 AB ülkesinde ise toplam taşeron işçi 4,5 milyon civarında. Taşeron uygulaması, işçilerin yıllık izin, kıdem tazminatı ve rapor gibi temel haklarını bile kullanmasını engelliyor.

KAMUDA 585 BİN TAŞERON İŞÇİ

Türkiye’de özel sektörün yanında kamuda ağırlıklı olarak taşeron işçi istihdam ediliyor. Devlete çalışan taşeron işçi sayısı 585 bin kişi. Hürriyet gazetesinin rakamları da aşağıdaki gibi sınıflandırılmış.
KAMU
Temizlik 471 bin 442taseron2
Güvenlik 117 bin 541
Dağıtım 34 bin 621
Sağlık 16 bin 184
Toplam 585 bin 788

ÖZEL SEKTÖR
İnşaat 318 bin 87
İmalat 63 bin 849
Madencilik 12 bin 606
Ulaştırma 10 bin 347
Diğer 10 bin 431
İdari hizmet 4 bin 146

Toplam 419 bin 466

İŞÇİ HAKLARI VE İŞ GÜVENLİĞİ YOK SAYILIYOR
Çok yaygın olarak başvurulan taşeron uygulaması, pek çok soruna yol açıyor. 10 işçi ile yapılması gereken işi 7 işçi yapıyor. İşçiler 8 saatten fazla çalıştırılıyor. Kimi zaman haftalık izin kullandırılmıyor. Mesai ücreti ödenmiyor. Yer yer maaşları düzenli verilmiyor. Tazminata hak kazanmasın diye 11 aylık olan işçi, işten çıkmış gibi gösterilip bir iki gün sonra tekrar işe alınıyor. Bu yöntemle 10 yıl boyunca aynı taşeron firmada çalışan işçinin tek kuruş kıdem tazminatı birikmiyor. Mesai sınırlaması olmaksızın çalıştırılan bu işçiler, fazla mesai durumunda mesai ücreti alamıyorlar. Yıllık izin de kullanamıyor. Yıllarca çalışmalarına rağmen maaşları hep asgari ücret düzeyinde kalıyor.

Bütün bu olumsuz şartları değiştirmesi beklenen, taşeron sistemini kısmen ıslah edecek düzenleme iki yıldır bir türlü Meclis’e getirilmedi. Peş peşe tartışmalı yasal düzenlemeleri Meclis’ten geçiren hükümet, taşeron yasasını gündemine almadı. Başbakanlık’ta bekleyen düzenlemenin ne zaman Meclis’e sevk edileceği ve yasalaşacağı ise belirsiz.

 

(Taraf-Hürriyet-Yeşil Gazete)

Osaka Ohi nükleer santralinin yeniden faaliyete geçmesi yargı kararıyla reddedildi

Fukushima Nükleer kazasından sonra Fukui Eyaletine bağlı Osaka’nın 100km kuzeyindeki Ohi nükleer santralinin açılması konusunda Japon yargısı kararını verdi. Ohi Nükleer Santrali’nin 250 km ötesindeki yerleşkede yaşayanlar,  güvenlik sebebiyle açtıkları davayı kazandılar ve yargı Kansai Elektrik şirketinin iki reaktörünün tekrar çalıştırılmasına insan hakları ve güvenlik gerekçeleriyle ret yanıtını verdi.

nuclear-power-plant-japan...

Mahkeme “Nükleer santrallerin önemli olduğu düşünülse de elektrik üretmek insanın doğal hakkı olan yaşam hakkının önüne geçemez” diyerek kararını ilan etti.

Ohi Nükleer Santrali Eylül 2013 tarihi itibariyle denetim gerekçesiyle durdurulmuştu ve bu santralin o tarihten bugüne, Fukushima Nükleer kazası sonrası oluşturulan güvenlik standartlarına uygun olmadığı için tekrar çalıştırılmasına izin verilmiyordu.

Faaliyet alanının çoğunu nükleer santrallerin oluşturduğu Kansai Elektrik şirketi Ohi nükleer santralinde güvenlik problemi olduğunu kabul etmiyor.

Ohi santralinin bulunduğu yerleşkenin sakinleri ise yakıt havuzlarının bir deprem halinde soğutma fonksiyonlarını yitireceğini göz önüne alarak Kansai Elektrik şirketinin potansiyel deprem tehlikesini hafifsediği gerekçesiyle bu santralin bir daha açılmasını istemiyorlar.

Hakim Hideaki Higuchi  de Ohi halkının dile getirdiği gibi deprem halinde ileri teknoloji kullanılsa bile yakıt havuzlarının soğutma fonksiyonlarını yitirdiğini  kabul ederek ve yerleşkede yaşayanların can güvenliğini baz alarak Ohi halkının endişe ve şikayetlerini değerlendirdi.

Mahkeme kararı ile Fukushima Nükleer kazasından sonra ilk kez bir nükleer santralin açılmasına yargı yoluyla engel olundu.

Kansai Elektrik ise bu karar karşısında mahkeme kararını kınayan ve bir üst mahkemeye başvuracağına ve nükleer santralin güvenli olduğunu ispatlayacaklarına dair bir duyuru yayınladı.

Ohi Nükleer santralinin Fukushima nükleer santrali kazasından 1 yıl sonra, 2012 yılında açılması gündeme gelince çeşitli eylem ve açlık grevleriyle nükleer santrallerin açılmaması yönünde çaba gösterilerek Kansai Elektrik mahkemeye verilmişti.

Ohi halkıyla aynı görüşü paylaşan Osaka Valisi Toru Haşimoto da reaktörlerin yeniden açılmasının yanlış olduğunu aşağıdaki sözlerle belirtmişti:

“Nükleer Güvenlik Komisyonu buna izin vermeyecektir. Hükümet hangi nedenle reaktörlerin güvenli olduğunu açıklıyor? Bu devlet yönetiminin büyük bir hatasıdır.”

65 yaşındaki nükleer karşıtı ise,“Nükleer felaket krizinden ben de sorumluyum. Çünkü nükleer santrallere karşı hiç bir şey yapmadım. Bu hayatımın son mücadelesi olacak.” demişti.

Japonya’da hâlihazırda mahkeme yoluyla nükleer faaliyetlerine tekrar başlama olasılığı değerlendirilecek olan on altı adet nükleer santral bulunuyor.

Haber: Pınar Demircan

(Yeşil Gazete)

Taner Yıldız 301 dedi bilirkişi raporu 307

1Soma’da maden faciasıyla ilgili başlatılan soruşturmanın dayandırıldığı bilirkişi raporunda maden faciasında 16 Mayıs 2014 tarihinde ölü sayısı 307 olarak kaydedilmesi dikkat çekti.

Soma’da ölen madenci sayısı resmi açıklama ise 301’di. İkinci dikkat çeken olay ise karbonmonoksit oranını ölçen sensörlerin farklı tarihlerde ve olay gününde uyarı vermesine rağmen hiçbir işlemin yapılmaması oldu.

Cumhuriyet Savcısı Gökhan Şahin, Cumhuriyet Savcısı Adem Aktaş ile bilirkişi heyetindeki Maden Bilirkişisi Prof. Dr. Ercüment Yalçın, Maden Bilirkişisi Prof. Dr. Ahmet Hakan Onur, Elektrik Mühendisi Prof. Dr. Eyüp Akpınar ve A sınıfı iş güvenliği uzmanı Alparslan Ertürk’ün yaptıkları incelemenin ardından hazırladıkları ve soruşturmanın ana delili olan ön bilirkişi raporunda şu tespitler yapıldı: 

Raporun sonuç bölümünde kusurlu bulunan kişilerin soruşturma kapsamında gözaltına alındığı ardından da tutuklandıkları ortaya çıktı. Ocaktaki karbonmonoksit gazı seviyesinin sensörlerin en üst sınırı olan 500 PPM’e defalarca çıktığı ortaya çıktı.

Soma’daki özel maden firmasına ait ocakta geçen hafta salı günü yaşanan yangın sonrasında 301 işçi hayatını kaybetmiş, 486 işçi de yaralanmıştı. Olayın hemen ardından bir yandan kurtarma çalışmaları sürdüğü sırada bir yandan da iki cumhuriyet savcısı ile bilirkişi heyeti de ocakta incelemelerde bulunmuştu. Heyet incelemelerden sonra ön raporunu hazırladı. Rapora göre, ilk olarak ocağın bulunduğu alanda inceleme yapan heyet ardından ocağın içerisine girdi. Heyet ilk olarak ocağın yerin 1400 metre altına indi. Yeraltının ilk bin metresinin kömür değil, taş olduğu belirlendi. 

Bin metrede bulunan trafoda inceleme yapan heyet, yangında taşıma bandının komple yandığını, yanmaya bağlı olarak madenin duvarlarında siyahlıklar olduğunu, tahta tahkimatların yanmasıyla da yer yer göçüklerin meydana geldiğini saptadı. Söndürme çalışmaları sırasında, madenin tabanında 40 cm’ye kadar su biriktiğini de tespit eden heyet, elektrik tellerinin dış yüzeyindeki plastik kaplamaların da yandığını belirledi. 

TRAFO ARAZISI SAPTANMADI

Bilirkişi heyeti trafo ile ilgili hazırladığı raporunda, ‘Yaptığımız teknik doküman incelemesinde ve ocağı girildiğinde, U-2 merkezindeki transformatörler yerinde incelendi. U-3 bölgesindeki transformatörlere ulaşılamadığı için incelenemedi. Tranformatör içerisinde patlayıcı, yanıcı yağ ve gaz bulunmadığı bilinmektedir. Tüm bunlara dayanarak kazanın bir transformatör patlaması diye adlandırılan bir cihaz arızasından kaynaklanmış olamayacağı kanaati oluşmuştur’ denildi

HAVAYLA BULUŞAN KÖMÜR OKSİTLENME YAPAR

Bilirkişinin raporunda, hava ile buluşan kömürde oksitlenme sonucu ısı açığa çıktığına da yer verilerek, ‘Bu ısı uzaklaştırılmadığı takdirde de birikerek ocakta yangınlara neden olmaktadır. Kömürün kendiliğinden yanması sonucunda korbondioksit, karbonmonoksit ısı ve nem açığa çıkar. Bu parametrelerin izlenmesi ile kömürün kendiliğinden yanmasının tespiti ile sayıda ölçüm kaydı olduğu tespit edildi. Bu amaçla yeraltı maden işletmeleri adı geçen gazların ölçülmesi için sensörlerle donatılmıştır. Olayın meydana geldiği madende, 19 karbonmonoksit, 1 korbondioksit 19 metan ve 9 adet oksijen olmak üzere toplam 48 uzaktan algılama sensörleri ocağın çeşitli bölgelerine yerleştirilmiştir. Özellikle kömür üretiminin yapıldığı alanda, sensörlerin yerleştirildiği tespit edildi. Kömürün kendiliğinden yandığını belirleyen karbonmonoksit gazı tarafımıza iletilen veriler üzerinde 2014 yılı mart ayından kazanın meydana geldiği zamana kadar incelemelerde, özellikle S ponosundaki 470 numaralı sensörde, madenlerde izin verilen azami konsantrasyon olan 50 PPM’nin üzerinde, çok sayıda ölçüm kaydı olduğu tespit edilmiştir. Bu sensörlerin yer yer 500 PPM’nin üzerinde kayıtlar yaptığı saptanmıştır. Ölçüm cihazı da maksumum 500 PPM’i göstermektedir. Yüksek içerikli karbonmonoksit kömürün kendiliğinden yangının en önemli göstergesidir. Aynı durumun H Panosu hava çıkışında bulunan 490 numaralı sensörde 08 Mayıs 2014 ile 13 Mayıs 2014 tarihleri arasında görülmektedir. Benzer yükseklikler aynı tarih aralıklarında 490 numaralı sensör, 536 numaralı, 415 numaralı sensörde de tespit edilmiştir. Madenlerdeki güvenlik kurallarına göre yüzde 19 oksijen değeri altında maksumumu yüzde 0.5 karbondioksit ve maksimum 50 PPM üzerinde korbonmonoksit bulunan madenlerde çalışılamaz. Yukarıda konuları belirlenen sensörlerde, limit değerinin altında oksijen konsantrasyonlarına da rastlanmıştır. Teknik nezaretçiler, 15 günde bir onaylı teknik nezaretçi defterlerine kaydetmek zorundadırlar. İşletmeye ait teknik nezaretçi defterine ait 2014 kayıtlar incelenmiş, sadece 24 Şubat 2014 tarihinde H panosu yarı mekanize ayaktaki karbonmonoksit gazı artışı nedeniyle, ayağın barajlandığı ve kül verme işlemine başlandığı 10 Mart 2014 tarihinde kül verme işleminin devam ettiği 9 Mayıs 2014 tarihinde de tekrar açılmak üzere temizlenmeye başlandığı notu dışında, herhangi bir uyarıya ver verilmediği, ayrıca 09 Nisan 2014 terihinde yer üstünde yeni konacak fan için bir irtibat bacasına başlandığı notu ile ocakta bir hava sıkıntısı olduğu anlaşılmaktadır’ denildi. 

Raporun son bölümünde ise, ‘Kazının tahminimize göre, teknik nezaretçi, işletme müdürü, saha sahibi, iş güvenliği baş mühendisi söz konusu şirketin başkanı ile vardiye amirlerinin kusurlu olduğunu düşünmekteyiz’ görüşü yer aldı.

HEPSİ KUSURLU: Teknik nezaretçiler, yukarıda açıklanan konulardaki gözlemlerini minimum 15 günde bir onaylı teknik nezaretçi defterine kaydetmek zorundadırlar. Ancak yapılan incelemelerde bu değerlerin çoğunun işlenmediği görülmektedir.Tüm bu tespitler göz önüne alındığında teknik nezaretçi, işletme müdürü, saha sahibi, iş güvenliği başmühendisi söz konusu şirketin yönetim kurulu başkanı, vardiya amirlerinin kusurlu olduğunu düşünmekteyiz.

(Cumhuriyet)

Greenpeace Mersin gönüllüleri Akkuyu NGS önünde nöbette

Mersinli Greenpeace gönüllüleri 10 gündür Akkuyu’da yapılması planlanan nükleer santral ile ilgili halka bilgi vermek amacıyla kurulduğu iddia edilen Akkuyu NGS Toplum Bilgilendirme Merkezi’nin önünde kaldırım nöbetinde.

Nükleere Karşı Kaldırım Nöbeti 12 Mayıs'tan beri devam ediyor
Nükleere Karşı Kaldırım Nöbeti 12 Mayıs’tan beri devam ediyor

12 Mayıs 2014 Pazartesi gününden beri devam eden nöbet 14:00 – 21:00 saatleri arasında gerçekleşiyor.  Yeşil Gazete olarak biz de Greenpeace gönüllülerinin yanına gittik, kendi tabirleri ile “direnişin” nasıl geçtiğini sorduk, nöbet ile ilgili merak ettiklerimizi öğrenmek istedik.

İşte bizim ziyaretimiz sırasında “kaldırım nöbeti”ndeki Mersinli Greenpeace gönüllüleri Ahmet Hilmi Aktekin (44), Cem Kapukaya (36), Deniz Taşkın (18), Enver Üzel (18) ve Burak Dönmez (20)’in aktardıklarından satırbaşları

* Aslında bu nöbetin başlangıcı geçtiğimiz sene bu dönemde Ful Hanım’ın (Uğurhan) başlattığı ve hızla yayılan 37 adım eylemine dayanıyor.

Kaldırım Nöbeti fikri Mersin Tabip Odası Başkanı Ful Uğurhan'ın (en sağ önde) geçen seneki 37 Adım eylemine dayanıyor
Kaldırım Nöbeti fikri Mersin Tabip Odası Başkanı Ful Uğurhan’ın (en sağ önde) geçen seneki 37 Adım eylemine dayanıyor

Akkuyu NGS önündeki eylemlerin sürekli çeşitli gerekçelerle (“Burada duramazsınız, “Pankart tutamazsınız”, “Yere birşey bırakamazsınız” vsr) polis tarafından engellenmesinden sonra Ful Hanım, “Kaldırımda yürümemize de karışamazlar ya” düşüncesi ile Akkuyu NGS önündeki kaldırım üzerinde 37 adım atmaya başlamıştı. Bu 37 adımda Toplum Bilgilendirme Merkezi’nin başından sonuna mesafesinin adım hesabı.

37 adıma hemen nükleer karşıtı diğer aktivisler de iştirak etti ve toplumu bilgilendirme iddiasındaki bu merkezin önünde 37’şer adım atmaya başladık o dönem

(Mersin Tabip Odası Başkanlığı görevini de yürüten Greenpeace Mersin gönüllüsü Ful Uğurhan da kaldırım nöbetine ilk gününden beri katılıyor ancak bizim ziyaretimiz sırasında Tabip Odası’nın toplantısında bulunduğu için kendisi ile görüşme imkanımız olmadı)

Nükleer Santral istemeyen Mersin halkı da Grennpeace gönüllülerine kaldırım nöbeti boyunca destek veriyor
Nükleer Santral istemeyen Mersin halkı da Grennpeace gönüllülerine kaldırım nöbeti boyunca destek veriyor

* Akkuyu nükleer santrali ile ilgili 3. ÇED raporu Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan geçti ve şimdi İDK (İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu) aşamasında. Bunun tarihi ve süreci şu anda kesinleşmiş değil ancak önümüzdeki günlerde ilan edilmesi bekleniyor. Biz de bu kritik dönemde Akkuyu’ya dair farkındalığı arttırmak için bu direnişi başlatma kararını aldık

* Ne mi yapıyoruz?

Hergün saat 14:00 ve 21:00 arasında bu saat dilimleri arasında hangi arkadaşımızın durumu uygun ise kaldırımda hazır bulunuyor. Bu saatler arasında ekipten mutlaka en az bir kişi burada.

Nükleerci şirketin iddia ettiği bilgilendirmeyi biz de burada halka yapıyoruz. Şirket sözde santral hakkında bilgi almak isteyenlere  bu merkezin içinde bilgi veriyoruz diyor ama biz burada nöbet tuttuğumuz 10 gün içerisinde halktan bir kişinin bile bilgi almak için içeriye girdiğine şahit olmadık

Greenpeace Mersin gönüllüleri Çevre ve Şehircilik Bakanı İdris Güllüce'ye iletilmek üzere halkın taleplerini de mektup kutusunda biriktiriyor
Greenpeace Mersin gönüllüleri Çevre ve Şehircilik Bakanı İdris Güllüce’ye iletilmek üzere halkın taleplerini de mektup kutusunda biriktiriyor. Biz de bu karede yer almaktan kendimizi alamadık

* Çevre ve Şehircilik Bakanı İdris Güllüce‘ye halkın taleplerini iletmek üzere mektup kutumuz var burada sizin de gördüğünüz gibi. Kaldırımdan geçen, bizimle sohbet eden insanlardan Mersinde nükleer istemediklerine dair mektup yazmalarını istiyoruz ve o mektupları da bu kutu içinde biriktiriyoruz. Şu ana kadar kutuda 200’ün üzerinde mektup birikti.

Kaldırımdan geçen ve bizi gören insanlardan sürekli destek mesajları alıyoruz. Bize hayır dua eden teyzeler, iyi ki burdasınız diyen gençler, sakın vazgeçmeyin diye güven telkin eden insanlar sürekli inancımızı pekiştiriyor.

* Akkuyu NGS Toplum Bilgilendirme Merkezi‘nde görev yapan insanlarla, güvenlik görevlisi olsun, diğer çalışanlar olsun çok fazla sorun yaşadığımızı söyleyemeyiz ama Merkezin Müdürü Mehmet Faruk Uzel‘in sürekli tacizleri ile karşı karşıyayız.

Bizden rahatsız olduklarını, burada durmamamız gerektiğini çok kaba bir şekilde belirtiyor. Sürekli polis tarafından izlendiğimizin farkındayız ve ara sıra polis ekiplerinin doğrudan gelerek arkadaşlarımızı gözaltına almakla tehdit ettiği durumlarla karşılaşıyoruz.

GP mersin nöbette 1...

Onlar bizden ne kadar rahatsızsa biz de nükleer karşıtları olarak onlardan rahatsızız. Onların iddiası nükleer ile ilgili halka bilgi vermek. Ama asıl bilgiyi vermek için Mersinli Greenpeace gönüllüleri olarak biz de buradayız. Nükleerin tehlikelerini burada halka ilk ağızdan aktarma şansı buluyoruz.

* Şimdilik burada direnmeye ve halka nükleerin tehlikeleri hakkında gerçek bilgileri iletmeye devam edeceğiz. Şu anda İDK (İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu) aşaması ile ilgili tarihlerin netleşmesini bekliyoruz.

Mersin’de nükleer istemeyen, ülkemizin olası bir nükleer felaket ile karşı karşıya kalmasının önüne geçmek isteyen herkesi kaldırım nöbetinde bizimle birlikte olmaya çağırıyoruz.

 

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

 

Ege Üniversitesi’ne gece yarısı saldırı: 38 gözaltı

Ege Üniversitesi kampüsü içinde yer alan Yabancı Diller Bölümü ek binasını dün işgal eden üniversite öğrencilerine polis saldırdı, 38 kişiyi gözaltına aldı.

Eylem yapma haklarına engel olunduğunu, açıklama yapılmadan şenliklerinin iptal edildiğini ve polis baskısına maruz kaldıklarını iddia eden üniversiteli bir grup tarafından Ege Üniversitesi kampüsü içinde yer alan Yabancı Diller Bölümü ek binası işgal edilmişti.

Çevik Kuvvet ekipleri saat 01.00 sıralarında gruba saldırdı, saldırı sırasında Çevik Kuvvet ekiplerine bir helikopter de havadan destek verdi. Polisin geldiğini gören bazı öğrenciler binanın çatına çıktı. Çatıya çıkan öğrenciler polise kiremit atarken polis gruba biber gazıyla müdahale etti. Çatıdaki öğrencileri indiren ve binayı boşaltan polis 38 kişiyi gözaltına aldı.

Bir öğrenci yaralanırken İzmir Emniyet Müdürü Celal Uzunkaya’nın da okula geldiği öğrenildi.

(Hürriyet, Yeşil Gazete)

Uğur Kurt hayatını kaybetti

Okmeydanı’nda bir cenaze için bulunduğu Cemevi’nde polisin müdahalesi nedeniyle ağır yaralanan Uğur Kurt hayatını kaybetti.

Uğur Kurt, İstanbul Okmeydanı’nda polisin Berkin Elvan için her hafta eylem yapan gençlere müdahalesi sırasında Cemevi’nde ağır yaralanmış; Okmeydanı SSK Hastanesi’ne kaldırılmıştı.

Boynuna saplanan kurşunun neden olduğu kan kaybının önlemesi için iki kere ameliyata alınan Kurt kurtarılamadı.

Okmeydanı’nda, 9 ay komada kaldıktan sonra geçtiğimiz mart ayında hayatını kaybeden 14 yaşındaki Berkin Elvan’ın başından vurulduğu noktada her perşembe günü anma yapılıyordu.

(Yeşil Gazete)

Eskisini deprem halletti, yenisinin hakkından maden faciası gelecek – Ümit Kıvanç

Eski Türkiye bayağı kofmuş. Karşısındaki kafayı gömmek yerine diklenince pısıp kaldı. Heybetinden beklenmeyecek ölçüde çabuk teslim oldu. Dünya değişmiş, o ayak uyduramamıştı, biraz bundandı. 1990’lar boyunca, her gün biraz daha çirkinleşmiş, sokak ortalarında katlettiği Kürtler boyun eğmedikçe hırçınlaşmış, çirkefleşmiş, şirretleşmişti. Sonunda, Hrant’ı ölüme sürükler ve katlederken, tepeden tırnağa ne mal olduğunu ortaya döktü. Varabileceği yer buydu, varmıştı. Faşist sürülerine ezcümle “azınlık” ve zararlı unsurları katlettirecekleri bir içsavaşı tezgahlayamadan ömrünü tüketti. Çünkü kendisini koruyan tılsımı büyük depremde enkaz altında yitirmişti. 1999 depreminde, yıkıntıların arasından kurbanları kurtarmaya çalışan yurttaşların elfenerleri devletin çirkin suratını aydınlatıverdi. O güne kadar “ben sizin babanızım” diye dövüp sövdüğü insanlar onun baba falan değil, eve çöreklenmiş, sırf kendi keyfine bakan bir zorba olduğunu anladılar. Bütün yiyeceği saklamış, yalnız kendi odasını ısıtmış, sokağa, arka bahçeye dair yalanlarla ev halkının yüreğine her gün yeni korkular salmıştı. Bütün bunları sadece kendisi için yapmış, evdekileri korumak üzere, üstlerinde hak iddia etmesini hiç değilse azıcık meşru gösterecek kadar dahi hazırlık yapmamıştı.

Yeni Türkiye, afra tafrasını yıkılmış binaların, çökmüş asfaltların altında bırakan Eski Türkiye’yi birkaç fiskede kıç üstü oturttu. Oturtur oturtmaz da elini uzatıp yeniden ayağa kaldırdı. Onu saklandığı yerden çıkması için yüreklendirdi, “Korkma,” dedi, “direksiyon bende, o kadar.” Hrant Dink cinayeti soruşturması ve davasının altı buçuk yıllık macerası ve şu anda, yedi buçuğuncu yılda geldiği aşama, Eski Türkiye-Yeni Türkiye tantanalarının olurunu olmazını apaçık ortaya döküyor. İşçilere, emekçilere bakarken Yeni Türkiye’nin yüzüne yerleşen tiksinti ve azıcık da korkuyla karışık iğrenme ifadesiyse, tâ 1980’lerden bu yana beslene beslene büyümüş bir şımarık zengin çocuğunun olağan halidir. Türkiye’nin “namaz kılan ilk cumhurbaşkanı”, aynı zamanda, vicdanı iptal edin, yoksulun üstüne basın geçin, demiş bir adamdı. Tarihinin hiçbir döneminde Türkiye’nin emekçileri, cumhurbaşkanı koltuğunda oturan birini sloganlarında anmamışlardı; Özal’ı andılar; “Çankaya’nın şişmanı, işçi düşmanı” gibi bir slogan, kaza eseri veya öylesine espri değildir. 1980 sonrası Türkiye’de işçi düşmanlığının partiler üstü niteliğini anlatır.

AKP’nin Yeni Türkiye’si, canlandırılmış eski devletin ve otuz yıldır süren işçi düşmanlığının üzerine serebileceği örtülerle birlikte geldi. Bu örtme işi bir ölçüde sonuç veriyor. Ama hiç beklemediğin yerinden yırtılmak böyle örtülerin fıtratında var. Eski Türkiye de kendini her türlü anarşist, komünist, bölücü, terörist, mürteci, misyoner, Alevi… iç tehdide karşı tahkim etmiş etmiş, giderek, başka hiçbir işlevi kalmayan koskoca bir tahkimata dönüşmüştü. Büyük Marmara depremi, tek dokunuşta kırdı döktü, parçalarını yerlere saçtı. Hükmettiklerine kabul ettirdiği zoraki sözleşme depremde yırtıldı. Soma’daki maden faciası da Yeni Türkiye’ye aynı şeyi yaptı. Şu anda anlaşılmıyor; yara henüz sıcak. Eski Türkiye’nin yıkılışının, ortaya çıktıkları sırada derin anlamı hemen kavranamayan sembolik görüntüleri, devletin izine hiçbir şekilde rastlanamayan, harap olmuş sokaklarda enkaz altlarından yaralı çıkaran, tanışmadıkları halde birbirlerine sarılmış ağlaşan sivillerdi. Yeni Türkiye’nin kaderinin çizildiği an olarak da, iki özel harekâtçının yere yıktığı göstericiyi tekmeleyen başbakanlık müşavirinin görüntüsü tarihe geçti. Görüntü ondan, ses de liderden: “Başbakanı yuhlarsan tokadı yersin.” Yıllar sonra, bu muazzam oy desteğinin nereye gittiğini, bunca zaman hükmettikleri topraklarda nasıl olup da hiç sevilmeyen adamlar haline geldiklerini düşünürken, bugünün muktedirleri, o tekmeyi ve bu repliği hatırlayacaklar.

Ümit Kıvanç – riyatabirleri.blogspot.com