Ana Sayfa Blog Sayfa 3954

Şırnak’ta kaçak kömür ocağında göçük

Şırnak’ta kapatılma kararına rağmen çalıştırılan kömür ocağında meydana gelen göçükte, toprak altında kalan bir işçi hayatını kaybetti

sirnak_ta_komur_ocaginda_gocuk

Toptepe köyü yakınlarında bulunan ve yaklaşık 20 işçinin kaçak olarak çalıştırıldığı bildirilen kömür ocağında meydana gelen göçükte toprak altında kalan işçi İbrahim Saknak, ağır yaralı olarak çıkarıldı. Şırnak Devlet Hastanesi’ne kaldırılan Saknak, müdahalelere rağmen kurtarılamadı.

Olay yerinde incelemelerde bulunan Vali Hasan İpek, yaptığı açıklamada, Cudi Dağı eteklerinde bulunan ocağın daha önce kapatıldığını söyledi. İpek, ocağın iş güvenliği açısından uygun olmadığını bildirdi.

Bir gazetecinin “Bir yaptırım uygulanacak mı?” sorusuna İpek, yaptırımların zaten uygulandığını, geçen yıl da göçük meydana geldiğini ve ilgililerinin tutuklandığını anımsattı.

Kesinlikle bu ocağı çalıştıran insanlar hakkında yasal işlem yapılacağını vurgulayan İpek, konuşmasını şöyle tamamladı:

“Gerekli çalışmalar mutlaka yapılacak. Ama hiçbir yaptırım, hiçbir ceza insan canını geri getirmiyor. Benim buradaki uyarım sadece insanların böyle yerlerde kaçak da olsa çalışmaması ve çalıştırılmaması. Biz her gün her gece tedbir alıyoruz. Jandarma komutanım bir haftadır belki 30-40 tane kamyon yakaladı. Bunlarla ilgili işlem yapıldı. Yolları kazdık, levhalar diktik. Buna rağmen kaçak çalışmak isteyenler var. Lütfen kimse bu oyuna gelmesin. Hiç sağlıklı olmayan şartları var. Bu ocak kesinlikle kapalıdır. Yeni ruhsat alınıncaya kadar kapalı bir ocaktır.”

(AA)

Sokağa dehşet salma projesi – Ümit Kıvanç

“AKParti Dışilişkiler” (@AKDisiliskiler) diye bir hesaptan atılmış, AKP Genel Başkan Yardımcısı, akademisyen Yasin Aktay tarafından RT’lenmiş (aktarılmış) bir twitte şöyle deniyor (cümle düşüklüğüne takılmıyoruz):
Muhalefet gezi olaylarıyla ne yapmak istediklerini bilmiyorlar. Bir ağaçtan medet ummak düşüncesi putperestliktir.
İlk bakışta sıradan görünse de, bu epeyce önemli bir tanımlama-konumlandırma. Başbakanın “bunlar ateist, bunlar terörist”iyle biraraya getirildiğinde, “millet”in karşısındaki “düşman”ı tarife yarıyor. Bu “millet”, biliyorsunuz, Tayyip Erdoğan’a göre AKP seçmen kitlesiyle özdeş.

İmanlı insanlar, sapkın, tehlikeli ve tam da İslâm peygamberinin mücadele ettiği şeyi (putperestlik) temsil eden, imhası giderek kutsal vazife halini almaya başlayan bir düşmanla karşı karşıya. Bu teröristlerin suçu vandallık, yakıp yıkmak olabilir; bu ateistlerin suçu başörtülü bacıma saldırmak, camiye pabuçla girmek olabilir; bunları döversin, birkaçının gözlerini çıkarırsın, birkaçını öldürürsün, olur. Ama karşında milyonlarca putperest varsa, olanca fetih ruhunla onlara karşı ayağa kalkman, sopayı, palayı, ne bulursan eline alman ve gereğini yapman kaçınılmazdır.

Nitekim, başbakan, polisin 31 Mayıs günü çıkacağı vahşet düzeyini “A’dan Z’ye gereği yapılacak” diye dile getirdi. “Gereği”! Basit bir ‘otoriter yönetim-isyancı kitle’ denklemiyle karşı karşıya değiliz. “Putperestler”e şüphesiz herhangi bir merhamet gösterilmeyecektir.

Devlette meşruiyet zemininin değişmesi

Nitekim 31 Mayıs akşam saatlerinde, polisin hakikaten A’dan Z’ye her şeyi gözünü kırpmadan yaptığı ve “Gezi’cilerin” Taksim’i “alamayacağı” ortaya çıktığında, sanal âlemin İslâmcı militanlarınca, doludizgin sevincin eşlik ettiği bir “galibiyet-mağlubiyet” teması pompalanmaya başlandı: “yenildiler”, “mağlubiyetin acısı”, vesaire. Yerlerde sürüklenen, coplanan, tekmelenen, kan içindeki insanlar filan, yine hiçbirinin vicdanında en ufak kıpırtı yaratmamıştı. Üstüne üstlük, “mağlup oldular” haykırışları… Bu belli ki, sanal âlemle sınırlı bir muhabbet değildi. Ayasofya’da sabah namazıyla başlayıp Mavi Marmara “etkinliğiyle” devam eden gün boyunca sonucu merak ve heyecanla beklenmiş bir “karşılaşma” vardı ortada. “Gezi’ciler yenilmiş”! Kime? Polise. Bu sevinç çığlıkları, “Daha da vursaydınız”, “elinize sağlık”, “bunların hakkı kurşun” gibi yaratıcı tavsiyeler, önerilerle desteklendi. Anlamı kabaca şu: İktidar partisi seçmeninin militan kısmı, polisi kendi vurucu gücü olarak görüyor, bağrına basıyordu. AKP propaganda makinesi de polisi artık böyle takdim ediyor.

1

Zamanında MHP’liler kendilerini polisin yanında görürlerdi, “devlete yardım” peşindeydiler. Orada başka türlü bir ilişki vardı. “Polis bizim vurucu gücümüz” demezlerdi. Hâşâ! Polis “devlet”ti; “milliyetçiler” de devletin yardımcısı. Şimdi, polis sanki AKP’nin şiddet yetkisine sahip paramiliter örgütü gibi algılanıyor. MHP’nin “polis”i gücünü ve uyguladığı şiddetin meşruiyetini “devlet” olmaktan alıyordu; AKP’nin “polis”i gücünü “çoğunluk” olmaktan, “sandık”tan alıyor. Çünkü AKP ve özellikle lideri, kendisinin de uymak zorunda olduğu “kanun” diye bir şey, “devlet”e varlık zemini kazandıran “anayasa” diye bir şey bırakmadı ortada. Polis, kanunen görevi olarak tanımlanmış bir eylemi yaptığında cezalandırılabiliyor; neyi yapıp neyi yapamayacağı, hükümeti de aşan bir “devlet” çemberi içerisinde, yerleşmiş kurallara, teamüllere göre belirlenmiyor.

Yanlış anlaşılmasın, bunlarla, nesnel ve denetlenebilir bir yasal zemin ve çerçeveyi -“hukuk”- kastetmiyorum; bizde öyle bir şey neredeyse hiç olmadı. Hükümetin anlık hesaplarına göre mıncıklanmayan bir işleyişten bahsediyorum sadece. Bu kalmadı. Başbakan emriyle, bakan talimatıyla yapılamayacak işler, verilemeyecek kararlar, artık iki dudak arasında. Polis dahil, devletin pek çok biriminin varlığı, işleyişi, doğrudan “lider”in tasarrufunda. Bunlar, hükümetin keyfî uygulamaları diye eleştirilecek hata ve pürüzler değil, basbayağı yeni bir rejime ait göstergeler.

Polisin “lider”e bağımlı hale gelişi

Polisin varoluş zemini ve işlev tanımı değişiyor. 17 Aralık ertesinde ortaya çıkan ses kayıtlarında, “sen yap, biz gereken yasayı çıkarırız”, “kırın girin, savcı yapmıyorsa onu da alın!” türü keyfî zorbalıklara vali, müdür falan seviyesindeki “devlet” görevlilerinin nasıl çaktırmadan direnmeye çalıştığını görmüştük. 25 Aralık’tan sonra Emniyet’in hallaç pamuğu gibi atılması, bir sürü müdürün, amirin ve binlerce polisin oradan oraya sürülmesi, bu tür dirençlerin manası olmadığını cümle âleme -en başta devletin, makamını korumak isteyen tecrübeli memurlarına- gösterdi.

Eski, “nesnel” zemin, yani normal bir demokratik ülkede hukuk diye adlandırılacak, bizde “devletin çıkarı” diye tanımlanan hükümet-üstü zemin, yerini hükümetin çıkarına bırakıyor. Somutlarsak, başbakanın tercihine, talimatına. Bu durumda, hiçbir zaman mevcut kısıtlı yasal sınırlar içerisinde bile hareket etmeyen polis için hayatî önem taşıyan koruyucu zırh ihtiyacı onu kaçınılmaz olarak “lider”e bağımlı kılıyor. Lider, polise, rahatça eylemesini, eyleminin en üstteki liderin sorumluluğunda olduğunu, meşruiyetini de “millet”ten aldığını söylüyor. “Emri ben verdim”i çok yüzeysel yorumluyoruz; derindir.

Bu, polisin onsuz edemeyeceği koruma kalkanının da “çoğunluk” hesabına bağlanması demek. Artık her türlü meşruiyet çoğunluk hesabından türetiliyor. Bu başlı başına, demokrasi ve hukuk kavramlarının inkârı. Ve Tayyip Erdoğan burada kendisini Özal’a, Menderes’e bağlayan bir çizgi görmekte haksız değil; Türk sağı demokrasiden her zaman sadece bunu anladı. Erdoğan’ın farkı, bir anlamda harbiliği: madem böyle; biçimsel sınırlamalara, mış gibi yapmalara, sırf görüntü olsun diye kurgulanmış mekanizmalara ne gerek var! Dediğim olur, biter… Böylece, seçilmiş hükümetin devlet bürokrasisine hakimiyeti gibi bir meşru şemsiyenin gölgesinde, devlet mekanizması partinin, AKP için konuşuyorsak “lider”in komutası altına giriyor. “Lider”in tartışılamazlığı şüphesiz bu sürece ayrı bir renk katıyor, siyahlı kahverengili.

2

Polisin bu yeni duruma uyum sağlamakta olduğuna dair pek çok emare var. Polis her zaman halka devletin gücünü göstermek üzere gaddarlıklar yapar; bu yeni bir şey değil. Ancak polisin güncel halinde tavrında hem rutini aşan bir isteklilik ve özgüven hem de başbakanın üslûbuyla paralellik var. Ona güvenceyi şüphesiz “lider” veriyor. “Destan yazdılar”dan, “nasıl sabrediyorlar”a gelinene kadar kaç kişi öldü, öldürenlerin cezasız kalması için devletin yine bütün organizasyonuyla seferber olacağı anlaşıldı, bu zaten müthiş ferah bir ortam yarattı polis için. Ordu Roboski’yle, polis Gezi cinayetleriyle, hükümete tabiyetin kendilerini güvende tutacağını anladılar. 17-25 Aralık ertesi tasfiyelerle birlikte bir süre kendi istikbaline dair kaygılar duymuş olabilecek polis aygıtı, hükümetin, sadece kendisine gönlünce asıp kesebileceği bir oyun alanı açmakla kalmayıp, onu partiyle bütünleştirme hesapları yaptığını görüp yönünü buna göre çizdi.

Eskiye göre önemli fark, polisin bütün gaddarlığıyla üzerinde tepinebileceği grupların epey çeşitlendirilmiş olması. Ordu hegemonyasında yaşanırken, polisin tam kapasite zulmü, “vatan hainleri”ne karşı vücut bulabiliyordu. Yerlerde sürüklenecek, coplanacak, işkence edilecek olanlarda “devlete karşı” olma şartı aranıyordu! Partiler arası meselelerde polis, olağan asayiş hizmetleri dışında belirleyici bir rol oynamıyordu. Oysa şimdi polisi, kendisine muhalefet etmeye yeltenen herkese karşı neredeyse en tabiî hakkıymış gibi ortaya süren ve “gelsinler de görsünler” türü konuşmalarıyla ilaveten kışkırtıp ateşleyen bir başbakan var.

Zaten yere düşmüş ve yakalanmak üzere olan göstericiyi tekmelemek üzere beş-on polisin büyük iştiha ve hırsla başına üşüştüğünü, göstericileri kuytuya çekip hayata dair bütün hınçlarını insanlardan çıkardıklarını biz eskiden de çok gördük. Şu anda göz çıkarma, kol kırma vakaları gırla gittiğinden, birçoklarımıza tuhaf ve inanılmaz görünebilir, ama gözaltı sonrası işkence ve şiddet, eskiden daha da beter ve yaygındı. Gazeteci Metin Göktepe’yi, ortada hiçbir şey yokken, sırf gıcıklıktan döverek öldürebilmişlerdi. Örnekler çok çok çoktur.

Dolayısıyla polisin “muhalif gösterici”ye kini, hıncı, acımasızlığı yeni değil. Birtakım amirler, şefler, eğitmenler, polisi bir şekilde istim üstünde tutmak ve karşısındakinin yurttaş değil düşman olduğunu zihnine mütemadiyen yeniden kazımak için onyıllardır uğraşırlar. Uzun zaman önce, Nuriye Akman’ın henüz öğrenci olan müstakbel polislerle bir röportajı yayımlanmıştı; polisin Beyazıt’ta öğrenci gösterilerinde kullandığı aşırı şiddetin her nasılsa medyada konu edilmesinin ardından. Orada Akman polis adaylarına, “Peki sizin oğlunuz kızınız gösteriye katılsa?” diye sormuş ve üç aşağı beş yukarı şu cevabı almıştı: “Benim çocuğum öyle sapıklık yapmaz!” (Akman’ın röportajını ne yazık ki bulamadım, link veremiyorum, ama bu aktardığım kısmı hiç unutmuyorum.) Şimdi de polis eğitmenlerinin “Gezi’ciler” için ateist, terörist, belki putperest dediklerini tahmin edebiliriz. Günün yeniliği bu acımasız robotlaştırma, saldırganlaştırma operasyonlarında değil. Yukarıda izah etmeye çalıştığım, meşruiyet zemininin yer değiştirmesinde. Koca devlet mekanizmasının uzuvlarının, bir parti devletinin aygıtları olmaya doğru gittiği yerde, polis de kurum olarak kaderini devlete hakim olan partiden, liderden ayıramaz. Huşunetle üzerine saldırmak için artık “vatan haini” gerekmiyor, “muhalif” yeterli. Polisin sebepsiz ve dayanaksız şiddetini meşru göstermeye yarayan, “onlar da emir kulu” bahaneleri bu yüzden artık geçerli değil.

İktidar partisinin sokak gücü olarak polis

31 Mayıs’ı benzer başka günlerden ayırt etmeye elbette başbakanın provokasyonu ve polisin vahşeti yetmiyor, çünkü bunların tek örneği o gün yaşananlar değil. Ama bir süredir blucinleri, dağınık kıyafetleri, uzamış sakalları, kimisinin atkuyruklu saçları, mutlaka sırt çantaları, güya numaralı ama çantaların içine saklanmış kaskları, çantalara sokulmuş ama sapı dışarı taşan coplarıyla gördüğümüz sivil polis grupları, 31 Mayıs’ta ilk defa bu kadar öne çıktılar. Üniformasız olmaları, grup halinde saldırdıklarında onları devletin güvenlik kuvvetinden çok linççi bir güruha benzetiyor. Muhtemelen bu şekilde korkutucu etkilerinin artacağı varsayılarak oluşturulmuş ekipler bunlar. Özel bir nefret ve saldırganlık eğitiminden geçirildikleri anlaşılıyor.

3

Çevik kuvvet gibi topluca hareket etmediklerinden, bir “birlik” gibi algılanmadıklarından, her zaman aralarına resmen polis olmayan birilerinin -meselâ bu iş için “spora” gönderilecek partili genç adamların vs.- karıştırılması-katılması mümkün. Bunlar “gereğini” yaptıktan sonra bir daha asla bulunamayacak şekilde ortadan toz olabilirler. Coplu sırt çantalı siviller, partinin paramiliter kuvveti gibi hareket edebilir, sonra buharlaşabilirler. Ayrıca, köşebaşlarına beşer-onar yerleştirilen Çevik Kuvvet polislerinin, gelen geçene kendiliklerinden bulaşmaları çoğu zaman beklenir bir hal değilken, kabadayı tavırlı kirli sakallılar, sivilliklerinin verdiği hareket serbestliğiyle, ufak çaplı dehşet çemberleri yaratabiliyorlar, görüldüğü üzre. Tayyip Erdoğan’ın Putinvarî rejiminde üniformalı polisi açıkça ortaya sürüp töhmet altında bırakmaksızın muhalif gösterileri dehşet saçarak bastırabilecek ilave bir birim oluşturulmuş sanki. Bunların, sadece coplarını teşhir ede ede gruplar halinde ortalıkta dolaşmasının nasıl bir terörize edici etkisi olduğu, herhangi bir olayın yaşanmadığı 1 Haziran günü Beyoğlu’nda apaçık görüldü.

Gerçi bunların, İstanbul’un eski emniyet müdürü Hüseyin Çapkın zamanında, 2009’da, “kapkaç, dolandırıcılık, yankesicilik, işyerlerinden hırsızlık gibi konularla mücadele etmek için” kurulmuş “Güven Timleri” olduğu söylendi. Ancak “görev yaparken tamamen suçüstüne yönelik olarak çalışacakları” ilân edilmiş bu timlerin kuruluş amacı ve görev tanımında, toplumsal hareketlerde, gösterilerde insan avlamak, sokak, cadde ve semtlere dehşet saçmak gibi şeyler yok. Aksine, “suçlu polisi görmeden suçluyu görmeleri” amaçlanmış, görünmez-tanınmaz olmaları gerekiyor. Hep beraber dolaşmaları, birörnek sırt çantalarından copların dışarı uzanması, küfretmeleri, saldırmaları, yapılan şu tanımların tam aksi bir durumu gösteriyor. İran’ın Besic’leri benzetmesi hiç isabetsiz değil. Burada bir dehşet projesi var.


Ümit Kıvanç  43 ümit kıvanç

* Bu yazı ilk olarak riyatabirleri.blogspot.com sitesinde yayınlanmıştır.

Yosun graffitisi yapmak ister misiniz?

Sokakları dolduran graffitilere yeni bir yeşil alternatif var: gittikçe daha çok duymaya başladığımız yosun graffitiler.

İstediğiniz şekille duvarlarınızı yeşillendirebileceğiniz yosun graffitinin yapılışı ise sanıldığı gibi zor değil.

moss 2

Malzemeler:

  • bir kutu bira
  • birkaç küme yosun
  • yarım çay kaşığı şeker
  • plastik bir kap
  • blendır
  • püskürtmeli boya kutusu ya da fırça

Edindiğiniz yoğsunu blendıra atıp parçalayın. Birayı ve şekeri de ekleyip kremsi bir kıvam elde edene kadar karıştırın. bir kaba aktardığını karışımı fırçayla kullanacaksınız. Püskürtmeli bir boya kutusu da işinizi görür.

Duvarın gölgeli ve nemli bir kısmını tercşh edin ve istediğiniz deseni istediğiniz gibi yapın.  (Önce bir stencil hazırlayıp yosun karışımını onun üstüne de kullanabilirsiniz.) Aradan bir süre geçtikçe yosun kendini yeniden şekillendirecek ve büyüyecek.

http://inhabitat.com/diy-how-to-make-your-very-own-moss-graffiti/

Bu markette israf yok

Berlin’de ülkenin ilk ‘atıksız market’i açılıyor. İki genç kadının fikriyle şekillenen ‘Unverpackt’ isimli markette her şey paketsiz olarak servis ediliyor, müşteriden tek beklenense kaplarıyla gelmeleri.

Screen shot 2014-06-03 at 14.16.50

Sara Wolf ve Milena Glimbovski’nin kitle fonlama kampanyasıyla kurdukları market yaz başında açılacak. Perakende satış dükkanlarındaki paket ve kutu israfının önüne geçmek isteyen girişimciler, hiçbir besinin paketlenmediği bir dükkan fikrini oluşturdu. Her şeyin paketsiz satıldığı dükkana gelirken kutunuzu unutursanız marketten ödünç alabiliyorsunuz.

İkili ürün çeşidi konusunda da prensiplere sahip: “Bu dükkanda her ürünün sayısız markasını bulamayacaksınız; çünkü doğru olan bir tane yeterlidir” diyorlar.

Yerel ürünlere öncelik verecek markette tüm gıdalar ise olabildiğince ucuz ve  organik olacak.

Kadın girişimciler Almanya’nın büyük gıda zincirlerine gerçek bir alternatif olmak için bu işe giriştiklerini belirtiyor.

(Inhabitat/Yeşil Gazete)

Fukusima’nın altına devasa buz duvar örülecek!

Japonya Fukuşima Nükleer Santrali ve çevresindeki alanların tümünü dondurmayı planlıyor.

fukushima-nukleer-santrali

‘Yeraltı buz duvarı’ adı verilen projeyle radyoaktif parçacıklarla kirlenmiş olan yeraltı sularının bölge dışına çıkması ve daha geniş alanlara yayılarak Japonya’nın içme suyu kaynaklarına karışmasını engellemek amaçlanıyor. Geçtiğimiz yıl Eylül ayında kararlaştırılan ve araştırmaları yapılan projenin inşası ise yetkili kurumların onayıyla birlikte önümüzdeki ay başlıyor.

Dört adet reaktörün tam altını ve çevrelerindeki belirli bir alanı yerin 30 metre altına kadar dondurmayı hedefleyen bu çalışma ile mühendisler toplamda 1.45 km uzunluğunda ve -40 derecede buzdan bir duvar örecekler.

Mart 2015’te bitirilmesi planlanıyor

Soğutucu maddeler taşıyan boru sistemleri ile desteklenecek olan proje hem mevcut yeraltı sularının bölgeden kaçışını engelleyecek hem de etrafta bulunan tepelerden bölgeye doğru su akımını durduracak. Tüm inşanın Mart 2015’te bitmesi hedefleniyor ve toplamda 314 milyon dolarlık bir bütçe kullanılacağı söyleniyor.

AFP haber ajansı planların bazı aşamalarının halen Fukuşima santral işletmecisi Tokyo Electric Power Co. (TEPCO) şirketi tarafından onay sürecinde olduğunu bildiriyor; “Hatta inşa başladıktan sonra bile devam edecek soru işaretleri var. Buzdan duvarlar daha önce altgeçit ve tüneller gibi farklı projelerde kullanılsa da şimdiye kadar Fukuşima’daki gibi bir amaçla ve belkide bir kaç yüzyıl varlığını sürdürecek şekilde hiç kullanılmamıştı.”

TEPCO aynı zamanda büyük bir insiyatif alarak bu proje bitene kadar çevredeki suların daha da kirlenmesini engellemek amacıyla içerideki temiz olduğu düşünülen yeraltı sularını Pasifik Okyanusu’na göndermeye başladı. Her gün toplamda 100 ton temiz suyu okyanusa göndereceğini raporlayan TEPCO’nun bu kararı radyoaktif kirliliğin tamamen yok olamayacağını düşünen bazı bilim insanları tarafından tepkiyle karşılandı.

(bilim.org/Yeşil Gazete)

YSGP raporu:”Soma faciası sadece özelleştirme, iş güvenliği ihmaliyle ele alınamaz”

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi, kömür madenciliğindeki sorunları ortaya seren , emek, enerji, ekonomi ve tarım konusunda yapılması gerekenler sıralayan  bir rapor yayımladı.

“Soma’nın Ortaya Döktükleri” başlıklı raporda. Türkiye’nin yerli elektrik üretmek adına nasıl bir kömür çıkmazına doğru sürüklendiğine dikkat çekildi. Dün raporun yapıldığı basın açıklamasında konuşan YSGP üyeleri, Soma’da 301 maden işçisinin katledilmesine yol açan faciada rolü olan bakanlar, hükümet yetkilileri, işveren ve işletmede görevli temsilciler hakkında suç duyurusunda bulunduklarını açıkladı.

20140602_112021

“Taleplerimizi imzaya açıyoruz”

Raporun tanıtım toplantısında konuşan yapan YSGP Eş Sözcüsü Naci Sönmez, bu davanın tarafı ve takipçisi olacaklarını belirterek, “Soma’nın son olması için, TBMM’nin hem yasal düzeyde hem de araştırma komisyonu aracılığıyla atması gereken çok adım var. Bunları içeren bir metni yurttaşların imzasına açıyoruz. Haziran ayı boyunca bütün il ve ilçelerde standlar açarak, internet üzerinden duyurarak temel talepler etrafında toplayacağımız talepleri ay sonunda TBMM Başkanlığı’na sunacağız” dedi.

Soma’daki maden faciasının sadece özelleştirme, taşeronlaşma ve iş güvenliği ihmaliyle ele alınamayacağını dile getiren Sönmez, “Facia, son 10 yıldır bilinçli olarak seçilmiş ekonomik büyüme politikalarının sürdürülemez olduğunu açık biçimde ortaya koymuştur”dedi.

“Büyüyen sektörler cari açığa neden oluyor”

YSGP MYK Üyesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ahmet Atıl Aşıcı da, yaptığı sunumda, Türkiye’nin ekonomik, toplumsal ve ekolojik anlamda sürdürülebilir bir modele sahip olmadığını belirterek, “Türkiye’nin ara ve yatırım mallarında dışa bağımlılığı toplam ithalatın yüzde 88’i seviyesinde. Türkiye ekonomisini büyüten sektörler aynı zamanda cari açığa sebep olan sektörler. Bunların başında inşaat, demir çelik, gayrimenkul geliyor. Devletin madencilik gibi sektörlere teşviklerini sonlandırması, yeşil işler yaratılması gerekli” dedi.

YSGP Parti Meclisi Üyesi Sami Evren de, gelir dağılımının bir ülkede büyümesinin demokrasinin zayıflaması anlamına geldiğine dikkat çekerek, “Emek hareketi hızla yenilenmeli. Tüm toplum kesimlerini kapsayacak bir toplumsal sözleşme ortaya konmalı” ifadelerini kullandı.

Screen shot 2014-06-03 at 12.52.58

“Madene mahkumiyet çiftçiliğini yok ediyor”

Soma’da tarım ve çiftçilik yapan insanların nasıl madene mahkum edildiğini anlatan Buğday Derneği’nden, YSGP Parti Meclisi Üyesi Oya Ayman, insanların mağdur edilmesiyle küçük aile çiftçiliğinin, toprak ve tohum kültürünün de yok olmaya terk edildiğini ifade etti. Ayman, bundan sonrası için Soma’da çiftçilerin terk ettiği bölgelerde ekolojik tarım gibi imkanların yaratılması ve küçük aile çiftçiliğinin desteklenmesi gerektiğini söyleyerek, tarım alanlarının amacı dışında kullanımının engellenmesinin ve tarım reformunun hayata geçirilmesinin elzem olduğuna dikkat çekti.

“Abartılı hedefler talebi yansıtmıyor”

İstanbul Politikalar Merkezi Kıdemli Uzmanı ve YSGP Parti Meclisi Üyesi Ümit Şahin de, doğal kaynaklara saldırının emek ve güvenlik standartlarının ortadan kaldırılmasına neden olduğunu kaydederek şöyle devam etti: “10. Kalkınma Planı elektrikte özel sektörün yüzde 56,6 olan payını yüzde 62’ye çıkarmayı hedefliyor. 9. Kalkınma Planı’nda 2013 için 295 bin GW tüketim öngörülmüş ancak gerçekleşen tüketim 245 bin GW. Öngörülenden yüzde 20 daha az. 2018 için öngörülen 341 bin GW tüketim de aslında hiç gerçekleşmeyecek. Aslında bu kadar abartılı hedefler gerçek talebi yansıtmıyor. Yeni termik, nükleer ya da HES yatırımlarına ihtiyaç yok.”

Screen shot 2014-06-03 at 12.52.06

YSGP’nin, kömür tuzağından çıkış için sunduğu önerileri şöyle:

  • Doğal kaynak ve enerji yoğun sektörlere dayalı mevcut ekonomik model en kısa zamanda radikal biçimde revize edilmeli,
  • 2016-2019 arasındaki ikinci aşamada termik santrallerin tasfiyesine başlanmalı, gerçekçi bir süreç içinde yüzde 100 yenilenebilir enerjiye geçiş hedefi konmalı.
  • Türkiye’deki ekonomik model içinde daha çok elektrik üretmeye değil, üretilen elektriğin daha akıllı kullanılmasına öncelik verilmeli,
  •  Kömür madenleri bir plan dahilinde kapatılmalı, madencilik ve fosil enerji yatırımlarına verilen teşvikler kaldırılmalı,
  • İşsizliğe köklü çözümler bulmak için acilen İstihdam Bakanlığı kurulmalı, yereller özgü yeşil yatırımlar teşvik edilerek yeşil işler yaratılmalı,
  • Ekonomik yapı dönüştürülmeli ancak bunun faturası işçiye çıkarılmamalı, dönüşüm sırasında işini kaybedenlerin ücretleri İşsizlik Fonu’ndan sağlanmalı ve diğer önlemler sırayla hayata geçirilmeli,
  • Küçük aile çiftçiliği Türkiye’nin gıda güvenliğinin anahtarı olarak görülmeli, gereken tüm destek ve teşvikler verilmeli.
  • Türkiye’de, Osmanlı’dan bu yana çözülemeyen toprak reformu acilen gerçekleştirilmeli. Ancak bu reform küçük çiftçiyi koruyan düzenlemeler içermeli. Aile başına yeterlilik ölçüsü sayılabilecek 50-60 dönüme denk düşen bir paylaşımın yapılması hem adaletsiz paylaşımı ortadan kaldıracak, hem köylünün topraksız kalarak bilmediği işleri ucuza yapmasını engelleyecek.

Domates(in) Köleleri – 2

medium.com’da Andrew Wasley imzasıyla yayınlanan yazının ikinci bölümünü, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Oya Yalçın’ın çevirisiyle sunuyoruz.

Yazının ilk bölümünü buradan okuyabilirsiniz

* * *

Gözdağı ve şiddet

Sömürücü pratiklerle beraber ortaya çıkan kızgınlık ortaya saçıldıkça aracılar ve işçiler arasındaki ilişki sıklıkla bozuluyor. Kampanya yürütenlere göre daha önceki senelerde şiddet ve gözdağı gördüklerini açıkça söyleyen işçilerle ilgili düzenli raporlar var.

Birlik görevlileri kötü hayat koşulları ile ilgili şikayetçi bir mektup yazdığı bilinen, Venosa’da yaşamış Afrika’lı bir göçmenin nerede olduğu ile ilgili endişeye kapıldıklarını söylüyor. Puglia’nın Lecce bölgesinde ( göçmenler için başka bir cehennemi yer) dönemsel işçiler aracıların kötü davranışları ile ilgili şikayetçi ve protestolara başlamışlar.

 

2006’da ‘L’espresso için yaptığı ezber bozan soruşturmasında İtalyan gazeteci Fabrizio Gatti öncelikle domates hasat eden Afrikalı ve Doğu Avrupalı göçmenenlerin sıklıkla aracılar ve çiftlik sahipleri tarafndan nasıl tehdit edildiğini, tartaklandığını ve ırkçı saldırılara uğradığını açığa çıkardı.
İddialara göre şöyle bi rahatsız edici olay mevcut: Romanyalı bir işçi ölüme terk edilmeden önce vahşice bir aracı tarafından dövüldü. Arkadaşı olan işçiler tarafından gizlice beslenen kişi daha sonra hastaneye götürüldü. Önemli bir operasyon geçirdikten sınır dışı edilmek için sonra polise teslim edildi.

Tedeavi gördüğü için bile şanslıydı. MSF, İtalya’nın güneyinde domates ve turunçgil hasatlarında çalışan pek çok işçinin tedavi görmek istediklerinde hastanelerden geri çevrildiğini, İtalya’da olmak için izinleri olmayanların ise rapor edileceklerinden korktukları için sağlık hizmetlerinden yararlanmaktan çok korktuğunu rapor ediyor.

Cilt, solunum ve sindirim yolları ile ilgili hastalıklar da dahil pek çok kötü sağlık belirtisi gösteren göçmen işçilerle ilgili belgelere sahip olan MSF organizasyonu bu duruma ilgili alarma geçmiş durumda. Seyyar sağlık kliniklerini ve diğer insani yardımlarını, Basilicata da dahil pek çok bölgeye gönderiyorlar.

Basilicata’daki durum kötü olsa da, kampanyayı yürütenler özellikle Puglia, Foggia ve Lecce’de durumun daha da kötü olduğunu ve problemlerin boyutunun daha da derin olduğunu söylyorlar. Tahminlere göre Foggia’da 15,000, Lecce’de ise 2,000 kadar göçmen işçi bulunduğu sanılıyor. Ekolojist Baslicata’yı ziyaret ettiğinde rakam 1,000 kadar işçi ile çok daha azdı. Gerçi bu rakamın hasatın başlaması ile ciddi olarak şişeceği bekleniyor.

Göçmen toplulukların durumlarını iyilrştirmek için çalışan Osservatorio Migranti’nin savunma grubundan Gervasio Ungolo, İtalya’da çalışan domates işçilerinin çoğunun yasal işçi olduğunu söylese de – tahminince %80’i yasal geri kalanı yasa dışı çalışıyor- şartlar çok yetersiz olduğu için geleceğin çok belirsiz ve çoğunun umutsuzluk içinde olduğunu vurguluyor. “Artık en alttalar ve kendilerine olan tüm saygılarını kaybetmiş durumdalar.”

Venosa yakınlarında röportaj yapılan işçiler ağız birliği etmişçesine aynı şeyleri söylüyor: “Afrika’daki durum iyi değil ama yine de saygı mevcut en temelde; ama burada..burada saygı yok.” diyor Armel. Diğer bir göçmen Raul ise: “Afrika’ya geri dönmek istiyoruz, bunun için bize yardım edecek insanlara ihtiyacımız var. Hayat bundan daha iyi olmalı..bu hata değil.” diyor.

Biz orayı terk ederken iki genç göçmen ihtiyatlı bir şekilde yaklaştı. İtalya’da ve böylelikle Avrupa’da yasal olarak çalışabiliyor olmalarına rağmen İngiltere’de yasal olmadan çalışma olasılıkları  olup olmadığını öğrenmek istiyorlardı: “Oraya nasıl gideriz? Evrak işleri nelerdir? Pasaportumuz olmadan çalışabilir miyiz? İş olanakları bundan daha mı iyi?”

Maliyetleri düşük tutmak

Endüstride “herkesçe bilinen bir sır” olsa da çok az İtalyan çiftliği göçmen işçi çalıştırdığını kabul ediyor. Ekolojistin röportaj yaptığı bir çiftlik sahibi ise bunun çok yaygın bir pratik olduğunu kabul ediyor özellikle de hava durumu şartları kötüyse ve makinalar ( büyük çiftlikler giderek artan oranda mekanik hasat için kullanıyorlar) kullanılamıyorsa.

Basilicata yakınlarındaki bir kasaba olan Lavello’dan ( domates yetiştirme merkezlerinden biri )bir çiftçi Giovanni Lagana bölgede domates hasatı için yıllardır yabancı işçi çalıştırıldığını söylüyor. “Yirmi yıl önce, başlangıçta, Kuzey Afrika’dan geliyorlardı şimdi ise Orta ve Batı Afrika’dan geliyorlar,” diyor. “Tunuslu öğrenciler hasat sürecini öğrenmek ve pratik yapmak için geliyorlar,” diye ekliyor.

Kullandığı işçilerin %80’inin Afrikalı, %20’sinin ise Doğu Avrupalı olduğunu söylüyor. Görünüşe göre İtalyanlar bu işi yapmak istemiyormuş- ve işçilerin hepsi aracılar vasıtasıyla geliyor. “İşi yürütmek için aracıları kullanmak şart. Böylece kırk kişi yerine bir kişi ile muhatap oluyorum. Bana ne kadar adama ihtiyacım olduğunu soruyorlar sonra kasa başına anlaşıyoruz. Böylesi işçiler ve çiftçiler için daha garanti. Her şeyi aracılar hallediyor.”

Her sezon 900 ton domates üreten Lagana bunun bir kısmını ihracat yapan ana üretim şirketlerine sağlıyor ve denizaşırı ülkelere konserve domates olarak satılıyor. Maliyetleri – bunu içinde işçi ücretleri de var- düşük tutmanın ekonomik bir zorunluluk olduğunu söylüyor: “ Bugün 2011’de (domates için) ücret 30 yıl öncesiyle aynı ama üretim maliyetleri yükselmiş durumda.”

Çiftçi, domates üreticileri üzerindeki baskının, bitkilere, sulama sistemlerine, suni gübre ve böcek ilaçlarına ve hasada ödenen paranın peşinen alınması yüzenden çok fazla olduğunu bunun karşılığında ise gıda endüstrisinin çok düşük fiyatlar verdiğini söylüyor. Her yıl, domatesin tonu için fiyat, İtalyan gıda endüstrisi temsilcileri ve yerel üretici organizasyonları tarafından belirleniyor diye ekliyor. Bu bölgesel organizasyonlar ya da kooperatifler – ki çoğuna yetiştiriciler üye- sonrasında anlaşma yapmak ve o sezonun fiyatlarını belirlemek için üretici firmalarla görüşüyor.

“Bu kötü bir yaşam. Bu yolla yapılan domates üreticiliği yok olmaya mahkum. Fiyatlar çok düşük hatta belki Çin’in üretimi yüzünden daha da düşecek,” diyor Lagana. Hala dünyanın en önde giden domates ve domates ürünleri sağlayıcısı olmasına rağmen İtalya büyümekte olan ülkelerden üretici firmaların fiyatları ile rekabet edebilmek için yoğun bir çaba harcamak zorunda. Bu ülkelere Çin de dahil. Bu baskı her bir çiftçiyi etkiliyor.

Bölgesel üretici organizasyonlarından birinin temsilcisi “geniş Pazar”ın bu işte suçu olduğunu söylüyor. Eğer perakendecilerin çoğu konserve başına bir meblağ belirliyorsa “endüstri bu fiyatı takip etmek zorunda”. Gerçi maliyetleri düşürmek ihtiyacı ile anlaşılan o ki geniş çaplı kullanılan göçmen işçiler arasında bir bağ kurmuyor. Tam tersine Basilicata’da domates hasadı sırasında yabancı işçilerin kullanıldığını inkar ediyor.

Cezasızlık kültürü

Domates üreticilerinin artan baskılarla yüzyüze kaldığını kabul etseler de insan hakları grupları be birlikleri pek çok yetiştiricinin istismar karşısında açıkça gözlerini kapadığını tartışıyor: “Çiftçiler mi? İnsani olmayan koşulların farkındalar ama umurlarında değil,” diyor Flai-Cgil birliğinden Vincenzo Esposito. Birlik, Basilicatai, Puglia ve diğer yerlerdeki problemlere dikkat çekmek için Oro Rosso- Kırmızı Altın isimli büyük bir kampanya yürütüyor.

Esposito iki temel problem olduğunu vurguluyor- işçilerin sayısı ve ödeme sistemi: “Her yerden gelen çok fazla işçi, çok fazla insan ve göçmen var ama gelmeleri iş bulacakları anlamına gelmiyor” diyor. “Her sene Basilicata bölgesi yüzlerce işçinin gelmesiyle beraber oluşan acil durumlarla baş etmek zorunda. Puglia’daki durum daha da feci ve oradaki aracılar daha da saldırgan.”

Flai-Cgil ulusal domates üreticilerinin kullanımına yönelik, sertifikasyon programına benzer toplu bir protokol için çağrıda bulunuyor. Böylece asgari standartlar ve etik kodlar anlamında bir anlaşma sağlanacağına inanıyor. 28 Eylül’de bu programlarını tanıtmak için ulusal bir eylem günü yapmayı planlıyorlar.

Osservatorio Migranti’den Gervasio Ungolo bu konuyle ilgili bir cezasızlık kültürünün oluştuğunu söylüyor: “ Aynı İkinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi her şey. Herkes Yahudilerin trenlerle ölüm kamplarına taşındığını biliyordu ama kimse korkudan hareket edemiyordu. Dometes köleleri ile ilgili de durum budur.”

Ungulo domates yetiştiriciliğ yaparken tacizlere tanık olup sektörü terk etmiş: “ Tarlalarda işçileri görürdüm, işçilerin köleliğini ve çantalarca paranın el değiştirdiğini- ve bu oyunun bir parçası olmak istemedim daha fazla.”

Mekanik hasat

Domates- özellikle de işlemden geçmiş domates- İtalya’da büyük bir iş kolu: ülke her yıl 4 milyon tona kadar domates üretiyor ve bunun %90’ı işlemden geçmeye mahkum. İtalyan konserve domates ihracatının tahmini değeri 2008 yılı için 900 milyon dolardan fazla. Ülke dünyada ihraç edilen konserve domatesin %75’nden sorumlu. Britanya ise dünyada konserve domates ithalatçıları arasında önde, işlenmiş domates ithalatının %80’i İtalya’dan geliyor.

Ticaret bir elin sayısını geçmeyen büyük şirketlerin hakimiyetinde. Ana tedarikçiler göçmen işçilerle ilgili her hangi bir skandala karışmış olmayı inkar ediyorlar.

Ünlü Cirio markasının üreticisi Conserve Italia, bir kısmı Puglia ve Basilicata’da üretilenler de dahil, yıllık olarak yaklaşık 300,000 ton domates üretiyor. Şirket ayrıca Sainsbury’s, Waitrose ve Morrision’s gibi zincirlere satış yapıyor ayrıca nakit parayla çalışan satış noktaları ve özel İtalyan şarküterileine de tedarik ediyor.

Conserve Italia bazı domates tedarikçilerinin göçmen işgücü kullandığını kabul ediyor ama bu işçilerin şirket tarfından değil çiftçiler tarafında istihdam edildiğini söylüyor. Şirket kendi tedarik zincirleri içinde istismarı engelleyen keskin davranış kuralalrı olduğunu beyan ediyor.

“Conserve Italia, Apulia (Puglia)’da kendine bağlı bir kooperatife sahip. Bu kooperatif, Apulia’daki fabrikamızda işlenen taze domatesin %50’sini sağlıyor. Conserve Italia’ya bağlı bu kooperatif bizim etik kurallarımıza uygun olarak üretim yaptığını garanti eder. Bu kurallara göre bizim için üretim yapan hiçbir çiftçi yasadışı işgücünü istismar ederek üretim yapamaz ve domates hasat edemez.” diye bir ifadeleri var.

“Dahası Mesagne’de (Puglia’da) ki fabrikamızda üretilen toplamın %80’i makineler tarafından, %20’si elle hasat ediliyor. Elle hasat sırasında çalıştırılan işçiler Conserve Italia ile bağı olmayan çiftçiler tarafından istihdam ediliyor. Tedarikçiler, işgücü kullanımı ile ilgili tüm düzenlemelere saygı duyacaklarına dair bir taahhütte bulunuyorlar. Tedarikçilerimizin istihdam ettiği işçilerin çoğu Bulgar be Romen işçiler.” diye devam ediyor ifadeleri.

LDH Ltd’nin bir alt kuruluşu olan La Doria, İngiltere’nim pek çok büyük süpermarketi için – Sainsbury’s, Tesco ve Waitrose dahil- konserve domates ve diğer domates ürünelrini tedarik eden bir şirket. Bunu “kendi ürünleri” olarak satıyorlar ve Lavello, Basilicata’da konumlanmış büyük bir üretim yerleşkeleri var. Fakat hasat sırasında göçmen işgücü kullandıklarını inkar ediyorlar.

Şirket: “ La Doria’nın üretimde kullandığı tüm domates mekanik olarak hasat edilmiştir. Bu Mart ayında mahsül almadan önce, ücretler ve sözleşmeler konusunda onaylanmış çiftçilerle anlaşmaya varılmıştır. La Doria fabrikalarında dönemsel işçilerin tamamı İtalyandır ve La Doria ile sözleşmeleri vardır. La Doria grubunun takip ettiği etik kurallar vardır ve anlaşmalı yetiştiriciler de buna saygı duyar. Buna ek olarak La Doria tarım uzmanalrından oluşan bir ekip yetiştiriciler ile çok yakın çalışmakta ve tüm ekip biçme ve hasat etme sürecinde yakın gözlemde bulunmaktadırlar.” diyor.

Waitrose şirketinin bir sözcüsü Ecologist’e şöyle diyor: “Tedarik zincirimizdeki tüm işçilerin refahını çok ciddiye alıyoruz. İşgücü standartları ve çalışma koşullaı ile ilgili beklentilerimizi ‘Sorumlu Tedarikçi Uygulama Kuralları’mız ile belirledik ve tüm tedarikçilerimiz- buna Cirio gibi markalı tedarikçilerimiz de dahil- buna riayet etmek durumunda.”
La Doria bize konserve domates tedarik ediyor ve bir Waitrose tedarikçisi olarak bizim etik uyumlanma programıza ve Sorumlu Tedarikçi Kurallarımıza uyum sağlamayı kabul etmekle yükümlü…ek olarak Waitrose için üretilen domatesler mekanik olarak hasat ediliyor bu daha az emek yoğun bir hasat süreci ve beraberinde daha çok işgücü ihtiyacını atlamamıza olanak sağlıyor.”

“ Tedarikçi ilişkilerimizi dürüstlük, adalet ve karşılıklı saygı üzerine inşa ettik ve tüm tedarikçilerimizin de işçilerin haklarına ve esenliğine saygı duymasını bekliyoruz. Kurallarımıza sadık olunup olunmadığından emin olmak için hemen geniş kapsamlı bir soruşturmaya başardık.”

Sainsbury’s ise: “ Sainsbury’s Etik Ticate İnisiyatifi kurucu üyelerindendir ve tüm tedarikçilerinin kendi Etik Ticaret Tüzüğü’nü takip etmesini bekler. Sainsbury’s etik ve sürdürülebilir bir yolla ticaret yaptığını garanti eden kurumsal bir sorumluluk yaklaşımına sahiptir.” diyor.

Tesco’nun bir sözcüsü: “ Tedarikçilerimiz ile ürünlerimizin sorumlu bir şekilde elde edildiğini garantileyen bir ortaklığımız var ve eğer bir problem görürsek hiç ertelemeden bunu çözmek için çalışırız. Bu raporları inceledik ve bizim tedarikçilerimizin etkileneceğine inanmıyoruz.”

Basilicata’ya geri dönersek, Venosa civarındaki kurak tarlaların yanında sürerken Vincenzo Esposito sertifikasyon programı oluşturma ile ilgili çabalarının başarıyla sonuçlanmasını umuyor- yakında: “ Susuz ve elektriksiz yaşayan göçmenler var…hayvan gibi muamele görüyorlar.”
Venosa’nın merkezindeki ana maydanda bir ara veriyoruz iletişim halinde olan kişilerden yeni haberler bekliyoruz. Bir kahve ve peynirli sandviç ısmarlıyoruz günün bu kavurucu saatinde açık olan birkaç cafeden birinden. Çevirmenimizin dediğine göre cafenin sahibi domatesi bittiği için üzgünmüş.

Yazının ilk bölümünü buradan okuyabilirsiniz
Yeşil Gazete için çeviren: Oya Yalçın

(medium.com, Yeşil Gazete)

 

Kuraklıktan kırılan İstanbul’u sel aldı

Son yılların en kurak kışını yaşayan İstanbul’da birdenbire boşalan sağanak yağışlar sellere neden oldu. Bugün öğleden sonra başlayan şiddetli yağışlar nedeniyle özellikle Avrupa yakasında Bağcılar, Halkalı, Esenler, Bakırköy ile çevre ilçelerde alt geçitleri ve yolları su bastı araçlar yolda kaldı. Anadolu yakasında ise Üsküdar ve Kadıköy’de taşkınlar ve su baskınları yaşandıi Üsküdar’da sahil kısmında sel suları duvarların boyunu aştı.

uskudar2

Kuvvetli yağış uyarısı yapan Meteoroloji Genel Müdürlüğü yurdun Mayıs ayının ortasından bu yana mevsim şartlarına uygun atmosferdeki kararsız yapıya bağlı gök gürültülü sağanak yağışların etkisinde olduğunu hatırlatarak, gök gürültülü sağanak yağışların önümüzdeki hafta başına kadar yurdun güneydoğu kesimleri dışında yurt genelinde etkili olmaya devam etmesinin tahmin edildiğini açıkladı ve vatandaşların dikkatli ve tedbirli olmasını istedi.

minipur
Üsküdar

Peki son yılların en büyük kuraklığını yaşayan İstanbul bu yağışlarla kuraklıktan kurtulabilecek mi? Boğaziçi Üniversitesi’den iklimbilimci Prof. Dr. Levent Kurnaz’a göre bu söz konusu değil. İstanbul’un varajlarındaki su miktarının yaz sonuna kadar yeterli olamayacağı tahmini yapan Kurnaz, “İstediğimiz bu yağmur değil. Bu sele yol açar, sel de akıp denize gider, toprağı sulamaz, barajları doldurmaz.” diyor.

Bilindiği gibi iklim değişikliği kuraklık ve sel gibi iklim felaketlerinin sıklığının ve şiddetinin artmasının en önemli sebebi. Kuraklık çeken yerlerde hızlı ve şiddetli yağışlar birden bire düşerek sellere neden oluyor ve toprağa nüfuz edemeden denize gittiği için yine bir işe yaramıyor. Geçtiğimiz haftalarda kış boyu kuraklık çeken Bosna Hersek ve Sırbistan’da da çok büyük sel felaketleri yaşanmıştı. Dolayısıyla her iki felaket de iklim değişikliğinin bir sonucu olarak yorumlanıyor.

(Yeşil Gazete)

Yoldan çıkmak – Selçuk Candansayar

Seksenlerin başında Turgut Özal’ın ilk ‘icraat’ larındandı otoyol inşaatları. 12 Eylül faşizmi altında korkudan sinmiş, silikleşmiş topluma bir tür ‘bireysel özgürlük’ ve ‘zenginleşme’ vaadi olarak pompalandılar.

Özal, mirasına konup, babasını reddeden kurnaz varis misali davrandı. Kendisini iktidara taşıyan 12 Eylül Cuntası ile arasına mesafe koyar gibi yaptı. Kemalist Cumhuriyet ile askerleri bir ve aynılaştırdı. Otoyolları, militarist Kemalist Cumhuriyet’in ‘komünist işi’ demiryollarına karşı, sivil bireysel özgürleşme sembolleri gibi pazarladı.

Otoyollar güvenli ve daha önemlisi hızlıydı. Yetmişlerdeki Boğaz Köprüsü çevre yollarından sonra ilk hizmete giren Pozantı Tekir geçişi, ‘hızlı ve güvenli’ kavramını sağlamlaştırmak için bulunmaz bir kanıt oldu. Her kar yağışında kapanan, kazasız günü olmayan ve saatlerce süren yolculuk, yağ gibi kayan asfaltta yarım saatin altına düşüverince oto yollara karşı olmak uygarlığa karşı olmakla eş anlamlı hale geldi.

Sonra ardı geldi. Kapıkule’den Ankara’ya; Adana’dan Urfa’ya; İzmir- Çeşme- Aydın; sonra Karadeniz Otoyolu ve şimdilerde İzmir İstanbul, Körfez geçişi diye devam eden oto yollar yurdun dört tarafını sarmaya başladı.
Otoyolda ‘hızlı ve güvenli’ yolculuk edenler nasıl bir dönüşüm geçirdiklerini fark etmeden başka bir ruha evrildiler.

Otoyol, yolculuğun bizatihi kendisini bir eylem olmaktan çıkarıp, bir an önce hedefe ulaşmak için duraklamadan geçilmesi gereken, oyalanılan her dakikanın kayıp hanesine yazıldığı bir süreç haline geldi. Otoyolda istediğiniz yerde duramıyor, yolcu alıp indiremiyor, yavaşlayamıyor, bekleme yapamıyordunuz. Sadece belirlenmiş park alanlarında ve büyükçe yatırım gerektiren dinlenme tesislerinde durabiliyordunuz. Otoyol genişliği, bölünmüşlüğü ve iki yanına çekilen sınırlarıyla yolculuk sırasında çevrenize bakmanıza izin vermiyor; gözünüz sürekli hızla akan yolda olmalı ve yolcuların tek görebildikleri de yol kenarındaki bir örnek sınırlar. Ne bir patika, ne köy çıkışı; ne de durup soluklanacağınız bir çeşme! Bir kere girdiniz mi ancak belirlenmiş çıkışlardan ayrılabildiğiniz; vazgeçip geri dönmek, başka bir güzergâha yönelmek istediğinizde ancak bir sonraki çıkışı beklemek zorunda olduğunuz bir kapan.
Otoyol, sadece hedefe bir an önce ulaşmanın değerli olduğu, hedefe giderken yaşanan sürecin denetimini başkalarına verme, kendi hedefine ulaştığını sanırken, başkalarınca belirlenmiş hedeflere yine başkalarınca belirlenmiş ve çerçevesi çizilmiş bir pratikle ulaşma kalıbını yerleştirdi.

Otoyoldan çıkıp, eski yollara vurduğunuzda artık tek başına hedef değil, amaca götüren eylemin de farkında olma imkânı doğuyor. Her an önünüze çıkabilen yeni bir yol, patika; bazen bir kestirme, bazen de zamanı uzatmak pahasına görülmesi gereken yeni bir yer imkanları doğuyor. İstediğiniz de durabilip, istediğiniz de bekleyebiliyorsunuz.
Yolun kendisini yeniden eylemin kurucu ilkesi yapmak için önce muktedirlerin çizip önümüze koydukları yoldan ‘çıkmak’ zorunlu. Bir kere yoldan çıkınca önümüz açılacak ve her adımda yeni baştan kuracağımız kendi yolumuzu bulabileceğiz. Belki patika, belki de bir dağ yolu; ya da uçsuz bucaksız bir ormanın kıyısı; ama kendi yolumuz, bizi dönüştürürken bizim de onu dönüştürebileceğimiz bir yol…

Selçuk Candansayar – Birgün

“ne zaman savaşıp ne zaman savaşamayacağını bilen kazanır” – foti benlisoy

Kendi kendimize yalan söylemek, kendimizi kandırmak düşeceğimiz belki de en ciddi hata. Dalga geri çekiliyor. Geçen sene bu zamanlarda sokakta olan milyonlardan (dile kolay, resmi makamlar dahi dört küsür milyon insandan bahsediyordu) eser yok bugün. Berkin Elvan’ın cenazesinin ardından bir daha büyük kalabalıkların toplandığı eylemler gerçekleşmedi, gerçekleşemedi. Hepimiz gördük; 1 Mayıs geçen senekinden de cılızdı. Soma’daki katliam, sokağa da taşan bir öfkeye neden olduysa da şimdilik yeni bir kabarışa dönüşmeyen kısmi bir parantez olarak kalıverdi.

Bu geriye çekilişi sadece korkuyla, polisin dün bir kez daha şahidi olduğumuz amansız terörüyle açıklamak mümkün değil. Şiddet muhakkak hesaba katılması gereken bir neden elbette. Polisin sokağı sindirmek için bilinçli bir biçimde şiddeti seferber ettiği, kitleleri terörize etmeye, zaten mevcut olan geri çekilişi tam bir ricata dönüştürecek bir panik havası yaratmaya çalıştığı açık. Geçen sene hep birlikte aştığımız korku duvarında açılan gedikler hızla onarılıyor, duvar daha da yükseltilip iyice berkitiliyor. Ancak korku tek, belirleyici neden değil. Kitle hareketinin mevcut iktidara karşı bir güç odağı oluşturamaması, belirgin bir seçenek inşa edememesi, sandığa dönük oluşan umutların boşa çıkması, hızlı bir çözüm arayışında olan geniş kitlelerde hayal kırıklığının ve dolayısıyla yorgunluğun hâkim olmasına ister istemez neden oldu, oluyor. Bu dönemde genel hatlarıyla sol da sokağı örgütlemek, direnişi toplumsal hareketler içerisinde süreğen hale getirmekte pek de başarılı olamadı. Sokak muhalefeti bir siyasal-sosyal dönüşüm stratejisinin belirleyici momenti olarak tanımlanamayınca sokakta olmak kendisini ancak kendisiyle açıklayabilen bir mahiyet (sokakta olmak için sokakta olmak) edindi. Böyle olunca da yukarıda anılan atalet ve umutsuzluk, geniş kitleler nezdinde, sistem içi seçenekler arasındaki kavgaya, muhtemel bir “saray darbesine” ve elbet seçimlerle gelecek kolay bir çözüme bel bağlamaya götürdü.

Açıkçası bu geri çekiliş eğiliminin öyle yakın zamanda ve kolayca tersine çevrilmesi şimdilik mümkün görünmüyor. Yapılabilecek tek şey geri çekilişi “düzenli” hale getirmek, onun topyekûn bir ricat ve dağılmaya dönüşmesini engellemek. Bunun için evvel emirde yapmamız lazım gelen şey, her şey sanki Gezi günlerindeymiş, sol ve sokak muhalefeti almış başını gidiyormuş gibi davranmaya son vermek. Yüz binler bir çağrıyla harekete geçmek için tetikte bekliyor değil. Sosyal medya üzerinden yapılan merkezi toplanma çağrılarının vadesi çoktan doldu. “Meydanları özgürleştirme” lafzı mevcut güç dengelerini hiç dikkate almayan içi boş “devrimci verbalizme”, amiyane tabirle lafazanlığa dönüşmüş durumda. Dünkü Taksim çağrısını düşünelim. Hareketin (biz anlamadıysak da devlet erkânının çoktan anladığı) gerileyişinin aşikâr olduğu koşullarda “düşman” güçlerinin en yoğun olduğu, onun en hazırlıklı olduğu alanda bir meydan okumaya girişmek yenilgiye davet çıkarmak değilse neydi?

Dün akşam Taksim’de kurbanlık koyun misali dolanırken aklıma zamanında Mao’dan okuduğum bir cümle geldi: “Kazançtan çok kayba uğrayacağımız ya da berabere kalacağımız yıpranma çarpışmalarından kaçının” diyordu Mao. Biraz açmaya çalışayım. Malum, Mao Zedong, gerilla savaşını, daha güçlü bir ordu karşısında başvurulan konjonktürel bir taktik zorunluluk olmaktan çıkartıp ona stratejik bir derinlik kazandırmış, siyasal ve askeri araçların özgün bir kombinasyonu olarak ele almıştı. 1930’ların başında ÇKP saflarında hâkim olan Sovyet destekli ultra sol askeri maceracılığa karşı Mao, hazırlıksız hiçbir çarpışmaya girmemenin ve kazanılacağına güvenilmeyen hiçbir çarpışmayı kabul etmemenin temel önemini vurguluyordu. Hareket ve inisiyatif Mao açısından temel önemdeydi. Bir muharebenin kaderini belirleyen temel faktör, askeri karşılaşmanın yeri ve zamanını kimin seçtiği, kimin tayin ettiğiydi. İnisiyatif her zaman devrimci saflarda olmalı, düşmanın güçlü değil zayıf yanlarına vurulmalı, güçlü düşman karşısında taktik geri çekilişlerden imtina edilmemeliydi. Mao’nun bir slogana dönüşen ifadesiyle, “düşman ilerler biz çekiliriz, düşman konaklar biz rahat vermeyiz, düşman yorulur biz saldırıya geçeriz, düşman çekilir biz kovalarız.” Aslında bu görüşleriyle Mao, “ne zaman savaşıp ne zaman savaşamayacağını bilen komutan muzaffer olur” diyen (MÖ 6. yüzyılda yaşamış) Sun Tzu’nun izinden gidiyordu bir bakıma.

Uzatmayayım. Taksim’den Çin’e uzanan yol yanıltmasın. Mao’ya referans uzatmalı halk savaşıyla ilgili değil elbette. Amaç onun askeri düşüncesini bağlamından kopartıp bir siyasal metafor olarak kullanmak. İşte Mao’nun yukarıda andığım cümlesini aklımda evirir çevirirken, Gezi’nin “yıldönümünde” düşmanın karşısına onun en güçlü olduğu yerde çıkmamızın nasıl hesapsız bir iş olduğunu düşündüm belli belirsiz. Gecenin bir vakti eve gelince Mao’nun (sonradan araları açılmış olsa da) yoldaşı ve silah arkadaşı Lin Biao’nun bizde zamanında çok meşhur olan “Yaşasın Halk Savaşının Zaferi” kitabını karıştırayım dedim. Lin Biao yukarıda aktarılan hususta Mao’nun izinde gidiyordu elbette. Ona göre devrimci güçler, “heybetli bir düşmanı yenmek istiyorlarsa, kendi gücüyle düşmanınki arasında büyük bir oransızlık olduğu durumlarda, sonuçları umursamadan çarpışmalara girmemelidirler. Böyle yapmazlarsa, ciddi kayıplar verecekler ve devrimi ağır gerilemelere uğratacaklardır.” Lin Biao buradan hareketle şu formülasyonu ortaya atıyordu: “Yenebilecekken savaşmamak oportünizmdir. Kazanamayacakken savaşmakta diretmek maceracılıktır.”

Çin’i bir tarafa bırakalım, Gezi’nin yıldönümüne, Taksim’e dönelim. Mao ve Lin Biao’nun yukarıda aktarılan satırları düşünüldüğünde, dünkü eylem çağrısının ne vahim bir hata olduğu açık. Dün tam da kendi gücümüzle düşmanınki arasında büyük bir oransızlık olduğu bir durumda, sonuçları umursamadan çarpışmaya girdik. Sonuç ciddi bir demoralizasyon, muhtemelen sokaktan çekilişin daha sürat kazanması olacak. Peki bu çarpışmadan kaçınamaz mıydık? Böyle elverişsiz koşullarda, nasıl sonuçlanacağı belli olan bir çağrı yerine mevcut güçleri derleyecek bir anlayışla hareket edemez miydik? Bir önceki sene sokağa çıkmış insanları bir biçimde seferber edebilecek, onlardan nispeten daha düşük bir angajman düzeyi talep etmekle beraber onlara gerçekten ulaşmayı hedefleyecek farklı tarzda bir çalışma yürütemez miydik?

Yukarıda adı geçen Sun Tzu, “düşmanı aldatmak için zayıf olduğunuzda güçlü, güçlü olduğunuzda zayıf görünün” der. Biz dün, bırakın şaşırtmayı, hükümet ve polisin tam da bizden beklediği hamleyi yaptık ve olduğumuzdan da zayıf göründük. Oysa mevcut koşullarda demoralizasyona yol açacak bir yenilginin kesin olduğu Taksim çağrısı yerine, daha düşük profilli (ve olabildiğince az riskli) eylemlilik biçimlerini içerecek ve belki bir hafta, on güne yayılabilecek bir kampanyayla Gezi’nin moral itibar ve meşruiyetini arkamıza alabilirdik. Bu, Gezi’yle birlikte sokak siyasetiyle tanışmış insanlarla (Taksim’i zorlamaktan belki daha az spektaküler ama kuşkusuz daha sahici) bir yeniden buluşma imkânı sağlayabilirdi. Olmadı.

Gezi toplumsal muhalefet güçleri açısından muazzam bir sıçramaydı. Nefesimiz bu sıçrayışın devamını getirmeye şimdilik yetmedi. Ancak yine de Gezi öncesiyle kıyaslanamayacak derecede olumlu bir konumdayız. Bu son bir yılda yüz binlerce insan şu ya da bu düzeyde sokak siyasetiyle tanıştı, binlercesi militan mücadele deneyimleri edindi. Solun mücadele araç ve yöntemleri, sloganları büyük bir toplumsal itibar ve meşruiyet kazandı. Hepimiz yeni şeyler öğrendik, bir senede belki de şu son on yılın toplamından daha fazla deneyim kazandık. Direniş popüler kültürde yankı bulan bir temaya dönüştü. Bu “uzun” bir yılda biriktirdiklerimiz saymakla bitmez. Çok zengin bir miras edindik. Ama dikkat. Ne kadar büyük olsa da her mirasın bir sonu var. Mevcut olanla, “mış gibi” yapmakla yetinir, reel güçler dengesiyle hiçbir rabıtası olmayan devrimci tınılı pozları siyaset sanarsak hepsi gibi bu mirasın da elbet sonu gelecek.

foti benlisoy – baslangicdergi.org