Ana Sayfa Blog Sayfa 3940

Yüzleşme özürlü bir toplumun 12 Eylül ve Balyoz/Ergenekon ile imtihanı – Murat Paker

Geçtiğimiz günlerde iki önemli gelişme ardı ardına yaşandı: Türkiye tarihinde ilk kez bir askeri darbenin lideri olan iki general (Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya) yargılama sonucu müebbet hapse mahkum oldular ve de Anayasa Mahkemesi’nin haklarının ihlal edildiğine hükmetmesiyle Balyoz davasının bütün sanıkları salıverildiler. Daha önce de Ergenekon davası sanıklarının önemli bir bölümü, beş yıllık tutukluluk süresi boyunca hükmün kesinleşmemesi nedeniyle serbest bırakılmışlardı.

12 Eylül davası ile Balyoz/Ergenekon davaları Türkiye’deki yüzleşme/yüzleşememe meselesi üzerinden birlikte ele alınmayı hak ediyor.

Evren ve Şahinkaya’nın mahkûmiyetini küçümsemeyelim!

12 Eylül 1980 askeri darbesinin beş generallik cuntasından hala hayatta olan Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya birkaç yıl süren bir yargılama sonucunda müebbet hapse mahkûm oldular ve rütbelerinin sökülmesine karar verildi. 12 Eylül rejimi hem birkaç yıl içinde yüzbinlerce insanın hayatını karartmıştı, hem de getirdiği anayasa, yasalar, kurumlar ve zihniyet ile hala önemli ölçüde sürmekte olan, eşitlikçilik ve özgürlükçülük alerjisinden mustarip bir düzen yaratmıştı.

Türkiye gibi darbeler cenneti olan bir ülkede ilk kez “başarılı” darbeci generaller yargılanıp mahkûm oluyorlar. Bu durum, daha çok sembolik düzeyde de olsa, küçümsenebilecek, yok sayılabilecek bir durum değil. Bu sonucun çıkmasında çok uzun yıllardır sürdürülen demokrasi mücadelelerinin kuşkusuz büyük bir payı var.

Ama son dönemeçte bu yargılamayı ve mahkûmiyeti mümkün kılan, 12 Eylül 2010 anayasa değişikliği referandumunda anayasanın 12 Eylül 1980 rejiminin yetkililerinin yargılanmasını engelleyen geçici 15. maddesinin kaldırılması, sonrasında açılan dava ve bu davayı başından beri ısrarla izleyen, müdahil olan başta Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi, Emekçi Hareket Partisi ve de 78’liler Girişimi olmak üzere Türkiye solunun bir kesiminin duruşu oldu. Onlara teşekkür borçluyuz.

Darbecilerin, işkencecilerin, katillerin, insanlığa karşı suç işlemişlerin yıllar sonra olsa bile yargılanıp cezalandırılması (ya da “hakikat komisyonu” gibi bir onarıcı adalet mekanizması karşısında suçlarını ayrıntılarıyla anlatıp af dilemeleri koşuluyla af edilmeleri), insan hakları ihlalleriyle yüzleşme süreçlerinde önemli bir halkayı oluşturuyor. Türkiye’de de böyle bir şey ilk kez oluyor. Ama gelin görün ki Evren ve Şahinkaya’nın müebbet hapse mahkûm olmaları ve rütbelerinin sökülecek olması Türkiye toplumunda ciddi bir yüzleşme heyecanı yaratmamış, sadece hafif bir haber değeri taşımıştır. Bu ilgisizliğin nedenlerini anlamak önemli.

Evren ve Şahinkaya’nın mahkûmiyetini abartmayalım!

Bu mahkûmiyetleri küçümsemeyelim ama abartmayalım da, zira çok çok gecikmiş bir mahkûmiyetten bahsediyoruz öncelikle. 30 yıl geçmiş; nüfusun çoğu 12 Eylül 1980 sonrası doğup büyümüş, dolayısıyla meseleyi 50 yaş ve üstü kuşaklar kadar tenlerinde hissetmiyorlar. Ek olarak, GEZİ ile birlikte ülkenin Batı’sında da 12 Eylül’ün üzerimize serptiği ölü toprağını atmış olsak bile, anayasasından kurumlarına kadar 12 Eylül rejimi yapısal olarak sürüyor zaten. Evren ve Şahinkaya’dan başka binlerce 12 Eylül yetkilisine hiç dokunulmamış durumda, kimileri önemli mevkilerde hayatlarını sürdürüyorlar. Mevcut Başbakan, 12 Eylül rejimini akla getirebilecek bir otoriterlik ve kibirle esip gürlüyor, 12 Eylül’ün yarattığı güçlü cumhurbaşkanlığı konumunu istismar ederek daha da ileri götürüp başkanlık rejimi kurma hayallerine sahip.

Dolayısıyla, evet Evren ve Şahinkaya’nın mahkûmiyetleri bir ilk olması itibarıyla önemlidir, küçümsenmemelidir, ama aynı zamanda kabul etmek gerekir ki bu mahkûmiyetler, 12 Eylül rejimi ile yüzleşme gibi devasa ve çok katmanlı bir faaliyetin ancak çok küçük bir parçası olabilir. Bu mahkûmiyetler, ancak mütevazı bir başlangıç olarak anlamlıdır. Toplumsal demokratik muhalefetin, 12 Eylül’ün diğer unsurlarıyla (kişiler, yasalar, kurumlar) yüzleşme talebini unutmadan ısrarla sürdürmesi gerekecektir. Unutulmamalıdır ki, 12 Eylül’le yüzleşme, Türkiye’nin şimdi ve burada demokratikleşmesini de kapsamaktadır. Giderek otoriterleşen bir ülkede eski bir otoriter dönem ile yüzleşmenin hem imkânı hem de anlamı olmayacaktır.

Balyoz/Ergenekon, ahlaksızca kaçırılmış yüzleşme fırsatlarıdır

Balyoz ve Ergenekon davalarının seyri, Türkiye’nin bu yüzleşme bahsinde ne denli sefil bir durumda olduğunu gözler önüne sermektedir.

2002’de iktidara geldikten sonra AKP hükümetine yönelik ordu içinde sivil bağlantıları da olan çeşitli darbe hazırlıkları/girişimleri olduğunu herkes bilmektedir. Ergenekon, Balyoz ve ilintili diğer davalar, hukuki ve etik çerçeve içinde kalıp sahiden bu darbeci ekipleri soruşturmak ve yargılamak için kullanılmış olsaydı, Türkiye’de yakın geçmişle yüzleşme ve demokratikleşme eksenlerinde epeyce ciddi mesafe kat etmiş olabilecektik. Bunun yerine AKP ve Cemaat el ele, bu davaları dar politik çıkarları için alabildiğine araçsallaştırmış, hukuki standartlar bir çok kez kasten veya özensizlikten ihlal edilmiş, bir çok masum insan sadece AKP ya da Cemaat açısından sakıncalı muhalif oldukları için mağdur edilmiş ve zaman içinde bu davalar toplum nezdinde inandırıcılıklarını büyük ölçüde yitirmişlerdir. Darbeciler ve darbeci zihniyetle yüzleşmek için büyük bir fırsat olabilecek bu davalar, büyük bir ahlaksızlık ve öngörüsüzlükle, amaçlananın tam tersi bir sonuç doğurmuştur. Bu davaların araçsallaştırılması nedeniyle Türkiye’de zaten çok cılız olan yüzleşme kültürü ve ona bağlı olan hakikat arayışı biraz daha yıpranmıştır.

Bize düşen, 12 Eylül askeri cunta döneminde olsun, son 10 yılda olsun, ne kadar zaman geçmiş olursa olsun, demokrasi standartlarının yerleşmesi için, tüm darbecilerin adil bir şekilde yargılanmalarını talep etmek, bu talebi sosyo-politik bir ihtiyaç haline getirmek için uğraşmak ve bütün bunları yaparken bugünden bağımsız bir geçmişle yüzleşmenin mümkün olmadığını hiçbir zaman unutmamaktır. Yakın ve uzak geçmişimizle yüzleşme, aynı zamanda bir demokrasi mücadelesidir.

Murat Paker – www.t24.com.tr

Ya masalları ahlakçı büyükler yanlış okuyorsa… – Memet Barış Akbayrak

Richard Dawkins’in masallarla ilgili son beyanı, çocuklar ve masalların okutulması konusunu yine alevlendirdi. Dawkins, gelen eleştirilerden sonra dediklerini biraz yumuşatsa da, genel olarak masallardaki doğaüstü konuların, çocukları bilimsel düşünceden uzaklaştırdığını ve onlarda daha sonrasında doğaüstü-mistik ve dini düşünceye bağlayacak bir tutum geliştirdiğini savunuyor.

Doğaüstü olayları anlatan, hatta şiddet içeren masalları çocukların okuyup okumaması gerektiği ya da en azından hangi masalların okutulup okutulmayacağı sorusu en azından Platon’a kadar gider. Örneğin Platon, Devlet’te, tanrıları çocuklara kötü gösteren, şiddet ya da “ahlaksızlık” içeren mitolojik öykülerin çocuklardan uzak tutulması gerektiğini ya da bu öykülere sansür uygulanması gerektiğini söyler (örn. Devlet, 2. Kitap).

Platon’un bu görüşünü savunuşu, bana kalırsa bu konunun da kilit noktasını oluşturuyor. Platon’a göre, böyle bir sansürün uygulanma gerekçesi, çocukların masallardaki metaforik-alegorik anlatımı anlayamayacakları ve anlatılanı doğrudan anlatıldığı gibi anlayacaklarıdır. Kısacası çocuk, masallarda derinde anlatılanı anlayamaz ve bu nedenle, tıpkı Dawkins’in savunduğu gibi, doğaüstü ya da şiddet içeren masallardan kötü yönde etkilenir.

Bu görüşe karşı çıkılacak birkaç nokta var. Ya eğer çocukların böyle bir ayırt etme kapasitesi varsa? Yani masaldaki içsel mantığı, metaforik anlatımı kendilerince analiz etme yetenekleri varsa? Peki ya eğer masalların dili, yetişkinlerin mantığıyla analiz edilmekten uzak, bizzat çocukların ruhsal ve zihinsel diline, biz yetişkinlerin çoktan unuttuğu bir dünyaya hitap ediyorsa? Yani ya eğer çocuklar aslında masalları bizden daha iyi okuyorsa?

Novalis, “çocuğun olduğu yerde Altın Çağ vardır,” der. Novalis’e göre bir metafor olarak Altın Çağ, insanın kendisiyle ve doğayla uyum içinde yaşadığı antik bir dönemin simgesidir. İnsanla doğa arasındaki bu uyum bozulmuştur ama Novalis’e göre, bu antik çağın izleri, kendisi ve çevresiyle dolaysız bir bağ içinde bulunan çocuklukta sezilebilir. Bu örneği çocukluğu romantikleştirmek için vermiyorum. Düşündüğüm kadarıyla Novalis’in söylemek istediği, çocuklarda Ben bilincinin henüz keskinleşmemesi, özne ve nesneyi kesin olarak ayırt etmemesi, sembol ve işaret ettiğinin arasında derin bir ayrım olmaması nedeniyle, çocuk ve şeyler dünyası arasında yetişkinlere göre daha spontane ve yaratıcı bir anlamlar dünyasının açılıyor olabileceğidir.

Örneğin Le Guin’e göre (bkz. Çocuk ve Gölge makalesi) benliğini bazen bir uğur böceğinde bazen de yatağın altına saklanan hayali bir yaratıkta bulan çocuğa, masalların sembolik dünyası, Ben ve Ben Olmayan arasında artık geri dönülemez bir keskinliğe sahip yetişkinden çok daha tanıdıktır. Walter Benjamin, “Öykü Anlatıcısı” adlı metninde, masalların çok boyutlu simgesel-ahlaki dünyasının, Dawkins’in anladığının tam tersine, çocuğa mitolojik güçler karşısında kılavuzluk ettiğini savunur. Benjamin’e göre, yetişkinlerce tasarlanmış tek boyutlu “öğretici” öyküler, yalnızca sınırlı bir deneyimi aktarırken, masallar, insan deneyiminin en derin ve karmaşık öğelerini dürüstçe içerdiğinden ve bir şekilde bu öğeleri tanıma ve onları düzene sokma araçlarına sahiptirler.

Bu noktada, masalların etik-ahlaki işlevi de yer değiştirir. Platon ve Dawkins, çoktan belirlenmiş bir etik görüş üzerinden masalları yargılar. Platon’a göre yalnızca tanrıları iyi gösteren, çocuklarda karmaşık duygular uyandırmayan masallara yer verilmesi gerekirken, aynı çizgide giden Dawkins’e göre, masallar çocuklarda doğaüstüye ve oradan da, tanrı gibi var olmayan şeylere ilgi uyandırabileceği için sakıncalıdır. Elbette bu ikisine, yalnızca milli ya da dini duyguları geliştirmek için tasarlanan masalların çocuklara okutulması savunanları da ekleyebiliriz. Her ne kadar birbirlerinden tamamen farklı dünya görüşlerine sahip gibi gözükseler de, örneğin ateist Dawkins ile koyu bir dindarın buluştuğu ortak nokta tam da burasıdır: Çocukların neyi okuması ve daha da önemlisi neyi okumaması gerektiğine kendi dünya görüşü çoktan karar vermiş bir yetişkin ahlakın, ya da Benjamin’in deyişiyle, aslında insanın en derin içsel deneyimlerini dışlayan ve tam da bu nedenle masallardan çok da irrasyonel olan “mitolojik bir yazgı”nın kabulü.

Oysa ya eğer yetişkinler masalları, tam da tek yönlü ahlaki bakış açısıyla okuduğundan, yanlış okuyorlarsa? Örneğin, ya Kırmızı Başlıklı Kız masalı, yetişkinlerin söylediği gibi, “işte annenin sözünden çıkarsan başına bunlar gelir” diyen bir ahlakı değil, tam tersine, yetişkinliğe giden yolun, insanın içindeki hayvani taraf olan kurtla, doğaya ve dolayısıyla ruhun derinliklerine ait olan güçle, kendi gölgenle karşılaşma cesaretinden geçtiğini anlatıyorsa? Gerçek dünyada ve televizyonlarda tanık olunan şiddetten mi etkileniyor bir çocuk, yoksa kendi içinde sembolik bir anlam barındıran “Hansel ve Gratel”de cadının öldürülme sahnesinden mi? Ya da masallardaki devler bize hayali yaratıklar olarak gelirken, bizlerin, dizlerimizin dibinde koşturan çocuklara nasıl göründüğünü sanıyoruz? Çocukların masallardaki gerçeküstü, kimi zaman şiddetli ve korkutucu, kimi zaman da gerçek olamayacak kadar mutlu ve şenlikli sahneleri bizzat yaşarken, bu sahnelerle arasına bir gözlemci mesafesini koymadığını mı düşünüyoruz?

Her iyi edebiyat yapıtı gibi, iyi masalın da analizi sınırlıdır, hatta yetişkinlerin keskin benlik sınırları nedeniyle bizim için daha da sınırlıdır. Her çocuk, masalda kendisiyle ve dünyayla ilişkili farklı bir gerçeklik ya da karşılaşma bulabilir. İyi bir masalın tek bir katmanı, tek bir boyutu, analiz edilebilecek tek bir mantıksal dizgesi yoktur. Masal, insan ruhunun çok boyutluluğunu kapsar. Bir masal, birkaç yıl hatta onlarca yıl sonra okunduğunda insana başka bir kapı açabilir. Bu nedenle bir masal, yetişkin tarafından tek bir ahlaki öğretinin aracı olarak kullanılamaz. Yetişkinlerin masallar üzerinden çocuklara öğretecek ahlaki bir öğretisi yoktur, tersine, masallarla beraber çocuklardan öğrenecek şeyleri vardır. Bu bakımdan da iyi masal, iyi edebiyattır. Nasıl Shakespeare’in ya da Kafka’nın yapıtları zaman içinde farklı yetişkinlere farklı anlamlar açabiliyorsa, ağızdan ağza aktarılan ya da iyi yazılmış masalların çocuklarla ve hatta yetişkinlerle böyle bir ilişkisi vardır. Ancak burada edebiyat eleştirmeni çocuklardır.

Son olarak Dawkins’in çocuklara, masalın gerçeküstü öğelerinin mistisizme götürdüğü için yerine salt bilimsel düşüncenin öğretilmesi gerektiği teziyle ilgili bir şey söylemek istiyorum. Dawkins, bilimin ilerleyişinin sezgiye ve hayal gücüne dayandığını unutmuşa benziyor. Ona Marx’ın bir sözünü hatırlatmak istiyorum: “Eğer öz ve görünüş tamamen örtüşseydi, bilime gerek olmazdı.”

Bilim, görünenden yola çıkarak, görünenlerin arkasında görünmeyen yasaları hayal etme gücüne dayanır. Yoksa kütle çekimi ya da termodinamik yasalarına sahip olabilir miydik? Ya da belirli bir yasayı çürütüp geliştirebilir miydik? Görünenin arkasındaki görünmeyen yapıyı, ruhun derinliklerini, kendini ya da başkasını anlamayı ve tanımayı gelişmiş bir hayal gücü sağlar; hayal gücü de, öncesinde yetişkinlerce tespit edilmiş bir ahlaki öğretiyle değil, çocuğun, insan varlığı yavrusunun kendi özsel güçlerinin özgür gelişimiyle olur. İyi edebiyat olarak iyi masallar ve fantastik öyküler de bunun en uygun araçlarından biridir.

Mehmet Barış Akbayrak –  http://bianet.org/biamag

Radikal’in Ardından… – Pınar Öğünç

"Asker Doğmayanlar" kitabını hazırlayan Pınar Öğünç
“Asker Doğmayanlar” kitabını hazırlayan Pınar Öğünç

Uzun lafın kısası, sekiz senedir çalıştığım Radikal’den atılmış olmamdır. Bu vesileyle uzatıp biraz kişisel, biraz da hiç kişisel olmayan birkaç kelam etmek isterim yine de. Şurası net ki, Radikal’in kâğıt baskısına bugün itibarıyla son vermesi teknik bir yöntem değişikliğinden çok daha fazlasını işaret ediyor. Dijital yayınla birlikte, 2006’dan beri farklı servislerde ve konumlarda sürdürdüğüm işime son verilmesinin de beni aşan bir mânâsı var. Son görüşmede Genel Yayın Yönetmeni Eyüp Can’ın söylediği iyi bir özet; dijital Radikal artık üretimi finanse edemeyecek. Bu, içerik üretimi için ayrılan kaynağın asgariye indirilmesi, ‘havuz’ denilen şirket içi paylaşım formüllerinin işletilmesi, özetle öncelikli olarak üretime dayanmayan bir gazetecilik anlamına geliyor.

Saydıklarım sadece Radikal’in meselesi de değil. Türkiye’de dijital medya, daha çok okunma arzusuyla etik kaygıları ihmal etmenin normalleşebildiği, kâğıda basılmaması tercih edilecek haberleri ‘kaldıran’, editöryal denetimin hız ve insan eksikliğinden dolayı daha da gevşediği bir mecra olarak serpildi. Sektörün bildik sömürü yöntemlerine yenilerini ekleyen bu yeni medya âleminin, şu ara dönemde işveren açısından kârlı olmamasının ceremesi de çalışana kaldı. Kadro giderek daraltıldı, esnek çalışma koşulları dayatıldı (kalan arkadaşlar bununla boğuşacak), internet medyası güvencesizliğin sistematik olarak teşvik edildiği bir alan haline geldi, ‘Parasız yazar mısın?’ diye sorabilme cüreti gelişti. Tüm bunları haktan, emekten yana durarak eleştirdiğinizde de, size açıktan ya da örtük biçimde dünyada medyanın gittiği yeri göremeyen, ‘çağdışı’ gazeteci muamelesi yapılabildi. Dünyada gazeteciliğin gittiği yer, dijitalin imkânlarıyla zenginleşmiş özgün içeriğin, dilin, inceliğin velhasıl üretimin kıymetli hale geldiği yer oysa ki. Zaten basın özgürlüğü konusunda tarihinin en sancılı dönemlerinden birini yaşayan Türkiye de bunu keşfedecek diye ümit edelim.

Kâğıtsız hâli ‘Yine bildiğiniz Radikal’ diye tanıtılıyordu, aklıma takıldı. ‘Bildiğiniz Radikal’ nasıldır? Kuracağınız iyi cümleler vardır, muhtemelen tartışılacak yanı da çoktur. İçindeyken eleştirel durmaya gayret eden biri olarak büyük kısmına iştirak de edebilirim. Şahane insanlarla birlikte çalışma fırsatı bulmam, her şeye rağmen Radikal’in hayatımdaki mühim duraklardan biri olması buna engel değil. Diyeceğim şu ki, ‘bildiğimiz Radikal’i tartışalım ama birbirimizi de kandırmayalım, bundan sonrası başka bir yer.

Bu sekiz yılda yazdıklarıyla, söyledikleriyle bana güç veren, berbatlıkların ortasında yalnız olmadığımı hissettiren (ki dünyada inandığım değerlerin en büyüğü, insani ve de politik dayanışma duygusunun özüdür bu kanımca) okurlara teşekkürümü hakkıyla anlatmayı becerebilsem keşke. Yazmaya işte bu güçle devam edeceğim.

21 Haziran 2014
Pınar Öğünç ( www.pinarogunc.com)

Not: pinar.ogunc @ radikal.com.tr hesabı bir süre sonra kapanacaktır. Bundan sonrası için: pinar @ pinarogunc.com.

“Metal kaşık kullanmanın yemeği bozacağı doğru mu?”

tahtakasikSoru

Selam Güneşin,

Gıda farkındalığı arttıkça dile getirilen önerilerden biri bu. Sözlü aktarılan bilgilerin inciğini cinciğini çıkarmayı severim, bu konuyu araştırmaya da senden başlayayım dedim.

Metal kaşık kullanmanın yemeği bozacağı, tadını mı kaçırır, vitaminini mi öldürür, ömrünü mü kısaltır bilemem, iddia ediliyor, doğru mu?

Kazan kepçe bir şey kaynatıyorum misal, arkadan müdahale geliyor: “Tahta kaşık kullansan daha iyi olurdu.” Ama kazan da çelik, onu değiştirmeden kaşığı değiştirsem bir işe yarar mı? Hem ben sebzeleri de bıçakla doğradım?

İçinde beklemesiyle mi alakalı bunun zararı? Yoksa tılsımlı gibi mi? Kaşığı soktun büyüsü bozuldu gibisinden? “Yoğurda metal kaşık değdirirsen o yoğurt sulanır” diyen var.

Her gıda için geçerli mi? Ekmek mayası mesela. Bakteri bu sağı solu belli olmaz, zaten zor zanaat maya beslemek, keyfi kaçmasın diye yaklaştırmıyoruz biz kendisini yemek takımına.

Çeşit çeşit metal var sonra, o iş ne olacak?

Lezzetli günler dilerim,

Rumuz: Kendin Pişir Kendin Ye

 

Yanıt

Sevgili Kendin Pişir Kendin Ye,

Bu sorunu soralı bayağı bir zaman oldu, ben cevaplayana kadar kimbilir ne yoğurtlar sulandı, ne reçeller kaynadı… Kusuruma bakma, işte güneşinesor’un da soracağı birileri, bir yerleri var elbet.

Bu metal konusu bayağı incelikli bir konu. Mesela bal da metal kaşıkla alınmaz. İlla ya tahta, ya da o beğenmeyip burun kıvırdığımız plastik.

Ben de kısa bir araştırma yaptım senin için, çok dişe değer bir sonuç bulamasam da (illa ki vardır, bana rastgelmemiştir), okuduklarımın bütününden çıkardığım sonucu paylaşayım:

Metal elbette kimyasal reaksiyona teşne bir madde. Nerede asit, baz, alkol görse gönlü kayar. Metal’in hangi metal olduğuna göre de değişir elbette ama, genel kural sanırım şöyle: İçinde herhangi bir reaksiyon olan gıdaya (mayalar buna dahil), yoğun kimyasal bileşikler bulunan gıdaya (örneğin bal buna dahil), reaksiyon sırasındaki gıdaya (reçeldir, salçadır) metal değdirme.

Ha, diyeceksin kazan ne olacak? Burada da kilit “karıştırma” eyleminde. Karıştırma eylemi bir çeşit reaksiyon başlatıcı, çoğaltıcı sayılıyor. Kaldı ki eskiden kalaylı bakır kazanlar bu iş için tercih edilirmiş en çok. İşin ilginç yanı, bakır düz haliyle zehirleyici etki yaparken kalaylıyken herhangi bir metalden çok daha sağlıklı.

Salataya gelince, bambu bıçaklar çıktı şimdi, marul kıvırcık gibi malzemeleri onlarla kesmek veya elle parçalamak en doğrusu. Diğerleri için el mahkum bıçakla keseceksiniz ama kırt kırt yemek de iyi bir fikir olabilir, dişlere de iyi gelir.

Bu arada, şunlar da var:

  • Demir döküm tencerelerin pişerken gıdanın değerini artırdığı söyleniyor, tavsiye ediliyor. Kullanım sonrası yıkanıp kurutulmalı ve zeytinyağı gibi bitkisle bir yağ ile yağlanmalı, paslanmaması için.
  • Ahşap kaşıkların mutlaka çok tizit kullanılması gerektiğini, özenle temizlenmesi ve mutlaka kurutularak saklanması gerektiği söyleniyor. Asla bulaşık makinasına atılmamalı.
  • Toprak kapların da her kullanımdan sonra muhakkak çok özenle temizlenmesi ve kurutulması gerektiği ifade ediliyor.

Belki bu yazıyı okuyup bu konuda bilgi sahibi olan niceleri öneriler getirirler…

Sağlıklı mutfak üretimleri diliyorum.

Güneşin

Sor vatandaş sor! Ekolojik yaşamda her soruya beş cevap kampanyası başlıyor!

GÜNEŞİN’E SOR, CEVABINI AL!

Organik ürünler neden bu kadar pahalı? Organik ürünler gerçekten organik mi?, Köyde canınız sıkılmıyor mu?, Buzdolapsız mutfak olur mu?, Evde çöpleri ayırsam ne işe yarar, gittiği yerde hepsi birbirine karışıyor?, Katkılı gıdalar neden zararlı?, Dünyayı ben mi kurtaracağım? Çocuğun karma aşısı geldi, yaptırayım mı?, Cemreler hala düşüyor mu?, Nasıl çiftçi olurum?, Nereden tohum bulurum? Hem yoga yapıp hem et yiyebilir miyim? Akdeniz Fokları yok olsa ne olacak?, Çobanlık trend olmuş, doğru mu? Ben vejeteryan oldum ama annemler bilmiyor, onlara nasıl söylerim?, Yeşil zeytin ile siyah zeytin ağaçları arasındaki 5 fark? Gönüllü çalışasım var ama nerede? Dolunayda saçımı kestirirsem kel mi kalırım?  Homeopati mi dedin? Buyur?!….

Ve daha nice enteresan sorunun cevaplarını bulup buluşturacağız bu köşede.

Soruları hazırlayın, [email protected] adresine yollayın ve bekleyin, artık ne çıkarsa bahtınıza…

Güneşinesor, verdiği cevaplardan mesul değildir.

(Yeşil Gazete)

 

Kenyalı kabileler ineklere kalaşnikofla karşı koyuyor

vice.com’da Wil Crisp imzasıyla yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Aynur Özcan‘ın çevirisiyle sunuyoruz

* * *

Biz kaldırımsız yolda ilerlerken Maasai (Maasai bölgesinde yarı göçebe hayat süren yerli halk) taksi şoförümüz çukurlara sert bir bakış fırlatarak: “Yolun bu tarafı tam pusu kurmalık.” diye uyardı. “Çalıların arkasında arabaya bir adım mesafede 50 insan bekliyor olsa ruhumuz duymazdı.” diye ekledi.

İki Turkanalı çoban, birinin elinde kalaşnikof diğerinin ise geleneksel bir sopa ve bir ekicholong (bir tür tabure)
İki Turkanalı çoban, birinin elinde kalaşnikof diğerinin ise geleneksel bir sopa ve bir ekicholong (bir tür tabure)

Tam bu noktada gerçekten ciddi bir pusu tehdidi olup olmadığını ya da taksi parasını yükseltmek için şoförün bir tehlike hissi yaratmaya çalışıp çalışmadığını pek anlayamadım. “Yolun ilerisinde pusularıyla daha fazla ün yapmış bir yer var. Ama merak etmeyin. Yanımızda büyükbaş hayvan olmadığı için güvende oluruz.”

Gideceğimiz yer Kainuk adında ineklerle ilgili şiddet konusunda kötü ün yapmış küçük bir köy. Bu köy, iki kabilenin büyükbaş hayvanlarla ilgili yüzyıllardır husumetlerinin olduğu, işgal altındaki bölgenin sınırındadır. Son aylarda da ciddi bir kuraklığın etkisiyle ve büyük miktarda petrol bulunmasıyla gerginlik iyice tırmanarak şiddet olayları son derece artmıştır.

Kainuk köyünden bir Turkana kadını rakipleri Pokotlar ile aralarındaki anlaşmazlıkları anlatıyor
Kainuk köyünden bir Turkana kadını rakipleri Pokotlar ile aralarındaki anlaşmazlıkları anlatıyor

Bu yılın Ocak ayında Tullow Oil adındaki İngiliz petrol şirketi, Turkana bölgesinde yedinci kuyusunu başarılı bir şekilde açtıklarını duyurdu. Son bulgularla Tullow’un bölgede ulaştığı ham petrol miktarı 600 milyon varili buluyor. Uzmanlara göre bir milyarlık varil potansiyeli daha mevcut. Petrol endüstrisi uzmanları keşiflerin bölge için “dönüştürücü” olacağını ancak bunun daha refah, barışçıl bir toplum ya da kabile ve hükümet güçlerinin kaynaklar üzerinde ölümcül çatışmalara girdiği çirkin bir savaş senaryosu anlamına gelip gelmeyeceğini bekleyip görmek gerektiğini ifade ediyorlar.

Ticari üretim henüz başlamamış olmasına rağmen, petrol artışı gayrimenkul fiyatlarının artışına yol açarak, ekonomik göçü hızlandırarak ve eski sınır kavgalarını alevlendirerek bölgedeki gerilimin yükselmesine şimdiden yol açmış durumda.

Kainuk yolundayken Lokichar kasabasından bir Turkana kadını, Turkanaların rakibi olan Pokotların yeni bulunan petrol zenginliğine ulaşmak ve Turkanaları bölgeden uzaklaştırmak amacıyla Turkana köylerine saldırılar düzenlediklerini aktardı. Aynı kadın “Pokotların bizim hayvan ve topraklarımızda her zaman gözü vardı. Şimdi de petrolümüze göz diktiler.” diye devam etti.

Petrol keşiflerinin daha fazla şiddete yol açacağını düşünen tek kişi bu kadın değil. Kenya Senato Sözcüsü ve Turkana eski milletvekili David Ekwee, çatışmaların hızlı bir şekilde artabileceği ile ilgili endişelerini dile getirdi. Gelir paylaşımı ve gayrimenkul sahipliği konuları hızlıca ve adil bir şekilde çözülmezse durumun kötüleşerek Nijerya’dakine benzer şekilde petrol isyanına dönüşebileceği konusunda uyardı.

2 Turkanalı çoban develerini güdüyor
2 Turkanalı çoban develerini güdüyor

Aynı görevli konuşmasının devamında şunları söyledi: “Kabileler haksızlığa uğradıklarını düşünürlerse ortalık kan gölüne dönebilir. Turkana gibi bölgelerde sorunlar yüzeyin hemen altında uzun süre bekleyebilir. Ve bir gün tek bir olay isyana dönüşebilir, tıpkı bir kibritin büyük bir yangına yol açması gibi.”

Bugün süren çatışmalar daha çok, otomatik silahlı yüzlerce kişiyi harekete geçirebilen hayvan baskınlarından oluşmaktadır ve birçok kişi tarafından bu olaylar iki bin hayvanın el değiştirmesi olarak görülebilmektedir.

Her iki kabile de bölgenin kontrolünü eline geçirmek için arada bir diğer köylere saldırılar düzenlemektedir. Kasım ayında bir olayda tüm köy ve polis merkezi yaklaşık bir hafta boyunca silahlı adamlar tarafından kuşatılmıştı. Resmi organlar helikopterle yiyecek dağıtmak ve ele geçirilen bir gazeteciyi kurtarmak zorunda kalmıştı.

En sonunda Kainuk köyüne vardığımızda uzun ve güçlü bakışlı bir kadın, eskiden durumun bu kadar kötü olmadığını söyledi. “Kalaşnikofun kullanılmaya başlanması 80’lerde oldu ve bu da durumu kötüleştirdi.” diye devam etti.

Köye, hükümet tarafından “bölge şefi” sıfatıyla atanan Sarah Lochodo, köyün girişindeki ilan panosunda bir çocuğun ödevine yardım ederken resmedilmektedir. Sarah 2002’de Bölge Şefi Yardımcısı olarak atanmasından bu yana, kabile sorunlarını şiddet içermeden çözme üzerinde çalıştığını ve kendini korumak için genelde yanında silah taşımak zorunda olduğunu söyledi.

Köyün orta yerinde yere uzanarak dinlenmeye çekilmiş bir Turkanalı
Köyün orta yerinde yere uzanarak dinlenmeye çekilmiş bir Turkanalı

Bununla birlikte şu an için çocuklar Kainuk’un tozlu sokaklarında oynamakta ve yaşlı adam yolun kenarında uyuklamaktadır. Mekan gayet sakin gözükmektedir. Bunu Sarah’a söylediğimde, daha bu sabah Pokotlu silahlı adamların bir Turkana kamyonunu alıkoyduklarını ve bir önceki gün köyün çobanlarından bazılarına saldırı yapıldığını aktardı. “Saldırıya uğradığımızda ben de hayvanlarını otlatan adamlarla birlikteydim. Bu aralar köyde sular epey ısınıyor.” dedi Sarah.

Sarah bana yüksek gerilim nedeniyle köyün erkeklerinin hayvanları erkenden getirmek zorunda kaldıklarını ve kadınların da köyün batısına çalışmaya gitmekten korktuklarını söyledi.

Sarah köyde bize rehberlik eden çocuğu çağırarak tanıştırır. John Kalimon, evvelsi gün Pokot saldırısına uğrayan çobanlar arasındadır. Çocuk: “Köyün üç yüz km güneyinde komşularımızca karşılandık.” dedi ve “komşu” sözcüğünü telaffuz ederken gülümsedi.

“Saklandıkları yerden bize ateş ettiler ve arkadaşlarımdan birini çenesinden vurdular. Yere yattık ve ekmeğimiz için mücadele ettik.”
John Kalimon çoban olmasının yanısıra Kainuk’un hükümet tarafından silahlandırılan ve hayvan pusucularına karşı mahallesini korumak için eğitilen köylülerden oluşan gayriresmi savaş gücü olan beş Kenya Polisi İhtiyat (KPİ) gönüllüsünden biri. Son birkaç yıldır bir dizi Kenyalı politikacı, köylülere savunma teknikleri öğretip otomatik silahlarla silahlandırmanın Turkan bölgesindeki kanı durdurmak yerine daha da arttırabileceği uyarısında bulundu. Tüm bu uyarılara rağmen KPİ’nin dağıtılması ya da silahsızlandırılması çabaları sürekli sonuçsuz kaldı. Bunun temel nedeni, KPİ sistemine karşı çıkan her politikacının, taşıyabilecekleri kadar çok silah taşımayı seven bölge insanlarının desteğini kısa sure içinde kaybetmesidir.

Çocuklar Kainuk kasabasından köye toplama suyu taşıyor
Çocuklar Kainuk kasabasından köye toplama suyu taşıyor

John Kalimon şunları söyledi: “Kainuk gibi köylerin korunması için benim gibi gönüllülere ihtiyaç var. Resmi güvenlik güçleri normal köylüleri korumak için hiçbir şey yapmıyor.”

Bölgede yoğun petrolün bulunması ve artmaya yüz tutan şiddete rağmen Kalimon, uzun vadede umutlu bakıyor. Ona göre bölgede yeni bulunan petrol sayesinde çocuklar ileride daha iyi eğitim alabilecek. Bu da sonunda kabile savaşlarının gündemden düşmesine yarayabilecek.

Kalimon petrolün allahtan hediye olduğunu söyledi ve devam etti “Burada gördüğünüz çocuklar 20 yıl içinde petrol parasıyla eğitilmiş olacaklar. Bu kavga dövüşün bize ne kadar zarar verdiğini kavrayacaklar ve hayvanlar için insan öldürmeyle ilgilenmeyecekler.”

 

Yeşil Gazete için çeviren: Aynur Özcan

Metnin orijinali : vice.com/kenyas-oil-boom-fighting-over-cows-and-kalashnikovs

(vice.com, Yeşil Gazete)

 

Yeşiller / Sol : 12 Eylül yargılaması yeni başlıyor

12 Eylül’le ilgili olarak Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya aleyhine açılan davanın ısrarlı takipçisi olan Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi bir açıklama yaparak Evren ve Şahinkaya için verilen kararın son değil, başlangıç olacağını söyledi.

ysgp-dava12 Eylül davası dört paşadan ibaret değildir, 12 Eylül tüm kurumları ile yarattığı hukuk ile devam etmektedir. Anayasası hala yürürlüktedir ” denilen YSGP açıklaması şöyle:

 

12 EYLÜL’ÜN YARGILANMASI BİTMEMİŞTİR, AKSİNE ŞİMDİ BAŞLAMIŞTIR

Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen ve 12 Eylül cuntasının sağ kalan iki tertipçi paşasının yargılandığı dava, dosyada sanık iki paşaya, müebbet hapis cezası verilerek ve askeri tüm ünvanları ellerinden alınarak karara bağlandı.

Başından beri bu davanın takipçisi olan Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi olarak bizler, bu kararla 12 Eylül’le hesaplaşmamızın bitmediğinin bilincindeyiz.

Davayı küçümseyerek, hiçleştirerek, “Ankara’da piyes oynanacak”, “mahkum bile olamayacaklar”, diye başlayıp şimdi de “iki yaşlı paşanın mahkumiyeti miydi 12 Eylül” sözleri ile hala düştükleri durumun farkında olmayan, maksimalist gerekçelerle, mağdur yakınları ile alay etmeye kadar işi götüren tüm kamuoyuna diyoruz ki;

12 Eylül yargılanması süreci bitmemiştir, bitirmeyeceğiz ve arkasını bırakmayacağız.

Duruşma savcısının verdiği mütaala bile, davayı küçümseyerek hiçleştirmeye çalışanların içinde bulundukları durumun vehametini ortaya koymaktadır. Savcı, mütaalasında darbenin kotarılıma süreçlerini, kontrgerillayı ve halk içinde işlenen cinayetleri sıralamış, neredeyse 12 Eylül öncesi toplumda infial yaratan tüm toplu kıyımların, darbeyi hazırlamak için yapılmış işler olduğunu belirtmiştir. Maraş ve Çorum olaylarını, 1 Mayıs taksim katliamını, MSP Konya mitingini ve daha birçok faili meçhulü, milli güvenlik komitesi ve paşalarının darbe zemini yaratma planlarının parçası olarak mahkemeye açıkça, delilleriyle birlikte sunmuştur.

Gerekçeli karar henüz yazılmamıştır. Mahkemenin kararını hangi gerekçelerle topluma anlatacağını bilmiyoruz.

Sanık avukatları, 12 Eylül rejiminin bir sistem olduğunu ve günümüze kadar devam ettiğini, o mahkemede yargılananın “bu sistem” olduğunu savunmalarında dile getirerek mahkemeye hiza vermeye kalkışmıştır ve aslında bizim de doğruladığımız önemli bir şeye işaret etmişlerdir.

12 Eylül davası dört paşadan ibaret değildir,

12 Eylül tüm kurumları ile yarattığı hukuk ile devam etmektedir. Anayasası hala yürürlüktedir.

12 Eylül Anayasasına dayanılarak ve oradan alınan cesaretle çıkartılan tüm yasalar ortadadır. Rejim şimdiki hükümetin de yönetimine esas aldığı ve sonuçlarının tüm halkımızca da görüldüğü yasaları ve kurumları ile devam etmektedir.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi olarak, avukatlarımızla ve tüm üyelerimizle birlikte bizler, bundan sonra; 12 Eylül’ün hukuku ve tüm kurumları ile teşhiri, Ankara’da verilen bu sembolik önemdeki mühim kararın hücre hücre tüm kurumlarda, yasalarda ve mağduriyet sahalarında devamının getirilmesi için çalışmaya devam edeceğimizi bildiriyoruz.

Bunun için;

Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’nın, ellerinden alınan askeri rütbelerinin gereğinin hüküm kesinleşmeden tedbiren yerine getirilerek, ünvanlarının bugüne kadar sağladığı tüm olanaklardan yararlanmalarının hemen önüne geçilmelidir. Kenan Evren’in Cumhurbaşkanı olmasından kaynaklanan tüm imtiyazlarının da sona ermesi için meclisi aciliyetle göreve davet ediyoruz.

Gayrı meşruluğu mahkemece ilan edilen 12 Eylül yarattığı tüm kurumlarla derhal ortadan kaldırılmalıdır.

Anayasası, yasaları ve rejimin tüm uygulamaları gayri meşrudur.

Darbenin ve rejimin tüm mağdurlarının, tedavisi mümkün olamayan yaraları hiç olmazsa sarılmalı, zararları da bir an önce karşılanmalıdır. Devlet tümünden özür dilemeli ve açıkça ve siyaseten darbeyi tüm kurumları ile gayri meşru ilan ettiğini halka duyurulmalıdır.

Tüm okullardan, cadde ve sokaklardan darbeci paşaların isimleri kaldırılmalıdır. Bunun için hükmün kesinleşmesi gerekmez. Bu paşalar halkın vicdanında da mahkemede de zaten mahkûm olmuşlardır.

Darbeden sonra yurtdışında yaşamak zorunda bırakılan tüm siyasi hükümlülerin mahkumiyet kararları geçersiz ilan edilmeli ve ülkeye dönüşlerinin önündeki engeller derhal kaldırılmalıdır, askerliğini yapmamış olanlar bu zorunluluktan muaf tutulmalıdır.

Yıllarca tutuklu olarak cezaevlerinde yatırılan, gayri meşru hukukun ceza vererek mahkûm ederek yıllarca zindanlarda tuttuğu tüm mağdurların masumiyetleri ilan edilmelidir. Tutsaklık sürelerinin tamamı sigortalı sayılarak, hak edenlerin emekli olabilmeleri için gerekli yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

Gözaltında kaybedilenlerin, gayri meşru hukukun yargılayarak idam ettiği tüm arkadaşlarımızın ailelerinin zararları tazmin edilmeli,kayıpların ailelerine çocuklarının, kardeşlerinin mezarlarının yerleri derhal gösterilmelidir.

Sakat bırakılan tüm mağdurlara hem tıbbi hem psikolojik yardım yapılarak, malulen emekli edilmeleri sağlanmalıdır.

Lokal işkencecilerin tümü zamanaşımı kaydı olmaksızın yargılanmalı ve cezalandırılmalıdır.

Kürdistan coğrafyasında yavaş yavaş ortaya çıkan tüm toplu mezarların yerleri bulunmalı, kayıpların kimlikleri tespit edilmelidir. Diyarbakır cezaevi 12 Eylül faşizminin utanç müzesi yapılmalı ve gelecek kuşakların hafızasına dönemi unutturmayacak şekilde kazınması sağlanmalıdır.

12 Eylül tüm kurumları ve yarattığı hukukla gayri meşru ilan edilerek; anayasa derhal lağvedilmelidir. Demokratik bir anayasa yapılması için tüm siyasi partiler seferber olmalıdır. Başta YÖK yasası ve terörle mücadele yasası olmak üzere, 12 Eylül hukukunun yarattığı ve ülkenin gelişmesinin, insan haklarının ve demokrasinin önünde engel teşkil eden bütün 12 Eylül yasaları derhal değiştirilmelidir.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi olarak, 12 Eylül rejiminin tüm kurumları ile üzerimize boca ettiği tüm mağduriyet alanlarının ortadan kaldırılabilmesi için yapılabilecek tüm işlerin takipçisi ve karınca savaşçısı olacağımızı buradan bir kez daha ilan ediyoruz. Bu kavga henüz bitmemiştir, yeni başlamıştır. Tüm demokratik kamuoyunu işbirliğine ve ortak çalışma hedefine çağırıyoruz.

Birlikte ve yorulmadan yola devam.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eş Sözcüleri

Sevil Turan- Naci Sönmez

Fırtına Vadisi’nin taşları yağmalanıyor

Dünyanın korunması gereken 200 ekolojik bölgesi arasında gösterilen Fırtına Vadisi’nden iş makineleriyle gelişigüzel taş çıkarılması tepki yarattı.

fırtına

Dünya Doğayı Koruma Vakfı’nın (WWF) koruma altına alınması gereken 200 ekolojik bölge arasında gösterdiği ve yıllar önce yöre halkının verdiği mücadeleler sonucu hidroelektrik santral yapımından kurtulan Rize’nin Fırtına Vadisi‘nde, dere yatağından gelişigüzel taş alınması tepki çekti. Fırtına Vadisi Derelerin Kardeşliği Platformu üyeleri ile CHP İl Genel Meclis üyesi Mustafa Buçan’ın başvurusu üzerine dereden taş alımı durduruldu.

Doğan Haber Ajansı’nda yer alan habere göre, Ardeşen ile Çamlıhemşin ilçeleri arasındaki Yamaçdere Köyü yakınlarında Fırtına Deresi’nden iş makineleri ile taş alımı yapıldığı haberini alan Fırtına Vadisi Derelerin Kardeşliği Platformu üyeleri ile CHP İl Genel Meclis üyesi Mustafa Buçan bölgeye giderek incelemede bulundu. Dere yatağından izinsiz olarak taş alındığını iddia eden grup Jandarma’ya haber verdi, gelen ekibin tutanak tutmasının ardından da Pazar Bölge Adliyesi’ne suç duyurusunda bulundu. Bölgede dere yatağından taş alımı durduruldu, olayla ilgili yasal inceleme başlatıldı.

‘Yasak ama her gün geliyorlar’

Fırtına Vadisi Derelerin Kardeşliği Platformu üyesi Saltuk Deniz, yasak olmasına rağmen taş alımının yapıldığı koruma altındaki Fırtına Vadisi’nde çalışmaları takip edeceklerini belirterek, “Malzeme alımının yasak olması ve bu nedenle yapılacak çalışmalar için ruhsat verilememesine rağmen keyfi olarak verilen sözlü izinler ve yasal kılıf sağlamak için verilen geçici izinlerle Fırtına deresinden malzeme alınmaya çalışılmaktadır. Başbakanlık genelgesi ile kum ve çakıl çıkarma yönetmeliklerine göre malzeme çıkarılması yasak olan dereden her gün malzeme çıkarmaya çalışıyorlar. Buna izin vermeyeceğiz, Fırtına Vadisi’nin bozulmasına müsaade etmeyeceğiz” diye konuştu.

(DHA)

İstanbul’a şiddetli yağış geliyor

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Afet Koordinasyon Merkezi (AKOM) bir saat içinde şiddetli yağış beklendiğini açıkladı.

yağış

Açıklamada şunlara değinildi;

“Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nden alınan bilgilere göre İstanbul’u 1 saat içerisinde Batı ve Güneybatı yönlerinden başlamak üzere şiddetli gök gürültülü sağanak yağışın etkilemesi beklenmektedir.

Yağışların yerel etkili olması, dolu ile karışık sağanak şeklinde yağacağı tahmin edilmektedir.

Kısa süreli ve metrekareye 50 kg üzerinde yağması beklenen yağışlar, su baskınlarına neden olabilecektir. İstanbul Büyükşehir Belediyesi / AKOM, yapılan tahminler doğrultusunda alarma geçerek bütün birimleri uyardı. Başta İSKİ, İtfaiye, Yol Bakım birimleri olmak üzere tüm İBB birimleri görevlerinin başında, olası olumsuzluklara karşı hazır bekletiliyor. Trafikte yaşanabilecek olumsuzluklara karşı vatandaşlarımızın ve sürücülerin tedbirli olması ve gerekli tedbirleri alması öneriliyor. Yağışların özellikle bu gece ve Cuma gününe kadar etkisini devam ettirmesi bekleniyor”

(Yeşil Gazete)

Pakistan’da aşırı sıcaklar: 53 kişi öldü

Pakistan’ın güneyinde bulunan Sind eyaletinde 53 kişi, aşırı sıcaklar nedeniyle yaşamını yitirdi.

hot_weather

Sind eyaletinin Sehwan bölgesindeki devlet hastanesinin başhekimi Dr. Moeen Siddiki, gazetecilere yaptığı açıklamada, aşırı sıcaklardan rahatsızlanan çok sayıda kişinin tedavi altına alındığını, 8 kişinin yaşamını yitirdiğini söyledi.

Serinlemek için nehre giren 17 kişinin de boğulduğunu beliren Dr. Siddiki, bölgede sıcaklar nedeniyle ölenlerin sayısının 53’e yükseldiğini ifade etti.

Sıcaklığın 48-50 dereceye ulaştığı bölgede geçen hafta da 28 kişi yaşamını yitirmişti.

(Yeşil Gazete)

Şırnak’ta çiftçilerden elektrik isyanı

DEDAŞ’ın sayaç okuması yapmadan Çiftçi Kayıt Sistemi’ndeki arazi miktarına göre elektrik borcu çıkarmasını protesto etmek için çiftiler traktörlerle Silopi-Habur yolunu ulaşıma kapattı.

ciftcilerin_yol_kapama_eylemi_sona_erdi_h19227

Şırnak’ın Silopi ilçesinde çiftçiler, kendilerine DEDAŞ’ın sayaç okuması yapmadan Çiftçi Kayıt Sistemi’ndeki arazi miktarına göre elektrik borcu çıkarması ve bakanlar kurulu kararıyla destekleme primlerine el konulmasını protesto etmek için Silopi-Habur karayolunda eylem yaptı. Sabah erken saatlerinde traktörlerle köylerden ilçeye gelen yüzlerce çiftçi, tarihi İpekyolu’nu trafiğe kapattı.

İpekyolu üzerinde yaklaşık 2 saat süren yol kapatma eyleminde, karayolunda araç kuyruğu oluştu. Yol kapatma eylemi sırasında bölgeye çok sayıda polis ve akrep tipi zırhlı araçlar sevk edildi. Eylem yapan çiftçilere BDP yöneticileri de destek verdi.

Emniyet yetkililerinin yolun açılması için çiftçilerle yaptığı görüşmeler sırasında polis ve çiftiler arasında kısa süreli gerginlik yaşandı. Yapılan görüşmelerin ardından yolu trafiğe açan çiftçiler, yetkililerin gelmemesi üzerine bu duruma tepki göstererek İpekyolu’nda 2 ayrı noktada tekrar yolu çift yönlü trafiğe kapattı. DEDAŞ binası önünde toplanan çiftçilerle İlçe Emniyet Müdürü Mehmet Zeki Sezer’le yaptıkları görüşmeler üzerine yol tekrar trafiğe açıldı. Bir grup çiftçi İlçe Kaymakamı Suat Demirci ile elektrik sorunlarına ilişkin görüşme gerçekleştirdi. Çiftçi temsilcileri, Demirci’ye sorunlarının çözülmesini iletti.

(DİHA)