Ana Sayfa Blog Sayfa 3934

“Adrasan yangını iklim değişikliğinin yeni sonucu”

Adrasan’da haftasonu çıkan ve 18 saat sonunda söndürülebilen yangınla ilgili Antalya Isparta Burdur Denizli Kaş Platformu (A Platformu) bir açıklama yayımladı. Platform, yangının asıl sebebinin küresel iklim değişikliği olduğunu belirtti.

adrasanda-yangin-buyuyor-IHA-20140628AW130521-2-t

Yangın sonrası bölgede bulunan A Platformu’nun verdiği bilgilere göre Adsrasan’da Likya yolu civarında öğrel saatlerinden başlayan yangın 120 hektarlık alanı yok etti. Ormanın yanı sıra  3 otel, 2 hediyelik eşya dükkanı da tamamen yandı; pansiyon, günübirlik tesis, bungalov, büfe gibi işletmelerin etrafındaki bahçe- çalılıklar zarar gördü. Doğal kızılçamlıktan oluşan yangın bölgesine itfaiye 15 dakika sonra vardı, helikopterli müdahale ise ancak yarım saat sonra gerçekleşti.

Bir tane yangın söndürme aracı olan bölgede, yerel seçimler sonrası eski itfaiye ekibinin başka bir yere atandığı, yeni ekibinse bölgye yakından bilmediği söyleniyor. Ayrıca kıyıda yangına sırasında su almak için olması gereken yangın vanalarının olmadığı, gelen itfaiye araçlarının suyu Sarıkavak deresinden aldığı belirtiliyor.

A Platformu, ayrıca yangın başladığı zaman rüzgarın olmadığını, yangın ilk aşamada söndürüldüğü gerekçesiyle ara verildiğinde ise başlayan rüzgarın yangını hızlandırdığıı savunuyor.

Platform, ayrıca geçimini turizmden sağlayan bölge halkının mağdur olduğunu belirtiyor.

Platformu, Adrasan bölgesindeki yaraların bir an önce sarılmasını ve küresel iklim değişikliğinin engellenmesi için Türkiye’nin karbon salınımını bir an önce azaltmasını; kömür, petrol gibi doğaya zarar veren enerjilerin kullanılması yerine iklim dostu enerjilerin kullanımına geçilmesini talep ediyor.

(Yeşil Gazete)

Fatsa’da hukuksuz HES

Ordu Fatsa’daki iki dereden biri olan Bolaman/Şahsen deresi üzerinde Atilla Regülatörü ve HES’in inşaatı Ordu İdare Mahkemesi’nin iptal kararına rağmen devam ediyor. Fatsalılar Valilik ve Kaymakamlığ bilgi edinme hakkı kapsamında hukusuz inşaatı sordu.

Untitled-1

Suarı Müş. Müh. Enerji San. Tic. Ltd. Şti tarafından yapılmak istenen HES için  ‘ÇED gerekli değildir’ kararı çıkmış, bu karar  28 nisan 2014’te Ordu İdare Mahkemesi tarafından iptal edilmişti. Mahkeme kararıyla Ordu Valiliği’nin de faaliyetlerini durdurduğu şirket Fatsa Sulh Ceza Mahkemesi tarafından çevreyi kasten kirletmek suçlamasıyla 5 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Fatsalı vatandaşlar,  HES faaliyetinin çevresel, ekonomik, sosyal yönden geri dönülemez etkiler yaratacağı gerekçesiyle bilgi edinme hakkını kullandı ve imar izni olmadığı halde inşaatına devam eden HES’le ilgili Valilik ve kaymakamlığa hukuksuz inşaatın nasıl devam ettiğini sordu.

(Yeşil Gazete)

Mevsim anormallikleri organik tarım üreticilerini de vurdu

İklim değişikliğine bağlı mevsim anormallikleri dünyada olduğu gibi Türkiye’de de tarım verimliliğine darbe vurdu. Organik tarım yapan çiftçiler aşırı yağışlar ve kuraklığın rekolteye zarar vereceği konusunda endişeli.

tarım

Türkiye Ziraat Odaları Birliği’nin hazırladığı “2013-2014 Yılı Tarımsal Üretim Dönemi Kuraklık Risk Tahmin Raporu”, kuraklık,don ve sel nedeniyle tarımda ciddi kayıpların söz konusu olduğunu, bir kez daha gözler önüne serdi.

Küresel iklim değişikliğine bağlı mesim anormallikleri en fazla organik tarım yapan üreticiyi etkiliyor.Çünkü organik tarımda esas olan, bitkiye istediği ve gereği kadar su vermek .

shutterstock_72539902

Ege Bölgesinde, Kuşadası/ Davutlar’da organik tarım yapan Gürsel Tonbul, kışın ve erken ilkbahar yağması gereken yağmurların yağmaması, buna karşılık geç ilkbahar ve özellikle Haziran’da yağan yağmurların fayda getirmediği gibi, kuraklığın üzerine yeni sorunlar eklediğini; ekinlerde ve hayvanlar için ekilen kaba yemde çok ciddi rekolte ve kalite kaybına yolaçtığını söylüyor.Ege bölgesi’nin vazgeçilmezi zeytin ve üzümde de durum hiç farklı değil.Zeytin ağaçlarının ve bağların tane tutum zamanı yağan –alışılmadık şiddette ve zamansız-yağmurların oluşturduğu fiziki zarara ek olarak, sıcak ve nemli hava mantari hastalıklara yol açmış. Kimyasal kullanmadıkları için mantar ve böcekle mücadelede çok zorlandıklarını belirten Tonbul, aynı şeyin özellikle domates gibi tarla sebzelerinde ve meyve bahçeleri ile narenciyede de yaşandığını vurguluyor. Tonbul, normal koşullarda Ağustos ayında sıkıntı yaratan Akdeniz meyve sineği için şimdiden alarm halinde olduklarına dikkat çekiyor.

Bursa Karacabey’den Şaban Burhan da aşırı yağışlardan dertli.Son bir ayda çileğin yüzde 80’i, kirazın %90’ı kullanılamaz hale gelmiş.Nisan yağmurları mayıs-haziran döneminde “aşırı” yağdığı için zeytinde de ürün kayıplarının yüzde 50’nin üzerinde olduğunu söyleyen Burhan,hayvan yemi,buğday ve arpanın da aşırı yağışlar nedeniyle fazla büyüdüğü ve “yattığına” dikkat çekiyor.

İstanbul’un Çatalca ilçesine bağlı Binkılıç köyünde organik sebze ve yeşillik üreten Nazan Kurtan ise zamansız ve aşırı yağışlardan şikayetçi.Fazla yağış nedeniyle sebze ve yeşilliklerin yapraklarında sararma; özellikle fasülye çeşitlerinde de mantar hastalıkları artışına dikkat çeken Kurtan,iş gücü bakımından zorlandıklarını,kazamadıkları tarlaların yağışlar nedeniyle ot içinde kaldığını belirtiyor.

(Buğday/ Yeşil Gazete)

HDP’nin cumhurbaşkanı adayı Demirtaş

HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, resmen HDP’nin cumhurbaşkanı adayı oldu. 

selo

Demirtaş’ın adaylığı , bugün Ankara ’da Neva Palas Oteli’nde düzenlene basın toplantısında açıklandı.

Demirtaş’ın açıklamasından satır başları şöyle:

“Biz kampanya süresince de göstereceğiz ki tek başımıza kişi olarak aday değiliz, ilkelerimizle birlikte, temsil ettiğimiz kesimlerin duruşuyla, talepleriyle halk olarak Çankaya’ya adayız. Bir kişinin yasal olarak gösterme zorunluluğundan dolayı aday gösterildim. Yoksa bu kişilerden fazla bir meziyetim yoktur.”

“Başvuru gününe birkaç gün var, kaç aday çıkacak kestiremeyiz. Ama iki çizgi yarışacak: özgürlüğü, demokrasiyi, emeği, barışı, kardeşliği emeği temsil edecek olan biz; diğeri de devletçi, merkezi, elit gelenekle ‘en iyi devleti biz yönetiriz’ anlayışıyla yönetenlerin çizgisi olacak.”

“Devletin neşeli bir şekilde de yönetilebileceğini göstermek istiyoruz. Devletin iki yüzlü yönetim tarzını bitirmek istiyoruz. Devlet dediğimiz şey bizim korkmamız gereken bir mekanizma değildir. “

“Kadın aday yok “

Henüz kadın aday olmamasına da değinen Demirtaş, “Kadın özgürlüğü ve kadın kimliğinin savunusu, taleplerin dile getirilmesi açısından da tek çizgi bizim adaylığımızdaki ilkesel duruştur. Kadın aday yok ama kadın rengi kampanyaya damgayı vuracak” dedi.
Önce Barış ve Demokrasi Partisi’nde (BDP) Eş Genel Başkanı olan Selahattin Demirtaş, Abdullah Öcalan’ın önerisiyle Türkiyelileşme projesi olarak kurulan Halkların Demokratik Partisi’nde (HDP) de Eş Genel Başkanlığa seçilmişti.

Geçtiğimiz haftasonu gerçekleşen HDP Parti Meclisi (PM) toplantısında, Cumhurbaşkanlığı seçimleri için “kapsayıcı” bir isim bulamadığı için kadın adaydan vazgeçilerek Eşbaşkan Selahattin Demirtaş’ın cumhurbaşkanı adayı gösterilmesinde uzlaşılmıştı. Demirtaş’ın adaylığına Abdullah Öcalan ve KCK’nın da olumlu baktığı öğrenildi.

(Yeşil Gazete)

Ruh sağlığı hastaneleri hapishane gibi

Ruh Sağlığı Alanında İnsan Hakları Raporu’na göre, Sağlık Bakanlığı’na bağlı hastanelerde ruh sağlığı hizmetlerinin temelini “kapatma” anlayışı oluşturuyor. Denetimin olmadığı ortamlarda şiddet yaygın. Devlete ait yurt ve bakım evlerinden getirilen çocuk ve kadın hastaların çoğu ise cinsel taciz mağduru.

Ruh Sağlığında İnsan Hakları Girişimi (RUSİHAK), Türkiye’de ruh sağlığı alanındaki sivil izleme çalışmalarını kamuoyu ile paylaştı. İlk defa 2008 yılında gerçekleşen izleme raporunun 2011-2013 yıllarına ait ikinci kısmı, Türkiye’nin Sağlık Bakanlığı’na bağlı en büyük psikiyatri hastanelerinin bulunduğu İstanbul, Manisa, Elazığ, Adana, Samsun ve Ankara’yı kapsıyor. Zihin ve ruh sağlığı alanında hak temelli bir yaklaşımı yerleştirebilmek amacı ile çalışmalarını yürüten RUSİHAK raporuna göre “depo” olarak tanımlanan, izlemenin yapıldığı kapalı kurumlarda ağır hak ihlalleri yaşanıyor.

hastane

Hastalar ‘potansiyel suçlu’

İzleme çalışmalarını yürüten girişimin Genel Koordinatörü Şehnaz Layıkel’in belirttiğine göre, ruh ve sinir hastalıkları hastanelerinde sadece ilaç ve şok tedavisi uygulanırken, psikiyatristlerin çoğu hastaların biyolojik sorunları olduğunu düşünüyor. Raporda yer alan bilgilere göre de, ziyaret edilen tüm hastanelerde tedavi gören bireyler sağlıksız koşullarda tutulurken, sabah 6’da kaldırılıp bütün gün kapalı ortamda, çoğu kez de koridorlarda hiçbir şey yapmadan, televizyon izleyerek zaman geçirmek zorunda bırakılıyor. Hastalardan beklenen ise sadece düzeni bozmadan, sessiz sakin durmaları. Layıkel’e göre bu durum ciddi bir içe kapanma ve sosyal becerilerde gerilemeye yol açıyor.
RUSİHAK Proje Koordinatörü Nalan Erkem ve Proje Koordinatör yardımcısı Aysun Yavuz Dağıstanlı’nın açıklamasına göre ise ruh ve sinir hastalıkları hastanelerinde aşırı güvenlik sorunu var. Odalar genelde gün içerisinde kilitli tutulurken, psiko-sosyal engelliler potansiyel suçlu olarak görülüyor. Kurumlarda genelde koğuş sistemi hakim ve günlük hayat, hizmet alan kişiye göre değil, personelin tercihine göre şekilleniyor. Hijyen ise çok ciddi bir sorun. Banyolar toplu kullanılırken, kişisel mahremiyet hakkı insan onurunu zedeleyici olarak ihlal ediliyor. Kurumlar kapalı olunca her türlü ihlale açık hale geliyor.

Cinsel taciz mağdurlarının oranı yüksek

İzleme yapılan hastanelerde yatışların büyük çoğunluğunun istemsiz olduğu da bulgular arasında. Bu kapsamda dikkat çeken ise, tüm hastanelerde, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na bağlı yurtlar, bakım ve rehabilitasyon merkezlerinden getirilen ve yine istemsiz yatışı yapılan kız çocukları ve genç kadınların önemli bir kısmının taciz ve tecavüz mağduru olduğu. Ayrıca aileleri tarafından getirilerek, istem dışı yatışı yapılan kadınların önemli bir kısmının da ensest, taciz ve tecavüz mağduru olduğu, ancak bu durumun adli kayıtlara neden olmaması için hasta dosyalarına işlenmediği de kaydediliyor.. Rapordan alınan sonuçlara göre bu vakalarda mağdurlar maruz kaldıkları taciz ve tecavüz olayına özgü ruhsal destek alamıyorlar.

“Onbaşı” şiddeti

Hastanelerde görüşülen psikiyatri kullanıcılarının hizmetli personele “onbaşı” olarak hitap ettiği raporda aktarılan bir başka ayrıntı. Bu hitap şeklinin hizmet alanla hizmet veren arasındaki ilişkinin hiyerarşik ve baskıcı niteliği yansıttığı belirtilirken, bu personel grubunun şiddet uyguladığının da altı çiziliyor. Özellikle denetimin olmadığı ortamlarda, geceleri ve hafta sonları hastaların hizmetliler tarafından aşırı baskıya maruz bırakıldıkları ve psikiyatri hastanelerinde yaşanan kötü muamelenin önemli bir kısmının sorumlusunun genellikle hizmetli personel olduğuna dair tespitler de raporda yer alıyor.

Bürokrasiden hastaya zaman kalmıyor

İzleme sonuçlarına göre, sosyal çalışmacı ve psikolog sayıları ile yatak sayıları karşılaştırıldığında, bu meslek gruplarının kendi mesleklerini gereği gibi yapma koşulları bulunmadığı çok açık. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde bir psikoloğa düşen kişi sayısı (yalnızca yatarak tedavi olanlar) 43, Manisa’da ise 49. Ayrıca polikliniklerde hizmet veren psikologların yoğun evrak işleri nedeni ile tedaviye yönelik görev yapma fırsatları bulunmuyor.

 

Adli servisler ikinci bir hapishane

Projede RUSİHAK ile birlikte çalışan Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği (CİSST) Yönetim Kurulu Üyesi Zafer Kıraç’ın verdiği bilgiye göre, izleme yapılan kurumlarda insan haklarına en aykırı yerler adli servisler. Bu bölümlerde Adalet Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı arasında tam bir yetki karmaşası var. Hastaya, oradaki yaşama müdahale etme hakkının tanınmaması büyük sorun. Açık hava ve havalandırmanın olmaması ikinci bir hapishane ortamı yaratıyor. Kıraç’ın ifadesi göre, personeli de hapseden, hasta eden bir zihniyet var. Her şey güvenlik odaklı, hastaların kendilerini birey olarak hissetmelerini sağlayacak malzeme kullanmalarına dahi izin verilmiyor.

Kökten dönüşüm gerekli

RUSİHAK raporunda, bu yaşanılan ağır hak ihlallerinin çözümü için, özellikle Türkiye’nin de imzası olan Birleşmiş Milletler Engellilerin Hakları Sözleşmesi ve uluslararası insan hakları standartları, ilke ve normları göz önüne alınarak acilen ruh sağlığı sisteminde kökten bir dönüşüme gidilmesi gerektiği vurgulanıyor. Kişilerin ihtiyaçlarını merkeze alan, iradelerine ve kişilik onurlarına saygı gösteren, toplum içerisinde yaşam için gerekli destekleri sağlayan yeni bir sisteme geçilmesi gerekliliği raporda sunulan çözümler arasında.

(Agos)

Bolivya’da tersine dünya

Bolivya tarihinin ilk Amerikan yerlisi lideri olan Devlet Başkanı Evo Morales, saatlerdeki akrep ve yelkovanı sağdan sola çevirdi.

ap26155886679
Değişiklik, başkent La Paz’da parlamentonun tepesindeki saat kulesinde yapıldı. Dışişleri Bakanı David Choquehuanca, saat reformunun ‘sömürgecilikten kurtulan halkın açık ifadesi’ni simgelediğini söyledi. Muhalif vekil Normal Pierola ise hükümeti küresel zaman yasalarını değiştirme hayali kurmakla suçladı.

Şimdilik sadece La Paz’daki Kongre Binası’nın saati değişmiş olsa da, Başkan Yardımcısı Alvaro Garcia, hükümetin tüm kamu kurumlarındaki saat yönünü değiştirmeyi planladığını ifade etti.

Saat kararının, ülkesinden sömürgeciliğin izlerini silme politikası izleyen Morales’in yeni bir çabası olduğu yorumu yapılıyor. Yüzde 53 oyla seçilen Morales, göreve geldikten sonra ABD ile Serbest Ticaret Anlaşması’nı iptal edip Chavez’in öncülüğündeki ALBA’ya (Latin Amerika için Bolivarcı Alternatif) katılmıştı.

(T24/ Yeşil Gazete)

23-29 Haziran 2014

Çin Tayvan’la ilişkilerden sorumlu Çinli resmi görevli adayı ziyaret etti. 1949’da tarafların ayrılmasından beri Tayvan’a giden ilk Çinli resmi görevli oldu.

Pakistan 450 bin sivil ordunun Taliban’a yapacağı planlı saldırıdan kaçmak için Pakistan’ın aşiret bölgesi Kuzey Waziristan’a kaçtı. Öte yandan bir kişi Pehawar’a inen Suudi Arabistan uçağına silahlı saldırıda bulundu, bir yolcu öldü.

IŞİD Kuzey Irak’taki gücünü topladı, Ürdün ve Suriye arasındaki sınırdaki tüm geçiş noktalarına erişim sağladı. Barack Obama 300 askeri danışmanını Nuri al-Maliki’ye yardımcı olmak için gönderdi, Maliki’nin Şii’lerin domine ettiği hükümetinde Sünni Arap ve Kürtlere de yer verilmesi için bastırdı. Iran’ın Maliki’yi destekleyen dini lideri Amerika’ya karışmamasını söyledi.

Mısır Al Cezire için çalışan iki gazeteciyi 7 ve 10 sene hapise mahkum etti. Suçlarının Müslüman Kardeşlere yardım etmek ve yalan haber yapmak olduğu söylendi. 7 yıla mahkum olan gazeteci Avustralyalı, 10 yıla mahkum olan gazeteci Mısırlı ve Kanadalı.

Libya parlamento seçimleri için ülke çapında seçimlere gitti. Şiddet tehditleri arasında katılım az oldu. Seçmenlerden pek azı yeni kurulacak parlamentonun kargaşaya neden olan militanları zapt edebileceğine inanıyor.

Nijerya radikal İslam örgütü Boko Haram’ın başkent Abuja’da yerleştirdiği iddia edilen bomba 21 kişiyi öldürdü.

Ukrayna askeri helikopteri vurulduğunda 9 kişi öldü. Ukrayna Rusya yanlısı göstericileri ateşkesi 44 kere bozmakla suçladı. Vladimir Putin Rusya parlamentosuna Mart ayında olası Ukrayna’ya saldırı durumu için verilen özel yetkilerin geri çekilmesini söyledi.

İspanya Tahta yeni çıkan Kral Felipe’nin kardeşi vergi kaçırma ve para aklama suçlarıyla yargı karşısında.

Amerika Orta Amerika’dan ABD’ye akın eden refakatçisiz çocuk mülteciler için Başkan Yardımcısı Joe Biden bölgeye gitti. El Salvador, Guatemala ve Honduras’a para yardımı yapılacağını ama yasadışı göçmenlerin sınır dışı edileceğini söyledi. Ekim’den Haziran’ın ortasına kadar 52,000’den fazla çocuk ABD sınırında tutuklandı. (ÖK)

23-29 Haziran 2014

Okmeydanı Cemevinde öldürülen Kurt’u vuran polis için meşru müdafaa takdiri

Radikal gazetesi muhabiri İsmail Saymaz’ın haberine göre Polis S.K. hakkında soruşturma izni verilmesi için İstanbul Valiliği’ne başvuran Savcı Hasan Yılmaz’ın, ilgili yazısında, “Şüpheli polisin molotof atılmasına karşılık meşru müdafaa kapsamında ve saldırıyla orantılı hareket ettiğini” savunduğu ortaya çıktı.

Şişe Cam grevi “milli güvenlik” ve “genel sağlık” gerekçeleriyle ertelendi

Bakanlar Kurulu’nun Resmi Gazete ‘de yayımlanan kararında, ” Türkiye Şişe ve Cam Fabrikaları Anonim Şirketine bağlı işyerlerinde Kristal- İş Sendikası tarafından uygulanmakta olan grevin, genel sağlığı ve millî güvenliği bozucu nitelikte görüldüğünden 60 gün süreyle ertelenmesi, Bakanlar Kurulu’nca 25 Haziran tarihinde kararlaştırılmıştır” denildi.

SOMA A.Ş. : “İstenen tazminat felaketi özletir tutarda”

Sendika.org’un haberine göre Soma’da yaşanan katliamda hayatını kaybeden maden işçisi İsmail Değirmen’in ailesi tazminat davası açtı. Soma A.Ş. avukatları  “İstenen para felaketi özlenir hale getirebilecek miktarda” dedi. İsmail Değirmen’in eşi Gamze Değirmen, çocukları Yağmur ve Mehmet Han Değirmen adına Soma Kömür İşletmeleri A.Ş. aleyhine 390 bin lirası manevi, gerisi maddi olmak üzere toplam 393 bin liralık tazminat davası açıldı.

İstanbul’da onbinler 12. LGBTI Onur Yürüyüşü’ndeydi

12 senedir her sene Haziran ayının son Pazar gününde yapılan Istanbul LGBTI Onur Yürüyüşü’nde Onur Yürüyüşü komitesinin açıklamasına göre 70bin kişi İstiklal caddesinde yürüdü.

İstiklal Caddesi’ndeki Rebul Eczanesi’ni AVM ve Otel olacak

Rebul Eczanesi 1895’ten beri hizmet verdiği Rumeli Han’dan taşınıyor. Eczane taşınmasını, kapısına astığı 28 Haziran’da Meşelik Sokak’taki Rebul 1985 Eczanesi’nde hizmete devam edeceği yazısıyla duyurdu. (ÖK)

Gül aday değilmiş

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Köşk adaylığı tartışmalarıyla ilgili olarak beklenen sözleri söyledi.

Gazetecilerin sorusuna “Ben aday olmayacağım. 30 Mart’tan önce de bunu Tayyip Bey’e söylemiştim. 28 Ağustos’ta görev sürem sona erecek” dedi. Gül, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Köşk’e çıkması halinde kendisinin Başbakan olup olmayacağı yönündeki bir soruya ise, “Onlar daha sonra kendi aramızda konuşulacak ” yanıtını verdi.

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı adaylığı ile ilgili bir diğer soruya ise “Ben bu kadar söylemiş olayım. Onları artık önümüzde göreceğiz” diye cevap verdi.

Bu konuşmalardan sonra Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Başbakan Tayip Erdoğanı Tarabya’daki Cumhurbaşkanlığı köşkünde kabul etti. Yaklaşık 45 dakika süren toplantının ardından bir açıklama yapılmadı.

Yeşil Gazete

Kıbrıs halkı meclisin tasdik memuru değildir – Barış Mamalı

Anayasa değişikliklerini halktan gizleyerek hazırladılar, halk Meclisin tasdik memuru değildir.

1) Anayasayı Değiştirme Yetkisi Olan Halk Kasten Devredışı Bırakılmıştır

Anayasalar toplumsal bir sözleşme niteliğindedir ve en önemli özelliği insan temel hak ve özgürlerini teminat altına almış olmasıdır. Anayasamızı değiştirme yetkisi de sadece Halkımıza aittir. Meclisin böyle bir yetkisi hiç yoktur. Meclis bu konuda sadece aracılık yapabilir. Ancak meclis bu konuda halkı bertaraf etmiş ve bir yerde halkın iradesini gasbetmiştir. Bu değişiklikler halkın bilgisine getirilmeden, toplum ile paylaşılmadan kısacası bizleri hiçe sayarak hazırlanan ve şimdi de topyekün evet dememiz için empoze edilmektedir. İşte sırf bu sebepten ötürü hayır demenin en onurlu davranış olacağına inanmaktayız. Halkın değişiklikler hakkında bihaber olması da zaten bunun ıspatıdır. Halkı hiçe sayan bu siyaseti sandıkta bırakmak bizim boynumuzun borcu olmalıdır. Hayır diyelim ki, oturup yeni ve kabul edilebilir değişiklikler için önce halktan başlayan bir çalışma yapsınlar. Hayır diyerek halkı önemsemeleri gerektiğini onlara hatırlatmamız gerekir.

2) Halkın Sorunlarını Çözme Yerine Kendi Servet Beyanlarının Gizli Tutulmasını Düşündüler

Günümüz çağdaş demokrasilerinin en önemli özelliği devletin ve yöneticilerin şeffaf ve denetlenebilir olmasıdır. Bu nedenle seçimle işbaşına gelen ve halkın temsilcisi statüsünde bulunan milletvekillerinin kamuoyu karşısında özellikle mali yönden kapalı bir görünüm arz etmemesi gerekir.

Uzun bir meclis içi çalışmanın ardından anayasayı değiştirme yeter sayısına ulaşan DP-UG, CTP ve TDP temsilcilerinin imzalarıyla halkın önüne 17 Nisan 2014 tarihinde bir anayasa değişiklik önerisi getirilmiştir.
Bu değişiklik önerileri içerisinde yer alan ve hukuk devleti anlayışını pekiştirecek önemli bir yeniliğin Mayıs ayında meclisteki oylama esnasında yok edildiğini görmekteyiz.

3 siyasi partinin onayıyla halkın görüşüne sunulan ve övünülerek kamuoyuna duyurulan yeniliklerden biri “milletvekillerinin servet beyanlarının resmi gazetede yayınlanarak kamuoyunun bilgisine getirileceği” hususuydu. Anayasanın 81(3) madde fıkrasında milletvekillerinin hem kendilerine ait hem de eş ve çocuklarına ait para dahil tüm mal varlıklarını yemin etmeden önce sunmaları bir mecburiyet olarak getirilmiş ve en önemlisi de bu servet beyanlarının resmi gazetede yayımlanarak kamuoyunun bilgisine getirileceği düzenlenmişti.

Halkın kendisini temsil edenlerin mali portresini görebilmesi, sırasında vekilini denetleyebilmesi ve olası yolsuzluklar açısından ise hesap verilebilirlik açısından çok önemli bir düzenleme olan servet beyanlarının “resmi gazetede yayınlanması” hususu her ne olmuşsa son dakikada değişiklikler içerisinden çıkartılmıştır.

Hukukun üstünlüğü ve demokrasi ilkeleri açısından ilerici bir adımın mecliste kapalı istişareler sonrasında değişiklik önerilerinden çıkartılmış olmasının halka izahı yapılabilmiş değildir.

Bu düzenlemenin çıkartılmasıyla milletvekillerinin ve aile üyelerinin servet beyanlarının gizli kalması sağlanmış ve bir yerde halkın bu konuda bilgi edinmesinin önüne geçilmiştir. Mecliste oybirliği ile milletvekilleri servetlerinin halk tarafından öğrenilmesini istememişlerdir. Bu anayasal değişiklik mecliste önemli sayıda milletvekilini müthiş şekilde rahatsız ve tedirgin etmiş olmalıdır ki son anda değişiklikler içerisinden çıkartılma ihtiyacı vasıl olmuştur.

3) Temel Hak ve Özgürlüklerimizi İleriye Taşımadılar, Hatta Daha Korumasız Bir Duruma Getirdiler

Mevcut 10. Maddede zaten var olan “dokunulmaz”, “devredilmez”, “vazgeçilmez” kelimeleri sanki yeni bir kazanımmış gibi gösterilmeye çalışılıyor. Mevcudun nerdeyse aynen tekrarı olan yeni 10. Maddeye sadece “insan onuru” kelimesi eklenmiştir ki, bu hiçbir şekilde yeni bir kazanım olarak algılanamaz. Keza insan onuru tanımı zaten “dokunulmaz” kelimesinin içeriğinde olan bir husustur. Sadece içerikte olanı kullanmışlardır.
Mevcut 11. Maddede bizlerin temel hak ve özgürlüklerinin (insan hak ve özgürlükleri) “kamu yararı”, “kamu düzeni”, “ulusal güvenlik”, “genel sağlık” amacıyla sınırlanabileceği belirtilmektedir. Bu kelimeler tamamıyla muğlak, soyut ve lastik gibi çekilerek iktidarlar tarafından istenildiğinde kullanılabilecek tehlikeli kelimelerdir. Yani bir hükümet “ülkedeki ulusal güvenlik için ben basın özgürlüğünü kısıtladım” deme rahatlığına ve bahanesine sahiptir. Yenilik yapılacaksaydı işte bu keyfilik yaratan kelimelerden kurtulmak gerekirdi. Ancak değişiklik adı altında bunların tümü yine aynen yeni versiyonda tekrar edilmiştir. Sınırlandırırken temel hak ve özgürlüklerin “özüne dokunulmayacağı” hususu ise yeni bir şey olmayıp mevcut 11. Maddede zaten var olan bir kelimedir.
Ancak burada çok önemli bir tehlikeye dikkat çekmek gerekir. Keza bu cümle ile insan temel hak ve özgürlüklerine eskiye nazaran çok daha kötü bir şekilde sınırlandırma yapma imkanı getiriliyor. Mevcut Anayasamızın 11. Maddesine 2. Fikra eklenerek anayasamıza “demokratik toplum düzeninin gerekleri” ve “ölçülülük ilkesine” uygun bicimde temel hak ve özgürlüklere sınırlama getirme kavramlari eklemiştir. Fakat bu kavramlar mevcut anayasamızın veya değişiklik önerilerinin hiç bir yerinde tanımlanmamıştır. Bu yüzden 2. Fıkaryı anlamak için 2004 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince karara bağlanan Leyla Şahin v Turkey davasına bakmak gerekir. Bahsi geçen davada mahkeme Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne üye ülkelerin, sözleşme üyeliklerini sonlandırmaması için geliştirdiği ve ülkelere insan haklarını ülkelerinde arzu ettikleri gibi törpülemelerine olanak sağlayan “demokratik toplum düzeninin gerekleri” ve “ölçülülük ilkesi” kavramlarını kullanmıştır.
Bu konudaki en önemli ve tek kazanım olan düzenleme ise önce değişiklik önerilerine konup halka gösterilen ancak meclisteki oylama esnasında sessizce yok edilen 3. fıkraydı. Önce biz halka “bakın bu maddeye ne güzel bir fıkra ekledik” deyip gözümüzü boyadılar, ardından ise bunu hiç sezdirmeden değişiklikler içerisinden çıkarttılar. Çıkartılan 3. Fıkra şuydu: “Sınırlama sebeplerinin, amaçları ve ölçütleri Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları dikkate alınarak yorumlanır” Yani iktidarlar insan haklarını keyfi bir şekilde sınırlandıramayacak, AİHM bu sınırlandırmaları nasıl uygun bulmuşsa ancak ona uygun davranılacaktı. İşte asıl kazanım bu olacaktı. Ama ne yaptılar? Önce bu varmış gibi bize gösterdiler, arkamızdan mecliste bunu ortadan kaldırdılar. Bu halka atılmış bir kazık, insan haklarına yapılmış büyük bir saygısızlıktır.

4) Çocuk Haklarını Budayıp Önümüze Öyle Getirdiler

Bu yeni bir madde olarak anayasaya eklenmiştir. Olumlu bir düzenleme gibi görülse de sanki çocuk hakları anayasada yer almazsa ıslahevi ve çocuk mahkemeleri kurulamayacak gibi bir akıl kandırması ve algısı yaymaya çalışmaktadırlar. Islahevi veya çocuk mahkemesi kurabilmek için iktidar istendiği anda yasa yapıp bunları derhal kurabilir. Anayasayı değiştirmesine gerek yoktur. Bunların gerçekleşmesine zaten anayasada da herhangi bir engel yoktur.
Esas bize bu konuda meclis oylaması esnasında oynadıkları oyunları anlatsınlar. Altına imza atarak halka gösterdikleri taslaktaki güzellikleri neden kapalı kapılar ardında yiyip yuttuklarını açıklasınlar. Çocukların evrensel haklarını gösteren bölümleri son dakika oyunları ile mevcut maddeden çıkarttılar. Yani asıl önemli olan hak ve özgürlükleri çocuklarımıza layık görmediler. Uluslararası andlaşmalara atıf yapmak bir güvence değildir. Çünkü uluslararası andlaşmalar bir kanunla bizde yürürlüğe girdiği gibi yine bir kanunla ortadan kalkabilir. Önemli olan temel hak ve özgürlüklerin esasını anayasaya yazarak teminat altına almaktır.
16 Nisan tarihli öneride yer alan aşağıdaki bölümler meclis içi dönen dolaplar ile ortadan kaldırıldı, değişikliklerden çıkartıldı:
a) Çocukların “eşitliği”
b) Çocukların her türlü “ayrımcılığa” maruz kalmaması.
c) Çocukların düşünce, vicdan ve din özgürlüğü
d) Çocukların ifade özgürlüğü
e) Mülteci çocukların hakları
Kuşa çevrilmiş ve herhangi bir ciddi hak ve özgürlük koruması tesis etmeyen bu madde nasıl övülebilir ki?

5) Milletvekili Transferini Yasaklamak Yerine Transfer Parasının Peşine Düştüler

Bu maddede yapılan değişikliğin “kamu görevlilerine siyaset özgürlüğü” getirildiği söylenmekte ve sadece bu husus ön plana çıkartılmaktadır. Oysa buraya eklenen yeni bir bölüm ile “milletvekili transferine” zımnen onay verilmektedir. Halkın beklentisi bu transfer olaylarının önüne geçilmesi iken buna yönelik hiçbir tedbir alınmamış, bilakis bu transferlerin önü şimdi daha çok açılmıştır.
Bir milletvekili bir başka partiye transfer olduğunda aldığı devlet katkısı da yeni partisine aktarılmaktaydı. En çok da bu katkının kaybedilecek olması siyasi partileri rahatsız etmekteydi. Anayasanın 70. Maddesinin sonuna eklenen yeni bir cümle ile artık milletvekili bir başka partiye transfer olsa dahi devlet katkısını yine eski partisi alacaktır. Yani partiler için yeni bir rahatlama getirilmekte “gidecekse gitsin zaten parasını devletten yine ben alacağım için sorun değil” şeklinde yeni bir anlayış yaratılacaktır.
Memura siyaset yasağının kaldırılması olumlu bir yeniliktir. Bu yasak kalkarken kamu görevlilerinin görevlerindeki “yansızlık ve tarafsızlık” görüntüsünün de zedelenmemesi çok önemlidir. Ancak burada yasak kalkarken bu siyaset özgürlüğünün çerçevesi net olarak çizilmemiştir. Memurun siyasetin içine ne kadar girebileceği tamamen hükümetin insiyatifine bırakılmıştır. Bu ileride özellikle “sendikalar” açısından çok büyük bir tehlike yaratabilecektir. Partiye üye olup, buradan menfaatlerini koruma ve sağlama pozisyonunu yakalayan memurlar çifte aidat verme yerine sendikalardan istifa edip partilere kayabilecektir. Bu da çalışma hayatının ve sendikal mücadelenin yıkılmasına kadar gidecek bir yolu açmış olacaktır.

6) Anayasa Madem Ki Zor Değiştiriliyor, Bunu Neden Kolaylaştırmadılar?

Anayasanın değiştirilmesi meclisteki 2/3 çoğunluk nedeniyle zor değiştirilebilmektedir. Yani konunun halkoyuna gelebilmesi için mecliste en az 34 sayısını bulmak gerekiyor. Bu husus ileri sürülerek anayasanın zor değiştirilebildiği ve bunun önemli bir fırsat olduğu evetçilerin en büyük argümanı olmaktadır. Madem ki, bu 2/3 oranı büyük bir engeldir neden bu engeli aşmak ve anayasa değişikliklerini kolaylaştırmak için hiçbir şey yapmadılar? Bu büyük bir sorunsa bahsekonu 2/3 oranını 5/8 veya salt çoğunluk yapıp istenen değişikliklerin daha rahat halkoyuna sunulmasının önünü neden açmadılar? İşte bu onların ne kadar samimiyetsiz olduğunu ortaya koymaktadır.

7) İleride Başımıza Bela Olacak Yıkım Paketlerine Halkın Dolaylı Olarak Onay Vermesi İsteniyor

Uluslararası andlaşmaların veya ikili protokollerin mecliste onaylanma zorunluğu mevcut düzenlemede bazı küçük istisnalar hariç zaten vardı. Sadece bu istisnalar çıkartılmıştır.
Mevcut anayasanın 90. maddesinde bu tür uluslararası andlaşmaların Anayasa Mahkemesi’ne götürülmesi yasaktı. Bu yasak şimdi yine aynen korunmaktadır.
İşte esas yenilik bu protokollerin Anayasa Mahkemesi’ne götürülebilmesinin önünü açmak olacaktı. Bunu yaparak gerçekte halkın menfaatleri için ileri bir adım atmış olacaktınız. Oysa meclistekiler bunun devamına karar verdiler. Peki o zaman sorarım size: “Burada halkı koruyacak ne yaptınız ki övünüyorsunuz?”
90. Madde neredeyse aynen korunarak önümüze getirilmekte ve bunu tekrar onaylamamız istenmektedir. Bunun adı “sonradan gelecek yıkım paketlerine şimdiden halk olarak onay verip teslim olmaktır”.

8) Belediye Başkanlarına %10’luk Yolsuzluk ve Usulsüzlük Yaptıkları Halde Yargı Bile Dokunamayacak

5 fıkradan oluşan bu maddenin neredeyse ilk 4 fıkrası mevcut anayasadan copy paste yapılmıştır.
Yenilik olarak görülen “yerel yönetim organlarına mahkeme kararı ile son verme” düzenlemesidir. Ancak bu düzenleme ile belediye başkan ve meclis üyelerine bir çeşit usulsüzlük yapma zırhı da getirilmiştir. Çünkü belediye başkan ve meclis üyeleri ancak yıllık bütçenin %10’unu aşacak kadar yasadışı iş yapıp belediyeyi zarara uğratırlarsa görevlerine son verilebilecektir. Bir başka değişle Bu %10 aşılmadıkça görevden alınabilmek için mahkemeye verilemeyeceklerdir.
LTB’nin 2014 yılllık bütçesi 112 Triyondur. Eğer 2014 yılında 11 Trilyonluk usulsüzlük yapılırsa hiçbir makam belediye yönetiminin görevine son veremeyecktir. Bu bir nevi anayasal dokunulmazlıktır.

9) Sayıştay Başkan ve Üyeleri Madem Ki Hükümeti Denetleyecek, Peki O zaman Onları Neden Yine Hükümet Seçiyor?

Sayıştay kurumunun işleyişi hakkında yenilikler getirilmektedir. Ancak Sayıştay Başkan ve Üyeleri’nin doğrudan cumhuriyet meclisi yani hükümet tarafından seçilecek olması anlaşılabilir bir durum değildir. Çok daha etkisiz bir kurum olan Ombudsman, yargıçlardan oluşan adliye kurulu tarafından meclise önerilecek 3 kişi tarafından seçilirken, çok daha etkili ve yaptırım gücüyle donatılmış olan Sayıştayın başkan ve üyelerini neden direkt olarak hükümet seçmektedir.
Yürütme organını denetleyecek olan kurumun yine hükümet tarafından seçilmesi kadar abes bir uygulama olamaz. Mecliste çoğunluğu elinde tutan hükümettir ve hükümetin istemediği bir kişinin Sayıştay başkan veya üye seçilmesi mümkün olmayacaktır. Yani bu makamlara seçilebilmek için mutlaka hükümete yanaşmak veya onlarla iyi ilişkiler içerisinde biri olmak zorundasınız. Bu da zaten Sayıştayın bağımsızlığını ve tarafsızlığını peşinen ortadan kaldıracaktır.
Hükümete yakın olduktan sonra onun icraatlarını nasıl layıkıyla denetleyebileceksiniz?

10) Anayasaya Evet Diyerek Dünyaya Ayrımcı ve Irkçı Olduğumuzu Haykırmış Olacağız

Buradaki tek yenilik “Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı”nın getirilmesidir. Ancak bu hakkın tanınmasında “insanlar arasında ayrımcılık” yapılarak çok büyük bir insan hakkı ihlali yaratılmıştır.
İnsan hak ve özgürlükleri ihlal edilen kişilere gidip anayasa mahkemesine başvuru yapma hakkı tanınmaktadır. Konu insan hakkı olmasına rağmen sadece yurttaş olan insanlara bu hak verilmiştir. Yurttaş olmayan bireyler insandan sayılmamış, onların insan hakkı yok sayılmıştır. Yabancı düşmanlığı ve hatta ırkçılık yaratacak kadar bariz bir ayrıştırma ve diskriminasyon yaratılmıştır. Bir insanlık suçunu bu anayasaya evet diyerek alnımıza kara bir leke olarak yazacağız. Dünyanın neresinde insanların bir kısmına mahkemeye gitme hakkı verilirken diğerlerinin suratına da yargı kapatılmıştır? Yoksa bunu Hitler’de mi yapmıştı?
Bu insanlık ayıbına onay vermemek gerekir, evet diyen herkes bu insanlık suçuna ortak olacaktır. Bu düzenleme uluslararası arenada bizi rezil edecek kadar önemli bir hatadır. Bunun altına imza koymamak gerekir. İleride utanç duyacağımız şeyler yapmayalım.
Bu düzenlemenin çıkartılmasıyla milletvekillerinin ve aile üyelerinin servet beyanlarının gizli kalması sağlanmış ve bir yerde halkın bu konuda bilgi edinmesinin önüne geçilmiştir. Mecliste oybirliği ile milletvekilleri servetlerinin halk tarafından öğrenilmesini istememişlerdir. Bu anayasal değişiklik mecliste önemli sayıda milletvekilini müthiş şekilde rahatsız ve tedirgin etmiş olmalıdır ki son anda değişiklikler içerisinden çıkartılma ihtiyacı vasıl olmuştur.
HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ HAREKETİ
(a). Av. Barış Mamalı