Ana Sayfa Blog Sayfa 3935

Kıbrıs’ta anayasa değişikliğine “hayır”

KKTC’de anayasa değişikliği için yapılan refreandumda hayır sonucu çıktı. Ulaşan ilk sonuçlar anayasa değişkliklerinin % 63 gibi net bir oranla reddedildiğini gösteriyor.

1983 yılında kurulan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Anayasası 1985 yılında kabul edildiğinden beri ilk defa bir değişiklik tasarısı referandum ile halk oyuna sunuldu.

29 Haziran 2014’te yerel seçimlerle birlikte yapılan referandumda Anayasada 17 maddenin değişmesi ve 4 yeni maddenin eklenmesi sözkonusu olacaktı.

Kamuoyunda en çok tartışma yaratan 10. geçici madde ile KKTC Güvenlik Kuvvetlerine bağlı olan Polis Teşkilatı’nın sivil otoriteye bağlanması öngörülüyordu. Ancak konu, Meclis komite aşamasında tartışıldı partiler arasında bir uzlaşma sağlanamadı ve Meclis Genel Kuruluna götürülmedi. Böylece Anayasa değişikliğinde yer almamıştı.

Gündem Kıbrıs adlı yayın organından aldığımız bilgilere göre;

Anayasa değişikliği neler getirecekti ?

a) 10’uncu maddede yapılan değişiklikle, uluslararası insan hakları hukukunda çok önemli bir kavram olan ve birçok uluslararası mahkeme kararında yer alan “insan onuru” kavramı maddede düzenlenmişti.

b) 11’inci maddede yapılan değişiklikle, Meclisin temel hak ve özgürlükleri sınırlama yetkisi ciddi biçimde daraltılmıştı.

c)15’inci maddede yapılan değişiklikle, ölüm cezası anayasadan çıkarılmış ve “öldürme”nin yalnızca meşru müdafaa halinde meşru kabul edileceği düzenlenmişti.

d) 35A maddesiyle çocuk hakları ilk kez Anayasada düzenlenmişti. Bu madde, çocuk mahkemelerinin ve hapis cezasına çarptırılan çocukların 18 yaşından büyüklerden ayrı tutulacağı, rehabilitasyon amaçlı çocuk ceza infaz kurumlarının kurulması konusunda emir vermişti.

e) 40’ıncı maddede yapılan değişiklikle çevre hakkı ciddi biçimde genişletilmiş, “herkes”e çevre davası açma hakkı tanınmış, çevreyle ilgili uluslararası belgelerde yer alan katılımcılık, kirleten öder ve önleyicilik ilkelerine anayasal temel sağlanmış, devletin tüm organları bu ilkelere uyma konusunda yükümlülük altına sokulmuştu.

f) 70’inci maddede yapılan değişiklikle kamu görevlileri siyaset yapma yasağına tabi olanlar listesinden çıkarılmıştı.

 

Kuzey Kıbrıs’ın en büyük sendikası Hür-İş ve Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası Anayasa oylamasında Hayır oyu kullanacaklarını açıklamışlardı.

Yelda Çubukçu

 

İbneler yürüdü

LGBTİ Onur Yürüyüşü bu yıl da on binlerin katılmasıyla 22.kez gerçekleşti.

onur yürüyüşü  2014

Taksim Meydanından İstiklal caddesine girişte polisin kurduğu tomalı barikat engellemesine rağmen binlerce kişi rengârenk giysiler içinde dans ederek, şarkı söyleyerek  Tünel’e kadar yürüdü.

onur yürüyüşü 2014

susma haykır, eşcinseller vardır!”, ” tayyip, kaç ibneler geliyor” ,”dünya yerinden oynar ibneler özgür olsa” gibi sloganlar atan, pankartlar taşıyan LGBTİ bireyler ve destek için gelen binlerce kişi Tünel Meydanı’nda yapılan basın açıklamasının ardından dağıldı.

 

onurlu toma

Yeşil Gazete

Detroit’in suyunu kestiler, BM devrede

 

suya erişim temel insan hakkıdır.
Suya erişim temel insan hakkıdır.

Democracy.org’un verdiği habere göre Detroit’teki aktivistler, kentin binlerce sakinin sularının kesilmesi kararını Birleşmiş Milletler’e (BM) taşıdı. Detroit Su ve Kanalizasyon İdaresi (DSKİ), 323.000 kent sakinin yarısının borçlu olduğunu ve bu yüzden borcu toplam 150 doların üzerinde ve 60 gün gecikmiş olan fatura sahiplerinin suyunu kestiklerini açıkladı. Mart’tan beri her hafta 3.000 kadar abonenin suyu kesildi.

DSKİ’nin yaklaşık 5 milyar dolar borç yükü bulunuyor ve idarenin özelleştirilmesi söz konusu. BM’nin sağlıklı su ve sanitasyon hakkı raportörüne başvuran aktivistler, temel hakları pahasına su idarelerinin özelleştirileceğini söylüyor. Gıda ve Su İzleme Grubu’na göre İdare, sularını keserek binlerce insanın temel hakkı olan suya erişim hakkını ihlal ediyor. DSKİ ise yaptığını idareyi borç batağından kurtarmak olarak savunuyor.

Detroit’teki yoksulluk oranı %40, fatura bedelleri son on yılda %119 artmış durumda. Nüfusun çoğunluğunu Afro-Amerikanlar oluşturuyor. Su kesintilerinden etkilenen ailelerin üçte ikisi çocuklu.

(democracynow.org, Yeşil Gazete)

Demirtaş ile gelecek – Yıldırım Türker

Selahattin Demirtaş, Kürt Özgürlük Mücadelesi’nin tarihini okuyabilmek için yolumuzu aydınlatacak işaret fişeğidir. Kendisi bizatihi bu hareketin önemli bir sonucudur. Nitekim İrfan Aktan, mükemmel Demirtaş portresi ile onu bu destansı tarihteki yerine oturtuyor. Demirtaş’ı, Kürt Siyasi Tarihi’nin önemli bir dönemeci olarak konumlandırıyor.

Yıllarca yazılı-görsel basında gazeteci-anchor kisvesi altında iş tutan yüzlerce hakem müsveddesi tarafından bize bir şov, bir gözdağı olarak önümüzde hırpalanmış Kürt siyasetçileri kuşağından sonra Demirtaş, Kışanak, Tuncel kişiliğinde kimlik bulan yeni Kürt siyasetçisi, ufkumuzu genişletiyor.

Aktan, Demirtaş’ın siyasi kimliğinin oluşmasında hayati önem taşıyan ilkgençlik isyanını aktarıyor: Bir sohbetimiz sırasında Demirtaş, öğrenci yurdunun kantininde bu tür programların siyasete atılmasında ne kadar etkili olduğunu söylemiş ve devam etmişti: ‘Televizyonlardaki o sahneleri gördükçe, arkadaşlarımızın o hallerini izledikçe dizlerime vuruyordum. Biz son derece meşru bir mücadele verdiğimiz halde, neden kendimizi gayrimeşru görüyorduk?’

Selahattin Demirtaş, mücadelesinin meşruiyetini asla iktidar hakemlerinin tartısına bırakmayan kuşaktan. Kendisine ana dilini yasak edenlerin dilini onlardan daha iyi öğrenip kendi kişisel gelişimini dünyayla tartarak gerçekleştirmiş bir sosyalist o. Antlarla, bayraklarla, linçlerle, coplarla, hakaretlerle üstüne kalkan şehirlerde Kürt Özgürlük Mücadelecisi olarak varolabilmenin onurlu yordamını bulmuş bir siyasetçi. Hiçbir zaman stüdyoların çiğ ışığı altında itirafa zorlanmayı sigaya çekerek mahçup bir gülümsemeyle lafı dolandırmıyor. Ne de bizimki gibi öfkeden tarazlanmış çıkıyor sesi.

Gençliğine rağmen bir an olsun bizi mahçup etmeyen duruşuyla sevdik onu.

Kibirsiz. Ama ciddi. Siyaseti bir şov sahnesi değil, bir dürüstlük ve içtenlik meydanı olarak gören halini sevdik.

Hiçbir soru karşısında kaçamak cevap vermeyişini; devletsever, ırkıbütün rakiplerini sükuneti ve aklıyla hizaya getirişini.

Karşımızda kimseyle düşman olmayı kabul etmeyen, en gözü kanlı niyeti bozukları bile “hiçbirinizle dövüşemem” tavrıyla hizaya getirebilen bir fikir insanı var çünkü.

Siyasetçiden öte bir aydın. Bir siyasetçinin hedef duygusuna sahip ama bir aydının tenezzülsüz hakikat aşkı onun için her şeye galebe çalıyor. Bunun kitleler tarafından derinden hissedildiğine inanıyorum. Inanmak istiyorum.

İstek bu ya; ben bu milletin; orta sınıfıyla emekçisiyle, Türk’üyle, Kürt’üyle, dindarıyla dinsiziyle, Demirtaş’ın kıymetini değerlendirebileceği bir dönemeçte soluklandığına inanmak istiyorum.

Hayatımızı dağların dağdağasından düzlüğe indireceksek, Demirtaş’a ihtiyacımız var.

O, bize duruşuyla, bütün dünyayı merak ve saygıyla kucaklayışıyla, adalet ve vicdanı bayraklaştırma yordamıyla yepyeni bir dünya öneriyor.

Son olarak da hüzünlü bir not düşmek isterim. Alabildiğine şahsi bir not: Selahattin Demirtaş, bana kara kamunun önünde ilk söz aldığı andan itibaren Hrant’ın kumaşından olduğunu hissettirdi. Karşısındakileri derin bir merakla anlamaya yeminli, onları akıl, sağduyu ve sevgiyle tembih eden bir barış mücadelecisi. Sabrı, dünyayı tahammülüyle ölçen vahşilerin bütün ezberini bozuyor. Demirtaş’ın karşısında onları çırılçıplak bir ışık altında görebiliyoruz.

Selahattin Demirtaş, bize onurlu bir gelecekten haber taşıyor. Bu toplumun onun sözlerine kulak vermesi, geleceğe sahip çıkması anlamı taşıyacaktır.

Yıldırım Türker –  Özgür Gündem

Şarkılar ve adımlar – Karin Karakaşlı

Size de öyle olur mu, bilmem. Bir meseleyi konuşmak için biriyle karşılıklı bir masaya oturduğumda an gelir, sırtımın kasıldığını, sözlerin boğazımda yakılı kaldığını hissederim. “Gel” derim, “azıcık yürüyelim.” Bilirim ki, yürümek imdada yetişecek. Gerçekten de bir istikamete doğru adım atmaya başladığımız anda o birlikte diyeceklerim çözülür sanki. Önümdeki yola ve yolu o an birlikte yürüdüğüm insana bakar, içimdekileri akıtırım. “Yürümenin kerameti” derim içimden, “yine el verdi bana.”

Geçen Pazar Trans Onur Yürüyüşü’nde de hissim buydu. Tarihin belki de bütün insanları kapsayıcı tek bayrağı olan gökkuşağının peşi sıra kalpleri birleştiren vurmalıların ritmiyle ilerler ve hepsi birbirinden muzip ve acıtıcı sloganları tekrarlarken, nefret cinayetlerine kurban giden, katillerinin fiilleri “haksız tahrik” indirimiyle teşvik gören ve her Allahın günü translıkları türlü aşağılama ile yüzlerine vurulanlarla birdim. Birken de hiç olmadığım kadar kendimdim. Kendi kadınlığımın ve tekmil kimliklerimin muhasebesindeydim. Tanımadığım insanların arasında aittim. Orada o an güzeldim. “Haydi” dedi birileri sonra, “bayrağın altından geçelim”. Gökkuşağı bayrağı elimdeki lolipoplarla dalgalandırıp altından geçerken dileğimi diledim.
‘Bin yıllık hikâye’
Sizi bilmem ama ben zamanlama denen şeye de inanırım. Tam iki yıldır sahnelerde olan ‘Kadınlar, Aşklar, Şarkıları’ oyununu Trans Yürüyüşü’nün ardından izlemem gerekmiş sanki. O bağlantıyı kurmak için… Bir Perşembe akşamı Karaköy 2. Kat’ta Onur Haftası dolayısıyla gösterimi yapılan ‘Kadınlar, Aşklar, Şarkılar’ı izlerken nedense o gökkuşağı bayrağının altından geçtiğim anı hatırladım. Ne zamandır ilk kez bu kadar özgür hissettiğimden, kendi sesimi işitebildiğimden miydi?.. Çünkü sahnede de Ahmet Melih Yılmaz, içindeki kadınla, doğduğu erkek kimliğinin duvarlarına çarpanların sesini duyuruyordu. Bazen tek bir ses bazen çoktu sahnedeki hali. Birden fazla hikâyede yine de sanki bir ve aynıydı. Sözünden, gözünden, hareketinden gözümü alamıyordum. Bana nereden değiyordu? O gökkuşağının altındaki halimi niye ve nasıl anımsatıyordu?.. ‘Hep sonradan gelir aklım başıma hep sonradan sonradan’ der ya Ahmet Kaya, o sonradanın içindeydi aradığım yanıt. Çünkü işte sahnedeki o kadınlar yalanların bittiği yerdeydi. Kendileri ve aşkları uğruna göze aldıkları ile o trans kadınların bana sordukları vardı sanki. “Kimsin sen güzelim? Bu hayatta en çok ne istersin?”

kırmızılı kadın
Sahnedeki o kırmızı elbiseli kadınla şarkılar söyledim. Bir pavyondaydık, programını izliyorduk. Seyirci ve oyuncu yoktu, koruyucu sınırlar yoktu. Kadının sıktığı deodorant bana da sindi. Sonra o kadınla şehrin ve gecenin arka sokaklarına daldım. Baktı bir an gözlerime, onunla birlikte yürüyor muyum diye.

Yürümenin kerametinde söz vermek de saklı. Önce kendine veriyorsun o sözü; daha da kandırmam bu beni diye. Bahanelere sığınmam, acıtsa da tenimi, canımı, neyse içimdeki kendime duyururum diye. Şamil Yılmaz’ın yazdığı ve Ahmet Melih Yılmaz’ın hayat verdiği bütün o kadınlar benden o sözü ister gibi. Değil mi ki, bana hayatlarının şu “bin yıllık hikâyelerini” emanet ettiler. Aşktan öldükleri, öldürüldükleri anı, sahte ışıltılarda sunulan teselliyi, bir başına yaşlanmanın ıstırabını ve yine de asla pişman olmamayı gösterdiler. Kendi olmak için can pahasına verilen bedelin “Peki sen şimdi ne edeceksin bu kendinle?” diye soran bir yanı vardı. O soru eşlik ettiğim şarkıların arasından sızdı, kalbime kuş yuvası misali kondu. Yumurtadan çıkacak hakikatlerimle çıktım salondan.

Kuluçkadaki hakikat
Ve şimdi işte o kuluçkadaki hakikatlerimle birlikte yarın 17.00’de Taksim Meydanı’ndan başlayacak LGBTİ Onur Yürüyüşü’ne gidiyorum. Şu gökkuşağıma yani… Bakmayın şimdiki şenlikli, kalabalıklı haline, o yürüyüşün kendisi de nice kabuğundan çatlamış hakikatin ürünü. ABD’de eşcinsel ve transların sistematik bir şekilde gözaltı ve tutuklamalara maruz bırakıldığı bir dönemde LGBT’lerin uğrak yeri Stonewall isimli bara, 28 Haziran 1969’da polisin her gece olduğu gibi düzenlediği baskında her geceden farklı bulduğu karşılığın adıdır bugünün onur yürüyüşü. Bir trans kadının kelepçelenmeyi reddedip elindeki bira şişesini polisin kafasına fırlatması ile başlayan ve günler sürecek bir ayaklanmaya dönüşen Stonewall İsyanı, tek bir bireyin birikmiş toplumsallıklara denk gelen efsanevi hikâyesini anımsatır. O hikâye her coğrafyada, her zamanda ve her insanda farklı yazılacak ama yazılacaktır işte. Bu yıl 22.si yapılacak LGBTİ Onur Yürüyüşü de bundan 22 yıl önce başka türlü yaşamaya katlanamayan bir avuç insanın isyanı olarak başladı. Ateşlenen fitil, kavrulan bütün ruhları sarıp sarmaladı. İnsanlar hakikatlerine yandı.

Bugün LGBTİ hareketine destek vermekten değil, ondan feyz ve ilham almaktan bahsedebiliriz ancak. Çünkü hareketin özgürleştirici ruhunda, sonsuz hayat imkânın ifadesi olan insanlığa dayatılan kadın-erkek ikiliğinin ve toplumsal cinsiyete biçilmiş rollerin kısıtlamalarından acı çeken hepimizin ruhunu özgür kılma ve iç sesini duyurma imkânı var.

Şarkılar ve adımlar bir kez daha birleşirken en çok da kendi sesimi duymamı sağlayanlara müteşekkirim. Haydi az biraz şarkılarımızı söyleyelim ve yürüyelim mi? Hayat kısa, an sonsuz ne de olsa.

 

Karin Karakaşlı – www.kaosgl.com

Neoliberal Truva Atı: FIFA Dünya Kupası – Cihan Baysal Uzunçarşılı

Başlık, spor yazarı ve “Brezilya’nın Şeytanla Dansı: Dünya Kupası, Olimpiyatlar ve Demokrasi Mücadelesi” adlı kitabın yazarı Dave Zirin’e ait. Mega etkinlikler karşısında yoksul ve emekçi halkların hal-i pür melalini başka hiç bir metafor bu kadar isabetli ifade edemezdi dersek abartı olmaz.

Sermaye yatırımlarını çekmek için kentlerin birbirleriyle yarıştıkları neoliberal kentsel düzende, marka kent olup öne çıkmak önemli. Bu bağlamda, ideallerinden soyutlanarak metalaştırılan kültür, sanat gibi spor da kentin markalaştırılmasına koşulmuş bir ambalaja indirgeniyor.

Başta Olimpiyatlar olmak üzere, FİFA Dünya Kupası, Commonwealth Games vb. gibi spor etkinliklerinin yanı sıra EXPOlar, Fuarlar, ya da masum görünümlü ancak sinsi Kültür Başkenti projeleri, Bienaller hatta güzellik yarışmaları, devletlerarası toplantılar, kısaca küresel ve/veya kıta/bölge ölçeğindeki etkinlikler, ev sahipliği yapan kentlerde hızlı bir dönüşümü tetikliyor.

Bu kentlerdeki hazırlık ve altyapı çalışmaları etkinliğin kapsamını kat be kat aşarak kenti uluslararası medya ile dünya kamuoyunun ilgi alanına koyabilecek pahalı ve gösterişli projelere bahane oluyor.

Mega etkinlikler vesilesiyle ulusal ve uluslararası kamuoyundan destek gören iktidarlar, o zamana dek gerçekleştiremedikleri ya da zorluklar ve/veya direnişlerle karşılaştıkları tüm kentsel müdahalelerini, dönüşüm, soylulaştırma ve plan değişikliklerini böylece uygulama fırsatına kavuşuyor.

Kültür, sanat veya sporu araçsallaştırarak inşa edilen meşruiyet, yoksulları, alt gelir gruplarını ve emekçileri kentten sürgün etmenin ve kentsel rantı yükselmekte olan yaşam alanlarını sermayenin beş yıldızlı projelerine açmanın vesilesi oluyor.

Her ne ad altında olursa olsun bu albenili atı içeri buyur eden kentlerde, mülksüzleştirilen ve zorla tahliye ile yerlerinden edilen alt gelir grupları ve emekçiler neoliberal düzenin Neo-Truvalıları olurken, inşaat şirketleri, emlak pazarları, finans grupları, sponsorlar, kısaca küresel sermaye, düzenin yeni fatihi.

Özel güvenlik firmaları

Son senelerde öne çıkmaya başlayan bir diğer önemli grup ise özel güvenlik firmalarının içinde yer aldığı küresel silah şirketleri ki aynı zamanda Afganistan’a, Irak’a, Filistin’e, 3. Dünya halklarına karşı müdahalelerde faillikleri bulunuyor. Nitekim Irak işgalinde işkenceleri tertip eden ABD özel güvenlik firması Blackwater ( yeni ve temiz! adıyla Academi) Brezilya polisinin hizmet aldığı şirketlerden. (Tanıl Bora, Radikal 18.06.2014).

2012 Londra Olimpiyatlarının halkı canından bezdiren güvenlik tedbirlerini ve bu nedenle “2012 Güvenlik Olimpiyatları” adı altında mizah malzemesi oluşunu da bu vesileyle hatırlayalım. Bu sıkı güvenlik, şirketleri kazandırırken bütçeye de önemli bir yük getiriyor.

Öte yandan, etkinliklerin düzenleyici komiteleri, başta FİFA ve Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC), bal tutan parmağını yalar hesabı bu düzenin kazançlılarından; yolsuzluklar ve rüşvet söylentileri yakalarından düşmüyor. ( Dünya Kupası 2022’yi alabilmek için Katar’ın bir kısım FİFA üyelerine rüşvet verdiği söylentileri)

Planlanmış bütçeleri katlanarak aşılan mega etkinliklerin kendileri gibi mega bütçeleri de ev sahibi ülkeleri muazzam bir borç yükü altına sokuyor. Zamlar, kemer sıkma politikaları olağan ardıllar.

Öte yandan, sağlık, eğitim, konut, istihdam gibi alanlara ayrılarak yaşanabilinir kentler inşasına seferber edilebilecek milyarlarca dolar, birkaç haftalık bir etkinlik için, üstelik çoğu da daha sonra atıl kalarak devasa cüsseli birer ‘Beyaz Fil’’e dönüşecek inşaatlar uğruna heba ediliyor.

Olimpiyatlar 8 milyonu evsiz bıraktı

‘’FIFA’nın prosedür ve düzenlemelerinde, kurum ve üyelerinin günlük etkinliklerine insan hakları odaklı bir yaklaşımı dahil etmelerine yardımcı olacak herhangi bir standart bulmak zor. FIFA’nın misyonundaki değişiklikler övgüye değer olmakla birlikte, bunların pratiğe çevrilmesi gerek. Uluslararası elverişli konut hakkı standartlarının, FIFA Dünya Kupası organizasyonu düzenlemeleri ve prosedürlerinde yer alması özellikle önemli.’’

Yukarıdaki cümleler, BM önceki Konut Hakkı Özel Raportörü Raquel Rolnik’in 2009’da BM-İnsan Hakları Komitesine sunduğu mega etkinlikler raporunun FİFA Dünya Kupası bölümünden.

Mahalle yıkımları ve zorla tahliyelerle yerinden etme ve mülksüzleştirme, tüm mega etkinliklerde olduğu gibi Dünya Kupası’nın da karanlık yüzü.

Nitekim konuyla ilgili bir başka önemli uluslararası rapor da Konut Hakları ve Zorla Tahliyeler Merkezi’ne (COHRE) ait.1998-2008 yılları arasında sadece Olimpiyatlar yüzünden 8 milyon insanın zorla tahliye edildiğini belgeleyen raporda, Dünya Kupası tahliyeleri de, 1994 Chicago ve Dallas’dan başlayarak, 2002 Osaka, Seul ve 2010 Güney Afrika’nın çeşitli kentlerinden örnekle yer alıyor.
Güney Afrika gecekondu hareketi

Ancak, Truva Atı nasılsa bu zamana dek kendini gizlemeyi ve albenili yüzüyle dünya halklarını cezbetmeyi başarmış. Tam aksi olması gerekirken, ev sahipliğini kazanan kentler bu ‘’onuru’’ çılgın bir coşkuyla kutluyor, kaybedenler karalar bağlıyor!

2010 FİFA Dünya Kupası öncesinde Güney Afrika Gecekondu Hareketi, Abahlali baseMjondolo, mülksüzlerin seslerini dünyaya duyurmak için nafile çabaladı. Apartayd rejiminin sonlanmadığını, bu kez ekonomik-sosyal hatlar üzerinden yeni baştan örüldüğünü ve enformel yerleşimlerde yaşamakta olan mülksüzlerin mahallelerinin Dünya Kupası bahanesiyle lüks projelere açılmak üzere yıkılmakta olduğunu, direnişlerine karşı uygulanan polis şiddetini, katliamları, dünya kamuoyuna bir türlü anlatamadı.

2010 Avrupa Sosyal Forumu senesi olduğundan hareketin lider kadrosu Avrupa ülkelerini gezerek Foruma ev sahipliği yapan İstanbul’a da geldi, hatta o zaman direnişte olan Ayazmalı kiracılara dayanışma ziyareti yaptı ama bizim basında da cim karnında nokta yer bulamadı!

Olimpiyatlar da Brezilya’da

Bugün, tam aksine, tüm dünya Brezilya’nın gündeminden, favela yıkımlarından, direniş ve polis şiddetinden haberdar ise bunu neye borçluyuz? 2014’te FİFA Dünya Kupasına ev sahipliği yapan Brezilya 2016 Rio Yaz Olimpiyatları vesilesiyle Olimpiyatların da ev sahibi; dolayısıyla, ilk bölümde anlatılan mağduriyetler ve ihlaller, özellikle favela yıkımlarıyla yerleşik mahallelerin zorla tahliyeleri, katmerleşerek gerçekleştiğinden/gerçekleşeceğinden direniş yükseldikçe iktidarın şiddeti de katlanıyor.

Dünya Kupası ertesinde katılımcılar valizlerini yapıp ülkelerine geri dönerken bile favelalar hala yıkılıyor ve milyonlarca sakin zorla tahliye ediliyor olacak. ‘’FIFA kalitesinde stadyumlar’’, FİFA’nın talebiydi, buna karşı Brezilya halkları da ‘’FIFA kalitesinde’’ okullar, hastaneler, ücretler, kısaca, insan onuruna layık bir yaşam talep ediyorlar.

2010 sonundan itibaren Tunus’dan başlayarak tüm dünyaya dalga dalga yayılan isyanlar ve direnişler zamanlarındayız. Kent meydanları halkların seslerini yükselttikleri birer agoraya dönüşmüş durumda. 2010’da seslerini duyuramayan Güney Afrikalı Gecekondu Hareketi, direnişi yerelliklerde örgütleyip, ulusal bir direnişe çevirecek güce de politik iklime de sahip olmazken, bugün, küresel gidişatla paralel olarak başta Porto Alegre, Sao Paulo ve Rio olmak üzere Brezilya kent meydanlarının işgalleriyle kitlesel protestolar gerçekleşiyor; çok önemli olarak, isyan grevlerle tahkim edilmekte ve ulusal bir direnişe dönüşüyor.

Kent hakkı mücadelesi

30 sene önce diktatörlüğün yıkılışından bu yana Breziya en büyük kitlesel protestolara sahne oluyor. Diktatörlüğe karşı mücadele eden ve daha sonra devletin yeniden yapılandırılma döneminde de önemli konut hakkı kazanımları elde etmiş hatta Kent Hakkı’nı Anayasaya koydurtmuş olan favela nüfusları geçmişten gelen mücadele deneyimleriyle yine başrolde.

İktidarın havuç ve sopası da eksik değil elbette. Biber gazından plastiğe gerçek mermiye her türlü polis şiddetinin yanı sıra polis gücü eşliğinde yıktırılan favelalar ya da kısmen yıktırılıp kalanlara hiçbir hizmet götürülmeyerek, çöplük içinde yaşamlara mahkûm edilen böylece yerlerini terk etmeleri için dolaylı baskı kurulan nüfuslar Türkiye örneklerine benziyor.

Topraksızlar Hareketi ile Evsizler Hareketi’ne, gösteri yapmamaları koşuluyla verilen konut ve toprak vaadleri ile boşaltmaları şartıyla favelaların bir kısmına sunulan maddi destek, iktidarın protestoları bölmek üzere kullandığı elverişli birer havuç. Bu taktiklerin direnişe etkilerini ve ne kadar sönümlendireceğini de zaman gösterecek.

Bugün mega etkinlik adı altındaki Truva Atı her zamankinden daha çok görünür ise ve bir yerinden etme endüstrisi olarak sporu anlamlandırabiliyor ve tartışılabiliyor isek, bunu hiç kuşkusuz Brezilya halklarının kitlesel direnişine borçluyuz.

Tarih boyunca politika ve spor çoğu kez iç içe yürüyegeldi, diktatörler spor etkinlikleri ve kupalar üzerinden meşruiyetlerini inşa ettiler. Bu damar Brezilya için futboldu ve kitlelerin afyonu olagelen futbol bugün Brezilya’da paradoksal bir şekilde demokrasi mücadelesinin çıtasını yükseltiyor.

Cihan Baysal Uzunçarşılı – Bianet / Biamag

 

Yeşiller/Sol sesleniyor: Burdayız aşkım!

ysgpYeşiller ve Sol Gelecek Partisi bu yıl 22. kez düzenlenecek LGBTİ Onur Yürüyüşü dolayısıyla bir açıklama göndererek yürüyüşe destek verdi ve tüm dostlarını katılmaya çağırdı.

29 Haziran pazar günü yapılacak yürüyüş saat 1700’de Taksim meydanından başlayacak.

Açıklama şöyle:

 

Burdayız Aşkım

Her sene olduğu gibi bu sene de 29 Haziran Pazar günü LGBTİ Onur Yürüyüşü’ndeki yerimizi alacağız.

Partimiz kurulduğu ilk günden itibaren LGBTİ bireylerin hak ve özgürlük taleplerini evrensel insan haklarının bir parçası olarak görmüştür. Bu kısa dönem içinde LGBTİ hareketi ile eşit ve özgür bir ilişki temelinde çalışmalarını yürütmüştür. Bu anlamda hem parti içinde LGBTİ bireylerin görünürlüğünü hem de siyasi ve toplumsal düzlemde LGBTİ hareketinin görünürlüğünü sağlamak partimizin temel politikalarından biri olmuştur.

LGBTİ hareketi ayrımcılığa ve ötekileştirmeye karşı yıllardır bu ülkede örgütlü olarak direniyor. 22 yıldır Haziran ayının son haftası Onur Haftası olarak çeşitli etkinlikler düzenleniyor, son Pazar günü de Onur Yürüyüşü gerçekleştiriliyor. Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi LGBTİ hak ve özgürlüklerinin görünmez kılınmasına, siyasi olarak önemsizleştirilmesine karşı somut ve açık politikalar geliştirmiştir. Bu anlamda Onur haftasını aynı zamanda Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin ana etkinliklerinden biri olarak görüyor ve kutluyoruz.

LGBTİ bireyleri yok sayan mevcut Anayasa’nın ve diğer yasaların değiştirilmesi gerekiyor. Öncelikli olarak bugünkü Anayasa’da dil, din, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, mezhep gibi ayrımcılık kategorilerine yer veriliyorken; “cinsel yönelim” ve “cinsiyet kimliği’’ tanımlarına yer verilmiyor. Bu durumun ortadan kaldırılması için Anayasa’nın eşitliği düzenleyen maddesine ‘cinsel yönelim’ ve ‘cinsiyet kimliği’ ifadeleri eklenmelidir. Yine Anayasa’da yer alan birçok maddede sıkça geçen ‘genel ahlak’ kavramı da kaldırılmalıdır.

LGBTİ bireylere yönelik homofobik, transfobik söylemlerin ve genel olarak nefret söyleminin ortadan kaldırılması, bunun için bir dizi önleyici politikanın oluşturulması ve uygulanması önemlidir. Bununla beraber nefret suçları yasasının eşitlikçi bir çerçevede hazırlanıp yasallaşması gerekiyor.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi olarak Onur Yürüyüşü’ne bütün üyelerimizi ve dostlarımızı çağırıyoruz. 22. Onur Haftamızı kutluyor, haklı mücadelemizi LGBTİ hareketi ile birlikte güçlendirmek istiyoruz.

 Sevil Turan – Naci Sönmez

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eş Sözcüleri

Aydın’da 5 bin 900 çiftçi kırsal kalkınma programına başvurdu

Kırsal Kalkınma Yatırımlarının Desteklenmesi Programı kapsamında, Aydınlı 5 bin 844 çiftçinin makine ve ekipman destekleme başvurusunda bulundu.

ciftci

Aydın Gıda Tarım ve Hayvancılık İl Müdürü Salih Köksal, Kırsal Kalkınma Yatırımlarının Desteklenmesi Programı kapsamında makine ve ekipman alımlarının desteklenmesi hakkında tebliğ ile ilgili olarak yaptığı açıklamada, yapılan başvuruların Gıda Tarım Ve Hayvancılık Bakanlığı’nca gönderilecek ödeneğe bağlı olarak değerlendirileceğini söyledi. Bu değerlendirmelerin ardından onaylanan projelere yüzde 50 hibe desteği verileceğini belirten Aydın Gıda Tarım ve Hayvancılık İl Müdürü Salih Köksal, “Programın amacı, doğal kaynakların korunmasını dikkate alarak, kırsal alanda gelir düzeyinin yükseltilmesi, tarımsal üretim ve tarımsal sanayi entegrasyonunun sağlanması, tarımsal pazarlama altyapısının geliştirilmesi, gıda güvenliğinin güçlendirilmesi, kırsal alanda alternatif gelir kaynaklarının oluşturulması, yürütülmekte olan kırsal kalkınma çalışmalarının etkinliğinin artırılması ve kırsal toplumda belirli bir kapasitenin oluşturulmasına ilişkin usul ve esasların belirlenmesidir. Kırsal Kalkınma Yatırımlarının Desteklenmesi Programı kapsamında makine ve ekipman desteklemesi için Aydın Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğümüze ayrılacak olan ödeneğe göre değerlendirilecek. Yüzde 50 makine ekipman desteğinden faydalanacak kişilerin listesi Aydın Gıda Tarım ve Hayvancılık İl Müdürlüğü’müzün resmi internet sitesinde yayımlanacak olup, hibe desteğinden faydalanacak çiftçiler ile hibe sözleşme imzalanacaktır” dedi.

(Cihan/Yeşil Gazete)

Altınkaya Barajı’nda balık yerine keçi!

Samsun’un Vezirköprü ve Bafra ilçe sınırlarında yer alan, Türkiye’nin en büyük barajlarından birisi olan Altınkaya Barajı gölünde balıkların yerini  keçiler aldı.

barajgolu

Havaların aşırı derecede sıcak gitmesi kışın yeterli kar ve yağmurun yağmamasından dolayı suları iyice azalan barajın son durumu kuraklığı net bir şekilde ortaya koyuyor. Altınkaya Barajı’nın susuz kalmasında; Boyabat Barajı’ndan su salınmamasının önemli rol oynadığı düşünülüyor.

Baraj çevresinde yaşayanlar ve gölde olta balıkçılığı yapan vatandaşlar, “Gördüğümüz manzara gerçekten iç açıcı değil. Bizler yıllardır buralara gelir hem kamp yapar hem de balık tutarız. Türkiye’nin sayılı balıkları bu göllerden çıkar. Fakat son zamanda bırakın balık tutmayı, balık tuttuğumuz göllerde şimdi keçiler otluyor” dedi.

(Cihan)

Tatarköy’de kimyasal atık şüphesi

Lüleburgaz’a bağlı Tatarköy ilçesinde bulunan Sakızköy merasına aylardır çöp bırakılıyor. Tekirdağ’da katı atık tesisinde bertaraf edileceği yerde, yanında gölet bulunan, hayvanların otladığı meraya çöp getirilmesi bölge halkında ‘kimyasal atık’ endişesi doğurdu. Üstelik atıkların alana bırakılmasında valinin izni olduğu söyleniyor. Yeşil Gazete’nin konuyla ilgili ulaştığı Lüleburgaz Valiliği bilgi vermekten kaçındı.

atık3

Nisan aynın başından beri Tatarköy’lüler huzursuz. Göletin yanında bulunan çukura gömülen atık, kimyasal şüphesi yaratıyor. Facebook’ta konuya dikkat çekmek için kurulan ‘Çocuklarımızı nasıl öldürürüz?’ başlıklı gruba yazan bir yerel gazeteci son durumu şöyle anlatıyor: Geçtiğimiz Cumartesi günü yağmur yağarken gittim. Dört adet damperli tırın boşaltılmasını gördüğüm ilk andı. Tatarköy muhtarının aracı da oradaydı. 156’yı aradım. Jandarma biraz sonra beni aradı. O atıklar vali izniyle oraya gömülüyor, tehlikeli atık değilmiş dediler. Aslında o atıkları ben Sakızköy’den, Pınarhisar’dan ve geçen ay Babaeski’den tanıyorum. Kağıt fabrikasındaki elek altı atığı. Selüloz, asitli ve bol naylonlu kağıt atıkları… Çok çabuk sertleşiyor ve doğaya düşman. Uyanık fabrika işleticileri uygun çukurlara atıp üzerine toprak yayıyorlar. Tatarköy’deki olay tam bir facia. Bir AB projesi için haftaya denetleme yapılacak bir alanmış orası. Lüleburgaz Kaymakamlığı da proje sahibiymiş. Oldu bittiye getirip tam göletin yanına gömüyorlar. “

atık2

Yüzlerce fabrikanın bulunduğu bölgede atıkların nasıl bertaraf edileceğine dair plan olmaması kafalarda soru işareti yaratıyor. Görgü tanıkları, üstü kapatılan atıkların metan gazı nedeniyle için için yandığını söylüyor.

İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Toprak İlmi ve Ekoloji Anabilim Dalı Emekli Öğretim Üyesi Prof. Dr. Doğan Kantarcı’nın Sakızköy’de çöplükle ilgili hazırladığı bilirkişi raporunda, bölgedeki katı atık düzenli depolama tesisi ÇED sürecinin tamamlanmamış olması nedeniyle atık tesisinin kurulması ve işletilmesinin uygun olmadığı belirtiliyor.

atık1

Kırklareli İl Genel Meclisi’nde CHP grubu adına söz alan katip üye Yeşim Girgin’in mecliste gündeme getirilmesi için yaptığı müracaata rağmen çöp sorunuyla ilgili bir ilerleme kaydedilmiş değil. Çöplerin valilik izniyle atıldığı iddiasını sormak için aradığımız Valilik konuyla ilgili bilgi vermekten kaçındı.