Ana Sayfa Blog Sayfa 3897

Çek kürekleri Hüseyin, nükleere karşı çek – Pelin Cengiz

  Hani şu iktidar ve yandaşlarının hayallerini süsleyen Yeni Türkiye var ya, 12 yıllık tecrübeye dayanarak o hayalin özetini şöyle yapsak yanlış olmaz sanıyorum. Daha fazla güç zehirlenmesi, daha fazla tahakküm, daha fazla sorgusuz sualsiz itaat beklentisi, daha fazla kasaba ahlakı dayatması, daha fazla Asya tipi tek adam demokrasisi, daha fazla sefalet içinde medya. Bunların yanında daha çok inşaat, daha fazla asfalt, beton, çimento, daha çok duble yol, daha çok otomobil, daha çok tüketim, daha çok yandaş, daha fazla rant, daha çok enerji; dolayısıyla daha çok kömür, petrol ve nükleer. Bu yönetim modeliyle ve tüketim ekonomisiyle Türkiye’ye değil üç tane, her ile bir nükleer santral de yapılsa böyle bir sistemi kaldırabilecek bir enerji arzı mümkün değil…

Enerjide dışa bağımlılığı azaltmak için yerli kömüre destek verirken, Mersin’de Ruslarla Sinop’ta Japon-Fransız konsorsiyumu ile nükleer santral anlaşması imzalamak, üçüncünün yolunu yapmak, projeleri ÇED süreçlerinden kaçırmaya çalışmak hiçbir akla, izana, insafa sığmıyor. Çernobil ve Fukuşima’nın hatırası hâlâ tazeyken, Türkiye’de politikacılar nükleer enerji savunma cesaretini ve cehaletini gösterebiliyor. Hâliyle, siyasilerin kulakları, sivil toplumdan gelen çağrılara epeydir tıkalı.

Ancak, bu zihniyetle mücadeleye kendini adamış sivil hareketin artması sevindirici. Sürece ilişkin her detayı takip etmek, hukuki adımları atmak, kamuoyunu bilgilendirmek önemli bir misyon. Uzun yıllardır nükleer karşıtı hareket, sesini duyurmak adına pek çok şey yaptı, Çernobil ve Fukuşima’nın yıldönümü anmaları, bisikletli, çadırlı eylemler, şehirlerarası yürüyüşler… Bir de nükleersiz Türkiye için bireysel olarak mücadele edenler var. 1994’te Timur Danış, 4000 kilometrelik İstanbul- Sinop- Mersin- İstanbul yolunu tek başına yürüdü, yine 1994’te Deniz Güman bisikletiyle İstanbul’dan Akkuyu’ya pedal çevirdi, 1995’te ise Özgür Gürbüz Mersin’den Akkuyu’ya 180 kilometre yolu geri geri yürüdü.

Bu protesto eylemlerine bir yenisi eklendi, “Nükleersiz Türkiye için Kürekle Karadeniz” kampanyasıyla kürek sporcusu Hüseyin Ürkmez, 14 Ağustos’ta sandalını Hopa’dan denize indirdi. Ürkmez’in, Türkiye’de nükleer santral kurulmasına insan gücüyle karşı çıkılabileceği düşüncesinin temsilcisi olarak 1500 kilometrelik bir yolu var. Hava ve deniz şartları elverdiğince günde ortalama beş kilometre ilerleyebiliyor. Bu da aşağı yukarı kol gücüyle dokuz saatlik mesai demek…

Eylül ayı başında Sinop’ta, eylül sonunda ise İstanbul’da olmayı planlıyor. Karaya çıktığı noktalarda kendisine destek verenlerce karşılanıyor ve orada bir basın açıklaması yapılıyor. Nükleersiz.org ve Yeşil Düşünce Derneği’nin girişimiyle nükleer tehlikesine dikkat çekmek için gerçekleşen kampanyaya Türkiye Nükleer Karşıtı Platform, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi, Sinop NKP ve KESK Sinop Şubeler Platformu destek veriyor.

Hüseyin, Hopa’dan yola çıktıktan sonra sahil boyunca hiç fotoğraf çekmemiş, hiç denize girmemiş, “Sahiller katledilmiş, her taraf çirkin yapıyla dolmuş. O kadar ülke kıyısında kürek çektim ama ilk defa böyle bir kıyı şeridi gördüm. Sahiller dolgu alanlarıyla, dereler HES’lerle katledilmiş. Çirkinliği görmemek için artık geceleri de seyahat edeceğim” diyor. Dertlerin sadece nükleerle bitmediğinin en çarpıcı hâli.

Hüseyin’in nerede olduğuna bakmak isterseniz buradan (http://share.findmespot.com/shared/faces/viewspots.jsp?glId=0IsTDk7U0PboEv3f5T3TgDG6AE5DXLBZt), Hüseyin’in yol maceralarına göz atmak isterseniz şuradan (http://yesilgazete.org/blog/2014/08/26/nukleersiz-turkiye-icin-kurekle-karadeniz-2-haftasinda9-10-11-gunler/) takip edebilirsiniz. Nükleersiz bir Türkiye için siz de bir kürek atmak isterseniz projeye şu linkten destek verebilirsiniz: (http://www.fonlabeni.com/proje/detay/1763/nukleersiz-turkiye-icin-kurekle-karadeniz)

Bu yazı ilk olarak taraf.com.tr/ de yayınlanmıştır

15 Pelin Cengiz

 

 

Pelin Cengiz

[email protected]

Charlie Sheen de balina katliamına karşı

Danimarka’nın Faroe Adası’nda her sene gerçekleşen balina katliamına karşı verilen mücadeleye, Hollywood aktörü Charlie Sheen de dahil oldu. Sheen, geçtiğimiz günlerde, 33 pilot balinanın avlanmasını engellediği için gözaltına alınan aktivistlerin serbest bırakılması için çağrı yaparak  “Danimarka Hükümeti’nin bu vahşi katliam suçuna ortaklık ettiğini” belirtti.

 
Charlie-Sheen-charlie-sheen-17776967-1024-768

Kuzey Atlantik’te bulunan Faroe Adası’ndaki pilot balina avı katliamından 33 pilot balinayı kurtardıkları için Danimarka otoritelerinde tutuklanan 14 ‘ Sea Shepherd’ örgütü üyesi aktiviste Charlie Sheen’den destek mesajı geldi. Sheen’in şahsi botlarından birini kullanarak eylemi gerçekleştiren aktivistler gözaltına alındıktan sonra, Sheen hükümeti eleştirdi ve ‘isminin üstünde bulunduğu bir botun bu eylem sırasında orada olmasından gurur duyduğunu’ açıkladı:

“BS SHEEN isimli Zodyak botumu bağışladığım ‘Sea Sherperd’ örgütü lideri Bay Watson’un kahramanca çabaları utanç verici bir biçimde kesintiye uğradı. Bu kadar ahlaksız bir tavra karşı sertlikle mücadele etmeli.”

Danimarka Krallığı sınırlarındaki Faroe Adası’nın kıyılarında yapılan balina avı, yerli halk için yüzyıullardır sürüdürülen bir gelenek. Küçük botlarla memelileri koya sürükleyen avcılar balinaları burada kıstırıp bıçaklarla öldürüyor. Hayvan hakları aktivistlerinin ‘vahşi ve arkaik bir kitlesel katliam’ olarak tanımladığı ava karşı çıktığı için 14 aktivist geçtiğimiz günlerde gözaltına alınmıştı.

(Guardian / Yeşil Gazete)

Erkek Feminizminin Kısa Tarihi

theatlantic.com’da Noah Berlatsky imzasıyla yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Eray Uygur’un çevirisiyle sunuyoruz

* * *

Frederick Douglass ve John Stuart Mill’den günümüz bilim adamlarına kadar, eksikleri olmasına karşın, kadınların özgürlüğünün gelişmesine katkıda bulunan birçok erkek vardır.

Bir erkeğin feminist olması mümkün müdür? Benim de aralarında bulunduğum birçok yazar son zamanlarda bu soruyu genel olarak teorik anlamda soruyor. Tartışmalar ya erkeklerin kendilerini feminist olarak adlandırmalarının ideolojik bir anlam taşıyıp taşımadığına ya da feminizm terimlerinin erkekleri de kapsayıp kapsamadığına odaklanıyor. Ama alışılagelmiş olarak erkeklerin feminist hareket içerisindeki tarihsel yerleri hakkında pek fazla tartışma yapılmıyor.

13 erkek feminizmi...
Frederick Douglass

Çok yazık çünkü aslında erkek feminizminin Avrupa ve Kuzey Amerika’da 175 yıl öncesine, eski bir köle ve kölelik karşıtı olan Frederick Douglass’a kadar uzanan çok eski bir geçmişi var. Amerika’da köleliğin kaldırılması ve kadınların oy kullanma hakkı hareketleri birbirlerine sıkı sıkıya bağlıydı ve Douglass 1848’de Seneca Falls’ta gerçekleştirilen ünlü kadın hakları toplantısına katılan az sayıdaki erkekten biriydi. Sivil savaştan sonra Douglass birçok kadın hakları aktivisti ile taktiksel anlaşmazlıklar yaşadı. Oy kullanma hakkı hareketinin bazı beyaz kadın liderleri, beyaz kadınların siyah erkeklerden üstün olduklarını ve daha önce oy kullanmayı hak ettiklerini öne sürdüler. Douglass kendi adına, siyah kadınların yine seçimlerin dışında kalacağı gerçeğini tamamen göz ardı ederek, 15. Yasa Değişikliği uyarınca siyah erkeklere oy hakkı tanınmasının daha ‘acil’ olduğunu düşünüyordu. Yine de kadınların oy hakkı hareketine olan desteğinde asla tereddüt etmedi. 1888’deki bir konuşmasında duruşunu tekrar gösterdi ve kadınların kendi hareketlerindeki önceliğine dikkat çekti : ‘Şuna inanıyorum ki hiçbir erkek, ne kadar fikir sahibi ve konuşma yeteneği olursa olsun, kadının kendi güç ve otoritesi ile başarılı ve etkin bir şekilde yapabileceği gibi yanlışları seslendiremez ve kadınların taleplerini dile getiremez. En çok bağırması gereken yaralanan kişidir. Kadın, kendinin en iyi temsilcisidir.

Douglass’ın Amerika’da kadınların oy kullanma hakları için çalıştığı aynı dönemde Britanya’da da John Stuart Mill bu davaya el attı. Eşi Harriet Taylor Mill ile birlikte yazdıkları 1861 tarihli Subjection of Women (Kadının Bağımlılığı) isimli çalışmada şöyle diyordu : ‘İki cins arasında hali hazırda bulunan sosyal ilişkileri düzenleyen prensip, bir cinsin diğerine yasal olarak tabi olması, başlı başına yanlıştır ve insani gelişmenin önündeki en büyük engellerden biridir ve sadece bir tarafa güç ve ayrıcalık sağlamayan ya da diğer tarafa zaaf getirmeyen, kusursuz bir eşitlik sağlayan bir prensip ile değiştirilmelidir.’ 1866 yılında Mill, parlamentonun, kadınların oy kullanma hakkı konusunda bir yasa tasarısı sunan, ilk Britanyalı üyesi oldu.

‘Kadın, kendinin en iyi temsilcisidir.’

Mill görünüşe göre kadın hakları davası konusunda eşiyle olan ilişkisinden esinlenmişti. Benzer olarak günümüz yazarı John Stoltenberg’in radikal feminizmi de, feminist yazar Andrea Dworkin ile olan ve sonu evliliğe varan uzun süreli ilişkileri ile ayrılmaz bir şekilde bağlantılıdır. Stoltenberg, ‘Men Can Stop Rape’ (Erkekler Tecavüzü Durdurabilir) isimli grubu kurdu ama muhtemelen daha çok teorik yazıları ile tanınır. Özellikle 1989 tarihli kitabı ‘Refusing to Be a Man’ (Erkek Olmayı Reddetmek)’de erkeklerin kadın düşmanlığının yerine saygıya dayalı daha az zarar verici bir ‘erkeklik’ geliştirmeleri gerektiğini iddia eder. Çalışmalarında pornografiye, kendisi bir eşcinsel olduğu için özellikle eşcinsel pornografiye, odaklandı. Eşcinsel olsun ya da olmasın, porno filmlerde kölelik ya da sadizm içeren sahnelerin erkekleri, kadınlara acı ve aşağılanmadan ve tecavüze uğramaktan zevk alan mazoşistler gibi davranmaya teşvik ettiğini iddia etti. Vardığı en ünlü sonuç şuydu : ‘Pornografi kadınlar hakkında yalanlar, erkekler hakkında ise gerçekler anlatır.’ Pornografinin, cinselliğini kadına karşı üstünlük, kadının nesneleştirilmesi ve insan olarak görülmemesi çerçevesinde kuran, eşcinsel olsun olmasın, tüm erkeklerin en isabetli betimlemesi olduğunu ifade eder.

Bir diğer günümüz aktif feministi ise British Columbia Okanagan Üniversitesi’nde soykırım konusunda uzmanlaşmış bir siyaset bilimci olan Adam Jones’tur. Kitaplarında ve Gendercide Watch (Cinsel Soykırım Nöbeti) isimli internet sitesinde, cinsel ayrımcılığı ve cinsiyetle ilişkili sebeplerle işlenen şiddet suçlarını belgeleme ve analiz etmede feminist teoriyi kullanmıştır. Örneğin 1971 Pakistan soykırımında Bengal’li kadınların kitle cinayetleri için nasıl seçildiklerini analiz etmiştir. Aynı zamanda Saddam Hüseyin’in Kürtlere karşı yürüttüğü ve erkeklerin topluca katledildiği El-Enfal Operasyonu’ndaki cinsel soykırım üzerine de çalışmıştır.

Douglass, Mill, Stoltenberg ve Jones’un hepsi erkek feministler oldukları halde, feminizm ile olan ilişkilerinin çok farklı biçimlerde olduğunun farkına varmak önemlidir. Douglass’ın feminizme olan bağlılığı kölelik karşıtlığı ile olan ilişkisinin bir uzantısıydı. Mill’in feminizmi onun genel liberal siyaset anlayışının bir parçasıydı. Stoltenberg feminizmi, erkekler için kişisel ve siyasal konular olarak gördüğü erkeklik ve kadın düşmanlığı alanlarında derinlemesine düşünmek için kullandı. Jones ise feminizm ile soykırım ve cinsiyet konularındaki araştırmaları aracılığıyla bağlantılı. Hepsi için feminizm, muhtemelen kadın feministlerin çoğu için de söyleyebileceğimiz gibi, fedakârlık, toplum, entelektüel ilgi, siyasal inanışlar ve kişisel yatırımın bir karışımını içeriyor.

Tüm bu erkeklerin aktivizmleri ve yazıları ilham verici olsa da hiç birinin çalışmaları eleştiriden muaf değil, olmamalı da. Douglass çok kritik bir zamanda erkeklerin haklarını kadınların haklarının önüne koydu ve hala devam etmekte olan vatandaşlık hakları ve kadın hakları arasındaki anlaşmazlıkların devam ettirilmesine katkıda bulundu. Stoltenberg ve Dworkin gibi teorisyenlerin porno ve sadomazoşizm karşıtı radikal duruşları, cinsel özgürlüğün kadın özgürlüğünün çok önemli bir parçası olduğunu iddia eden feministler tarafından sert bir direnişle karşılandı. Jones’un cinsel soykırım konsepti ve feminizmin erkekler ve erkeklik problemlerine yeteri kadar değinmediği tartışması kavramsal olarak karışık olmakla eleştirildi.

Bu eleştiriler, bu erkeklerin gerçek feministler olmadıkları ya da erkeklerin feminist olamayacakları anlamına gelmiyor. Bunlar sadece feminizmde, her özgürleşme projesinde ya da bu anlamdaki insani girişimde olduğu gibi, tartışmalar, farklılıklar ve başarısızlıklar olduğu anlamına geliyor. Mill, Douglass, Stoltenberg ya da Jones’un kusurları olduğu gerçeği onların örneklerine dikkat çekmek için daha da çok sebep veriyor. Bu bizlere erkek feministlerin ne yeni ne de kusursuz olduklarını ama kadın ilerlemesine önemli katkılarda bulunduklarını hatırlatıyor. Onlar hatalarından öğrenebileceğimiz ve başarılarıyla yarışmayı amaç edinebileceğimiz gerçek insanlar.

Yazının ingiliz orjinalini buradan okuyabilirsiniz

Yeşil Gazete için çeviren: Eray Uygur

(theatlantic.com,Yeşil Gazete)

 

 

IŞİD ve kötülük – Mithat Sancar

Bilinen adıyla Irak Şam İslam Devleti (IŞİD), yeni adıyla İslam Devleti (İD), dengeleri alt üst etmeye devam ediyor. Bu dengelerin başında, siyasal nitelikli olanlar geliyor; daha doğrusu, en çok bunlar tartışılıyor. Bunda bir yanlışlık yok. Zira IŞİD, Musul’u ele geçirmekle, sadece askeri bir başarı kazanmadı, aynı zamanda Irak ve Suriye eksenindeki siyasal gelişmelerde yok sayılamayacak bir aktör olduğunu da kabul ettirdi. Bu bölgenin ve Ortadoğu’nun bugününe ve geleceğine dair IŞİD’siz bir siyasal analiz ve hesap yapmak artık mümkün değil.

Ancak IŞİD’in etkisi, sadece siyasal ilişkilerle sınırlı değil; etik, ilahiyat ve felsefeyi de içeren çok daha geniş bir alana yayılıyor. IŞİD, bir örgüt olmanın yanında, zihinleri sarsan bir olgu aynı zamanda. Bu olguyu özellikli kılan en önemli husus ise, vahşette sınır tanımaması. Kendi yayınladığı videolara bakmak bile, tek başına bu vahşeti bütün çıplaklığıyla görmeye yetiyor. Bu görüntüler karşısında akıl ve dil tutuluyor. Yapılanları anlama ve adlandırma konusunda, bilinen kavramlar ve tanımlar aciz kalıyor. Bu aczin kaynağında, IŞİD’in hiçbir sınır tanımadığı imajı ve inancı vermesi yatıyor. IŞİD, insanlar ve mekânlar kadar, insan eyleminin tabi olduğunu varsaydığımız bütün sınırları da yok ediyor. Sınırsızlığı kavramak ise, insan aklının en fazla zorlandığı noktalardan birini oluşturuyor. Lakin insan aklı çok zorlandığı konularda da anlama çabasından vazgeçmiyor. Vazgeçemez de zaten, çünkü vazgeçmek olan bitene teslim olmak, hakikat arayışını gerçekliğe kurban etmek demektir, bu da insanlık fikrini terk etmekle aynı anlama gelir.

Ahlak ve vicdan adına konmuş sınırların pervasızca ihlali ve imhası söz konusu olduğunda, anlama girişimlerinin ilk adresi genellikle “kötülük” kavramı oluyor. Bu gibi hallerde yapılanları anlamlandırmak için, “kötülük” adlandırmasından çokça medet umuluyor. “Kötülük” kategorisinin bu açıdan anlamsız ve faydasız olduğunu söylemek mümkün değil. Asıl mesele, bunun nasıl kullanıldığında.

Dünya basınında, IŞİD’i ve yaptıklarını “kötülük” üzerinden bir çerçeve içine oturtmaya çalışan yazıların sayısı son zamanlarda epey çoğaldı. Okuduklarım arasında bir tanesini zikretmek istiyorum. Hollandalı yazar Leon de Winter’in Frankfurter Allgemeine Zeitung’ta yayınlanan “Kılıç Adına” (Im Namen des Schwertes) başlıklı yazısı, meseleye kötülük kategorisinden hareketle yaklaşmanın pek de verimli sayılmayacak bir örneğini oluşturuyor bana göre. Yazının son paragrafı mealen şöyle: Hiçbir sınır tanımayan IŞİD militanlarının, herhangi bir siyasal veya dini programa ihtiyaçları yoktur. Onları harekete geçiren saik, sosyal veya ekonomik dışlanmışlık değildir. Bunların hepsi bir bahaneden ibarettir. Burada söz konusu olan, tecavüz ve imha etme arzusudur ve bunun da kültürümüzde bir adı vardır: Kötülük…

Bu bakış açısı, kötülükle ilgili tartışmalarda savunulan en eski ve oldukça yaygın teze dayanıyor. Terry Eagleton, “Kötülük Üzerine Bir Deneme” adlı eserinde, bu tezi şöyle özetliyor. ‘Kötülük anlaşılmazdır. O sadece kendisi için bir eylemdir. Bir eylem anlamdan ne kadar uzaksa, o kadar kötüdür. Kötülüğün, bir sebep ya da amaç gibi, kendinin ötesinde var olan hiçbir şeyle bağlantısı yoktur. Kötülük sebepsizdir ve kendi kendini yaratır.”

Bu tezi savunanların bir kısmı, kötülük olarak nitelenebilecek eylemleri açıklamaya yönelik mantıklı sebepler aramanın, örneğin ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel vs. argümanlara başvurmanın, kötülüğü anlaşılır kılmaya, giderek anlayışla karşılamaya ve nihayet affetmeye götüreceğini iddia ederler.

Kötülük kavramıyla ilgili bu tartışmayı, yazının sınırlarını gözeterek burada kesmek durumundayım maalesef. Konuyu şöyle bağlamayı deneyeyim:

IŞİD’in varoluş temeli ve eylemleri, insanlık tarihinde bildiğimiz kötülük türlerinin en uç örnekleri arasında yer alıyor. Ahlaki, ilahi, vicdanı vb. zeminlerde yeşerdiğini düşündüğümüz sınırların kolayca, neredeyse büyük bir hazla yok edilmesi, bu örneklerin başlıca ortak özelliklerindendir. Ancak kötülüğü sadece insan doğasıyla açıklamaya kalkışmak ve amacının kendine içkin bir tezahür olduğunu savunmak, kötülüğün kalıcı ve değişmez olduğunu kabul etmeyi gerektirir. Bu ise, insanın üreten, yaratan, değişebilen ve değiştirebilen bir varlık olduğunu da inkâr etmek anlamına gelir. Böyle bir bakış açısının varacağı yer, her türlü toplumsal mücadeleyi ve siyasal faaliyeti faydasız ve anlamsız görmektir. Eagleton’ın ifadesiyle, ‘eğer şeytan olumsuz sosyal şartlarda değil de insanın içindeyse, o zaman kötülük yenilmezdir’.

IŞİD, bir kötülüktür ve kötülük saçmaktadır. Ancak IŞİD kendiliğinden doğmamıştır, onu yaratan birçok faktör vardır. Bu faktörleri anlama girişimleri, kötülüğe mazeret bulma gibi bir saikle yürütülürse, bu da başka türlü bir kötülük olacaktır. Anlama çabası, anlayış göstermek ve onaylamak için değil, kötülüğün sebeplerini ortaya çıkarmak, dönüştürmek ve mümkünse yok etmek için gereklidir. Anlama çabasından tümüyle vazgeçmenin doğuracağı sonuç, kötülüğe değil kötülere odaklanmak, kötülükle değil, kötülerle uğraşmaktır. Kötülerle kararlı bir şekilde mücadele etmek gerekir şüphesiz. IŞİD örneğinde olduğu gibi, tarifi bile zor bir kötülüğü acımasızca, hatta huşu içinde ve zevkle icra edenlere, kader kurbanı zavallılar muamelesi yapmak elbette düşünülemez. Lakin kötülüğü yaratan şartları dönüştürmeyi ve kötülerin beslendiği ilişkiler düzenini değiştirmeyi hedeflemeden, kötülüğü ve kötüleri alt etmek çok zordur. Toplumsal yaşam tasavvurları, siyasal programlar ve eylemler bu temele oturtulursa ancak, hem kötülükle hem de kötülerle anlamlı ve etkili bir mücadele yürütülebilir…

Mithat Sancar – basnews.com (BasHaber Gazetesi)

Soma’da termik santral için acele kamulaştırmaya karşı dava açılıyor

Soma Kolin Termik Santrali’nin yapımı için zeytinliklere acele kamulaştırma verilmesiyle Soma halkı ve Greenpace karşı dava açma kararı aldı.

Soma Yırca Köyü mevkinde bulunan zeytinliklerin termik santral için acele kamulaştırma kararının çıkmasıyla birlikte köylüler ve Greenpeace hukuk mücadelesi başlattı. Dava bugün, Soma Adliyesi önünde yapılan basın açıklamasıyla duyuruldu. Soma halkı ve Greenpeace gönüllülerinin katıldığı basın açıklamasında davanın hem zeytinliklerin yaşatılması, hem de kömüre dayalı termik santrallerin çevreye, doğaya, canlı yaşamına karşı oluşturduğu tehdit nedeni ile açıldığına vurgu yapıldı. Basın açıklaması sırasında, “Soma’da zeytinlikler termik santral için kamulaştırılıyor, Dur de” ve “Zeytin katliamına son” yazılı dövizler açıldı.

Soma3

Bakanlar Kurulu tarafından 10 Mayis 2014 tarihinde alınan karar ile, Soma’da binlerce metrekarelik alanda bulunan zeytinlikler, Soma Kolin Termik Santrali’nin yapımı için acele kamulaştırılmıştı.

Greenpeace’in Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na yapmış olduğu başvuru ile, acele kamulaştırılan bu alanların zeytinlik olduğu ortaya çıkmış, bu hukuksuzluk, basın ve kamuoyu ile paylaşılmıştı.

İdari makamların olumsuz görüşüne rağmen

Zeytinliklerin enerji yatırımlarına açılmasını öngören yasa tasarısına karşı tepkinin her geçen gün büyüdüğüne dikkat çeken Greenpeace Avukatı Deniz Bayram; “Başta Anayasa olmak üzere, iç hukukumuz ve taraf olunan uluslararası sözleşmeler ile, zeytinliklerin korunması güvence altına alınmış ve yok edilmesi, daraltılması yasaklanmıştır. Zeytinliklerin korunmasından sorumlu idari makamlar da termik santral projesine olumsuz görüş verdi. Tüm bunlara rağmen, Bakanlar Kurulu kararı ile zeytin ağaçları sökülsün, termik santral kurulsun diye acele kamulaştırma kararı alındı. Termik santraller gibi kirli yatırımlara karşı korunması ve geliştirilmesi gereken tarım alanları, milli parklar, ormanlar, kültür ve turizm varlıkları ve son olarak zeytinliklerin enerji yatırımları pahasına yok edilmesine sessiz kalamayız. Soma Kolin Termik Santral Projesi derhal sonlandırılmalı; acele kamulaştırma kararı aynı acelecilikle iptal edilmeli, hem yüzlerce yıldır orada olan binlerce zeytin ağaçlarının hem de bölgedeki insanların yaşamı tehlikeye atılmamalıdır” dedi.

Zeytinliklerin acele kamulaştırılması hakkında Bakanlar Kurulu Kararı neden hukuka aykırı?

– Anayasa’nın 45. Maddesi uyarınca;

“Devlet tarım arazileri ile çayır ve meraların amaç dışı kullanılmasını ve tahribini önlemek, tarım ve hayvancılıkla uğraşanların işletme araç ve gereçlerinin ve diğer girdilerinin sağlanmasını kolaylaştırır.”

– 3573 Sayılı Zeytinciliğin Islahı, Yabanilerin Aşılattırılması Hakkında Kanun’un 17. Maddesi uyarınca;

“Devlet, zeytinciliğin ıslahı, yeni zeytin dikim alanlarının tespiti zeytin dikim ve yetiştirilmesinin teşviki ile verimin arttırılması, hastalık ve zararlılarla mücadele ile ürün elde etmekte masrafları azaltıcı araç ve gereçlerin imal ve ithalinde gerekli kolaylıkları sağlar.”

– 3573 Sayılı Zeytincilik Islahı, Yabanilerin Aşılattırılması Hakkında Kanun’un 20. Maddesi uyarınca;

“Zeytinlik sahaları içinde ve bu sahalara en az 3 kilometre mesafede zeytinyağı fabrikası hariç zeytinliklerin vegatatif ve generatif gelişmesine mani olacak kimyevi atık bırakan, toz ve duman çıkarak tesis yapılamaz ve işletilemez. Bu alanlarda yapılacak zeytinyağı fabrikaları ile küçük ölçekli tarımsal sanayi işetmeleri yapımı ve işletilmesi Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın iznine bağlıdır.

Zeytincilik sahaları daraltılamaz. (…) Bu halde dahi kesin zaruret görünmeyen zeytin ağacı kesilemez ve sökülemez.”

– 2942 Sayılı Kamulaştırma Kanun’na göre, acele kamulaştırma ancak yurt savunması, olağanüstü haller söz konusu olduğunda gerçekleştirilebilir. Kömüre dayalı termik santraller ne yurt savunması ile ilgilidir ne de olağanüstü haller söz konusudur. Mevcut olan tek yaklaşım, 3. Kişi lehine tesis edilen bir işlemdir.

(Yeşil Gazete)

Av sezonunda balık boylarına yine dikkat!

Bugün av yasağının bitişiyle balıkçı tekneleri ağlarını çekmeye başladı. Bir yandan taze balık heyecanı yaşanırken, deniz yaşamının günden güne erimesine neden olan yavru balıkların avlanması sorunu bşr kere daha gğndeme geldi. ‘Slow Food’ hareketinden Defne Koryürek, avlanma ihlali konusunda sorumluluğun sadece balıkçılara atılamayacağını, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın gerekli yasal düzenleme ve denetleme mekanizmasını kurmasının şart olduğunu belirtiyor.

25763249

Bugün Piraziz Su Ürünleri Kooperatifi Başkanı Hamdi Arslan’ın yaptığı, “İstavrit, çinekop sonra da hamsi avlanacak” açıklaması, her yıl olduğu gibi bu yıl da yavru balıkların avlanacağının sinyalini verdi. Uzmanlar denizlerimizdeki balık neslinin tükenmemesi için uyardı: “Boyu 9 cm’den küçük hamsi, 11 cm’den küçük tekir, 13 cm’den küçük istavrit ve barbunya, 14,5 cm’den küçük mezgit, 25 cm’den küçük lüfer ve 30 cm küçük levrek balıklarını almayın.”

Konuyla ilgili görüştüğümüz ‘Slow Food’ hareketinden Defne Koryürek, yeni av sezonuyla ilgili dileklerini ve ‘eylem takvimini’ şöyle anlattı:

dsc_04731

“Adil avlanan, doğasına adil davranan balıkçılar için iyi bir sene diliyorum. İşi eşkıyalığa vurmuş balıkçılar da var, fakat avlanma konusundaki sorumluluğu sadece balıkçıların sırtına yükleyemeyiz. Kontrol ve denetleme mekanizmaları konusunda devlete büyük bir görev düşüyor. Vatandaşlar olarak avlanma ihlallerini engellemek amacıyla 174 Alo Gıda ve 156 Jandarma ihbar hattını aradık, lüferdeki yasal avlanma boyu olan 20 santimin uygulanması ve denetlenmesi için çalıştık. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın 2012 yılında aldığı 20 santim avlanma sınırı kararıyla da çok sevindik. Ama aslında bu sınır lüfer ve palamut için doğal sınırlar da değil. Balığın sadece yetişkin olması değil, bir kere yumurtlayacak erişkinlikte olması gerekiyor. Yani lüfer aslında 20 değil 30, palamutsa 30 değil 38 olmalı.

4 yıl öncesine kıyasla bugün tüketiciler de balıkçılar da artık daha özverili. Fakat yasal düzenleme, kontrol ve denetleme olmadığı sürece tüketicinin de balıkçının da yaptığı bir yere kadar olur. Bakanlık tebliğleri 4 yılda bir yayımladığı için 2016’ya kadar yeni avlanma boylarını açıklamayacağını bildirmişti. Ama biz 2016’yı bekleyemeyiz. Doğa da bekleyemez. Biz bu süre içinde en azından bakanlığı koyduğu avlanma boyunun her yerde uygulanmasını denetleyeceğiz.

Bu sene de Ekim ayının 3. haftasonu Kuzguncuk’ta ‘lüfer bayramı’ etkinliği düzenliyoruz. Oradaki panellerimiz de de lüfer başta olmak üzere bu denizin balıklarının sadece besin değil İstanbul kültürünün bir parçası olduğunu, denetimin önemini konuşacağız.”

(Yeşil Gazete)

 

 

Ermenistan’dan, Erdoğan’a Ermeni Soykırımı’nın 100. yıl anması daveti

Ermenistan Dışişleri Bakanı Nalbandian, Erdoğan’a, 2015’te Yerevan’da gerçekleşecek Ermeni Soykırımının 100. yılı anması davetini iletti. Davet, Cumhurbaşkanı Sarkisyan tarafından, geçtiğimiz mayıs ayında “Türkiye Cumhurbaşkanı’nı 2015’te Ermeni Soykırımı’nın çarpıcı kanıtlarıyla yüzleşmesi için resmen Ermenistan’a davet ediyorum” ifadesiyle yapılmıştı.

11 ermenistandan erdoğana davet...

Agos’un haberine göre 28 Ağustos’ta gerçekleşen cumhurbaşkanlığı devir teslim törenine katılan Ermenistan Dışişleri Bakanı Nalbandian, Erdoğan’a Ermenistan Başbakanı Sarkisyan’ın davet mektubunu iletti.

Surp Pırgiç Vakfı Başkanı Bedros Şirinoğlu ve Başepiskopos Aram Ateşyan’ın da katıldığı törende verilen mektupla Erdoğan, 24 Nisan 2015 yılında Yerevan’da düzenlenecek Soykırım’ın 100. Yıl anma etkinliklerine davet edildi.

Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Serkisyan, geçtiğimiz mayıs ayında yaptığı açıklamada “insanlığa karşı işlenen suçlarda zaman aşımı olmadığını, soykırımları önlemenin tek yolunun onu tanımak ve kınamak olduğunu” belirterek “ Yeni seçilecek Türkiye Cumhurbaşkanını 25 Nisan 2015’te Ermeni Soykırımı’nın çarpıcı kanıtlarıyla yüzleşmesi için resmen Ermenistan’a davet ediyorum” açıklamasını yapmıştı.

Ermenistan’ın bundan önceki resmi daveti altı yıl önce gerçekleştirilmiş;  Sarkisyan, Ermenistan- Türkiye arasında oynanacak futbol maçını beraber izlemek için dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü Ermenistan’a davet etmişti.

(Agos)

Fatih Akın: ‘The Cut’ ile ilgili nefret mesajları büyütülmemeli

Fatih Akın, 1915 Ermeni Soykırımı’nı konu alan ‘The Cut’ filminin dünya prömiyeri dün 71. Venedik Film Festivali’de yapıldı. Gösterim sonrası basın toplantısı düzenleyen Akın, filmle ilgili Agos’a verdiği söyleşiden ‘Ötüken’ gibi ırkçı grupların kendisi ve Agos’a tehdit mesajları gönderdiğini hatırlatarak, bunun büyütülmemesini istediğini vurguladı.

10 fatih akın...

Gösterimin hemen ardından düzenlenen basın toplantısına çeşitli ülkelerden kalabalık bir gazeteci topluluğu katıldı.

 

Fatih Akın, filmin gösteriminin ardından yaptığı basın toplantısında 1915 olaylarını konu aldığı filmiyle ilgili “nefret mesajları”, hatta bir de ölüm tehdidi aldığını, ama bunun büyütülmemesini istediğini söyledi.

“Duvara Karşı” ve “Yaşamın Kıyısında” adlı filmlerinden sonra “Aşk, Ölüm ve Şeytan” üçlemesinin son filmi olan ‘Te Cut’ta, Mardinli genç Ermeni demirci ustasının Nazaret Manugyan’ın trajik öyküsünü anlatıyor Fatih Akın. Karısı Rakel, ortaokula giden ikiz kızları ve kardeşi Hrant’la birlikte aynı çatı altında, mutlu bir yaşam süren ailenin 1915 soykırımı sonrasında dağılmasıyla birlikte, yaşadığı travma sonrası dilsiz kalan Nazaret Manugyan’ın kaybolan iki kızını arama hikayesi başlar.

Akın, efsanevi senarist Mardik Martin’le senasyosunu yazdığı ‘The Cut’ filmiyle ilgili Agos’a verdiği söyleşide, ‘kendisinin de dahil olduğu Türkiye toplumunun bu filme hazır olduğunu’ belirtmiş, en büyük arzusunun da filmin Türkiye’de vizyona girmesi olduğunu söylemişti.

Irkçı ve milliyetçi Ötüken oluşumu, bu haberin ardından Fatih Akın’a ve Agos Gazetesi’ne, filmin vizyona girmesiyle ilgili twitter üzerinden tehdit mesajları göndermişti.

(Yeşil Gazete)

En bir mühimi Gezi’nin ağaçları – Filiz Gazi

Biz İstanbul sakinleri, koca bir beton zemin üzerinde yaşıyormuşuz gibi. Jeoloji bunu İstanbul Levhası olarak adlandırabilir de hatta. Kimi zaman olduğu gibi çökecekmiş gibi de geliyor. Sonra hepimiz dosdoğru magmaya. Yağmur suları bu tek parça levha üzerine düşüyor, diye de düşünebiliriz. Beton levhanın çatlaklarından toprağa su ne kadarsa sızabiliyorsa artık. Rutin bir şekilde bozulmaya ayarlanmış kaldırımlar, ufak tefek park bahçeler, betonlaştırılması gözden kaçmış yerler sayesinde suyun ekosistemi hasbelkader devam edebiliyor.

Yenileme adı altında İstanbul’un çeşitli semtlerinde binalar yıkılırken yerlerine, yeri verimli kullanma adına yüksek binalar yapılıyor. 15-16 katlı binalar bunlar. Dışarıdan bakıldığında bu yüksek konutların bahçelerindeki mizansen yeşilliklerin altında toprak var olduğu sanılabilir. Tabii depreme dayanıklı olmaları için yerin bilmem kaç metre altına kadar kazıklar çakıldığını, üzerine de bir güzel beton döküldüğünü ve otopark yapıldığını bir an için unutursanız. Ne yani sağlam binalar yapılmasın mı denilebilir. Beton rantından gözü dönmüş, hükümete eklemlenmiş, bizzat hükümetin kendisi olmuş şirketlerin, Japonya gibi deprem bölgesi ülkelerde çelik konstrüksiyon binalara geçtiğinden haberleri var ama işte para da para. Zaten binaların çirkinliği, illa da yüksek binalarla mı bu işin çözülebileceği başlı başına ortada duran konular.

Büyük meseleler konuşurken, yandan yandan gözümüze çarpan ama yine de konuşmaya devam ettiğimiz kimi küçük meseleler var. Dikkatimizi çekmiyorlar değil ama hangi birine duyar kasalım. Kuşların göç yolunu etkileyen üçüncü boğaz köprüsünden önce Marmaray’ın fay yakınlarında yapılmış olması var misal. İkincisine cesaret etmiş yatırımcıların, ilkine dair hiçbir hissiyatları olmayacağı kesin.

Yine bazı anlaşılmaz şeyler var. Adının R. T. Erdoğan olacağı konuşulan daha sonra parti ideolojisine yabancı görülmediği için olsa gerek Y. S. Selim olmasına karar verilen köprü bittikten sonra 3 milyon ağaç kesilmiş olacak. Gezi Parkı’ndaki ağaç sayısının kaç katı hesap edin. Mesele bir tek ağaç değildi, evet. Bunun yanında mesele ağaçların üstüne üstlük Taksim Meydanı’nda olmuş olması mıydı acaba? Niye aynı tepki gelmedi bilinmez. Varsa yoksa Taksim, en bir mühimi Gezi Parkı ağaçları diye düşünmek kalıyor elde. İstanbul, Türkiye’nin bir küçük model benzeri ise bu durum çok şey anlatıyor. Anlaşılan İstanbul’un da görülmeyen, önemsenmeyen, doğuya düşen tarafı var.

Yine aynı köprü çalışmaları yanlış güzergâha yapıldığı için yüzlerce ağaç kesilmiş, sonra ayılınıp, seçilen noktalara çevirmişti yüzlerini iş makineleri. Şaka gibi. Köprünün 2015’te biteceği söyleniyor. Şuana kadar değişik zamanlarda olmak üzere sekiz işçi hayatını kaybetti. Başbakanlık Sarayı’ndan, Adalet Sarayları inşaatlarına kadar hemen hiçbir kamuya ait bina ölüm olmadan bitirilemiyor. Şöyle bir listesi hazırlanmış hatta: İşçi kanıyla harcı karılan yapılar

Beton levhamız üzerinde, şehir içi otobüsler hatlarında yolculuk ederken, karikatürlü anlatımla nasıl su tasarrufu yapılacağı gösteriliyor. Yarın öbür gün şuna yakın bir şey diyecekler belki de: “Gelişen, yapılaşması dur durak bilmeyen bir büyük şehrin bu kadar sorunu olur. Susuzluk, İstanbul’un nazarı olsun.” Olmaz mı yani? Soma Katliamı sonrası “literatürde iş kazası var”ın yanına 18. yüzyıl İngiltere’si örnek verilmemiş miydi? Bal gibi de olur demek ki.

Kaldı ki dünyanın hangi ülkesinde bakanından başbakanına ve oradan cumhurbaşkanına avazı çıktığı kadar şunları şunları yaptık, yapıyoruz, yapacağız naraları atılır? Sanmıyorum bir örneği daha olsun. Hükümetin kendisi ile bu kadar içli dışlı olmuş halklar olsun ya da. Gezi Parkı’nın yeşil yamacında, elde çekirdekler, gri fon üzerinde gezinen insanları seyrederken, gelip geçen tanıdıklara el sallarken, bir apolitiklik örneği olarak ülkesinin Ulaştırma Bakanı’nın adını bilmeyen insanlara özeniyor insan.

Bir de havalimanı olsun, köprü olsun, haberdar olmak, duyurusu yapılan eylemlere katılmak için Kuzeyormanlari.org sitesi var. Takip edilmesi hayırlı olur.

 

Filiz Gazi – bianet.org

Bursa’da üçbin yıllık antik kent imara açıldı

M.Ö. 7. yüzyıla ait Myrelia antik kenti, Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin hazırladığı imar planı ile ticaret ve turizm alanı ilan edilerek imara açıldı.

Uludağ Üniversitesi Arkeoloji Bölümü, 2010 yılında Bursa’nın Mudanya ilçesinde Myrelia antik kentin yakınında yaptığı yüzey çalışması sırasında yoğun seramik parçalarına rastlayınca, Bursa Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Bölge Kurulu’na başvurarak bölgenin 1. Derece SİT alanı ilan edilmesini istedi. Bölgede incelemelerde bulunan Koruma Kurulu ise bölgeyi 3. Derece arkeolojik SİT alanı ilan etti.

9 bursa antik kent...

 

Radikal’den İdris Emen‘in haberine göre 2012 yılında Tesco Kipa Kitle Pazarlama Şirketi, Mudanya Belediyesi’nden aldığı ruhsatla bölgede bir süpermarket yapmaya başladı. Ancak süpermarketin temel kazıları sırasında antik kentin M.Ö. 7. yüzyıla ait duvarı ile heykellere rastlanınca bölge halkı süpermarket inşaatının durdurulması için Bursa 1. İdare Mahkemesi’ne başvurdu. Mahkeme devam ederken Bursa Büyükşehir Belediyesi Mudanya için yeni bir 1/5000 Ölçekli Koruma Amaçlı Nazım İmar planı hazırladı. Yeni plan, Myrelia antik kentin M.Ö. 7. yüzyıla ait duvarı ile heykellerinin bulunduğu yaklaşık 10 bin metrekarelik alanı ‘ticaret alanı’ ilan ederek imara açmayı hedefliyordu. Antik kentin sahil kısmında bulunan 50 bin metrekarelik alanı da ‘turizm alanı’ ilan ederek imara açan plan, Bursa Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Bölge Kurulu’na gönderildi. Koruma Korulu planı onayladıktan sonra plan askıya çıkarıldı. Böylelikle Myrelia antik kentinin 60 bin metrekaresi imara açılmış oldu.

Karademir, “Plan iptal edilsin”

Antik kent üzerine inşa edilen süpermarket için açılan davanın devam ettiğini söyleyen Bursa Şehir Plancıları Odası Başkanı Hakan Karademir sözlerine şu şekilde devam etti: “Süpermarketin yıkılması için açılan dava devam ediyor. Dava sonuçlanmadan bölgenin imara açılması bir felakettir. Koruma Kurulu daha önce Mudanya Belediyesi tarafından hazırlanan 1/1000 Ölçekli planı değerlendirirken süpermarket hakkında açılan mahkeme sonuçlanınca bu bölge hakkında karar vereceğini belirtmiş, süpermarketin üzerinde yapıldığı alanı plan dışı bırakmıştı. 1/1000 Ölçekli planda plan dışı bırakılan alanın 1/5000 ölçekli planda ticaret alanı ilan edilerek imara açılması çelişkidir. Planı incelediğimizde sosyal donatı alanı olan 50 bin metrekarelik alanın turizm alanı ilan edilerek imara açıldığını, antik kentin bazı bölgelerinin de konut alanı ilan edildiğini görüyoruz. Antik kenti imara açan bu planın iptal edilmesi için hukuki yollara başvuracağız.”

(Radikal)