Ana Sayfa Blog Sayfa 3895

Kadir Topbaş: “Çok şükür baraj doluluğumuz %16’larda”

3 Eylül 2014'te İstanbul barajlarında doluluk oranları
3 Eylül 2014’te İstanbul barajlarında doluluk oranları

İstanbul son yılların en ağır kuraklığını yaşarken Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş: “Çok şükür ki 2007’de yüzde 7 oranlarındaki baraj doluluğumuz şuan yüzde 16’larda. O yıla göre kötü değiliz. Şu an 145 günlük hiç yağmadığı takdirde barajlarımızda su var” dedi.

Bugün itibariyle İstanbul’daki barajlarda 132 milyon metreküp, ya da yüzde 15,3 su kalmış durumda. Her gün 2,7 milyon metreküp su kullanılan İstanbul’un barajlarında geçen yıllarda 500-600 milyon metre küp su oluyordu. Belediye Başkanı Topbaş, “yüreklere su serpen” açıklamasında İstanbul’un su sorununu bir kez daha olduğundan hafif göstermiş oldu. “Küresel iklim değişikliğini bilen bireyler olarak” su kullanımında hassasiyet göstermek gerektiğini söyleyen Topbaş’ın açıklaması şöyle:

Kadir Topbaş Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu ile birlikte
Kadir Topbaş, Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu ile birlikte

“Her daim su tasarrufu başta olmak üzere doğal kaynaklarla, enerjiyle ilgili her daim söylüyoruz. Esasında kentli olmak kaynakları bilinçli olarak kullanmak demektir. Çok zengin de olsanız, hele küresel iklim değişikliğini bilen bireyler olarak buna hassasiyet göstermeniz gerekir. Su konusunda iki unsur var. İstanbul’daki suyun bize maliyetinin yüzde 80’i enerjidir. Diğer taraftan İstanbul günde 2 milyon 700 bin metreküp ortalama su kullanmakta. Çok ciddi bir su kullanımı var. Çok şükür ki 2007’de yüzde 7 oranlarındaki baraj doluluğumuz şu an yüzde 16’larda. O yıla göre kötü değiliz. Şuan 145 günlük hiç yağmadığı takdirde barajlarımızda su var”

‘Biz hep bunu söylüyoruz. İstanbul’un suyla ilgili olarak bir ihtiyacı olan şey rezerver alanlarımız 2 yılı karşılayacak kadar değil. Barajlar yani rezerver alanlarını arttırmaya çalışıyoruz. İstanbul yılda 970 milyon metreküp su kullanıyor. Bizim barajlarımız 1 milyar 200 bin metreküpe kadar var. Bir miktar arttırabiliyoruz. Bir yıl kurak geçerse sıkıntı yaşıyoruz. Bu bakıma Melen 2016’da bittiğinde 1 milyar küsür ki bir baraj hacmine sahip olacak. İstanbul 1 yıllık suyu oradan bize imkan verecek. Biz şimdi Melen:’den üçüncü hat su getirme ihalesi çalışması içerisindeyiz. Yeşilçay üzerindeki su alma yapılarını, küçük barajlarını devreye sokarak İstanbul’un geleceğini, gelecek kuşakların da sıkıntısını ortadan kaldıracak rezerver alan oluşturmak için çalışma yapıyoruz”

(Yeşil Gazete)

Ethem Sarısülük’ü öldüren polise hapis

Ankara’daki Gezi eylemleri sırasında polis Ahmet Şahbaz’ın silahından çıkan kurşunla öldürülen Ethem Sarısülük’ün bugün Ankara’da görülen karar davasında Ahmet Şahbaz’a 7 yıl 9 ay 10 gün hapis cezası verildi.

Şahbaz için kasten insan öldürmekten müebbet hapis cezası isteniyordu.

Kararın açıklanmasıyla salonda protestolar başladı.

(Yeşil Gazete)

[Özel Haber] Japonya örneği üzerinden Türkiye : Nükleer santral balıkçılığı etkiler mi?

1 Eylül 2014 pazartesi , balıkçılık  sezonu, yeni dönemin bereketli ve kazasız geçmesi temennisinde bulunularak törenlerle açıldı . Üç tarafı denizlerle çevrili , uygun iklim kuşağındaki ülkemizde deniz balıkçılığı yaygındır. Balıkların göç yolları üzerinde ; Karadeniz ve Akdeniz arasında varolan akıntılarla sıcak ve soğuk suların birbirine karıştığı boğazlar, bitki ve besin maddeleri bakımından zengindir . Balık üretiminin %11’i Marmara Denizi’nden , %19’ u Ege ve Akdeniz’den %70’i ise Karadeniz’den sağlanır ; denizlerimizdeki yıllık balık üretimi hamsi ağırlıklı olmak üzere 500 bin tonu geçmektedir . Şüphesiz sektörün getirisi yalnızca besin kaynağı oluşu değildir ; bu sektör yaklaşık 50 bin kişiye istihdam sağlamaktadır . Sözkonusu 50 bin kişilik istihdamın da yine %70’i Karadeniz Bölgesinde gerçekleşmektedir. Biz balıkçılık sektörünün bahşettiklerinden sözededuralım bu Karadeniz’in kıyısında ,  Fukushima nükleer santralinin 4 katı büyüklüğünde bir nükleer santralin kurulması planlanıyor . Son dönemdeki imzalar  Mayıs 2013’te  Türkiye ve Japonya başbakanları tarafından “hükümetlerarası anlaşma” formatında  atıldı . Peki ya  balıkçılarımız ne düşünüyor Karadeniz’in İncisi Sinop’ ta kurulacak bir nükleer santral hakkında ?

balıkçılarla

Japonya ’ dan Türkiye’ye uluslararası “barış” temalı konferanslar dizisi  için gelen Okinawa Universitesi  Uluslararası İlişkiler Bölümü akademisyenlerinden Japonya’nın yüksek tirajlı Asahi shimbun  gazetesinde makaleleri yayınlanan  Prof. Michiko Yoshii ile Karadeniz’deki balık hasılatının %14’ ünü toplayan  Sinop’ a giderek  balıkçılarla bir söyleşi gerçekleştiriyoruz ,  kurulması planlanan nükleer santralden sadece 16 km olan şehir merkezindeki bir çay bahçesindeyiz  . Yoshii Hanım aynı zamanda Vietnam uzmanı , Japonya’nın  Vietnam’a da nükleer santral ihraç etmek için anlaşma yaptığını anlatıyor . Fukushima faciasını yaşayan ülkesinin  bu yüksek riskli teknolojiyi Türkiye , Vietnam gibi gelişmekte olan ülkelere ihraç etmesine tepkili ve bu planların geçekleşmemesi için ülkesinde nükleer santral karşıtı  sivil toplum örgütleriyle  işbirliği yapıyor . Konuklarımız geçimlerini balıkçılıkla sağlayan  Sinop Balıkçılar Kooperatifi Başkanı Ömer Tuncer , Sinop-Kastamonu Balıkçılar Kooperatifi Birlik Başkanı Ali Bayrak ve Sinop Belediye Meclis üyesi Oktay Türkoğlu ,  sezon henüz açılmadığı için bize yeterince vakit ayırabiliyorlar , uzun ama keyifli bir sohbet  oluyor.

Korkumuzdan 3 yıl balık yemedik

Balıkçılar Sinop’ta 8-10 m uzunluktaki tekneleriyle  en çok İnceburun dolaylarında avlanıyor . Bu bölge  kurulmak  istenen nükleer santralin yanıbaşı ,meşhur Sinop Feneri açıkları . “Ağ ile mi yakalıyorsunuz balıkları? ”  İleri teknoloji kulandıklarını gururla anlatıyor Ali Bey. Nükleer santralin kurulması balıkçılığı etkileyecek mi ?  Nasıl etkilemesin ? diyerek devam ediyor  , “Karadeniz balığının lezzeti derelerin denize döküldüğü ağızlardaki planktonlardan gelir,  Nükleer santral kurulunca soğutma suyu çekecek  bütün planktonları haşlayıp geri bırakacak denize ”. Ali Bey ’in sözünü ettiği soğutma suyunun miktarı günde reaktör başına 10 milyar litre . “Kaza olmasına bile gerek yok balıkçılığın bitmesi için ; Sinop kalkan balığıyla meşhurdur bilirsiniz , santral kurulsun Sinop etiketi varsa tüketiciler bilhassa o balığı almayacak ”diye ekliyor . Desenize Kalkan balığına kalkan olacak bizim çırpınışımız ,nükleer santralleri kurdurtmama mücadelemiz . Karadeniz insanı  Çernobil’i  yaşadı,  günlerdir sivil toplum örgütleriyle de görüşmeler yapmış olarak  Yoshii Hanım her ailedeki kanser vakalarına artık aşina . “Peki Çernobil nasıl etkiledi sizi?” diye soruyor . Korkumuzdan 3 yıl balık yemedik  , “yemediğimizi İstanbul’a sattık” diye cevaplıyor Ali Bey  . “Bilmiyorduk ki ne kadar radyasyon olduğunu “diye açıklıyor durumu şaşkınlığımızı görünce . Yanlış  değil , Çernobil’den sonra Doğu Avrupa’da  dağıtılan iyot tabletlerinden bile haberi olmamıştı Karadeniz’in , halk bilgilendirilmemişti .  Bakanlarımız çayı , fındığı televizyonlarda kamuoyunun gözününde tüketedursun halk adeta teşvik edilmişti radyasyonlu ürünlerin elden çıkartılması için .  “ Çernobil’den 3 yıl sonra grip vakası sıklığında görülmeye başlandı kanser” diyor Ali Bey. O zamana kadar sohbete direkt katılmamış olan diğer balıkçılardan da “benim de dayım kanser”, “benim Ağbim”, “Amcamı beş yıl önce kanserden kaybettik” sesleri yükseliyor. Peki  diyor Yoshii Hanım, ne yapıyorsunuz nükleer santrale karşı durmak için ?  “2006’da balıkçılar olarak büyük bir eylem yapmıştık denizden , 60 balıkçı teknesi bir araya gelerek dev bir gösteri gerçekleştirdik , şimdi gerektiğinde yine yaparız ama yorulduk , yıllardır anlatamadık nükleer santral istemediğimizi”  . Yoshii Hanım Japonya’dan bir örnekle alıyor sözü  “siz biliyor musunuz ki Japonya’da Hiroşima yakınlarındaki Yamaguchi Eyaletine bağlı  Iwaishima  Adası ‘ndaki  balıkçılar 20 yıldır her pazartesi akşam 6 da bir gün bile dinlenmeden eşleriyle birlikte eylem yapıyorlar ve bu sayede  20 yıldır o bölgeye nükleer santral kurulamıyor” .

800 bin imza

Japonya’da hükümetin nükleer santral kurmak için  o bölgedeki balıkçıların rızasını alması şart. Bunun için de hükümet ve nükleer santrali kuracak şirketin yetkilileri balıkçıların ikna edilmesi için hediyeler mi dersiniz , rüşvet mi her tür yola başvurmuş . Sonuç olarak nükleer taraftarları ve karşıtları olarak halk arasında ikilik çıkmış ,  bölge içerisinde çatışmalar yaşanmaya başlamış . Nihayetinde bir dişçi olaya el koymuş ,nasıl mı? Yoshii Hanım’ın anlattığına göre köyün tek dişçisi bir süre sonra  dişi kırıldığı için gelen balıkçıların sayıca arttığını farketmiş , belli ki bir kavga varmış zıt kutuplar arasında , problemin köydeki  nükleer taraftarlarıyla karşıtları arasındaki kavgadan çıktığını anlayınca da durumu polise bildirmiş lakin, nükleer karşıtlarının polisten ilgi ve destek görmediğini farkedince bu adaletsizliğe tepki duyarak bir nükleer karşıtı haline gelmiş , nükleer santralin kurulmaması için dilekçe hazırlayıp imza toplamış . O dilekçeye verilen imzalar 800 bini bulmuş ve Iwaishima’ya nükleer santral kurulmasından vazgeçilmiş . Hikayeyi duyan Ali Bey ve Ömer Bey Japon köylülerin mücadelesinden etkilenmiş olacak ki  Yoshii Hanım’ın bir sonraki gelişinde yanında balıkçıları beraberinde getirmesini istiyor . Ne güzel farklı deneyim ve mücadele örneklerinin paylaşılması ; başka türlü bugün Japonya’nın  fazladan 23 reaktörü yoksa bunun esas sebebinin  balıkçıların direnişi olduğunu bilebilir miydik ? Böylece yazımı bitirirken  seçtiğim başlığı değiştiriyorum: balıkçılık nükleer santralleri etkileyemez mi?

Özel Haber: Pınar Demircan

(Yeşil Gazete)

 

 

 

 

Konserlerde herkes öne – Alper Bahçekapılı

Riot Grrrl akımı bundan yaklaşık 20 sene önce erkek egemen rock dünyasına bir tepki olarak doğmuştu. Kadınlardan oluşan punk-rock grupların Washington’da başlattığı bu akımın öncüleri arasında Bikini Kill, Bratmobile, Slatter-Kinney gibi isimler vardı. Dönemin bu feminist anlayışı, kadınların tarih boyunca çözülemeyen, kemikleşmiş sorunlarını dile getirmek için müziği araç edinmişti. Tabii ki, gücünü insanlara verdiği değer üstünden alan birçok akım gibi dertleri sadece ‘kadınlar’ da değildi. Cinsiyet kavramıyla ilgilendikleri kadar ırkçılıkla da, sınıf ayrımıyla da ilgileniyorlardı. Ezilenin, hor görülenin öfkeli sesiydi Riot Grrrl. Müzikle alakalı en temel taleplerinden biri de; müziğe erkeklerle eşit erişim hakkına sahip olmaktı. Konserlerinde “Girls To The Front” (kızlar öne) çağırısını yapıp, sahne önünde kızlara özel bir alan oluşturuyorlardı. Bir ‘rock’ konserinde, kızların iri kıyım oğlanlar tarafından ezilmeden, müzik dinleyebilecekleri bir ortam sağlıyordu. Ki bu sert pozitif ayrımcılığa rağmen, arada bir bariyer var mıydı? Yoktu. Konser alanı üçe, beşe bölünüyor muydu? Hayır. Acaba Bikini Kill üyeleri bizim memlekette ‘kural’ olarak uygulanan, konser alanını üçe, beşe bölme hadisesini görse ne yaparlardı?

1 hafif müzik

Ben size söyleyeyim, ‘barikatların’ yıkılması için sahneden çağrı yaparlardı. Kızlı, erkekli herkesi ön tarafa davet ederlerdi. Özellikle son yıllarda barikat kurma/yıkma konusunda deneyim kazanan yeni gençlik de, muhtemelen o engellerin üstesinden gelirdi. Eski First Lady Hayrrünnisa Gül gibi “intifada” başlatmaya çalışmıyorum elbette. Ancak bu durumun üzerine gerçekten konuşmak ve düşünmek gerekiyor. Rock konserlerindeki kadın erkek eşitliği bizde sağlandı. En önde kızı da görürsünüz, erkeği de. Dolayısıyla iş Riot Grrrl dönemindekinden biraz daha farklı. Ancak bu sefer de başka türlü bir sınıf ayrımıyla karşı karşıyayız. İnsanları en kolay bütünleştiren şeylerden biri olan müzikte dahi, birilerinin para kazanma yöntemi yüzünden ciddi bir ayrımcılığa maruz kalıyoruz. Üstelik bunu Türkiye’de olduğu kadar yoğun bir şekilde, başka hiçbir batılı ülke de uygulamıyor. Yani birileri size “Ama orada da VIP var” derse yemeyin. Bazı yerlerde var elbette ama vasfı da, konserdeki ‘normal’ (bu da nasıl bir ayrımsa) seyirciye etkisi de farklı. Bizde artık neredeyse istisnasız her yabancı rock/pop konserinde uygulanıyor bu sistem. Biletler periyodik tabloya göre düzenleniyor. Yok efendim gümüş, altın, bor bilet. Oldu.

Geçtiğimiz hafta Portishead’in altında sahne alan Savages’ın vokalisti Jehnny Beth, tam da bununla alakalı bir yazı yazmış. Üyelerinin tamamı, tıpkı Riott Grrrl gruplarında olduğu gibi kadınlardan oluşan Savages’ın vokalisti. Müzikle bağdaşmayan kapitalist bir sistemin konserlerde uygulandığını anlatmış. Malum konserde Portishead’den Geoff Barrow’un tüm gün boyunca bariyerleri kaldırmak için savaş verdiğini yazmış. Yazısını da kibar haliyle, “Konser mekanındaki ortalama bir yer için, adi heriflerin sizden daha fazla para almasına izin vermeyin” diyerek bitirmiş. Bu sene, İstanbul’daki bir başka festivalde sahne alan Kaiser Chiefs’in vokalisti de aynı ayrımcılığa farklı bir tepki göstererek, konserde arkadaki seyircilerin yanına gitmişti. Benzer örnekler var. Hoş olmuyor işte. Güzel değil.

Organizasyon şirketlerindeki, birçoğu da arkadaşım olan ve bu yazı için bana kızması muhtemel sevgili insanlar bu durumu maliyetlere, başka mecburiyetlere bağlayacaklardır. Hatta çok büyük konserlerde güvenlik, kolay tahliye gibi gerekçeler de sayabilirler belki. Ama, öyle mi gerçekten? Yoksa bütün hikaye biraz daha fazla para kazanmak mı? Tamam, kazanın. Ama bu yöntem dışında bir şey bulsanız daha iyi olmaz mı? Peki, tüm seyirciler birleşip ön taraftaki alandan tek bir bilet dahi satın almasa ne olacak? Sahne önü boş kalamayacağı için o ön taraf mecburen arkadakilere açılmayacak mı? Denesek mi acaba? Müziği gerçekten seviyorsanız, müziği seven insanları da sevin lütfen. Hayır işi iyi yapın demiyorum ama bu boyutta bir ayrımcılıktan da vazgeçin artık. Lütfen. Bariyer ne yahu? Direnişte miyiz?

Bu yazı ilk olarak birgun.net/ de yayınlanmıştır

2 Alper Bahçekapılı

 

 

Alper Bahçekapılı

10 Derste Gezegenimiz ve Biz – Ömer Madra

“Yeni Ders Yılı Açış Konuşması”:

10 Derste Gezegenimiz ve Biz

Giriş

Sevgili sınıf,

Her ders yılı başında âdet olduğu üzere bir girizgâh yapmamız bekleniyor bizden. O halde, önceki yıllarda olduğu gibi[1] açılışa davetlisiniz: Gelin “Gezegenimiz ve Biz” bahsinde yıl boyunca birlikte göreceğimiz derslerde disiplinler-arası bir “slalom” yapalım. (Önemli uyarı: Bayrak sopalarının aralarından yamaç aşağı kayarken düşüp bir tarafımızı incitmemeye, özellikle kafamızı çarpmamaya azami dikkat gösterelim lûtfen!)

Tedrisatın başlıklar halinde sıralanmış konular özeti aşağıdaki gibidir:

1. Ders: Bilim ve Ahlak: BM’ye bağlı Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin dünya hükümetlerine gönderdiği “Sentez Rapor” taslağı Ağustos sonunda basına sızdı. Bilimciler, iklim değişikliğinin sonuçlarını “kahredici”, “dört bir yana yayılan” ve “yıkıcı” gibi sıfatlarla tanımlamayı seçmişti.  Rapor, iklim için harekete geçmeyi reddetmenin benzersiz bir ahlaksızlık olduğunu da iki kelime ile özetlemekteydi: “Geri dönülmez!” Yani, çocuklarımıza, torunlarımıza ve onlardan sonra gelecek sayısız kuşağın üstüne yıkmayı bilerek-isteyerek-taammüden tercih ettiğimiz fecî iklim yıkımı sonuçlarının yüzlerce, belki de binlerce yıl giderilemez olduğunu net bir dille ortaya koymaktaydı. (Joe Romm, “Climate Scientists Spell Out Stark Danger…”, Climate Progress, 27 Ağustos 2014)

2. Ders: Buz(ul) Bilim ve Dilbilim: Fizik biliminin son dönemlerde çözmekte en çok zorlandığı konu olan “buz dinamiği” meselesi, nihayet çözüldü. Gelişkin radar ve uydu teknolojisi kullanılarak yapılan ölçüm ve çıkarılan haritalarla kuzey ve güney kutbunda (Grönland ve Antarktika) bulunan dünyanın en büyük iki buz kütlesinin insan faaliyetleri nedeniyle tarihte kaydedilmiş en büyük hızlarla eridiği, ve deniz seviyesinin yükselmesine katkılarının da 2009’dan beri iki katına çıktığı açıklandı. Bilimcilere göre “akıl almaz” olan bu rakam, aynı zamanda dilde de bir değişikliğe yol açtı –sınıf sözlükleri aç!– İngilizcede çok yavaş anlamına gelen “buzul ağırlığında hareket” metaforu dilden kalkmış oldu. (Jon Queally, “World’s Largest Ice Sheets…”, Common Dreams, 22 Ağustos, Joe Romm, “Greenland and West Antarctic Ice…”, Climate Progress, 22 Ağustos)

3. Ders: Coğrafya (Beşerî ve Fizikî): Kanada’nın Kuzeybatı bölgesindeki kadim boreal ormanları cayır cayır yanıyor. Ağustos’un son haftasına girildiğinde 162 yangın sürmekteydi. Yıl boyunca 1,263 yangında 315 bin hektar kül olmuş, 50 yılın en sıcak ve kurak yazında ormanların yanma oranı da 25 yıllık ortalamanın 6 katına çıkmıştı! National Post gazetesine göre yangın dumanları 10, hatta 15 km yüksekliğe çıkabiliyor, uzayda uydudan ve –sınıf gönyeleri çıkar!– Portekiz’den bile görülebiliyordu! Yeryüzü kara yüzeyinin % 10’unu kaplayan bu ormanlar, toprakta ve ağaçda (biyokütlede) depolanan karbonun üçte birini barındırmakta. Ayrıca ağaçlar kutup dairesi içindeki sürekli donmuş toprak tabakasına (permafrost) oturduğu için, bu yangınların geri besleme yapacağı, küresel ısınmayı fena katlayacağı, canlıların hayatını altüst edeceği hesaplanıyor. (Jeff Spross, “Historic Wildfires Burn…”, Climate Progress, 25 Ağustos)

4. Ders: Matematik (4 Basit İşlem):  Yeni bir araştırma, dünyada halihazırda mevcut kömür yakıtlı termik santrallerin emekliye ayrılmadan önce atmosfere 300 milyar ton CO2 salacağını ortaya koydu. (Sınıf, hesap makinelerini çıkart!) Ama bu yakılamaz. Çünkü, insanlık, küresel harareti endüstri çağının başlangıcına göre en fazla ancak 2 derece yükseltebilir. Bu da atmosfere, bundan sonra en fazla 1000 gigaton (1 trilyon ton) karbon atılabileceği anlamına gelir. Ne var ki, insanlık “karbon bütçesi”nin 531 milyar tonunu zaten halletmiş durumda. Sadece şimdiki kömürlü santrallerle buna 300 milyar ton daha ilave ederse, insanlığın pek “oynayacak yeri” kalmıyor. İklim değişikliği ile baş etmek yerine insanlık bunun tam tersini yapıyor yani. Öyle değil mi, sınıf? Araştırmayı yapan heyetin başı da öyle demiş zaten: “İklim değişikliği sorununu çözmek şöyle dursun, meseleyi büsbütün alevlendirir bu.” (Jeff Spross, “The World’s Existing Power Plants…” Climate Progress, 27 Ağustos)

5. Ders: Enerji Yönetimi: Türkiye’nin Atatürk Barajı gölünden sonra en büyük yapay gölü olan Keban Barajı ve HES’inin işletme müdürü açıklama yapmış: Bu yıl, Türkiye’nin tamamında olduğu gibi Fırat Havzası’nda da kuraklık yaşandığını, elektrik üretiminde bir yıl öncesine göre % 30 düşüş olduğunu, barajın 40 yıllık tarihinde kuraklıktan en fazla bu dönem etkilendiğini işaret etmiş: “40 yıl boyunca yaptığımız ölçümlerde en kötü yılımız olan 2008’de 28 Ağustos’a kadar gelen toplam suyumuz 11,2 milyar metreküp, bu yıl gelen toplam suyumuz 5,9 milyar metreküp civarında. Bu yıl kuraklık o kadar kötü ki, en kötü yılımızın takriben yarısı kadar su geldi.” Ama, iki kuvvetli çareyi de peşpeşe dile getirmiş müdür: A) 2008 yılında başlatılan ENVER projesi ile vatandaşların enerji verimliliğini artırması; B) Vatandaşların Allah’a her zaman dua edip, bereketli yıllar, bereketli sular istemesi. (Sınıfa ev ödevi:  6 yıldır varolan ENVER projesinden, 6 yıldır edilen dualardan neden bu ana kadar hiç sonuç alınamadığını araştırın.) (İsmail Şen-Pir Hasan Doğan, “Kuraklık Keban’da…”, AA, 31 Ağustos)

6. Ders: Jeoloji: Dünyanın en büyük 6. ekonomisi, ABD’nin tüm tahıl gıdasının yarısını temin eden 38 milyon nüfuslu dev California’da en az 1500 yılından beri görülmüş en büyük kuraklık yaşanıyor. (Sınıf, laserli mezuralarınızı çıkartın!) Eyalette son 18 ay içinde 63 trilyon galon yeraltı suyu kaybolduğu için yeryüzü kabuğunda ortalama 0.4 cm yükselme olmuş! Eyaletin kara susamış dağlarında durum daha da kötü: Toprak geçen yıl 1,25 cm yükselmiş! 2013’te başlayan ürkütücü yükselme halen devam ediyor. Ama aynı zamanda tersi durum da geçerli: Kuruyan kuyular, mecburen nadasa bırakılan tarlalar ve yeraltı sularının çekilmesi ile yılda 30 cm’lik toprak çökmeleri oluyor! Eyalet toprakları salıncak gibi sallanıyor yani. (Rong-Gong Lin II, “63 trillion gallons of groundwater lost…”, Los Angeles Times, 21 Ağustos; Ryan Koronowski, “Drought-Stricken California…”, Climate Progress, 30 Ağustos). Türküsünü yakmak için yeni bir Woody Guthrie, öyküsünü anlatmak için yeni bir John Steinbeck bekleniyor… Öte yandan, Türkiye’nin ve Münbit Hilal’in en önemli akarsularından Dicle nehri son 100 yılın en düşük seviyesine inmiş. Nehirdeki canlı hayatı tehlikeye girerken, 3 bin yılda oluşmuş yüzen adalar da karaya oturmuş! (“Dicle Kurudu, Yüzen Adalar Karaya Oturdu”, Zaman, 1 Eylül) Dicle türküsünü yakacak yeni bir Aram Tigran aranıyor!

7. Ders: Hidroloji ve Beden Eğitimi: İklim değişikliği sonucu deniz seviyelerinin yükselmesiyle boğulacak olan “gelişen küçük ada devletleri” (Sids), mücadelelerinde dünya halklarından destek istiyor. Dünya yüzündeki her 100 kişiden biri bu adalarda yaşıyor. Eylül başında Samoa’da başlayan zirvede Samoa başbakanı dünya liderlerinden boş lafı bırakıp iklim değişikliği konusunda hemen bağlayıcı antlaşmalar yapmalarını istiyor. “Uluslararası camia şunu anlamalı ki,” diyor Başbakan Tuilaepa, “gittikçe birbiriyle daha bağlantılı olan dünyada kritik sorunlar sınır tanımaz, egemenliklerin üzerinden dümdüz geçer.” Sonra Kiribati adasında evini deniz basacağı korkusuyla uyuyamayan küçük çocuğu anlatıyor Başbakan: Odasında can yeleği asılı duruyormuş. Yardım istemiyoruz, gerçek ortaklıklar kurmak istiyoruz diyor ve ekliyor: “Sorunlarımız ortak, paylaşılan sorunlardır… Çözümlere, bunları uygulayacak araçlara ve anlamlı, ulaşılabilir hedeflere ihtiyacımız var … Hedeflere ulaşmaktayız. Eğer ciddiyetimden şüpheye düşen varsa nazikçe hatırlatmak isterim ki, hedef tutturma konusunda iyi kötü fikir sahibiyim: 2007 Güney Pasifik Olimpiyat Oyunları’nda, ülkemi temsil eden ilk başbakan olarak hedefe ok atma müsabakasında gümüş madalya almıştım.” (Tuilaepa Aiono Sailele Malielegaoi, “The Pacific Islands Are Drowning…”, Guardian, 29 Ağustos)

8. Ders: Halk Sağlığı ve Hijyen: İklim değişikliğinin, denizlerin su seviyesini arttırmaktan, felaketlere neden olan mevsim anormalliklerine kadar dünyayı ve tüm hayatı tehdit ettiği açıklandı. Saygın tıp dergisi ‘The Lancet’te, University College London işbirliğiyle yapılan araştırmada, iklim değişikliği 21. yüzyılın sağlığa karşı en büyük tehdidi’ olarak tanımlanıyor. Belli başlı 6 sağlık riski sayılmış: Kan emicilerin artışı, hava kirliliği ve alerjenler, sıcak çarpması, depresyon, kötü beslenme ve deri kanseri…Ayrıca, Sibirya tundralarının (permafrost) eriyip çözülmesinin, en son 35 yıl önce görülen çiçek virüsünün hortlamasına sebep olacağı ileri sürülüyor. Bu kâbus senaryosuna göre hastalık, çözülen bölgelerde ortaya çıkan çiçek virüslü donmuş cesetlerden insanlara bulaşacak. (Gözde Kazaz, “İklim Değişikliğinin İnsan Sağlığı İçin Oluşturduğu 6 Tehdit,” Yeşil Gazete, 1 Eylül). Sağlık ünitesini işlerken son olarak Ebola salgınına da değinelim: Ormanların kereste ticareti için kesilip yokedilmesi, patojenlerin önündeki geleneksel koruyucu duvarı yıkınca bu yıkıcı sonuç ortaya çıkıyor: Uzak köylerdeki hastalıklar hızla şehre iniyor. Özellikle Ebola’nın yayıldığı Batı Afrika, yılda 1 milyon hektar ağaç kesimiyle dünyanın en hızlı ormansızlaşan bölgeleri arasında birinciliğe oynuyor. (John Feffer, “The Plague: ISIS and Ebola…”, Foreign Policy in Focus, 28 Ağustos)

9. Ders: Jeopolitika: Öncelikli sebep olarak kuraklık, kıtlık ve gıda fiyatlarının yükselişine bağlı olarak ortaya çıktığı tespit edilen Suriye’deki iç savaş dünyanın 1 numaralı ölüm kapanı olmaya devam ediyor: Ağustos’ta 2,591 ölü, son 8 ay içinde 90 bin ölü, toplamda 200 bini aşkın ölü. Nüfusun yarısı yurdunu terketti. 2 numarada Irak var. Irak’ta sadece Ağustos ayında öldürülenlerin sayısı en az 1, 420 oldu. Hesaba katılmayan Anbar ölümleri de buna ilave edilirse, ölü sayısı: toplam 1,688 oluyor. (Deutsche Welle, AA, 1 Eylül). Ayrıca, bütün yaz boyunca Orta Doğu’da devam eden su savaşı var: Musul, Tabka, Felluce, Haditha, Samarra, Diyala barajları ve bunların giderek azalan sularının egemenliği için oluk oluk kan akıtılıyor. Dicle ve Fırat’ın suladığı ve 7500 yıl önce Umma kralı ile Girsu Kralı arasında yeryüzünün ilk su savaşının yapıldığı bu Münbit Hilal bölgesinde durum vahim. Su ve enerji için kontrol mücadelesinde herşey eskisi gibi… Japon ve İsrailli araştırmacıların 2009’daki tespitine göre, bölgeyi 8 bin yıldır besleyen bölgedeki kuraklık sürekli olacak ve Münbit Hilal, bu yüzyılda ortadan kalkacak! (Fred Pearce, “Mideast Water Wars…”, Yale Environment 360, 26 Ağustos

10. Ders: Poetika

Sınıf, ders bitti, ama ev ödevi var: Vaiz ve şair John Donne’ın 400 yıl önce kaleme aldığı şu nesir-şiir sular seller gibi ezberlenecek:

“Ada değildir insan, bütün hiç değildir bir başına; anakaranın bir parçasıdır, bir damladır okyanusta; bir toprak topağını alıp götürse deniz, küçülür Avrupa, sanki yiten bir burunmuş, dostlarının yurtluğuymuş ya da senin yurtluğunmuş gibi; herhangi bir insan ölünce, eksilirim ben, çünkü insanoğlunun bir parçasıyım; işte bundandır ki sorup durma çanlar kimin için çalıyor diye; onlar senin için çalıyor.”

Şimdi dağılabilirsiniz.

***

Sonsöz

Dünyanın önde gelen düşünür ve aktivistlerinden Profesör Richard Falk, dünyanın büyük sorunlarıyla başetmek için ihtiyaç duyduğumuz iki canalıcı noktayı Eylül başında Açık Radyo’ya şöyle anlattı:

“Bu sorunları çözeceksek, iki şeye ihtiyacımız var bence: Birincisi, türün ayakta kalmasına dair bir çeşit irade beyanı. Böyle birşeye sahip değiliz. Hayatta kalmak için kişisel irademiz var, ulusal irademiz var, hatta medeniyet olarak da irademiz var. Ama insan türünün kendisinin hayatta kalması için bir iradeye sahip olduğunu gösteren bir kanıt yok. Bu birinci ihtiyaç.

“İkinci ihtiyacımız da, yeni siyasi radikalizm: Yani, ifadesini gençliğin ve, bir dönüşüm aracı olarak dünyanın dört bir tarafında mobilize olan insanların Marksizm sonrası siyasi radikalizmi. Yeni bir araca ihtiyacımız var: Dünya işçileri bu devrimci yükü taşıyacak durumda değil. O yeni aracının kim olacağını tam bilebilmemiz içinse vakit henüz çok erken.

“Ne var ki, bu yeni araç, türün ayakta kalmasına ilişkin bu irade ile birleşip bütünleşmedikçe, iklim değişikliğinin önümüze getirdiği zorlukla baş etme konusunda ihtiyaç duyulan cevabı getiremeyecektir.”

Dünyanın en geniş kapsamlı bilimsel raporunun (IPCC) ilan ettiği âcil durum haline geçiyoruz. Yazar ve aktivist Bill McKibben’ın söylediği gibi:

“Bilim dünyasının bizi uyarmak için yapacağı başka bir şey kalmadı – bilimcilerin Times Meydanı ortasında kendilerini yakmalarından başka. Bütün erken uyarı sistemleri çalıştı. Alarm çanı çaldı. Uydular ve sensörler ve süperbilgisayarlar, ihtiyaç duyduğumuz tüm bilgiyi verdi. Şimdi soru şu: Bu uyarıları dikkate alıp harekete geçecek miyiz?” (Democracy Now!, 28 Ağustos)

21 Eylül 2014 Pazar günü yeryüzünün gördüğü en büyük iklim yürüyüşü yapılıyor. 200 binden fazla insanın New York sokaklarında olması ve “laf değil, eylem” için yürümesi bekleniyor. 700’den fazla kuruluş bu tarihî eyleme destek veriyor. Uzun bir zamandır ilk defa işçi sendikalarından 20 kadarı da destekçiler arasında. Açık Radyo da bu tarihî eylemi New York’ta izliyor ve İstanbul’daki yayınlarında yansıtmaya çalışıyor. Aynı tarihlerde dünyanın belli başlı bütün ülkelerinde irili ufaklı sayısız şehirde de gösteri ve eylemler düzenleniyor.

Dünyanın önde gelen düşünür, yazar ve aktivistlerinden bir diğeri, Chris Hedges, New York’taki Halkın İklim Yürüyüşü’nü ele alan son yazısında Profesör Falk’un Açık Radyo’da vurguladığı can alıcı noktayı,  yani “yeni siyasi radikalizm” meselesini bir başka ifadeyle öne çıkarıyor ve şöyle diyor:

“Yegâne umudumuz, New York’ta sokaklara inip doğrudan eylem gerçekleştirecek olan Global Climate Convergence (Küresel İklim Birlikteliği) ve  Popular Resistance (Halkın Direnişi) gibi radikal gruplarda. Yürüyüşe katılın isterseniz. Ama bu ısınma turu sayılmalı. Asıl kavga, [yürüşün sona erdiği] 11. Cadde’de halkın sokaklara dağılmasıyla başlayacak.”

(“The Last Gasp of Climate Change Liberals,” Truthdig, 31 Ağustos)

Bakalım, neler göreceğiz?

[i] Bkz.: “Gezegen için Matematik 101 ve Ekonomi 101 Dersleri,” 31 Ocak 2014, acikradyo.com.tr; “Yeni Dersler, Yeni Okuma Parçaları,” 2 Mart 2014, acikradyo.com.tr

Bu yazı ilk olarak acikradyo.com.tr/ de yayınlanmıştır

ömer madra

 

 

Ömer Madra

IŞİD’den bir gazeteciye daha infaz

ışid gazeteciIrak Şam İslam Devleti (IŞİD) örgütü, rehin tuttuğu Amerikalı gazeteci Steven Sotloff’ın ‘başının kesilmesi görüntülerini’ yayımladı. Videonun gerçekliği henüz teyit edilmedi.

BBC’nin haberine göre Beyaz Saray Sözcüsü Josh Earnest bu yöndeki haberlerin araştırılmakta olduğunu açıkladı.

Earnest, videounun gerçekliği konusunda ihtiyatlı olunmasını istedi.

Sözcü, “Videonun ya da bu yöndeki haberlerin gerçekliğini doğrulayacak durumda değiliz. Eğer yayımlanmış bir video varsa, Amerikan hükümeti tarafından dikkatlice incelenecek, istihbarat yetkililerimiz bunun doğru olup olmadığını belirleyecek” dedi.

Sotloff Ağustos 2013’te Suriye’nin kuzeyindeli Halep yakınlarında kaçırılmıştı. Sotloff geçen ay IŞİD’in Amerikalı gazeteci James Foley’nin başını kesme videosunda görülmüştü.

Foley’nin öldürülmesinden sonra Sotloff’un annesi IŞİD lideri Ebu Bekir El Bağdadi’den yardım istemişti.

ABD, son haftalarda, Irak’ta IŞİD militanlarına yönelik hava saldırıları düzenledi.

‘ABD’nin saldırılarına misilleme’

Videoda Guantanamo’daki Amerikan gözetim kampında tutsaklara giydirilen üniformlara benzeyen turuncu bir tulum içindeki Sotloff’la birlikte maskeli bir kişi görülüyor.

Bu kişi, Amerika’nın hava saldırılarının intikamını almak üzere olduğunu söylüyor. Maskeli kişi, “Geri döndüm Obama. Ciddi uyarılarımıza rağmen İslam Devleti’ne (IŞİD) yönelik küstah dış politikan yüzünden geri döndüm. Bu vesileyle İslam Devleti’ne karşı Amerika’yla şeytani bir ittifaka giren ülkeleri bizden uzak durmaları ve halkımızı yalnız bıraklamaları konusunda uyarıyoruz” dedi.

Video, militanın başka bir Batılı rehineyi öldürme tehdidiyle sona eriyor.

Time, Foreign Policy ve Christian Science Monitor degilerine haber yapan Sotloff Mısır, Libya ve Suriye’deki gelişmeleri takip ediyordu.

Arkadaşları, uzun yıllar Yemen’de yaşayan Sotloff’un iyi derecede Arapça konuştuğunu söylüyor.

Ailesi, yetkililerin tavsiyesi üzerine Sotloff’un kaçırıldığını kamuoyuna açıklamamıştı.

Kaynak: BBC TÜRKÇE

Ukrayna: Büyük savaş kapımızın önünde

Ukrayna Savunma Bakanı, Rusya’nın büyük bir savaş başlattığını ve bunun on binlerce insanın ölümüne neden olabileceğini söyledi.

Pazartesi günü facebook’ta açıklamayı yapan Ukrayna Savunma Valeriy Heletey “Büyük bir savaş kapımızın önünde geldi” diyerek, bunun 2. Dünya savaşından bu yana benzeri görülmeyen bir savaş olduğunu, kayıpların on binlerle ölçüleceğini belirtti.

140828152434_donetsk_rebel_26_august_512x288_ap_nocredit

Açıklama, Ukrayna askeri birliklerinin ülkenin doğusundaki Luhansk havaalanından çekilmek zorunda kalması ardından yapıldı.

Rusya ise Ukrayna’nın ve Batı’nın iddialarını reddederek Ukrayna’daki isyancılara asker ve teçhizat yardımı yapmadığını belirtiyor. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, ‘bu tür açıklamaların medeni bir devletin savunma bakanı tarafından yapılıyor olmasına inanmanın zor olduğunu’ söyledi.

Fakat İtalya’nın günlük La Repubblica gazetesinde yayımlanan bir haber Rusya’nın Ukrayna işgaliyle ilgili kafalarda soru işaretleri bıraktı. Gazetenin haberine göre, AB Komisyon başkanı Jose Manuel Barroso, geçtiğimiz cuma Rusya Cumhurbaşkanı Putin’le bir görüşme yaptı ve Putin kendisine, “istersem Kiev’i iki haftada alırım” dedi. Barroso’nun sözcüsü, iddiayı reddetti.

700 Ukrayna askeri esir

Pazartesi günü Ukrayna’nın doğusundaki çatışmalarda, Rus yanlısı ayrılıkçılar avantaj kazanırken, Ukrayna güçleri geri çekilmek zorunda kaldı. Yetkililer, çatışmaların başlamasından bu yana 700’e yakın Ukrayna askerinin ayrılıkçılar tarafından esir alındığını söylüyor.

Ukrayna’da hükümet güçleri ile Rusya yanlısı isyancılar arasında son olarak Luhansk kentindeki uluslararası havaalanı çevresinde çatışmalar yaşanıyordu. Ukrayna hükümet sözcüsü Andriy Lysenko, ordunun tank ateşi altında kalmasının ardından havaalanındaki mevzilerini terk ettiğini açıkladı. Söz konusu tankların Rusya’ya ait olduğu ileri sürülmüştü.

“Moskova’ya yaptırımlar sertleşmeli”

Öte yandan Ukrayna’nın Avrupa Güvenlik ve İş Birliği Teşkilatı’ndaki daimi temsilcisi Ihor Prokopçuk, uluslararası toplumun Moskova üzerindeki yaptırımları sertleştirmesi ve Ukrayna’ya kendisini savunması için askeri yardım göndermesi gerektiğini ifade etti.

Geçtiğimiz günlerde NATO, 1000 kadar Rus askerinin Ukrayna sınırını geçtiğini ve ülkenin doğusundaki ayrılıkçılara yardım ettiğini belirtmiş ve buna dair uydu fotoğrafları yayımlamıştı.

Ateşkes görüşmeleri devam ediyor

Ukrayna krizine çözüm arayışları kapsamında Rus ve Ukraynalı yetkililer bugün Belarus’un başkenti Minsk’te yeniden bir araya geldi. Geçen haftaki görüşmeler kapsamında çatışmaları sona erdirmek için iki tarafın bir “yol haritası” hazırlamak üzere anlaştığı belirtilmişti.

Rusya, Mart ayında Ukrayna’nın güneyindeki Kırım’ı ilhak etmiş, bunu takiben Nisan ayında Ukrayna’nın doğusunda çatışmalar patlak vermişti. Nisan ayından bu yana süren çatışmalarda yaklaşık 2600 kişi öldü.

“Rusya kenara çekilip bekleyemez”

Rusya, Ukrayna sınırını yasadışı olarak geçip oradaki Rus yanlısı ayrılıkçıları desteklediği iddialarını reddediyor.
Ancak ayrılıkçıların eylemlerini ‘haklarını savunan insanların doğal tepkileri’ olarak niteleyen Rusya Federasyonu Başkanı Vladimir Putin, “İnsanlar açıkça vurulurken Rusya kenara çekilip bekleyemez” demişti.

Son 24 saatte gerçekleşen çatışmalarda, Rus yanlısı muhaliflerden 80 kişinin öldüğü belirtilirken, Ukrayna ordusunun kayıp sayısı açıklanmadı.

‘Özel statü’ talebi

Rus medyasına konuşan ayrılıkçıların, taleplerini yumuşattığı ve “tam bağımsızlık” yerine “özel bir statü” istedikleri yorumu yapılıyor.
Bu özel statü kapsamında, bölgedeki güvenliği ayrılıkçıların sağlaması ve çatışan militanların yargılanmaması talep ediliyor.

Ayrıca “Gerekirse Rusya ile ekonomik ilişkilerin geliştirilebileceği” de talepler arasında yer alıyor.

(BBC Türkçe/ EUObserver)

Avrupa Konseyi’nin başına kömürcü başkan

Polonya başbakanı Donald Tusk, Avrupa Konseyi başkanlığı için Belçikalı Herman van Rompuy’in yerini almaya hazırlanıyor.

Donald_Tusk_466

Cumartesi günkü toplantıdan sonra ismi duyurulan Tusk’ın yeni görevini duyuran van Rompuy; Tusk’ın çalışma arkadaşları ve ülkesi dışındakileri ülkesini ekonomik krizden çıkaran kararlı ve emin tavırlarıyla etkilediği söyledi.

İki buçuk yıl sürecek görevine 1 Aralık 2014 itibariyle başlayacak olan Tusk’ın görevde olacağı dönemde 2030 Avrupa Birliği iklim ve enerji politikaları çerçevesi geliştirmeleri ve Paris’teki iklim müzakereleri yer alacak.

Tusk’ın Polonya başkanlığı sırasında anlamlı iklim hedefleri koymayı reddetmesi ve ülke enerjisini kömüre dayandırmış olması gerçeği ise bu görev değişimi ile ilgili ekolojistleri endişelendirdi.

(Yeşil Gazete, rtcc.rog)

Köylülere HES şirketinin çıkardığı gazeteden tehdit

Zonguldak’ın Çaydeğirmeni beldesinde HES yapmak isteyen şirketin çıkardığı “Yeşil Doğa” adındaki gazetede HES karşıtı köylüler, “Kendimizi savunmasını ve dövüşmesini de biliriz” manşetiyle tehdit edildi.

page_hes-yapmak-isteyen-sirketten-direnen-koylulere-tehdit-dovusmesini-de-iyi-biliriz_052849129

Evrensel gazetesinin Ahmet Öztürk’ün haberine göre, Zonguldak’ın Devrek ilçesinin Çaydeğirmeni beldesinde Devrek Çayı üzerinde Çayaltı – 1 ve 2 HES’lerinin yapımına başlayan Reis Enerji adlı şirket köylülerin direnişini kırmak için her türlü yola başvuruyor. İnşaata başlayan şirket, köylülerin direnişi üzerine Zonguldak Valiliği Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğünden “ÇED gerekli değildir” raporu aldı.

Mahkemeye raporun iptali için başvuran köylüler zaman zaman fiili mücadelelerle inşaatı durdurmaya çalıştı. Şirket ise bu kez “Yeşil Doğa” adında gazete çıkarmaya başladı. Gazete, kaliteli baskısına karşın ücretsiz olarak binlerce kişiye dağıtılıyor.

Köylüler suç duyurusunda bulundu

Gazetenin son sayısında ise HES çalışmalarını engelleyen köylüler, “Kendimizi savunmasını ve dövüşmesini de iyi biliriz” manşetiyle açıkça tehdit edildi. Bunun üzerine Bük Köprüsü üzerinde toplanan köylüler bir basın açıklaması ile suç duyurusunda bulundu.

‘Suyumuzu savunmasını iyi biliriz’

Köylüler adına konuşan Cemil Temel, “Biz de doğamızı, toprağımızı, suyumuzu savunmayı iyi biliriz” diyerek köylülerden herhangi birine en küçük zarar bir zarar gelmesi durumunda bundan şirket yöneticilerini sorumlu tutacaklarını söyledi.

Temel gazeteyle ilgili yasal tüm yollara baş vuracaklarını da sözlerine ekledi. Daha sonra köprüyü bir süreliğine trafiğe kapatan köylüler, “HES yapma boşuna yıkacağız başına”, “Sularımız özgürdür, özgür akacak”, “HES’çi şirket Çaydeğirmeni’ni terk et” sloganları atarak belde merkezine kadar yürüdü. Yürüyüş sırasında jandarma geniş güvenlik önlemi aldı.

(Evrensel)

Japonya’da geleneksel yunus katliamı başladı

Japonya’nın Taiji Koyu’nda altı ay boyunca devam edecek Yunus katliamı sezonu bugün başladı. AFP’nin aktardığına göre, kötü hava koşulları bu katliamı birkaç gün de olsa erteleyebilir.

Annual dolphin hunt in Taiji, Japan

Şubat ayının sonuna kadar devam edecek yunus avını rapor etmek üzere çevre örgütleri de koyda konuşlanmış durumda. Sea Shepherd örgütü, geçen sene yunus avının görüntülerini çekip internet üzerinden yayınlamıştı.

Bu senenin başında, dünyadaki pek çok çevre örgütü tarafından şiddetle eleştirilen yunus katliamıyla ilgili Japonya’nın ABD Büyükelçiliği, twitter hesabından avın ‘zalimliğine’ vurgu yapmış; böylece Taiji koyundaki katliam uluslarası siyasetin de konusu olmuştu.

Yunus katliamının yüzyıllardır devam eden bir gelenek olduğunu savunan av yanlıları, yunuslarının soyu tükenmediği için avda bir sakınca olmadığını ileri sürerken, Batı ülkelerinin inek, domuz ve koyun gibi memelileri öldürmesinden bir farkı olmadığını ileri sürüyorlar.

Altı ay boyunca devam edecek yunus avı, 2009 yılında belgesel dalında Oscar Ödülleri’ni kazanan ‘Koy’ filminde de anlatılıyordu.

(Guardian / Yeşil Gazete)