Ana Sayfa Blog Sayfa 3858

“Nükleersiz Türkiye için Kürekle Karadeniz” 52.Gününde: karayelle imtihan

abana1

3 Ağustos ’ta Hüseyin Ürkmez ’ in sandalını Hopa ’ya getirmesinin üzerinden yaklaşık olarak 2 ay geçti. Cumhurbaşkanlığı seçiminde oy kullanmak için İstanbul’a dönüp görevini ifa ettikten sonra tekrar Hopa’ya gelerek kürek çekmeye başlaması 13 Ağustos ’u buldu .13 Ağustos itibariyle geçilen yerler ,basın açıklaması yapılan şehirler ve bazı ilçeler sırasıyla ; Hopa, Trabzon, Rize, Giresun, Samsun, Ordu , Fatsa, Gerze , Sinop ,mesafe olarak ise 900km .52 güne doğru Agustos hele ki Eylül ortasından sonra daha sert bir havayla karşılaşması ise Hüseyin’e sürpriz olmadı zira denizi tanıyordu. Tüm bu süre zarfında deniz bazen  onu kucakladı bazen hırçınlaştı, onu ayakucuna attı, hatta üzerinde dolaşmasını istemedi, yanına yaklaştırmadı, karalarına doğru fırlattı.  Karadeniz hırçındı ama Hüseyin de kararlı. Nükleersiz.org ve Yeşil Düşünce Derneği(YDD) tarafından da  Hüseyin’in tahminleriyle  İstanbul’a varış tarihi eylül ayı sonu gibi  öngörülüyordu ama artık ekim  sonu veya kasım başı varması  daha gerçekçi bir tahmin ,anlaşılan hayatımızın her safhasında yaşayarak öğreniyoruz .  Olsun, acelesi yok hiç kimsenin; Karadeniz sahilleri boyunca kurulması planlanan  bir nükleer santralin geleceğimizi  tehdit edecek olduğu gerçeğini  bölgede yaşayan halkın günlük hayatlarında konuşması ise  esas mesele, tek  yöntem şu; denizin de yelin de karası beklenir, hava biraz sakinleyince itinayla devam edilir. “Mesele” demişken Şimdiye dek Hopa’dan  Sinop’a kadar heryerde insanların günlük  hayatlarında konu olmayı başaran Hüseyin hakkındaki değerlendirmelerin hayali kahramanlarımız  Ayşe Teyze ‘yle Fahri Dayı  arasındaki versiyonu en basitinden şöyle olabilir mi acaba?

Ayşe Teyze: Bey, gördün mü kürekçiyi,bizim köye gelmiş şimdi de.

Fahri Dayı : Gördüm ya!

Ayşe Teyze : Zoru ne ola ki ?

Fahri Dayı: Atom santrali kurulacak ya ona tepki miymiş neymiş

Ayşe Teyze: Delinin zoruna bak hem de Hopa’dan çıkmış deyorlar.

Fahri Dayı: He ya zararlıymış nükleer santral, çernobil olduydu hani

Ayşe Teyze: yaa çernobil ,balık yememiştik hani kaç sene

Fahri Dayı: Ne balığı, çay içememiştik korkumuzdan çay!

Hüseyin’in haberini alanlar arasında, günlük hayat içinde bu kadarcık konuşma geçerse ne ala! O zaman atılan taş ürkütülen kurbağaya değmiş olur ; Nitekim  ilerleyen günlerde İnebolu dolaylarında konakladığı Gemiciler’de uğradığı bir kahvede yukarıdaki diyalogun bir benzeri Hüseyin ile yaşlı bir Amca  arasında geçecek ve Amca Hüseyin’e ne için kürek çektiğini soracak nükleer santral bu kadar kötü mü yani dedikten sonra bu eylemi için Hüseyin’e teşekkür edecekti .

abana

 

Hüseyin, 24 Eylül sabahı Karadeniz sahili boyunca uzanan otobanı paramparça eden kestane karası fırtınası dinip güneş yeniden yüzünü gösterince Ayancık’tan çıkıp Türkeli üzerinden Çatalzeytin’e geçti. Çok geçmeden, bir gün sonra da karayele teslim oldu ve bir kez daha günlerce denize çıkamadı . Artık Çatalzeytin’e yerleşip yaşamını orda sürdüreceğini düşünmeye başlamıştık ki nihayet hava ve deniz şartları düzeldi ve 30 Eylül itibariyle tekrar küreklere asıldı, öğle saatlerinde Abana ’ya vardı.  Orada kendisini aralarında Abana-Kastamonu basın mensuplarının da bulunduğu bir kalabalık karşıladı. Hüseyin burada gelenlere proje hakkında bilgilendirici açıklama yaptı. Akşam  Gemiciler’ de konakladı . Proje hedef tarihin gerisine düştüğü için ertesi gün yola çıktığında  İnebolu’ya girmesi mümkün olmadı,  Doğanyurt taraflarına ilerledi. Doğanyurt’a kadar geldiği hat üzerinde Doğu Karadeniz’de olduğu gibi bir otoban gürültüsü yoktu, tersine otoban dağların arkasından dolandığı için  doğanın ve sessizliğin hakim olduğu ortamda en çok rüzgarın sesinin çıktığına tanık oldu . Bugün  Hüseyin’in sandalı hala Doğanyurt’ta bir balıkçı baranağında, bu sefer de  karayelin hoş görüsünü bekliyor .  Hüseyin’in basın açıklaması yapacağı bir sonraki ana durağı ise  bir süredir termik santrallere karşı verdiği mücadeleyle gündemde olan öte yandan Unesco Dünya Miras Listesi ’ne girmesi layık görülen güzeller güzeli Amasra. Amasra’ya kalan mesafe 45 km.   Saatte 5 km gittiğini öngörürseniz  basit bir matematik hesabıyla Hüseyin’in  Amasra’ya  9 saatlik yolu var gibi  fakat, Karadeniz bu nasıl davranacağını kestirmek zor , en iyisi biz denizi takip eden havayı koklayan adamı izleyelim .

  • Hüseyin’i bu bağlantı dan takip edebilir; Projeye bu adres üzerinden katkıda bulunarak yerinizden kalkmadan  nükleersiz bir Türkiye için bir kürek de siz atabilirsiniz.

 

 

 

Pınar Demircan

(Yeşil Gazete)

 

Hayvanları Koruma Kanunu’nda neler olacak?

IŞİD, Kobani, çözüm süreci, AKP-Cemaat kavgası, HSYK, yolsuzluk operasyonları, karşı operasyonlar, eğitimde neredeyse ana sınıfa dayanan tesettür, inşaatlarda 5’er, 10’ar, 100’er ranta kurban edilen hayatlar, metroya giren direk…

Ama bu öyle bir davadır ki, şu çılgın Türkiye gündeminde, tüm küçümsemelere rağmen her zaman gündemde yer edinmeyi başarmış, İstiklal Caddesinin gördüğü en kalabalık yürüyüşlere konu olmuş; meclisin en çarpıcı komisyon toplantısı olarak tutanaklara geçmiştir. Bu davanın savunucuları, mükemmel değil ama olabileceği en iyi haliyle bir kanun taslağını, 5199 Sayılı Hayvanları Koruma Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı’nı TBMM Genel Kurulu gündemine az hasarla getirmeyi başarmıştır.

Bazı tesadüfler acıtır

24. Dönem Milletvekili olduğumda eski bir milletvekili büyüğüm “bana bak, sen şimdi bu hayvan meselelerine meraklısın, bu işe yoğunlaşıp hafife aldırma kendini” diye tembih etmişti. Benim de TBMM başlar başlamaz ilk kez söz alışım, 4 Ekim Dünya Hayvan Koruma Günü’nde hayvan hakları ve Ekolojik Anayasa konuluydu. Zira bu yasanın değiştirilmesi ve bu konunun da siyasetin gündeminde olması benim açımdan öncelikliler arasındaydı.

O gün yeni bir milletvekili olarak ilk konuşmamı yapıp – biraz da heyecanla – ailemi aradım; acaba seyredebilmişler miydi? Teyzem açtı telefonu. Annem ve babam evde yoktu. “Neredeler” diye sorduğumda, aldığım cevap “Senin için, Milletvekilliğin için kurban kestirmeye gittiler” oldu. Bazen tesadüfler acıdır. Tıpkı 2014 Kurban Bayramı’nın birinci gününün 4 Ekim Hayvanları Koruma Günü’ne denk düşmesi gibi.

Neyi başardık, neyi başaramadık
5199 Sayılı Kanunun değişmesi için yapılan mücadele uzun. Onu ileriki satırlarda anlatırım. Öncelikli olarak neyi başardık neyi başaramadık kısaca onları yazalım:

* Doğal Yaşam Parkları muamması şimdilik durduruldu. Yani aşılanıp, küpelenmek üzere belediyelerce sokaklardan toplanacak hayvanlar, ortamlarına yani sokaklarına geri bırakılacak.

* Yeni Yunus Parkı – yasanın geçmesi itibarıyla – açılamayacak; mevcutlar ise kapanmamakla beraber yeni yatırım yapılamayacak, işletme ömrünü tamamlaması beklenecek.

* Yeni hayvanat bahçelerinin açılmasını engelleyemedik. Ancak hazırlanacak bir yönetmelikle açılma koşuları ağırlaşacak.

* Tehlikeli tür tanımını ortadan kaldırdık. Artık dogolar, pitbull’lar toplanamayacak.

* Sokak hayvanları üzerinde deney yapılamayacak. Yasak.

* Hayvanları kasıtlı olarak öldüren, işkence ve tecavüz edene hapis cezası verilecek.

Daha çok konu var, ama bunları öne almamın nedeni kamuoyunda en çok tartışılanlar ve yanlış bilinenler. Devam edelim:

Kısa tarihçe…
Türkiye’de hayvan hakları mücadelesi ile anılan Emel Yıldız, bilinen adıyla “Panter Emel”e buradan koca bir selam göndermek gerekiyor. Her ne kadar bu aktivizmi olumsuzlayanlar tarafından negatif bir figüre dönüştürülmeye çalışılsa da; bugün eğer hayvan hakları bu noktaya gelmişse burada Emel Yıldız ve arkadaşlarının hakkı ödenmez.

AKP iktidarının “bizden önce yoktu” listesindeki 5199 sayılı yasa, 2004 yılında yapıldı. Ancak her alanda olduğu gibi yasa çıkınca bu alandaki eksikler de ortaya çıktı. Yasa içerisindeki açık noktalar hayvan hakları savunucularını ve STK’larını harekete geçirdi.

TBMM’de 24. Dönem başlar başlamaz, 2011-2012 yasama yılında bu konuya en az benim kadar kafa yoran milletvekili arkadaşım Umut Oran ile birlikte bir değişiklik taslağı hazırlığına başladık. Bu süre zarfında bize ulaşan ve bizim ulaşabildiğimiz aktivistler, gönüllü kuruluşlarla çalıştık, HAYTAP’tan destek aldık, belediyelerden görüş istedik ve AB müktesebatını taradık. Sonunda bizce iyi olan bir değişiklik teklifi hazırladık. CHP olarak sunduğumuz bu taslak AKP Hükümetini de hareketlendirdi. Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’na talimat vererek kendi taslaklarını hazırlattı. Bu arada 15 Şubat 2012’de TBMM tarihinde ilk kez, bir bakanla birlikte dört parti milletvekilleri ve hayvan hakları savunucularıyla birlikte ortak basın toplantısı yaptık.

Tasarı hayal kırıklığı oldu

Ama AKP’nin taslağı çıkar çıkmaz kızılca kıyamet koptu. Zira yasada çok az madde değişmişti ve çok tehlikeli düzenlemeleri getiriyordu. Üstelik bu taslağın CHP teklifi olduğunu sanan hayvanseverlerin hışmına biz de uğradık. Taslakta şiddetle karşı koyulan “Doğal Yaşam Parkları” tanımı vardı. Yani, adı “Doğal Yaşam Parkı” ama, şehir hayvanlarını insanlardan uzakta ölüme mahkum edecek sürgün yerleri. Bir diğer tehdit, bir süredir yönetmeliklerle toplatılan tehlikeli tür tanımı yasaya giriyor ve dört cins köpek yasaklanıyordu. En çok şikayet edilen hayvanlara işkence etme, tecavüz etme, öldürme karşılığı para verip kurtulma konusunda ciddi bir ceza artırımı da yoktu. Bu arada bizim teklife dönersek, mevcut teklifteki uyutma ve deney maddelerinde iyileştirme öngörmüştük. Ama “Hayvan haklarını koruyan böyle bir yasada deney ya da uyutma olmaz” eleştirisi alınca bu maddelere hiç dokunmamak ve bu iki maddeyi komisyonda tartışmaya açmak üzere teklifimizi değiştirdik.

Derken uzun yürüyüşler, milletvekillerinin posta kutularını kilitleyen mektuplar sonucu AKP de teklifini değiştirerek, değişiklik yapma işini ilgili meslek örgütleri ile STK’ların ağırlıklı katılımıyla toplanacak Çevre Komisyonu’nuna bıraktı. Tabii bu aşamaya öyle kolay da gelinmedi, onu da bir kenara not edelim.

Komisyonda kıyasıya mücadele
19 Şubat 2014 tarihinde Çevre Komisyonu ilgili STK’lar, meslek örgütleri, gönüllülerle toplandı. İlk gün komisyon bütün katılımcıları dinledi, mevcut kanunu ve iki ayrı değişiklik teklifini sundu. Daha sonra alt komisyon oluşturuldu. Bu komisyon köpek eğitmenlerinden horoz dövüştürenlere, hatta köpek tarafından ısırılanlara kadar herkesi dinledi. Barınaklar gezildi, belediyeleri ilgili birimleriyle toplantılar yapıldı. Alt komisyon, herkesin aradığını içinde bulacağı gayet güzel bir teklifi hazırladı. Ama sırada Komisyon vardı.

Teklifin görüşüleceği çevre komisyonu 11 Haziran 2014 tarihinde toplandı. Ama bir tuhaflık vardı. Bir gece önce ilgili STK’ları aradığımda kimse davet almadığını söylüyordu. Bu bir felaket olurdu, zira teklifi önergelerle deleceklerini ve savunmanın bu şekilde zayıf kalacağına emindim. Gece kim var kim yok aradım. O gün salonda inanılmaz bir kalabalık vardı. Kanunun üzerinden geçilmeye başlandığında, gerçekten de önergelerle teklifin bambaşka bir hal almaya başladığını gördük. Zira deney maddesi, yunus parkları, küpelenmek üzere toplanacak hayvanların bırakılacağı yerler ile ilgili önergeler geliyor ve pek de tartışılmadan geçiyordu. Gelenler şoktaydı. İlk 4 maddenin geçmesinin ardından toplantıya 1 hafta ara verildi.

Madem öyleydi, o halde biz de önerge yağmuru yağdırmalıydık. Ama görüşülen ilk 4 madde yeniden görüşülmeliydi. 19 Haziran 2014 tarihinde yapılan ikinci toplantı kıran kırana mücadele halinde geçti. Önergeler yağıyor, kimi reddediliyor, bürokratlar savunmada, aktivistler taleplerinde ısrarlı, ortam geriliyor. Derken Komisyon Başkanı Erol Kaya ile katılımcılar arasındaki gerilimin dozu artınca salon birden HAYTAP Dönem Başkanı Nesrin Çıtırık’ın “biz köle değiliz” çığlıkları ile çınladı. Çarşının karışması ve toplantıya zorunlu ara verilmesinin ardından doğrusu “bu toplantı artık bitti” karamsarlığındaydım. Salondan kimsenin ayrılmamasını rica ederken, Komisyon Başkanının odasına davet aldım. Bakan Eroğlu gelmişti ve komisyon sivil toplumla uzlaşma yolunu seçmişti.  Katılımcıların talepleri en yüksek ölçüde karşılanıyordu.

Nerelerde savaştık ve kazandık?

DOĞAL YAŞAM PARKLARI-BESLENME NOKTALARI: Alt Komisyonda Doğal Yaşam Parkları muammasını aşmıştık ama komisyon toplantısında Mehmet Metiner bir önerge ile Beslenme Odakları önermiş ve apar topar geçirilmişti. Beslenme odağının ne olduğu, nerelerde olduğu tartışma konusuydu. Komisyon toplantısında en çok zorlandığımız ve mücadele verdiğimiz konulardan biri bu oldu. Sonunda kazandık ve besleme noktalarındaki tereddüt giderildi. Sokaktan alınan hayvanlar bakımları yapıldıktan sonra ortamlarına yani sokaklarına geri bırakılacak. Yalnızca okul, ibadethane, hastane, çocuk oyun alanları gibi alanlar ile toplumun yoğun olarak bulunduğu alanlara konmasın diye bir kısıt kondu. Bunu takipteyiz.

DENEYLER: Bir süre önce çıkarılan bir yönetmelikle sokak hayvanlarının üzerinde deney yapılması konusu açık bırakılmıştı. Deney hayvancılığının ticarileştiği ve bilimsel olamayan pek çok çalışma için hayvanların deneylerle sakatlanıp öldürüldüğü Türkiye’de bu kez sahipsiz sokak hayvanları deney kurbanı olacaktı. Bu deneylerin yasa ile yasaklanması için büyük mücadele verildi Komisyon’da. Tam umutlar tükenmişken AKP İzmir Milletvekili Aydın Şengül’ün yaptığı konuşma ve verdiği destekle bu engeli de aştık. Ayrıca yapılacak deneysel çalışmalar AB Direktiflerine bağlandı.

YUNUS PARKLARI: İki toplantılı mücadelede en önemli kazanım Yunus Parkı Lobisinin onca bastırmasına rağmen, yeni yunus parklarının açılamayacak olması oldu. Kara ve su sirkleri ile yunus parkları yasaklandı. Ancak mevcutlar kaldı. Mevcut işletmeler de hayvan sayısını artırma; yeni şube açma gibi yollarla kapasite artıramayacak, üretim yapamayacak, Orman ve Su İşleri Bakanlığın izni olmaksızın işletme hakkını devredemeyecek. Yunus parklarının hayvan refahına uygun olarak düzenlenmesi için kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 6 ay içinde Orman ve Su İşleri Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle belirlenecek.

PETSHOP’LAR: Petshopcular da bastırdı. Hayvanların petshop üzerinden satışları konusu tartışmaların odak noktalarından biriydi. Burada bir geçiş süresi talep edildi ve bu geçiş süresi sonrası hayvan satış yerlerinde satışı yapılacak hayvanların ancak buralarda hayvan üretim çiftlikleri ve bakımevlerindeki bulundurulabileceği şartı getirildi. 31.12.2016 tarihi itibarıyla petshoplarda artık hayvan satılamayacak.

HAPİS CEZALARI:

Hapis cezası getirilen fiiller de şöyle:

* Kasten öldürme 4 ay-3 yıl; işkence ile öldürme halinde yarı oranında artış

* İşkence 3 ay- 2 yıl

* Cinsel ilişki 3 ay-2 yıl

* Hayvan dövüştürme (folklorik olanlar hariç) 6 ay – 2 yıl

* Kas ve çene yapısı güçlü hayvanı başıboş bırakmak 4 ay- 2 yıl

Önemli para cezaları:

* Hayvanı acı, ıstırap çekecek şekilde film çekimi, reklam ve benzeri işlerde kullanmak 2 bin TL

* Yunus parklarıyla ilgili yükümlülüklere aykırı davranış; ruhsat iptali ve hayvan başına 25 bin TL

* Hayvana kasıtlı olarak kötü davranmak, psikolojik acı çektirmek, aç ve susuz bırakmak, sokağa terk etmek 3 bin TL

* Kas ve çene yapısı güçlü hayvanları ağızlıksız ve tasmasız dolaştırmak 1.000 TL

Biz hayvan hakları derken, 4 günlük kurban bayramında ne yazık ki yine o bildik görüntülere tanık olmak zorunda kalacağız. Oysa etik hayvancılık, acısız kesim için her şey hazır. Diyanet bile fetva verdi. Daha ne bekliyoruz…

Melda Onur – Bianet / biamag

Kaybetmek… – Sezin Öney

Bazen insanın elinden bazı şeyler kayıp gider…

Kum tanelerinin avuçtan dökülmesi gibi…

Camın elden düşüvermesi gibi…

Hayatın parmaklar arasında akıp gitmesi gibi…

Kayıp giden kum tanelerini bir daha eksiksiz avucun içine toparlayamazsınız…

Yere vurup dağılan cam kırıkları bir daha asla eskisi gibi birleşmez…

Hayatın akıp giden anları bir daha asla geri gelmez…

Kaybetmek…

Olmuş olan..

Olan…

Ve gelecek olan…

Kaybetmek hepsini değiştiren kırılma ânıdır.

Savaşın da sadece kaybedenleri olur.

Türkiye sınırından çıplak gözle bir savaşı seyrediyoruz.

Dumanlar, patlamalar ve IŞİD; yakın zamana kadar Türkiye’nin büyük çoğunluğu için adı duyulmadık bilinmeyen diyarlar olan Kobanê ve Suruç’u, herkese acı biçimde öğretti.

Bazı şeyler için geç kalınca, ipin ucu kaçmış olur; bir daha da yakalanamaz…

Suruç’tan savaşını izlediğimiz Kobanê’yi daha önce tanıyacaktık. Orada ne olup bittiğini, nasıl bir yer olduğunu daha önce öğrenip bilecektik…

Şimdi Rojava, Kürtler için nasıl bir anlam ifade eder oldu Suriye’deki savaşın etkileri sonucu; bunu Türkiye kamuoyu anlamaya başlasa ne yazar, ne anlamı var?

Güven kaybedildi, kalpler kaybedildi; başka bir noktadayız artık.

Kobanê Savaşı…

Bu savaşın çıkmasına ve bu noktaya gelmesine resmen seyirci kaldıktan sonra Türkiye, Meclis’ten serseri mayın gibi, herkesi ve her şeyi hedef alabilecek bir tezkere geçiyor…

Bu tezkere de, bir kırılma noktası…

Bugünlerde, aklıma 2010’da ABD’nin Irak Savaşı ile ilgili yazdıklarım geldi…

“Kırılmış çeneme bir yumruk yiyince, duyduğum acı beni neredeyse kör etti… Dişlerim arasından kanlar akıyordu; ikimiz de çığlık çığlığa bağırıyorduk. Ölümcül bir rekabete kilitlenmiş iki hayvan gibiydik.”

ABD Ordusu’ndan Kıdemli Başçavuş David Bellavia, Irak’ın Felluce kentinde 2004’te savaşırken yaşadıklarını, 2007’de yayımlanan House to House (Evden Eve) kitabında böyle anlatıyor. Bellavia’nın, bir El Kaide militanıyla bir zamanlar birilerinin evi olan metruk yapı içinde, yumruk yumruğa, diş dişe mücadelelerini anlatan satırlarda, savaşın, “kahramanlık güzellemelerinde” anlatılmayan gerçek yüzüne tanık olunuyor.

Generallerden erlere, her seviyeden asker, Askerî Adaletin Düzen Yönetmeliği’nin getirdiği kısıtlamalara ve bu yönetmelik uyarınca yargılanma tehdidi altında olmalarına rağmen, savaşa dair bireysel düşüncelerini, başlarından geçenleri anlattı.

Bu kitapların çoğu da, “vatanseverlik destanları” sayılmazdı. Örneğin, Irak Ulusal Muhafızları’nın bir birliğine komuta eden Paul Rieckhoff, Chasing Ghosts (Hayaletleri Kovalamak) kitabında, “Görev başındayken bazen kendimi Nazi Almanyası’daki paramiliter sokak güçleri gibi hissediyordum” diyordu. Rieckhoff, kitabında ayrıntılı olarak anlattığı, 2003’te birliğiyle gerçekleştirdiği ev baskınları için “Bu baskınlar korkunçtu. Eğer bu işten hoşlanan biri varsa, bilin ki, hasta ruhludur” yorumunu yapıyordu.

Musul’da Arapça bildiği için sorgulama odalarına giren Kayla Williams ise, Love my Rifle More than You: Young and Female in the US Army (Silahımı Senden Fazla Seviyorum: ABD Ordusu’nda Genç ve Kadın Olmak) kitabında, tanık olduğu ölümcül işkenceleri ayrıntılı olarak yazdı.

ABD’de, Irak Savaşı’na ilişkin, savaşın vahşi yüzünü aktaran haberlerin basında yer alması, hatta Amerikan askerlerini yaralı veya ölüm döşeğinde gösteren resimlerin basılması bile, büyük tepki çekiyordu. New York Times’ın, 2007’de, Damien Cave’in “Asker Vuruldu: Bir Kurşun Herşeyi Değiştirdiğinde” adlı, dakika dakika Bağdat’ın merkezinde yaşanan bir çatışmayı anlattığı haberinde, bu çatışmada vurulan Kıdemli Başçavuş Hector Leija’yı can çekişirken gösteren bir fotoğrafını kullanması, ABD Ordusu’nun büyük tepkisine yol açmıştı.

Kazanma hırsı gibi kaybettiren bir şey yoktur şu hayatta; onur, gurur, ahlak ve insanlığı kaybedenin de, zaten bir şeyi kalmamış demektir.

Türkiye’nin “tampon bölge” idefiksi ile Suriye’ye yönelik gerçekleştireceği bir kara harekâtı, artık sıklıkla dillendiriliyor Ankara’da…

Kara harekâtının bahanesi, Süleyman Şah Türbesi’ndeki Türk askerleri, Kobanê veya IŞİD’e karşı “mücadele” olabilir. Ancak gerçek sebep, Türkiye’deki liderliğin, “kumarbaz psikolojisi”. Suriye’de kaybettikçe daha çok yatıran ve gözünü “kazanma hırsı bürümüş” bir ruh hâli hâkim Ankara’ya…

Ve bazen de, elden bazı şeyler kayıp gider ve bir daha gelmez…

Türkiye de, “kendini” kaybediyor.

Sezin Öney – Taraf

Bir zorunluluk olarak 3. köprü yahut Cengiz ve Limak’a açık mektup – Can Atalay

“Bunlar 1. Köprüye bile karşı çıkmıştı”

Önümüzdeki dönemde devlet ricalinden ve bir kısım “mülhid” sermaye kalem erbabından çokça duyuyoruz bu sözü …

Öteden beri duyduğum bu sözü hem fikren hem de hukuken belli bir ciddiyetin beklenir olduğu bir mekanda duyunca çok şaşırmıştım.

Yaşım nedeni ile boğaza yapılacak ilk köprüye karşı çıkanlar arasında olmam beklenemezdi; ihtimal peder beyin ilgili portakalı yemesine bile daha çok vardı fakat o hırsla sallanan parmak bizim “taraf”ı işaret ediyordu  …

Benim şaşırdığım ise, hakkında konuştuğu mesele ile ilgili en azından asgari bilgi sahibi olması beklenen bu çok yetkili kişinin ilk köprüye karşı mücadele sırasında ileri sürülen tüm itirazların, tüm olumsuz kehanetlerin bir bir İstanbul’un ve İstanbul’da yaşayan yurttaşların başına bela olduğunu bilmemesi idi …

Doğrudur, ilk köprüye dahi itiraz etmiş olan taraftayız.

Ancak, söyleyip ruhumuzu kurtarmak bize yetmeyecekse ilk elden şu üç sorunun yanıtını vermeliyiz:

Üçüncü köprü Türkiye kapitalizmi için neden iktisadi bir zorunluluktur?

Yurttaşların üçüncü köprüyü bir zorunluluk olarak görmesi için neler yapılmaktadır?

“Zorunluluk” tanımlarına karşı esastan bir itiraz yöneltmek zorunlu mudur?

İktisadi Bir Zorunluluk Olarak 3. Köprü !

Ana akım medyada dahi  Türkiye’de inşaat sektörünün ne kadar merkezi bir önemi olduğunu okuyup dururuz …

Düzenli gazete okuyan birisinin dahi “inşaat sektörü” ile kastedilenin demir, beton, çelik vesaire sarfiyatı ya da ticareti olmadığını fark eder.

Türkiye’de kentsel kaynakların dağıtımı, bölüşümü ve yeniden bölüşümü merkezi bir önemdedir. Ötesi AKP’nin siyasi patronajının sürdürülmesi esas olarak kentsel ve doğal müştereklerin yağmalanmasına bağlıdır.

Türkiye kapitalizmi kentsel “rant” yaratarak ve doğrudan devlet eli ile bu rantı speküle ederek krizleri öteleyebilmekte, kriz yönetmede görece başarılı olabilmektedir.

AKP’nin bu bahisle ilgili deneyimi ve becerisi ise yukarıda işaret eden “iktisadi yasallık”lara sermaye aktarımı konusundaki özel hassasiyeti eklemektedir.

Diyeceğim, 3. köprünün kendi çevresinde (tıpkı kendinden önceki iki köprüde de olduğu gibi) yaratacağı etki bu açıdan bir iktisadi bir zorunluluk olarak görülmektedir

Onların iktisadı ile bizim iktisadımız arasındaki fark, karşıtlık açıkça konuşulmadan sözümüz eksik kalacaktır.

Gündelik Bir Zorunluluk Olarak 3. Köprü !

Bir bardak yağmur yağsa, bir kamyonun tekeri patlasa, okulların açıldığı gün olsa, okulların kapandığı gün olsa, bir metrobüs arızalansa, bir devlet büyüğünün canı biraz gezmek istese, arife olsa, maç olsa, bayram olsa ….

İstanbul’un trafiği hep tıkanır. Giderek artan uzun saatler süresince otobüsler, arabalar içinde bekler dururuz.

Esenyurtta eviniz ve işyeriniz Seyrantepe’de ..

Ataşehir’de oturuyorsunuz ve Maslak’ta çalışıyorsunuz …

Kartal’da kira ödemeden ailenizle yaşıyorsunuz ve ancak İkitelli’de bir iş bulabildiniz, işyerinin servisi var onunla gidip geliyorsunuz …

Düşünün, hayatınız yollarda geçiyor ve birileri üçüncü köprüye karşı çıkıyor. Oysa, var olanların daha da kuzeyinden bir oto yol geçse sizin için tüm dertler bitmese de (en azından bir süre için) azalacak …

Evet, 3. köprünün bir “zorunluluk” olmadığına aksine üçüncü köprünün var olan sorunları misli ile arttıracağına bu insanlar nasıl ikna edilebilir?

Tersinden soracak olursak; kamu idaresinin tıpkı daha önce D-100 (gündelik kullanımda E-5) otoyolunda yaptığı TEM otoyolunu da kent içi bir yol haline getirdiğini; yani TEM üzerindeki trafiğin bile isteye daha da içinden çıkılmaz bir hale bizzat kamu idaresi tarafından getirildiğini göstermek işe yarar mı?

TEM güzergahındaki kamuya ait pek çok arazinin –stadından lüks konutlarına kadar- yapılarla doldurulmasını daha fazla gündeme sokmaksınız, bu özelleştirme uygulamasının trafikte yaratacağı ek sorunları teşhir etmeksizin salt kuru laf ile 3. Köprü’ye karşı mücadele edersek  bir başarı şansımız olabilir mi?

Kentimizde Ekolojik Sınırlar, Nedir Zorunlu Olan?

Tüm kentsel başlıkların artık daha fazla ekolojik bahisler olduğunu, kentimizin doğal sınırlarında ateşle oynandığının altını çizmeden, bu konuda radikal bir itirazı ifade etmeden sözümüz eksiktir …

Su havzalarında yedi tane ilçe belediyesi kurulmuş olan bir kentten söz ediyoruz, daha ne denebilir …

3. Köprü, kentin önemli ekolojik rezerv alanlarında –tanım yerindedir- bir yıkıma neden olacaktır.

Soyut, uzakta var olan ormanların tahrip olmasından su kaynaklarının elden gitmesinden söz etmiyoruz. On beş milyon sınırına dayanan bir kentin yanı başındaki  ekolojik körlük kabul edilemez.

Yazının başında “taraf”ımızı işaret etmiştim.

Bizim, takipçisi olduklarımızın söylediklerini yinelemekle bir sonuca varamayacağımız ise açıktır.

Cengiz ve Limak’a Dostça (!) Uyarı

Peki ya 3. Havalimanı?

3. Köprü ile ilgili her söylediğimizi misli ile tahayyül edin.

Ekolojik sınırların ateşle imtihanı konusunda, kentin yaşanılamaz bir hale gelmesi bahsinde, Atatürk Havalimanı sonrası yükseklik sınırın kalkacağı açık olan Tarihi Yarımada Küçükçekmece aksında neler olabileceğini şu an tahmin dahi edemeyeceğimiz sanırım açık.

Ancak 3. Havalimanı inşaatını üstlenen Cengiz-Limak ortaklığının  hafriyat oyalanmaları dışında 11 Ağustos.2014 tarihine kadar oyalandığını bilmek önemli …

Erdoğan “iktisadı” için merkezi unsurlar dahi 10 Ağustos 2014 tarihli Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonuçlarını görene kadar alt yüklenicilerle masaya oturmamışlar.

Doğrudur, Erdoğan’ın yakını sermayedarlar dahi Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonuçlarından emin olamamışlar ve 3. Havalimanı inşaati ile ilgili olarak adım atmayı seçim sonrasına ertelemişler.

Uyarımız, bu kadar tedbirli olan para babalarınadır:  Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmiş olmasının yahut en yüksek perdeden sağa sola babalanıyor olmasının sizin için hazırlanan dikensiz gül bahçesinin “istikrarı” için yeterli olamayacak gibi görünüyor.

Diyeceğimiz, madem insan yaşamını yahut doğal varlıklarımıza önem vermiyorsunuz o çok sevdiğiniz paracıklarınızı ateşle imtihan etmeyiniz.

11 Ağustos 2014 tarihine kadar tedbirli davranmanızı, alt yüklenicilerle sözleşme yapmamanızı sağlayan koşullar azalmıyor artıyor.

Yarın bir gün neyi nerenize koymanız gerektiği konusunda bir telaşa kapılmayınız diyedir uyarımız….

3. Köprü ve 3. Havalimanı durdurulabilir, hala …

Can Atalay – ilerihaber.org

Kaliforniya’da plastik torba yasaklanıyor

ABD’nin Kaliforniya eyaletinde tek kullanımlık naylon torbalar eyalet çapında yasaklanıyor.

Eyalet meclisinden geçen ve Vali Jerry Brown’un imzasıyla onaylanan yasanın yürürlüğe giriş tarihi önümüzdeki Temmuz ayı olarak belirlendi.

Plastic-bag-man

Plastik torba üreticileri ise isyanda; Temmuz 2015’de yürürlüğe girecek yasanın iptali için referandum yapılması talep ediliyor.

Yasağı eleştiren çevreler plastik sektöründe binlerce kişinin işinden olacağını söylüyor.

Vali Jerry Brown ise yasağa verdiği onayı savundu ve ”Doğru yönde bir adım atıyoruz. Bu yasa plajlarımızı, parklarımızı ve hatta okyanusun enginliklerini kaplayan naylon kirliliğini azaltacak.” dedi.

Wal-Mart ve Target gibi büyük süpermarketler için Temmuz 2015 tarihi belirlenirken, daha küçük boyutlu dükkanlara yasağı hayata geçirmeleri için ilave bir yıl daha tanındı.

Plastik imalatçılarının ticaret odası Amerikan İlerici Torba İttifakı’nın başkanı Lee Califf, sektörde işten çıkarmalara yol açmasının yanısıra, naylon yasağının maliyetinin tüketiciye de pahalıya yansıyacağını söyledi.

Geçirilen yasa, marketlerin geri dönüşümlü kese kağıdından torbaları müşterilere 10 sent karşılığında satmasını öngörüyor.
Yasağı savunan çevreci örgütler, tüketicilerin alışverişte devamlı kullanacakları bir çanta ya da fileyi benimseyip ilave bir ücret ödemekten kurtulacağını söylüyor.

ABD’de naylon torbanın yasaklandığı ve aralarında Chicago ve Seattle’ın da bulunduğu 100’ü aşkın ülke var.

Ama Kaliforniya, bunu eyalet çapında gerçekleştirmesi açısından bir ilke imza attı.

(BBC Türkçe/ Yeşil Gazete)

Parti ve STK’lardan tezkereye tepki devam ediyor

Dün meclisten oy çoğunluğuyla geçen tezkereye partiler ve sivil toplum nezdinde tepkiler devam ediyor.

Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu yaptığı yazılı açıklamada, bölgede bugün yaşananların 2003’teki işgsalin sonucu olduğunu savunurken, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi de tezkereyle birlikte tampon bölge, uçuşa kapalı bölge, güvenlik şeridi, güvenlik cep’i politikalarının svaaşı kışkırtmak anlamına geleceğini ifade etti.

Savasahayir2002-2003-1aralik2002-caglayanmitingi-alioz (2)

Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu, (Küresel BAK) konuyla ilgili yaptığı yazılı açıklamada çözüm sürecinin geldiğini noktaya da değindi;

“Tezkere, bir buçuk yıldır devam eden çözüm süreci için de olumsuz bir adımdır. Çözüm süreci, Kürt halkının en doğal haklarının tanınması sürecidir. Kürt siyasetinin temsilcilerinin terörist olmakla suçlanması, IŞİD’le bir tutulması kabul edilemez.
IŞİD’in şiddet dolu yöntemleri, çağdışı hukuku dışarıdan askeri müdahalelerle, bombalarla engellenemez. IŞİD, ancak Ortadoğu halklarının, demokratik çoğulculuğu esas alan yaygın mücadelesiyle durdurulabilir.”

Bölgeye yönelik insani yardımların artırması gerektiğini belirten Küresel BAK, “iki halk arasına sınırlar dikmenin değil köprüler kurmak gerektiğini” ifade ediyor.

Yeşiller ve Sol Gelecek’ten çağrı

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi ise, yaptığı yazılı açıklamada; “Davutoğlu Hükümeti bir yandan diktatör Esad’ı tasfiye edip Suriye’ye Türkiye’nin çıkar hesapları doğrultusunda nizam vermek, diğer yandan da Rojava’da etnik, dini ve kültürel farkı olan halkların barış, demokrasi ve eşitlik içinde yaşadığı kantonal sistemi çökertip PYD önderliğindeki Kürtleri etkisiz hale getirmek istiyor” dedi.

Tezkerenin IŞİD, PYD ve PKK’yi aynı nitelikte örgütler olarak gösterdiğini hatırlatan YSGP, bu açıdan Kürtlerin özellikle IŞİD’e karşı verdiği mücadeleyi, halkların dostu niteliklerini, bölgede oynadıkları demokratik ve seküler rolü gözlerden gizlemeye çalıştığını ifade etti.
“Bu tezkere:
• Halkların kendi geleceklerine sahip çıktığı, sorunların barışçı yollardan çözüldüğü, demokrasi ve eşitliğin hüküm sürdüğü bir geleceğe hizmet etmeyecektir;
• Bölgenin dost ve kardeş halkları arasında kan dökülmesine bir çağrıdır;
• Ülke topraklarını yabancı güçlerin karanlık emellerine çiğnetmektir;
• İktidara ülkenin geleceğiyle istediği gibi oynama yetkisi vermektir.”

(Yeşil Gazete)

Greenpace de petrole bulandı

Norveçli petrol devi Statoil’in Yeni Zelanda kıyısında 15 yıl boyunca petrol çıkarma izni almasını Greenpeace aktivistleri ilginç bir şekilde protesto etti. 26 aktivist, Yeni Zelanda’nın Auckland şehrinde düzenlene, Statoil sponsorluğundaki bir temek davetine kendilerini ‘sözde’ petrole bulayarak katıldı.

1

Yeni Zelanda’da bulunan Ahipara sahili boyunca deniz petrolü çıkarmak için izin alan Statoil’in, okyanustan bin – iki bin metre derinliğinden petrol çıkaracağı düşünülüyor.

3

Green peace üyeleri,  15 yıllığına yapılan bu petrol sözleşmesini protesto etmek için Auckland Müzesi’nde gerçekleşen Statoil petrol zirvesi yemeğinin girişinde, petrole bulanmış bir şekilde dizildi.

4

5

(Yeşil Gazete)

Beyaz Yakalılar mesai dışı çalışma düzenine karşı, “Bağlantıyı Kes”iyor

Beyaz yakalılar mesai saatinden sonra işle bağlantıyı kesme çağrısıyla yola çıkıyor. Mesai sonrası işle bağlantıyı sürdürerek çalışmaya devam ettiğini söyleyen beyaz yakalılar, iletişim teknolojilerinin angarya ve karşılıksız çalışmayı, esnek ve belirsiz çalışma saatlerini de beraberinde getirdiğini belirtiyorlar.

İleri Haber internet gazetesinin haberine göre Bağlantıyı Kes Hareketi’nden Kader Sucuk “Gece-gündüz demeden, dost sohbetinde, aile toplantısında, kâr ve sömürü mekanizmalarının dışında kendimize ve sevdiklerimize ayırmamız gereken zamanda e-posta, mesaj ve çağrılarla çalışmaya zorlanıyoruz. Görünür bir zorunluluk olmasa bile bağlantıyı sürdürmek işin gereği ya da bir sorumluluk halini alıyor.” diyerek sözlerine “Bu angarya ve karşılıksız çalışmayı sonlandırmak için beyaz yakalıların mesai saatleri dışında işle bağlantıyı kesme hakkını savunması gerektiğini” ekledi.

20 bağlantıyı kes...

Bağlantıyı Kes Hareketi’nin yola çıkış çağrısı şu şekilde:

“Biz beyaz yakalılar haftanın önemli bir bölümünde işten geç çıkmakla kalmıyor mesai sonrası işle bağlantıyı sürdürerek çalışmaya devam ediyoruz. Esnek ve belirsiz çalışma saatleri yüzünden angarya ve karşılıksız çalışıyoruz.

Dost sohbetinde, aile toplantısında hatta konserde, sinemada bile kendimizi çalışırken buluyoruz. Akıllı telefonla, tablet bilgisayarla, diz üstü bilgisayarla dolaşıyor; sürekli kablosuz internet arıyoruz.

Binlerce beyaz yakalı olarak bankacılık, iletişim teknolojileri, ticaret, ilaç, mühendislik gibi birçok farklı sektörde işle bağlantıyı sürdürerek iş saatleri dışında karşılıksız çalışmaya devam ediyoruz. Karşılıksız fazla çalışma ile görünmez bir sömürü mekanizmasının içerisinde büyük bir değer yaratıyoruz. Karşılığında ne ek mesai ücreti ne de tatil hakkımızı alabiliyoruz.

Artık bu görünmez angarya düzeninden kurtulmak istiyoruz. Biz beyaz yakalılar “Bağlantıyı Kesme Hakkı”mızı istiyoruz. İş saatleri dışında akıllı telefonla ya da bilgisayarla bağlanarak fazla mesai yapmak istemiyoruz.

Beyaz yakalı bağlantıyı kesme hakkını kullan!

Diz üstü bilgisayarı iş yerinde bırak!

İşle ilgili e-posta ve çağrıları cevaplama!

İşle bağlantıyı kes!”

 

(İleri Haber)

Trans Danışma Merkezi’nin kitabı “Yeniden Doğdum” çıktı

Trans Danışma Merkezi Derneği (T-Der) geçiş sürecindeki 30 trans kadın ve erkekle yaptığı görüşmelerle hazırlanan “Yeniden Doğdum/I Was Reborn” adlı kitabı yayınlandı. Kitap T-Der’in yayınladığıo ilk kitap olma özelliğini de taşıyor.

19 yeniden doğdum...

Planet Romeo Foundation’un desteğiyle çıkan ve İzmir, İstanbul ve Ankara’da geçiş sürecinde olan 30 trans kadın ve trans erkekle derinlemesine görüşmeler yaparak hazırladığı “Yeniden Doğdum/I Was Reborn” kitabını ücretsiz olarak Trans Danışma Merkezi Derneği’nden edinmek mümkün. Kitabı  Fevzi Çakmak 1 Sokak 19-13 Kızılay Ankara adresindeki dernek binasından almak da kitabın pdf formatını [email protected] mail adresinden talep etmek mümkün.

Sosyolog Derya Ferhat’ın derlemesi ile hazırlanan çalışma kapsamında, üç büyük kent ağırlıklı olmak üzere 30 trans bireyle derinlemesine mülakat yapıldı. Uygulanan soru kâğıdı beş bölümdü. İlk bölüm kişisel bilgilere ve tanımlamalara ayrılırken, ikinci bölümde görüşmecinin geçmişinden gelen, cinsiyeti ve cinsel yönelimi ile ilgili yaşadığı deneyimler soruldu. Üçüncü bölümde ise cinsiyet geçiş sürecinin sağlık ayağına dair sorular yöneltildi. Dördüncü bölüm hukuki bazı soruları içerirken son bölümde ise araştırmanın geneline dair yorumlar istendi.

Kitapta veri toplama raporunun Türkçe ve İngilizcesinin yanı sıra geçiş süreci ile ilgili hukuki ve medikal adımların detaylarını, T-Der ile ilgili bilgileri ve LGBTİ kavramlar bölümleri de bulunuyor.

(Kaos GL)

Pınar Selek hakkındaki yakalama kararı kaldırıldı

Yeniden görülmeye başlanan Pınar Selek davasında mahkeme, Yargıtay’ın ağırlaştırılmış müebbet cezasının bozulması kararına uydu ve Selek hakkındaki yakalama kararını kaldırdı.

Pınar Selek’in yargılandığı Mısır Çarşısı patlaması davası bugün İstanbul 15. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yeniden görülmeye başlandı. İstanbul 15 Ağır Ceza Mahkemesi Yargıtay’ın Pınar Selek hakkında verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının bozulma kararına uyulmasına karar verdi. Mahkeme ayrıca Selek hakkında verilen yakalama kararını da bozdu.

18 Pınar Selek davası

Bir sonraki duruşma 5 Aralık 2014’te Çağlayan Adliyesi’nde görülecek. Mısır Çarşısı patlamasıyla ilgili davada 16 yıldır yargılanan ve üç kez beraat eden Pınar Selek, 24 Ocak 2013 tarihli duruşmada ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmış, temyiz başvurusu üzerine Yargıtay 9. Ceza Dairesi, mahkemenin ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının usulen bozulmasına karar vermişti.

Fransa’dan gelen avukatlar, aktivistler ve Hala Tanığız Platformu duruşma öncesinde yapılan basın açıklamasında “Nihai beraate kadar bu dava bitmez” dedi.

Platform adına gazeteci Banu Güven’in okuduğu açıklamada 16 yıllık dava süreci hatırlatılırken şu ifadelere yer verildi:

“Mahkeme yeni ama bu dava çok eski. O kadar ki biz ona ‘Yeni Türkiye’nin Eski Lekesi’ adını veriyoruz. Mücadelemiz bir insan için değil, sistemin dışladığı ve bedel ödettiği herkesin hakkı için kendini ortaya atan Pınar Selek’in şahsında hedef gösterilen bütün hayat değerlerimiz için.

“Çok iyi biliyoruz ki 16 yıl sonra gelen adalet, adalet değil; olsa olsa hayat hakkı ihlalinin fena halde gecikmiş telafisidir. Çok iyi biliyoruz ki bu utanç verici eski lekesinden arınmamış bir Türkiye hiçbir açıdan yeni değildir.”

(Bianet)