Ana Sayfa Blog Sayfa 3831

[Kırsal Yaşamdan Öyküler 6] Tüm mesele o ilk adımı atmakta

Efendim, gururla ve nihayet müjdelemek isterim ki tüm hasadı kaldırdık. Gerçi ufak bir mısır tarlamız daha var ama belki de geç kaldık, o mısırları hiç hasat edemeyeceğiz. Havalar pek beklediğimiz gibi gitmedi. Sağlık olsun, işimiz toprakla, havayla, suyla. Onlar ne derse o oluyor  -insan etkisinden kaynaklı iklim değişikliğini hesaba katmazsak eğer-. Neyse ki diğer tarlalardaki mısırı, buğdayı, domatesi, biberi, baklayı, soğanı, sarımsağı, patatesi, patlıcanı ve kabağı hasat edebildik, çoğunu da işleyip hakoşa (kiler) doldurduk. Hakoş konservelerle, çuvallarla, tepeden sarkan sarımsak örgüleriyle doldu. Ne zaman girsem bir mutluluk, bir mutluluk, tarif edemem. Velhasıl boşuna beklemiyoruz kışı dört gözle, çok çalıştık bu yaz çok. Şöyle sakin bir kışı hakettik, bir de akşamları blues yapmayı tabii!

Ormanevi ahalisi müzik yapıyor. Gitar: Canz, Keman: Gökçe, Mızıka: Dudu, Vokal: Kim denk gelirse
Ormanevi ahalisi müzik yapıyor. Gitar: Can Kazaz, Keman: Gökçe, Mızıka: Dudu, Vokal: Kim denk gelirse

Kolektifte şöyle bir işleyiş var, her sabah 7.30’da kalkıp kahvaltıya oturuyor ve bir önceki günü değerlendirdikten sonra o günün planlamasını yapıyoruz. Buna da sabah çemberi diyoruz. Yazın uzun paragraflardan oluşan bu sabah çemberi muhabbetleri şu sıra tek cümlelere düşmeye başladı. ‘Bugün ekmek yapacağım’ ‘Bugün bahçeyi düzenleyeceğim’ ‘Bugün Ella’ya gidip köpekleri doyuracağım’ gibi. Hal böyle olunca da bizim kendimize ve bireysel işlerimize ayırdığımız vakit bir hayli arttı. Ben bu vakti illüstrasyon işine ayırıyorum şu sıra. Sabah kalkıyor, kahvaltı ediyor, ilham gelmezse bir yürüyüşe çıkıyor sonra başlıyorum çizmeye. Kırsal hayat ki bir ilham yuvası adeta. İlla ki bir şeyler geliyor başıma, illa ki çizecek bir şeyler buluyorum. Sonra bu çizdiklerimi bez çanta, tişört ya da çerçeveli resim haline getiriyorum. Bilenler bilir, bir de bakla kolyelerim var benim –sonradan barbunya da katıldı aralarına gerçi-. İşte tarımsal üretimin yanında bunları üretiyorum Ormanevi’nde.

Şimdi gelelim neden bütün bunları anlattığıma. Ben kırsalda yaşamıyor olsaydım ve yine bir illüstratör olsaydım, şehirde ihtiyacım olan miktarda parayı kazanabilmek için reklam ajanslarının kapısını çalmam kaçınılmaz olacaktı, en azından tanınana dek. Bu da benim, her gün bilgisayarı açıp istediğimi çizmem, sonra beğenirsem bu çizimlerden bir şeyler üretmem anlamına değil, her gün bilgisayarı açıp müşteri için iş yetiştirmeye çalışmam anlamına gelecekti. Bu arada bunları da yapabilirim bir gün, şu yirmi dokuz yaşımda öğrendiğim bir şey varsa o da büyük konuşmamak gerektiğidir. Lakin ben şu andan bahsediyorum. Tam da şu anda ben, istediğim hayatı yaşıyor, istediğim zaman istediğim şekilde üretiyor ve hayal dünyamın kapılarını özgürce sonuna kadar açabiliyorum. Bu da bana inanılmaz bir motivasyon ve yaratıcılık veriyor. Ha, arada ‘şöyle bir logo işi var’ diyen oluyor, ‘bakayım, deneyeyim, beğenirseniz alın’ diyorum ve çiziyorum, sırf bu rahatlığımdan dolayı logo güzel oluyor ve alıyorlar. Velhasıl, sözüm ‘ne güzel hayatın var, ne şanslısın!’ diyenlere. Bu şansı, zamanında kurumsal hayattan ve şehir yaşamından ‘Bir dakika ya, başka türlü yaşamanın bir yolu olmalı!’ diyerek sıyrılmakla, biraz da kendim yarattım sanırım.

Elbette şanslı tarafları var hayatımın. Bir kere, Ormanevi’ne her gelenin de sorduğu gibi, ‘Yahu siz nasıl buldunuz birbirinizi?’ sorusunu kendime/bize yönelttiğimde, ufak bir faktörün de şans olduğunu kabul ediyorum. Birlikte yaşadığınız, birlikte yola koyulduğunuz insanlar çok önemli. İnsan faktörü, eğer bir topluluk kurmayı hedefliyorsanız, aslında en önemli faktör. Lakin şöyle de bir durum var, mantıkla açıklayamayacağım bunu ama, siz bir kere ‘yola’ koyulduğunuzda o şans sizi buluyor ve doğru insanlarla karşılaşıyorsunuz. Belki rasyonel açıklaması da vardır bu durumun, aynı yolda yürürken vazgeçenler oluyor, elene elene gerçekten ciddi ve kararlı insanlar kalıyor geriye. Sizi birleştiren de bu kararlılık ve inanç oluyor belki. Demem o ki, bir kez yola koyulduğunuzda gerisi geliyor. Başınıza gelenlere inanamıyorsunuz hatta, o derece. Öyle kapılar açılıyor, öyle fırsatlar çıkıyor ki karşınıza, ‘lütfen çok havalara girmeyeyim’ diye dua ederken buluyorsunuz kendinizi.

Tüm mesele o ilk adımı atmakta. Etrafımda sürekli şehir yaşamından şikayet edenler ve bana ‘nasıl cesaret ettin?’ diye soranlar oluyor. Bu yazıyı bütün bunlara cevap olarak yazıyorum biraz da. Şikayet etmek yerine kendi hayatınla ilgili inisiyatif almak, inanmak ve adım atmak o kadar kolay ve kilit ki! O ilk adımı attıktan sonra geriye sadece sebat etmek ve sana gelecek olan, hatta koşacak olan güzellikleri seyretmek kalıyor. Sen ‘Allah Allah, ne oluyor böyle’ dedikçe güzellikler seni bulmaya devam ediyor. O an anlıyorsun ki doğru insanlarla, doğru yoldasın. Bunun verdiği güven, kendini bırakma hali tarif edilemez. Geçen gün kolektiften Durukan’la konuşuyorduk. Aşk yalnızca birine duyulan bir duygu mudur diye. Elbette insan bir ideale, bir eyleme, bir topluluğa aşık olabilir. Daha da güzeli bu aşkın sevgiye, bağlılığa, teslimiyete dönüştüğü yerdir. İşte ben, tam da o yerdeyim. Herkese kendi yolunda cesaret, sebat ve teslimiyet dilerim.

Esen kalınız.

Gonca-Mine-Çelik

 

 

Gonca Mine Çelik

Validebağ Korusu’nda “Soğan ve domatesli” eylem – Meltem Düzel Ayral

Arkadaşımız Meltem Düzel Ayral‘ın,Validebağ Korusu Nöbeti‘ne yemekleri ile beri destek veren Bombalara Karşı Sofralar oluşumundan Sinan Doğan ile koru nöbeti esnasında gerçekleştirdiği mini söyleşiyi sizlerle paylaşıyoruz

* * *

Son bir senedir, Bombalara Karşı Sofralar/Food not Bombs İstanbul adı ile faaliyet gösteren bir oluşum dün bir kazan yemek kaynatarak Validebağ direnişine destek verdi.

Her Çarşamba günü Tepebaşı/ Teneffüs Kafe’de açtıkları sofrayı ağaçları yok eden iş makinelerine ve onları koruyan bombalara karşı oldukları için Validebağ’a taşımaya karar verdiklerini açıklayan Sinan ile bu “değişik eylem” üzerine söyleştik.

6 Bombalara Karşı Sofralar

 

Meltem: Neden yemek ?

Sinan: Bizim başlıca karşı olduğumuz şey israf. Yiyeceklerin yarısından fazlası üretimden soframıza gelene kadar israf oluyor. Örneğin bir markete gidip zaten atılacak bir sebzeyi istediğiniz zaman vermezler çünkü ancak para karşılığında tüketim yapılır algısı hakim. Bir kişinin yarım bıraktığı yemeği yemek de iğrenç olarak algılanır. Biz bu algılara ve israfa karşı oluşumuzu slogan veya bültenle değil, yemek pişirerek birebir göstermeyi tercih ediyoruz.

 

– Atık olan yiyecekleri kurtarıyor musunuz ? Neden öncelikle onları  kullanıyorsunuz?

– Onlar  çöpe atılan gıdalar ve  biz onları yeniden üretime sokuyoruz. Takas yöntemi veya para kullanılmadan elde ettiğimiz bu ürünleri aslında “çöp” olmaktan kurtarıyoruz.  Çöpün aslında soframız olduğunu veya soframızın çöp olabileceğini tekrar hatırlatmış oluyoruz. Hem bireysel olarak hem de bu tür eylemlerle ..

Bombalara karşı sofralar dememizin nedeni ise, aslında en büyük israfın savaşlar olduğunu düşünüyoruz.

 

– Bu bir politik duruş aynı zamanda öyle değil mi?

– Kesinlikle politik çünkü sadaka anlayışımız yok, hayır işleme anlayışımız yok. Biz hep beraber olup birlikte yemek yiyoruz. Biz sadece israfı göstermek ve israfa karşı olduğumuza dikkat çekmek istiyoruz. Ayrıca sadece yemek yapmak değil, kitap ve giysi takas pazarları da düzenliyoruz. Örneğin her yıl shoppingfest denen bir etkinlik Nişantaşı ve Bağdat Caddesinde yapılıyor. Alışverişin nekadar güzel olduğunu, ortalığa konan hediye paketleri ile falan gösteriyorlar. Bizde bunun üzerine “tüketme artık yeter, elimizdekiler hepimize yeter” mottosu ile bu takas pazarını başlattık. Kitabı da, giysiyi de, takas veya armağan ekonomisi yoluyla para harcamadan alabiliriz, şirketleri, parayı devreden çıkarabileceğimizi bu eylemlerle göstermek istedik.

 

– Yemeklerin vegan olmasının nedenlerini açıklar mısınız?

– Bizim ilkelerimizden biri de bu, çünkü israfa, insanın emeğinin sömürüsüne karşı olduğumuz gibi hayvan sömürüsüne de karşıyız. Bu yüzden onlardan elde edilen ürünleri kullanmadığımız gibi etlerinin de ( biz ceset diyoruz) yiyecek olmadığını söylüyoruz.

Ayrıca bu ürünler çok çabuk bozuldukları için onları tüketmeyerek en baştan zehirlenme ihtimalini ortadan kaldırmış oluyoruz.

Hiyerarşisi olmayan, herkesin eşit sorumluluk aldığı bir örgütlenme yapımız var.

Meltem Düzel Ayral

 

Röportaj: Meltem Düzel Ayral

(Yeşil Gazete)

“Edifice”, merkezine kadını alan kadınların yaptığı bir dans filmi

Toplumun çizdiği çerçevede, biz daha doğmadan adımıza verilmiş kararları sorgulamadan, sessiz sedasız yaşamanın zorluğunu ya da kolaylığını bu çerçeveden çıkmak istediğimizde fark ederiz. Rosa Luxemburg’un ifadesi ile söylersek “hareket etmeyen zincirlerini fark edemez”.

Davranışlarımızın, seçimlerimizin ne kadarına biz, ne kadarına toplum karar veriyor? Hayatımızı sorguladığımızda ve kalıpların, planların dışına çıkmak istediğimizde bizi tutup çeken en yakınlarımız, ailemiz olmuyor mu? Tüm bu çekişmelerin içerisinde kadınlar değil mi ses çıkarmak istediğinde en çok susturulan? Hem de daha çok hemcinsleri tarafından..Hatta bizzat hayatlarını kısıtlayan, baskılayan uygulamaları savunur hale gelen?

Edifice, Irmak Karasu’nun yazıp yönettiği Hazal Kızıltoprak’ın koreografisini yaptığı bir dans filmi
Edifice, Irmak Karasu’nun yazıp yönettiği Hazal Kızıltoprak’ın koreografisini yaptığı bir dans filmi

Peki ya kadın cinayetleri? Bu senenin ilk 9 ayında kayıtlara geçen, erkeklerin işlediği cinayetler, geçen senenin sayılarına ulaşmışken; ailede, sokakta, siyasi söylem ile kadınların yaşam alanı gün geçtikçe daralırken kadınların içine düştüğü çıkmaz büyüyor. Çerçevenin içi de iç açıcı değil yani.

12 dakikalık bir film Edifice. Edifice yani ahlaki eğitim verilen yer. Merkezine kadını alan, kadınların yaptığı bir dans filmi. Kadınların hayatındaki baskılar, cinayetler nasıl hayatı karartıyorsa fonu o tonda kara olan ve güçlü ışığı ile büyüteç altında bir ailedeki (ya da topluluktaki) bir kadına karşı diğer bireylerin uyguladığı farklı tondaki şiddeti çarpıcı bir biçimde ve dans ile ortaya koyan, yazının başındaki sorgulamaları ve daha başka birçok hesaplaşmayı her saniyesinde uzun uzun yaptıran bir kısa film.

edifice trailer from irmakkarasu on Vimeo.

Irmak Karasu’nun yazıp yönettiği Hazal Kızıltoprak’ın koreografisini yaptığı filmin ilk gösterimi dün(31 Ekim) Beyoğlu’nda gerçekleşti. Yaşadığı coğrafyanın bu kemikleşmiş sorununu diyaloğun olmadığı bu dans filmi ile anlatmayı seçen Karasu, bir yandan da Türkiye’de yaygın olmayan bu türe katkıda bulunmuş oluyor.

Birçok kısa film ve dans filmi festivaline gönderilen filmin Türkiye’de de gösterimi için girişimlerde bulunuluyor. Film umarız geniş kitleler ile paylaşılır ve tüm yaşam kalıplarının bir kez daha sorgulanması sağlanır. Derdini kısa sürede net bir şekilde anlatan etkisi ise uzun süren Edifice filminin ve bu film için emek veren herkesin yolu açık olsun.

Yapımcı: Irmak Karasu
Yönetmen: Irmak Karasu
Senarist: Irmak Karasu
Koreograf: Hazal Kızıltoprak
Dansçılar: Hazal Kızıltoprak, Ecem Alfan, Harun Kocabıçak, Melek Nur Dudu, Yasin Anar

 

(Yeşil Gazete)

Lagünlerde yaban hayatı tehlike altında – Şadiye Yeşiltepe

Adana Akyatan Lagün alanında gözlem yapmak ve yaban hayatını korumak amacıyla harekete geçen Adana Çevre Platformu ve Yeşil Pedal Adana Bisiklet Topluluğu birlikte duyarlılık ve bilinç oluşturma çalışmaları başlattı.

Adanalıların her yaz yüzmeye gittiği, balığını çok sevdiği Karataş İlçesi’nin lagün alanlarında göçmen ve kalıcı çeşitli kuş türlerinin yaşadığını biliyorduk ama  özellikle Flamingoların burada yumurtladıklarını öğrendiğimizde şaşırmıştık. Farkettik ki Lagün hayatı hakkında çok az bilgiye sahibiz. Durum biraz üzücüydü ama geç kalmış değildik. Hemen çalışmaya başladık ve sivil inisiyatif hakkımızı kullanarak, en etkin yöntem olan yerinde görme ve tespit etme yöntemi ile ilk çalışmamızı gerçekleştirmiş olduk. Sosyal medya üzerinden STK’lara yaptığımız çağrı aracılığıyla katılan 60 kişilk bir ekiple 26 Ekim 2014 Pazar günü yola çıktık.

9 adana, lagün...

Bölgemizde bulunan dört önemli lagün olan Akyatan, Ağyatan, Tuzla ve Yumurtalık lagünlerinin en büyüğü Akyatan, merkezden 49 km uzaklıktan başlayan ve toplam 15.304 hektarlık çevresi ile devasa bir bölge. Gezi-gözlem parkurumuz ise İnnepli Höyüğü Köyü ve Kapı Köyü‘nü içine alan bölgeyle birlikte Akyatan Kumul Ağaçlandırma Bölgesini kapsayan yaklaşık 20 km güzergâhtan oluşmaktaydı.

Araçla devam ettiğimiz Kapı Köyü’nden sonraki dokuz kilometre kumul yol boyunca kuşların hareketlerini heyecanla takip ediyorduk. Gözümüz, dokunabileceğimiz yakınlıklarda kuş sürüleri arıyordu. Nihayet bir Turna sürüsüyle karşılaştık. Büyüleyici bir andı ancak tarlalarda dinlenen yüzlerce kuşun kanat hareketleri ve sesleri bizi doğaya çağırsa da hemen  yanımızdaki traktör sesleri ve kesif gübre kokusu bunu engelliyordu. Üstelik kuşlara yeterince yaklaşamıyorduk. Birkaç adım atsak hep birlikte havalanmaya başlıyor ve gökyüzüne doğru kanat çırpıyorlardı. Böylece seyirlik alandan, heyecan yaratan kuş sesleri ve kanat hareketleri eşliğinde göl kıyısına kadar kuşlar ile birlikte yol aldıktan sonra Akyatan Kumul Orman Alanının kuzeybatı kapısına ulaştık.

Amacımız orman içinden geçerek Yeşil Deniz Kaplumbağalarının yumurtlama alanına varmaktı.  Dinlenme yerinde dürbünlerle ve fotoğraf makineleriyle su kuşlarını aradık, izlenimlerimiz doyuma ulaşınca da ormana doğru yürüyerek yola koyulduk. Akyatan Orman alanı 1972 yılından beri Orman Bakanlığı’nın ağaçlandırmaya devam ettiği insan eliyle oluşturulmuş Türkiye’nin en büyük kumul orman bölgesi.

10 adana, lagün...

 

Kumulların hareketi sonucu tarım alanlarının zarar görmesini engellemek için başlatılmış, büyük bir çabanın sonucu başarıya ulaşmış, takdir edilmeyi hak eden çalışma bir çok yaban hayvanına da ev sahipliği yapmakta. Kızılçam, fıstık çamı, okaliptüs ağaçları, Kıbrıs akasyaları ile pürenler, kum zambakları ve mantarlar orman yürüyüşümüz boyunca kameralarımıza yansıdılar. Kumsala vardığımızda ise yağmur başlamak üzereydi. Hafif yağan yağmurun altında el değmemiş kumsalları keşfetmek bizim için yeni bir duyguydu. Sahile vardığımızda diğer bir sürpriz ise aramızda bulunan Gözde Eğitim Merkezi öğretmenleri ile öğrencilerinin çevreye desteklerini gösteren mesajları oldu.

Günün sonunda yorulmuştuk ama doğayla baş başa olmanın mutluluğu yüzlerimizden okunuyordu. Çay içmek için İnnepli Höyüğü Köyü’nde mola verdiğimizde ise bugüne kadar karşılaştığımız en büyük sivrisinek saldırısına maruz kaldık. Dev sivrisinekler her yerdeydiler. Köylüler bu duruma alışmış gibi görünseler de Belediyeden çözüm bulma talepleri devam etmekteydi.

Gezimiz boyunca gözlemlediğimiz en iç burkan manzara ise traktörler tarlalarda çalışırken kuşların bir köşede sıkışıp kalmasıydı. Tarım alanları göl kenarına kadar dayandığı için kuşların doğal yaşam alanları olan bölgede bugün kavun, karpuz, yerfıstığı, pamuk,  mısır vb. ekimleri yapılmaktaydı. Ayrıca sera tipi tarım yapıldığından, sera atıklarının çevrede oldukça fazla bir kirlilik yaratmış durumda olduğunu gördük. Görünen fiziki kirlilik dışında, çok daha önemli olan diğer bir kirlenme alanı ise göl suyuydu. Yoğun tarım faaliyetleri sonucu gölde birikmiş ağır metallerin ve kimyasalların tespit edildiği ve göldeki balık yaşamının olumsuz etkilendiği gerçeğiydi.

Akyatan Lagünü  1998 yılından beri Ramsar alanı olarak, 1997 yılında sit alanına ve 1987 den beri “Yaban Hayatı Geliştirme Sahası”na dönüştürülmüş durumda. Ancak bölgede tarım faaliyetleri hızla devam etmektedir. Ayrıca tüm çabalara rağmen kaçak avlanma engellenememektedir.

11 adana, lagün...

Çukurova deltasının en önemli yaban alanlarından olan lagün bölgesini tehdit eden etkenler kaygı uyandıracak kadar önemli boyutlara ulaşmak üzere. Ne yazık ki tarım alanlarının kentsel alanlara dahil edilmesi sonucu olarak yaban yaşam alanları ve meralar dönüştürülerek yeni tarım alanları üretilmektedir. Çukurova Deltası kuşlar için konaklama ve yumurtlama alanı olduğu kadar, yaban hayatı için de önemli yaşam alanıdır. Ancak bugün kontrolsüz tarım alanları ve kimyasal tarım atıklarını taşıyan sulama drenajları yüzünden lagün ve çevresi olumsuz etkilenmekte ve yaban hayatı zarar görmektedir.

Adana Çevre Platformu ve Yeşil Pedal Adana Bisiklet Topluluğu, Akyatan Lagün alanında biyo çeşitliliğin ve yaban hayatının korunması ve tarım faaliyetlerinin yaban hayatı alanlarının dışına çekilmesi konusunda gerekli duyarlılığı göstermeye devam edecektir.

Fotoğraflar: Emel Karataylı Çelik

Şadiye Yeşiltepe

 

 

Şadiye Yeşiltepe

IFOAM Kongresinin şenlikli açılışı – Sema İskit

Üç yılda bir gerçekleştirilen ve dünyanın en önemli organik hareket toplantısı olarak kabul edilen IFOAM Dünya Organik Kongresinin 18.si 13-15 Ekim tarihleri arasında Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği ev sahipliğinde İstanbul Kongre Merkezinde yapıldı.

‘KÖPRÜLER KURMA’ mottosu ile öne çıkan kongre, IFOAM başkanı Andre Leu ve Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Güneşin Aydemir’in açılış konuşmaları ile başladı. Kanada’dan Senegal’e, Hırvatistan’dan Filipinler’e 81 ülkeden 1.000’e yakın çiftçi, bilim insanı, organik hareket lideri ve gönüllüsü ile gerçekleşen açılışa Tugay Başar ve arkadaşlarının müzik dinletisi eşliğinde Güneşin Aydemir’in aktardığı Narın Hikayesi anlatısı renk kattı.

13 ifoam...

Bu sıcak açılışın ardından yapılan ‘Sorunları Ele Almak, Köprüler Kurmak’ konulu ilk oturuma FAFA (Forum for Agricultural Research in Africa) başkanı  Yemi Akinbamijo, George Washington Üniversitesi Sürdürülebilirlik Bölümü direktörü Katleen Merrigan ve Viyana Ekonomi Üniversitesi öğretim üyesi Christian Felber katıldı.

FAFA (Forum for Agricultural Research in Africa) başkanı  Yemi Akinbamijo

Akinbamijo ‘Dünya Sıkıştı: Organik çözümlere ihtiyacı var. Organik harekete ihtiyacı var. Size ihtiyacı var!’ başlıklı konuşmasında gıda arz talep dengesini yeniden kurmamız gerektiğine dikkat çekti.

Talebi azaltmada sofraya ulaşırken ki kayıpları azaltmanın, aşırı tüketimi önlemenin, çiftlik hayvanlarının tüketimini dengelemenin, akıllı biyoyakıt politika ve teknolojileri geliştirmenin önemini vurguladı. Üretim açığını kapatmada tarım arazilerini genişletmek, su kaynaklarını artırmak, su ve toprağın verimli kullanımını sağlayıcı yeni sistemleri hayata geçirmek, çiftlik hayvanları ve mahsülde  genetik potansiyeli yukarı taşıyacak iyileştirmelerin gerekli olduğunu belirtti.

Moderatörlüğünü Change.org'dan Uygar Özesmi'nin yaptıpı ‘Sorunları Ele Almak, Köprüler Kurmak’ konulu ilk oturuma FAFA (Forum for Agricultural Research in Africa) başkanı  Yemi Akinbamijo, George Washington Üniversitesi Sürdürülebilirlik Bölümü direktörü Katleen Merrigan ve Viyana Ekonomi Üniversitesi öğretim üyesi Christian Felber katıldı
Moderatörlüğünü Change.org’dan Uygar Özesmi’nin yaptığı ‘Sorunları Ele Almak, Köprüler Kurmak’ konulu ilk oturuma FAFA (Forum for Agricultural Research in Africa) başkanı Yemi Akinbamijo, George Washington Üniversitesi Sürdürülebilirlik Bölümü direktörü Katleen Merrigan ve Viyana Ekonomi Üniversitesi öğretim üyesi Christian Felber katıldı

Akinbamijo üretim kapasitesindeki sürdürülebilirlik açısından da biyolojik stres ve biyogüvenliğin kontrolünü sağlama, su ve toprağın azalma ve bozulmasından kaçınma, iklim değişikliğini en aza indirme ve kaçınılmaz iklim değişikliğine uyum sağlama noktalarına dikkat çekti. Yeşil devrimin sonuçlarının o kadar da yeşil olmadığının görüldüğünü ve günümüzde ekonomik ve çevresel sürdürülebilirliğe, sistemlerdeki esnekliği artırmaya, küçük çiftçileri sistemde güçlendirmeye ve bütüncül yaklaşıma ihtiyaç duyulduğunu belirtti. Girdileri artırarak üretimi artırmanın çözüm getirmeyeceğine dikkat çekerek organik tarımın daha az enerji ve girdi istemesi, daha karlı olması, esnekliğinin fazla olması ve düşük karbon salınımı ve yüksek biyoçeşitlilik avantajlarını belirten Akinbamijo Afrika’nın dünyadaki gıda ihtiyacını sağlama  konusunda büyük potansiyele sahip olduğunu vurguladı. Konuşmasını, “konuşmayı bırak ve yap, yap, yap” ve “insanlar konuşmaları yiyemez” sloganları ile tamamladı.

George Washington Üniversitesi Sürdürülebilirlik Bölümü direktörü Katleen Merrigan

Katleen Merrigan yerel tarımın önemini vurguladığı konuşmasına ’Çiftçini Bil, Gıdanı Bil’, ‘Her Ailenin bir çiftçiye İhtiyacı Vardır. Senin ki Kim?’ sloganları ile başladı. Doğal ile organiğin farklı anlamlar ifade ettiğine değinen Merrigan tarım bilincinin okullara geri dönmesi ve okul bahçeciliğinin yerleştirilmesi gerektiğini belirterek, son yıllarda genç çiftçi nufusunun %15 arttığını belirtti. Merrigan hepimizin 35 yaş altı nesle organiğin önemini anlatmakla yükümlü olduğumuzu vurgulayarak ‘Kurmamız gereken en önemli köprü bir sonraki nesille aramızda olandır’ sözleri ile konuşmasını bitirdi.

Viyana Ekonomi Üniversitesi öğretim üyesi Christian Felber

17

Renkli açılışa yakışır bir şekilde kürsüye yan parende atarak gelen son konuşmacı Christian Felber bu ilgi, şaşkınlık ve tatlı bir umut doğuran hereketi ile daha konuşmasına başlarken farklı bir Dünya’nın pencerelerini aralayacağını müjdeler gibiydi. Gerçekte ekonominin insana ve gezegenimize hizmet eden bir enstrüman olması gerekirken günümüzde kar-para ilişkisinden oluştuğu şeklinde yanlış bir algının yerleşmiş olduğunu söyledi.

Bir taraftan ağzından ‘tüm ekonomik aktivite bütünün iyiliği içindir, sermayenin oluşması bir sonuç değil ulusal ekonominin gelişmesi için bir araçtır’ derken, asıl ifade etmek istediği “artık sistemin altüst edilmesi gerektiği” gerçeğini kendisini izleyenlerin zihnine tatlı bir şekilde yerleştirebilmek için sözlü ifadesini amuda kalkarak etkili bir biçimde vurguladı. Ekonominin değerler, hedefler ve araçlar açısından tekrar gözden geçirilmesi gerektiğini ve “bütünün hayrı” sınırları içinde ekonomik aktivite ve özel girişimciliğin serbest olabileceğini vurguladı.

Şirket (company) kelimesinin Latince kökeninin bir araya gelmek olduğunu ve bu noktaya dönmemiz gerektiğini anlatan Felber kar ve yarışma zihniyeti ile hedefe ulaşmaya çalışan eski sistemin yerini bütünün hayrı için ortak çalışmaların yürütüleceği yeni modellerin alması gerektiğini açıkladı. Ekonomik başarının ölçüsünün değişmesi gerektiği ve ekonominin oluşturulmasında insan itibarı, dayanışma, ekolojik sürdürülebilirlik, sosyal adalet, demokratik kararlılık-şeffaflığın esas alınmasının gerektiğini vurgulayan Felber organik ürünlerin daha ucuza satılabilmesi için vergilerin ve banka kredi faizlerinin düşürülmesi, devlet  üniversiteleri ile ortak araştırmaların teşviki gibi konularda adım atılması gerektiğini belirterek sözlerini tamamladı.

Sema İskit...

 

 

Sema İskit

Falaka – Ömer Seyfettin

100 temel eser arasında sayılan Ömer Seyfettin’in hikâyeleri Milli Eğitim Bakanlığı tarafından çocuklara tavsiye edilmektedir. Falaka da o hikâyelerden biri hatta en bilinenlerindendir.

Ömer Seyfettin

Yazarın çocukluk hatırası olarak belirttiği hikâyede mahalle mektebine giden çocuklar, doğru dürüst bir şey öğrenmeden, pek bilgili olmayan ihtiyar hocalarının söylediklerini tekrarlayıp durmaktadır. Hoca eğitim ve öğretim konusundaki cahilliğini, kendisiyle alay eden ya da yaramazlık yapan çocukları –yasaklanmış olmasına rağmen– falakaya yatırarak çıkartmaktadır. Falaka, kişinin yere yatırılarak, ayaklarının kalın bir sopaya bağlanması ve ayak tabanına sopayla vurulması şeklinde eski bir cezalandırma yöntemidir.

Falaka1 Falaka2

Çocukların, yüzüne bakarak esnemeleri üzerine Hoca uyuyakalınca, çocuklar Hoca’nın enfiye kutusunu alıp, enfiye çekmeye başlarlar. Hapşırık seslerine Hoca uyanır ve durumu anlar. Bunun üzerine o günden sonra okulda esnemeyi ve hapşırmayı yasaklar. Yasağa uymamanın cezası ise falakaya çekilmektir. Çocuklar sürekli esneyip hapşırdıkları için falakaya yatırılıp dururlar. Bu durum canlarına tak edince bir plan yaparlar. Hocanın uyuduğu bir sırada enfiye kutusunu alıp, tozu Hoca’nın eşeği Abdurrahman Çelebi’nin burnuna üflerler. Eşek hapşırmaya başlayınca Hoca ettiği yemin üzerine eşeği de falakaya yatırır. Bu garip durumu kaymakam görünce Hoca öğretmenlikten kovulur.

Yazarın çocukluk yaramazlıklarını ve aradan yıllar geçmesine rağmen geçmeyen vicdan azabını anlatan öykü ilkokul üçüncü dördüncü sınıftan itibaren okunabilir.

Not: Bu yazının videosunu aşağıdaki linkten Uzman Tv’den izleyebilirsiniz.

http://www.uzmantv.com/omer-seyfettinin-falaka-isimli-kitabinin-konusu-nedir

Mehmet-Fırat-ve-Nehir-Pürselim-150x150

 

 

Mehmet Fırat Pürselim

Danimarka 2025’te kömürden tamamen kurtulacak

Danimarka hükümeti 2025 yılına kömür kulanımından arınmak istiyor. Daha önce 2030 olarak açıklanan hedef 5 yıl daha geriye çekildi.

4 Danimarka Kömüre Hayır

Enerjisinin %30’unu şimdiden rüzgârdan edinen ülke, AB hedeflerinin önünde 2020’de %50, 2050’de %100 yenilenebilir enerjiye geçmiş olmak istiyor.

Açıklamayı yapan hükümet ortağı Sosyal-Liberal partiden İklim ve Enerji Bakanı Rasmus Helveg Petersen, “Bunu tabii ki sanayi ile birlikte yapmalıyız. Gerçekleştirmek için ne yapmamız gerektiğini örneğin kömür kullanımını tamamen yasaklamayı araştırıyoruz” dedi.

Kömür bugün ucuz bir yakıt olarak görünse de gelecekte ülkelerin bunu kullanmasının masrafının altından kalkamayacağını ve artık Danirmarka olarak ülkelerinin kömür kullanmaya devam ettiği bir senaryoları kalmadığını söyleyen bakan, “Bunun iklim değişikliğinin önlenmesi açısından çok iyi olacağını düşünüyorum” diye ekledi.

 

(EurActiv, Yeşil Gazete)

BP Deepwater Horizon kazasının mirası devam ediyor

Meksika Körfezi’nde, okyanus tabanında 2010 BP Deepwater Horizon kazasından kalma 37 milyon litre sızıntı ham petrol, 3.200 km² alana yayılmış bir birikintide bulundu. Bu alan aşağı yukarı Kocaeli ili kadar büyük.

BP Deepwater Horizon kazası Nisan 2010’da körfezi mahvetmişti.
BP Deepwater Horizon kazası Nisan 2010’da körfezi mahvetmişti

ABD Ulusal Bilimler Akademisi Dergisi’nde yayınlanan araştırmaya göre, Birikintinin içinde petrol oranları birikintinin dışına nazaran 10 bin kat fazla. BP sızıntının müdahaleyle eriyip gittiğini, uçuşştuğunu, biliminsanlarının ise petrolün kaynağını tanımlamaktan uzak olduğunu iddia ediyordu.

Buna karşılık bulguları sunan araştırmacılardan Christopher Reddy petrol kalıntısının kazadan beri çözülmekte olduğunu, ve kaynağının kimyasal olarak tespit edilmesinin mümkün olmadığını, ancak dev birikintinin derinlik, uzaklık ve şeklinin kuyuya ve kazaya işaret ettiğini açıklıyor.

Bulunan miktar, kazada sızan petrolün yaklaşık 1/10’una tekabül ediyor ve körfezde yaşama ve ekolojik dengeye zarar vermeye devam ediyor.

 

(AP, Think Progress, Yeşil Gazete)

Çin’de dev kömür rüşveti

Çin devlet savcıları, Ulusal Enerji İdaresi’nde kömür daire başkan yardımcısı Wei Pengyuan‘ın evinde 200 Milyon Yuan (72.6 Milyon TL) nakit para bulduklarını açıkladı.

5 ÇinBu miktar ülkede 1949’dan beri el koyulan en büyük miktar, sayımı 16 para sayma makinesiyle gerçekleştirilebilen paranın toplam ağırlığının 2 ton olduğu hesaplanıyor.

Wei’nin çalıştığı daire, Çin ekonomisinde söz sahibi Ulusal Gelişme ve Reform Komisyonu’nun bir parçası ve makroekonomik kararlara katkısı yanı sıra proje onaylarında da söz sahibi.

Bürokratın ayni mevkideki selefi de rüşvet suçlamasıyla yargılanmakta. Konuyu araştıran savcı altısı en az onar milyon dolar rüşvet aldıkları suçlamasıyla olmak üzere, 11 memurun soruşturma dahilinde olduğunu açıkladı.

2012 sonundan beri Xi Jiping yönetimi altında Çin, rüşvete karşı kuvvetli bir kampanya yürütüyor. Çin kentlerinde büyük bir sorun hâlini almış tüm hava kirliliği ve yükselen karbondioksit emisyonlara rağmen yenilenebilir enerji kaynaklarının yanı sıra iklim katili kömüre de yoğun yatırıma devam ediyor.

(AP, Yeşil Gazete)

Fransız polisi baraj karşıtı aktivisti öldürdü

Fransa’nın Testes bölgesindeki Sivens ormanına baraj yapılmasına karşı direnen bir ZADist ( ZAD: Zone à Défendre, Savunulacak Alan) Rémi Fraisse, Cumartesi günü polis tarafından vuruldu.

28 remifraisse...
Rémi Fraisse, Cumartesi günü polis tarafından vurularak öldürüldü

Pazartesi günü otopsi sonucu alınan ZADist Rémi Fraisse’nin polis tarafından gaz fişeği ile sırtından vurulduğu tespit edildi. 21 yaşındaki ZADistin sırtından 6 kez vurularak öldürüldüğü öğrenildi. Protestolarda bazı guruplarca molotof kokteylleri de kullanılmıştı.

Olayların ardından Cumhurbaşkanı François Hollande Rémi Fraisse’nin babasını arayarak başsağlığı dilediği ve dayanışma içinde olacaklarını söylediği ifade edildi. Nisan ayında hükümet koalisyonundan ayrılmış olan Yeşiller, olaylarda polisin ve jandarmanın davranışını, ve baraj alanında polis varlığını ağır eleştirdi.

Members of a French farm labour union stand beneath a banner in memory of Remi Fraisse

Rémi Fraisse’nin polis tarafından öldürülmesinin ardından ülkede protestolar artarak devam ediyor. Ülkenin Lyon, Nantes ve Rennes şehirlerinde protestocular polisle çatışıyor. Fraisse’nin katili polisin ceza almasını isteyen protestocular şehirlerde barikatlar kurarak ateşler yakıyor.

ZADist: Alanını Savunan İnsan

Sivens barajını topraklarında istemeyen bir ZADist polisle karşı karşıya
Sivens barajını topraklarında istemeyen bir ZADist polisle karşı karşıya

Tastet orman bölgesinde yapılması planlanan Sivens barajının bölgedeki ormanı yok edeceğini düşünen halk 1 yıla yakın bir süredir direniyor. Savundukları bölgeye ZAD (Zone à Défendre yani Savunulacak Alan) adını veren direnişçiler kendileri için de ZADist tanımını kullanıyor. ZAD direnişi Fransa’da giderek yayılması ile direnişi büyütüyor.

(Direnişteyiz.org, The Guardian, Liberation)