Ana Sayfa Blog Sayfa 3772

Mali, Ebola salgınını kontrol altına aldı

Afrika’da bir ülke daha Ebola ile savaşı kazandı. 42 gündür yeni Ebola vakasının görülmediği Mali’de salgının sona erdiği açıklandı.

9...Mali Sağlık Bakanı Osman Kone‘nin açıklaması Birleşmiş Milletler’in Ebola ile mücadeleden sorumlu yetkilisi İbrahim Soce tarafından da doğrulandı. Mali’de 7 kişi Ebola’dan hayatını kaybetmişti. Sağlık görevlilerine teşekkür eden Kone, Mali’nin Ebola ile mücadele kapsamında Dünya Sağlık Örgütü hijyen ve sağlık alanındaki düzenlemelerini uygulamaya devam edeceğini bildirdi.

Ebola Virüsü

Ebola, kan ve diğer vücut sıvılarıyla bulaşıyor. Semptomlar grip ya da sıtmaya benziyor. Hastalığın bulaşmasından 2 – 21 gün sonra kişi kendini halsiz hissetmeye başlıyor, baş ağrısı ve kas ağrıları oraya çıkıyor. Daha sonra yüksek ateş, ishal ve kusma geliyor. Özellikle mide bağırsak kanalında ya da akciğerde meydana gelen ağır iç kanamalar ölüme yol açıyor.

Ebola’dan en çok Liberya, Sierra Leone ve Gine etkilendi. Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre, vaka sayısının 21 bin 300’ü bulduğu salgında 8 bin 400 dolayında kişi öldü. Dünya Sağlık Örgütü sözcüsü Tarık Yaşareviç, yeni vaka sayısında azalma olduğunu açıkladı.

(Deutsche Welle Türkçe)

24 Nisan’da Çanakkale’de kutlama yapmak mı?

resizeCumhurbaşkanı Erdoğan’ın, 15 Ocak’ta Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ile gerçekleştirdiği ortak basın toplantısında değindiği bir çok konu içerisinden bir tanesi 2015 yılı içerisinde Türkiye tarihinin şekillenmesi açısından oldukça güçlü bir öneme sahip. Tam olarak şu cümlelerle yansıdı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sözleri resmi siteye: “Bu yılın bir diğer önemli adımının da 24 Nisan’ın Çanakkale Savaşları’nın yüzüncü yılı olduğun işaret eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, “24 Nisan’da da dünyada birçok devlet ve hükümet başkanlarına davet çıkardık. Ama hassasiyetimiz, özellikle İlham Aliyev kardeşimle beraber inşallah 24 Nisan’da Çanakkale’de beraber olacağız” dedi.”

Nasıl yani?

24 Nisan ile Çanakkale Savaşı’nın ne alakası var? Anmanın bir çok devlet ve hükumet başkanı ile beraber yapılması değerli fakat neden özellikle İlham Aliyev?

Yine resmi siteden devam edelim. Çanakkale ve 24 Nisan kelimelerini birlikte araştırdığımızda sadece bu konuşmanın yapıldığı 15 Ocak 2015 kaydı çıkıyor. Yani Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanları arasında 24 Nisan ve Çanakkale arasında bir bağ kuran ya da 24 Nisan’da bir anmaya katılan daha önce yok. Bununla da yetinmeyip gün gün Çanakkale’de ne olduğuna dair kayıtları incelediğimizde de 24 Nisan tarihinin boş olduğunu görüyoruz. 22 Nisan’da Müttefikler’in Gelibolu’ya yaptıkları çıkarma kayda geçmiş. 23 ve 24 Nisan’da kayda değer bir olay görünmüyor. 25 Nisan’da ise Arıburnu’nda Mustafa Kemal’in tümeni ilk çıkarmayı durduruyor. Bununla birlikte diğer noktalara da asker çıkmasıyla birlikte 9 ay sürecek bir kara savaşı başlıyor. Kısaca söylemek gerekirse bu 24 Nisan tarihinin Çanakkale’ye dair sembolik bir önemi yok. Peki hangi tarihin var?

18 Mart! Cumhurbaşkanlığı sitesine de baksak, başka kaynaklara da baksak ya da doğrudan Çanakkale’ye de gözümüzü çevirsek göreceğimiz tarih 18 Mart! Peki bu 24 Nisan nereden çıktı? İşte bu soruya yanıt vermek için yazının başında sorduğum ikinci soruya dönmek gerekiyor. Yani bu anmaya neden özellikle İlham Aliyev’in daha doğrusu Azerbaycan Cumhurbaşkanı’nın çağrıldığı sorusuna…

24 Nisan sembolik önemi olan bir tarih. İstanbul’da 2345 Ermeni’nin tutuklandığı gün ve neredeyse tüm Dünya’nın Ermenilere yönelik olarak gerçekleşen soykırımı anmak için seçtiği bir gün. Tarih Anadolu’nun bir yakasında Çanakkale Zaferi olarak akarken, Anadolu’nun başka noktalarında da acıyla akıyordu 1915’te; ve 24 Nisan 2015 bu acının da 100. yılı olacak. Büyük ihtimalle de Ermenistan başta olmak üzere Büyük Felaket’in en büyük anmaları bu sene gerçekleşecek.

Şimdi durum buyken, her sene 18 Mart’ta yapılan bir anmayı/kutlamayı tam da bu sene 24 Nisan’a almaya çalışmak ve orada da “özellikle” Ermenistan ile sorunlar yaşayan Azerbaycan Cumhurbaşkanı’nı görmek istemenin iki nedeni olabilir. İki neden de benim savunamayacağım nedenler. Ya Erdoğan kendinin de davetli olduğu 24 Nisan Anması’na gitmemek için bahane oluşturmak istemiştir ve Aliyev’i de bu durumdan “kurtarmaya” çalışmıştır. Ya da daha kötüsü bir büyük acıyla, bir sevinci yarıştırma ve bunu da uluslararası destek yarışmasına çevirerek yapma amacını gütmektedir. Her şeyi bırakalım bir kenara, Anadolu insanlarının önemli bir bölümünün yaşamını yitirdiği, yaşayanların da acısının hala taze olduğu (Bugün 19 Ocak!) bir günde bir tarafta yas varken nasıl diğer tarafta kutlama yapılacak? Bu nasıl düşünülebilir? Bunu bir yarış haline getirmeye çalışmak ise…

Bu yarışın sonucu da şimdiden belli aslında. Yandaş kanallar şimdiden 24 Nisan’da Çanakkale’de kutlama yapan Türkiye Cumhuriyeti, Azerbaycan Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yetkililerinin “değerli yalnızlıkları üzerine programlar yapmaya başlayabilirler.

Yeşil Gazete yazıları ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

https://twitter.com/Urbarli

19 Ocak ve 2015 – Utanç verici işler – Ümit Kıvanç

19 Ocak. Hrant’ın katledilmesinin sekizinci yılı. Bu yıl 2015. 1915’in yüzüncü yılı. Tam bir utanç zamanı. Fakat utanan yok!

Önce ufak utanmazlık: Cemaat, Hrant’ın öldürülmesine karışan “yakınlarını” koruma derdinde. Cinayete giden süreçteki rolü gayet karanlık olan, cinayet ertesindeki her davranışıyla yeni yeni şüpheler yaratan Ramazan Akyürek ile, muhtemelen onun kadar olmasa da, süreçte bir şekilde sorumluluğu bulunduğu belli olan Ali Fuat Yılmazer’i masum göstermeye çabalıyorlar. Bunun sonucu, şüphesiz, fiilen cinayeti sahiplenme konumuna yuvarlanmaktır.

3

 

Evet, hükümet Genelkurmay’ı, MİT’i, jandarmayı, devletin yerleşik, “klasik” cinayet şebekelerine mensup polisleri temize çıkarıp bu “millî mutabakat cinayeti”ni sadece Cemaat’e yıkmaya çalışıyor, belli. Ancak Cemaat’e -en azından- yakın birtakım polis şeflerinin de işin içinde olduğundan artık eminiz. Yol yakınken, bu gerçeğin bilincinde olarak davranmazlarsa, şu anda bu kimseleri günahsız göstermeye çalışanları da bir noktadan sonra cinayete ortak saymamız gerekeceği açık.

Hükümetin bu suikasti “paralel yapı”ya yıkma düzenbazlığını yemiyoruz, merak etmeyin. Ama sizin adamlarınızın da katiller koalisyonuna dahil olduğunu biliyoruz; bu noktada da uzun etmeyin.

Büyük utanmazlığa gelelim. Her yıl 18 Mart’ta çeşitli faaliyetlerle anılan Çanakkale savunmasının bu yıl “Ermenilerin 24 Nisan’ı”na rakip çıkarılması, bunu akıl edenlere müthiş bir zekâ ürünü olarak görünmüş olabilir. Herhalde öyle görünmüş. Ama böyle bir oyunbazlığın daha başka nelerin ifadesi sayılabileceğini bu kişiler ya akıl edememiş ya da önemsemiyorlar. Muhtemelen ikincisidir. Çünkü artık kibir fazlasından infilak etmek üzereyiz.

Bunun başlıbaşına küstahça, terbiyesizce bir tutum olduğu, “kimsenin acısı umurumuzda değil” demek manasına geldiği ortada. Soykırım konusunda şöyle veya böyle tavır alabilirsiniz; onun da adı başka bir şey olur. Ancak hem pişkinlik, inkârcılık tutumunu sürdüreceksiniz hem de korkunç bir felaketin simgesi olan tarihi kendiniz için kutlanacak bir gün haline getireceksiniz. Bu sahiden küçük adamlığın varabileceği en tehlikeli yerlerden biri. Kendi cibiliyetinizi ortaya koymak dışında hiçbir işe de yaramayacak.

Üstelik ısrarla uzantısı olduğunuzu iddia ettiğiniz birilerinin yüzünden acıyla dolmuş bir günü, alelacele başka renge boyanmış haliyle, sizinle birlikte kutlamaya Ermenistan devlet başkanını da davet edeceksiniz! Kompleksinizden ötürü açamadığınız sınıra doğru orta parmağınızı sallasaydınız anca bu kadar incitici olurdu. Bu, düşüncesizlik, kabalık, hoyratlıktır, korkunçtur, iğrençtir.

İşin en acı tarafı, tıpkı Hrant öldürülürken olduğu gibi, bu memlekette bu yüzsüzlük politikasından rahatsız olmayacak geniş bir koalisyon var. Bunu özel olarak dert etmeyecek ayrı bir koalisyon daha var. Utanan beri gelsin.

Bu yazı riyatabirleri.blogspot.com.tr/ den alınmıştır.

5

 

 

Ümit Kıvanç

Je suis Charlie… Comme j’etais Hrant! – Bercuhi Berberyan

1Keşke uzun süre, dünyadaki tüm yazarlar, yazdıkları tüm yazılara aynı başlığı atsa, içeriği konuyla ilgili olsa da olmasa da… Hatta her telefon “Je suis Charlie” diye açılsa, her “Kim o?”nun cevabı “Je suis Charlie” olsa. Bir şeyler çağrıştırır mı acaba, hayata karşı kör ve sağır olanlara? Bir endişe duyarlar mı, ‘insanlık elden gidiyor’ diye? Herkes Hrant olduğunda fark etmiş miydi?
Çok gençken, sanırdım ki uygarlık geliştikçe insan denen vahşi yaratık bilgilenir, bilinçlenir ve ehlileşir. Öyle olmuyormuş, büsbütün vahşileşiyormuş. Sanırdım ki dinî duygular, özünde dinginlik, ruhsal doyum ve huzur verir, yaratılan her can, yaratandan ötürü koşulsuz sevilebilir. Öyle olmuyormuş, nefret duyuluyormuş.

Yaşı ilerledikçe, gençlikte kurduğu gelecek düşleri açısından birçok hüsran yaşıyor insan, ben de yaşadım tabii. Ölçüsünü önceden kestiremesem de, kimini sindirsem kimini sindiremesem de, tahmin ediyor, bekliyordum. Ama bir gün insanlığın geleceği açısından bu kadar düş kırıklığına uğrayabileceğimi hiç tahmin etmiyordum. Acayip üzgünüm.

Yaşananların tüm dünyayı etkileyen siyasi boyutuyla ilgili ahkâm kesmek haddim değil. Elbette ki bu tarz olayların faillerinin, geçmişleri karanlık ve birçok aidiyet arasında bocalayan, her şeye hınçlanmış insanlardan oluşan, kanserli hücreler olduğunu görebiliyorum. Bunlardan her yerde var. Ve hangi zihniyette olursa olsun, bu körü körüne radikal hücrelerde, bir dolu başıboş, kişiliksiz genç, beyinleri kanla yıkanıp, acımasızca harcanıyor.

Benim siyaset dışı aklımla, önemli olan, bunların neden oluştuğu. Hangi dünya siyasetinin, böylesine korkunç bir kine, nefrete yol açtığı ve hedeflerin neye göre kararlaştırıldığı. Ah… Mizahı susturmak nasıl da hastalıklı bir zihniyet, değil mi? İnsan gülmezse ölür. İnsanı güldürmek, güldürürken ders vermek, büyük bir zekâ ürünüdür. Zekâya da darbe bu.

Leman dergisi “Hepimiz öldük!” demiş. Haklı. Biz Gırgır dönemi gençleriyiz. İnce esprilerle büyüdük, ne kadar özgürmüşüz… Tam o dönemde, birilerinin matbaaya dalıp o zekâlarına kurban olunası insanları taradıkları canlandı gözümde. İçim yandı. Dini buna alet etmeleri de ne acı… Hangi dini bütün Müslüman, öldürürken tekbir getirir? O’nun yarattığı bir canı alırken, O’nun adını anmak nasıl bir gaflet, nasıl bir günahtır? Dindarlık bunun neresinde?

En aklımın ermediği de, bu tarz eylemlerdeki canlı bombalar. Sultanahmet’teki kadın en son örnek. Ne yapıyorlar acaba o insanlara? Beyinlerini mi yıkıyorlar? Uyuşturucu mu veriyorlar? Yoksa uzaktan mı patlatıyorlar? Bu mantığı vaktinde Japonlar başlattı sanırım, Kamikaze’leri hatırladınız mı? Onlar da belki uzaktan patlatılıyorlardı. Ay, bilemedim valla, çok korkunç.

Bu durumda ülkemize çok iş düşüyor galiba. Siyasetçilerimiz bu konuda bin düşünüp bir laf etmeli. Şiddeti kınarken, hiçbir cümleye ‘ama’ ile başlayan bir cümle eklememeli. Yok bunun hiçbir savunması. Etkilenmemek için dinlememeye çalıştım ama bazı siyasetçilerimizin Fransız hükümetine öneri babında ettikleri laflar takıldı kulağıma. Mesela şöyle bir şey: “Bunlar başka ülkeden gelip yerleşmiş olsalar da hepsi bizim vatandaşımız, askere, savaşa gidiyor ve dönüyorlar.” Yani ‘öteki’ değiller anlamında. Bunu duyunca “Peki ya biz?” demek geldi içimden. Biz başka bir ülkeden gelmedik, zaten hep buradaydık köküne kadar vatandaşız, askere de gidiyoruz, aynı bayrağa saygı duyuyoruz ama hâlâ ‘öteki’ değil miyiz? Dediler ki “Demokrasinin kapsamı genişletilip çoğulculuğa gidilmeli, o insanların Müslüman Fransız vatandaşı olmak istemesi normalleştirilmeli, kimse dışlanmamalı.” Kaldı ki, burada kastedilen İslamiyet olsa da, Müslüman olmak dini bütün olmak demektir, hangi dinden olursa olsun. Pek güzel. Önce sen yap. Ki örnek ol.

Dedim ya, siyasetçilerimize çok iş düşüyor. Demokrasi, lafta kalmayıp uygulanmalı. Önce, düşünce ve ifade özgürlüğü meselesi. Genel anlamda (din de buna dahil) her türlü sert köşe törpülenmeli. Yasaklar, kurallar insanca olmalı. Ben dedim, ben güldüm; insanca yasak mı olur? Özellikle gülmek ve yaşamdan zevk almak engellenmemeli. Sanata yani hayata sansür uygulanmamalı. Diyecekler ki şimdi, “Sanki Fransa’da bu konularda yeterince özgürlük yok mu?” İyi de, benim demem, bu tarz saldırılarda İslamiyet’i bahane tutmalarından. Çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede insanca özgürlükler olmalı ki örnek olsun.

Ay, Kadıköy–Beşiktaş arası vapurlarda sokak müzisyenleri yasaklanmış, duydunuz mu? Bu gidişle yakında metro müzisyenleri de yasaklanır. “Ne alakası var şimdi bunun?” dediniz mi? Var, var, çok alakası var. Karışık mı oldu biraz? Karışıkım da ondan… Sonuç olarak: Je suis Charlie dostlar! Je suis Hrant!

Bercuhi Berberyan – AGOS

AB terörle mücadele için toplandı

AB dışişleri bakanlarının yeni yıldaki ilk toplantısında Paris saldırıları ve terörle mücadele işbirliğini artırma imkânları değerlendirilecek. Radikal İslamcılarla mücadelede Türkiye ile işbirliğini daha da geliştirme yolları aranacak. AB’li bakanlar bu kapsamda Brüksel’e davetli Arap Birliği Genel Sekreteri Nebil El Arabi ile de görüşecek.

Polonya Dışişleri Bakanı Grzegorz Schetyna, “Paris’te yaşanan trajedinin ardından ilk kez toplanıyoruz. Radikalizmin artış nedenlerini belirlemek ve sorunla kökünden mücadele etmek zorundayız” açıklamasında bulundu.

Fransa’daki saldırılar üzerine geçen hafta Paris’te toplanan AB içişleri bakanları ile ABD Adalet Bakanı Eric Holder, ortak yolcu veritabanı oluşturulması konusunda uzlaşmaya varmıştı.

AB dışişleri bakanlarının toplantısında ele alınacak diğer başlıklar arasında Ukrayna krizi ve Rusya ile ilişkiler de yer alıyor. AB, Ukrayna’daki ayrılıkçıları desteklediği gerekçesiyle Moskova’ya karşı bir dizi yaptırımı yürürlüğe koymuştu.

Libya’daki durum ve iklim değişikliğiyle mücadele, Brüksel’deki toplantının diğer gündem maddelerini oluşturuyor.

Kaynak: Deutsche Welle Türkçe

Karşı Lig’den Hrant Dink’e, “Yehpayrs es Hrant” (Kardeşimsin Hrant)

Irkçılığa, milliyetçiliğe, cinsiyetçiliğe ve endüstriyel futbola karşı kurulmuş olan ‘Karşı Lig’de 7. hafta karşılaşması öncesinde Hrant Dink anıldı.

5...

Karşı Radyo’ ve ‘Direnişçi’ takımları arasında Cumartesi günü yapılan karşılaşmada ‘Karşı Radyo’ takımı, 8 yıl önce katledilen Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’i andi.

Karşı Radyo sporcuları, ‘yehpayrs es Hrant’ (Kardeşimsin Hrant) yazılı pankart ve göğüslerinde Hrant Dink fotoğrafıyla sahaya çıktı.

Kadın ve erkeklerin aynı takımda yer alabildiği, ırkçılığa, milliyetçiliğe, cinsiyetçiliğe, endüstriyel futbola karşı olan Karşı Lig 2013-2014 sezonunda kuruldu. Geçen sezon 13 takımın bir araya gelerek oluşturduğu Karşı Lig’de bu sezon 16 takım mücadele ediyor.

(Agos)

Sarkisyan’dan Erdoğan’a “Çanakkale” yanıtı

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın, Ermeni Soykırımının 100. yılı 24 Nisan 2015 tarihinde, Çanakkale savaşlarının yıldönümü töreni yapılacağını açıklayarak bu anmaya diğer dünya liderleriyle birlikte Ermenistan Devlet Başkanı Serj Sarkisyan’ı da davetine Sarkisyan’ın verdiği yanıtın tam metnini Agos Gazetesi’nden alıntılayarak paylaşıyoruz.

* * *

Saygıdeğer Cumhurbaşkanı,

Çanakkale Savaşı’nın 100. yıldönümü anma törenlerine davetiniz elime geçti.

Birinci Dünya Savaşı gerçekten de milyonlarca masum insanın hayatına mal olan ve kaderlerini körelten, insanlık tarihinin korkunç sayfalarından biridir.

Ermeni kökenli Topçu Yüzbaşı Sarkis Torosyan da Çanakkale Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu ordusunda görev yapanlar arasındaydı. Torosyan, İmparatorluğun savunma ve güvenliğine hayatını adamış bir subaydı, sadakat ve kahramanlığı Osmanlı ordusunun askeri nişanlarıyla ödüllendirilmişti. Ancak, aynı yıl, Osmanlı İmparatorluğu tarafından önceden planlanan ve uygulanan kitlesel cinayetler ve zorunlu yer değiştirmeler de en yoğun noktasına ulaştı ve katliam dalgası Sarkis Torosyan’ı bile kuşattı. Gaddarca öldürülen annesi ve babası ve Suriye Çöllerinde yitip giden kızkardeşi Soykırımın 1,5 milyon Ermeni kurbanı arasına katıldı.

Raphael Lemkin, benzeri daha önce hiç görülmeyen bu katliamdan hareketle “soykırım” terimini icat etti. Ve bu katliamın cezasız kalması Holokost’a ve Ruanda, Kamboçya ve Darfur’daki soykırımlara uzanacak yolu hazırladı.

Sizin görüşünüze göre, Çanakkale Savaşı, savaştan doğan bir dostluğun, savaş meydanından doğan ve savaşın acı mirasını hatırlatan sonsuz bir barış ve dostluk anıtının Türkiye ve Dünya’ya gösterilmesi için eşsiz bir fırsat sunuyor. Çanakkale Savaşı’nın iyi bilinen anlamını, veya Türkiye’nin Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’ndaki tartışmalı rolünü bir yana bırakırsak, barış ve dostluğun her şeyden önce geçmişle yüzleşme cesareti, tarihsel adalet ve asla seçici bir yaklaşımı kaldırmayan, tamamen olgunlaşmış evrensel bir hafızanın tanınması üzerine kurulabileceği hatırlanacaktır.

Ancak maalesef Türkiye geleneksel inkar politikasını sürdürüyor. Tarihi saptırma araçlarını her geçen yıl “geliştiren” Türkiye, 18 Mart 1915’te başlayıp 1916 yılının Ocak ayının sonuna kadar devam etmesine rağmen, bu yıl ilk defa, Çanakkale Savaşı’nın yıldönümünü 24 Nisan’da kutlayacak. Üstelik, İtilaf Devletlerinin kara çıkartmasının tarihi de 25 Nisan 1915’tir. Bu tarihin seçilmiş olması, uluslararası topluluğun dikkatini Ermeni Soykırımının yüzüncü yılını anan etkinliklerden inceliksiz bir tavırla uzaklaştırmaya çalışmaktan başka hangi amaca hizmet etmektedir? Dahası, bir anma etkinliği düzenlemeden önce, Türkiye’nin hem kendi halkına, hem de tüm insanlığa karşı çok daha önemli bir görevi var, o da Ermeni Soykırımının tanınması ve kınanması.

Dolayısıyla, uluslararası barış çağrısı yaparken size tavsiyem dünyaya Ermeni Soykırımını tanıması için bir mesaj göndermeyi de unutmamanızdır, bu sayede 1,5 milyon masum kurbanın anısına da saygınızı ifade etmiş olursunuz.

Her birimizin yükümlülüğü, bizden sonraki kuşaklara hakiki ve gerçeklere dayalı bir tarih bırakmaktır, ancak bu şekilde bu tür suçların tekrarını engelleyebilir, barışa, ve uluslar, özellikle de komşu uluslar arasında daha fazla işbirliğine zemin hazırlayabiliriz.

Hamiş: Ekselansları, birkaç ay önce sizi 24 Nisan’da Yerevan’da Ermeni Soykırımının masum kurbanlarının anısına düzenlediğimiz törene davet etmiştim. Bizde davete yanıt almadan davet edilenin evine misafir olmak adetten değildir.”

Mektubun İngilizcesi

Mektubun Ermenicesi

Mektubun Rusçası

Bu yazı agos.com.tr/ den alınmıştır

07.05.2009 Czech Republic, Prague. Eastern Partnership Summit

 

 

Serj Sarkisyan

 

 

Hrant Dink, mezarı başında anıldı

Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink, Pazar günü katledilişinin 8. yılında ailesi ve sevenlerinin de katıldığı törenle mezarı başında anıldı.

3...

Zeytinburnu Balıklı Ermeni Mezarlığı’nda saat 14:30’ta gerçekleştirilen anmaya Dink’in eşi Rakel, oğlu Arat, kardeşleri ve sevenleri katıldı.

Anma törenine katılan sevenleri, yanlarında getirdikleri çiçekleri Hrant Dink’in mezarına bıraktı. Daha sonra dini tören yapıldı. Törenin ardından Hrant Dink için dua edildi.

Duanın ardından, her sene olduğu gibi, mezarlık görevlisi Malik Yalçın Dink anısına bir şiir okudu.

(Agos)

Hrant Dinksiz 8. yıl, #BuradayızAhparig

Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink, ölümünün 8. yılında İstanbul’da Taksim ve Agos Gazetesi önünde düzenlenen törenlerle anılacak.

1

Hrant’ın Arkadaşları, “Buradayız Ahparig” diyen herkesi 13:30’da Taksim’e, 15:00’te Agos önüne çağırıyor.

Ümit Kıvanç da 2015’in Hrant Dink’in öldrülmesinin 8. yılı olmasının yanısıra Ermeni Soykırımının da 100. yılı olmasına vurgu yapan bir kısa film hazırladı.

“Yüz” kelimesi ile başlayan film, kamera açısının da genişlemesi ile, “Yüzleşin; Hrantla, Soykırımla…” mesajı ile başlıyor. Mesajın ardından Hrant’ın arkadaşları 19 Ocak Taksim ve Agos Gazetesi önü çağrısı duyuruluyor.

Buradayız Ahparig!

(Yeşil Gazete)

 

 

Topuklusunu yak(a)mayıp kendi kül olan: Kül-Kadın

Hareket Atölyesi Topluluğu’nun yeni projesi Kül-Kadın, 30 ila 75 yaşlarda, depresif ila (u)mutlu başlarda 9 kadının Külkedisi masalını hatırlama çabasıyla başlıyor. İşin içinden çıkamayınca kendi tabirlerince “İstanbul’un Külkedisi semtleri”ne uzatıyorlar mikrofonları… Balat’tan Başakşehir’e, Kocamustafapaşa’dan Kadıköy’e, Gazi Mahallesi’nden Heybeliada’ya gelen yanıtlar hem şaşırtıyor hem gülümsetiyor. Varmak istedikleri kafa karışıklıklarına bir tarif getirmek aslında… Ama ellerine geçen kadın etiyle hazırlanan birkaç yemek tarifi oluyor. Kırmızı mercimeğin kırışıklıklara iyi geldiğini görüyorlar. Laf oraya gelince güzelliklerini de sorguluyorlar elbette… Tuzluk testini geçemeyen trisepsler ve selülitler morallerini çok bozuyor. Anneciklerine sığınıyorlar. O zaman da “un” ufak olmuş genç kadınlar kalıyor geriye… Tarumar edilmiş özgüveniyle kendi ayaklarının üzerinde duramayan kentli kadın, şimdi de topuklularının üzerinden boy göstermeye çalışıyor. Bu sefer de ayakkabının tekini yakışıklı prense kaptırıyor. Yaşam yürüyüşü aksıyor. Külkedisi’ni artık unutmak, küllerinden yeniden doğmak istiyorlar. Çok mu geç?

17...

Öykü, tasarım ve dramaturjisi, Hareket Atölyesi’nin ekip çalışmasıyla çıkan Kül-Kadın’ın sanat yönetimi Zeynep Günsür’e ait. Soyutlaşmış anlatımla apaçık bir ifade biçiminin el ele gezdiği masal-gerçek bir sunum dili var eserin. Hareket, ses ve müzik tasarımı Ece Ulutan’a ait olan çalışmada, yaratıcı bir iş çıkarılmış.

Fotoğraf: Hüseyin Karabey

Yapımı Nnaco tarafından üstlenilen Kül-Kadın, benim çok ama çok beğendiğim çarpıcı bir son ile kapanıyor. Yalın ama etkili performanslarıyla alkışları hak eden, Hareket Atölyesi Topluluğu üyelerini bu aşamada sahne arkasına uğurluyoruz: Aslıhan Erguvan, Deniz Yamanus, Ece Ulutan, Gizem Soysaldı, Gülsu Okay, Leyla Okan, Nilgün Günsür, Sibel Günsür ve Zeynep Günsür.

16

Kül-Kadın bir kurgu mu? Bir otobiyografi mi? Kolektif bir yazgı mı? Karar izleyiciye kalıyor.

Sanat gündemini takip ederken yakaladığınız anda izlemenizi öneririm.

15....

Sanat ve barışla kalın.

Fotoğraflar: Hüseyin Karabey