Ana Sayfa Blog Sayfa 3771

Belki de – Sennur Baybuğa

Sistem dediğin koskoca bir ağ. Ne zaman ne tarihte kimler tarafından akıl edilip örgütlenmeye başlanmış, tekerleği bulan insanoğlu mu başımıza bugünün belasını tebelleş edip buldum diye bağırmış bilmiyorum. Devlet, onu oluşturan aygıtlar ve o aygıta göre şekillenmiş bir milim ötesine şahsiyet tesis edemeyen insanlar. Ve terbiyenin vücud bulmuş son haddi silahlar. Öldürmekle, eğitmek arasında ne kadar sıkı bir ilişki var farkında mısınız?

Doğduğumuz evlerde uslandırabildikleri kadar uslandırdıkları, sonra okulların merhametsiz yalanlarla dolu ‘bilgi’lerine hapsettikleri ruhumuzu, yetmezse bir yaşa geldikten sonra askere gönderip iyi birer ağ örücü haline getirdikleri vatandaş bizler.

O meşum kültürü taşıyacak, o kötü soruları soracak, o verdiğin cevaplardan seni mahkum edecek, beğenmezse susturacak tüm malzeme bu devletçe sonra ailece ve en sonda ve neredeyse biz itiraz edenlerce bile çoğaltılan bir şey. Hepsi birbirine bağlı hepsi birbirinden bağımsız gibi görünen.

İdeolojiler, dinler, yönetme biçimleri ve yönetilme biçimleri, tümü bu kötü keşfin bir örümcek ağı gibi bizi sarmaladığı ağın birer küçük parçaları. Devletin yaptığı bir katliamı anlatırken, artık ölen çocukların morglarda çekilmiş fotoğraflarını yayınlamadan duyarlılık bile yaratamayacağımızı düşünürken, aslında o fotoğrafı koyarken hiç birşey hissetmediğin, koyanın bile anlamayacak şekilde parçası olunan katliamcı insan hali. Sesimiz nasıl da yüksek çıkıyor, bağıra bağıra erkek çıkıyor ama kimse birbirini kesinlikle duymuyor. Dinlemeye gerek yok artık duymuyor diyorum heyy.

Bir türlü doyurulamamış, hep yarı açlık sınırında bırakılmış taleplerimiz ve ruhumuzun, kendini doyurmak için üzerine basa basa yükseldiği her türlü sosyallik durumunda, edindiğimiz terbiyenin bizden nasıl kıyımcılar yarattığı ortada değil mi?

Çok çok çalıştığım günlerin akşamında bazen eve döndüğümde, bedenimin halsizliğinden küçücük bir tabak çorbayı zor içerken, bu kadarcıkla doyan bir insanın neden gününü o anlaşılmaz, kendini de yok eden çalışma hırsı ile geçirdiğini düşünürüm. Bıraktım doymayı, barınmayı daha başka sadece ‘insana özgü’ olan sahip olma hırsımızın yarattığı cinayetlerimizin hangi taammüde dayandığını bulamam bile.

Ve işte siyaset ihtiyacımızın da alemi nizamata verme hastalığımız dışında hadi ‘iyi’insanlar için kurayım cümleyi, dünyayı güzelleştirme ya da insanlığı kurtarma yüce idealimiz dışında, aslında bir tabak çorba ile doyabilen bedenimizin yaşadığı çok dışsal ve başka açlıkların doyurulmaya çalışılması olduğunu da görüyorum son zamanlarda.

Sosyal medya denen devasa bir dünyanın içinde, eğlenceli zaman geçirirken bir yandan da ‘sosyal’ yanımızın, hangimizde neye karşılık geldiğini gözlemleme şansım oluyor. Devrimcilerimiz çok devrimci görüyorum, öyle ki oturdukları yerde yazı yazdıklarını bilmesem kapılıp gitmek üzere bir gence dönüşebilecek kadar şaşırtıyorlar beni. Ağlayanlarımız çok ağlıyor, üzülenlerimiz en çok üzülüyor ve işlenmiş cinayetlerin en pornografik fotoğraflarını koyma yarışında geride kalırlarsa sanki bu dünya onların üzülmediğini düşünecek diye korkuyorlar. Belki ben de korkuyorum, emin değilim. Buralarda, yazılı dünyanın içinde turlarken zamanımın epeycesinde; evet, bizi baştan başa sarmalamış binlerce yıldır örülen o ağın tüm fotoğrafını kısa sürede çekebilecek duruma geldiğimizi de görüyorum. Artık şarkılardan, marşlardan ve dünya kahramanlık hikayelerinden, feda edilmiş bedenlerden kendine gelecek hayali devşiremeyen ben, okuduğum tüm o yüksek sesle yazılmış kitapların arasındaki fısıltıların peşine düştüm bir süredir.

O fısıltılarda bulmayı umud ettiğim insan, dolayısıyla kaybolmuş kendim için her tarafımıza örüldüğü bas bas bağrılan o ağdan kurtulmanın yolunu bulacak diye hayal ediyorum. Sadeleşeceğiz ve bize öğretilen karmaşık bilgilerdern kurtulup, birbirimizi kandırmaya ve öldürmeye son vereceğiz böylece.

Sennur Baybuğa – Basnews.com

IMF küresel büyüme beklentisini düşürdü

150120073210_imf_buyume_beklentisi_624x351_reutersUluslararası Para Fonu (IMF), 2015 ve 2016 yıllarına ilişkin küresel büyüme beklentilerini aşağı yönlü güncelledi.

2015 yılı için beklenti %3.8’den %3.5’e, 2016 yılı beklentisi ise %4’ten %3.7’ye düşürüldü.

IMF’nin bu kararında, düşen petrol fiyatlarının piyasalara olan olumlu etkisine karşın, “büyük ekonomilerdeki bazı kırılganlıklıklar” etkili oldu.

Başta Çin olmak üzere, Avrupa, Japonya ve Rusya ekonomilerinin büyümelerinde yavaşlama gözleniyor.

En büyük risklerin Euro bölgesi ve Yen’deki durgunluk olduğu belirtiliyor.

IMF’nin Dünya Ekonomik Görünüm Raporu’nda dikkat çekilen bir nokta, azalan büyüme beklentilerinin, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerdeki yatırımları da yavaşlatma ihtimali.

Ancak aşağıya çekilen büyüme tahminleri bile 2014’ün büyüme oranından yüksek.

Bunda, dünyanın en büyük ekonomisi olan Amerika Birleşik Devletleri’ndeki toparlanma en büyük etken. ABD, IMF’nin güncellenmiş raporunda, 2015’e yönelik büyüme beklentisini artırdığı tek gelişmiş ülke oldu.

Dünya Bankası da geçen hafta yayımladığı Küresel Ekonomik Beklentiler raporunda, 2015 küresel büyüme öngörüsünü %3.4’ten %3’e düşürmüştü.

(BBC)

80 zenginin serveti üç buçuk milyar yoksulun servetine eşit

İngiliz yardım kuruluşu Oxfam tarafından yayınlanan verilere göre, dünyanın en zengin yüzde 1’lik kesiminin elinde bulunan servet, tüm dünyanın geri kalanındaki servetten daha fazla olmak üzere.

Davos’ta düzenlenecek olan Dünya Ekonomik Forumu’ndan önce bir raporaçıklayan Oxfam, 2016’da dünya nüfusunun yüzde 1’lik en zengin kesiminin sahip olduğu varlıkların, dünyadaki tüm servetin yüzde 50’sini aşması bekleniyor.

Oxfam, dünyanın en zengin 80 kişisinin servetinin, yaklaşık üç buçuk milyar kişinin servetine eş olduğunda dikkat çekmiş.

Grubun elindeki verilere göre 2009’dan bu yana dünyanın en zengin kesiminin sahip olduğu servet yüzde 44’ten yüzde 48’e yükseldi.

Kuruluş, küresel gelir eşitsizliğinin giderek arttığı uyarısıı da yapıyor.

Yardım kuruluşunun direktörü Winnie Byanyima, insanlara yüzde 1’in geri kalan herkesten daha fazlasına sahip olduğu bir dünyada gerçekten yaşamak isteyip istemediklerini sordu.

Varlıkların geri kalan yüzde 52’sinin de neredeyse yüzde 46’sı dünyanın en zengin beşte birlik kesiminin elinde.

Dünyanın geri kalan nüfusu ise küresel varlıkların sadece yüzde 5,5’i ile yetiniyor.

Bunun anlamı 2014 yılında kişi başına düşen varlığın sadece 3 bin 800 dolar civarında olması.

Yüzde 1’lik kesimde kişi başına düşen varlık miktarı ise 2,7 milyon dolar.

 

BBC Türkçe

Hrant için, adalet için yine onbinler yürüdü

MUNGAN2Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in katledilişinin 8. yıldönümündeki anma etkinliklerine katılan binlerce kişi her sene olduğu gibi bu sene de Taksim Meydanı’ndan Osmanbey’deki Agos gazetesine yürüdü. Yürüyüşün ardından saat 15’te Agos’un önündeki tören başladı.

Yazar Murathan Mungan, Agos’un penceresinden Hrant Dink’in anısına bir konuşma yaptı.

Mungan’ın konuşmasının tam metni şöyle:

Merhaba arkadaşlar, Hrant Dink’in değerli ailesi ve dostları, hakikat ve adaleti kıymet bilenler, hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

Sekiz yıldır her 19 Ocak’ta olduğu gibi, bugün gene burada Hrant Dink için toplanmış bulunuyoruz. Ölümünden sonra milyonlarca kalbin evladı olan Hrant Dink için… 2007 yılında onun öldürülmesinin hemen ardından yazdığım “Cinayetin arkasındaki en büyük örgüt” başlıklı yazım şöyle başlıyor: 

“Söylenecek sözün çokluğu bazen insanı dilsiz bırakır. Tıkanır, kalırsınız. Haklılığın suskunluğu, diğer suskunluklara benzemez; düğümü zor çözülür.(…) Tek başına zaten yeterince trajik ve  yaralayıcı olan bu ölüm, aynı zamanda yakın tarihi ürperterek çağrıştırdıkları, hafızadan geri çağırdıklarıyla da kavurucuydu. Her yeni ölüm, diğer ölümleri de ilk gün acısıyla diriltir.

Kaç kitap yazarsanız yazın, bazen böyle dilsiz kalırsınız.”

Bugün sözlerimi, o gün kaldığım yerden sürdüreceğim: dilsizliğin her çeşidinin yaşandığı bu ülkede ölenler, öldürülenler, katledilenler biz onlardan sonra birkaç kelime daha fazla söyleyebilelim, diye öldüler. Dilimizdeki kilitler çözülsün diye, dilsizi olduğumuz hakikatler içimizi daha fazla kavurup yakmasın diye… Onca zaman, bunca kayıp, bunca ölümle hem tarih içinde kilitli kalmış, hem zaman içinde yol almış o fazladan birkaç kelimeyi bugün en azından onlara, onların hatırasına borçluyuz. Baskıcı iktidarlar korkunun bulaşıcı olduğunu bilir, bu yüzden toplumun korkularını sürekli diri tutmaya çalışırlar; onların bilmediği cesaretin de bulaşıcı olduğudur. Bu yüzden hayatın ve dünyanın gözlerinin içine bakarak cesaretle konuşmalıyız. O kelimelerin bizden başka sahibi yok! Bunu hiç unutmamalıyız. 

Hrant Dink’in öldürülmesinin ardından sekiz koca yıl geçti. O yıl doğan çocuklar dillendi; okuma yazmayı söktü. Oysa Hrant Dink’in ölüsü, gerçek hikâyesi aydınlatılmamış bir cinayetin kurbanı olarak hâlâ bu kaldırımda yatıyor. Dünyayı kaybıyla ıssızlaştıranlar hatıraları ve emanetleriyle çoğaltırlar… Ve emanetin başını bekleyen bizler sekiz yıldır burada toplanıp adalet ve hakikat arayışımızı dillendiriyor, Hrant’ın ölüsünü unutkanlığın zalim ellerine teslim etmeyeceğimizi haykırıyoruz. Ayrıca Hrant Dink cinayetini, kendi siyasi projeleri için araçsallaştırmaya çalışanların emellerine terk etmeyeceğimizi de belirtmek istiyoruz. Bu sekiz yıl boyunca adalet yerinde sayarken pek çok şey söylendi, yazılıp çizildi. Bugüne, bana varıncaya dek sözler seyrelip azaldı belki, ama acılar azalıp seyrelmiyor. Yerini bulmamış bir adaletin sancısı yüreklerde zonklamasını sürdürüyor; vicdanları sızlatmayı, aklımızı acıtmayı sürdürüyor. Dahası, o günden bu yana adlarını tek tek sayamayacağım her yeni kurban ve her yeni ölümle birlikte, Hrant Dink bir kez daha burada, bu kaldırımda vurulup öldürülüyor. Yerini bulmamış adalet, katillerini ve kurbanlarını çoğaltır. Gene öyle oluyor. Çünkü tetiği çeken parmaklar değişse de, cinayetin arkasındaki en büyük örgüt aynı. Adı “faili meçhul”, ama kendisi “faili belli” onca cinayetin işlendiği bu ülkenin değişmeyen kara gerçeği, bizi her seferinde aynı sözleri tekrara mahkûm ediyor. İktidarlar ve koltuk sahiplerinin maskeleri değişse de hiç değişmeden süren merkezi despot devlet geleneğinin elleri her seferinde gene aynı karanlık oyunu tezgâhlıyor. 1938’te Dersim kıyımını, 1978’te Maraş katliamını yapanlar, 1955’te 6-7 Eylül olaylarını başlatanlar, 1993’te Madımak Oteli’ne sığınan canları yakanlar, 2011’de Roboski’yi bombalayan kişiler ve zihniyetler aynı. 500’ü aşkın haftadır Galatasaray’da diz çürüten cumartesi annelerinin bağırlarını yakanlar da aynı. Adında “adalet” sözcüğünü taşıyan bir partinin on iki yıldır iktidarda olduğu bir ülkede yıllardır adalet bekliyoruz. Gelmiyor!

Arkadaşlar, bu ülkede insanlar yalnızca dostlarının değil, düşmanlarının da kendilerine benzemesini isterler. Kendisine benzesin ki, kiminle mücadele ettiğini, neyle savaştığını tanıyıp bilsin isterler. Birbirlerine benzeyenler birbirlerinin silahlarını, yaralarını, oyunlarını ve nefretlerini tanırlar. Sevginin sahtesi olur, ama nefretin olmaz. Oysa Hrant Dink onlara benzemiyordu. Çünkü onların bilmediği bir Türkçeyle konuşuyordu, onların bilmediği bir Ermeniceyle konuşuyordu. O, tüm halkların eşitliğine ve kardeşliğine inanmış biri olarak, barışın diliyle konuşuyordu. Laf olsun diye edilmiş temenni türünden bir barışın değil, sahici, hakiki, kalıcı ve sürekli kılınmasını istediği bir barışın diliyle… Kan kamaştıran savaş sözcükleri yoktu onun sözlüğünde, kin tazelemek için değil, hafıza tazelemek için söz alıyordu; insanları hınç bilemeye, ödeşmeye, intikam almaya değil, geçmişiyle, şimdisiyle ve kendiyle yüzleşmeye çağırıyordu. Türkleri ve Ermenileri “ebedi düşman” rolüne kapatıp kindarlığa kilitleyen tüm politikalara karşı çıkıyordu. Ötekileştirmenin dışlayıcı, düşmanlaştırıcı, şeytanlaştırıcı dilinden çok uzak bir dille konuşuyordu. Onların hiçbir zaman bilmediği; bilmek, öğrenmek istemediği yabancı bir dildi bu. Bu nedenle Hrant Dink Ermeniliğiyle “öteki”, diliyle “yabancı”ydı onlara. Hrant’la birlikte öldürülmek istenen işte bu dildi. Bir türlü hazmedemedikleri bu barış dili, dünyayı kardeşliğe çağıran bu insancıl dil… Bugün belki de her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz bir dil.

Arkadaşlar, katillerin her infazla birlikte tabancalarına çentik attıkları İkinci Meşrutiyet öncesinden bugüne, örgütlü, tasarlanarak işlenen gazeteci cinayetlerinin uzun listesinde Hrant Dink, siyasal bir cinayete kurban giden 62. kişiymiş. Ülkemizin hemen her güne siyasal bir cinayetin, bir katliamın, bir toplu kıyımın düştüğü “Resmi Tarih Ajandası”nda, kaderi 19 Ocak 2007’ye düşen, sözünün bedelini, vicdanının maliyetini canıyla ödeyen 62. kişi…

Bu yüzden aradan geçen sekiz yıl boyunca yetişen yeni kuşaklar ve sislenen hafızalar için belki de Hrant Dink’i yeniden anlatmak, yeniden hatırlatmak gerekiyor: O, sadece Ermeni halkının bir sözcüsü değil, tüm Türkiye’nin sesiydi. Ezilen, dışlanan, sömürülen tüm kesimlerin sesi. Bugün aramızda olsaydı, Gezi Parkı Direnişi’nde bizlerle saf tutacak, tarih boyunca 76 kez kıyıma uğramış, Ortadoğu’nun en kimsesiz, en sahipsiz halkı olan Ezidilerin yanında yer alacaktı. Hrant Dink yaşamı boyunca kendine ve değerlerine sadık kalmış biri olarak uzlaşmacı ama ödünsüz tutumuyla bu ülkede pek çok şeyi değiştirdi. Hatta ölümü bile çok şey öğretti bize. Hiçbir çevrenin, hiçbir iktidar odağının hoşuna gitmeye, gözüne girmeye çalışmadan, doğru bildiklerini söyleyip inandıklarını savundu. Onun ve benzerlerinin verdiği mücadele, onların ölümleriyle birlikte kesintiye uğrayacak bir mücadele değildir. Burada ve meydanlarda toplanan kalabalıklar da zaten bunu gösteriyor.

Bu coğrafyanın halkları düzayak yapılmış çözümlemeler, üstünkörü saptamalarla ışıklandırılamayacak kadar karmaşık, çok katmanlı bir geçmişten, tarihin labirentinde kaybolmuş pek çok hikâyenin içinden geçip geliyor. Bu nedenle Hrant Dink de, Ermeni sorununun çözümü için yeni bir dil ve her iki tarafın da ezberlerinin dışına çıkan yeni bir yaklaşım gerektiğini düşünüyordu. Bu topraklarda yaşayan insanların bu konuyu her yönüyle konuşarak, birbirlerini tanıyarak, birbirlerinin hikâyelerini dinleyerek, birbirlerinin acılarını anlayarak, birbirlerine değerek, dokunarak, zamanla bu sorunu barışçıl bir çözüme kavuşturabileceğine inanıyordu. Her iki topluluğun da hatıraları ve hafızaları arasında bir diyalog kurulması gerektiğine inanıyordu. Böylelikle resmi hafızaların yerini artık sivil hafızaların alacağını ümit ediyordu. Ermeni sorununu, emperyal güçlerin uluslararası masalarda Türkiye’ye karşı elinde tuttuğu bir koz olmaktan çıkaracak olan şeyin, halkların kendi arasında geliştireceği bu diyalog zemini olacağına inanıyordu. Bu yüzden Hrant Dink’in bu konuyla ilgili rüyalarından biri, iki halkın birbiriyle kaynaşmasını sağlayacak Ermenistan-Türkiye sınır kapısının açılmasıydı. Dostlar, arkadaşlar, ölülerimizin sadece hatıralarına değil, rüyalarına da sahip çıkmamız gerekir. İşte bugün o kapının açılması, pek çok şeyin kapısının da açılması demek olacaktır. O kapının açılması, yüzyıldır Ararat dağının doruğuna çöken sisin dağılması olacaktır. O kapının açılması 2015 yılına çok yakışacaktır.

Dostlar, arkadaşlar, çoğunuzun bildiği gibi bu topraklarda her inkârın ardında yakın ya da uzak tarihli toplu mezarlar yatar. Hrant Dink’in öldürülüşünün sekizinci yılı, gene bildiğiniz gibi aynı zamanda 1915 Ermeni soykırımının yüzüncü yılıdır. Ermeni soykırımının reddi, inkârı Türkiye’nin yüzyıllık yalnızlığıdır. Tarihte, hafızada, akılda, vicdanda ve dünyadaki yalnızlığıdır. Türkiye’nin bu yüzyıllık yalnızlığı artık son bulmalıdır. Bu ülke geçmişin hayaletlerinden korkmayarak tarihiyle yüzleşmeli, geçmişte yaşananlara ilişkin sorumluluklarını üstlenmeli ve bu karanlık mirasın kahredici ağırlığından kurtulmalıdır. Bunu, dünyanın azarlayan bakışları ya da başkalarının onayları için değil, kendisi için istemelidir. Geçmişten günümüze işlenen bunca cinayetin seyircisi bir toplum olmaktan kurtulmanın bir yolu da budur. Çünkü biliyoruz ki, mücadele edilmesi gereken halklar, uluslar değil, zihniyetlerdir. Uzun bir süredir bu ülkede sistemli olarak ve giderek tırmanan bir biçimde toplumsal kutuplaşmalar yaratılıyor, düşmanlıklar körükleniyor, bizzat devleti yönetenler şiddet amigoluğu yapıyor. Oluşturulan bu alacakaranlık kuşağını andıran siyasal iklimle, Türkiye adeta adım adım Enver Paşalarla, Talat Paşalarla gecikmiş randevusuna sürükleniyor. “Edirne’den Ardahan’a bölünmez,” dedikleri vatan, Susurluk’tan Roboski’ye parça parça edildi, ediliyor.

İşte bu yüzden biz Hrant için, adalet için sekiz yıldır haykıranlar artık demokrasinin karikatürünü değil, kendisini istiyoruz. Acilen demokrasi ve koşulsuz ifade özgürlüğü istiyoruz. Kapalı kapılar ardında tezgâhlanan karanlık oyunların göstermelik demokrasisini değil, günışığı demokrasisi istiyoruz. Laiklikten ödün vermemiş bir demokrasi istiyoruz. Kimsenin kimsenin kanına, canına susamadığı bir toplumda, kurban almadan ve kurban vermeden yaşamak istiyoruz. Hemen her gün bir kadın cinayetinin işlenmediği, transların, eşcinsellerin öldürülmediği, çocukların devlet kurşunlarıyla katledilmediği bir ülkede yaşamak istiyoruz. Etnik, kültürel, dinsel, cinsel her çeşit ayrımcılığın ortadan kalktığı, kimsenin kimsenin yaşam biçimine, diline, dinine, mezhebine, inancına ya da inançsızlığına karışmadığı, herkesin eşit haklara sahip yurttaşlar olduğu, demokratik olgunluğa erişmiş bir toplumda barış, kardeşlik ve dayanışma içinde yaşamak istiyoruz. Ağaca, suya, parka, koruya, ormana, herkesin ve her canlının yaşam hakkına saygılı çok dilli, çokkültürlü, çok renkli bir toplum olarak yaşamak istiyoruz. Vesayet biçimlerinin tümüne kayıtsız şartsız karşı çıkıyor, 12 Martların, 12 Eylüllerin apoletleriyle ılımlı kindarlık, kravat takmış yobazlık arasında seçim yapmak istemiyoruz.

Bugün burada basın özgürlüğünü savunmak için “Je suis Charlie Hebdo” diyorsak, kimilerinden farklı olarak 1994’te Istanbul’da “Özgür Ülke” gazetesi bombalandığında sokaklara çıkmış olmanın gönül rahatlığıyla diyoruz.

Arkadaşlar, Hrant Dink’in ölümüyle bu ülke sadece kıymetli bir evladını kaybetmedi, aynı zamanda önemli bir gazetecisini de kaybetti. Gazetecilik mesleğinin çok büyük ölçüde haysiyet kaybına uğradığı böyle bir dönemde, onun ve onun gibi gazetecilerin yokluğu daha çok hissediliyor. Sırf bunun için bile, Hrant Dink’in dördüncü çocuğu olan “Agos” gazetesine, onun emanetine de sahip çıkmamız gerekiyor.

Dilerim, Hrant Dink ve benzerlerinin uğruna öldükleri doğrular, çok uzak olmayan bir gelecekte, günışığı görmüş bir demokraside, barış içinde bir arada yaşayan bir toplumda gündelik hayatın sözü bile edilmeye değmeyecek sıradan gerçekleri olur!

Gene dilerim, yakın bir gelecekte adalet yerini bulur, sonraki yıllarda burada toplanacak olanlar, hâlâ sonuçlanmamış bir hak ve adalet arayışı için değil, sadece Hrant’ı ve hatıralarını yâd etmek için bir araya gelirler.

Sözlerimi sonlandırırken, Dink ailesini muhabbetle kucaklar, hepinizi yeniden sevgi ve saygıyla selamlarım.

 

Yunanistan : SYRIZA seçimlere yeşillenmiş giriyor

yunanistan- Syriza - yeşillerYunanistan 25 Ocak’ta  Yunanistan parlamento seçimleri için sandık başına gidiyor. Anketlerde Çipras (Tsipras)’ın başkanlığını yaptığı radikal sol parti SYRİZA en yakın rakibi muhafazakar Yeni Demokrasi’nin %4-5 puan önünde görünüyor.

Geleneksel olarak Yeni Demokrasi ve  sosyal demokrat PASOK  egemenliğinde geçen  Yunanistan seçim sistemi bu sefer bir çok sürpriz getirmeye hazır.

Kamuoyu araştırmaları iktidar ortağı PASOK’un barajı geçmesini bile şüpheli görüyor. Geçen seçimlere göre oy kaybeden faşist Altın Şafak Partisinin baraj sorunu bulunmuyor. Eski başbakanlardan ve PASOK liderlerinden Papandreu ise kurduğu yeni partiyle seçimlere hazırlanıyor.

Yunanistan’da seçim barajı %3. Bir çok parti barajı geçmek için zorlanırken seçimin kaderi büyük ölçüde bu partilerin barajı geçip geçmemelerine bağlı olarak şekillenecek.

Yunanistan seçim sistemi birinci gelen partiye büyük avantaj sağlayarak ilave 50 sandalye ile ödüllendiriyor.

Birinci parti olmak ve tek başına çoğunluğu sağlayabilmek için baş döndürücü işbirliği trafiği yaşanan süreçte SYRİZA-Ekolojist Yeşiller (Yunanistan Yeşiller Partisi) işbirliği kararı aldılar. Karar Yunanistan Ekolojist Yeşiller Partisinin 4 Ocak’ta yapılan kongresinde %60’lık bir çoğunluk kararıyla alındı.

300 sandalyelik meclis için SYRİZA 420 adayla yarışacak. Yeşiller’e ayrılan kontenjan 21 aday ve bunların 4-5’inin seçilebilecek durumda olduğu belirtiliyor.

Ekolojist Yeşiller Partisinin Kasım ayında deklare ettiği ve “Yeşil Çizgilerimiz” olarak belirlediği 22 maddelik protokol Syriza tarafından kabul edildi. Yeşillerle Syriza arasındaki işbirliğinin temelini oluşturan 22 maddelik protokolu aşağıda bulabilirsiniz.

Ülke için (Avrupa-çapındaki Yeşil Yeni Düzen ile uyumlu) yeni, uygulanabilir, ekolojik bir üretim modeline uygun sabit ekolojik duruş, SYRIZA ile ortak seçim adımlarının temelini oluşturan anlaşmadır. 

Yeşil yönelimli bir Sol hükümeti için

Ana ilkelerimiz aşağıdaki konuların güvencesini sağlayacaktır:

1.Müştereklerin korunması (su, hava, kıyılar, ormanlar, sulak alanlar, serbest şehir alanları, tarihi miras, sağlık, vs.), bunlara serbest erişim ve geleceğe sürdürülebilir şekilde intikalleri,
2.Fosil yakıtlardan uzaklaşan, yenilenebilir enerjiler ve enerji tasarrufunu destekleyen bir enerji modeli,
3.Tarım sektörünün organik ve kaliteli tarım vurgusu ile yeniden yapılandırılması,
4.Turizm modelinin değiştirilmesi (niteliksel ve alternatif yaklaşım, doğa koruma ve doğal alanları yeşertme çabalarıyla uyumlu biçimde),
5.İnşaat sektörünün konutların enerji verimliliğine ve biyoklimatik mimariye dönüşümü,
6.Madencilik sektörünün katı güvenlik ve çevre koruma yönetmelikleriyle sadece yeraltı madenciliğine dönüşümü,
7.Ulaşım sektöründe vurguyu demiryollarına yönelik değiştirmek,
8.Atık idaresini ‘azalt, yeniden kullan, geri dönüştür’ şekline çevirmek,
9.Yolsuzluk, adam kayırma, ve patronaj devleti anlayışına karşı değişiklikler,
10.Yapısal değişiklikler (seçim sisteminde basit orantısal temsil, yerel referandumlar, kilise-devlet ayrımı),
11.Toplumsal dayanışmayı ve sosyal ve dayanışma ekonomisi modellerini destekleyen politikalar uygulamak,
12.Kamu mallarının sağlıklı idaresi (enerji, su, ulaşım ağları),
13.Ekonomik tasfiye ve dönüşüm için bir ön şart olarak insan yapımı ve doğal çevrenin korunması (orman ve arsa tapu kadastrosunun tamamlanması, sulak alan haritalandırılmasının tamamlanması, ve entegre kıyı bölge idaresi),
14.Vergi kaçakçılığını, yeraltı ekonomisini, tekrar ve tekrar vergi toplama hamlelerini önleyecek, ve varlığın yeniden dağıtımını, ekonominin sürdürülebilir bir yöne çarkını sağlayacak adil ve uzun vadeli bir vergi sistemi,
15.Kamu sektörünün ve memuriyetin, devletlüler ve hizmetliler şeklinde ayrımlardansa, uygulamaları geliştirme, liyakat, ve etraflı kalite odaklı bir şekilde gözden geçirilmesi,
16.Tüm üye devletler için akların ekonomik ve siyasi eşitliğini güvenceye alacak ve kaynakların zayıf ekonomilere karşı güçlülere gitmesini durduracak şekilde radikal değişikliklerle AB’nin ve AB’nin entegrasyonunun demokratikleştirilmesi, ve Yunanistan’ın jeopolitik haritadaki yerini, karşılıklı saygılı bir arada yaşamayı ve ciddi çapta silahsızlanmayı temin eder şekilde yeniden tanımlama,
17.Ada bölgelerinin ana kara bölgeleri ile eşit muamelesinin temini,
18.Çölleşme süreci ile başa çıkma,
19.Geniş kamu alanlarının turizm için tesisi, dev rüzgâr ve güneş tesisleri gibi büyük özelleştirme projelerinin reddi,
20.Küçük ve büyük sulak alanların, kuşların küresel göç yolları ile ilişkili adaların korunması,
21.Kıyısal balıkçılık alanları politikalarının desteklenmesi,
22.Yerel sakinlerin her konuda tam bilgilendirilmelerinin sağlanması.

 

Yeşil Gazete

( 22 maddenin çevirisi için Alidost Numan ve Kostas Loukeris’e teşekkür ederiz.

Hrant Dink cinayeti şüphelisi Cizre Emniyet Müdürü teslim oldu

Dink soruşturmasında hakkında yakalama kararı bulunan Cizre İlçe Emniyet Müdürü Ercan Demir Ankara’da teslim oldu.

17...

Radikal’den İsmail Saymaz’ın haberine göre Demir, tutuklama işlemi için şu an İstanbul’a getiriliyor. Habere göre Demir, hakkında yakalama kararı çıkarıldığı 16 Ocak’ta Cizre’deki görevinden alındı ve eski görevi olan Bilgi Teknolojileri Daire Başkanlığı’na geri gönderildi.

Ercan Demir hakkında Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in öldürülmesine ilişkin soruşturma kapsamında yakalama kararı verilmiş, cinayetin işlendiği dönem Trabzon Emniyeti İstihbarat Şubesi’nde amir olan Demir’in Cizre Emniyet Müdürlüğü’ne getirilmesi tepki çekmişti.

(Radikal)

AkSaray’da bakanlar kurulu

Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı sıfatıyla bugün ilk kez Bakanlar Kurulu toplantısına başkanlık ediyor. Toplantı saat 11.00’de başladı. Kritik toplantı daha önce Milli Güvenlik Kurulu’nun gerçekleştirildiği salonda yapılıyor. Toplantının yapıldığı salonaAtatürk portresinin asıldığı görüldü. Aynı salonda yapılan MGK toplantısı sırasında Atatürk portresinin olmaması tartışma konusu olmuştu.

15...

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kabineye, değişen Cumhurbaşkanlığı teşkilat yapısı ve çalışma biçimini anlatması bekleniyor.

Cumhurbaşkanlığı’nda, yatırımları izleme, dış ilişkiler, güvenlik başkanlıklarının da aralarında  bulunduğu 12 yeni başkanlık oluşturulmuştu.

Gündemdeki kritik konular da toplantıda ele alınacak. ‘Paralel Yapı’yla mücadele, çözüm sürecinde gelinen son durum ve dış politika başlıklarının masaya yatırılması bekleniyor. Devam eden projeler ve yatırımlar da gündem maddeleri arasında.

Toplantının ardından, Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç bir açıklama yapacak.

(T24)

Akkuyu’da ihaleye 9 teklif

Akkuyu Nükleer Güç Santrali için deniz hidroteknik yapılarının ‘anahtar teslimi’ projelendirilmesi ve inşası ihalesine 9 firma teklif verdi.

14...

Akkuyu Nükleer AŞ’den yapılan yazılı açıklamaya göre, ihale komisyonu gelen teklifleri 16 Ocak 2015 tarihinden itibaren değerlendirmeye başladı.

Teklifler değerlendirildikten sonra ihaleyi kazanan firma en geç 15 Şubat 2015 tarihine kadar belirlenecek.

İhaleye teklif veren firmalar şu şekilde: 

-Özaltın İnşaat

– Tekfen İnşaat ve Tesisat AŞ

– STFA –  Makyol – Rönesans Konsorsiyumu

– Nurol İnşaat ve Ticaret

– Limak İnşaat Sanayi ve Ticaret AŞ

– Cengiz İnşaat Sanayi ve Ticaret AŞ

– Kolin İnşaat Turizm Sanayi ve Ticaret AŞ

– IC İçtaş İnşaat Sanayi ve Ticaret

– Doğuş İnşaat ve Ticaret AŞ

(Dünya)

Batman yerel gazetesinden, “Manşetten yemek tarifi” protestosu

Batman’da kamu kurumlarındaki aksaklıkları gündeme getiren ve bu nedenle sürekli gelen baskı ve davalar nedeniyle zor günler geçiren Yön Gazetesi, basın tarihinin en ilginç protestolarından birine imza atıyor. Yön’de artık kamu kurumu aksaklıklarına dair manşetler yok, 22 Aralık’tan itibaren gazete yemek tarifi manşetleriyle çıkıyor.

13 Batman_Yön....

Yayın hayatına 1 Eylül 2013’te başlayan ve günlük olarak yayımlanan gazete, son 1 aydır manşetine yemek tariflerini taşımaya başladı. Milliyet’ten Arif Balkan’ın haberine göre her gün bir yemek tarifiyle çıkan gazete, bu yöntemle okurlarının da ilgisini çekti.

Kol Böreğinden Mumbar Dolmasına

Fikrin mimarı ise gazetenin yazı işleri müdürü Ferit Tunç. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu olan ve doktorası süren Tunç, hepsi belgeli olmasına rağmen haberlerine yönelik açılan davalardan yıldıkları için böyle bir yayıncılığa yöneldiklerini söyledi. Bugüne kadar, kol böreği, babuko, züveydiz, mumbar dolması, vali kebabı ve vezir parmağı gibi yemek tariflerini manşet yaptıklarını belirten Tunç, okurların ilk başta yaptıkları yayına anlam veremediğini belirtti.

Tunç, 500 tirajlı gazetelerinin protestodan sonra tiraj kaybetmediğini de belirterek şunları söyledi: “15 aylık yayın hayatında gazetemize açılan 40’a yakın dava bulunuyor. Bunların sonuçlanan 16’sının tamamında mahkeme bizi haklı buldu. Baskı ve davalara dayanamayınca benim de aklıma gazeteyi yemek tariflerinden manşetlerle çıkarmak geldi. Yemeyi çok seviyorlar biz de o yüzden yemek tarifleri veriyoruz. Böylelikle davaları ve baskıları protesto ediyoruz. Protesto kararı aldığımız ilk gün kimse bir anlam veremedi ama daha sonra anlaşıldı. Okuyucumuz gazetesine eskisinden daha fazla sahip çıkıyor. Protestomuzu özgür bir yerel basın oluşana kadar sürdüreceğiz.”

(Milliyet, Toplumsol.org)

Romanya’dan Brüksel’e siyanür ve fracking*e hayır

This Changes Everything.org‘da Nick Meynen imzası ile yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Filiz İnceoğlu‘nun çevirisi ile sunuyoruz

* * *

Alexandru Popescu 30 Ağustos’da Romanya’da doğduğu yer olan Ploieşti’den yürüyerek ayrıldığında 84 yaşındaki babası oğlunun deli olduğunu düşündü. 46 yaşındaki bu antika meraklısı, daha önceleri de şehrin dışında bir arazide organik sebzeler yetiştirmek ya da siyanürle zehirlenen altın madenleri için mücadele veren aktivistlere destek olmak gibi tuhaf şeyler yapmıştı. Ancak son projesi babasının asla idrak edemeyeceği bir şeydi. 5 Kasım günü, üzerinde “Siyanüre ve Fracking’e Hayır” yazılı bir tişörtle, dizleri şiş ve ayak tırnaklarından bazıları eksik bir şekilde Brüksel’e vardı. Bu mesajı AB politikacılarına iletmek için 2.900 km yürümüştü ve bu yolculuğun sonunda babası oğluyla son derece gurur duyuyordu.

Alexandru Popescu
Alexandru Popescu

Alexandru’nun hikayesi çok daha büyük bir hikayenin; kontrolsüz bir şekilde dünya çapında yayılan fosil yakıt ve mineral çıkarılmasına karşı gösterilen pasif direnişin sadece bir parçası. Bu direnişin büyük bir kısmı, EJOLT tarafından oluşturulan, ekolojik çatışmaları analiz edip listeleyen bir araştırma projesi olan dünya çevresel adalet atlası ile belgelendirildi.

Kazanımlar: Fransa, Bulgaristan ve New York

Doğrudan eylem gerçekleştiren hareketler, Fransa ve Bulgaristan’da ve son olarak New York’da fracking*’in (* Kaya Gazı çıkarılmasını sağlamak için kayaları hidrolik ile kırma işlemi) yasaklanmasını sağladılar. Diğer birçok yerde, sondajlamayı ötelediler ve direniş şimdi Avrupa üzerinde de yayılmaya devam ediyor. Ancak şimdilerde Avrupa tarihinde çevre yasasına karşı en büyük saldırı olarak nitelendirilebilecek endüstriyel lobi grubu Business Europe’ın istek listesinden kopyala yapıştır yapan yeni Avrupa Komisyonu ile hararet gittikçe artıyor.

Kısa bir zaman önce Brüksel’de Popescu ile konuştum. 

Seni Brüksel’e kadar 2900 km yürümeye iten şey nedir?

Romanya Savunma Bakanlığı’nda üç sene çalıştım; normalde bu tarz şeylerden kolay kolay etkilenmem ama yerel toplulukların, Chevron’un Ekim 2013’den beri kaya gazı araştırma planlarına şiddetle karşı durdukları Pungesti’nin köyünde tanık olduklarımdan çok etkilendim. Chevron sahte bir imajla halk desteği görünümü yaratmaya çalıştı ama fracking hakkında bilgi sahibi olan bölge halkı barışçıl bir direniş kampı başlattı.

Aralık ayı başlarında, çevik kuvvetin gece yarısı kamp alanına saldırdığını Facebook’tan öğrendim. Birdenbire, sanki Pungesti artık AB’de değilmiş gibi, polis Chevron’un özel koruması gibi davranmaya başlamıştı. Köy kuşatılmıştı ve köye giriş bile yasa dışı hale gelmişti; ama ben bir yolunu bulmuştum.

Toplulukla konuşup, durumun ciddiyetini fark edince, açlık grevine girmeye karar verdim. Bükreş Üniversitesi’nin meydanına gittim ve orada kışın açık havada, -20˚C’yi bulan soğuklarda 22 gün kaldım. İki hafta sonra bana birçok kişi katıldı.

 

Seyahatin boyunca ne tür zorluklarla karşılaştın?

Ayak tırnaklarımdan bazılarını kaybettim, bileğimi burktum ve dizlerim ağrıdı. Ama benim yaşadıklarımın bir önemi yok –önemli olan vermek istediğim mesaj. Romanya’da fracking’e karşı direnen insanlar acı çekiyorlar. Pungesti’de protesto ettikleri için insanlar cezalandırıldı ve gözaltına alındı. Çocukları travma yaşadı ve okula gidemediler. Anne babaları çiftliklerde hayvanlarını besleyemedi. Zehirlenecek olan onların suları. Bu yolda yalnız yürüdüm ama bu insanları hep kalbimde taşıdım, o nedenle tam olarak yalnız sayılmazdım. Gazyer Frackman olarak tanınan Britanyalı aktivist Geza Tarjanyi’nin de aynı amaç için yürüdüğünü öğrenmek beni motive etti. David Cameron’a, 205 Britanyalı grup adına fracking için erteleme talep eden bir mektup yazdı ve Brüksel’de bana katıldı.

 

Brüksel’de seni kim dinledi?

Hollanda, Fransa, İspanya, İtalya, Almanya ve diğer ülkelerde yaşayan Romanyalılar ile harika bir toplantıya katıldım –katılımcıların hepsi ya fracking karşıtı gruplardı ya da şimdilerde siyanürlü altın madeni tehdidi altındaki 200 yıllık bir köyün korunması için mücadele veren Rosia Montana’yı Kurtar hareketinin üyesiydi. Avrupa Parlamentosu’ndan gelen ve bizi tebrik edip cesaretlendiren 3 üyenin yer aldığı bir toplantıya 20 kişilik bir delegasyon grubu ile katıldık.

Yeşiller / Avrupa Özgür İttifakı grubu toplantının kısa bir videosunu yaptı ve Gazyer Frackman ile benim seyahatimin, Avrupa’daki şist gazına karşı gitgide büyüyen hareketin iki temsili olduğumuzu söyledi. Avrupa Birleşik Solu / Nordik Yeşil Sol İttifakı’ndan Avrupa Parlamento Üyesi Stefan Eck, Parlamento’nun çevre komitesinde Avrupa’da bir fracking yasağı konusunda çağrıda bulunma sözü verdi.

Brüksel medyası tarafından görmezden gelindik. Buna karşın, karşıt gruplar tarafından takibe alındığımızı çok iyi biliyorduk. Organizasyonumuz hakkında bir yazı yazmışlardı.

 

Romanya’da şu an durum nasıl?

Romanya’da, dört yayınevi, ülkenin en büyük gazetesi de dahil olmak üzere benim seyahatimi ve mesajımı Avrupa’ya duyurdu; ancak bu durum orada büyük bir politik tartışma yaratmadı. Chevron’un keşif sondajları artık sona erdi (ve Pungesti sonuçları beklemekte), ama arayışları bitmedi. Ülkemizin topraklarının neredeyse %70’i petrol ve gaz şirketlerine kiralandı.

Ben Brüksel’e Romanya’nın bir sorununu çözmek için yürümedim. Fracking ve siyanür madenciliği konusunda Avrupa çapında bir yasağa ihtiyacımız var ve bunu elde etmek için bir hareket oluşturuyoruz.

fracking: Kaya Gazı çıkarılmasını sağlamak için kayaları hidrolik ile kırma işlemi

 

Yazının İngilizce Orjinali

Yazar: Nick Meynen

Yeşil Gazete için çeviren: Filiz İnceoğlu

(Yeşil Gazete, This Changes Everything)