Ana Sayfa Blog Sayfa 3739

Gençlik Örgütleri Forumu (GÖF) dernekleşti

Türkiye’de gençlerin hakları, sorunları ve ihtiyaçları doğrultusunda bir gençlik politika alt yapısının oluşumuna katkı sağlamak ve gençlik politikalarının belirlenmesinde etkin bir paydaş olmak hedefiyle yola çıkan 28 gençlik örgütü adına, tüzel kişiliği bulunan 26 gençlik örgütü temsilcisi “Gençlik Örgütleri Forumu Derneği”ni (GÖF) 29 Ocak 2015 tarihi itibari ile resmi olarak kurdu.

26gençlik örgütleri forumu...
Gençlik Örgütleri Forumu Derneği’nin kurucu yönetim kurulu toplu halde

Türkiye’de; evrensel hak ve özgürlükler temelinde, bağımsız, sivil, demokratik, katılımcı, çoğulcu, şeffaf, cinsiyet eşitliğine dayanan ve ekolojik sürdürülebilirliğe önem veren bir gençlik politikasına ihtiyaç olduğunun altını bir kez daha çizen temsilciler atılan adımın önemli olduğunu ifade ettiler.

Geçici yönetim kurulu olarak demokratik yollarla seçilen kurumların temsilcisi olan gençler, 28-29 Ocak 2015 tarihinde Ankara’da bir araya geldiler; hem gerekli belgeleri Dernekler Masası’na teslim ederek derneğin resmi kuruluşunu gerçekleştirdiler, hem de Gençlik ve Spor Bakanlığı, Ulusal Ajans, Mesleki yeterlilik Kurumu, TACSO, STGM ve Sivil Düşün’ü ziyaret ederek bazı görüşmeler gerçekleştirdiler.

İstanbul Genç Adımlar Derneği’nden Genar Ersoy, Geçici Yönetim Kurulu Başkanı oldu.

GÖF (Gençlik Örgütleri Forumu) dernekleşmesinin ardından kurucu başkan Genar Ersoy (sol başta) ve yönetim kurulu üyelerinin bir kısmı ile ziyaretlerde bulundu
GÖF (Gençlik Örgütleri Forumu) dernekleşmesinin ardından kurucu başkan Genar Ersoy (sol başta) ve yönetim kurulu üyelerinin bir kısmı ile ziyaretlerde bulundu

Geçici Yönetim Kurulu’nun yaptığı ilk toplantının ardından açıklama yapan Genar Ersoy,  “Gençlik Örgütleri Forumu olarak, katılımcı ve demokratik bir gençlik politikası oluşumuna katkı sağlamak ve gençlerin katılımı önündeki engelleri ortadan kaldırmak en önemli hedefimiz” dedi.

Gençlik Örgütleri Forumu’na katılımın artmasının önemine de dikkat çeken Ersoy, gençlik alanında çalışan dernekler ve vakıflarla birlikte, öğrenci topluluklarını ve gençlik platformlarını da 17-18 Mart 2015 tarihlerinde düzenlenecek Gençlik Örgütleri Forumu’nun birinci olağan genel kuruluna katılmaya davet etti.

Gençlik Örgütleri Forumu’nun kurucu üyeleri 

AEGEE-Ankara

Adana Genç Engelliler Gençlik ve Spor Kulübü

Büyük Gençlik Hareketi

Çanakkale Koza Gençlik Derneği

Doğal Yaşam Derneği

e-gençlik Derneği

Engelli Hakları ve Engelsiz Gelecek Derneği

Eski Avrupa Gönüllü Hizmeti Gönüllüleri Gençlik Derneği

GençEv

Gençlik Servisleri Merkezi Derneği

GENÇTUR

İstanbul Genç Adımlar Derneği

Kadın ve Genç Girişim Merkezi Derneği

Lykia İzcilikVe Doğa Sporları Kulübü Derneği

Mardin Gençlik ve Kültür Derneği

Martı Derneği

O2 Turizm ve Gençlik Derneği

Roman Gençlik Derneği

Rönesans Enstitüsü Derneği

SEKDER

TAŞEV Eğitim Kültür ve Gençlik Derneği

Toplum Gönüllüleri Vakfı

Toplum Temelli Psikososyal Destek ve Araştırma Derneği

Türkiye Gençlik Birliği Derneği

Uçarlı Gençlik Derneği

Yaygın Eğitim Merkezi Derneği

Yinfo

Youth Agenda Derneği

 

Haber: Büşra Güder

(Yeşil Gazete)

Muhafazakârlık hayata meydan okunacak yer değildir! – Engin Öncüoğlu

Dün kahkahalar yükseliyorken evinizden,

Bendim geçen, ey sevgili, sandalla denizden!

Yahya Kemal[1]

Meşhur Patek Philippe saatlerinin çok güzel bir sloganı vardır. Mealen şöyle der “Bir Patek’in asla sahibi olamaz, ancak sonraki nesiller için emanetçisi olabilirsiniz”. Hani makul bir fiyatı olsa almak isterim. Benim de bir kızım, bir oğlum var. Onları hayata hazırlamak, iyi bir ahlâkla yetiştirmek kadar önemli. Bu gayeyi hem bana, hem de onlara hatırlatacak bir nesne olsa; gerçekten; ona paha biçilebilir mi?

Rahmetli Ulus Baker, “Muhafazakâr Kisve”[1] makalesinde “aile” üzerinden çok mükemmel bir tarif yapar “Modern dünyada muhafazakâr, geçmişin değerlerini üstlenen biri değil, aksine şu anda kendisinin sahip olduğu, içinde yaşadığı değerleri gelecek kuşaklara dayatan biridir. Oğullarının ve kızlarının kendi bildiği değerlere göre yaşamalarını isteyen birinin halidir muhafazakârlık.” der.

Ben de çocuklarımın yerlerine, yurtlarına yabancı olmalarını istemem. Fakat dünyanın merkezinde yaşadıkları sanrısı ile bir ömür tüketmelerinden de korkarım. Oysa -kanımca- bizim muhafazakârlığımızın özeti bu sanrıdır! Bu sebeple, tarikat erbabında engin gönlü, tarihperestimizde cihanşümul bir kültür tasavvuru, esnafımızda ahî adabını, köy tereyağında o halis kokuyu, ulusalcımızda grameri, solcumuzda espriyi, şehrimizde tarihi, hukukçularımızda izanı, polisimizde Nubar Terziyan babacanlığını, patronumuzda “terimiz kurumadan” emeğimizin karşılığını falan hep beyhude ararız. Nedîm’in dediği gibi: Yok be şehr içre senin vasfettiğin dilber Nedîm / Bir perî-sûret görünmüş bir hayâl olmuş sana. Hâl bu olunca içinde yaşadığımız mutsuzluk, köksüzlük, çatışma ve taassup “muhafazakârlık” adıyla hepimize dayatılıyor.

Lafı sonra evirir çeviririz; önce ağzımızdaki şu baklayı bir kenara koyalım.

İşte bu sebepten bizim muhafazakârlarımız, babası ile birlikte kahvaltı yaptığı Kaymakçı Pando’yu, Tarzan filmleri seyrettiği Emek Sineması, dedesi ile bayram sabahı gölgesinde namaz kıldığı Fatih Camii Avlusundaki ağaçları veya dallarına salıncak kurduğu Validebağ Koru’sunu “muhafaza” etmektense; gider bilmem kaç yüz yıl öncesinin hayalini çarpıtıp, cilalayıp, ihyaya gayret eder. Saraylar otele, kışlalar alışveriş merkezlerine, vaktinde “tüm dünyayı titretmiş” cengâverler avantür filmlerin takma bıyıklı figüranlarına tevil olur! Muhafazakârlık ifadesini ziyadesi ile nutuklarda, hamasette, zapturapt denemelerinde, vıdı vıdı etmekte, hakir görmekte, anlayışsızlıkta bulur. 30 sene öncesi ile bağ kuramayan nesillerin, yüzyıllar öncesine hayran olması beklenir.

Çıta zaten hep vasatın altındadır; arşiv binasından çirkin bir otel peyda eder sonra geçer kara tahtanın önüne, ilkokul öğrencilerine (“Biz ümmî bir milletiz, ne yazı ne hesap biliriz” [2] hadisini ikrar edercesine.) Eski Türkçe “Sağlık için süt için.” yazarız! Hem de merhum Hamid Aytaç’a elindeki kalemi kırdırıp, F klavyeye geçirtecek bir hatla. Kürtaj meselesi tartışılırken televizyon ekranlarında, kadınların yüzüne bakamayan malumatfuruş bir müverrih “Osmanlı’da iskat-ı cenin memnu idi, nokta!” diye beşeri ilimlerin cümlesine rahmet okutacak bir fikir serdeder. Bir başkası dudaktan öpmenin yeni bir icat ve gelenek dışı, devlet ise “yol”un medeniyet olduğu iddiasındadır. Merhum Yahya Kemal’den çok daha muhafazakâr olanı kadınlara kahkahayı yakıştıramaz. Kulların nefsini terbiyeye soyunmuş (créme de la créme) bir başkası ise internet kullanan kadınları “hafiflikle” itham eder.

Tüm bu örnek ve uygulamaların “mevcut yapıya hayat veren geleneksel değer ve normları koruma taraftarlığı”[3] ile herhangi bir alakası olduğunu söyleyebilir miyiz? Günümüzde muhafazakârlık gerçeğe pamuk ipliği ile bağlıdır. Çok samimiyetle ifade etmek isterim ki; derin bir yeis içindeyim. Zira “Onlardan ayrılış bana her an üzüntüdür…”[4]. Ben geleneklerin, tarihin, coğrafyanın ilhamına inanan bir insanım; tüm bu unsurlar daha geniş ufuklara bakabilecek bir zemin, daha farklı insanlarla konuşabilecek bir lisan veya merak hassasını her daim canlı tutacak tevazua da sebep olabilir.

İran’da beni ağırlayan dostlar “Siz Türklerin misafirperver olduğunuza dair bir vehmi var.” diye takıldıklarında; yemekten yorgun düşmüş olduğum halde, bildiğim yegâne Farsça dize ile mukabele etmiştim: “Dunyâ vefâ nedâred ey nûr-i her do dîde” [5]. Hafız’ın bu beyti her ahvale uygundur, vasisi Hafız olanın hüsnükabul görmeyeceği meclis olur mu? İster Acem olsun, ister Norveçli.

Metin Solmaz’ın dediği gibi “iyi niyet olduktan sonra, çocukların anlayacağı basitlikte ortaya konup, çözülemeyecek mesele yoktur.” Bizim muhafazakâr değerlerimiz ise olağanüstü varlıklar gibi ulaşılmaz ve komplekstir. Pragmatiktir, hepsinin biricik ve en önemli gayesi milli/ulusal kimliğe katkı sağlamaktır.
Bu sebeple, Nobel Edebiyat ödülü de alsanız; tek başına Türk Dil Kurumu’nun yükünü de sırtlansanız, emeğiniz beyhudedir.

Hani ezberci eğitime karşı çıkıyoruz ya; kanaatimce en büyük ezberlerden biri tarih, dil ve milli kimlik arasındaki ilişkidir.

Mesela Prof. Dr. Yılmaz Kurt şöyle diyor “Tarih bilinci kendi ailemizin, kendi köyümüzün tarihine ilgi duymakla başlar. Kendi ailesinin tarihini merak etmeyen milletinin tarihini hiç merak etmez. Bu merak olmayınca tarih bilimi can sıkıcı bir uğraş olur.”[6]. Elbette haksız değil; ama bu pragmatik denklemde Franz Taeschner, Oskar Rescher, Claude Cahen, Jean-Paul Roux, Nikolay Yorga, Iréne Mélikoff’u nereye koyacağız? Halil İnalcık kalibresinde bir tane de “Güney Amerika” uzmanımız olsa fena mı olurdu? Japon Tarihi denilince, Selçuk Esenbel ismine, İlber Ortaylı’ya olduğumuz kadar aşina olsaydık? Tüm dünyanın hayranlıkla okuduğu Goethe’den derviş meşrep bir kripto-müslüman damıtmaya kalkacağımıza, Yunus Emre’nin sesi olabilseydik. Kafka’nın Çekçe yazmadığı, James Joyce’un da İrlandaca’yı yetersiz bulduğu malûm. Victoria Rowe Holbrook divan edebiyatı çalışan Türklere nazaran daha şanslı olduğundan bahseder, zira o bu edebiyatın çok zor, anlaşılmaz olduğu vb. önyargılarla yetişmemiştir![7]

Eski Türkçe’nin ne esrarlı havalarla öğretildiğinden de bir tarih profesörü samimiyetle yakınmıştı. En nihayetinde Tarık Buğra’nın “Havuçlu Pilav”ı ile eğitime başladığın bir müfredattan bahsediyoruz! Hangi sırrı fâş edebilirsin, mübarek?

Mark Soileau anlatmıştı. Konya’yı gezdiren rehber “Malum Mevlana Belh şehrinde doğmuş, Konya’ya 25 yaşında yerleşmiş, neredeyse bütün eserlerini Farsça yazmıştır. Bu sebeple onun Farsî olduğunu iddia edenler olsa da; biz Türk olduğunu biliyoruz.” demiş. Konumuz Mevlana’nın menşei olmamakla beraber, muhafazakârlığımızın eyyamcılığı göstermesi hasebiyle, ben bu örneğin kıymetli olduğuna inanıyorum.

Başka türlü bir muhafazakârlık, benim istediğim. Ne böbürlenmeye benzer, ne de yalana. Burası gibi olmadığı da kesin! Barış Manço rahmetli de olmasa, “Bak biz de çocukken bunu çok severdik.” tarzı cümleler kuramayacağız evladımıza.

Kızım Mine boza sevmiyor. Ama ona Ulus İşhanı’ndaki Akman Bozacısı’ndan bahsediyorum. Ne sebeple hatırlamıyorum ama sık sık oraya uğradığımızı, benim de bozayı o zamanlar sevmediğimi ama sosisli sandviçle babama eşlik ettiğimi söylüyorum. O zaman aramızda bir diyalog kurulabiliyor. Mine Bozayı yine sevmiyor, ama bir hatırayı paylaşabiliyorum. Fakat Akman artık yok, o sosisli sandviçini yerken ben dedesi ile hangi masada oturduğumuzu veya emektar garsona kızımı takdim etme şansına sahip değilim. Onun yerine elimde “Yer’in Sesi: Ulus İşhanı’nın Söyledikleri” diye akademik bir araştırma var.[8]

Ama Ödemiş’e gittiğimde Dostol Kebap’a[9] uğramazsam huzursuz oluyorum. Zira dedemin asker arkadaşının lokantasını şimdi çocukları işletiyor. Dedemi hep güler yüzle karşılayan iki kardeşe kendimi hatırlattığımda, benzer bir tebessüm aydınlatıyor yüzlerini. Mutlu oluyorum.

Hijyen düşkünü arkadaşlarımı eğlendirmek istediğim zaman; ben üniversite çağındayken, dedemin kardeşinin beni götürdüğü nargile kahvesini anlatırım. Avurtları kurumuş, kısık gözleri içeri doğru çekilmiş, uzun ve tel tel kaşları, eğri büğrü kemikli parmakları ve enselerinde mendilleri, bir ellerinde marpuç, diğerinde çayları ile duman altı olmuş ihtiyar çiftçilere “Ankara’dan torunum geldi!” diye mütefahir takdimimi tasvire çalışırım. Küçücük mekânın sahibinin yağdan kararmış bir havlu ile sipsinin ucunu parlatmak için ovalayıp durması, kendini yaptığı bu işe çokça kaptırıp, arada tam da ucuna tükürüp ovalamaya devam etmesi, dinleyenleri eğlendirir. İçimden “Allah kerim” diyerek tüttürdüğüm nargile, arkadaşlarım için hikâyenin sonudur!

Sağ olsun, İsmet Dede bir sene sonra aynı mekâna gittiğimizde cebinden “plastik sipsi” çıkarıp göz kırpmıştı. Benim için gerçekten de duygulu bir andır. Çocuklarım büyüdüğünde bir kaçamak yapmak ve şimdi arkadaşlarımı güldürmek için anlattığım hikâyeyi; pahalı bir saati kollarına takar gibi onlara aktarmak isterim. Kahvecinin kaba da olsa, gösterdiği özeni; İsmet Dede’nin bir sene sonra beni müşkülde bırakmamak cebinde bir sipsi hazır etmesinin kıymetini bilsin isterim. İsterim ki, ileride konfor, temizlik veya rahatlarından taviz verdiklerinde ellerinde sadece para değil, ama bolca benzer anıları da olsun.

Hep yenilik peşinde koşmaktan yorulduklarında, aşinası olduğu işler, mekânlar, insanlar olsun. Tüm bu unsurları birbiri ile kaynaştırabilsin. Biriksin. Doğdukları şehirden ayrılırlarsa, annelerinin babalarının evi dışında gidecek, özleyecek onlara kendilerini hatırlatacak yerler, insanlar bulabilsinler.

Oysa muhafazakâr olduğu iddiasındaki Türkiye vatandaşları, kendi hayatlarının hamulesini muhafaza edemiyor. “Muhafazakârlık” diye insanları hoyrat mitlerin peşine takmaya gayret ediyor.

Başa dönelim, Türkiye muhafazakârlığını Patek Philippe saatinin sloganı üzerinden değerlendirelim. Eğer Zafer Çağlayan’ın hayal ettiği gibi Türkiye’de aynı kalibrede bir saat üretebilseydik, muhtemel sloganı şöyle olurdu: “Uzun vadede Dolar veya Avro’dan çok daha kârlı, taşıması kolay bir yatırım aracı sunuyoruz.”

Engin Göncüoğlu’nun bu yazısı www.uzuncorap.com

internet sitesinden alınmıştır.
[1] http://www.korotonomedya.net/kor/index.php?id=21,256,0,0,1,0
[2] İnnâ ümmetün ümmiyyetün lâ nektübü velâ nahsübü (el-Câmi’ü’s-Sahîh II, 33; Sahîhü Müslim, II, 147)
[3] Sosyal Bilimler Sözlüğü, Ömer Demir ve Mustafa Acar, Vadi Yayınları, 1997, Muhafazakârlık Maddesi)
[4] http://www.siir.gen.tr/siir/y/yahya_kemal_beyatli/atikvaldeden_inen_sokakta.htm
[5] ديده و هر نور ای ندارد وفا دنيا (Dünyanın vefası yok; iki gözümün nuru)
[6] http://www.adanamedya.com/soyagacimizi-nasil-cikarabiliriz-4587yy.htm
[7] http://www.iletisim.com.tr/kitap/askin-okunmaz-kiyilari/6793#.VOMpsPmsV8E
[8] http://www.idefix.com/kitap/yerin-sesi-ulus-ishani-nin-soyledikleri-didem-kilickiran/tanim.asp?sid=AG9RKGAB0S1SBSNUJE6P
[9] https://www.facebook.com/dostolkebap

Değişim umudu için HDP – Sevil Turan

Türkiye’nin geleceği için bir dönüm noktası olan seçimlere az bir vakit kalmışken tartışmalar ve eleştiriler, HDP’nin stratejik kararı üzerine yoğunlaştı. Seçimlere bağımsız adaylarla mı yoksa parti olarak mı gireceği kararı Türkiye’nin geleceği açısından şüphesiz ki büyük önem taşıyor.

Bu tartışmaların sadece bir tarafına bakacak olursak HDP’nin barajı aşamaması halinde mecliste AKP’nin otoriter bir başkanlık sistemini kuracak çoğunluğu oluşturma endişesi var. Bu endişenin temelinde özgürlüklerin ve demokrasinin hepten kaybedilme korkusu yatıyor. Ancak şimdiye kadar olan seçim deneyimlerinde ve meclis dışı demokrasi pratiklerinde de gördük ki, sistemin izin verdiği alanlar ve çizdiği sınırlar, demokrasi ve özgürlükleri daraltarak her geçen gün yeniden çiziliyor.  %10 barajı ile toplumun küçümsenmeyecek bir kısmı meclis dışında bırakılırken, bu kesimlerin taleplerine kulak tıkanıyor, yerel yönetimlerden ekonomi programına, sosyal haklardan doğa haklarına kadar bu taleplerin yer bulacağı tüm demokratik mekanizmaların önü kesiliyor.

HDP’nin oynadığı kilit rol de burada.  Türkiye demokrasisi ve özgürlükleri için endişe edenler bu durumun farkında. Ancak çok da farkında olunmayan ya da dile getirilmeyen kısım ise HDP’nin kendine biçilen rolü sınırlandırılmış alanlarda oynamak yerine Türkiye’nin demokratik geleceğine dair önemli bir söz vermesi. HDP sunduğu yeni yaşam çağrısı ile de bu iddiasını somut bir politik programa dayandırıyor.

Bu nedenle bu seçimlerde, demokrasi ve özgürlükler için kaygılananların, eşitlik ve adalet arayışında olanların, ayrımcılığa uğrayanların, bu toplumun demokratik ve barışçıl geleceği için umut besleyenlerin, ekoloji mücadelesi verenlerin, erkek şiddetiyle yaşamak zorunda bırakılan kadınların önünde eşsiz bir fırsat bulunuyor. HDP’nin parti olarak seçimlere girmesiyle oluşan bu fırsat üç açıdan cisimleşiyor.

·      Darbe anayasasının mirası seçim barajını aşarak anlamsızlaştırmak

12 Eylül rejiminin barajlarla yok etmeye çalıştıkları Kürt siyasi hareketi  Türkiye demokrat, özgürlükçü, eşitlikçi, ekolojist güçleriyle bir araya geldikçe ve birlikte hareket ettikçe, cuntacıların Türkiye toplumu için ürettikleri model her gün biraz daha anlamsızlaşıyor. Bu açıdan barajın aşılması seçim sonucunda Meclise girecek milletvekili sayısından çok daha önemlidir.

·      Mutlak başkanlık rejimi yerine, yetkilerin dağıtıldığı çoğulcu bir anayasa

Mutlak otoriterliğin garantisi olacak  Erdoğan tipi başkanlık sistemini meclisten geçirilmesini engellemek ve çoğulcu bir anayasa yapım süreci için güç oluşturmak.

·      Değişime şans ve düzen partilerine ders vermek

HDP, düzen partilerinden farklı olarak eşitlikler, özgürlükler ve demokrasi adına bir gelecek ve alternatif vadeden tek parti olarak gözüküyor. HDP’nin önerisi yönetimi tamamen bir merkezde toplamaya karşı gücü mümkün olduğunca yerellere dağıtan, istenen profile uymayan kimlikleri ayrımcı uygulamalara maruz bırakan tek tipleştirmeye karşı çoğulculuğu savunan yeni bir yaşam . HDP ekonomiden ekolojiye, eğitimden sosyal politikalara kadar tüm alanlarda devletin merkezci bakışıyla şekillendirilen Türkiye için tüm renkleriyle yeni bir umut vadediyor.

13 yıldır toplumu yöneten AKP iktidarının 12 Eylül yasaklarını sürdürmesi tesadüf değildir. Tıpkı 12 Eylül paşaları gibi Erdoğan da toplumu belli bir kalıba sokmayı amaçlıyor. 12 Eylül döneminden  farklı olarak psikolojik bir savaş sürdüren Erdoğan topyekun bir saldırıyla hak ve özgürlük mücadelesi verenleri yıldırma politikası güdüyor.

Demokrasi mücadelesi esas olarak haklar ve özgürlükler mücadelesidir. Bu mücadelede başarılı olmanın yolu hak mücadelelerini ortak bir hatta çekmekten geçiyor.  Yaşam alanlarına HES yapımına karşı çıkanlar, inançlarını özgürce yaşamak isteyenler, emeklerinin karşılığını talep edenler, anadillerinde eğitim için mücadele edenler, kentlerde mahallelerini ve doğayı savunanlar bir ve aynı mücadelenin parçasıdırlar. Bu mücadelede birbirlerinin sesine kulak vermedikçe, birbirlerine destek olmadıkça kazanımlar elde etme şansları yoktur.

Türkiye’nin demokratikleşme hareketi çözüm sürecinden ayrı düşünülemez; birlikte yürümek zorundadır. Bu anlamda yapılacak bir öncelikler sıralaması hem demokratikleşmeye hem de çözüm sürecine zarar verir, egemenlerin değirmenine su taşır.

Birbiriyle ilgisizmiş gibi görünen mücadeleler demokratik bir toplum inşası için birbirleriyle temas etmeye ve birbirlerinden öğrenmeye ihtiyaç duyarlar. HDP  hak mücadelesi veren tüm güçlerin sesine kulak verdikçe, yani Türkiyelileşme hedefinde ilerledikçe 12 Eylül barajları sorun olmaktan çıkacaktır.

Gezi direnişinden bu yana ülkede bir çok şey değişti. Bunların arasında belki de en önemlileri, siyaset dili ve anlayışını değiştiren çoğulcu ve şenlikli siyaset, sadece seçimlerle sınırlı olmayacak bir katılımcı demokrasi ve doğa ve kent hakkında kendini bulan taleplerin siyasetin asli unsurları arasında yerini edinmesiydi.

Bugün Gezi’de aralanan bu kapıyı açma şansı önümüzde. Bu şansı, başka bir siyasetin, başka bir düzenin olabileceğine dair bu umudu büyüten HDP’den yana kullanmalı.

Bugün barışa ve umuta şans vermenin, HDP’yi desteklemenin zamanı.

 

Sevil Turan

Süleyman Yılmaz’ın yeni kitabı: Sürdürülebilir tarım mümkün mü?

sürdürülebilir tarımTarım, ülkemizde pek çok tartışmalarla sürekli gündemde. Gündemde olması çok normal çünkü tarımsal faaliyet tehdit altında. Bu tehdit bir yandan ulusötesi şirketlerin geniş arazileri ele geçirmesi ile oluyor. Öte yandan tohumlar hibrit ve GDO olmak üzere hızla yayılıyor. Son olarak şirketlerin emrinden çıkmayan hükümetler, köylü taleplerini kulak arkası yapıyor.

Liberal görüşler şirketlerin önünü açmak için ilginç politikalar üretiyorlar. Sol görüşler ise, öteden beri “nasıl  bir tarım istiyoruz” odağında tartışıp duruyorlar.

Süleyman Yılmaz, Yeni İnsan Yayınlarından yayınlarından çıkan Sürdürülebilir Tarım Mümkün mü ?kitabıyla, Türkiye’de çok az tanınan bir perspektifi tartışmaya açıyor. Çünkü tarım meselesine “yeşil politika” penceresinden bakıyor. Yeşillerin karakteristik özelliği, eleştirinin ötesine geçip, uygulanabilir çözüm önerileri sunmaları hatta bu uygulamaların dünya üzerindeki başarılı örneklerini göstermeleridir.

Sürdürülebilirlik, Yeşiller açısından hem tarımın, hem küçük köylülüğün hem de gezegenin devamlılığını anlatıyor. Bu nedenle yaratıcı tasarımlara ihtiyaç duyuyor. Ne iyi ki böyle tasarımlar mümkün. Bu olanağı hayata geçirmek için vizyon gerekiyor. İşte yeşil vizyon bu nedenle hayati bir gereklilik oluyor. Belki de tarım alanında permakültürün başardığı işler, her geçen gün yeni kapılar ve umutlar aralıyor.

Türkiye’nin ve gezegenin, yeşil politikanın ürettiği tarım politikalarına gereksinimi reddedilemez görünürlüğe ulaştı. İklim değişikliğinin maliyeti, sonuçları artık gazetelere yansıyor. 850 milyon insan yatağına -varsa tabii- aç giriyor. Öte yandan dünya çapında 200 milyon insan obezite hastalığına yakalanmış durumda. Paylaşım sorunu derinleşiyor ve daha kötüsü çözüm seçeneklerine inanç azalıyor. Dünyanın politik olarak geldiği bu narin noktada, çözüm öneri ve örnekleriyle dolu Süleyman Yılmaz’ın kitabı, tartışılmaya değer bilgiler içeriyor.

Süleyman Yılmaz, yeşil politikanın, hareketten partiye, Türkiye’deki bütün aşamalarına aktif olarak katılmış, ziraat kökenli bir aktivisttir. Sürdürülebilir Tarım Mümkün mü?, Yeşil Hareketin pek çok etkinliğinde tartışılarak oluşturulmuş görüşleri özetliyor. Başka ve sürdürülebilir tarımsal üretimin nasıl oluşturulacağını ortaya koyuyor.

Yeşil Gazete

Türkiye’nin 2100 iklim öngörüsü: yağışlar azalacak, sıcaklıklar artacak

İstanbul Teknik Üniversitesi Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesi Meteoroloji Mühendisliği Bölümü Öğretim Azasi kuraklıkProf. Dr. Levent Şaylan, Türkiye’de 2100 seneye kadar yağışlarda yüzde 20 düşüş, sıcaklıklarda ise 4-5 derece artış olacağını öngördüklerini söyledi. Şaylan, muhabirine yaptığı açıklamada, iklim değişikliklerinden Türkiye’nin negatif istikamette etkileneceğini belirtti.
İkim değişiklikleriyle yalnizca Türkiye’de değil dünyada global ısınma probleminden kaynaklı değişimlerin olacağını altını çizen Şaylan, şöyle konuştu:
“İklim değişiklikleri üzerine çalışmalar yürütüyoruz. Yapılan araştırmalarda ülkemizin bir takım bölgelerinde yağışlarda azalmanın, sıcaklıklarda artmanın olacağı saptadi.Türkiye’de 2100 seneye kadar yağışlarda yüzde 20 düşüş, sıcaklıklarda ise 4-5 derece artış olacak. Burada hem bölge hem ülke hem de il bazında nasıl etkilenme olur, buna bakmak gerekir.”
Şaylan, tarımın iklim değişikliklerinden etkilenecek en önemli sektörlerden biri olacağını ifade etti. Trakya’nın ülke tarımında önemli bir potansiyele sahip olduğunu dile getiren Şaylan, şöyle devam etti:
“Türkiye’nin tek Zirai Meteoroloji Araştırma Enstitüsü Kırklareli’nde. Bu önemli bir şanstır ve fırsattır Trakya için. Uzun zamandır araştırma merkezi ile İstanbul Teknik Üniversitesi Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesi Meteoroloji Mühendisliği Bölümü olarak birlikte araştırma projeleri yürütüyoruz. Bu projeler kapsamında iklim ne kadar değişebilir, bir takım bitkilerin gelişimini nasıl etkiler ve bu arada bu bitkilerde abuhavası nasıl etkiler gibi çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Evrensel radyasyonu dediğimiz güneş radyasyonunda artma riski vardır. Bu tür rizikolar de tarım sektörünü etkiler.”

En fazla İç Anadolu Bölgesi etkilenebilir

Şaylan, iklim değişikliklerinin yerel olarak farklılık göstereceğini, değişikliklerden en fazla İç Anadolu Bölgesi’nin negatif etkilenebileceğini bildirdi. Araştırmalara göre Ege ve Akdeniz Bölgesi’nde yağışlarda azalma görüldüğünü aktaran Şaylan şöyle devam etti: “Ülkedeki sıcaklıklarda 4,5 – 5 derece artmalar bekleniyor. Bu rakamlar önemli rakamlardır. Belki üretici veyahut insanoğlu birkaç ay sonrasını, yarını, en fazla makale veyahut kışı düşünebilir ancak karar vericilerin veya planlayıcıların 10, 30, 50 veya 100 yıl sonra o bölgede neler olacak, neler yaşanabilir bunları bilmesi ve ona göre tasarı yapması gerekir. Ülkemizde de bu risk vardır. İklim değişikliğinden negatif etkilenme riski vardır. Buna karşı inşa edilmesi gerekenler bellidir.”

Şaylan, iklim değişikliklerinin hangi bölgelerde hangi sektörleri ve alanları nasıl etkileyeceğine konusunda hassas çalışmalar yapılmasının ehemmiyetine değindi. Bunun yalnizca bir disiplinin, bir bilim adamının yapabileceği bir çalışma olmadığını dile getiren Şaylan, şunları anlattı: “Disiplinler arası bir çalışma yapılmalı. Üreticilerle de konuşarak araştırma yapılmalı. Her bölgede aynı üretim olmuyor. Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde suyumuz var orası sıcaklıktan etkilense bile potansiyel var. Devamlı akan akarsu var. Aynı hararet artışı Ege’de, İç Anadolu’da gerçekleşse, burada su potansiyelimiz düşük.”

Şaylan, Türkiye açısından bilhassa İç Anadolu Bölgesi’nin önemli olduğunu vurguladı. Bölgenin, Türkiye’nin hububat üretimi yapılan alanlarından bir tanesi olduğunu ve düşük yağışla bu tarım faaliyetinin yürütüldüğünü belirten Şaylan, şunları kaydetti: “İklim değişikliklerinden en fazla İç Anadolu Bölgesi negatif istikamette etkilenebilir. Buralardaki az bir değişiklik dahi Türkiye’deki hububat imalatını negatif etkileyebilir. Burada yağışın miktarının artması veya azalmasından ziyade bunların zamansal değişimleri ehemmiyetlidir. Zirai alanlarda şöyle bakarız olaya, miktar azalabilir ama öyle güzel zamanlarda düşebilir ki verimi etkilemeyebilir. Dolayısıyla inşa edilmesi gereken çok araştırma var.”

 

Kaynak: www.haberlersaglik.com

 

 

Nuh’un vurulduğu yerde… – Semra Çelebi

Orası benim mahallem. Doğduğum, büyüdüğüm, sokaklarını adım adım bildiğim, 35 yıllık değişimine bilfiil tanık olduğum.

Bir fotoğraf var aklımda. Henüz Yeldeğirmeni’nin tarihi köşkleri “yanıp” kül olmamış, yerlerine müteahhitlerin deniz kumundan yaptığı kağıt binalar yükselmemiş. Üç katlı, küçük bedenimden geniş duvarları, kocaman balkonu, bostana çevirdiğimiz bahçesi olan taş bir evde oturuyoruz; Kürtler çoğunlukta, sonra Yahudi bir aile, Ermeni bir teyze ve bir de Türk olduğunu bildiğimiz Ferdan Teyze ile Ethem Amca…

nuh köklü

Sokaklar çocuklarla kaynıyor. Hava soğuksa, şimdilerde dizilerin çekildiği ünlü İtalyan apartmanında, Ankara apartmanının geniş girişinde oynamaya devam. Hiç bitmeyen oyun hali…

1980’lerin başı, daha okula gitmiyorum sanırım. Dizimize kadar kar var, okullar tatil, sabahtan başlayan kartopu eğlencesi gecelere uzamış. En az 30-40 kişi varız sokakta, anneler, babalar çocuklar. Çığlık çığlığa kartopu oynuyoruz. Kimse birbirini incitmiyor, Ester’in verdiği şekerlerle şenleniyoruz hatta.

Sonra yıllar geçiyor, o tahta evler “yanıyor”, taş binalar yıkılıyor, Ermeni, Rum, Yahudi komşular mahalleyi tek tek terk ediyor. Mahalledeki kiliselerin, havraların cemaati azalıyor. Pazarları çalan çanın sesi kısılıyor.

Darbenin postalı yürüyor sokaklarda, her tarafta asker. Apartmanlar yükselirken çocuklar da yavaş yavaş sokaklardan çekiliyor. Nuh’un öldürüldüğü Karakolhane Caddesi’ne adını veren Yeldeğirmeni Karakolu’ndan işkence sesleri yükseliyor. Kadıköy’ün devrimcileri, o karakolda günlerce gözaltında kalıyor. Yanındaki fırından ekmek almaya giderken kulaklarımızı kapatıyoruz.

Kadıköy’ün arka mahallesi Yeldeğirmeni, ne Fikirtepe kadar lümpen, ne Moda gibi elit. Haydarpaşa Garı’nı yapan mühendislerin ve hamalların yükselttiği bu mahalle, işçilerin, emekçilerin, öğrencilerin, dar gelirlinin, megakentin merkezinde uygun fiyata yaşayabileceği bir yer, o kadar. İçindekilerin çok sevdiği ama sanki Kadıköy’den hiç görünmüyor gibi.

Kimse birbirine dokunmazsa ‘olay’ çıkmaz yılları. 90’lar, 2000’ler.

Sonra yıllardır beklenen o an geliyor. Ülkede büyük bir direniş patlıyor. Hissediyorum, hissediyoruz, Taksim kapansa bile Kadıköy bize hep açık kalacak. Öyle de oluyor. Bu çılgın zamanlarda, Kadıköy nefes aldığımız bir yer oluyor. Gezi’ciler, Erasmus’lular, üniversite öğrencileri, sanatçılar bizim mahalleye akıyor, en çok bizim mahalleye. Onlar da biliyor Kadıköy’ün merkezinde bu mahallenin en yaşanılır yerlerden biri olduğunu.

Yıllardır otopark olarak kullanılan alanı forum alanına çeviriyorlar önce, konuşuyorlar, konuşuyorlar. Geceleri film gösterimleri, ramazanda iftarlar. Mahallenin kadınları ve çocukları mutlu, erkekleri temkinli. ‘Yetmez’ diyorlar; ‘Buraya çocuk parkı istiyoruz’, yaptırıyorlar. Adına da ‘Ali İsmail Korkmaz Parkı’ diyorlar.

Kış geliyor. Yıllardır biz mahallelinin önünden geçip üzerine pek de düşünmediğimiz, inşaat halindeki binayı işgal ediyorlar. Türkiye’nin ilk işgal evinde alınteri döküyorlar, yaşanabilir ortak bir mekana dönüştürüyorlar. “Burası bir squat, burada evsizler, sokak insanları kalmalı” diyenlere karşılık “Mahalle bunu kaldırmaz, onlara sormadan böyle kararlar almayalım” deseler de tartışmalar sertleşince, oradan uzaklaşıyorlar. Esnaf çalışması yapıyorlar, onların sorunlarında dayanışma içinde olmaya gayret ediyorlar.

Kızlı erkekli futbol takımı da kuruyorlar, Kobane için yardım da topluyorlar. Her yerde varlar, herkese koşuyorlar. Her eyleme giderken mahallede buluşuyorlar, rengarenk pankartlarıyla yürüyorlar.

Mahalle hızlı bir değişimin içine giriyor. Sanatçılar geldikçe dükkan kiraları, öğrenciler geldikçe ev fiyatları artıyor. Her yerde kafeler, sanat atölyeleri açılıyor, gece yarılarına kadar gençler sokaklarda olabiliyor.

Muktedir konuştukça, mahalle de tüm bu yeniliğe karşın muhafazakarlaşıyor. Değişim birilerini hep rahatsız ediyor. Devletin mahalledeki polisi esnaf olunca, ufak tefek gerilimler de oluyor. Yeldeğirmeni’nin gediklileri olarak bu hızlı değişimden biz de tereddüt duyuyoruz. Tophane’de birkaç yıl önce yapılan saldırıyı anıyoruz sık sık. “Umarız olmaz” diyoruz ama “Yok ya burası o kadar muhafazakar bir mahalle değil ki” diyerek sakinliyoruz kendimizi.

Gezi zamanı camına bayrak asan, sonraki eylemlerde yürüyüş yapanlara küfreden; suratından pislik akan ve dükkanına girenin kavga ederek pişmanlıkla çıktığı bir esnaf, sonunda bütün bu “güzelliklere” duyduğu öfkesini patlatıyor.

Sabah-ATV direnişinde aylarca süren direnişiyle hepimize örnek olmuş bir gazeteciyi, Nuh Köklü’yü, ‘Kartopu camını kırabilir’ gerekçesiyle bıçaklayarak öldürüyor. Öfkesi Nuh’a değil, dayanışmaya, arkadaşlığa, dostluğa aslında.

Meclis’te iç güvenlik yasa tasarısı görüşmelerinde vekiller şiddete uğrarken, “Diren özgürlük” diyerek nöbet tuttuktan sonra mahallelerinde kartopu oynayan insanlar bıçaklandı bu ülkede. Bu yasa geçerse ülkede hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, Yeldeğirmeni’nde de.

Bu yazı etha.com.tr/ den alınmıştır

 

Semra Çelebi

Aşağıdan Yas ve İsyan: Suudi Kralı mı Özgecan mı? – Süreyya Evren

‘Mersin Canileri’ni ‘Bilmemne Kasabı’ndan ayıran temel fark bunların Yeni Türkiye’de anomali gibi durmamaları. Sapıkça bir Özgecan Aslantecavüzden çok politik bir cinayet gibi yankılanması, ve böylece ‘kişisel olan politiktir’ şiarını da bizim için, burası için, iliklerimize dek somutlaması. Mersin Canileri Yeni Türkiye’de bir sapma’dan çok bir dünya görüşünün icrası gibi görünüyorlar.  Kadınların nasıl yaşaması gerektiğini, erkeklerin nasıl yaşaması gerektiğini, çocukların kaç yaşından itibaren nasıl baskılanıp tektiplenmesi gerektiğini, hayatın nasıl tespih gibi olması gerektiğini her gün ince detaylara dek düzenlemeye soyunan, gücü elverdiğince de bizzat düzenleyen bir ideolojinin altını bu kadar çizmeyi başarmak olur. Sokakta kahkaha atmaması gerektiğinden hamileyken dışarı hiç çıkmaması gerektiğine, kızlı erkekli ortamlarda bulunmaması gerektiğinden içki vs içmesi zaten düşünülmemesi gereken bir öznenin sınırlarını süsleme sanatı olarak toplum mühendisliği almış başını gitmekte. Kadına yönelik kaydedilebilir şiddet görünen yanı -o da görünenler ne kadar görülebiliyorsa- bir de bunun tehditleri vardır. Tehditle iş görmeleri vardır. Ufku daraltmaları, hayal dahi edilemez kılmaları vardır. Baskının sonsuz ‘az görünen biçimi’ bulunur sonuçta.

O yüzden tepki de böylesine politize. Kimse bunu münferit bir sapıklık olarak okuyacak halde değil. Çünkü sözkonusu ideoloji yukarıdan, devlet-parti katından, tüm kurumlarıyla ve söylemleriyle aşağıya, hayata doğru kendini dayatmakta.

Buna bir de IŞİD’İn elle tutulur vahşetini eklemeden resmi anlamak imkansız sanki. Ortaçağda kalmış vahşet söylemine biraz da ezbere sık başvuruyoruz ama İslam’ın ortaçağı henüz yok gibi. Bir reform olmadan bir ortaçağ olmuyor galiba. İşte kafa kesmeler, kadın köle pazarları, insan yakmalar, kafesler, alenen kamusal işkencenin türlü biçimleri. Esas ortaçağda kalan Bektaşilik ve kendi etkilerine sahip heterodoksiler mi acaba?

Coğrafyamıza geri dönelim: Mersin IŞİD vahşetlerinin hemen dibinde. IŞİD bir grup manyak Ortadoğulunun işi de değil. Bir dünya görüşü; ve tüm dünyadan sadece sempatizanlar değil , kendini davaya adayacak aktif katılımcılar da bulmakta. IŞİD’e dünyadan katılım haritasına bakan herkes bu ideolojiye küresel ilginin ne denli tüm kıtalara yayılmış olduğunu görmüştür. Ve sözkonusu barbarlığın bizim Parti-Devlet tarafından maddi manevi desteklendiğini bilmek Türkiye’deki tüm duygusal dengeleri bir kez daha bozan bir gelişme oldu, oluyor. Salt iktidarın kriminal halkasına bir de başka ülkelerin dengesini bozma suçu eklendiği için değil; ama Türkiye’deki taban buna itiraz etmediğine göre ideolojimizin varacağı ideal yer IŞİD gibi bir şeydir diye düşünen bir kitleyle birlikte yaşamaya çalıştığımızı düşündürttüğü için. Giderek IŞİD hem her yerde cirit atmakta, desteklenmekte, hem zaten içi Türk kadrolarla dolu ve açıktan yeni alımlar yapılmakta, hem de genel olarak makul bulunmakta ve sağ hizanın yerini sandığımızdan, sanmak istediğimizden çok başka bir kalemle çizmekte.

Bu durumda Mersin canileri olaya “aynı vahşeti biraz aşağıda gerçekleştirsek komutanlığa yükselecekken şimdi yargılanıyoruz,” diye de bakabilirler. Ya da “biraz erken mi yaptık,” diye de soruyor olabilirler. Toplum henüz hazır değil. Henüz sokakta yalnız genç kızların tecavüzü, direnirlerse bıçaklanması legalleşmemiş galiba, acele ettik. Yanılmaları da normal çünkü legal olan edimler tümüyle belirsiz ve ucu açık ve vahşetle hemhal bir halde her geçen gün.

Bu korkunç durumda Türkiye’nin verdiği aşağıdan kamusal yaygın tepki kimseyi zalimlerin elinde yalnız bırakmamak üzerine bir kez daha kuruldu. Sosyal medya hantallığını attı ve bir kez daha organizasyon aracı işlevi gördü. Sokaklar bir kez daha yatay perspektifle, aracısız çatıldı. Üç beş ağaçla başlayan Allahını Seven Defansa Gelsin anlayışı nasıl Soma’da sürdüyse kadın cinayetlerine de -aslında sonunda- taşınmış gibi. Fakat bir de fazlası var, burada durulmadı ve dönüştürmeye dönük hamleler de aranıyor, yoklanıyor.

Birincisi yas/isyan denklemi.

Türkiye’de artık halk kendi değerlerine göre aşağıdan yas ilan edebiliyor. Berkin Elvan için de edilmişti, Soma için de, Özgecan için de aşağıdan yas ilan edildi. Devlet-Parti Soma’da ayak uydurmaya çalışmayı, Berkin’de komple inkarı seçmişti. Özgecan’da henüz şokta gibiler. Şokta olmalarının sebebi aşağıdan yasın gücü. Devlet-parti Suudi Kralı için yas ilan etmeye kalktı hatırlarsanız, daha yeni. Bu ülkede herhalde görüp görülebilecek en cılız yas oldu, en ‘karşılığı kimsede olmayan yas’ oldu. Resmi yas. Resmi yasın karşısında bir de gayrıresmi yas var. 12 yaşında çocuklar okul üniformalarının altına sağına soluna giydikleri siyahlarla okula gittiler. Birbirlerini örgütleyerek. İşe siyahlarını kuşanıp gitmiş kadınların toplu fotoğraflarına baktığımda Suudi Kralı için indirilen bayrağın geri göndere çekildiğini ve  bu kez Özgecan için indirildiğini görüyorum. Bayrak denince, vatan-millet-sakarya değil, bu ülkede, bu toplumda neyin, kimin yasının tutulacağına kim karar verecek’in bayrağı. Bir de IŞİD hakkında söz alan herkesin ABD ve Vahhabi bağını, sonra da Suudi petro-dolarlarının ve bilinçli Vahhabi ideolojisini İslam dünyasında yayma çabalarını anmasını da akılda tutalım. Suudi kralı eninde sonunda bir kral olduğu için ve bizim otoriterlerimiz ve diktatörlük heveslilerimiz her krala bayıldıkları için değil, veya öyle ya da böyle bir İslami devlet lideri olduğu ve bizim İslamcı devlet-partimiz her tür İslamcı devleti desteklediği için değil; tam da İslam’daki yeni IŞİD’ler çağının ana başlatıcı ve büyütücü odağı olduğu için Suudi Kralı hayati gibi gözüküyor. Yani bir yanda IŞİD teorisinin ana başlatıcısı, mimarı ve finansörü olarak gözüken yapının en üst yöneticisi için yas tutmak isteyen bir devlet veya Parti-Devlet var, diğer yanda da bu zihniyetin açtığı alanlarda yaşanan tek bir vahşete karşı aşağıdan yaygın yas ilan eden kurumsal olmadığı için ismini koyması güç çokluk var (hani belki Virno’nun kullandığına yakın bir anlamda).

Özgecan’ın tabutunu cenazede isyanla kadınların taşıması ve kabul görmüş İslami törendeki yerlerini reddetmelerini de çok önemsemek gerekiyor. Küçük değil büyük ve etkili bir rest bu.

Mersin Canileri aynı cinayeti 4-5 yıl önce işleselerdi de bu denli ortada kalmazlardı diyebilir miyiz?  Kadın cinayetlerinin tekil vakalar olmaktan çıktığı, devlet-partinin dünya görüşünün halka dayatılmasının elle tutulur sonuçları olarak birbirine eklendiği bir çağda yaptıkları vahşet bambaşka bir reaksiyon buldu, bulabildi. ‘Aşağıdan yas’ın kendisi bir isyan demek. Yas denince bazen edilgen birşey anlaşılıyor ve ‘yasta değil isyandayız’ deniyor. İsyandalık vurgusu önemli, ama aşağıdan yas edilgen bir konum değil, neyin değer olduğunun, kimin yas tutulası olduğunun etken bir şekilde devlete -bizim örneğimizde devlet-partiye- gösterilmesi anlamını taşıyor.

Bununla birlikte isyan vurgusu önemli dedik -ve önemli olduğu yer özellikle gündelik hayatı dönüştürmeye dönük uyanıklığı ucu açık biçimde yaymasında. Hatırlayalım, Gezi’den önce ilk büyük tetikleyicilerden biri sanal kampanya olarak ‘benim bedenim benim kararım’ fotoğrafları idiyse fiili girişim olarak da Ankara metrosundaki kamusal alanda öpüşme isyanıydı. Sonraki otobüste bacaklarını yayma kampanyasının devam gücü de akıllarda. Şimdi de ‘kadınlar cenazede nerde durur’dan, ‘tabutu kimler taşır’dan, ‘gündelik hayatta bu vahşi tecavüze doğru giden başka neler var’ın araştırılmasına uzanan gözlerin kısıldığı bir süreç var. Bu amaçla başlatılan ‘sen de anlat’ kampanyası susturulanın konuşması, dillendirilemeyenin dillendirilmesi amacıyla yola çıkmış gibi ve en önemlisi neyin problem olduğunu yeniden tanımlamaya çağırıyor.

Mersin canilerinin anomali olmadığını, bir fikrin erkeklere açtığı alana yerleşme girişiminden bir sahne olduğunu herkes görüyor[i]. Üstelik fikrin abartılı, kimsenin desteklemediği, aşırı bir uygulaması olmadığını da IŞİD’in biraz aşağıdaki uygulamalarına hem katılımdan, hem sempatiden, hem de fiili, maddi manevi destekten ve bu desteğin yaygın kabulünden anlıyoruz. Demek ki ideolojinin erkeklere açtığı alana beceriksizce dahi girmiş değiller, daha çok tam istendiği gibi girmişe benziyorlar[ii].

Aşağıdan yas kendi başına ülkenin etik dengelerini değiştirmeye kalkışan vakur bir isyan.

AKP-sonrası Türkiye’nin İslamcıları belki de bir karşı-reform’a gereksinim duyacaklar. İslamcıların hem İslam’a sadık kalıp hem de bu çirkinliklerden kendilerini tek tek uzak tutmaya çalışmalarındansa bu ‘şimdilik alternatif ve fena halde marjinal’ görüşün doğal addedildiği bir İslam iklimi yaratmak için uğraşmaları gerekecek. Ve buna kimse dışarıdan yardımcı olamaz, destek bile veremez sanki.

Ünlü mafya kişisi diye bilinen Sedat Peker’in Özgecan cinayeti sonrası açıklamalarını okudum. Benzer olduğunu düşündüğü geçmişteki bir olayda nasıl şiddetle, işkenceyle tepki verdiklerini anlatıyor. Ancak bu ‘kabadayı’ anlatısında dahi meşruluk arayışı var. Adı üstünde kabadayı, kaba güce dayanıyor, meşruiyetini tokadının çarpışından almakla yetinmesi beklenebilir. Ama bakıyorsunuz öyle değil, varlığını kendi konumundan da olsa bir meşruiyetle donatmaya uğraşıyor. Gelgelelim, Türkiye İktidarı, bir süredir her tür meşruiyet ihtiyacından yukarıda görüyor kendini. Deney, yokuş aşağı yuvarlanmamızla sürmekte. Deney sorusu şu: iktidarın hiçbir şekilde meşru olmaya gayret etmediği, meşruiyeti en ufak önemsemediği, ve namlı kabadayıların dahi ufkunda olmayan şekillerde kendini salt kaba güçle donatmaya çalıştığı bir ülkede siyaset neye benzer, televizyon neye benzer, gazete neye benzer, eğitim neye benzer, hayat neye benzer?

Benim görebildiğim, hayat bir sinir krizine benziyor. Belki de o yüzden, muhalafet de tüm bedene yayılmış durumda…


[i]  Kadın cinayetlerinin hiçbir zaman tekil vakalar olmadığına, her zaman politik olduğuna dair duyarlılığı da ‘kişisel olan politiktir’in daha geniş bir tartışması olarak akılda tutmak gerek elbette. Buradaki vurgu, daha çok, yukarıda da söylediğim gibi bir cinayetin ‘politik yankılanmasında’, ve oluşturduğu ‘politik cinayet’ algısı dolayısıyla toplumsal karşılığında.

[ii] Buraya bakıp tabii bire bir Mersin cinayetinde IŞİD bağlantısı anlamı çıkartmak için bir teorik-politik zorlamaya gidildiğinin düşünülmemesi gerekir. IŞİD faktörünün politik failler haritasındaki yerini ve rabıtalarını gözönünde bulunduralım derken her şeyin kökenlendiği bir erkten kuşkusuz söz etmiyoruz.

Bu yazı birikimdergisi.com/ dan alınmıştır

Süreyya Evren

Süreyya Evren

Türkiye’de hayatta kalma kılavuzu; ” Ali, kartopu oynama. Suna, minibüse binme”

Sosyal medya üzerinden paylaşılan bir karikatür ile Türkiye’nin artık trajikomik demenin çok ötesine giden sürreel gündemine uygun düşecek şekilde yeni okuma fişi önerileri sunuldu.

1cin ali yeni fişler

Cin Ali Hayatta Kalma Kılavuzu

Sosyal medya üzerinde hızla yayılan tek kare ve dört çerçevelik “Cin Ali Hayatta Kalma Kılavuzu” başlıklı karikatürde Özgecan Aslan, Berkin Elvan ve Nuh Köklü’nün öldürülmeleri ile Bülent Arınç’ın “Kadın herkesin içinde kahkaha atmayacak” açıklamasına atıfta bulunuluyor.

Cin Ali ve Suna, ilkokul 1. sınıfta okuyan arkadaşlarına alışılageldiği gibi, “Ali at, topu at”, “Koş, Suna koş” şeklinde selenmiyorlar.Yeni okuma fişlerinde Ali ve Suna ülkenin dipsiz bir distopya haline gelen dönüşümünü yeni okuma fişleri ile dile getiriyorlar.

Yeni okuma fişlerinde;

Nuh Köklü‘nün arkadaşları ile yaşadığı Yeldeğirmeni’nde kartopu oynarken “Camıma kar geliyor” bahanesi ile gruba saldıran bir esnaf tarafından kalbinden bıçaklanarak öldürülmesi, “Oynama Ali, kartopu oynama

Özgecan Aslan‘ın, Mersin’in Tarsus ilçesinde bulunan Çağ Üniversitesi’nden evine dönmek üzere bindiği dolmuşun şoförü tarafından kaçırılarak vahşice öldürülmesinin ardından yakılarak dere kenarına atılması, “Binme Suna, minibüse binme

Berkin Elvan’ın, Gezi Parkı Nöbeti sırasında İstanbul Okmeydanı’ndaki evinden ekmek almak üzere çıktığı sırada polisin hedef alarak başına attığı biber gazı fişeği ile katledilmesi, “Gitme Ali, ekmek almaya gitme

ve Bülent Arınç’ın 2014 Temmuz’unda Bursa’da partisinin bir etkinliğinde konuşurken, “Kadın iffetli olacak, herkesin içerisinde kahkaha atmayacak” açıklaması ise, “Gülme Suna, kahkahayla gülme” şeklinde yeni okuma fişlerinde kendisine yer buluyor.

(Yeşil Gazete)

Nuh Köklü için Yeldeğirmeni’nde anma töreni

Kadıköy Yeldeğirmeni’nde dün akşam İç Güvenlik Paketi karşıtı eylem dönüşü arkadaşları ile kartopu oynarken bir esnaf tarafından bıçaklanarak öldürülen gazeteci Nuh Köklü’yü anmak için aynı yerde bu akşam buluşuldu.

12nuh köklü anma

Köklü’nün naaşının da bulunduğu anma töreninde son sözleri olan, “Ne olur bu bir rüya olsun”a göndermede bulunacak şekilde, “Bu bir rüya değil, kabus” pankartı taşındı. Köklü’nün hayatını kaybettiği Yeldeğirmeni’nde buluşanlar bu noktadan Altıyol’daki Boğa heykeline kadar yürüdü.

13nuh köklü anma

Nuh Köklü’nün arkadaşları “Bu bir rüya değil kabus. Katilini tanıyoruz…” ve “Bu bir rüya Nuh, ama sen hiç uyanamayacaksın. Işıklar içinde uyu” sözlerini söylediler.

Anma etkinliği hep bir ağızdan söylenen ‘Yiğidim aslanım burada yatıyor‘ parçasıyla sona erdi. Köklü’nün naaşı da Ankara’ya götürülmek üzere omuzlar üzerinde araca taşındı.

Fotoğraflar: Eduardo Santaela

(Yeşil Gazete)

Orhan Pamuk, “Otoriter askerler gitti, otoriter islamcı hükümet geldi”

Nobel Edebiyat Ödülü sahibi yazar Orhan Pamuk, AFP’ye verdiği mülakatta Türkiye’nin geldiği durumu “İnsanlar artık fısıldayarak konuşuyorlar” diyerek özetledi.

8

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın kendisini muhalif bir laik değilde, bir yazar olarak görmesini istediğini belirten Pamuk, “Ben sadece hükümetle kavga etmek için tedbir almamalıyım, aynı zamanda insanların taleplerini de dinlemeliyim. Bir açıdan, başı dertte olan ya da hükümetin iyi gitmediğini düşünenler, sorunlarını benim yansıtmamı istiyor” diye konuştu.

Türkiye’de kendi jenarasyonundaki çok sayıda yazarın hapis cezası aldığı, sürgün edildiği hatta öldürüldüğünü göz önüne aldığında kendisini şanslı sayması gerektiğini söyleyen Pamuk, Nobel Edebiyat Ödülü’nün de hayatını kolaylaştırmadığını ifade etti.

Bir yıl kaldığı ABD’den döndükten sonra ülkede bir ‘korku iklimi‘ hissettiğini ve insanların fısıldayarak konuştuğunu fark ettiğini sözlerine ekleyen Orhan Pamuk, “Otoriter askerler gönderildi, onların yerini otoriter ve İslamcı hükümet aldı” diye konuştu.

(Diken)