Ana Sayfa Blog Sayfa 3717

Bahar ateşi – Karin Karakaşlı

Baharın tehlikesi hep o beklenmedik havalarından. Hani şu şairi ‘mahveden güzel havaları’ından. Garip bir tazelik hissiyle geliyor o en beklenilesi tehlike. Teninde bir ürperti olarak hissediyorsun baharı. Toprağın kokusunda. Şehrin göbeğinde toprakla ilişiğin olmayan beton yığınlarının ortasında bu defa  köşebaşlarını tutan çiçekçi kadınların ‘Fulyalaaar geldi fulyalaaar’ ile ‘Adanın mimozalar’ çığlıklarında.

Vapur yan açığın sarhoş ediciliğinde bahar. Dalgalarla aynı ufukta birleşme keyfinde. Kabanları üzerinden atıp nasıl da ağır olduklarını farketmenin şaşkınlığında. Renklerin patlamasında bahar. Ağaçların yeşilinin fosforlu gibi gelmesinde gözüne. Kendi aldığın nefese kalbinin çarpmasında.

Kalp çarpıntısıyla aşkı hatırlayışında bahar. Eskileri, bir başka seni… Mahkûm olduğun rutinleri sanki ilk kezmişçesine farkedişinde. Ve isyan edişinde kapalı binalarda geçirdiğin saatlere. Bahar, sokakların ruhuna çok güzel gelmesinde. Onca kötülüğün ortasında umut edecek bir şeyler buluşunda.

Ne mutlu bize ki, bu topraklarda baharı Newroz ateşiyle karşılayabildiğimiz köklü bir gelenek var. Ve ne acı ki,  o ateş yıllar boyu yürekleri kavurdu baharı müjdeleyeceğine. Kürt halkının varlık mücadelesinin simgesine dönüşen Newroz ateşi uğruna pek çok insan hayatını kaybetti.

Bu yıl Newroz kutlamalarının anlamı her zamankinden daha geniş, daha kapsayıcı. IŞİD çetelerine karşı YPG/YPJ güçleri öncülüğünde 133 gün süren direnişin ardından özgürlüğüne kavuşan Kobanê, sınırın iki tarafında yapılacak görkemli kutlamalarla baharı selamlıyor. Kobanê sınırındaki Suruç’un Etmanek köyünde başlayan kutlamalarda, IŞİD saldırıları sonrası yerlerinden yurtlarından göç etmek zorunda kalan ve halen Suruç Belediyesi tarafından kurulan çadır kentlerde yaşayan binlerce Kobanêli Kürt, ateşin yakılmasıyla birlikte sınır hattına yürüdü.

Kobanê’de direnişin başladığı günden beri sınır nöbetlerinin tutulduğu Suruç’un Etmanek Köyü, sınırın yapaylığını ve geçirgenliğini kanıtlayan canlı bir simge. Koca bir coğrafya dört bir koldan birleşerek farklı bir tarihe özlem ve umudunu haykırıyor.

Bu umut boşa değil; kimselerin hediyesi de değil. Devletin ‘yasak’ ilan ettiği yıllarda kana bulanan Newroz kutlamaları, 1982’de Diyarbakır Cezaevi’nde Mazlum Doğan’ın 21 Mart’ı 22 Mart’a bağlayan gece bedenini ateşe vermesi sonrası direnişin de simgesi oldu. Doksanlı yıllarda Kürt hareketinin güç kazanmasına koşut olarak kitleselleşen Newroz 1991’de bir katliama sahne oldu. İlk kez o yıl kitlesel olarak kutlanan bayram günü polisin kitleye ateş açması sonucu 31 ölü. 1992’de devletin hedefinde Şırnak ve Cizre vardı. O yıl da saldırılar sonucu 12 kişi hayatını kaybetti.

Kapalı salonlardan meydanlara kolay gelinmedi. Bugün halkların varlık haklarına saygılı, barış içinde bir hayat özlemindeki herkes o ateşin etrafında buluşuyorsa, bu o ateş uğruna ödenen bedeller sayesinde. Oysa hayat, uğruna bedel ödetilmemesi gereken temel bir haktır. O hakkın tanınmadığı topraklarda da yaşadığınız her gün direnişin ta kendisi olur.

Ateş, çok eski zamanlardan bu yana insanlık tarihinin hayatında önemli bir rol oynadı. Besinleri pişiren, insanı ısıtan ama aynı zamanda yakabilen ateş, ezelden beri hayranlık ve korku uyandırdı. Antik Pers mitolojisinde ateş ve saflığın tanrısı Atar’dı. Yunan mitolojisinde Hephaistos, demircilik zanaatıyla uğraşan ve Tanrılar ile kahramanlar için silah, zırh üreten ateşler tanrısıydı. Vulcanus, Roma mitolojisinde ateşin ve yanardağların tanrısıydı. Ermeniler de Hıristiyanlık öncesi ateş tanrısı Mihr eşliğinde birbirlerine çiçek, yemiş armağan eder, ateş üzerinden atlarlardı. Muş ve Van’daki tapınaklarda yılda bir kez 14 Şubat’ta Mihr için büyük bir ateş etrafında yeni gelinler ile güveyler el ele tutarak oynardı.

Bunca Tanrının Tanrıçanın bir bildiği olmalı. Her bahar ateşi yeniden harlayan bir umut olmalı. Newroz, son yirmi beş yıllık yakın tarih içerisinde Türkiye’de hâkim siyasi iklimin etkisiyle çok farklı anlamlar kuşandı. Uğruna nice kıyım, nice acı yaşandı. Bugün eğer yanyana durup Newroz’dan umut damıtıyorsak, devlete inat bir şeyleri başarmışız demektir. Tıpkı 19 Ocaklarda acıdan mücadele gücü devşirirken yaptığımız gibi. Tıpkı bir 24 Nisan’da inkârı hiçleştirecek bir ortak duruşla yapabileceğimiz gibi.

Birbirimizin baharı olmaya ihtiyacımız var. Birbirimizin alevi, birbirimizin ışığı… İçimize artık kor düşüremesinler diye.

Karin Karakaşlı – AGOS

Yemen’de 2 camiye bombalı saldırı: 137 ölü

Yemen’in başkenti Sana’da, Şii Husilerin toplandığı iki camiye düzenlenen intihar saldırısında 137 öldü, 345 kişi yaralandı. Saldırıyı IŞİD üstlendi.

9.yemen.intihar saldırısı

Saldırılar başkent Sana’nın en büyük camilerinden olan Haşuş ve Bedir camilerinde, Cuma namazı için toplanıldığı sırada gerçekleşti. İntihar saldırılarında en az 137 kişi hayatını kaybederken, 345 kişi de yaralandı. Görgü tanıkları, iki camide üç ayrı patlamanın meydana geldiğini aktardı. Reuters’ın haberine bombalı saldırıları terör örgütü IŞİD’in üstlendiği belirtildi.

Yemen’de İran destekli Şii Husiler, 4 aydan uzun bir süredir başkent Sana’yı elinde bulunduruyor. Hükümet ile başkente giren Husiler arasında 21 Eylül 2014’te “Barış ve Ulusal Ortaklık Anlaşması” imzalanmıştı.

Yemen ordusu ile Husiler arasındaki çatışmalar ülkede karışıklık çıkarırken, diyalog görüşmelerinin kilit ismi Cumhurbaşkanı Hadi’nin özel kalem müdürü Ahmed Avad Bin Mübarek’in 17 Ocak’ta kaçırılmasıyla gerilim iyice tırmandı.

Cumhurbaşkanı Abdrabbu Mansur Hadi ve Başbakan Halit Bahhah’ın hükümeti, Husilerin ülkeyi silah baskısıyla otorite altında tutmasını protesto ederek eş zamanlı istifa ettiğini açıklamıştı. Ancak parlamento toplanamadığı için istifalar hiçbir zaman resmileşmedi.

Yeşiller / Sol : Newroz’a selam

nevruz 4Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi bir açıklama yayınlayarak Ortadoğu halklarının yüzlerce yıldır kutladığı Nevroz’a selam gönderdi.

YSGP eşsözcüleri Sevil Turan ve Naci Sönmez imzasıyla yapılan açıklama şöyle:

 

Newroz, baharı ve tabiatın uyanışını şenlik haline getiren Ortadoğu halklarının bayramıdır. Barışı aynı yeryüzünde yaşayan tüm canlıların birlikte yaşayabileceği bir dünya olarak görenlerin şenliğine selam olsun.

Ortadoğu halklarının, Fars’ından Kürt’üne, Türk’ünden Afgan’ına kadar yüzlerce yıldır kutladığı Newroz, uyanış bayramını, bu coğrafyada Kürtlere yasaklayan, baharın gelişinden korkan zihniyete karşı, zalim Dehak’ın zulmüne direnir gibi onlarca yıldır direnen karşı gelen Demirci Kawa’nın özgür çocuklarının bayramına selam olsun.

Anadolu coğrafyasının tüm halklarının barış ve eşitlik mücadelesini birlikte yürütmek ve özgür bir ülke yaratmak için birlikte mücadele kararı aldıkları ve Halkların Demokratik Partisi çatısı altında beraber kol kola bu mücadeleye devam ettikleri bu dönemde;

Ortadoğu’da DAİŞ zulmüne karşı direnen kadınlara, dünyanın dört bir yanından zulme direnişe desteğe gelen tüm güçlere bahar güzel günlerin müjdecisi olsun.

Newroz’la birlikte doğan ve yükselen güneşle tüm dünyayı, insanlığı, doğayı ısıtmak ve yeniden üretmek isteyen tüm halklara selam olsun, baharlarına selam olsun.

Yaşam alanları elinden alınan, yerinden yurdundan edilen, bu coğrafyayı ve Newroz’u da paylaştığımız canlılara, insanlığın özgürlük mücadelesini tüm canlıların yaşam hakkı ve bir arada yaşamı ile buluşturma umuduna, önünde bir olduğumuz, eşit olduğumuz, özgür olduğumuz, çok ve hep farklı olduğumuz doğa anaya selam olsun.

Birlikte verilen bu siyasi çabanın bir parçası olarak, doğanın ve insanın hakları için verilen çabada Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi olarak, demokratik ve özgür bir geleceği birlikte kuracağımızı bir kez daha söylemek istiyoruz.

Yeni yaşam çağrısının elinden tutarak herkesin kendi sesi ile kendi rengi ile ve kendi düşleri ile kuracağı yeni ülkenin tüm çocuklarına selam olsun.

Newroz pîroz be!

Newroz pîroz bo!

Newroztan pîroz bêt!

Newroz Kutlu Olsun!
Sevil Turan – Naci Sönmez

Turizm Bakanlığı, Ahtamar Adası tavşanları için karar verdi

Kültür ve Turizm İl Müdürlüğü koordinatörlüğünde kurulan bir komisyon, tarihi eserlere zarar verdikleri gerekçesiyle Ahtamar Adası’ndaki tavşanların toplanmasına karar verdi. Hayvanların yaşam alanının değiştirilecek olmasının ne gibi sonuçlara yol açacağına dair ise bir bilgi verilmedi.

8.ahtamar adası, tavşan, yeşil gazete

Tarihi Ahtamar Kilisesi’nin de bulunduğu Ahtamar Adası’nda yaşayan tavşanların çoğalıp tarihi eserler ve ekosisteme zarar verebileceği iddiası üzerine yetkililer, tavşanların toplatılması kararı aldı. Konuyu değerlendirmek için Kültür ve Turizm İl Müdürlüğü koordinatörlüğünde kurulan komisyonun üyeleri, sayıları 3 bini bulan tavşanları toplamak için 50 tuzak kafesi yerleştirirdi. Ayrıca Van YYÜ Yaban Hayvanları Korumu Merkezi’ne yaralı olarak getirilen ve tedavileri tamamlanan 4 puhu kuşu da tavşanları avlamaları için adaya bırakıldı.

Komisyonun Koordinatörlüğünü yapan Kültür ve Turizm İl Müdürü Muzaffer Aktuğ, tavşanların yaz ayları boyunca toplanacağını söyledi. Aktuğ, “Tavşanlar adada büyük zararlara yol açıyor. Şu anda tarihi kilise de tehlikede. Önlem alınmazsa kilisenin silüetini de bozacaklar. Yakalanan tavşanların bir kısmı YYÜ Yaban Hayvanları Koruma Merkezi’ne, bir kısmıda doğal yaşam alanlarına bırakılacak” dedi. Komisyonda yer alan YYÜ Yaban Hayvanları Koruma Merkezi Müdürü Doç. Dr. Lokman Aslan ise, ilk aşamada kafes yöntemiyle, daha sonra ağ ve uyuşturucu ilaçlarla adadaki tavşanlarla mücadele edeceklerini söyledi.

AKP’nin yeni hedefi Cunda

Balıkesir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Edip Uğur, Ayvalık’ı Cunda’ya bağlayan karayolunun yerine köprü ve dev bir marina yapılacağını söyledi.

7.cunda adası.yeşil gazete

Akşam gazetesinden Mehmet Ali Ergün’ün haberine göre Yerel seçimler için AKP Genel Başkan Yardımcılığı görevinden istifa ederek Balıkesir Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen Ahmet Edip Uğur, şehir için 4 milyar Euro’luk 62 proje üzerinde çalıştıklarını açıkladı.

240 metre uzunluğundaki köprünün inşasının çok yakında başlayacağını anlatan Başkan Uğur, “Cunda Adası’na karadan gidiş yolunu kaldırıp köprülü hale getireceğiz. Burada 1.200 yat kapasiteli liman yapacağız. Eski dönemlerde Cunda’dan buraya bir geçiş varmış. Ancak yol yapmak için kapatılmış. Mevcut yolun kalkmasıyla Cunda kanalı açılacak ve körfez daha temiz hale gelecek” dedi.

Projeye gelebilecek olası tepkilere ilişkin ise ilginç bir açıklamada bulunan  Balıkesir Büyükşehir Belediye Başkanı Uğur,  “Boyner, Koç, Sabancı hepsinin malikaneleri Ayvalık’ta bulunuyor. Hepsi Cunda’da manastırlar bulup burada kendilerine malikaneler yapmışlar. Denize ulaşım yolları bile yok. Onların da yat limanı gibi projeleri var. Ancak kıyılar Büyükşehirlerin sorumluluğunda. Biz projemizi yapmak için kolları sıvadık” şeklinde konuştu.

(Akşam)

Su Hakkı Kampanyası’ndan “Yaşam için Su Film Festivali”

Su Hakkı Kampanyası, bu yıl Dünya Su Günü’ne denk gelen 21-22 Mart tarihlerinde hem dünyada büyüyen su krizine dikkat çekmek, hem de “neoliberal politikalardan başka bir alternatif yok” diyen anlayışa karşı güçlü bir ses oluşturabilmek adına “Yaşam için Su Film Festivali” düzenliyor. Festival İstanbul’un yanı sıra İzmir, Karaburun, Bursa, Kırklareli, Kaynarca ve Tekirdağ’da da düzenleniyor.

6.su hakkı kampanyası.yeşil gazete

İlk kez bu sene düzenlenecek Yaşam için Su Film Festivali’nde çok sayıda kişinin gönüllü katkısı ve dayanışması bulunuyor. Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali ve Sürdürülebilir Yaşam TV ekibi de katkıda bulunanlardan biri.

Su Hakkı Kampanyası, su varlıkları ve hizmetlerinin özelleştirilmesi, ticarileştirilmesi, yaşam hakkının ayrılmaz bir parçası olan ‘su hakkı’nın ihtiyaç maddesine indirgenmesi ve metalaştırılması gibi politikaların yanı sıra iklim değişikliği de bu sorunun büyümesine de yola açması üzerine bu gidişe dur diyebilmek adına ortaya çıkan bir inisiyatif. Kampanya, bu olumsuz gidişat karşısında suyu elinden alınanlar, şehirlerde artan su faturaları ve ambalajlı su şirketlerinin insafına terk edilenler hem su varlıklarının korunması hem de yaşam hakkının ayrılmaz bir parçası olarak su hakkının tanınması için mücadele ediyor.

Festivalde gösterilecek tüm filmler ile etkinlik programına festival.suhakki.org/ sitesinden erişim mümkün.

(Yeşil Gazete)

Bir Aile Şirketi olarak Türkiye – Evren Balta

Ekranın karşısına geçtim, ne yazacağımı düşünüyorum. Bu ülkede mesele yazacak konu bulamamak olmuyor bir zamandır, mesele yazacak onlarca tuhaflık arasından seçim yapmak oluyor çoğu zaman.

Örneğin barış sürecinde tarihi bir adım atıldığı iddiasına sahip, üstelik en yakın çalışma arkadaşlarını Abdullah Öcalan’ın yol haritası okunurken eşlik etmesi için Dolmabahçe’ye göndermiş bir Cumhurbaşkanı ne oldu da birden “Kardeşim ne Kürt sorunu ya. Artık böyle bir şey yok” demeye karar verdi. Peki yoktu da, o zaman iki hafta önce Dolmabahçe’de okunmasına hükümetin eşlik ettiği metin neydi? Hükümetin çözmek istediği Abdullah Öcalan’ın kişisel sorunları mı? Yoksa hep söyledikleri gibi “terör” sorunu mu? Eğer öyle ise, “terör” sorunu “teröristlerle” Dolmabahçe’de açıklama yapılarak mı çözülür? Hayret doğrusu!

Artık hepimiz öğrendik gerçi. Mantık aramak ya da mantığa davet etmek gereksiz. Türkiye siyasetinin en kötü olduğu dönemlerde bile bir nevi içsel tutarlılık vardı. Kötülüğün de bir mantıksal tutarlılığı olabiliyor zira. En azından ana aktörlerin kimler olduğunu biliyor, hangi koşullarda nasıl tepkiler verebileceklerini tahmin edebiliyordunuz. Baskı, ikna, asimilasyon stratejilerinin bir sürekliliği, mevcut aktörlerin tutumları ile bir ilişkisi vardı. Yeni Türkiye’de her gün değişiyor.

Elbette tahmin ettiğiniz şeyler var. Örneğin iş cinayetlerinin sorumlularının yargılanmayacağını, bu cinayetlerin göz göre göre gelmesine, devam etmesine göz yuman siyasilerin istifa etmeyeceğini biliyoruz.

Ya da örneğin İstanbul Üniversitesinde sandıktan çıkmış (yani üniversite iradesinin mutlak temsilcisi olmuş) Prof. Dr. Raşit Tükel’in hemen her konuşmasında “sandıktan çıkanın mutlak iradesine” kendimizi teslim etmemiz gerektiğini söyleyen Cumhurbaşkanımız tarafından rektör olarak atanmayabileceğini tahmin edebiliyoruz. Nitekim Cumhurbaşkanı bugüne kadar yaptığı rektör atamalarında sandığın değil, YÖK’ün iradesini dikkate almış gözüküyor (link).

Önemli olan sandık dedikten sonra, o zaman neden sandıktan çıkanlar atanmıyor diye sorduğunuzda açıklama “anayasal yetki” oluyor. Hani daha geçen haftalarda İçişleri Bakanı Efkan Ala’nın “ben bu anayasayı tanımıyorum, hiçbir anayasal kurum millet egemenliğini kullanma yetkisine sahip değildir” dediği anayasa.

Kanun (iyisi ya da kötüsü) işine geldiği şekilde uygulandığında, sistemin öngörülebilirliği de yok oluyor. Öngörülebilirliği olmayan bir sistemde kanunun iyi ya da kötü olması fark etmiyor zaten. En iyisini de yapsanız nasıl olsa asıl hukuk “keyfiliğe” dayalı.  Tutarlılık keyfilikle özdeşleştiğinde öngörünüz “paşa gönüller bugün ne arzu eder acaba” düzeyine inmiş oluyor.

Bir siyaset bilimci için gerçekten şahane bir dünya! Bir kahve falı kalmıştı bakmadığımız, o da olur yakında. Ülkeme üç vakte kadar bir “azarlama” gözüküyor. Bu sefer Kürtlere, yok feministlere, aman o da olmadı yaşlı teyzelere. Bir de kahve falında “küreselleşmenin eskidiği” bilgisi çıktı. Yok ama onu şimdi buraya sıkıştırmayayım. Bir başka hafta Tarot açarsam anlatırım.

Neyse en azından Yeni Türkiye’nin keyfilik ilkesi ve klientalist karakteri hakkında hiçbir şüphemiz yok. Buna da şükür.

Cumhurbaşkanımız zaten kendisi açıkça söylemiş: “benim derdim ne biliyor musunuz” demiş. “Bir anonim şirket nasıl yönetiliyorsa Türkiye böyle yönetilmelidir. Yoksa bileklerine bağlıyorlar prangayı yürü yürüyebilirsen.”

Bu durumda tabii ki Türkiye A.Ş.’nin müstakbel CEO’ları (pardon başkanları) keyfi nasıl isterse öyle davranır müşterilerine. İstediği kişiyi işe alabilir, ihaleyi istediğine verir, sağdan soldan akıl veren (yargıç, savcı kılığına falan girmiş) rakip firmalara pabuç bırakmaz. Sistemi istediği gibi değiştirir.

Aslında bugün size başkanlık sisteminin temelde bir kuvvetler ayrılığı sistemi olduğunu, güçlü bir fren ve denge mekanizması ile işlediğini, bu anlamda karar almanın parlamenter sistemlerden daha zor olduğunu yazmak istiyordum. Parlamenter sistemde mecliste çoğunluğa sahip bir başbakanın, başkanlık sistemindeki bir başkandan çok daha güçlü olabileceğini, çok daha kolay karar alabileceğini anlatmak istiyordum. Diyecektim ki parlamenter sistem de hükümet kurabilmek için yasama organının çoğunluğuna sahip olmanız zaten şart. Başkanlık sistemi ise yürütmenin (yani başkanın) yasa yapmasının çok daha güç olduğu bir sistem.

Ama zaten görünen o ki Yeni Türkiye ABD’den başkanlık sisteminin sadece isim haklarını almak istiyor. İçini de küçük bir aile şirketinin yönetim yapısı ile dolduracak. Türkiye A.Ş.’nin kapısına başkanlık yazar, içeriye bizim çocukları oturturuz. Orijinal, nefis, bize özgü bir medeniyet projesi.

Evren Balta – www.birikimdergisi.com

Bayan=Yatamadığınız kadın – Perihan Özcan

Tam olarak yirmi bir yıl önce, İstanbul’un Bahçelievler semtinde, iki öğrenci evinde “kızlı erkekli” bir araya gelirdik. Paramız varsa evin dibindeki Halil İbrahim Sofrası’na kebaba gider, harçlıklar suyunu çektiyse evde yemek yapardık. Salondan mutfağa kadar bir hat oluşturur, elden ele taşıdığımız tabak çanağı süratle yıkar, sonra vize ya da final zamanıysa derse otururduk. İkili çalışanlardan biri tuvalete gider de işi uzun sürerse diğeri kapıda yere oturur ekip çalışmaya devam ederdi. Sınav yoksa, çoğu kez sabahlara kadar sohbet ederdik. Televizyon vardı ama pek açmazdık. Evdeki en teknolojik alet o günkü adıyla PTT’nin bağışladığı uzun kordonlu telefon ile kasetçalardı. Müzik dinler, muhabbet ederdik. Dünyanın en büyük dertleriymiş gibi görünen sıkıntılarımızı anlatırdık birbirimize. Bazen de kitaplardan altını çizdiklerimizi okurduk.

Elimizin altındaki kitaplardan biri de Hayat Bilgisi’ydi. Kemal Kenan Ergen’in Limon dergisindeki yazılarını derlediği bir kitaptı bu. Farklı kelimelerin karşısına kısa tanımlar yaptığı bir tür sözlüktü. İçinden kelime seçip yüksek sesle okur, her defasında ilk kez duyuyormuşuz gibi gülerdik, çok gülerdik.

Ne zaman o kelimeyi duysam bir an o günlere dönüyorum. Kadraja birazdan yana devrilecek Mehmet giriyor: “Durun, susun, dinleyin” diyor, “Bayan=Yatamadığımız kadın!”

Ne var ki tebessüm çabucak uçup gidiyor. Bayan hitabı hâlâ muhatabının tüylerini diken diken ediyor. Çünkü aslında bir kadını değil, bir erkek türünü ifade ediyor. Kadın denince doldurulacak boşluk hayali kuran, nefsini yatıştırmayı zül sayan, “kadın” demeye utandığı “hamfendiliği” ise yakıştıramadığı için kendini bayanda bulan erkek türünü.

Alt türleriyle üreyen bir aile bu. Mesela içinde, kendine adres soran kadına göz hizasının aşağılarına bakarak yol tarif eden var. Televizyonda gözü dekolteye takılınca kalkıp utanmadan “ama çok aşırı” diye açıklama yapan var. Ta Dolmabahçe’den Kabataş iskelesinde vapurdan inen kadınları dikizleyip kıyafetlerini resmî açıklamayla yüzü kızarmadan kınayan var. Müsait lafını “kolayca flört edebilen (kadın)” diye tarif edip tepkilere rağmen yanlışta ısrar eden var. Yirmi-otuz adımlık öğrenci evlerinde “kızlı erkekli” sevişmeden uyunabileceğini aklı alamayan var.  “Öğretmen kız öğrenciye bakın ne yaptı” başlığını atan var. Tartaklayıp parasını ödemediği fahişeler şikâyetçi olunca “Türkiye’de kadın hakları bayağı gelişmiş” diyen var.
Siz yatamadığınız kadınlara “bayan” demeyi çok iyi bilirsiniz.

Bayan yerine alternatif aramanızın manası yok ne yazık ki. Zihninizin ürettikleri sesinize, mimiklerinize, kayık bakışlarınıza, bedeninize yansıyor. Ne dediğiniz değil ne düşündüğünüz, seçtiğiniz kelimeyi hangi hislerle söylediğiniz önemli.

Bilmediğiniz, pek zarif olabilecekken dilinizde bayağılaşan bu kelimenin sizi ele verdiği, tarif ettiği.

Kadınlar arasındaki kadınsız erkeği.

 

Perihan Özcan – www.hthayat.com

 

İzmir’de radyasyon için ÇED gereklidir kararı

egeçepİzmir Valiliği’nin, Gaziemir ilçesinde kurşun üreten bir fabrikanın faaliyette olduğu dönemde fabrika yakınındaki araziye gömdüğü radyasyonlu atıkların temizlenmesi için “çevresel etki değerlendirmesine ihtiyaç olmadığına” ilişkin kararının, mahkemece yürütmesinin durdurulduğu bildirildi.

Gaziemir ilçesi Aydın Mahallesi sınırlarında kalan eski kurşun fabrikası yakınındaki arazide toprağa gömülü radyasyonlu atıkların temizlenmesi için İzmir Valiliği’nin “çevresel etki değerlendirme (ÇED) raporu gerekli değildir” yönünde aldığı karara karşı, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi İzmir İl Yürütme Kurulu, Aydın Mahallesi’nin bazı sakinleri ile Ege Çevre ve Kültür Platformu (EGEÇEP), idare mahkemesinde açtığı iptal davasında ara karar çıktı.

Avukat Arif Ali Cangı, Aydınlar Mahallesi sakinleri ve EGEÇEP üyeleriyle radyasyonlu atıkların gömülü olduğu arazi yanında yaptığı basın açıklamasında, Gaziemir’de toprağa gömülü radyasyonlu atık sorununun ortaya çıkmasının ardından şüpheli şirket yetkilileri hakkında ceza davası açıldığını ve idarenin “atıkların ayrıştırılarak temizleneceğinin” açıkladığını hatırlattı. Radyasyonlu atıkların rastgele temizlenmesinin, bölgede daha büyük çevre felaketine yol açabileceğini iddia eden Cangı, bu nedenle İzmir Valiliği’nin bu konuda yapılacak çalışmalar için “ÇED gerekli değildir” yönündeki kararının iptali için İzmir 2. İdare Mahkemesi’nde dava açtıklarını belirtti.

Cangı, mahkemenin devam eden davada söz konusu valilik kararının yürütmesinin durdurulmasına hükmettiğini ifade ederek, şunları kaydetti: “Bu hukuksal kazanım, yürüttüğümüz mücadelenin haklılığını bir kez daha bize gösterdi. Yargı sözünü söyledi, şimdi nükleer ve tehlikeli atıkların bertarafı için derhal ÇED sürecinin başlatılmasını, bilimsel inceleme ve değerlendirmelere bağımsız bilim insanlarının, karar süreçlerine mahalle halkının ve İzmirlilerin doğrudan katılımının sağlanarak, atıkların çevre ve toplum sağlığını etkilemeyecek bilimsel yol ve yöntemlerle bir an önce bertaraf edilmesini talep ediyoruz.” ”

HER YAĞMURDA ALEVLENME OLUYOR

Aydın Mahallesi Muhtarı Mustafa Kaya ve fabrika yakınındaki Emrez Mahallesi’nin muhtarı Ramazan Arslanalp de mahallelerinin bir an önce insan sağlığı için riskli atıklardan kurtarılmasını istediklerini dile getirdi. Mahalle sakinleri, atık gömülü sahada her yağmurda alevlenme olduğunu ve sonrasında topraktan duman çıktığını anlatarak, sağlıklarını tehdit eden bu duruma çözüm bulunmasını istedi.

( Yeni Asır )

7 Haziran doğanın son seçimi olabilir

Türkiye’de gündelik hayatta ve siyasette yaşananları karamsar şekilde değerlendirenlerin neredeyse ortak kanısı 7 Haziran 2015’te gerçekleşecek olan seçimler, Türkiye’nin parlamenter demokraside yaşadığı son seçimleri olacak. Daha karamsarlar ise Türkiye’de, belirsiz bir zamana kadar yapılacak olan son seçimin önümüzdeki olduğunu iddia ediyorlar ve bu iddialarını yaşananlarla destekliyorlar. Çok haksız da sayılmazlar. Rusya ve Mısır arasında gidip gelen demokrasi düzeyimiz artık yazılı kuralların da gözetilmediği bir döneme girdi. Bir taraftan da seçimler var ve bu seçimler gitgide olan bitenin aklaması haline getiriliyor. En temel kuralların bile hiçe sayılmasının kaynağı sandığa bağlanıyor. Belki de içinde yaşadığımız bu düzeni en iyi anlatan kavramı Nilgün Cerrahoğlu 12 Mart günkü yazısının başlığında kullanmış: Demokratörlük.

Fakat öyle bir konu var ki, karamsarların haklı olabileceği ve hatta daha da karamsar olmamızı gerektirecek kritik bir noktada. Bu seçim Türkiye’de doğanın son seçimi olabilir. 13 yıllık iktidarı boyunca doğaya geri dönülemeyecek hasarlar veren AKP, önümüzdeki dönemde yaptıklarıyla doğanın ve insan yaşamının üzerine kapıyı bir daha açılmamak üzere kapatabilir. İşte karamsarlık buradan geliyor.

Neler olabilir?

Öncelikle AKP’nin nükleer santral sevdası hukuk tanımaz bir şekilde ilerliyor. Mersin’den sonra Sinop hedefte; Sinop’tan sonra sıra başka yerlere de gelecek. 2019’da nükleer santrallerin temelleri Anadolu’nun üç noktasına saplanmış olacak ve bununla birlikte doğa ve biz de atık sorunundan, yeni doğanların kanser riskinin artmasına; deniz yaşamının bitmesinden, turizm sorununa kadar birçok konuda batağa saplanmış olacağız.

Bunun yanında Karadeniz’in, Ege’nin, Akdeniz’in son doğal alanları da Hes’lere, turistik tesislere, yapılaşmaya ya da dalgalar alsın, heyelan yutsun diye yollara kurban edilecek. El değmemiş bir nokta 2019’da kalmayacak. Seçimini doğayı karşısına almak olarak yapan hükümet, Türkiye’yi Küresel İklim Değişikliği’ne katkı veren ülkeler arasında kimseyi yanına yaklaştırmadan zirvede tutacak ve herhangi bir adaptasyon programı da olmadığı için artık uç iklim olaylarına karşı da savunmasız olacağız. Hem iklimi bozacağız, hem de bu bozukluktan etkileneceğiz.

kuzeySeçime üç aydan fazla bir süre olduğu için henüz çılgın projeler ortaya dökülmedi. Fakat Üçüncü Köprü ve Havaalanı için yapılan tahribat tüm açıklığıyla ortada. Bu projelerin tamamlanması değil, açtıkları yaraların onarılması gerekiyor. İstanbul susuzluktan kırılırken ve şehir çevresinin tüm su kaynaklarını da yutmuşken eğer uçağa atlayıp doğal dengesini koruyan bir ülkeye gidecek kadar paranız olacaksa 2019 için karamsar olmaya gerek yok.

Sonuç olarak siyasi ve gündelik hayatın gelgitleri arasında karamsar bir tablo görmek mümkün. Düzelir mi? Tabii ki düzelir, düzelecek. Fakat doğa için bu durum geçerli değil. Bazı geri dönülmez noktalarımız var ve 2019 doğanın son seçimi olabilir. Bu sebeple partilerin doğa politikalarını öne çıkarmaları, siyasi dayanakları bu noktadan da oluşturmaları gerekli. Seçmen olarak bizim de oy verirken 2019’da iklim sebebiyle kaçılan bir ülkede yaşamak isteyip, istemediğimizi kendimize sormamız gerekir.

Yeşil Gazete yazıları ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

https://twitter.com/Urbarli