Ana Sayfa Blog Sayfa 3674

Kırklareli’nde, “Ergene’deki balık ölümlerine hayvan çiftlikleri neden oluyor” isyanı

Ergeneyi besleyen derelerde son zamanlarda meydana gelen balık ölümleri bölge insanını isyan noktasına getirdi. Lüleburgaz’ın Kayabeyli köyü yakınlarındaki hayvan çiftliklerinin atıkları yüzünden iki gündür balık ölümleri yaşanıyor. Duruma bir çare bulmak üzere çevre köy muhtarları ve Kırklareli İl Genel Meclis Üyeleri Kırklareli İl Merkezinde basın açıklaması yaptılar.

Basına açıklamayı İl genel Meclis Üyesi Gürcan KIRIM yaptı
Basına açıklamayı İl genel Meclis Üyesi Gürcan KIRIM yaptı

Basın açıklamasına Kırklareli İl Genel Meclis Üyeleri Gürcan KIRIM, Sibel ÇINAR, Abdullah MUTLUER, Yeşim GİRGİN, Mehmet Gülay ERKOL, Babaeski İlçe Ziraat odası Başkanı Şahin ARSLAN , Kırklareli Muhtarlar Derneği Başkanı Vedat DENGİZ, Kayabeyli Muhtarı Ali ÇALIŞKAN, Çengelli Muhtarı Benan DEMİRİNDİ, Alacaoğlu Köyü Azası Hasan ŞENTÜRK,   Doğal Yaşamı Koruma Vakfı (DAYKO) Başkanı Nusret TÜRKKAN, DAYKO Kırklareli Temsilcisi Göksal ÇİDEM ile çok sayıda aza ve muhtar katıldı.

İl genel Meclis Üyesi Gürcan KIRIM yaptığı açıklamada, “Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü sadece çevre kanunun 8. Maddesine istinaden tutanak tutuyor, kirletici para cezasıyla cezalandırıyor. Buradan şöyle bir sonuca varabiliriz; Param var kirletiyorum! Geçtiğimiz gün bir şikayet üzerine Lüleburgaz’ın Kayabeyli Köyüne gittik. Vatandaşın tarlasına ölü inekleri, buzağıları bildiğiniz bir çukur açarak gerekli tedbirleri almadan içine gömmüşler. Diğer taraftan üç büyük çiftliğin dışkı atıkları bir kanalda toplanarak Kayabeyli köyünden Alacaoğlu Köyü Kayacık deresine salınmış. 500 kg. canlı ağırlığına sahip bir büyükbaş hayvanın ortalama günlük dışkısı 45 kg’dır. Üç çiftlikte toplamda 2000-3000 arası hayvan olduğu söylenmekte. Bu durumda Kayacık deresine günlük 90 ila 135 ton arası hayvan dışkısının salındığı anlamına geliyor. Kayacık deresinde binlerce balığın can çekişerek ölmesine, derenin suyunun kirlenmesine ve köyde ağır bir kokuya sebep olmuştur. Otuz yıl önce Ergene Nehrinde can çekişen balıkları izledik ve bedelini hep birlikte can çekişe çekişe ödüyoruz. Bu kez 1982 Anayasasında belirtildiği gibi sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkımızı vatandaş olarak sonuna kadar savunacağız.  Devlet kurumlarının da bir an önce gereğini yapmalarını bekliyoruz.“ Türk Ceza kanunun 181 ve 182 maddelerinin gereği yerine getirilmelidir” şeklinde konuştu

Alacaoğlu Köyü Muhtarının suç duyurusu üzerine Çiftliklerin olduğu bölgeye giden İl Genel Meclis üyeleri, Jandarmanın yanı sıra, Denetim için  Çevre şehircilik  İl Müdürlüğü yetkilileri  giderek incelemede bulundular. Çiftlik içerisinde denetim yapan Çevre Şehircilik Müdürlüğü Yetkililerinin çıkışta Bölgede bulunanlara hiçbir bilgi vermeden, sadece bir çiftliği denetleyerek ayrılmaları tepkilere neden oldu.

53

Bunun üzerine Alacaoğlu Muhtarı Çevre Şehircilik Yetkilileri hakkında   Görevi İhmalden Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulundu. Yapılan basın açıklamasında bölgede çok sayıda çiftlik olduğu, Bunların atıklarının tonlarla ifade edildiği, Çiftliklerde ölen hayvanların çiftlik alanı dışında yerlere gömüldüğü belirtildi.

Kayabeyli Köyü Muhtarı Ali Çalışkan, “Geçmiş  yıllardan beri balık ölümleri devam ediyor. Savcılığa suç duyurusunda bulunduk. Bütün yetkililere bu durumu aksettirdik. Çiftliklere gittiğimizde halen suların ve atıkların tarlalara ve kanallara aktığı, ölü hayvanların gömüldüğünü, bunları köpeklerin eşip çıkardığını tespit ettik. Vatandaşlar da bize gelip bu konudaki şikayetlerini dile getirdiler. Bir an önce  adli ve idari tedbirlerin uygulanmasını talep ediyoruz.” diye konuştu.

51

Istrancaların güneyinde  bulunan, Ergene Nehri kaynaklarını oluşturan derelerde  geçtiğimiz yıllarda, Celaliye, Tatarköy, Kavakdere ve Evrensekiz derelerinde yaşanan kirlilik ve balık ölümleri  yaşandı. Şimdi ise Kayacık deresi yok oluyor.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından Ergene Havzası koruma eylem planı kapsamında bölgenin korunması ve kirlenmiş olanların da temizlenmesi amacıyla ayrılan kaynakların gereği gibi kullanılmasını talep eden bölge sakinleri, “Temiz kalmış ve doğal yaşamın sürdüğü birkaç temiz derenin de yok oluşunu önlemek için gereken önlemler bir an önce alınmalıdır” görüşünde.

Haber: Göksal Çidem

(Yeşil Gazete)

Hayır ölmedi, bünyemizde yaşıyor – Ümit Kıvanç

Kenan Evren’in 98 sene yaşadıktan sonra eceliyle ölüp gitmesi, tam da, bu toplumun, özellikle siyasetçilerinin ve yöneticilerinin, 12 Eylül’le hesaplaşma, yüzleşme, yarattığı tahribatı giderme diye bir derdinin olmadığının kanıtıdır.

Sabah bir heyecanla kalktınız. Yüreğiniz pırpır ediyordu. Tatlı bir telaşla. Yeni bir dönemdi. Yeni koşullar. Gelişmeler ne gösterir?.. Çok şey değişecek. Dünün önemli adamları, daire başkanları, müdürleri, genel müdürleri, rektörleri duracak mı gidecek mi? Gidebilirler. Yerlerine geçilebilir. Siz geçebilirdiniz. Gömleğinizi giydiniz.

Sabah kalktınız, yüreğiniz pırpır ediyordu. Adını koymak istemediğiniz, teşhis etmeye yanaşmadığınız, tanır gibi olduğunuzda derhal savuşturmaya çabaladığınız, usul fakat güçlü bir korkuyla. Her şey değişecekti. Dünün önemli adamları, daire başkanları, müdürleri, genel müdürleri, rektörleri, hakimleri, Yargıtay üyeleri bir anda kenara atılabilirdi. Gidebilirlerdi. Gidebilirdiniz. Kravatınızı yamuk bağladınız, çözdünüz, ilk ilmeği yeniden attınız.

Sabah kalktınız, Eylül sabahının serinlemeye yüz tutmuş havasını içinize çekip dışarı çıktınız. Belirsizlik kimine kötü şeydi kimine heyecan verici. Kızların oğulların, eşlerin kardeşlerin birer birer eksildiği korkulu, hüzünlü dairelerin, zalimlerin çirkin ağızlarından hakaret görmeyi, hoyrat ellerce tarumar edilmeyi, devletin içinde biriktirdiği ve bugünler için sakladığı zehirli cerahatle pisletilmeyi, intikamcı ruhlarca lanetlenmeyi bekleyen tedirgin evlerin arasından geçtiniz.

Üzerinizde devlete yaraşır giysiler, yüzünüzde kurtarıcınıza duyduğunuz minnet, istikbalinize doğru ilerlediniz. Memleketin istikbali de sözkonusuydu, ama o gündemde ikinci sıradaydı. Hele bir sizin durumunuz belli olsun. Evden çıkarken öyle demiştiniz, “Hele şu durum bir belli olsun…”

Hepiniz mühimadamlardınız. Mühimadam. Devlet adamı. Bilim adamı. Hukuk adamı. Profesör. Yargıç. Rektör. Yargıtay’da reislerin reisi. Şu bu…

Karşılarına dizildiniz. Devletin soğukluğu, katılığı, nesnelliği ile, insanın öznelliği; yüzsüzlüğü, yalakalığı, karaktersizliği, alçaklığı ile. Eğilirken izledik sizi. El etek öperken. Kendi k.çınızı devletin kaidesi gibi görmeye ve sunmaya çabalarken. Yüz sürdünüz. Eğer o güne kadar vardıysa, tırışkadan iki gram onurunuzla onların törenlik postallarıın parlattınız.

Evleri basarlarken siz makamınızdan seyrettiniz, hayatları söndürürlerken siz  sigaralarınızı yaktınız, zulmü kılıfına uydurmak istediklerinde onlara kılıflar diktiniz.

Görünüş öyleydi, ama hayır, siz kendinizi onların hizmetine koşmadınız; her şeyi beraber yaptınız. Siz olmasaydınız onlar bir yandan insan asarken bir yandan Ankara’nın hangi sokaklarına bisiklet girsin diye tartışamazlardı. Onlara bütün şımarıklıkları, pervasızlıkları için boş meydanı siz temin ettiniz. Onlar meydandakileri öldürdüler, kanları siz temizlediniz.

Dediniz ki, ülkenin esenliği için öldürüyorlar. Ülkenin esenliği için gözaltında kaybediyorlar. Ülkenin esenliği için gencecik hayatları söndürüyorlar. Ülkenin esenliği için çamura yatırıp üzerlerinde postalla geziyorlar. Ülkenin esenliği için üniversiteleri üniversitelikten daha da uzaklaştırıyorlar. Ülkenin esenliği için hepimizi daha da aptallaştırıyorlar. Ülkenin esenliği için üzerinde yaşayan insanları aşağılıyor, eziyor, süründürüyorlar.

Velhâsıl, onlar öldürdü, siz temizlediniz, hocam. Onlar boğdu, siz soluklandınız reis bey.

Ülkenin esenliği dediğiniz, ya içi boşaltılmış ya manası tersine çevrilmiş, her hâlükârda ya iğfal ya iğdiş edilmiş sıfatlar, payeler, makamlar mevkiler, uzmanlık alanları vesaireydi. Profesördünüz, vazifeniz şartlandırmaydı. Hukukçuydunuz, vazifeniz devlet zulmünü aklamak paklamaktı. Rektördünüz, vazifeniz gardiyanlıktı. Gazeteciydiniz, vazifeniz şarlatanlıktı.

Kanla, cinayetle, katliamla, entrikayla, koca ülkenin geleceğinin mahvedileceğini umursamadan hazırlanmış ve uygulanmış iğrenç planlarla taşları döşenen yola en ufak bir tereddüt göstermeden adım attınız. Sabah kalktınız, kendinizi ikbal ve istikbal için k.ç yalayacak, şahsiyetsiz bir ufakadam gibi değil, elkonmuş otoritenin ufak bir kısmının emanet edilebileceği, yeterince güvenilir bir suç ortağı gibi gösterecek lacilerinizi çektiniz, götürülen çocuklarının arkasından ağlaşan annelerin, çaresizlikten dudaklarını ısıran babaların ürpertilerini hiç duymadan makamınıza geçtiniz.

Gözünüz saatte, beklediniz. Belki bir-iki telefon görüşmesi yaptınız, tıpkı sizin gibi bekleşen güvenilir dostlarınızın, yine de hiçbirine o kadar güvenmeyerek ağızlarını aradınız. Belki kimseyle konuşmadınız, neme lazım, dediniz; sadece beklediniz. Yukarıdan gelecek olanı beklediniz. Siz de birilerine göre yukarıdaydınız, birilerine tepeden bakar ve konuşur ve bağırırdınız. Devlette eşyanın tabiatı buydu, size de tepeden bakarlar, konuşurlardı. Birilerine tepeden bakabilmek için birilerinin size tepeden bakmasını zaten yıllar önce kabullenmiştiniz. Alışıktınız.

Zaten bu durumu hep beraber hazırlamıştınız, beraber sürdürecektiniz işte. Sadee müsamerenin gereği yapılacaktı. Onlar müşteri, siz faytoncu rolünde olacaktınız. Atlar da biz.

Kenan Evren öldü; neredeyse herkes 12 Eylül’ü lanetleme yarışında. Çünkü neredeyse herkes sahtekâr. Evren’in, cuntanın, 12 Eylül’ün kurbanları bellidir. Kimi öldürdüler, kimlere işkence ettiler, kimleri gözaltında kaybettiler, kimleri süründürdüler, hangi ocakları söndürdüler, kimlerin hayatını çaldılar, bellidir.

Bu ülkenin hukuk ve bilim âlemini işgal etmiş takım elbiseli ilkel canlılar cuntanın hizmetine gönüllü olarak koştu, darbeci generallerin gözüne girmek, onlarla birlikte o korkunç aşağılama, aptallaştırma projesini yürütmek için canla başla seferber oldu. 12 Eylül denen şeyi beş generalin abuk subukluğundan veya sadistliğinden ibaret göstermeye kalkmak, densizlik ve düşüncesizlik olmadığı durumlarda basbayağı suçtur.

12 Eylül, bu topraklarda onyıllar süren faaliyet sonucu başarıyla meydana getirilmiş anti-demokrasi kültürünün doruğuna ulaşmasıdır. 12 Eylül, öncesiyle birlikte, devletin bu topluma yapabileceği kötülüğün sınırının dahi olamayacağının kayda geçirilmesidir. Çok sayıda gönüllü emir eri, askeri, işbirlikçisi, suç ortağı vardır.

Kenan Evren’in 98 sene yaşadıktan sonra eceliyle ölüp gitmesi, tam da, bu toplumun, özellikle siyasetçilerinin ve yöneticilerinin, 12 Eylül’le hesaplaşma, yüzleşme, yarattığı tahribatı giderme diye bir derdinin olmadığının kanıtıdır.

Aksine, 12 Eylül oluşturduğu toplumsal ortam, kurumsal yapı ve işgörme tarzı, bugün tam gaz yürürlükte.

Yas haftası ilan edilmeli, 12 Eylül iktidarının yürütücüsü, paylaşıcısı, mirasçısı ve ürünü bütün zevat her akşamüstü Ankara’daki dinozor anıtının çevresinde toplaşmalı, coşkuyla, “olmasaydın olmazdık” sloganı atmalıdır.

Bu yazı radikal.com.tr/ den alınmıştır

49

 

Ümit Kıvanç

[Son Dakika] Nepal’de bir deprem daha, bu kez şiddeti 7.4

25 Nisan’da meydana gelen ve en az 8.000 insanın hayatını kaybettiği 7.8 büyüklüğündeki depremin ardından Nepal’de 7.4 büyüklüğünde ikinci büyük bir deprem daha meydana geldi.

48

ABD Jeoloji Araştırma Kurumu’ndan yapılan açıklamaya göre, Nepal’in Kuzeydoğusunda bulunan Namche Bazaar köyünde meydana gelen depremin 7.4 büyüklüğünde olduğu belirtildi. Depremin derinliğinin 19 kilometre olduğu gelen ilk bilgiler arasında.

Nepal’deki ikinci büyük depreme ilişkin gelen ilk bilgilerde depremin 7.1 olduğu açıklanmıştı, ancak ilerleyen dakikalarda gelen güncel bilgi ile depremin 7.4 büyüklüğünde gerçekleştiği belirtildi.

Engelli Kadınlar, Çanakkale’de buluştu

Engelli Kadın Derneği tarafından yürütülen Engelli Kadınların Hak Temelli Mücadele Adımları Projesi kapsamında düzenlenen Engelli Kadın Buluşması, 9 Mayıs Cumartesi günü Çanakkale Halk Bahçesi’nde gerçekleşti.

40

Engelli ve engelli çocuğu bulunan kadınların deneyimlerini paylaşabilmeleri ve toplumsal farkındalık yaratılması amacıyla düzenlenen Engelli Kadın Buluşması etkinliğine Vali Yardımcısı Saim Eskioğlu, Belediye Başkan Yardımcısı Rebiye Ünüvar, Çanakkale Engelliler Derneği Başkanı Fatma Köseoğlu Güldağ başta olmak üzere çok sayıda davetli katıldı.

41

Etkinlikte engelli kadınlar adına bir konuşma yapan Emel Sorgut, hem engelli hem kadın olmanın zorluğuna değinerek, “Kendimizi ve ya çocuğumuzu aynalardan saklarken, bir de bakmışız ki kendi yüzümüze yabancı olmuşuz. Biz kendimizden vazgeçersek, toplum zaten bizi unutmaya pek hazır… İşte o yüzden bu bahar dışarı çıkmak istedik. Dostların arasındayız, artık utanmayacağız dedik, farklılığımız zenginliğimizdir, dedik. Bu gün eğlenmeye ve bu birlikteliğimizle daha da güçlenmeye geldik” diye konuştu. Sorgut, “Bizler toplumda alışıla gelmiş bütün ön yargılara, kalıp düşüncelere direniyoruz. Hem engelli örgütlerine, hem de kadın örgütlerine sadece engelli olmadığımızı, aynı zamanda bir cinsiyetimizin olduğunu hatırlatıyoruz. Bizler iş, eğitim, sosyal ve siyasal hayata katılımda kendimizi engelli erkeklere nazaran daha fazla ispatlamak mecburiyetinde bırakılıyoruz” dedi.

Sorgut, konuşmasını, önyargıların ortadan kaldırılması için mücadeleye etmeye devam edeceklerini belirterek sonlandırdı. Konuşmaların ardından etkinliğe katkılarından dolayı kurumlar adına Vali Yardımcısı Saim Eskioğlu ve Belediye Başkan Yardımcısı Rebiye Ünüvar’a plaket takdiminde bulunulurken, Halk Bahçesi’nde çeşitli etkinlikler ve atölye çalışmaları gerçekleştirildi.

Fotoğraflar, Engelli Kadın Derneği facebook sayfasından alınmıştır

(Çanakkale Belediyesi Sitesi)

İklim için ben de varım!

Evet işte, buradayım. Ben de varım. “İklim İçin niye sokağa çıkıyorum” yazısını yazmamın üzerinden sekiz ay geçti ve şimdi ben İklim İçin kampanyasına çalışıyorum. O yazıyı yazarken bir kampanya olacağını bilmiyordum da biliyordum. Sekiz ay önce yazdığım gibi, iklim değişikliğine karşı mücadelenin içerisinde olmanın nedenleri o kadar bariz ve o kadar içten ki, hep biliyoruz aslında. Hep mücadele ediyoruz aslında.

Çevreci, doğa korumacı olarak falan değil, sen, ben, o, bizim kız, bizim oğlan, bizim köylü, bizim gay, bizim çocuk, bizim doktor, bizim akademisyen, bizim işçi…

Hepimiz iklim için mücadele ediyoruz, mücadelenin adının başına “iklim” koymasak bile. İklim değişikliğinin getirdiği kuraklıktan, sellerden, soğuklardan, görülmemiş dolulardan, artan gıda fiyatlarından, ve bu durumların doğurduğu anlaşmazsızlıklardan, savaşlardan ve zorunlu göçlerden adaletsizce etkileniyoruz.

***

30 Kasım – 11 Aralık 2015 tarihleri arasında Paris’te toplanacak olan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Sözleşmesi Taraflar Konferansı (COP21 Zirvesi) önümüzdeki dönem dünyanın kaderini belirleyecek yeni bir iklim anlaşmasına imza atacak. COP21 Zirvesi’nde bağlayıcı, etkili, hedefli, gezegenin geleceğini koruyacak ve iklim adaletini sağlayacak bir sözleşmenin çıkması gerekiyor. Aksi takdirde, gezegen için çok geç kalmış olacağız.

İklim İçin kampanyası  Aralık’ta Paris’ten çıkması beklenen yeni iklim anlaşmasının öncesinde, iklim için harekete geçmek isteyen herkesi bir araya getirebilecek ortak bir mücadele alanı yaratma çabasının sonucunda oluştu. İnce ince örüldü “iklim için” kampanyası. O içtenlikle bir araya getirilen taşlar el birliği ile yerlerine oturtulurken, yaşanılabilir bir gezegen için taleplerini dile getirecek olan kitlelerin yürüyeceği yol da yine aynı el birliği ile döşeniyor.

Her şeyi değiştirmek için herkese ihtiyacımız olduğundan İklim İçin kurumların ve bireylerin birlikte hareket ettiği, küresel hareketin bir parçası olarak sosyal forum mantığında örgütleniyor. ‘İklim değişikliği hepimizin adalet meselesidir.’ diyen tüm kurum ve bireylerin bir araya gelmesini amaçlıyor.

***

Basın açıklamasında kadınlar, çocuklar, öğretmenler, işçiler, sanatçılar ve toplumun  birer birer niye iklim için ben de varım dediklerini söylediler.

8 Mart’ta kadınlar “İklim değişikliğinin ilhamı da, umudu da kadınlarda. Erkek hükümetlerin, tarafların, liderlerin, müzakerecilerin dünyayı değiştirmek için ortaya koyamadıkları güç kadınlarda var.” dedi.

1 Mayıs’ta işçiler “Şirketlerin etkisi altındaki hükümetler, aşırı tüketim, fosil yakıtların yakılması ve ormansızlaşma gibi insan faaliyetlerinden kaynaklanan iklim değişikliğine karşı etkin ve adil bir biçimde mücadele etmekten kaçarak, kâr uğruna tüm canlı hayatını hiçe sayıyor. Biz çocuklarımıza saraylar, uçaklar, yatlar bırakamayacağız; biz çocuklarımıza akan dereler, gür ormanlar ve sağlıklı gıdalar bırakacağız.” dedi.

Tüm canlılar için yaşanabilir bir dünya, adil bir gelecek için hep birlikte olmalıyız. Çünkü, Naomi Klein’ın da dediği gibi, “İklim mücadelesi çevrecilere bırakılmayacak kadar önemli bir mücadele”.

***

Kainatın tüm seslerini duyurmayı amaç edinmiş Açık Radyo’da İklim İçin’i dinleyebilir, Yeşil Gazete’de İklim İçin’i okuyabilirsiniz.

İstanbul Politikalar Merkezi Mercator Vakfı’nın katkılarıyla İklim İçin her Salı saat 10’da 94.9 Açık Radyo’da.

Yeşil Gazetegillerin katkılarıyla İklim İçin her Pazartesi (gibi) Yeşil Gazete’de.

Duymak, okumak yetmez, iklim için ben de varım ve “Bu yolun yapılmasında benim de katkım olmalı” diyorsanız sizi şöyle alalım: www.iklimicin.org

Haftaya görüşmek üzere…

 

Nükleersiz Akdeniz için ilk adım Kıbrıs’ta atıldı

Cumartesi günü Kıbrıs’ta bir ilk gerçekleşti ve uluslararası nitelikteki Nükleersiz Akdeniz Ağı’nın kuruluşunun da duyurulduğu Akdeniz’de Nükleere Karşı Ortak Mücadele etkinliği Lefkoşa Ara Bölge’de (Yeşil Hat), Ledra Palas’ın karşısında bulunan Dayanışma Evi‘nde (House for Cooperation ) yapıldı.

11209375_814608678617543_9099254634036262299_n

Yeşil Düşünce Derneği, Nukleersiz.org ve Kıbrıslılar Bilim Eğitim Sağlık ve Dayanışma Derneği (KIBES) öncülüğünde, Kıbrıs Nükleere Hayır Platformu‘nun evsahipliğinde yapılan etkinlikte Kıbrıs’ın güneyinden ve kuzeyinden nükleer karşıtları iki toplumlu etkinliklerin yapıldığı Dayanışma Evi’nde buluştu.

Etkinlik Kıbrıs Türk Tabipler Birliği, Yeşil Avrupa Vakfı (Green European Foundation) ve Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu‘nun desteğiyle yapıldı.

Nükleere karşı sarı balonlar

Buluşmanın açılışı 8 Mayıs Cuma akşamı Lefkoşa Ara Bölgede, Avrupa Yeşilleri Eşsözcüsü Rebecca Harms ve Kıbrıs Yeşiller Partisi üyesi George Perdikis tarafından samimi bir ortamda verilen bir yemekle yapıldı. Açılışa Kıbrıs’ın her iki toplumundan, Türkiye ve Almanya’dan çeşitli sendika ve sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri katıldı.

10645217_816995545045523_5087306756792196095_n 10460980_816995568378854_5785523329063245608_n

Cumartesi günü öğle saatlerinde Lefkoşa Ara Bölgede başlayan etkinlikte, katılımcılar önce Ledra Palas’ın karşısında toplanarak, üzerlerinde radyasyon uyarı işareti bulunan sarı balonları uçurdular ve ne Akkuyu’da ne de Akdeniz’in başka bir yerinde nükleer enerji istemediklerini belirten bir basın açıklaması yaptılar.

Sevil Turan
Sevil Turan

Basın açıklamasının ardından konferansın açılış konuşmasını yapan Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eşsözcüsü Sevil Turan nükleersiz bir dünya için Kıbrıs’ta iki toplumlu mücadelenin öneminin altını çizdi.

Açılışta konuşan Kıbrıs Türk Tabipler Birliği Yönetim Kurulu Üyesi Ahmet Köyceğiz, nükleerin zararlarını toplum olarak bildiklerini ve mücadeleye hazır olduklarını bildirdi.

Kıbrıs Yeşiller Partisi Başkanı George Perdikis de nükleere karşı olduklarını ve mücadele edeceklerini belirtti.

Rebecca Harms: “Türk hükümeti ile bu konular konuşulmuyor”

Konferansta ilk olarak Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu Eşbaşkanı Rebeca Harms konuştu. Harms yaptığı konuşmada Almanya ve Bulgaristan’daki anti-nükleer yurttaş mücadelelerinin Türkiye’de yapılması planlanan Akkuyu Nükleer Santrali’nin yurttaşlar tarafından engellenebileceğine dair örnek teşkil ettiğinin altını çizdi.

Rüzgar enerjisi parklarının daha insani olduğunu ve evindeki pencereden bakan insanların bu çeşit parklar görmek istediğini belirten Harms, dünyada sadece 31 ülkede nükleer santral bulunduğunu, artık nükleer enerji sektörünün gelişmediğini ve yerini güneş ve rüzgar enerjisinin almaya başladığını söyledi.

Rebecca Harms
Rebecca Harms

Türkiye’den tanıştığı pek çok kişi ile bu konuları tartışabildiğini fakat Türk hükümeti tartışamadığını  belirten, bu sebeple de demokratik, şeffaf, katılımcı bir gelecek için halkların bilinçlenmesi gerektiğini söyleyen Rebecca Harms, konuşmasını ortak mücadelenin önemini vurgulayarak tamamladı.

Nükleersiz Akdeniz Deklerasyonu: Nükleersiz “Mare Nostrum” için çağrı

Rebecca Harms’ın konuşmasının ardından Nükleersiz Akdeniz Ağı’nın kuruluş deklerasyonu okundu. (Deklerasyon metni haberin sonunda bulunabilir.) Deklerasyonun okunmasının ardından imzacı kurumlar olan Kıbrıslılar Bilim Eğitim Sağlık ve Dayanışma Dernegi (IST-KIBES) adına Sarper Övsay, Yeşil Düşünce Derneği adına Sevgi Mutlu, Nükleersiz.org adına Alper Öktem kısa birer konuşma yaparak ağın kuruluşuna verdikleri desteği açıkladılar.

Deklerasyona destek vermek üzere kürsüye gelen Mersin Nükleer Karşıtı Platform Sözcüsü Ful Uğurhan, Kıbrıs Nükleere Hayır Platfomu adına Kyriacos Tsimillis ve Salih Erşangil ile Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Mersin İl Eşsözcüsü Osman Yılmaz‘ın ardından Uluslararası Nükleer Tehlikeye Karşı Hekimler Birliği (IPPNW) Avrupa Bölümü Başkanı Dr. Angelika Claussen ve Alman Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Cem Özdemir‘in destek mesajları okundu. Deklerasyona ayrıca ilk olarak Green Institue Greece, Ecology Movement of Thessaloniki ve ANTIGONE -Information Centre on Racism, Ecology, Peace and Non Violence’in imza vereceği açıklandı.

Akkuyu’da 40 yıllık mücadele

Konferansın ikinci bölümünde Akkuyu Gerçekleri ve Kıbrıs başlıklı bir panel düzenlendi.

11151071_816997301712014_7268675740900775354_n

Panelde ilk konuşmayı yapan Mersin Nükleer Karşıtı Platform sözcüsü Dr. Ful Uğurhan  konuşmasında, Mersin’de ve Türkiye’de nükleere karşı verilen 40 yıllık mücadeleyi fotoğraflar eşliğinde özetledi. Konuşmasında Mersin’de insanların nükleer santral istemediğini söyleyen Uğurhan, Akkuyu’nun bulunduğu yerdeki köylülerin ise artık hükümet tarafından sindirildikle ya da umutlarını yitirdikleri için nükleer karşıtı eylemlere doksanlı yıllardaki kadar çok katılmadıklarını belirtti. Uğurhan konuşmasında sahte imzalarla verilen ÇED raporu ve hükümetin Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın raporunu mahmkemeye vermemesi gibi son örnekleri de anlatarak, sürecin ne kadar şeffaflıktan ve demokrasiden uzak bir şekilde yürütüldüğünü vurguladı.

İkinci konuşmayı yapan Kıbrıs Enstitüsü’nden Dr. Theodoros Christoudias ise dünyadaki nükleer kazalar hakkında istatistiksel bilgiler vererek tehlikenin boyutları hakkında katılımcıların dikkatini çekti. Christoudias’ın konuşmasında özellikle Akkuyu’da yaşanabilecek bir nükleer kazadan en çok Akkuyu’ya 80 km mesafede olan Kıbrıs’ın etkileneceğine dair yapılan bilimsel modellemeler ilgi çekiciydi.

Panelde Yeşil Düşünce Derneği ve Nükleersiz.org adına konuşan Dr. Ümit Şahin, 1980’lerin sonunda Turkiye’de başlayan yeşil hareketin içinden geldiğini belirterek nükleer karşıtı hareketlerin o zamana dayandığını hatırlattı. Panelin Kıbrıs’ta yapılmasının önemine de değinen Şahin, Akkuyu’nun durdurulmasının, Mısır ve Ürdün’de de planlanan nükleer reaktörlerin engellenebilmesi ve dolayısıyla Akdeniz’in nükleersiz kalması için çok önemli olduğunu belirtti. Nükleer endüstrinin gerçekleri çarpıtarak yalanlarla dolu bir propaganda kampanyası yaptığını anlatan Şahin, bu yalanların iklim değişikliğiyle mücadelenin de önünde bir engel oluşturduğunu, verimli ve yenilenebilir sistemlere dayalı  enerji politikalarını önlediğinin altını çizdi. Türkiye’deki demokrasi eksikliğinin ve otoriter rejimin nükleeri bir seçenek olarak dayattığını söyleyen Şahin, demokrasiyi,  şeffaflığı, yalanların teşhir edilmesini ve doğru bilginin savunulmasını nükleere karşı mücadelenin esası olarak görmek gerektiğini anlattı.


Kıbrıs Nükleere Hayır Platformu adına konuşan Yeşil Barış Derneği’nden Doğan Sahir ise yaptığı konuşmada Mersin Akkuyu’da yapılması planlanan Nükleer santralin Kıbrıs’a etkilerini anlatırken, atıkların limanlar aracılığı ile taşınmasının da risk oluşturacağını söyledi.

Panelde son konuşmayı yapan Güney Kıbrslı Onkoloji uzmanı Dr. Stamatina Passalari de radyasyonun DNA üzerindeki etkilerini anlatarak nükleer enerjinin nasıl kansere sebep olduğunu hatırlattı.

Konferansın dinleyicileri arasında öğrenciler, öğretmenler, basın mensupları ve çesitli sivil toplum kuruluşları yer alıyordu.

 

Nükleersiz Akdeniz Ağı için Çağrı

Romalıların Bizim Deniz “Mare Nostrum” dediği Akdeniz, bugün Arnavutluk, Cezayir, Bosna Hersek, Hırvatistan, Kıbrıs, Mısır, Yunanistan, Filistin, İtalya, Lübnan, Libya, Malta, Fas, Tunus, Monaco, Karadağ, Slovenya, Fransa, İspanya, Suriye ve Türkiye topraklarında yaşayan halklarının ortak denizidir. Dolayısıyla, Akdeniz, tarihsel, ekonomik, kültürel ve ekosistem dengesi açısından büyük bir coğrafyayı birbirine bağlamaktadır. Bu büyük ortak yaşam alanı ise bugün büyük bir tehlike ile karşı karşıyadır.

Akdeniz’in doğusunda Türkiye 1970’lerden itibaren başlattığı nükleer santral kurma planını, 2010 yılında Rusya ile Hükümetlerarası Anlaşma yaparak gerçekleştirme kararı almıştır. Bu karar ile Türkiye, Akdeniz’in geleceğini riske atması bir yana 1975 yılında, Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) çatısı altında 16 Akdeniz ülkesi ve Avrupa Birliği’nın kurduğu  Akdeniz Eylem Planı (AEP) ile 1995’te oluşturulup 2002’de genişletilmiş formuna yeniden taraf olduğu Barselona Sözleşmesini de ihlal etmektedir.

2008 yılında Türkiye’den 206 bilim insanı bugün de hala geçerliliğini koruyan bir bildirge ile nükleer santral kurulmasına itiraz etmiştir. Bunun yanında, santral için hazırlanan 2014 tarihli şimdiki ÇED raporunun, bilimsel açıdan doğuracağı riskleri elimine etmek açısından yetersiz ve hukuksal açıdan uygunsuz olduğu da ortaya çıkmıştır. Bizler, Akdeniz’in sakinleri olarak, ortak yaşamımızın güvenliği ve Akdeniz’de yaşayan tüm canlıların ve ekosistem dengesinin korunmasına dair olan sorumluluğumuz nedeniyle Mersin Akkuyu’da kurulması planlanan bu nükleer santrali istemiyoruz. Akdeniz’de “gözlemlenemeyecek” ve “denetlenemeyecek” radyoaktivite istemeyişimizin temel gerekçeleri şöyledir:

1- Türkiye bugün nükleer santral kurulmasına karar verilen Mersin Akkuyu için yer lisansını 1975’te almıştır.O zaman projeye yer lisansı veren ekipteki bilim insanları bugün 40 yıl öncesine ait teknoloji ile yapılan değerlendirmeye karşı çıkmakta, yeni teknolojilerle incelenen bölgede farklı fay hatlarının bulunduğunu söylemektedir.

2-Nükleer santralin denizden alacağı deşarj suyunun deniz ısıl sıcaklığını 33 dereceye kadar yükseltmesi deniz canlılarının ve çevresindeki endemik türlerin varlığını tehdit edecek hatta kümülatif etkiyle deniz yaşamını yavaş yavaş sonlandıracaktır.

3- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ve Rusya Federasyonu Hükümeti arasında imzalanan Milletlerarası Andlaşma’da (06.10.2010 Sayı: 27721) nükleer atıkalrın nasıl ve nerede depolanacağı olası bir kaza durumunda sorumluluğun kime ait olduğu ve kaza yönetimini kimin ve nasıl yapacağı belirtilmemiştir.                                                                                                                      

4-Kurulacak santral işletme yetkisine sahip Rusya’nın kontrolünde bulunacaktır, Türkiye tarafının kendi toprağında hiçbir söz hakkı olmayacaktır.

5-ÇED raporundaki imzaların sahte dolayısıyla geçersiz olduğu ispatlanmıştır.

6-ÇED raporuna 5000’den fazla kişiden yapılan itirazlar dikkate alınmamıştır.

7-ÇED raporunda nükleer atıkların nerede depolanacağına dair bir madde yoktur.

8-ÇED raporunda nükleer atıkların nihai depolama alanı belirtilmemiştir.

9-ÇED raporunda uranyum ham maddesinin nasıl transfer edileceği belirtilmemiştir.

10-Nükleer enerji yatırımı şartları gereği hazırlanan Nükleer Enerji Yasa Tasarısı’nda Plutonyum-239, Uranyum-233 gibi radyoaktif izotopların adları geçmektedir ki bu izotoplar nükleer silah yapımı için elde edilmektedir. Bu konu Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne soru önergesi olarak verilmiştir. Bu şekilde bir yasa hazırlığı Akdeniz’in barışçıl geleceğini tehdit edecek nükleer silah üretimi planlanına dair şüphe oluşturmaktadır.

11- Nükleer santralin direkt başbakanlığa bağlı olarak işletilecek olması, konusunda uzman olmayan kişilerin yetki ve sorumluluk alması, organizasyonel problemlere sebep olabilecektir ki bugün Fukuşima’da yaşanan kazanın sebebinin yetki sorunları olduğu kazada ihmali büyük olan Tokyo Elektrik (TEPCO)tarafından itiraf edilmiştir.

12- Mersin/Akkuyu’ya yer lisansı verilmesinden de önce 1956’da kurulmuş olup 2015’te ÇED raporunun imzalanmasına kadar tüm süreçlerde yer almış bulunan Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nun (TAEK) ÇED raporu imzalandıktan hemen sonra lağvedilerek yerine Başbakanlığa bağlı Nükleer ve Radyoloji Düzenleme Kurumu’nun (NRDK) kurulmuş olması nükleer santrallerin tecrübesiz bir kurum tarafından idare edileceğini göstermektedir. NRDK mali açıdan da denetim dışı bırakılmıştır.

1986’da yaşanan Çernobil felaketinin etkisi Türkiye’de ve diğer bölge ülkelerinde artan kanser vakları, doğumsal anomaliler ve radyasyona bağlı diğer zararlarla halen sürmekteyken, 2011’de meydana gelen Fukuşima nükleer kazasının sonucunda Japonya’da çocuklarda tiroid kanseri sıklıkla görülmeye başlamışken, 43 milyon ton radyoaktif katı atığın ne yapılacağı bilinemezken, terk edilen santral bölgesinden radyasyon yayılmaya devam ederken, kazadan beri bu gün dahil her gün 400 ton radyoaktif reaktör deşarj suyu okyanusa akarak artık Japonya’dan Kanada’nın doğu kıyılarına ulaşmışken ve bu felakaletin sonuçlarının gelecekte daha nelere sebep olacağı bilinmezken Akdeniz için endişelenmekte haklı olduğumuz görülecektir.

Benzer bir facianın bir gün Akdeniz’de yaşanmaması, Akdeniz’e radyoaktivitenin karışmaması, Akdeniz’in tabiatını, ekolojisini bozacak bu girişime engel olunması için, bugün Nükleersiz Akdeniz Ağı’nın tesis edilmesi gereken gün olmalıdır!

Yeşil Düşünce Derneği,KIBES,Nükleersiz.org

Fotoğraflar: Yelda Çubukçu, Gökalp Ceylan, Ümit Şahin

Haber: Yelda Çubukçu – Yeşil Gazete

BM İklim Sekreteryası Başkanı: Bilim açıkça söylüyor, daha fazla kömürü kaldıramayız

Oliver Milman tarafından The Guardian‘da yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Özge Geyik‘in çevirisiyle sunuyoruz.

***

Christiana Figueres, iklim değişikliğiyle mücadelede azami çabanın sağlanması için Avustralya’nın ulus çapında uzlaşmaya ihtiyacı olduğunu söyledi.

 

Christiana Figueres: “Genelde, daha büyük hedefler daha fazla yatırımı teşvik eder.” Fotoğraf: Denis Balibouse/Reuters
Christiana Figueres: “Genelde, daha büyük hedefler daha fazla yatırımı teşvik eder.” Fotoğraf: Denis Balibouse/Reuters

 

Avustralyalı yedi hükümet erkanıyla yaptığı toplantının ardından BM İklim Sekreteryası başkanı Christiana Figueres, kömür yatırımlarına daha fazla devam edilemeyeceğini belirterek iddialı yenilenebilir enerji hedeflerinin ortaya konulmasının önemini vurguladı.

Güney Avustralya hükümeti tarafından düzenlenen Adelaide’deki toplantıda federal, eyalet ve bölge yönetimleri yenilenebilir enerjinin benimsenmesi, verimli enerji projelerinin düzenlenmesi ve toplumun iklim değişikliğine adapte olmasına destek olmak için işbirliğinde çalışmak üzere anlaşmaya vardı.

BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi genel sekreteri Figueres, yerel yönetimleri hükümetle beraber çalışarak Aralık ayında Paris’te gerçekleşecek iklim zirvesinde esaslı küresel kararların alınmasına yardımcı olmaya çağırdı.

Toplantıya İşçi Partisi yönetimindeki eyalet ve bölgelerden çevre bakanları (Victoria, Güney Avustralya, Quennsland ve ACT); federal hükümet, Tazmanya ve Yeni Güney Galler hükümetlerinden de üst düzey yetkililer katıldı. Batı Avustralya ve Kuzey Toprakları ise katılım göstermedi.

Toplantı sonrası yapılan resmi bildiride Figueres, sanayileşme öncesi döneme kıyasla 2°C’lik artışın yaratacağı tahribata dikkat çekerek bilimin açıkça ekosistemin daha fazla kömürü taşıyamayacağını gösterdiğini vurguladı.

Figueres ayrıca iklim değişikliğinin yaşamı tehdit edici sonuçlarından kaçınmak için Avustralya’nın azami çaba sarf etmesi gerektiğini ve bunu ulus çapında bir uzlaşmayla başarabileceğini ekledi.

Hükümetin sera gazı indirimlerine dair suskunluğuyla ilgisi soruya Figueres, okyanuslarda olduğu gibi gelgitler olabilir, diye cevap verdi.

“Federal yönetimin Temmuz ayı itibariyle ulusal hedeflere yönelmesini sıcak karşılıyoruz ve ben bu kararın eyelet ve yerel yönetimlerin çabalarını da kapsayacağına inanıyorum.  Olumlu bir değişimle karşılaşacağımıza eminim.” diye de ekledi.

Figueres, eyalet yönetimleri ve yerel yönetimlerin Avustralya’nın iklim mücadelesine uluslararası arenada destek olabileceğini ve bu sayede ülkenin diğer sanayileşmiş ülkelerle aynı safta yer almasına katkı sağlayabileceğini söyledi.

“Eyalet yönetimleri ve yerel yönetimler vatandaşlara federal hükümetten daha yakınlar. Bu yönetimler muhtemelen iklim değişikliğine dair endişe ve fırsatları daha sık ifade ediyorlar.”

Figueres federal hükümetin yenilenebilir enerji hedeflerine dair bitmek bilmeyen politik çıkmazı hakkında doğrudan yorumda bulunmasa da “Genelde, daha büyük hedefler daha fazla yatırımı teşvik eder. Son yıllarda Avustralya’da gelişmekte olan bir şey varsa o da yenilenebilir enerji yatırımlarıdır. Bu da iddialı yenilenebilir enerji hedefleri koymanın olumlu olacağına işaret ediyor.” dedi.

Paris Zirvesi’nin ana gündem maddelerinden biri olan 2020 sonrası sera gazı indirimi hedefleri federal hükümetin de ajandasında bulunuyor ve hükümet bu amaçla çalışmalar yapmaya başladı.

Eyalet ve bölge bakanlıkları ortak bildirisinde, uluslararası beklentileri karşılamak için İklim Değişikliği Otoritesi tarafından önerilen 2020 yılına kadar en az %19, 2025’te ise %30 oranında sera gazı indirimi gerekliliğine dikkat çekildi.

Federal hükümet çevre bakanı Greg Hunt bu rakamları külfetli bulsa da Yeşiller bu hedeflerin 2°C hedefini sağlamada yetersiz kalabileceğini belirtti.

Güney Avustralya İklim Değişikliği bakanı Ian Hunter, federal hükümetin partizanlığı bir kenara bırakıp İklim Değişikliği Otoritesi’nin belirlediği hedefleri benimsemesini umduğunu söyledi.

Victoria Çevre Bakanı Lisa Neville ise Victoria Hükümeti’nin de önerilen hedefleri desteklediğini belirtti. “Victoria Hükümeti, İngiliz Milletler Topluluğu’nun, hükümetin talimatıyla hazırlanan İklim Değişikliği Otoritesi raporundaki önerileri dinlemesi gerektiğine inanıyor.” dedi. “Andrews Hükümeti de Victoria’nın yerel hedeflerinin değerlendirilmesine katıldı ve doğru adımların atılması için uzmanlarla görüşmelere başladık.”

Queensland Çevre Bakanı Steve Miles, yerel meclislere deniz seviyesindeki artıştan bahsetmeyi yasaklayan Campbell Newman liderliğindeki hükümetin bozguna uğratılmasından sonra Queensland eyaletinin de yeniden iklim değişikliği mücadelesinde yer almaya başladığını ifade etti.

“Karbon kirliliğini azaltmak için diğer eyaletlerle iş birliğine hazırız. Büyük Set Resifi, resiflerdeki iş imkanları ve çocuklarımızın geleceği için, ben kişisel olarak küresel ısınmanın 2°C ile sınırlandırılmasına kendimi adadığımı söyleyebilirim.”  diye ekledi.

Ulusal Bilim Dairesi (CSIRO) ve Meteoroloji’nin Ocak ayında yayınladığı tahminlere göre Avustralya’nın 2030’da yıllık ortalama sıcaklığının 1986-2005 yıllarına göre 1,3°C daha yüksek olması beklenmekte ki bu da ülkenin güneyinde aşırı kuraklık ve daha az yağış görülmesi anlamına geliyor.

Dahası, atmosfere salınan gazların azaltılmasında kayda değer çaba sağlanmazsa, 2090 senesinde kadar Avustralya’nın yıllık ortalama sıcaklığı sanayileşme öncesi zamana göre 5°C’den daha fazla artabilir.

Avustralya, 1910 senesinden bu yana halihazırda 0,9°C’lik sıcaklık artışı yaşadı. Tarihinin en sıcak ve üçüncü en sıcak yıllarını sırasıyla 2013 ve 2014’te yaşadı.

 

Haberin İngilizce Orjinali

Haber: Oliver Milman

Yeşil Gazete için çeviren: Özge Geyik

(Yeşil Gazete, The Guardian)

 

Venedik’te bir Türkiye hayali – Cengiz Çandar

Venedik, sanırım görmüş olan herkes aynı duygudadır, büyülü bir şehirdir. Dünyanın en önemli sanat bienallerinden birinin 120 yıldır sular üzerinde yüzen dünyanın belki de en güzel bu özel şehrinde yapılıyor olması bir rastlantı olamaz.

Venedik Bienali, 56’ncı kez kapılarını dünya kültürüne, mimarisine, estetiğine çok şeyler sunmuş bu şehirde dünyaya açtı. 2015 Mayıs’ının ilk haftasının sonundan Kasım ayının son haftasına kadar dünyanın her köşesinden yüzbinlerce insan Bienal için Venedik’e gelecek.

Venedik Bienali’nin (La Biennale di Venezia) Başkanı Paolo Baratta ile yapılmış bir söyleşi okudum. “Çok kez medeniyetler çatışmasından söz edildiğini duyuyoruz. Bienal medeniyetleri bir araya getiriyor…” diye başlayan bir soruyu keserek şu cevabı vermişti:

“Yüksek gerilimlerin damga vurduğu karmaşık dönemlerin en büyük tehlikelerinden biri muhtemel yanlış anlamalarda yatar… Bilginin en iyisi diyalogtur… Kriz dönemlerinde ortaya çıkan ekonomik, siyasi ve toplumsal teorilerin boşluklarını, hayal gücü ve yaratıcılıkla kapatabiliriz.”

Güncel kavramsal sanatın en önemli sunum alanlarından biri sayılan Venedik Bienali’nin bu 56’ıncısının “siyasi mesajlar”ın öne çıktığı bir bienal olacağı başkanının yaklaşımından da anlaşılabiliyordu.

Venedik’te daha önceleri bulunmuştum. Ama,  Bienal amacıyla, daha doğrusu, hazırlanış dönemini özel nedenlerden ötürü gayet yakından izlemiş olduğum Türkiye Pavyonu’nu görmek amacıyla ilk kez gittim.

Türkiye Pavyonu’nu bu yıl büyük sanatçı Sarkis hazırlayacaktı. Sarkis’in İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın (İKSV) koordinasyonunda ve Rotterdam’daki Witte de With Güncel Sanat Merkezi’nin direktörü olan Defne Ayas’ın küratörlüğünde, İtalyanca “Nefes” anlamına gelen “Respiro” başlıklı çalışması daha Bienal öncesinden yankılanmaya başlamıştı.

respiro“Respiro”nun içeriği kadar, 1915’in 100. yılında Venedik Bienali’nin Türkiye Pavyonu’nu İstanbul doğumlu, 77 yaşındaki bir Ermeni sanatçının, genç bir Türk sanat insanının küratörlüğünde hazırlayacak olması, siyasi sezgileri güçlü uluslararası sanat çevrelerinin dikkatini doğal olarak çekmişti.

Almanya’nın etkili gazetesi Frankfurter Allgemeine Zeitung (FAZ), 7 Mayıs’ta “Respiro”ya geniş yer verdi ve “Halkların Birbirini Anlaması: Venedik Bienali’nde Türkiyeli Ermeni Sanatçı Türkiye Pavyonu’nu kutsal bir mekâna dönüştürüyor” başlığını kullandı.

O gün, Türkiye Pavyonu’nun açılışına gelenler, bir sergi sunumunun çok ötesinde bir sanat olayıyla, Le Monde’un 8 Mayıs tarihli sayısında boydan boya iki sayfasını ayırdığı ve “bilge” olarak nitelediği sanatçının hayatının muhtemelen en görkemli yapıtıyla karşılaştılar. Bir “kutsal mekân”a ayak bastıkları duygusunu en derinlerinde hissettiler.

Açılış günü, Türkiye Pavyonu’nu ziyaret edenler arasında Fransa’nın Kültür Bakanı da vardı. Hollanda Kültür Bakanı da… Dünya çapındaki sanat adamı Sarkis 1964’ten beri  Paris’te yaşamaktaydı. Ve başyapıtının Fransa Kültür Bakanı tarafından onurlandırılması çok doğaldı. Rotterdam’daki Witte de With ise, Hollanda’da “Yılın En Başarılı Müzesi” seçilmişti ve Hollanda Kültür Bakanı, o müzenin direktörü, Türkiye Pavyonu’nun küratörü olduğu için, açılışı onurlandırmıştı.

“Sivil Türkiye”nin çeşitli renkleriyle yer aldığı, “resmi Türkiye”nin ise İtalya’daki büyükelçi dışında temsil edilmediği bir Türkiye Pavyonu açılışıydı bu.

“Respiro”nun nasıl bir şey olduğunu, nasıl bir amaçla hazırlandığını anlatmak için, serginin “Respiro” adlı katalogunda, küratör Defne Ayas’ın “Sarkis: Eşzamanlılığın Bahçesinde” başlıklı giriş yazısına sözü bırakayım.

Defne Ayas, Sarkis’in daha işin başında kendisine, “Bizim sergimiz pırlanta olacak. Hiçbir zehir sokmayacağız mekânımıza. Herşey bir bebek gibi saf kalmalı” demiş olduğunu yazıyor: “’Elmas küpeler gibi asacağız vitraylarımızı,’ diye ekledi Sarkis. Vitraylarla imgeyi çerçeveliyor, imgenin hatlarını belirliyor, yakalayıp hapsediyor ve böylece Ortaçağ’da başlattığı vitray sanatını, fotoğraf tarihiyle ve ışıkla buluşturuyordu. Vitraylarındaki imgeler ateş, avuçlayan el, direnen kırmızı elbiseli kadın, yükseklerden aşağı bakan mozaik melek tasviri, nar tezgâhının önünde gülümseyen Hrant Dink, ölüm döşeğinde hasta, çiçeğe durmuş ağaç- bir talep ileri sürüyorlardı sanki…

Sarkis’in yapıtları hep buluşmalardan doğar; felsefeyle müzikle, mimariyle, sanat tarihiyle, siyaset tarihiyle. Yarattıklarıyla, sanatın alanlarını hep genişletmiş, zenginleştirmeye çalışmıştır. Acılı tarihlerin açılımlarla iyileştirilebileceğine inananlardanız. Bu yerleştirmeye iliştirilmiş bilinçaltı kodlar tarihe ılık bir nefes getirebilirse eğer, kendimizi amacımıza ulaşmış addedeceğiz…

Sergiyi duraganlığa karşı bir meydan okuma olarak düzenlemek konularında anlaşmış; geçmişin yaralarını deşmek yerine bunların üzerine yükselmeye niyet etmiştik. Ekibimizi kurduk, nefes kelimesinin rehberliğinde yola koyulduk. Nefes alıp vererek, hem tarih ile zaman ve mekân arasında yepyeni ritmler doğurduk, hem de şifre, kod ve referanslardan hareketle, milyonlarca yıllık uzak geçmişin bugünle kesiştiği yerde, eşzamanlılıkta, Sarkis’in zamanındalığı ile zamansızlığında kendini sonsuza değin yineleyen anlam dünyaları kurgulayarak bilinmeze yön verdik, yelken açtık.”

Le Monde 8 Mayıs’ta yayımladığı Sarkis röportajında, sanatçının “Respiro”yu “zihnindeki Big Bang” olarak ifade ettiğini yazdı. Hayatının eseri… Koca mekânın iki ucunda neonlarla kurulu iki devasa gökkuşağı, tam ortada mekânı ikiye bölen aynalar ve bunların üzerinde Türkiye’nin farklı kimliklerine mensup  çocuklarının bıraktıkları parmak izleri ve birer ikona halinde tavandan asılı halde, nefes alıp vererek sallanan vitraylar: Parajanov’dan Hrant Dink’e, Mihrimah Sultan Camii’nin kubbesinden Ayasofya’nın kubbesine, Urartu tanrıça heykelinden Sarkis’in anne ve babasının mezartaşlarına kadar uzanan kişisel ve kolektif imgeler dizisi… Ve bütün bunların üzerinde kâh yükselen kâh alçalan tınılarında nefes alıp veren çok etkileyici bir müzik…

Sarkis, bütün eserinde ortaya koyduğu sanat anlayışını bu başyapıtında taçlandırmıştı: “Acının üzerine çıkarak –ama unutmadan, unutturmadan, inkâra sapmadan- bugüne varıp, yarını ortaklaşa aramak…”

Venedik’teki Türkiye Pavyonu “pırlanta”ydı. “Hiçbir zehir sokulmamıştı” içine.

Sarkis’in istediği olmuştu: “Her şey bir bebek kadar saf kalmıştı.”

Hrant Dink’in yeni yeni yürüyen torunu ile benim yürümenin eşiğindeki torunumun, iki bebeğin birbirlerine sarılıp sergi salonundaki gökkuşağına doğru birlikte yol almaya çalıştığını yaşadım Venedik’te.

Saf bir Türkiye hayali…

Cengiz Çandar – Radikal

AKP’nin AB projesi yok – Ali Yurttagül

Partilerin seçim programlarına değindiğimiz ilk yazıda (3/5/2015) seçim bildirileri Avrupa Birliği (AB) ve üyelik müzakerelerinin Türkiye iç politikasında artık önemli bir faktör olmadığını belgeliyor demiştik.

Meclis Başkanımız Cemil Çiçek’in otomobil metaforu daha çarpıcı: “AB ile müzakereler boşlukta dönüyor, kırmızı ışıkta mazot yakıyoruz.” (Hürriyet 4/5/2015) Aslında durum daha vahim. AKP’nin sadece AB politikası değil, genel olarak politikası Pasifik ile Atlantik arasında rotasını, filosunu yitirmiş, kaptanı cinnet getirmiş bir yelkenli gemiyi andırıyor. Uzun yolculuğa hevesle binen yolcular birer birer güverteden giderken, kaptan tayfalar ve yolcular arasında cadı avı peşine düşmüş, darbe korkusu ile uyuyamıyor. En yakınlarını ihanet ile suçlarken, gemi rüzgâr ve dalgaların insafına bırakılmış, çalkalanıyor. Pusulasız geminin nereye doğru yol aldığını kimse kestiremiyor. Güverteden gidenler derken, sadece Cemaat’i kastetmiyorum. Erdoğan’ın 2010 referandum akşamı destekleri için “teşekkür” ettiği grupların şu anda nerede durduklarını bir araştırın, ne demek istediğimi anlarsınız.

Her neyse, AKP’nin seçim programı ve AB politikasını irdeleyen yazıya böyle başlamak, haksızlık olmuyor mu sorusu aklıma takılmadı değil. Objektif olmak için seçim programına göz atıp partinin ne dediğini yazmak gerekirdi diyenler için söyleyelim. AKP’nin 380 sayfa olan kapsamlı “Seçim Beyannamesi” AB politikamız veya AB ile üyelik müzakereleri gibi bir başlık öngörmüyor. Daha vahimi, AB konusu dış politikaları irdeleyen ana başlık “Vizyoner ve Öncü Ülke” kapsamında alt başlık bile değil. “Bölgesel ve Uluslararası İşbirlikleri” konusuna eğilen alt bölümde bile AB önemli bir yer tutmadığı gibi, diğer bölgesel yapılardan sonra geliyor. Müzakereleri 2005 yılında başlattıklarını söyleyen AKP, “bazı üye ülkelerin siyasi mülahazaları nedeniyle … ilerleme engellenmiştir” diyerek topu dışarı atmaya çalışmakta.

AKP herhangi bir parti değil, 2002 yılından beri iktidar partisi. Bu yüzden Ziya Paşa’nın “Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” mantığı ile konuya eğilmek, iktidar partisini vaatleri ile değil, icraatları ile irdelemek zorundayız. Seçim programı ileriye dönük politikası açısından ipuçları verebilir. Ama bu “Beyanname”de de AB konusunda yeni bir açılım işareti, ne yazık ki yok.

Müzakerelerin başlama kararının alındığı ve fiilen başladığı Aralık 2004 ve Ekim 2005 tarihlerinde de, bugün de sürmekte olan “bazı üye ülkelerin siyasi mülahazaları” vardı. Buna rağmen mesafe alındığı gibi, bir ara Sarkozy ile güçlenen karşı tutum Fransa’da değişmesine rağmen, “müzakereler boşlukta dönmeye” devam etti. Bunun arkasında yatan ana sebep bugün daha berrak görünüyor. Tüm veriler AKP içerisinde Cumhurbaşkanı Erdoğan ve çevresinin AB demokrasi kriterleri ve müktesebatının kendi politika ve hedefleri ile örtüşmediğini düşünüyor. Hukuk devleti ve denetiminden rahatsızlar.

“Müzakere” kelimesi genellikle yanlış anlaşıldığı, iki taraf arasında süren bir “pazarlık” olarak düşünüldüğü için isterseniz bir örnek ile açalım. Müzakere edilen konu veya konular, aday ülkenin AB normları kapsamında “ilerleme” kaydedip etmediğinin tespiti ve analizi üzerine. “Normlar” üzerine değil. Mesela hiçbir “siyasi mülahaza” olmamasına rağmen İstihdam ve Sosyal Politikalar Faslı (Fasıl 19) on yıldır açılamıyor. Fasıl 19’un açılması önündeki tek engel Türkiye’nin iş yaşamı, sendikal haklar, iş güvenliği, ILO kriterlerini yerine getirmemekte ısrar etmesinden kaynaklanıyor. Bu fasılda açılış kriterlerinden çok uzağız, kapamak şimdilik hayal. AKP, AB müzakerelerini ciddiye alıp iş yaşamında ILO kriterlerini kısmen bile olsa yerine getirseydi, Soma’da yaşanan facia ve iş kazaları büyük bir ihtimalle yaşanmazdı. Örnekleri devlet ihaleleri gibi konularla uzatabiliriz.

Toparlarsak, AKP içerisindeki etkin irade, AB sürecinin AKP’de “başkanlık” adı altında tartışılan proje ile çeliştiğini görüyor. Bu irade demokratik hukuk devletinin etkin denetim mekanizmalarından, Kopenhag Kriterleri’nden rahatsız, kurtulmak istiyor. Bu yüzden AKP’nin AB projesi yok artık. Geminin rotası ise meçhul.

Ali Yurttagül – Zaman

ABD’de nükleer santralde yangın kontrol altında

ABD’nin New York eyaletinde Indian Point Nükleer Enerji Santrali’nde 3. ünitenin trafosunda Cumartesi akşam üstü bir patlama meydana geldi. Bu bir reaktör kazası değil elektrik kazası ve patlama sonucu çıkan yangın kontrol altına alındığını bildiren yetkililer, halk sağlığının etkileneceğini düşünmediklerini belirttiler. BBC, ayrıca, radyasyon sızıntısı olmadığını bildirdi.

Yerel saatle Cumartesi öğleden sonra, Indian Point  NGS'inin 3. ünitesinden dumanlar yükseliyordu.
Yerel saatle Cumartesi öğleden sonra, Indian Point NGS’inin 3. ünitesinden dumanlar yükseliyordu.

Indian Point Santrali, New York’a 65  km uzaklıkta Hudson nehri üstünde, ABD’deki en tehlikeli nükleer santral, ve en eskilerinden biri. Çevresindeki 30 km mesafede yoğun bir nüfusa sahip santralin 1. ünitesi 74’te, kubbesinin güvenli olmadığı dahil bir çok tasarım sorunu üzerine kapatılmıştı. 1972 ve 73’te devreye alınan santralin diğer iki reaktörü çalışır durumda idi ve lisansının uzatılması için başvuru süreci devam ediyordu. Indiana Point nükleer güç santralinde daha önce de mütekerrir şekilde radyoaktif su ve radyasyon sızıntısı yaşanmış, iki ayrı kazada yine trafo yangınlarına şahit olunmuştu.

Santralin voltajını şebekeye ayarlayan trafodaki patlama ve çıkan yangının ardından, santralin yaklaşık 1000 MWh gücündeki üçüncü ünitesi otomatik olarak devre dışına alındı, ancak olay kontrol altına alındıktan sonra operatör Entergy Corperation tarafından tekrar devreye alındı.

Nükleer santraller nasıl bertaraf edileceği bilinemeyen yüz binlerce yıl tehlikeli kalacak radyoaktif atıklar üretmenin yanı sıra fazlasıyla büyük, merkezi, karmaşık, kazalara açık, ve ciddi kaza veya radyasyon sızıntısı ihtimalinde kitlesel derecede ölümcül ve felaketlere sebebiyet verebilecek tesisler. ABD’de son nükleer santral 1979’da devreye alınmışken, başta Almanya olmak üzere bir çok Avrupa ülkesi nükleer santrallerini planlı bir şekilde kapatıp yenilenebilirlere yöneliyorlar.

 

(Ajanslar,  BBC, Yeşil Gazete)