EnerjiManşet

Barajların Tehlikesi    

0

Peter Neill tarafından Huffington Post’ta yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Serdar Güneri‘nin çevirisiyle sunuyoruz.

***

n-NEPAL-large570

Mühendisliğin en çok böbürlendiği konulardan biri serbest akan nehirlerin enerjisini kontrollü salım ve hidro enerji için dev su rezervuarlarına dönüştüren barajların inşasıdır. ABD’de, Mısır’da, Hindistan’da ve Çin’in ücra bölgelerinde kurulan ve uzak şehirlere, büyüyen şehir nüfusuna ve endüstriyel girişimlere enerji taşımak amacıyla tasarlanan devasa barajlar ulusal gurur ve gelişen ekonominin sembolü haline gelmiştir.

Bu barajların inşası, merkezi hükümetlerin ya da bu hükümetlerin belirlediği otoritelerin finanse edip denetlediği ve akabinde yönettiği ciddi büyüklükte para ve emek gerektirmektedir. Tarihçi Karl Wittfogel, 1957’de yayınlandığı ‘Oryantal Despotizm’* kitabıyla Orta Doğu, Hindistan ve Çin’deki benzer mühendislik örnekleriyle su kontrolünün eski toplumlardaki önemini ortaya koydu. Wittfogel’e göre bu coğrafyalardaki barajlar, depolar, kanallar ve dağıtım projeleri, sürdürülebilir toplumların daha büyük bir ölçekte ve başarılı bir şekilde gelişip hayatta kalmasını verimli su ve bu suyun kaynağı sayesinde sağlamıştır. Modern barajların inşası da ister yasama kararları ister diktatoryal emirler olsun aynı ölçüde otoriter rejimler gerektirir. Mısır’daki Aswan Barajı, Hindistan’daki tasarlanmış nehir eklemleme projeleri, Çin’deki Üç Boğaz Barajı ve kuzey-güney kanal suyu taşıma sistemleri aynı modelin ürünleridir: merkezi hükümet, sınırsız finans, ucuz emek ve muhalefeti veya doğaya gelecek zararı umursamama, toplumsal düzenin bozulması ve sonrasında gelen kültürel yokoluş.

Yakın zamanda Nepal binlerce insanın öldüğü, çok daha fazlasının kaybolduğu bir depremle yıkıldı ve ülke en basit hayati gereksinimleri karşılayacak ya da hayatı normale çevirecek kaynaklardan yoksun kaldı.

Isabel Hilton’ın The New Yorker dergisinde yayınlanan “Nepal’in Tehlikeli Barajları” adlı harikulade yazısında Kathmandu’nun 86 mil ve depremin merkez üssünden 40 mil uzağında yer alan Tishuli Nehri’nde yapılan baraj inşaatından 280 Çinli işçinin helikopterle kurtarıldığına değiniyordu. 350 Nepalli işçi kendi başlarının çaresine bakılmak üzere terkedilmişti.

Çin hükümetinin sahip olduğu Üç Boğaz Şirketi’nden yapılan açıklamaya göre baraj “ciddi bir şekilde zarar görmüştü”.

Hilton şöyle diyor: “Rasuwaghadi Barajı Üç Boğaz Şirketi’nin bölgede kazandığı üç ihaleden biri ve nehrin bu bölgesine yapılması planlanan onüç barajdan biri.  Çin’de adı sık sık yolsuzluk iddialarıyla gündeme gelen şirket tartışmalara yol açan 750 megawattlık West Seti barajının ihalesini de 1,6 milyar dolara kazanmıştı. Bu Nepal’in şimdiye kadarki en büyük dış yatırımı.”

Rasuwaghadi’nin “ciddi bir şekilde zarar görmesi” ne anlama geliyor? Eğer bir artçı ya da daha büyük bir deprem barajın çökmesine yol açsaydı felaketin büyüklüğü ne kadar olacaktı? İşte Hilton’un raporundan en rahatsız edici bölüm:

“Yer bilimciler deprem bölgelerine yapılan barajların riskinin depremin yol açacağı bir çöküşten çok daha fazlası olacağına işaret ediyor. Fakat, 70.000 kişinin ölümüne 20.000 kişinin kaybına yol açan 2008’deki 7.9’luk Siçuan depreminden beri çokça üzerinde durulan risk baraj rezarvuarının tetikleyeceği depremler. Baraj ardındaki suyun ağırlığı alttaki kayalardaki çatlaklara suyun sızmasıyla artarak depremi daha da kötüleştirecek ya da tetikleyecek bir baskı yaratabilir.”

Bence bu, şu anlama geliyor: ilk sarsıntı su kaynağında ve temelinde başka sarsıntılar yaratarak artçı depremlere yol açacak şekilde sarsıntıyı kuvvetlendirip yıkım ihtimalini arttırabilir.

Evet, Nepal’in kendi güvenliği, kalkınması ve mali istikrarı için bu enerjiye ihtiyacı olabilir. Fakat burada gerçekten yapılan ne?

Bu mega projeler (ki bunların birçok örneği var) genelde buzul erimelerinden besleniyor. Ancak küresel ısınmanın buzul erimelerine şimdiden görünür etkileri göz önüne alındığında bu mega projelere kaynak olma hali sorgulanıyor.

Dolayısıyla bu barajlar, gelecekteki kaynak yetersizliği dikkate alınarak fakat deprem bölgesi riski göz önünde bulundurulmadan tasarlanmış.

Su, fiziksel ve politik anlamda güçtür fakat bizim hırslarımızı ve kibirli hedeflerimizi her zaman kabul etmeyen öz kuvvete sahiptir. Bizse onu kendi hayatımızı riske atmak pahasına denetim altına almaya çalışıyoruz.

* Wittfogel bu eserinde “su tekeli (hydraulic monopoly)” teorisini ortaya koyarak su kaynağının tarımsal sulama için kontrol altında tutulmasının Asyatik üretim şeklinin ve güçlü, sömürücü bürokrasinin temeli olduğunu öne sürmüştür.

Yazının İngilizce Orjinali

Yazı: Peter Neill

Yeşil Gazete için çeviren: Serdar Güneri

 

(Yeşil Gazete, Huffington Post)

Kategori: Enerji

İlginizi çekebilir

Comments

Comments are closed.