Ana Sayfa Blog Sayfa 3660

Küresel ticaret, iklim hareketine öncülük etmeli

The Guardian‘da Laurent Fabius ve Christiana Figueres imzası ile yayınlanan makaleyi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Aslıhan Ulu‘nun çevirisi ile paylaşıyoruz

* * *

Büyüme ve istihdam olanaklarını arttırmak ve iyi konumlandırılmış işletmeler oluşturmaya önayak olmak için Yeşil Yatırım tarafından Paris’te İklim ve Ticaret Zirvesi gerçekleştirildi.

Ticaret ve İkim Zirvesi kapsamında önde gelen iş liderleri geçtiğimiz hafta Paris’te bir araya geldi. COP21*’den altı ay önce gerçekleşen bu konferansın amacı, bilindiği üzere, endüstrileşme öncesi dönemlerin üzerinde olan ortalama küresel sıcaklık artışını 2 C° ile sınırlandırmak için evrensel bir anlaşmaya varmak.

29

Yakın zamana kadar, iklim değişikliğine karşı eylemler bir çeşit kısır döngüye girmişti: Birçok işletme harekete geçmeden önce siyasi kararları bekliyordu, bu sırada hükümetler de, kendileri için özel sektörün harekete geçmesini bekliyordu.

Şimdilerde ise bu durum değişiyor ve artık çoğu hükümet sorumluluk üstleniyor.

Bugüne kadar, neredeyse 40 ülke –28 Avrupa Birliği ülkesi dâhil, Amerika Birleşik Devletleri, Meksika, Gabon vs.-  kendi ulusal katkısını sundu. Yani bu ülkeler, kendilerine düşen sera gazı emisyonunu azaltma ve ilkim değişikliğine adapte olma sorumluluğunu gösterdi. Beklentimiz, son tarih olarak belirlenen 30 Ekimden önce, tüm ülkelerin bu müşterek çabaya dâhil olması ve katkılarını sunması yönünde.

Tüm bunların yanında artık çoğu işletme, iklim hareketine kendi uzun vadeli stratejileri ve günlük faaliyetleriyle dâhil oluyor. General Motors, Google, Amazon, Apple yenilenebilir enerji kullanımı anlaşmasında yer alan temel maddeleri imzalamış bulunuyor. Birkaç hafta önce, 150’yi aşkın ülkede yer alan farklı şirketlere bağlı 43 yönetici sürdürülebilir kalkınmaya olan desteğini ve bu konuda üzerine düşen sorumluluğu beyan etti.

Ikea, Toshiba, Akzo Nobel, Enel, Hindustan Yapı Şirketi, ING Grup, Marks & Spencer, Suez gibi diğer büyük ve orta ölçekli işletmeler de kendilerinin çevreye olan etkilerini azaltmayı hedefleri arasına ekleyerek, sera gazı emisyonunu ve enerji tüketimini en aza indireceklerini taahhüt ettiler. Ayrıca bu konuyla ilgili yenilikçi teknolojik gelişmeleri destekleyeceklerini ve karar alma süreçlerine iklim sigortasını dâhil edeceklerinin güvencesini verdiler. Tüm bu olumlu gelişmeleri, iklim değişikliği hareketine olan genel farkındalığın ve yapılan ticari yatırımların artması ile açıklayabiliriz.

Son derece açık şekilde görülüyor ki, yeşil büyümeye yatırım yapmak geleceğin büyümesi anlamına gelir; bu da istihdam ve kâr için kaynak teşkil edebilir. Karbon Saydamlık Projesi (Carbon Disclosure Project) raporuna göre, iklim meselesine yatırım yapmayan işletmelere kıyasla aktif olarak bu meseleyi göz önünde bulunduran işletmeler, yatırımlarında %18 oranında daha fazla geri dönüş alıyor.

Uzun bir müddet iklim hareketi fırsat olarak görülmek yerine ekstra maliyet olarak görüldü. Ama bugün, tartışmaların merkezinde hiçbir eylemde bulunmamanın bedeli bulunuyor. Bazı hesaplamalara göre, iklim değişikliğine karşı verilen mücadelede hareketsiz kalmanın bedeli 2050’lerde küresel olarak 28 trilyon doları bulabilir.

COP21’e doğru yol alırken tüm dünyadaki işadamlarından beklentimiz, daha elle tutulur politikalar aracılığıyla bu müşterek çabaya somut bir şekilde katılmalarıdır. Mesela bunun için, %100 yenilenebilir enerji kullanımı ya da ileriye yönelik emisyon azaltma gibi hedefleri kendilerine amaç edinebilirler.

İşletmelerin bu çabaları –şehirler, bölgeler ve sivil toplumla beraber- devlet tarafından alınması gereken elzem önlemlerin yerine konamaz, zira devletin yapacakları belirleyici bir özellik taşırken, işletmelerde bahsettiğimiz önlemler güçlendirici bir özelliğe sahip olabilir. Temel ve adil olan düşünce, devletlerin iklim değişikliğiyle mücadele eden tek kurum olmaması gerektiği yönündedir.

Üzerinde aktif olarak çalıştığımız Paris iklim antlaşması, iklim değişikliği problemine kısa sürede çözüm sunacak bir anlaşma olmamasına rağmen uzun vadede bunu başarabilecek potansiyele sahiptir. Biz bunun hiç değilse çözüme ulaştıracak bir yol geliştirmede etkili bir araç olabileceğini düşünüyoruz.

Artık şunu söyleyebiliriz ki, sürdürülebilir daha iyi bir dünya inşa etmek için çok sayıda kamu sektörü ve özel sektör, kendilerine özgü yollarla, üzerlerine düşen sorumluluğu almaya hazır. Zaman, iklim hareketi için bir şeyler yapma zamanıdır, bu nedenle de işletmeler kendi paylarına düşen kısmı eksiksiz bir şekilde ortaya koymalıdır.

* Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Sözleşmesi Taraflar Konferansı (The United Nations Climate Change Conference)

 

Haberin İngilizce Orijinali

Yazı: Laurent Fabius ve Christiana Figueres

Yeşil Gazete için çeviren: Aslıhan Ulu

(Yeşil Gazete, The Guardian)

 

Artık şunu söylemek mümkün, HDP barajı aşacak ve 4 partili bir parlamentomuz olacak – Bekir Ağırdır

Geçen hafta başına kadar Ak Parti kaynaklı bir bilgi dolaşımdaydı: Ak Parti yüzde 45’lerde dolaşıyordu ve HDP Diyanet tartışmaları nedeniyle potansiyel oyundan kaybetmeye başlamıştı. Sonra birden bire iki şey oldu:

Ak Parti oylarının yüzde 41 mertebesinde olduğu bilgisi yayılmaya başladı ve Ak Parti cenahında kendilerine dönük eleştirel yazıların sayısı ve dozu yükselerek yayınlanmaya başladı.

Anlaşılan şu, uçağın burnu düzelmiyor. Yine anlaşılan şu ki Ak Parti bu gerçeği önceden de biliyordu. Biliyordu ki Cumhurbaşkanı bile her türlü yasayı ve teamülü zorlayarak doğrudan kampanyaya dahil oldu. 400 milletvekili hedefiyle başlayan kampanyada hedef önce 330’a, sonra 300’e düşürülürken, şimdi 276 için neredeyse totem yapılacak hale gelindi.

Artık şunu söylemek mümkün, HDP barajı aşacak ve 4 partili bir parlamentomuz olacak. Ak Parti oran itibariyle oy kaybederken diğer üç parti de az veya çok oy artıracak. HDP barajı geçecek oya ulaşırken, yanı sıra MHP’nin olası her bir puan oy artışında milletvekili sayısına bu oranların yansıması dramatik sonuçlar üretecek. Ama milletvekili dağılımı ve sayısı öngörmek gerek asimetrik siyasi rekabet nedeniyle gerekse de seçim aritmetiği ve hesaplama yöntemi nedeniyle sorunlu.

Ak Parti devletin ve iktidar olmanın tüm olanaklarıyla, gerektiğinde hukuk, gerektiğinde siyasi etik dışına çıkarak yürüyor bir süredir. Ak Parti korku temelli bir söylem ve kampanya ile kendi taraftarını iyice kutuplaştırmaya ve lümpenleştirmeye çalışıyor. Diğer yandan kendi seçmeni dışında kalan toplumun diğer tüm kesimlerine karşı parlamenter sistemin tıkandığı, koalisyonun riskleri, çözüm sürecinin kesileceği gibi korkutmalar ve hatta tehditlerle yürünüyor.

Böylesine korku temelli bir siyaset izlendiğinde toplumun ne tepki verdiğini en iyi Ak Parti ve seçmeni bilirken, şimdi çaresizlikle bu yol izleniyor. Ak Parti’nin ve Erdoğan’ın da kendi seçmenini muhalifleri gibi anlamadığı ve yanlış değerlendirdiği görülüyor.

Ak Parti ve Erdoğan kendi tabanında başlayan sorgulamayı okuyamıyor, anlamlandıramıyor.*

Bu toplum on altı genel seçim yaptı ve yedi seçimde oylarıyla iktidar değiştirdi halbuki. Bu yedi değişikliğin dördünde devletin ve iktidarın baskıcı ve tehditkar gücüne karşı iktidar partisi değiştirildi. 1950’de Cumhuriyet’i kuran partiye karşı Demokrat Parti’ye, 1965’te darbeye ve yeni vesayete karşı Adalet Partisi’ne, 1973’te muhtıracı generallere karşı Ecevit’in CHP’sine, 1983’te darbeci generallere karşı Özal’ın ANAP’ına en yüksek oyu verdi toplum.

Geçen bir yılda yapılan iki seçimin gösterdiği temel karakteristik özellikler var. Birincisi dört partiye konsolide olmuş bir siyaset dünyamız var. İkincisi bu dört partinin hem tarihsel hem de siyasal ve sosyolojik nedenleri ve karşılıkları var. Üçüncüsü bu dört parti dört kimlik partisine dönüşmüş durumda. Dördüncüsü bu dört kimlik ve partileri arasında siyasi ve kültürel kutuplaşma var. Beşincisi de siyasi rekabet eksik, tüm coğrafyada dört partinin birden rekabeti değil, farklı coğrafyalarda ve farklı demografik, sosyolojik kümelerde farklı partilerin rekabeti var.

Bu nedenlerle Ak Parti oy kaybederken bir başka partinin onun önüne geçme olasılığından konuşmuyoruz. Bu sayede de Ak Parti oy kaybediyor olmasına, iktidar kaybetme-kaybetmeme sınırında dolaşmasına karşın hala ülkenin geleceğinde anahtar parti.

Herkesin gözü 7 Haziran akşamında nasıl bir tablo oluşacağında. Bana kalırsa kritik olan 7 Haziran akşamı oluşacak tablonun sayıları değil. Asıl kritik olan şey dört partinin de 8 Haziran sabahı oluşan tabloyu nasıl anlamlandıracakları, nasıl pozisyon ve tutum değişikliği yapacakları.

Yine herkes hükümet olmak için koalisyon seçenekleri düşünüyor ve konuşuyor. Halbuki mesele, gündelik hayatı yönetmekten daha çok artık ertelenemez hale gelmiş yapısal, anayasal reformları yapabilecek uzlaşmalar üretmek.

Eğer dört parti de ve Cumhurbaşkanı da rasyonel siyasi akıl ve gelecek sorumluluğu ile düşünürlerse belki tarihi bir uzlaşma fırsatı yakalarız. Yok eğer, her aktör bugünkü pozisyon ve tutumlarını devam ettirecekse daha da gerilimli günler bekleyebiliriz.

Bekir Ağırdır – www.t24.com.tr
* (http://t24.com.tr/yazarlar/bekir-agirdir/ak-parti-taban-kaybediyor-mu,11750)

İklim Forumu’na hazırlanırken neler oldu?

İklim Forumu’nun 1. Hazırlık Toplantısı 30 Mayıs Cumartesi günü İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyal Kuluçka Merkezi’nde yapıldı.

Bireysel ve kurumsal 60 katılımcının olduğu toplantının ilk yarısında Ömer Madra, Prof. Dr. Raşit Tükel ve 350. org Küresel Organizasyon Direktörü Samantha Bailey konuşma yaptı.

Açılış konuşmasını yapan Ömer Madra, tüm dünyadaki iklim değişikliği krizini anlattı. Hindistan’da aşırı sıcaklıklardan hayatını kaybeden 2000’den fazla kişi, California’da yaşanan kuraklıktan örnekler veren Madra, iklim adaletsizliğinden bahsederek “Giderek büyüyen eşitsizlik çok az kazanana, çok fazla kaybedene yol açıyor.” dedi.

iklimicinmadra

Prof. Dr. Raşit Tükel konuşmasına “Özgür üniversite üniversite olmak fosil yakıt bağımlısı şirketlerden uzaklaşmasını gerektirir.” diyerek başladı. İklim değişikliğinin sağlığımızdan, sosyal çatışmalara kadar her alanı etkilediğini söyleyen Tükel, Ebola salgınının örnek vererek ormansızlaştırma politikalarının bu salgının en büyük nedenlerinden biri olduğunu anlattı. Her yıl 400 bin kişinin sadece küresel ısınma kaynaklı sağlık sorunları nedeniyle öldüğünü belirten Tükel sağlıklı bir yaşam için fosil yakıt yatırımlarından vazgeçilmesi gerektiğini söyledi.

iklimicintuker

Paris’te yapılacak Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi COP21 öncesi küresel hareketleri anlatan 350.org Direktörü Samantha Bailey mücadeleyi küresel boyutta yürütmenin önemini Güney Afrika’dan Türkiye’deki kömürlü termik santrallere taşınan kömür ile örneklendirdi.Fosil yakıtlara mecbur değiliz diyen Bailey “Fosil yakıt döneminin sonuna geldik, artık zaman yenilenebilir enerji ve topluluk odaklı çözümler.” dedi.

iklim_icin_bailey

Toplantının ikinci yarısında, İklim İçin kampanyası ve de Türkiye’nin G20 başkanlığının fosil yakıtlara karşı harekete geçmek için kullanılabileceği konuşuldu. İklim için güçlü hareketleri yaratacak, bunun için sosyal hareketleri bir araya getirecek, hareketlerin hareketi olacak 12/13 Kasım’da yapılması planlanan İklim Forumu ve de G20 zirvesi öncesinde 14 Kasım’da yapılacak yürüyüş takvimleri paylaşıldı.

***

Önümüzde atılacak büyüklü, küçüklü bir çok adım var.

İklim İçin kampanyasını ve gelecek etkinliklerini iklimicin.org sitesinden, İklim İçin Harekete Geç! facebook sayfasından ve @iklim_icin twitter adreslerinden takip edebilirsiniz.

İmzacı olmak icin tıklayınız.

Planlı otlatmayla toprağa hızla karbon gömülebilir

Phys.org’da yayımlanan yazıyı, Yeşil Gazete ekibinden Özde Çakmak‘ın çevirisiyle sunuyoruz.

***

Georgia Üniversitesi ve Florida Üniversitesi’nden bir grup araştırmacıya göre, iyi yönetilen otlaklar erozyonu önlediği, suyu koruduğu gibi görünen o ki daha önce düşünülenden çok daha hızlı biçimde topraktaki organik maddeyi de arttırıyor.

Toprak, karadaki en büyük karbon rezervini içeriri. Mahsul ekmek için her yıl tarlaları sürmek, topraktaki karbonun atmosfere salınmasına yol açar. Yıllık ekim yapılan tarlaların, besi hayvanlarının otladığı otlaklara dönüşümünün topraktaki karbonu arttırdığı uzun süredir bilinmekteydi, fakat yapılan araştırma, bu sürecin biliminsanlarının düşündüğünden daha hızlı olabileceğini gösterdi.

Ekolojik toprak kimyası doçent doktoru ve çalışmada uzman yazar olan Aaron Thompson, “Asıl çarpıcı olan, bu çiftliklerin toprağındaki organik madde miktarının çok hızlı artması,” dedi. “Otlatma yönetimi sayesinde on yıldan kısa süre içerisinde bu topraklar, üzerlerinde doğal ormanlar bulunurken sahip oldukları organik madde seviyesine ulaştılar. Burada gerçekleşen karbon gömümü (sequestration, ed.) küresel çapta gerçekleştiğinizi bildiğimiz en hızlı oranlara tekabül ediyor.”

İlk altı yıl karbon artışının oranı o kadar yüksekti ki karbonu toprağa hapsetmek gezegendeki atmosferik karbondioksit artışının dengelenmesini de sağlayabilirdi. Yönetimli otlatma prensipleri kullanarak yönetilen otlakları dönüştürmek, yılda hektar başına 8 metreküp organik maddeyi toprağa gömebilir. Bu, toprakların besin değerini de yükseltir, daha fazla su tutmalarını sağlar.

Ulusal Gıda ve Tarım Enstitüsü tarafından finanse edilen ve Nature Communications dergisinin Mayıs sayısında basılan çalışma, Georgia’da bulunan ve son altı yılda tarla ekiminden otla beslenen (grass-fed) süt üretimine geçiş yapan çiftliklerde toprağın organik madde oranındaki değişikliklerin izini sürdü.

Çoğu Kuzey Amerika mandırasında, saman ve silaj mahsulleri ineklerin otlağından “çalınan” tarlalarda üretilip işlenir ve sonra ihtiyaç oldukça sürüye verilir. Fakat yoğun otlatma yönetiminde inekler zamanlarının %90’ınını merada geçirir.

Planlı otlatma çok önemli faydalar sağlayabiliyor. Foto: Dennis Hancock/UGA
Planlı otlatma çok önemli faydalar sağlayabiliyor. Foto: Dennis Hancock/UGA

 

 

Şimdi Colorado Devlet Üniversitesi’nde doktora sonrası akademi üyesi olan, çalışmanın başyazarı, UGA’nın Odum School of Ecology’sinde doktora öğrencisi olarak üç yıllık projede çalışan Megan Machmuller, “Tarlayı, dönüşümlü otlama sistemlerine dönüştürmenin toprağın organik madde miktarını artırabileceğini ve toprak kalitesini gıda üretimini sürdüren bir sistemde mümkün olduğu sanılandan çok daha hızlı oranlarda geliştirebileceğini bulduk.”

ABD’nin güneydoğusundaki süt üreticileri ve otlak-temelli sığırcılık yapan çiftçiler arasında popülaritesi artan bir uygulama olan yoğun otlatma yönetimi üreticilerin otlaklarında sağlanan besini verimli biçimde kullanmalarını sağlar. Otlağın kalite ve veriminin artmasının yanısıra topraktaki biyolojik aktiviteyi de besler. Bu da diğer türlü atmosfere salınacak karbondioksitin karbon formunda kalıp organik maddeyi arttırmasını sağlar.

Yıl boyunca otlatmaya imkan tanıyan tropik-altı bölgelerde bu sistem hızla yayılıyor ve karlılığı da arttırıyor” diyor çalışmanın ortak yazarı, doçent doktor ve UGA‘da ekin fizyolojisi uzmanı olan Denis Hancock. Arazi yönetiminde nadiren karşılaştığımız bir “kazan-kazan” durumundan bahsediyoruz, karlı bir gıda üretimiyle hızlı toprak onarımı ve kısa vadede iklim değişikliğiyle mücadele mümkün”.

“2005’den beri Georgia’da otlak-temelli mandıraların sayısı hızla artıyor. Bu çiftçilerin birçoğu bir zamanlar sıra mahsullerine ayırdıkları arazileri artık otlak olarak kullanıyorlar.” dedi. “Otlağa dayalı işletmeleri hayata geçtiğinden beri, gübre ve sulamaya daha az ihtiyaç duyduklarını belirtiyorlar.”

“Georgia’da otlağa dayalı mandıra üretimi altında topraktaki karbon gömülümün Kuzey Amerika’nın güneydoğusuna yansıttığı önemli çıkarımlar var. Bu mandıra sistemlerinin “karbon ayakizlerinin” düşünülenden çok daha iyi olduğu görülüyor.”

Ekip, çiftçilerin anekdotsal kanıtlarını duyduktan sonra fazladan toprak kalite ölçümleri yaptı. Ayrıca, altı yıllık yoğun otlatma yönetiminden sonra toprağın yüzde 95 daha fazla besin ve yüzde 34 daha az su tutabileceğini keşfettiler. Bu sistemin toprak verimliliğine ve kalitesine etkisi, ciddi ölçüde aşınmış topraklarda, güneydoğuda olduğu gibi, en fazla olduğu düşünülüyor.

Hancock’a göre, ABD’nin güneydoğusunda kıyı ovasında olduğu gibi kumlu toprakları ekip biçen süt üreticileri, bu toprak özellikleri nedeniyle her türlü yardıma muhtaçlar. Topraklarında iyi oranda organik maddeye sahip olmak ve bunun getireceği faydalar, para kazanmak ile kaybetmek arasındaki farka tekabül edebilir.

Çalışmanın ortak yazarı Marc Kramer, Florida Üniversitesi’nde toprak ve su bilimi bölümünde doçent doktor, gelecekteki arazi kullanım değişikliklerinin çoğunun varolan zirai ve kırsal alanlarda gerçekleşmesi bekleniyor, dedi.

“Yoğun otlatma gibi ortaya çıkan toprak kullanımı faaliyetleri temiz karbon döngüsü ve toprak verimliliği faydalarıyla karlı çiftçilik açısından neyin erişilebilir olduğunu gösteriyor.” dedi. “Bu daha buzdağının görünen ucu.”

Çeviren: Özde Çakmak

(Yeşil Gazete)

Basın meslek örgütleri yekvücut, #CanDündarYalnızDeğildir

Basın meslek örgütleri, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar’ı tehdit etmesine tepki gösterdi.

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC), Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD), Basın Konseyi, DİSK Basın İş, İzmir Gazeteciler Cemiyeti (İGC) ayrı ayrı yaptıkları açıklamalarda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, MİT TIR’larının haberini yapan Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar’ı tehdit etmesine tepki gösterdi.

24

TGC: Dündar halka karşı sorumluluğunu yerine getirdi

“Cumhurbaşkanının görevi gazeteci tehdit olmamalı” diyen TGC açıklamasında Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi’ne göre gazetecilerin halka karşı sorumluluğunun öteki sorumluluklarından önce geldiği, halkı ilgilendiren tüm olayları izleme ve araştırma hakkına sahip olduğu hatırlatıldı.

“Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar MİT TIR’larıyla ilgili haber ve görüntüleri yayınlayarak halka karşı sorumluluğunu yerine getirmiştir.

“Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise Cumhuriyet Gazetesi’ni ve Can Dündar’ı  ‘Bu casusluk faaliyetinin içine o gazete de girmiştir. Haberi yapan bedelini ağır ödeyecek’  diyerek açıkça tehdit etmektedir. Cumhurbaşkanı’nın görevi gazeteci tehdit etmek olmamalıdır. Hukukun üstünlüğü ilkesi bu davranışla yok sayılmıştır.

“Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu olarak Cumhurbaşkanı ve iktidarı gazeteciler üzerine yoğunlaştırdıkları tehdit ve baskılara son vermeye çağırıyoruz.”

ÇGD: Haberin altına imza atarız

ÇGD de Erdoğan’ın sözleriyle ilgili “Ne yapacak? Vurduracak mı? Cezaevine mi attıracak? Mahkum mu ettirecek?” diye sordu. “Can Dündar’a yapılan tehdit tüm gazetecileredir” diyen  ÇGD Genel Başkanı Ahmet Abakay “Can’ın haberinin altına ben de imzamı koyuyorum” dedi.

“Cumhurbaşkanı Erdoğan, yakalanan Mit TIR’larında silah bulunduğunu belgeleyen haberi yayınladığı için Cumhuriyet gazetesini ve haberi yapan Genel yayın Yönetmeni Can Dündar’ı TV ekranlarında açıkça tehdit etmiştir.

“’Bu haberi yapan kişi bunun bedelini ağır ödeyecektir, öyle bırakmam onu’ demiştir. Bu haberi yapan kişiyi cezalandıracağını söylüyor. Ne yapacak? Vurduracak mı? cezaevine mi attıracak? Mahkum mu ettirecek? Bu açıklama davayı yürütecek mahkemeye, yargıçlara talimat mıdır? Onlara da tehdit midir?

“Son olarak Hrant Dink cinayetinde görüldüğü gibi, Türkiye çok sayıda gazetecinin, yazarın öldürüldüğü, bunların  hiçbirinin gerçek katillerinin bulunmadığı, suçluların parmak izlerinin devlet içinde kaybedildiği biliniyor.

“Cumhurbaşkanı derhal bu sözünü geri almalıdır. Bunu reddediyoruz. Linç kültürünün egemen olduğu ülkemizde bu sözlerin, bu talimatın gereğini yerine getirmeye hazır çok sayıda meczubun, yandaşın olduğu biliniyor. Bu sözlerin ağır sonuçlar doğuracak, suça azmettirme eylemi olduğunu hatırlatmak isteriz.

“Bu tehdit, Can Dündar arkadaşımızla birlikte tüm özgür basınadır. Bağımsız gazetecileredir. Can’ın haberinin altına ben de imzamı koyuyorum. Çünkü haber doğrudur. Doğruluğuna zaten RTE de itiraz etmiyor.”

Basın Konseyi: Basının üzerinde kara bulutlar

Basın Konseyi ise “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, bu kez yine gazeteciliğe sansür getirme çabalarına tanık olduk” diyerek “Bu davranışların gazeteciler ile medya kurumlarının üzerinde kara bir bulut gibi yayılması ve gazetecilerin hedef gösterilmesinin, telafisi mümkün olmayan zararlar doğurabileceği endişesini taşıyoruz” açıklaması yaptı.

“Demokratik ülke Türkiye’de,  halkın haber alma hakkının kutsal olduğundan yola çıkarak; bu tür söylemlerin tehdit, korku, sansür daha da önemlisi otosansürü de beraberinde getirdiği açıktır.

“Tüm bunların, Can Dündar ile beraber gerçeğin peşinde koşan gazetecileri de kapsadığı endişesindeyiz.

“Siyasi erk tarafından sergilenen bu tür yaklaşımlar, basın, ifade özgürlüğü ve halkın haber alma hakkını açıkça tehdit etmektedir.”

Basın İş: Cumhurbaşkanı öfkeli, çünkü yalanı ortaya çıktı

“Ülkenin Cumhurbaşkanı’nın hukukun temel ilkelerini yok sayarak kendini hakim, savcı, polis yerine koyması, insani yardım malzemesi götürdüğü öne sürülen tırlarda ilaç kutularının altında mühimmat çıkması nedeniyledir” diyen DİSK Basın İş “Cumhurbaşkanı öfkeli, çünkü halka yalan söylediği ortaya çıktı” açıklaması yaptı.

“Cumhurbaşkanı kızgın, çünkü ucu Uluslararası Savaş Mahkemesine, Lahey’e kadar gidebilecek bir skandalı deşifre eden haberde Can Dündar’ın imzası var.

“MİT TIR’ı” haberi casusluk faaliyeti değil gazetecilik başarısıdır. Gazetecinin görevi, beş yıl boyunca devletin birliğini temsil eden bir makamda bulunan Cumhurbaşkanı’na yaranmak, hoşuna giden haberler yapmak değil, halkın haber alma hakkı gereği gerçekleri halka açıklamaktır.

“Cumhuriyet Gazetesi ve Can Dündar’ın yanındayız. Biz DİSK-Basın-İş Sendikası olarak tüm meslek örgütlerini gazetecilerle dayanışmaya, halkımızı da haber alma hakkına sahip çıkmaya çağırıyoruz.”

İGC: #CanDündarYalnızDeğildir

İGC Başkanı Misket Dikmen imzasıyla yayınlanan açıklamada “Cumhurbaşkanlığı makamına yakışmadığı gibi basın ve ifade özgürlüğüne yönelik de devletin en tepesinden gelmiş bir tehdit olarak kabul edilmesi gerektiği” ifade edildi.

“Sayın Cumhurbaşkanı Başbakanlığı döneminde gazetecilere yönelik sıkça dile getirdiği tehditlerine ne yazık ki Cumhurbaşkanlığı döneminde de devam etmektedir. Bu ülkenin en üst düzey temsilcisi konumundaki kişinin ‘tarafsızlık’ ilkesini bir kenara bırakarak, gazetecilere ve muhalif düşüncedekilere karşı bu tür tehditler savurması asla kabul edilemez.

“Sayın Erdoğan’ın tehdit niteliği bu sözlerini basın meslek örgütleri olarak yok saydığımızı, basın ve ifade özgürlüğü yönündeki mücadelemize her zamankinden daha fazla bir çabayla devam edeceğimizi vurguluyoruz. İzmir Gazeteciler Cemiyeti olarak Sayın Can Dündar’a desteklerimizi sunarak, ‘#CanDündarYalnızDeğildir’ diyoruz.”

(Bianet)

7 Haziran ekolojinin seçimi olabilir – Arif Ali Cangı

Türkiye 7 Haziran’da seçime gidiyor. Seçimleri bir de herkesi ilgilendiren boyutuyla ele almaya ne dersiniz? Buradaki “herkes”ten maksat, bugün yaşayan insanlar ve diğer canlılar, gelecek kuşaklar, cansız varlıklar kısaca ekosistem.

Seçime giderken gazete sayfasına sığdırabildiğimiz ölçüde seçimin ekolojik boyutunu ele almak için 13 yıllık AKP iktidarının ekoloji karnesini çıkarmayı hedefledik.

19

1970’li yıllardan itibaren tüm dünyada çevre hakkının korunmasına ilişkin hukuk metinleri yaratılmaya başlandı. Türkiye devleti de bu sözleşmelerin pek çoğunu onayladı, uygulamada ortaya çıkan pek çok soruna rağmen, imzalanan uluslararası sözleşmeler ve iç hukuk metinleri açısından çevre hakkının korunmasına yönelik azımsanamayacak bir mevzuat oluştu. Öyle ki; Anayasasının 17. ve 56. maddeleri 12 Eylül Anayasasını yapanların düşünemedikleri bir koruma kalkanı oluşturdu. Bu koruma kalkanı, 2000’li yılların başından itibaren yapılan yasa değişiklikleri ile aşınmaya başladı, 2002  yılında başlayan AKP iktidarları döneminde yoğunlaştı, artık koruma değil, işletme esas alınıyor.

Hukuk uygulanan politikaların ürünüdür, dolayısıyla on üç yıllık AKP hükümetleri döneminde çevreye dair yasalarda yapılan değişiklikler aynı zamanda 7 Haziran’da oylanacak politikaları da gözler önüne serecek.

HEDEF: MADENCİLERİN ÖNÜNDEKİ ENGELLERİ KALDIRMAK

20Bergama Köylü Hareketinin etkisini azaltmak, benzeri dirençleri önlemek için madencilik mevzuatında değişikliklere gidildi. Türkiye’de, çevre korunması alanında hukukun ne hale getirildiğine somut örneklerin en başında Bergama Hareketi gelir. Ovacık Altın Madeni işletmesi Türkiye çevre hareketinin dönüm noktasını oluşturdu. ‘90’lı yılların başında Bergama-Ovacık’ta başlayan siyanür liçi yöntemiyle altın madenciliği, Kozak Yaylası’nın Kazdağlarının, İzmir’in su havzası olan Efemçukuru’nun, Uşak Kışladağ’ın, Artvin’in, Erzincan-İliç’in, Gümüşhane-Mastra’nın, Ordu-Fatsa ve Ünye’nin en önemli ekoloji gündemi olmaya devam ediyor.

Bergama-Ovacık altın madeni sürecinde oluşan toplumsal tepki ve mahkeme kararları üzerine, altından çok büyük kazanç elde etmek isteyen çok uluslu altıncı şirketler de boş durmadı. Çevreyi koruyan yasal düzenlemeleri beğenmediler ve AKP iktidarlarından istediklerini aldılar.

“5177 sayılı, Maden Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun” 2004’te yürürlüğe girdi. Yasa değişikliklerinin tek hedefi; madenciliğin (madencilerin) önündeki engelleri kaldırmaktı. Yasa değişikliğine dayanılarak Bakanlar Kurulu tarafından çıkartılan “Madencilik Faaliyetleri İzin Yönetmeliği” ile madencilere yasayı da aşan kolaylıklar sağlandı. Yeni tür bir hukuk yaratıldı, yaratılan hukuk, çevreyi koruma(ma) hukuku, talanın hukuku niteliğindeydi. Yasanın iptali için Anayasa Mahkemesinde, yönetmeliklerin iptali için de Danıştayda davalar açıldı. Anayasa Mahkemesi, davanın açılmasından dört buçuk yıl sonra, 5177 sayılı Yasa ile değiştirilen  Maden Yasası’nın 7/1. maddesini ve “maden, petrol ve jeotermal kaynakları arama faaliyetlerini ÇED kapsamı dışına çıkartan” Çevre Yasası’nın 10. maddesinin üçüncü fıkrasını Anayasa’ya aykırı bularak iptal etti. Danıştay da Anayasa’ya aykırılığına karar verilen yasaya dayanılarak çıkartılan Madencilik Faaliyetleri İzin Yönetmeliğinin yürütmesini durdurdu.
Anayasa Mahkemesi ve Danıştay kararlarından sonra Maden Yasası’nda 10 Haziran 2010’da önemli değişiklikler yapıldı. Yasa değişikliğiyle madencilik faaliyetlerine ilişkin işletmeci şirket temsilcilerinin de katılabileceği yeni idari kurullar oluşturuldu. Özel çevre koruma bölgeleri, milli parklar, yaban hayatı koruma ve geliştirme sahaları, muhafaza ormanları, belli bir orandaki kapalı doğal olarak yetişmiş sedir ve ardıç ormanları, Kıyı Kanunu’na göre korunması gerekli alanlar ve birinci derece askeri yasak bölgelerde ruhsat başvurularının hak sağlaması halinde ruhsat verileceği, Orman İdaresinin izni ile orman sayılan alanlarda yapılacak maden arama ve işletme faaliyetleri ile bu faaliyetler için zorunlu geçici tesislerin yapılabileceği düzenlendi. Maden üretim faaliyetleri ile bu faaliyetlere dayalı ruhsat sahasındaki tesisler için işyeri açma ve çalışma ruhsatlarını verme yetkisi il özel idarelerinde ve valilerde toplanarak, belediyeler saf dışı edildi. İmar planı ve yapı ruhsatı olmadan madencilik faaliyetlerine ve tesislerine izin verilmesi yasal düzenleme haline getirildi.

ÇILGIN PROJELER İÇİN ÇED MUAFİYETLERİ

21AKP 13 yıllık iktidarda kalma döneminde “Ne pahasına olursa olsun büyüme” anlayışına dayanan neoliberal ekonomik politikaların en iyi uygulayıcısı olduğunu gösterdi. Bunun uzantısı olan inşaat sektörüne dayanan “çılgın projeler” çevre koruma yasalarında önemli değişikliklere yol açtı.
Çevre koruma hukukunda kullanılan en önemli kavram, çevresel etki değerlendirmesi (ÇED)’dir. ÇED, çevreye olumsuz etkileri olan yatırımların, çevresel etkilerinin en aza indirilmesi için alınması gereken önlemleri ifade eder.

Türkiye ÇED ile 1993 yılında ÇED Yönetmeliğinin yürürlüğe girmesiyle tanıştı. Yönetmelik, defalarca değişikliğe uğradı. Değişiklikler korumaya yönelik değil, istisnaları artırmaya yönelik oldu. AKP iktidarları döneminde uygulanan ekonomik politikaların sonucu yapılan değişiklikler ve uygulamalarla koruma hukuku iyice aşındırıldı.

ÇED Yönetmeliğinin altıncısı 3 Ekim 2013’te, yedincisi de 25 Kasım 2014’te yürürlüğe girdi. Değişikliklerin asıl amacı, meslek odalarının ve ekoloji hareketlerinin ısrarlı çabaları sayesinde yargı tarafından verilen kararları aşmaktı. ÇED’i aşma konusunda kararlı olan siyasi iktidar, yönetmelik değişikliği ile amacına ulaşamadığı noktada da yasa değişikliği yoluna gitti. Anayasa Mahkemesi tarafından yasa değişikliğinin kısmen iptal edilmesinin sonunda ÇED Yönetmeliğinin yayımlandığı “7.2.1993’ten önce üretime ve/veya işletmeye başlayan Projeler” ile “23.6.1997’ten önce kamu yatırım programına alınmış olup; 29.5.2013 itibariyle üretim veya işletmeye başlamış olan projeler ile bunların gerçekleştirilmesi için zorunlu olan yapı ve tesisler” ÇED kapsamı dışında tutuldu. Böylelikle, çevresel olumsuz etkileri yoğun olan “çılgın projeler” in ÇED kapsamı dışına çıkartılması hedeflendi. Daha önce maden, petrol, doğal gaz, kaya gazı veya jeotermal arama faaliyetlerine tanınan ve yargı tarafından iptal edilen ÇED muafiyeti, “ÇED gerekli değildir”e dönüştürüldü, afet riski altındaki alanların dönüştürülmesi ÇED süreci dışında tutuldu, ÇED olumlu kararı alan projelerin inşaat dönemine ilişkin izleme ve kontroller, raporlama çalışmaları bakanlıkça yetkilendirilmiş kurum ve kuruluşlara verilerek, denetim özelleştirildi. Yedinci ÇED Yönetmeliği değişikliği ile kısacası, ÇED muafiyeti genişletildi, bir kısım projelerde de Bakanlık takdirine bırakıldı. Yeni yönetmelikle, toplu konutlar, AVM’ler, golf sahaları  için ÇED işletilip işletilmeyeceğine Çevre ve Şehircilik Bakanlığı karar verecek. İnşaatla, AVM’lerle “çılgınca” kalkınmayı önüne koyan siyasi iktidarın bakanlığı sizce “ÇED gereklidir” kararı verir mi?

KANUNLA OLMADI KHK İLE

2011’e gelindiğinde bir yandan yaşam alanlarına saldırı alabildiğince yoğunlaşmış, diğer yandan ülkenin her yerinde ekoloji hareketleri etkili olmaya başlamıştı ve Türkiye genel seçimlere hazırlanıyordu. Seçimlerden önce Meclis gündemine getirilen Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu Tasarısı, tepkiler ve bir takım dengeler sayesinde yasalaşmamıştı. Seçimi kazanacağından emin olan AKP, Meclis çoğunluğuna dayanarak seçimden önce 06.04.2011 tarihli yetki kanunu çıkarttı, seçimden sonra da bu yetki kanununa dayanarak KHK’ler yayımladı, bunlarla bakanlıklar kapatıldı, yeni bakanlıklar kuruldu.
Seçimden önce yasalaşamayan Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu tasarısı KHK’lerle yasa haline getirildi. 17.08.2011 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan “Çevre ve Şehircilik Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile  Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair KHK” ile büyük ölçüde amaç hasıl oldu. Bakanlar Kurulunun yetkilendirdiği alanlarda Çevre ve Şehircilik Bakanlığının her türlü ölçekte imar planı yapması ya da yaptırmasının, bu alanlarda her türlü ruhsat ve yapı kullanma izni vermesinin önü açıldı. KHK ile Özel Çevre Koruma Kurumu kapatıldı, bunun yerine Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bünyesinde Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü (TVKGM) kuruldu. Milli parklar, tabiat koruma alanları, tabiat anıtları, tabiat varlıkları, doğal sitler, sulak alanlar ve özel çevre koruma bölgelerinin tespit, tescil ve ilanı bu genel müdürlüğe bırakıldı. TVKGM’ye, koruma altına alınması gereken alanları kullanıma, yapılaşmaya ve işletmeye açma, imar planlarını yapma, tabiat varlıkları, doğal, tarihi, arkeolojik ve kentsel sitler ile koruma statüsü bulunan diğer alanların hangi idare tarafından yönetileceğine karar verme gibi denetimsiz çok geniş yetkiler tanındı.
Daha önce Kültür ve Turizm Bakanlığının sorumluluğunda olan ve kısmen özerk olan Kültür Varlıklarını Koruma Kurullarının yetki ve denetiminde olan tabiat varlıkları ve doğal sitler altı ay içerisinde Çevre ve Şehircilik Bakanlığına devredildi. Gündemi bakanlık tarafından hazırlanan Koruma Yüksek Kurulu, doğal varlıkları koruma yerine, yapılaşmaya, işletmeye açmayı görev bildi. Artık doğal varlıkların korunması değil, talana, yağmaya açılması söz konusuydu.

NEYİN SEÇİMİ?

AKP’nin en iyi uygulayıcısı olduğu neoliberal ekonomik politikalarla insan emeği sömürüsünün yanı sıra doğal varlıklar da sömürünün hedefi  haline geldi. Sürekli ve hızlı büyümeyi hedefleyen endüstrileşmenin geldiği aşamada, yenilenemeyen doğal kaynak rezervleri hızla tükenmekte, oluşan atıklar çevrenin taşıma kapasitesinin çok üzerinde kirlilik oluşturuyor. Doğal varlıkların  hızla tüketilmesi, yaşam alanlarının kirletilmesi ve yaşanan küresel iklim değişikliği ile ekolojik yıkımın eşiğine gelmiş durumdayız.
Bu olumsuz gidişe dur demek gerek, onun için 7 Haziran’daki seçim önemli, ya adım adım yaşamı tüketen politikalar için ya da yaşamı koruyacak yeni arayışlar için tercih yapacağız.

Bu yazı evrensel.net/ den alınmıştır

18.Arif Ali Cangı

 

Arif Ali Cangı

Kamilet Vadisi’ndeki HES’in lisansı iptal edildi

Artvin’in Arhavi İlçesi’nde bulunan dünyanın önemli doğal yaşamı koruma alanları arasında gösterilen Kamilet Vadisi’nde doğa savunucuları HES projelerine karşı bir zafer daha kazandı.

17

Gazete Vatan’dan İlker Akgüngör’ün haberine göre Eyner Enerji üretim A.Ş. tarafından yapılmak istenen Taşlıkaya HES projesine karşı Arhavi Doğa Koruma Platformu (ADOKOP) öncülüğünde, uzun bir süredir hukuk mücadelesi veren Arhavi’deki tüm sivil toplum örgütleri, Kamilet Vadisi’nde HES yapılmasına karşı çıkarak ‘Yeşil Birlik’ olarak adlandırılan örnek bir koalisyon oluşturdu. Ancak bu koalisyonun içinden ayrılan bazı belediye meclis üyeleri firmanın sunduğu imar planını onaylayınca inşaat yeniden başladı. Bunun üzerine ADOKOP üyeleri onaylanan imar planlarının ÇED Raporu ile uyuşmadığı gerekçesi ile tekrar iptal davası açtı. Rize İdare Mahkemesi Taşlıkaya HES’e ait imar planını iptal etti.

Yapımcı firmanın bu süreçte maddi sıkıntılar içine girdiği iddia edildi. Şirket yeni bir imar planı için çaba göstermedi. Bunun üzerine Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu (EPDK) geçtiğimiz günlerde proje inşaatı için verilen toplam altı yıllık süre dolduğu gerekçesi ile Taşlıkaya Regülâtörü ve HES Projesi’nin lisansını iptal etti. Kamilet Vadisi’nde ilk kez bir HES lisansı iptal edilirken, karar bölge halkı tarafından sevinçle karşılandı.

(Gazete Vatan)

Tarhanlı, Cumhurbaşkanı’nın seçim mitinglerini değerlendirdi, “Seçimin meşruiyeti gölgelendi”

Uluslararası hukuk ve insan hakları hukuku alanlarında önemli çalışmaları olan Tarhanlı, Türkiye’ye gelen uluslararası gözlem heyeti AGİT’in ön raporundan yola çıkarak kampanya sürecinde göze batan sıkıntıları yorumladı. Seçimlerin yürütülmesinden mesul olan Yüksek Seçim Kurulu’nun aldığı, almadığı ihlal kararlarını anlattı. Tarhanlı’ya göre bazı tedbirler için hâlâ çok geç değil, YSK kadar RTÜK’e de önemli roller düşüyor.

Hürriyet Gazetesi’nden Cansu Çamlıbel ile 7 Haziran seçimlerine altı gün kala görüşen Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Turgut Tarhanlı ile üç aydır devam eden seçim sürecinde karşımıza çıkan hukuki tartışmaların bütün boyutlarını masaya yatırdı.

16

“Eşcinseller, LGBTİ hakları, eşitlik hakkı ve ayrımcılık yasağı kapsamında bir meseledir”

Cansu Çamlıbel’in, “Geçen hafta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın meydanlarda şöyle bir ifadesi oldu; ‘Biz Eskişehir’de eşcinsel aday göstermiyoruz’. Bu cümlenin içinde kaç tane hukuk ihlali var?” sorusuna “Çok ihlal var, Anayasa ihlali var” şeklinde yanıt veren Tarhanlı, Cumhurbaşkanının devletin başı konumunda olduğunu belirterek, “Anayasa bu devleti ‘insan haklarına saygılı bir hukuk devleti’ olarak tanımlıyor. Eşcinseller, LGBTİ hakları, eşitlik hakkı ve ayrımcılık yasağı kapsamında bir meseledir. Cumhurbaşkanı ‘biz’ derken Cumhurbaşkanlığı katından mı bu değerlendirmeyi yapıyor? Cumhurbaşkanlığı ofisinde eşcinsel çalıştırmadığını mı anlamalıyız? Ki çalıştırmak zorundadır, yoksa İş Kanunu’nun 5. maddesine göre ayrımcılık yapar. Ayrıca Anayasa’nın 2. maddesine göre devletin başını temsil eden bir kişinin Anayasa’nın 10. maddesinde cinsel ayrım da dahil hiçbir ayrım gözetmeksizin herkesin haklarına saygılı olacağı hükmü varken böyle bir sözün söylenmesi hem genel hukuk kuralları hem Anayasa’nın zorlanması ve çiğnenmesi anlamına gelir.” şeklinde konuştu.

YSK, Cumhurbaşkanı’nı uyaramaz ama medyayı denetleyebilir

Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Turgut Tarhanlı, “Cumhurbaşkanı’nın meydanlarda AK Parti lehine seçim propagandası yaptığı savıyla HDP ve CHP, kendisinin ikaz edilmesi talebiyle YSK’ya başvurdu. YSK bu başvuruların hepsini reddetti ve ‘Bizim cumhurbaşkanını denetleme yetkimiz yok’ dedi. Sizce YSK bu itirazında haklı mı, böyle bir inceleme yapması uygun değil mi?” sorusuna ise şu şekilde yanıt verdi,

“Partilerin götürdüğü talep daha farklı olabilirdi bence. Cumhurbaşkanının uyarılması biraz zorlayıcı bir yetki kullanımı olabilir gerçekten YSK açısından. Ama YSK şunu yapabilirdi ve hâlâ da yapabilir bence. Cumhurbaşkanını uyarmak değil de bunları yayınlayan medya kuruluşlarının, sosyal medyanın yasalara ve Anayasa’ya uygun bir yayın yapması gereğine işaret edebilirdi. Cumhurbaşkanı bugün Tayyip Erdoğan, yarın bir başkası olabilir ve yine aynı durumla karşılaşabiliriz. Bu kişisel bir mesele değil. Biz oyunu hangi kurallarla oynadığımız noktasında bunları tartışıyoruz, yoksa Erdoğan bunları söyledi diye değil. Niçin seçim yasakları konuyor? Mesele özgürlüğün kullanımı ve etkilenmeme meselesidir.
Ben yine de yetkileri itibarıyla YSK’nın iyi bir yönetimle o noktada ortaya çıkabilecek komplikasyonları önleyici bir rol yerine getirmesinin mümkün olduğunu düşünüyorum.”

Röprtajın tamamını Hürriyet Gazetesi‘nden okuyabilirsiniz.

(Hürriyet)

 

Portekizli teyzelerden Gezi usulü sokak sanatı hareketi, “LATA65”

LATA65 isimli Portekizli bir hareket, yaşlıları sokakları baştan yaratmaya davet ediyor. Programın adı “Can”, Türkçe’de boyaların içinde bulunduğu o teneke kutular anlamına geliyor.

14

 

 

Nolm.us sitesinde yer alan habere göre proje, eline boya alan yaşlıların graffiti yapmaya başladığı bir etkinlikten daha kapsamlı aslında. Programa katılanlar öncelikle sanat tarihi ve önemli sanat eserleri üzerine bir eğitim görüyorlar.

 

Ardından kendi stensillerini yapmayı öğreniyorlar. Sonra da Lizbon sokaklarına çıkıp şehrin terk edilmiş yerlerini graffitiyle yeniden canlandırıyorlar.

Lata65’i facebook sayfası üzerinden de takip edebilirsiniz.

(Nolm.us)

Cumhuriyet çalışanları ve yazarlarından Erdoğan’a ortak cevap, “Sorumlu hepimiziz!”

Cumhuriyet Gazetesi’nin çalışanları ve yazarları “İşte Mit Tırlarındaki silahlar” haberine sahip çıkarak haberi yapan Can Dündar’ı isim belirtmeden alenen tehdit eden Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a gazete üzerinden yanıt verdiler, “Sorumlu benim”

Altında doksan Cumhuriyet emekçisinin resim ve isimlerinin bulunduğu “Sorumlu Benim” açıklamasının tam metni şu şekilde,

58

“Patlaması halinde bir şehiri yok edecek kadar çok sayıda silah ve mühimmat TIR’lara yüklenip komşu ülke Suriye’deki savaşın taraflarından birine gönderildi. Bu yapılırken ülkenin parlamentosu, idari yetkilileri ve halkı bundan habersizdi. Gönderen AKP hükümeti, TIR’lardaki silah ve mühimmatın varlığını ısrarla reddetti. Bu sevkıyatı ortaya çıkaran askeri yetkililer ve soruşturmayı yürüten savcılar görevden alındı, tutuklandı.

Bu ülkenin halkı karşı karşıya olduğu riskleri bilmiyordu. Bu sevkıyatın hayati, siyasi, hukuki, diplomatik sonuçlarından haberdar değildi.

Bir gazetenin, bir gazetecinin görevi okurunu bilgilendirmek, halkı tehlikeden, tehditlerden haberdar etmektir.

Cumhuriyet, bu sorumluluğun bilinciyle uzun süre reddedilen gerçeğin görüntü ve fotoğraflarını yayımladı.

Biz aşağıda imzası olan çalışan ve yazarlar; Bu haberin tüm sorumluluğunu yayın yönetmenimiz Can Dündar ile birlikte üstleniyoruz.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “Haberi yapan bedelini ağır ödeyecek” cümlesinin yalnızca Can Dündar’ı değil hepimizi bağladığını ilan ediyoruz.

“Sorumlu benim” diyoruz.”

(Cumhuriyet)