Ana Sayfa Blog Sayfa 3659

Seçtim seni bir kere, başkasını seçemem…- Karin Karakaşlı

Bir günün yüzyıl gibi geldiği, keza ayların bir göz kırpımlık anda akıp gittiği bir ülkedeyiz. Koca siyasetin küçük hayatlar üzerinde hüküm sürdüğü, bizatihi nasıl yaşanacağını, hatta yaşanıp yaşanamayacağını belirlediği bir ülkede…

Kötünün sıradanlaştığı, dibin dibi noktasında hiçbir sınırın kalmadığı bir düzende, iyi şeyler insanı bahar havası gibi çarpar. İstanbul’un koca bir şantiye alanına döndüğü, en köklü mahallelerin ‘soylulaştırma’ harekâtıyla boşaltıldığı, eski sakinlerinin sanki mikropmuş gibi ötelere itelendiği günlerde, bundan iki yıl önce bir parkta insanlar, kendi hayat değerleri için direnmeyi öğrendiler. Bu öyle bir direnişti ki, herkes, içinde en çok ihtiyacı olanı buldu.

“Ve bizim bir haziranımız/Bir yıl kadar yetecektir dünyaya” demişti ya Turgut Uyar. O haziran; ıskalanmış fırsatları, adım atılmaya cesaret edilmemiş eşikleri gösterdi herkese. Ve hiçbir güzelin, hiçbir iyinin sonsuz olmadığını da… Dahası bunlar için ısrarla bedel ödetildiğini, çünkü devletin zulüm alanında ihtisas sahibi ve pek tecrübeli olduğu gerçeğini de… Darbe girişimi dediler, yine kan akıttılar, yine güzel gözlü çocuklar öldü. Hani şu benim çocukken, gazetelerde siyah-beyaz fotoğraflarını okşadığım ve yeni öğrendiğim harflerle nasıl öldürüldüklerini okuduğum zamanki gibi sıcacık bakışlı, kocaman düşlü çocuklar öldürüldü. Arkalarından anneleri acıdan kuntlaştı ya da çocuklarının peşi sıra uçtu gitti. Hayatını özgürce kurmak isteyen kadına, varlığını gururla ortaya koyan LGBTİ harekete, tatlı bir sarhoşlukla yürürken dönü dönüveren sokaklara, rüzgâra, sevişmelere, soru soran çocuğa, Ermeni’ye, Kürt’e, Alevi’ye, Rum’a, Yahudi’ye ve dahi cemi cümlesine düşman, hepsini esasen katli vacip gören bir zihniyet, itinayla pekiştirildi. ‘Bunları’ hedef göstermenin, saldırmanın, öldürmenin cezasız kalacağı, ‘ağır tahrik’  dahil türlü çeşit akla zarar gerekçelerle âdeta ödüllendirileceği yeni bir ahlak düzeni dayatıldı.

Öğütücü silindir, o parkın çevresini dünyanın en çirkin, en gri, en beton meydanına dönüştürüp mesaisine aralıksız devam ederken çıktı HDP. Halklar dedi, demokratik dediği şeyin içini de satır satır doldurdu. Bahsi geçen bir parti programı değil, bambaşka bir hayat taahhüdüydü. Çünkü umut verilen değil, üretilen bir şeydi. Emekle, inatla, sevgiyle yoktan var edilirdi her seferinde. Çünkü Turgut Uyar haklıydı yine:

umut yoktur
kimse yoktur umut etmemeyi önleyecek
çünkü umut kaçınılmaz gelecektir
bütün gümbürtüsüyle
umut kaçınılmaz gerçektir çünkü
biri Asya’da biterken sözgelişi, Şili’de öbürkü başlar
Umut gelsin bütün gümbürtüsüyle.

Gülmeyi hatırlamak güzeldi. Şöyle doyasıya, şöyle ağız dolusu. Karşısındakini aşağılamadan, zeki, muzip esprilerle kurulan siyasi dilin tadına varmak güzeldi.  O yüzden de işte o yüzde onluk baraj fena halde zûldü. Çünkü kasıtlıydı, çünkü kötücüldü. Sandıktan çıkacak halkın iradesinden bahsederken, o iradenin en esaslı sahiplerinden birine barajı reva görmek, böylesi engelli, engebeli bir seçim sistemine demokrasi diyebilmek, yalana ortak olmaktı.

Seçim sandığına gitmeye ramak kala, halen ‘emanet oy’ diye bir şey dolanıyor ortalıkta. Yani sanki HDP’ye sırf lütuf gibi, sırf AK Parti ve Erdoğan egemenliğinin sarsılması gailesiyle, âdeta kerhen verilen oylar var. Hani barajın rahatça geçildiğinden emin olunsa, CHP’ye yönelecek oylar. Hani kahveyi nasıl içersin dendiğinde fark etmez denilmesi gibi anlaşılmaz. Ve açık ettiği o beyaz kibirle irkiltici.

Oysa her şey çok sarih, çok berrak… Ben olmaya fırsat tanınmayan bir zamanda, habire ‘bunlar’ diye yaftalanıp hedef gösterilirken, birilerinin çıkıp “Biz’ler Meclise” demesi, bir seçim sloganından çok daha fazlasını ifade eder. Tıpkı bunu diyen HDP’nin de bir partiden çok daha fazlasını ifade ediyor olması gibi. Tam da o yüzden giderek leğende suyu azalan balık gibi hissettiğim günlerin içinde, barajları yıkabilecek gürül gürül bir ırmağın, koca bir şelalenin hayaliyle nefes alabiliyorum.

O sandığın önüne gelene kadar denenmeyen provokasyon kalmadı. Saldırılan HDP stantları, bombalanan merkezler ve en son akıtılan kan… Yine kan, yine can… Bunca yılın o tarifsiz bedeli üzerine hâlâ ve yine. Dolayısıyla sandığın önünde oy değil, hesap verilecek. Bu yoz düzene razı mıyız? Zira seçeneksiz değiliz. Boş verilen oylara, kötünün iyisi diye yönelinen tâli yollara mecbur değiliz. Ağzımızda lafı gevelemeden haykırabiliriz.

İçimden geçeni şarkıya evirmeye kalksam şöyle derdim: “Seçtim seni bir kere, başkasını seçemem/Deli diyorlar bana, desinler değişemem.”

Varsın bana deli desinler. Zalimin pençesinde akıl sağlımı korumak için her gün sil baştan verilen sınavın yanında bu delilik, ne ki? Benim oyum emanet falan değil, bir minnet oyu. Böyle bir seçeneğim olmasına duyduğum minnetin oyu. Bir küçük umudun oyu… Üzerine titriyorum ve bütün gümbürtüsüyle gelsin istiyorum. Hepsi bu…

 

Karin Karakaşlı – AGOS

 

KONDA’nın son seçim anketi sonuçları

Türkiye’nin güvenilir kamuoyu araştırma şirketlerinden KONDA, 7 Haziran Pazar günü yapılacak olan milletvekili genel seçimleri için son araştırma sonuçlarını abonelerine resmi sitesi konda.com.tr üzerinden de yayınladığı bir mektupla iletti.

44

KONDA’nın, yüzde 95 güven aralığında hata payını artı-eksi yüzde 1,8 olarak duyurduğu araştırmasına göre, AKP yüzde 41, CHP yüzde 27.8, MHP yüzde 14.8, HDP de yüzde 12.6 oy oranlarında görünüyor.

Seçime katılımın yüzde 88 mertebesinde olacağı tahmin edilen ve yurt dışı seçmenlerin oylarının hesaba katılmadığı belirtilen araştırmada diğer partilerin oy oranı yüzde 3.8 düzeyinde.

43

Yönetim Kurulu Başkanı Tarhan Erdem ile Genel Müdür Bekir Ağırdır yönetimindeki KONDA Araştırma Şirketinin araştırmayı, 30 ile bağlı 126 ilçe 202 mahalle ve köyde 3 bin 543 kişiyle yüz yüze yapılan görüşmelere dayalı olarak yaptığını açıkladı.

(T24)

Neden bir “seçimler ve çevre” yazısı yerine “oyum HDP’ye” yazısı yazdım?

Kısa yazacağım. Geçmiş seçimlerde birçok kez seçimler ve çevre politikalarıyla ilgili yazılar yazdım. Partilerin seçim beyannamelerini, vaatlerini, vb. değerlendirdim. Bu seçimlerde de bunu yapmak için vakit harcadım, beyannameleri okudum, demeçleri vb. zaten izliyoruz, hatta Açık Radyo’daki bazı programlarda da konuştuk. Ama neticede bu kez böyle detaylı bir yazı yazmak içimden gelmedi. Çünkü çok temel bir meselenin ağırlığı orta yerde duruyor.

Gezi’den beri hepimiz biliyoruz. Aslında bunu Akkuyu’dan, Aliağa’dan, Bergama’dan, Gerze’den, Fırtına’dan, Yuvarlakçay’dan, sayısız örnekten zaten biliyorduk. Çevre, ekoloji, doğa, iklim vb. meseleleri olarak kodladığımız, en yaşamsal sorunlarımızla ilgili konularda, en azından bu ülkede (ve aslında bütün dünyada), ancak halk mücadeleleriyle sonuç alınabiliyor. Neden böyle olduğunu tartışmak için ciltler dolusu kitap yazmak lazım. Ama sonuç bu. Yaşadığınız mahalleyi, şehri, köyü, dereyi, toprağı ve gezegeni korumak, çocuklarınıza hiç olmazsa şimdi üzerinde yaşadığınız toprak ve soluduğunuz hava kadarını (zaten ağır bir şekilde tahrip edilmiş halde de olsa) bırakmak, onların ve tüm canlıların yaşam hakkını savunmak istiyorsanız, kendi kaderinizi elinize almak, sokağa çıkmak, protesto etmek, yürüyüş düzenlemek, iş makinelerinin karşısında durmak, imza toplamak, dava açmak, kampanya yapmak zorundasınız. Yoksa birileri, sizin adınıza, masa başında ya da meclis koridorlarında politika üretip, hiçbir şeyi çözmeyecek. Çünkü mevcut, büyük siyasi partilerin ekoloji ve ekonomi politikalarında birbirlerinden farkları sınırlı olmakla kalmıyor, ekonomi kararları da başka dinamiklerle belirleniyor.

7 Haziran seçimlerinde seçmenler olarak bir rejim değişikliğini oylayacağız. Başkanlık sistemi denen rejim değişikliğiyle, Tayyip Erdoğan’ın fiilen uygulanmaya başladığı tek adam yönetimini kurumsallaştırmış, iyice otoriterleşmiş, seçim güvenliğinin, yargı bağımsızlığının tamamen ortadan kalktığı, denge ve denetleme mekanizmalarının yok edildiği, düşünce özgürlüğü, akademik özgürlük, basın özgürlüğü, gösteri özgürlüğü kalmamış, bütün muhaliflerin baskı altına alındığı, hapsedildiği “yeni” bir Türkiye kurmak istiyorlar. Bununla mücadelenin tek yolu, iktidarın yıllardır kendisi için kullandığı %10 barajının bu kez kendisini vurmasını sağlayarak dört partili bir meclis oluşturmak ve hiç olmazsa çok partili parlamenter rejimi korumak. Ancak bu dönüm noktasında başarılı olduktan sonra demokrasi mücadelesine devam etmek mümkün olacak. Kürt sorununda silahların sustuğu, müzakerelerin sürdüğü, nispeten barışçı ortamın devam etmesi de, ancak dört partili parlamentoyu devam ettirmekle mümkün olacak gibi görünüyor.

Partilerin iklim, çevre, ekonomi vb. politikaları ne olursa olsun, gerçek mücadeleyi de ancak mahkemelerinde dava açabildiğimiz, sokağa çıkıp yürüyüş yapabildiğimiz, imza toplayabildiğimiz, kampanya yapabildiğimiz, “direniş” sözcüğünü kullanabildiğimiz bir ülkede verebiliriz. Bu özgürlüklerin yok edildiği bir ülkede teknokratların kurguladığı en müthiş çevre eylem planları, kağıt üzerinde iklim değişikliğiyle mücadele için alınan emisyon azaltım hedefleri, çıkarılan yenilenebilir enerji kanunları falan boş iştir, lafügüzaftır.

Eğer iklim, çevre, doğa, vb. dünya görüşünüzde, oy verme kararınızda bir etkiye sahipse HDP’ye sadece bunun için bile oy verebilirsiniz. Çünkü hesabı artık herkes biliyor, HDP’nin baraj altında ve meclis dışında kaldığı bir seçim sonucunda bu özgürlükleri ve demokratik mekanizmaları tamamen kaybedebiliriz.

Ayrıca daha önce de yazmıştım, seçim beyannamelerinde çevre ve iklim politikalarını çok teknik, biraz da süslü cümlerle yazmış bütün diğer partilerin, siz asıl (büyük) ekonomi ve kalkınma politikalarına bakın. HDP, mecliste bulunan dört parti arasında, ekoloji mücadelesinin temelini oluşturan yerel demokrasiyi, yerinden yönetimi, merkezsizleşmeyi, kararların yerel halkla birlikte alınmasını ve demokratik özerkliği savunan tek parti. HDP ayrıca nükleer enerjiye karşı olduğunu açıklayan, enerjinin ne için üretildiğini sorgulayan, yerelde, yerelin ihtiyaçları için üretilmesi gerektiğini söyleyen tek parti. Bu özellikleriyle de barajı geçtiği ve parlamentoda olduğu takdirde, halkın verdiği ekoloji mücadelesini Meclis’te destekleyeceği, sahip çıkacağı umudunu veriyor. Dediğim gibi bu ülkede, bu zamanda, bundan daha önemli bir şey yok.

Ben oyumu bu nedenle HDP’ye vereceğim. Demokrasiyi korumanın, diğer her şeyle birlikte, özellikle de artık bugün, iklimi ve çevreyi korumakla aynı şey olduğunu hatırlayarak. Çünkü ekoloji mücadelesi demokrasi mücadelesidir.

Gezi’nin dilini Demirtaş konuşuyor – Ece Güneş Saadetyan

Gezi Parkı eylemlerinin neden kaynaklandığına dair bugüne kadar pek çok şey yazıldı söylendi ki bu demirtaşGezi Parkı eylemleri üzerinden yürüyen başka bir politik mücadele alanı olageldi. Bu mücadele alanında dikkat çekici olan, eylemin neden kaynaklandığı sorusuna eylemcilerin cevabı geniş bir yelpaze içinde dağılırken, iktidar kanadında teke düşmesi: hükümeti devirmek…

Liberal temsili demokrasi çoktandır, kamuoyu araştırmaları, reklam şirketleri, seçim kampanyaları ile pazar demokrasisine dönüşmüştü. Çölleşen kamusal alanda demokrasinin meşruiyet temeli olan müzakere ve katılım yok sayılmıştı. Yurttaş faaliyeti belli periyodlarla oy vermeye indirgenir olmuştu.  İşte Gezi eylemleri aslında içten içe insanların hayatlarının kontrolünü yitirdiklerine dair bu ortak sezgide temelini bulmuş, eylemciler demokrasi diye takdim edilen şeyden şüphelerini duvarlarda, pankartlarda, dövizlerde belli etmişti:  “TOMAkrasi”, “Tek Yol Çukulata”, Taksim’deki otobüs durağının üzerine yazılan “Demokrasiden Geçer mi?”, “Bir kişiyi çok zor tutuyoruz Tayyip”, “Çadırın Yüzde Ellisini zor tutuyoruz”, “Şu an evde zorla tuttuğumuz en az yüzde elli çadırlı genç var”, “25 Anaplıyı evde zor tutuyoruz”, “Gezi Parkı’nın yok edilmesine halkın onayı yoktur”, “Tayyip baksana kaç kişiyiz saysana” , “sen 1 milyon topla biz 1’iz” bunlardan bazıları.

Gezi Parkı eylemlerinin üzerinde iki yıl geçti. Ak Parti seçim kampanyasında  “Onlar konuşur, Ak Parti yapar” sloganıyla karşımıza çıktı. Konuşma küçümseniverdi. Yurttaşlığın konuşma ile başladığı,  köle bedenin konuşamayan beden olduğu gözardı edildi. Göz ardı edilen konuşma, muhatap alma, müzakere etme, diyalog kurmaktır. Konuşma ‘eylem’dir.  Birbirimize değer vermek, birbirimiz üzerine emektir. Neyin, neden, nasıl yapılacağına birlikte karar verme gayreti. Sloganın bir diğer problemi aslında ‘konuşamama’dır. Çünkü ‘onlar’ aslında ‘konuşuyor’ değildir, iş bulamama, lanetli ilan edilme, mahkeme karşısına çıkartılma, tutuklanma gibi olasılıkların baskısına rağmen hala konuşmaya çabalamaktadır.

Kuşkusuz konuşmayı böylesi yerinden eden liberal temsili demokrasinin işleyişi sonucu siyasal iletişimin yapısının tepedeki hareket ettirenler ve sarsanlarla aşağıdaki seyirciler arasında bölünmesi. Bu bölünmede konuşma iktidarın tekelindedir.  İktidar kullanımı konuşma egemenliğini de meşru konuşmanın ne olduğunu da güvence altına alır. Kullara gelince onlar hitabete hayranlık ya da dehşetin sessizliğine mahkum. Gezi Parkı eylemleri sırasında Atatürk Kültür Merkezi üzerine asılan “Kes sesini Tayyip” yazılı pankart da anlamını burada bulmuştu zaten. Gezi Parkı eylemcileri konuşmanın iktidar alanıyla sınırlandırılmasına bu sözlerle tepki verip, iktidarın konuşmasına bir fasıla ya da bir son verme arzularını bu pankartla iletti. Bu pankart bir diyaloğu kesmek değil, bir diyaloğu başlatmak için bir monoloğa son vermenin ifadesiydi. Zira asılan bu pankart eşliğinde neredeyse iki hafta süren karnavelesk bir diyalog ortamı oluştu.

Karnavallar, herkesin davetli olduğu, tüm hiyerarşilerin alaşağı edildiği hatta tersine çevrildiği, teklifsiz temasların kurulduğu, eğlencenin, neşenin hakim olduğu zamanlardır. Karnavallar bu halleriyle diyaloğa kapı açarak büyük toplumsal etkileşime izin verir.  Gezi Parkı eylemleri sırasında “Gezi Parkı çok güzel, gelsene”, kurulan bir barikat arkasına yazılan “Direnişe hoşgeldiniz” pankartları, “Revolution Party, tüm halkımız davetlidir”,  “Gaz Festivali” dövizleri, Başbakan Erdoğan’ın sağ kolunu açacak şekilde duvara yapılan resminin üzerinde yazan “direniş hatırası” yazısı ve bu resim ve yazı altında eylemcilerin fotoğraf çektirmesi eylemden çok eğlenceli bir karnaval ortamına benziyordu.

7 Haziran seçimleri öncesinde HDP’nin halaylı seçim videosu, farklı siyasi, etnik, dini kimliklere mensup adayları bir çatı altında toplayabilmesi, seçmenlerin HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş’a “Selocan”, onun da seçmenlere “şapşikler” diye hitap etmesi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın muhatap almayan, küçümseyen, hiyerarşi kuran “Siz kimsiniz” sözlerine  sosyal hesabından “kim olduğumuzu sormuşsun tanışalım mı?” yanıtını vermesi Gezi Parkı eylemlerinin dilinin teklifsiz, yakın temas kuran karnavelesk özelliklerini hatırlatıyor.

Gezi Parkı eylemlerinin dilindeki mizah, korkuyu yenme, ortaklık kurma, değiştirip dönüştürme boyutlarıyla dikkat çekmişti. “Biber gazı oley” sloganı, çevik polis için kelimelerin yerlerini değiştirerek yazılan “Dün gece çok çeviktin polis”, “ “TOMAyla 8 gündür beraberiz, ciddi düşünüyoruz”, “3 gündür yıkanmıyoruz, TOMA’yı gönderin” gibi ifadeler eylemcilerin toma, polis ve biber gazı korkusunun üstesinden gelmede mizahı kullanmada oldukça maharetli olduklarını göstermişti. HDP Eş Genel Başkanı Demirtaş da bu bakımdan maharetini Mersin ve Adana seçim bürolarındaki patlamaların ardından “mesajını aldık, seni hala başkan yaptırmayacağız” açıklaması ve Başbakan Davutoğlu’nun “Demirtaş’a Selahaddin demeyeceğiz” sözüne “Doğrusu ben böyle zekice hamle beklemiyordum. İki üç gündür uyumuyoruz. Çünkü biz bütün seçim kampanyamızı Başbakan bize Selahattin diyecek diye hazırlamıştık. Ne yapacağımızı bilemiyoruz yani. Düşüneceğiz daha. Allah yardımcısı olsun” karşılığıyla gösterdi. Mizahla ortaklık kurma bakımından Gezi Parkı eylemlerinin dilinde futbola (“Alex gitti sen mi gitmeyeceksin”, “Holosko artı bir miktar para versek istifa eder misin?”) popüler kültür ürünlerine (“5. Günün şafağı geçti nerede kaldın Gandalf” vb) , ortak toplumsal davranışlara (Tüp kaçağını çakmak yakarak kontrol eden bir milleti biber gazıyla korkutamazsınız”, “biz sinek ilacının arkasından koşmuş nesilleriz gaz da neymiş) göndermelerde bulunulmuştu. . HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş da miting konuşmalarında herkesin çok iyi bildiği bir güldürü filminden karakterlere başvurarak (halkı ‘Kibar Feyzo’ya, Cumhurbaşkanını ‘Maho Ağa’ya ve Başbakan’ı ‘Bilo’ya benzeterek) mizahın ortaklaşlaştırıcılığını işe koştu. İnsanlar kendilerine gülünmesinden hoşlanmadıkları için gülme haksızlık yapanları yeniden doğru yola sokan bir toplumsal düzenleyici gibi hizmet verebilir[1]   Gezi Pakı eylemlerinde “Polis simit sat onurlu yaşa”, “Polis fuhuş yap onurlu yaşa”, NTV önünde yapılan eylemde taşınan “parası neyse verelim” dövizi “polis koş devleti yıkıp yerine fidan dikiyorlar” duvar yazısı mizahın eleştirileni dönüştürme hedefine örnektir. HDP Eş Başkanı Selahaddin Demirtaş’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açılış organizasyonları eşliğinde düzenlediği mitinlere binayen “Evde konserve mi açacaksınız, yufka falan mı açacaksanız çağırın Cumhurbaşkanını gelir” sözleri de mizahi eleştiri yöntemi ile bir haksızlığın düzeltilme çabasına örnektir.

Gülme bir özgürlük nişanesidir. Mizah korkuların üstesinden gelerek özgür konuşma için alan temizliği yapar. Katı ve kalıplaşmış önyargılar, karşılıklı konuşma halinde gerçek aranırken bertaraf edilir.[2] Sokrates kendi benzetmesiyle bir atsineği gibi sürekli olarak insanları dürtmesinin, rahatsız etmesinin, sorgulayıp utandırmasının nedeni, onların doğru bildikleri her şeyi yıkıp yerle bir etmektir.[3] Gezi Parkı eylemlerinde de sözün dürtmesiyle başlayan bir diyalog vardı.  Eylemciler bu diyaloğu iktidarla, polisle, medyayla, toplumla ve diğer eylemcilerle hatta bizatihi kendisiyle yürüttü. Diyaloğun iktidara ve özellikle de Başbakan Erdoğan’a yönelmesinin bir nedeni de yukarıda bahsettiğimiz “bilme’ye yöneliktir. Başbakan Erdoğan’ın ‘öğrenecek değiliz”, ‘soracak/ iznini alacak değiliz’, “biz biliriz” söylemiyle birlikte düşünüldüğünde eylem dilinde formüle edilen sorular Sokratik diyalog içinde anlamını bulur. Eylemciler bir anlamda Başbakan Erdoğan’a “bildiğinin kesinliğinden emin olma, belki de bildiklerin doğru değildir” çağrısı yapıyordu. Başbakan ile diyaloğa girme suretiyle  onunla bilginin sağlamasını yapmaya girişiyordu. “Bizim gibi 3 tane daha ister misin?”, “Anne ben anayasaya aykırı mıyım?”, Otobüs durağı üzerine yazılan “Demokrasiden geçer mi?”, “Bu kimin polisi?”, “30 yıldır Diyarbakır’ı da bu medyadan mı izledik acaba?”, “Şimdi anladınız mı her Kürd’ün evinde neden çift çanak olduğunu?”, “Yalnızlığın kokusu nasıl Tayyip?”, “Üç beş ağaç bak sana neler yapıyor?” vb. HDP Eş Başkanı Demirtaş da  “Sırat Köprüsü’nden Mersedes ile geçilmiyor” sözü, “Diyanet’ten alınan Mercedes’i ne yapacağız?” sorusu üzerine HDP Eş Genel Başkanı Yüksekdağ’ın “Cemevlerine vereceğiz” yanıtı, “Milli Eğitim Bakanlığı’nı, Maliye Bakanlığı’nı eleştirdiğimizde niye kıyamet kopmuyor da Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bir yanlışını eleştirdiğimizde neden bizi dinsiz ilan ediyorlar” ve “Hangi Başbakan, Davutoğlu olan mı?” soruları da sorgulamaya davet eden Sokratik diyaloglara örnek olarak gösterilebilir.

Politikada iknayı odağına yerleştirmiş, karşısındakinin yanıtından çok kendi sözlerini güzel ve etkili söylemeye odaklı, “bırakın sizi aydınlatayım”cı retoriksel tavır yerine (Cumhurbaşkanı’nın İmam Hatip Lisesi’nde aldığı hatiplik eğitimini göz önünde tutalım) davet edici retorik, eşitlik, içsel değer ve özerklik ilkelerine atıf yapar. İşte bu yüzden Gezi Parkı eylemlerinin üzerinden geçen iki yılın ardından İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu’nun özeleştiri mahiyetinde “İkna edici bir dil kullanılsaydı Gezi’de bunlar yaşanmazdı” açıklaması da olumsuzluk atfettiği yaşananlar bakımından daha çok kendi kendini ikna etmeye yönelmişe benziyor. Mutlu, Gezi Parkı eylemlerinin  konuşmasını hiç duymamış, dinlememiş. O zaman nasılsa şimdi de ikna  etmenin peşine düşmüş. Diğer yandan HDP’nin ama özellikle de HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş’ın Gezi Parkı eylemlerinin dilini durup dinlediği ve o dille konuşmaya başladığı anlaşılıyor. Demirtaş’ın konuşmaya başladığı bu dil ona seçimlerde seçmenle kurduğu ilişkide olumlu katkı sağlamışsa eğer ki öyle görünüyor, bu da Demirtaş’ın “konuşmayı sizden öğrenecek değiliz” halinden kendini uzak tutabilme başarısından kaynaklanıyor. Egemen politik dilin dönüştürülmesi bakımındansa başarı  Demirtaş’tan önce Gezi Parkı eylemcilerine attir kanımca.

Ece Güneş Saadetyan – Birikimdergisi.com

 
[1] Morreal, John. Gülmeyi Ciddiye Almak. Kubilay Aysevener ve Şenay Soner (çev.). İstanbul: İris Yayınevi, 1997, s. 9.

[2] Yücesoy, Sabır.“Sokratik Konuşma Diyalog Mümkün Mü Gerçekten”.Defter, s. 45, 2002, s. 265.

[3] Ağaoğulları, Mehmet Ali. Kent Devletten İmparatorluğa, Ankara: İmge Yayınevi, 2013. s.145.

İklim değişikliğini önlemede yenilenebilir enerjileri kömürden daha ucuza getirme planı açıklandı

Independent‘da Bilim haberleri editörü Steve Connor imzası ile yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Serdar Güneri’nin çevirisi ile paylaşıyoruz

* * *

Akademisyenler küresel ısınmanın önüne geçmek için kömürün devredışı bırakılmasını öneriyor.

Bilim adamları ve iktisatçılar iklim değişikliğinin önüne geçecek kritik bir adım atarak, yeşil enerjinin 10 yıl içinde kömürden daha ucuz hale gelmesi için çalışmalarda bulunacak bir komisyon kurdu. Ekip bu hedefini, 1960’lardaki Apollo programında ABD’nin verdiği ‘gelecek on yılın sonunda aya insan gönderme’ sözüne benzetiyor.

40

Aralarında İngiliz Hükümeti’nin bilim konularındaki eski baş danışmanı Sir David King; Royal Society’nin eski başkanı Lord Rees; Lord Stern ve Lord Rayard gibi ekonomistlerin bulunduğu önde gelen akademisyenler, en kirli fosil yakıt olan kömürden vazgeçmeden küresel ısınmanın önlenemeyeceği görüşünde.

Projeyi ‘Global Apollo Programı’ olarak adlandıran ekip, yenilenebilir enerji, depolama ve elektrik nakli gibi temel konularda araştırmaları ve ilerlemeyi arttırmak amacıyla bir uluslararası mutabakat çağrısı yapıyor ve dünyanın her yerinden ülkelerin desteğini almayı umuyor.

Proje ekibi, araştırmalarında rüzgar, güneş ve diğer yeşil enerji türlerini 2025’e kadar kömürden daha az maliyetli bir güç kaynağı haline getirmeyi hedefliyor. İklim değişikliğinin önlenebilmesi için küresel ısılardaki artışın 2°C’yi geçmemesi gerekiyor ve bu hedef bunu mümkün kılıyor.

Programın mimarlarından olan ve yıllardır fosil yakıtlardan uzaklaşarak ‘karbonsuzlaştırılmış’ ekonomiye geçmeyi savunan Sir David şöyle diyor: “Her şey şu an karşı karşıya kaldığımız iklim değişikliği riskiyle başladı. Yaklaşan büyük bir felaket, fakat bu bence önlenebilir.”

Geçtiğimiz günlerde Londra’daki Royal Society’de programının açılışında konuşan Sir David “Bu çok önemli küresel bir fırsat ve harekete geçmemiz gerekiyor” diyor ve ekliyor: “2°C’nin altında kalmak oldukça zorlu olacak. Buna acilen çözülmesi gereken bir sorun olarak yaklaşmalıyız. Bu yolda hemen adım atmazsak gelecekte çok daha büyük sorunlarla uğraşmak zorunda kalacağız”.

Global Apollo raporunun yedi yazarının arasında Royal Academy of Engineering’in ve BP’nin eski başkanı Lord Browne; kabine eski sekreteri Lord Gus O’Donnell ve Finansal Hizmetler Kurulu ve İklim Değişikliği Komitesi’nin eski başkanı Lord Turner bulunuyor.

Yenilenebilir enerji için yapılan küresel araştırmalar ve ilerlemelere ayrılan fon oldukça az; araştırmalara ayrılan tüm küresel kamu fonunun yalnızca %2’si. Rapora göre bu miktarın yılda 6 milyar dolardan yılda en az 15 milyar dolara çıkarılması gerekiyor.

Yıllık karbondioksit emisyonları fosil yakıtların, özellikle de kömürün kullanıldığı ekonomilerde durdurulamayacak bir hızda artıyor. Karbonsuz yeşil enerji 2°C’lik sıcaklık artışını önleyecek şekilde yıllık emisyonları azalatacaktır.
Yıllık karbondioksit emisyonları fosil yakıtların, özellikle de kömürün kullanıldığı ekonomilerde durdurulamayacak bir hızda artıyor. Karbonsuz yeşil enerji 2°C’lik sıcaklık artışını önleyecek şekilde yıllık emisyonları azalatacaktır.

London School of Economics İktisat Fahri Profesörü Lord Layard’ın belirttiği üzere bu rakama, Global Apollo konsorsiyumuna katılan ülkelerin gayrisafi milli hasılalarının yüzde 0,02’sini projeye ayırmasıyla ulaşılabiliyor.

Lord Layard şöyle diyor: “Bu tıpkı aya insan göndermek kadar büyük ve zorlu bir görev… Bunun problemi çözmek için en asgari ihtiyaç olduğuna inanıyoruz. İyi haber, bu teknolojik ilerlemeyi görüyoruz. Kötü haberse, bu ilerleme yeterince hızlı değil.”

İklim değişikliği ekonomisi üzerine hükümet raporu hazırlayan komitenin başkanı Lord Stern, kömürün şu anki maliyetinin bir ton için 50 dolar olduğunu fakat çevreye verdiği zarar ve insan sağlığına etkileri de göz önünde bulundurulunca bu rakamın yaklaşık 200 dolara çıktığını belirtiyor.

Lord Stern: “Gelecek yirmi yılda insanların yaşam tarzlarında önemli değişikliler olacak. Bu konu problem teşkil ettiği gibi, yenilenebilir enerjiyi rekabet edebilir hale getirecek teknolojik gelişmeler için yeni fırsatlar da sunuyor.  Şehirlerimizi, ulaşımlarımızı ve enerji sistemlerimizi gelecek 20 yılda nasıl inşa ettiğimiz kritik eşik olan 2°C’de kalma ihtimalimizi belirleyecek. Bu zamanı gelen, hatta ertelenemeyecek bir fikir.”

2010’da dünya liderleri küresel ısı artışını 2°C’de sınırlandırma konusunda hemfikir oldu. Bu, atmosferdeki karbondioksit konsantrasyonunun 450 ppm’de (bir milyon parçacıkta 450 karbondioksit) tutulması anlamına geliyor.

Fakat fosil yakıt kullanımı ve özellikle kömürle çalışan güç istasyonları karbondioksit emisyonlarındaki artışı devam ettirerek konsantrasyonun 400 ppm’e ulaşmasına sebep oldu ve bu rakam hiç de azalacak gibi durmuyor. Bu sırada küresel enerji talebinin 2035’de üçte bir oranında artması bekleniyor.

Global Apollo raporuna göre ortalama sıcaklık, sanayi öncesi dönemdeki seviyenin 0,8°C üzerinde.

Raporda, sıcaklığın bu seviyenin 2°C üstüne çıkması durumunda milyarlarca insanın kuraklık, seller ve fırtınalar gibi ciddi çevre felaketleriyle karşılaşacağı ve milyonlarcasının geçim sıkıntısı yüzünden göç etmek zorunda kalacağı belirtiliyor.

Global Apollo Programı güneş ve rüzgar gücü gibi yenilenebilir kaynaklardan elde edilecek elektiriği ucuz hale getirerek kömürü devre dışı bırakmayı amaçlıyor. 10 yıllık bu programın mimarları, teknolojideki gelişmelerin yeşil enerjiyi daha etkili ve uygun maliyetli hale getirebileceği 6 temel konu tespit etti. Bu altısından üçü kritik olarak önemli:

Apollo İlkeleri: Üç Temel Hedef

Yenilenebilirler:

Dünya çapında yenilenebilir enerji kaynakları hakkında kamu destekli araştırma ve gelişmelerin yılda 6 milyar dolar düzeyinde olduğu tahmin ediliyor. Bu, yenilenebilirler için yıllık üretim sübvansiyonu olan 101 milyar dolar  ve 550 milyar dolarlık fosil yakıt endüstrisi sübvansiyonuyla karşılaştırılabilir. Araştırma ve ilerlemeler güneş enerjisi ekonomisini ciddi bir biçimde değiştirebilir. Örneğin Güneş yeryüzüne, insan talebinin 5000 katı kadar enerji sağlıyor. Güneş ışığını direkt olarak elektriğe çeviren güneş panellerinin maliyeti 1992’de 10 dolar iken günümüzde 50 centin altına düştü. Rüzgar enerjisi maliyetindeki düşüş daha yavaş fakat rapora göre bu, yeni metodlarla dönüştürülebilir.

Elektrik depolama:

Rüzgar ve güneş düzensiz enerji kaynaklarıdır. Güneş ışırken ya da rüzgar eserken elde edilen elektriğin soğuk geceler ve rüzgarsız günler için depolanması bu kaynakların maliyetini verimli hale getirecektir. Global Apollo Programı bataryalar, termal depolar, basınçlı hava, yakıt pompaları, çarklar, erimiş tuz, pompalı hidroelektrik ve hidrojen yakıtlar hakkında araştırmalara ihtiyaç olduğunu ve bunların enerji depolarının gelişmesi için temel konular olduğunu vurguluyor.

Akıllı şebekeler: 

Arz ve talebi dengeleyerek elektrik aktarımının daha etkili şekilde sağlanması ve elektrik şebeke yazılımının geliştirilmesi gereksiz kayıpları büyük bir oranda önleyebilir. Şebeke gücünün yüzde 30 ötesine yenilenebilir enerji dağıtımındaki temel sorun, mevcut elektirik şebekelerinin zayıf entegrasyonudur. Akıllı şebekeler bunu geliştirerek yeşil enerjiyi daha etkili ve uygun maliyetli hale getirebilir.

Raporun yazarları

Sir David King
Birleşik Krallık  Hükümet Eski Başuzmanı Chief Scientist

Lord Browne
Royal Academy of Engineering eski başkanı ve BP eski CEO’su

Lord Stern
IG Patel Professor of Economics and Government, LSE. Grantham Research Institute’de İklim Değişikliği ve Çevre Başkanı

Lord O’Donnell
Frontier Economics Başkanı, Birleşik Krallık Kabine Eski Sekreteri

Lord Rees
Kraliyet Astronomu  ve Royal Society Eski Başkanı, Cambridge Trinity College Eski Yöneticisi,. Kozmoloji ve Astrofizik Fahri Profesörü

Lord Turner
New Economic Thinking Enstitüsü Kıdemli Araştırma Üyesi. Finansal Hizmetler Kurulu (Financial Services Authority) ve  İklim Değişikliği Komitesi Eski Başkanı

Lord Layard
LSE Centre for Economic Performance – Refah Programı Direktörü ve İktisat Fahri Profesörü

 

Haberin İngilizce Orijinali

Haber: Steve Connor

Yeşil Gazete için çeviren: Serdar Güneri

(Yeşil Gazete, Independent)

BM, “Suriye’de savaşan gruplara silah yollanmasına karşıyız”

Cumhuriyet gazetesi tarafından yayınlanan ve MİT TIR’larıyla askeri mühimmat taşındığı iddiasına ilişkin görüntülerle ilgili Birleşmiş Milletler’den açıklama geldi: “Hangi taraf olursa olsun, herhangi bir şekilde Suriye’de savaşan gruplara silah yollanmasına karşıyız.”

39BM Genel Sekreter Sözcüsü Stephane Dujarric, Suriye sorununda BM’nin genel tavrının belli olduğunu ve olayın barış odaklı çözümden yana olduğunu söyledi. Dujarric “Genel Sekreter’in Suriye sorununda temel prensibi bellidir. BM’nin tavrı, Suriye’de sorunun çözümü için barış odaklı hareket edilmesini desteklemekte. BM, hangi taraf olursa olsun herhangi şekilde burada (Suriye’de) savaşan guruplara silah gönderilmesine taraf değildir” dedi.

BM’nin Suriye krizi başlamasından şimdiye kadar daima politik çözüm arayışında olduğunu anımsatan Sözcü Dujarric, MİT TIR’ları ile ilgili Türk yetkililerinin de ne BM ne de BM Genel Sekreteri’ne konu ile ilgili hiçbir bilgi veremediğini dile getirdi.

(Hürriyet)

Dünya Hukukun Üstünlüğü 2015 Endeksi’nde sondan 20. sıradaki ülke Türkiye

Dünya Hukukun Üstünlüğü Endeksinde Türkiye, 102 ülke arasında 80’inci sırada yer aldı. Türkiye sıralamada bir önceki yıla göre 21 basamak geriledi.

38

Dünya Adalet Projesi’nin 2015 Küresel Hukukun Üstünlüğü Endeksi genel sıralamasında 102 ülke içinde 80’inci sırada yer alan Türkiye, Temel Haklar kategorisinde 96, Türkiye, Hükümetin Hesap Verebilirliğinde 95, Açık Devlet 82, Düzen ve Güvenlik 68, Düzenleyici Uygulama sıralamasında 46, Yolsuzluğun yokluğunda 49. ve Sivil Adalet sisteminde ise 63. sıralarda yer aldı.

Türkiye, Temel Haklar ve Hükümetin Hesap Verebilirliği kategorilerinde 102 ülke arasında bu yıl son 10 ülke arasında yer alırken, Açık Devlet kategorisinde ise bir önceki yıla göre 13 sıra aşağı düştü.

37

Endekste Almanya 8, İngiltere 12, Fransa 18, ABD 19, Gürcistan 29, Yunanistan 33, Gana 34, Tunus 43, Bulgaristan 45, Endonezya 52, Arnavukluk 53, Sırbistan 60, Vietnam 64, Lübnan 68, Çin 71, Rusya 75 ise Mısır 86 sırada bulunuyor.

(Zaman)

Naomi Klein: İklim değişikliği ile mücadele için kapitalizm ile savaşmalıyız

Basta! dergisinin, İşte Bu Her Şeyi Değiştirir (This Changes Everything) kitabının yazarı, aktivist Naomi Klein ile  yaptığı röportajı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Kübra Köprülüoğlu‘nun çevirisi ile yayınlıyoruz.

***

naomi
Naomi Klein

Basta! : İklim felaketine doğru ilerliyor gibi görünüyoruz. İklim değişikliği ile ilgili hiçbir şey yapmazsak neler olabileceğini biliyoruz ancak yine de hiçbir şey değişmiyor. Bu neden böyle?

Naomi Klein: Aslında hiçbir şey yapmıyor değiliz – tam tersine aslında tamamen yanlış şeyler yapıyoruz. Sonsuz ekonomik genişlemeyi başarı olarak tanımlayan bir ekonomik sisteme sahibiz. Genişlemenin herhangi bir türü iyi sayılır. Emisyonlarımız 1990’lardan daha hızlı artmakta.

Geçtiğimiz on yılda, oldukça yüksek petrol fiyatlarımız vardı, bu da fosil yakıt şirketleri için katran kumulları gibi daha pahalı ve daha yaygın bir ekonomiyi özendirici hale getirdi.

Ayrıca çok uluslu şirketlerin ürünlerini daha ucuz iş gücü ve enerji ile üretebilmelerine izin veren bir sistemimiz var, bu da daha fazla kömür yakılması demek oluyor. Tüm bunlar problemi daha da kötü hale getiriyor.

Diyorsunuz ki ExxonMobil, BP ve Shell gibi uluslararası şirketler gezegende savaş ilan ettiler…

Bu şirketlerin iş modeli iklim değişikliği ile mücadele için yapılması gerekenin tam tersidir; onların iş modeli daha fazla fosil yakıt rezervi bulmaktır.

Carbon Tracker’ın yaptığı bir araştırmaya gore, 3 yıl önce, global fosil yakıt endüstrisinin ısıyı 2 derece aşağıda tutmak için kanıtlanmış olan orandan 5 kat daha fazla karbona sahip olduklarını ortaya koymuştur.

Bu hükümetlerimizin Kopenhag’da anlaşmaya vardığı bir hedef, birçok topluluk için zaten çok fazla tehlikesi olan bir hedef. Ancak bu küresel karbon bütçesi ile sağlanıyor. Kendimize % 50 yaşama şansı verirken ne kadar karbonun yakılabileceğini biliyoruz ya da bu hedefleri karşılayacağımızı ancak bu şirketler bu hedefin 5 katı fazla karbona sahip. Bu, fosil yakıt şirketlerinin iklim biliminin dürüstçe yaygınlaşması karşısında neden savaştıklarını ve politikacı ve organizasyonların neden iklim değişikliği bilimini inkar ettiklerini, karbon vergisi ve yenilenebilir enerji teşviki gibi iklim değişikliği ile ilgili tüm ciddi girişimlere neden karşı olduklarını açıklıyor.

Bu dokunulmazlık neden?

Fosil yakıt şirketleri, kısmen petrol şirketleri dünyanın en güçlü şirketleri. Hükümetlerimiz onların çıkarlarının korunması için savaşları onayladı. Fosil yakıtların belli bir coğrafyada yoğunlaşması, toprak altından çıkarılmasının çok pahalı oluşu, nakledilmesinin ve işlenmesinin zorluğu kendi doğasında var.

Böylece kendini küçük sayıda ama büyük oyuncuların eline bırakıyor ve böyle bir güç yoğunlaşması yasal ve yasadışı politik yozlaşmaya kendini kaptırıyor. Dolayısıyla dokunulmazlık beraberinde geliyor.

Bu, iklim hareketinin ilk adımının uluslararası şirketlerin gücünü ortadan kaldırmak olmalı mı demek?

Bu birçok şey demek olabilir. Yapmamız gereken bir şey kesinlikle güçlerinin daha fazla artmamasını sağlamak. Bu sebeple iklim hareketi, yeni serbest ticaret anlaşmalarını, Avrupa ve Amerika arasında yapılan serbest ticaret anlaşması, Avrupa ve Transpasifik ortaklığı (TPP) Avrupa Birliği ve benim kendi ülkem Kanada arasındaki anlaşma gibi anlaşmaları engelleme konusunda aktif bir rol oynuyor. Bu anlaşmalar çokuluslu şirketlere yatırımcılar üzerinden hükümetleri zorlayabilecekleri ve iklim politikalarıyla mücadele edebilecekleri bir güç vermektedir. Elimizde bununla ilgli zaten yeterince kanıt var.

Örneğin, Almanya diğer ülkelere de örnek olabilecek cesur bir girişimle yenilenebilir enerjiye doğru zorlu bir geçiş başlattı. İsveç şirketi Vattenfall ise Almanya’ya nükleer enerjiden aşamalı olarak vazgeçme kararı aldığı için 4.7 milyar euro kaybettiğini iddia ederek meydan okuyor. Bu hükümetler için bir uyarı niteliği taşıyor: “ Eğer bunu yaparsanız, o zaman dava açılacak.”

Buna benzer örnekler benim ülkemde de mevcut. Quebec’te sondaj yasaklandı, ancak Kuzey Amerika Ülkeleri Serbest Ticaret Anlaşması altında, bir Amerikan şirketi sondaj yasağına karşı sondaj haklarını ihlal ettiği gerekçesi ile mücadele ediyor. Bu gibi durumlar yüzünden bu tip anlaşmalarla kuvvetlenen şirketlerin gücünü kesmeliyiz. Fakat bu yaşadığınız yere göre değişiyor. Amerika’da açıkça görülüyor ki, insanları bilinçlendirici kampanyalar ve özgür ifadeye sahip lobi çalışmaları yapılmalı. Şirketlerin finans ve lobi çalışmalarını kısıtlayıcı durumlar olmalı. Avrupa Birliği’nde de aynı şekilde olmalı.

Bu tip bir atılımın yanı sıra aynı zamanda köklü bir stratejiye de ihtiyacımız var, bu şirketlerin gayrimeşru hareketini gözler önüne seren bir fosil yakıtsızlaştırma hareketi gibi. Bu sadece bir üniversitenin ya da Paris gibi bir şehrin fosil yakıttan vazgeçmesi değil, bu şirketlerin iş modellerinin ahlak dışı olduğu ve bu iş modelinden kazandıkları karların ise iğrenç karlar olduğu tartışılmalı ve hükümetler fosil yakıttan temiz yakıt türlerine geçiş yapma sürecinde kullanabilmek için bu karlarda hak iddia edebilmeli. İşte bu gerçekten yapmamız gereken şey, onları güçsüz bırakmak.

Bu kirletici şirketlerin çalışanları ile nasıl bir iletişim kurulabilir? Bir ittifak sağlanabilir mi?

33İklim değişikliği ile ilgili adalet temelli bir tepkiye ihtiyacımız var. Yöntemi en başta kodlanmalı: geçiş sürecinin neye benzeyeceğini tanımlamalı ve bunun için savaşmalıyız. Bu demek oluyor ki fosil yakıt sektöründe çalıştıkları için işlerini kaybeden çalışanlar yeniden iş sahibi yapılmalı. Yenilenebilir enerjide daha fazla iş kolu olacaktır, çünkü yenilenebilir enerji; enerji tasarrufu, kamu taşımacılığı vb. gibi maden sektörüne göre 8 kat daha fazla iş koluna sahiptir.

Son yıllarda maden sektörüne büyük yatırımlar yapılmıştır, gaz sondajı için büyük bir itiş, açık deniz sondajı ve aynı zamanda, hükümetlerin enerji geçişi isteğinde büyük bir daralma söz konusu olmuştur. Tüm Avrupa’da hükümetlerin yenilenebilir enerji desteklerini kestiğini gördük. Eğer masa üstündeki tek iş maden sektöründeki işler ise sendikalar tabii ki bunun için savaşır.

Bu sebeple iklim hareketi adaletli iş yaratma tavrını cesurca korursa sendikalarla iklim hareketi arasında bir ittifak sağlanmış olur. Ve bu olmaya başlıyor. Örneğin, İngiltere’de bir sendika iklim işlerinin yaratılması ve bunların nasıl olacağının anlatılması için bir çağrı yaptı. Maden sektöründe çalışanların işlerini elinden çalanın çevreciler olmadığını hatırlamamız gerekiyor. Son bir kaç ayda petrol fiyatı dramatik bir düşüş sergilediği için Amerika’da petrol ve gaz sektöründe 100 binden fazla iş kaybedildi. Bunun sebebi çevreciler ya da iklim değişikliği aktivistleri değil, bunun sebebi umutlarınızı ve hayatınızı iniş çıkışları olan dengesiz bir petrol ve gaz sektörüne bağlamanız.

Rüzgar ve güneşin iyi yanları herkesin kullanımına açık oluşları, her zaman aynı fiyatta olmaları ve aynı şekilde bu artış ve düşüş döngülerine dahil olmamaları. Bu aslında sendikalar, işçiler ve şirketler arasında ittifakın kurulması için bir çıkış noktasıdır.

İklim değişikliğini bir fırsat olarak görebiliriz diyorsunuz ve  bu dönüşüm çok heyecan verici olabilir. Bu sürecin zorlu bir süreç olduğunu düşünen insanlar için iklim hareketini nasıl cazip hale  getirebiliriz?

Göründüğü kadar zor olacağını düşünmüyorum. Şu an uğraştığımız şey son 20 yıldaki iklim politikalarının adaletli olmayan ve geçişi tüketiciye, işçi sınıfına yükleyen mirası. Tüm bunlar iklim değişikliği ile ilgili bir şey yapmakla yaşam maliyetimizi arttırmak arasında bir bağlantıya sebep oluyor. Yenilenebilir enerjiye ve yeşil ürünlere daha fazla ödeme yapmak anlamına geliyor. Bir süreliğine, insanlar bu mantığı kabul etmek için hevesli göründüler ancak ardından ekonomik kriz vurdu. İnsanlar zaten bankaları kurtarmak için ödeme yaptıklarını farkettiler ve büyük kirleticileri de kurtarmak için neden daha fazla ödeme yaptıklarını merak etmeye başladılar. Aynı zamanda bu şirketlerin cezalandırılmak yerine daha fazla kar ettiğini farkettiler. Adaletsizlik ters tepki yarattı.

Bize adaletli geçiş sürecini açıklayan cesur ve net bir görüş gerekiyor. Bu, kaldıramayacak insanlara faturayı yüklememek ve bu sürecin sorumlusu olan insanların faturayı ödemesi demek. Hiç kurban verilmeyecek anlamına gelmiyor ancak bedelin adaletli bir şekilde dağıtıldığını görmek insanları yüreklendirecektir.

Geçmişte yapılan seferberliklerde hayır demenin yeterli olmadığından, sistemi değiştirmek için daha kapsamlı bir anlayışa sahip olmamız gerektiğinden kitabınızda bahsetmişsiniz. Bu vizyonu kim ortaya koyacaktır?

Bu vizyonu ortaya koymak için demokratik bir sürece ihtiyaç var. Tek bir vizyonun Fransa’da, Fransa’nın her bölgesinde işe yarayacağını, aynı zamanda aynı vizyonun Almanya ve Hindistan’da da işe yarayacağını düşünmüyorum. Yapmamız gereken bölgelere, şehirlere, coğrafyalara uygun olan örnekleri belirlemek, grupların biraraya gelerek geçiş sürecinin neye benzeyeceğinin tanımlaması olmalı.

Seyahatlerimin ve işimin bir parçası olarak bir çok iyi fikir duyuyorum. Örneğin, ABD’nin batı yakası sahilinde büyük bir kavga var,  Washington’da Bellingham adında bir yerde. Son derece yeşil bir kent fakat yakınlarına büyük bir kömür ihracat terminali kurulmak isteniyor. Başlangıçta çevrecilerle işçiler arasında çirkin kavgalar oldu. Ancak daha sonra belediye tarafından kömür şirketine karşı olanlar ile yerel halkı  buluşturan bir koalisyon toplandı. Topluluk yeni bir imar planı oluşturdu. Bu kömür işçilerine daha yeşil, Asya’ya fosil yakıt ihraç etmeyen yeni iş kaynakları yarattı. Bu sadece bir örnek. Anahtar diyalogları sürdürmekte.

“Yeni bölge” Blockadia’dan bahsediyorsunuz. Blockadia nedir?

Blockadia ABD’de the Keystone XL boru hattı direnişine verilen bir isim. Keystone XL, TRANSCANADA şirketinin yapmak istediği Alberta’daki katran kumullarının aşağısından Meksika Körfezine kadar olan çok büyük bir boru hattı. Katran kumulları gezegenimizdeki en kirli, karbon oranı en yüksek petrol yağı. Boruhattını döşemeye başladıklarında protesto kampı inşa edildi. İnsanlar kendilerini çitlere zincirlediler ve ağaçlara ilerlediler ve kamplarına Blockadia adını verdiler.

Bu kelime öyle bir yayıldı ki artık nerede maden çalışması, sondaj ya da ihracat limanı için bir mücadele olsa insanlar bu ismi kullanıyorlar. Kelime ABD’de doğmasına ragmen BLOCKADIA’nın taktikleri daha cesur ve küresel güneyden geliyor. Oil Watch International ve EJOLT bu uluslarötesi alanı haritalamada büyük bir başarı kazandılar.

Blockadia’nın başlangıcını belirlememiz gerekirse, 1990’larda Ogoni yerlilerinin Shell’i kendi bölgeleri olan Niger deltasından atmak için gösterdiği başarılı mücadele gösterilebilir – Shell bu bölgeye hiçbir zaman geri dönemedi.

Aralık 2015’te Paris’te yapılacak olan uluslararası iklim konferansından hiçbir şey beklemiyor gibi görünüyorsunuz. Uluslararası görüşmelerden neler beklenebilir?

Dünyayı kurtarmayacağı gerçeği ile yüzleşmek zorundayız, bilim insanlarının yapmamız gerektiğini söylediği şeyleri yapmak için bir anlaşmaya varılamayacak. Bilim insanları şimdiden başlayarak yıllık emisyonumuzu %8 ile %10 arasında azaltmamız gerektiğini söylüyorlar. Hükümetlerimiz ise önümüzdeki 10 yılda emisyonu %2 ile %3 arasında azaltmayı konuşuyorlar. Aynı oyun bahçesinde değiller.

Liderlerimizi ikna edeceğimizi ve bir anda farklı insanlar olacaklarını düşünmek büyük bir hata. Bu hayal kırıklığı için bir reçete. 2009 yılında Kopenhag’da olan şey de bu. Ardından bir çok insan derin bir depresyon yaşadı. Paris’i uzun bir yolculukta bir durak olarak görmeliyiz. Paris’in önemi, özellikle Avrupa’da, ekonomik kriz vurduğundan beri iklim konusunda büyük bir kaçınma söz konusu. Kitaba bir krizi sadece elitler ilan etmez, sıradan insanlar veya sosyal hareketler de krizler ilan edebilir diyerek başladım.

Zirveye yaklaştıkça, iklim değişikliği ile ilgili daha fazla konuşma olacaktır. Böylece diyaloğu değiştirmek için ne konuşmamız gerekiyorsa onu konuşmak için bu bir fırsat.

“2030 yılıyla birlikte 1990’ların %20 emisyonunu azaltacağız” gibi anlamsız söylemleri bırakmalıyız. Onun yerine şöyle söylemeliyiz; şu anda ciddi oranda emisyonumuzu azaltmalıyız. Fosil yakıt sınırlarını kapatmalıyız. “toprağın altında bırak(keep it ground)” mesajının doğru mesaj olduğunu düşünüyorum ve bence mümkün. 8 ayda bir çok şey olabilir.

Bazıları petrol fiyatının düşüşüne bağlı. Çünkü örneğin Alberta katran kumullarında yoğun bir mücadele verdik. Çünkü Alberta’daki petrolü çıkarmak şirketler için inanılmaz karlı bir işti. Ancak şu anda yatırımcılar Alberta’dan kaçıyor. Bu bağlam yapısal bir zafer kazanmak için daha olası. Örneğin, Arktik’de sondaj ya da katran kumulları madenciliği yasaklanması için çağrıda bulunmak. Paris için bunu ajandaya almak mümkün mü bilemiyorum. Şu anda müzakere dökümanında yer almıyor ancak ajandaya kaydetmeye çalışmalıyız.

Günlük hayatlarında bir fark yaratmak isteyen insanlara ne gibi bir tavsiyeniz olur?

Karbon ayak izimizi azaltmak olur. Bir çoğumuz bu şeyleri zaten yaptı ve biz de yapmalıyız, çünkü bizi daha aklı başında ve sağlıklı yapar ve hayatımız daha az uyumsuz olur. Ancak şöyle de düşünüyorum bazı insanların yaptıkları bireysel değişimlerin, temel değişimle son bulmadığı düşüncesi heveslerini kırıyor. Bu sebeple üniversitelerinde, yurtlarında, şehirlerinde fosil yakıt kullanımını bırakmak üzere talepte bulunan hareketler beni çok heyecanlandırıyor.

Çünkü tartışmayı çıkarmak ve sektörün kazanımlarını gayrimeşrulaştırmak ve bireyden çok herşeyden az oranda çalışması çok önemli ancak karşı konulmaz değil. Ve birlikte hareket ettiğimizde daha güçlü olduğumuzu anlamanın bir  parçası.

Sizce küçülme bir çözüm mü?

Tanı olarak kullanışlı: Başarı ve ilerlemenin tek ölçüt olduğu bir ekonomik sitemi terk etmek zorundayız. Genel olarak, kaynaklarımızın kullanımını, özellikle fosil yakıtların kullanımını sözleşmeye bağlayan bir ekonomik sisteme ihtiyacımız var. Ancak küçülmeyi hedef olarak almak bir hata olur. Büyüme problemin kalbi olduğu için küçülme çözüm olabilir demek doğru değildir. Eğer problem büyümeye endeksli bir başarı ise, o zaman çözüm, sanırım, başka bir başarı kriteri belirlemek olmalı. Her anlam farklı fakat özellikle yaşadıkları zamanı göz önüne alırsak, insanların kemer sıkması ile ilgili bir iletişim stratejisi çok da akıllı bir strateji olmaz.

İklim değişikliği ile baş etmenin teknik bir yolu var mı yoksa tek çözüm politik mi?

Bu bir kombinasyon. Yenilenebilir enerji teknoloji ile ilgili. Bir çok parlak teknolojik gelişme olmuştur. Ekolojik tarım sadece geleneksel tarım yöntemlerine dönüş değildir. Kadim bilgi ile modern teknolojinin bir kombinasyonudur. Fakat tüketim alışkanlıklarımız ve kaynak kullanımımız ile ilgili bir kısıtlamamızın olmasını bir kenara atamayız. Böylece sadece teknolojiye odaklanmak, enerji kaynağımız dışında hiçbir şey değiştirmeyeceğiz gibi yanlış bir intiba uyandırır. Talep azaltmak için de bir strateji olması gerekli, böylece daha az enerji kullanabilelim. Bu sebeple sadece teknolojiye odaklanmak tehlikelidir. Güneşe gönderilecek büyülü bir kurşun ile gezegenin ısınmasının durdurulacağı gibi Jeomühendislik fikirler ve teknolojik tamirler ise daha tehlikelidir. Problemin ilk başta ortaya çıkış sebebi kibirli bir dünya görüşü.

Yani kapitalizmle savaşmadan iklim değişikliği ile savaşmak mümkün değil? 

Evet, bence başka bir yol yok. Uzun bir süredir deniyoruz. Güç sahiplerini hayal kırıklığına uğratmayacak bir yol bulmayı ümit eden yeşil bir akım mevcut. Ben açıkça bunun kötü bir strateji olduğunu düşünüyorum. Eğer kapitalizm çoğunluk için iklim değişikliği haricinde gerçekten iyi çalışıyor olsaydı, kapitalist sitemi koruyan başka bir strateji geliştirmemiz gerekirdi. Eğer böyle bir strateji varolduysa ki bence yok. Gerçek şu ki, olduğumuz yer orası değil. Öyle bir noktadayız ki, bu ekonomik sistemin kendi yöntemleri içinde dahi çöküyor olduğu yaygın popüler kitleler tarafından anlaşılıyor. Tüm hayatım boyunca olduğundan daha fazla. Neoliberal miras hakkında büyük eşitsizlik olduğu ile ilgili koca bir tartışma var. İnsanlar bu politikaların daha fazla yeterlilik sağlaması gerekirken daha az sağladığını anlıyor. Yani başka bir ekonomik modele gereksinim acildir ve eğer iklim değişikliği hareketi daha adil bir ekonomik sistem için harekete geçme şansı olduğunu gösterebilirse, daha fazla ve iyi iş kolu yaratabilirse, daha iyi sosyal eşitlik sağlayabilirse, daha fazla ve iyi sosyal hizmetler, kamu taşımacılığı, insanların günlük hayat standardını arttıran tüm bu şeyleri sağlayabilirse, insanlar bunun için savaşmaya hazır olur.

Problem şu, düşmanlarımız var: fosil yakıt şirketleri. Kendi çıkarlarını korumak için cehennem gibi savaşıyorlar. Yaratıcılıkla, pislikle, kazanmak için ne gerekiyorsa onunla savaşıyorlar. Ve onların aksine karşılarında savaşmayan duygusal bir orta var, çünkü sonucun ne olacağından emin değiller. Ancak eğer iklim hareketi ile ekonomik adalet birlikteliği sağlanırsa, o zaman insanların gelecek için savaşmak isteyecekleri bir şey olur, çünkü direkt olarak bu durumdan fayda sağlarlar.

İyimser misiniz?

Bunu iyimserlik ya da kötümserlik olarak görmüyorum. Hepimiz kötümser hissediyoruz. Her kim ki size kesin kazanacağız diyorsa ya yalan söylüyordur ya da delidir.

Ancak umutsuzluğa katılmak şu an ahlaklı bir davranış olmaz. İpin ucunda bir çok hayat var. Eğer başka bir yolun mümkün olduğu ile ilgili bir şans dahi varsa, bu şansı yükseltmek için savaşmak ahlaki bir sorumluluktur.

Bu pozisyonu tanımlamak için iyimserlik kelimesini kullanmam. Bunun ahlaki bir sorumluluk olduğunu söylerim.

İklim krizinin aciliyeti, kaybedecek zamanımızın olmadığı gerçeğini, ince bir ölüm kalım çizgisinde olduğumuzu göstermesinden ve bir çoğumuzun uzun yıllardır mücadele verdiği bir savaşın kazanılması için katalizör olabilmesinden geliyor.

Röportajın İngilizce Orijinali 

Roportör : Agnès Rousseaux , Sophie Chapelle

Yeşil Gazete için çeviren: Kübra Köprülüoğlu

(Yeşil Gazete, bastamag)

AXA’dan, “İklim değişikliğini durdurmak için kömür yatırımlarından vazgeçiyoruz” açıklaması

The Guardian‘da çevre muhabiri Fiona Harvey imzası ile yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Hilal Işık‘ın çevirisi ile paylaşıyoruz

* * *

Sigorta şirketi 350 milyon poundu kömür şirketlerinden alıp yeşil teknolojilere yatırımı üç kat artırmayı hedefliyor.

Sigorta şirketi Axa, iklim değişikliği konusunda sigorta sektöründeki uzun vadeli endişeleri yansıtan bir hareket olarak, yaklaşık 500 milyon avro (355 milyon pound) değerindeki kömür yatırımını portfolyosundan çıkaracağını ifade etti.

30

Şirket 2020 yılına kadar yeşil teknoloji ve hizmetlere yapacağı yatırımı üç katına çıkararak 3milyar avrodan fazlasına ulaşacaklarını ve iklim değişikliğinin yatırımlar üzerindeki riskleri hakkında yatırımcıları daha çok bilgilendireceklerinin sözünü verdi.

AXA Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO’su Henri de Castries şirketin sorumluluğunun, dünyanın iklim değişikliğinin en kötü sonuçlarından kaçınmak için sanayi öncesi seviyelerin üzerinde 2oC ‘den daha yüksek bir ısınmadan kaçınması gerektiğine yönelik güncel bilimsel öneriyi baz alarak şirket ortaklarına ve sigortalılarına bu kararı yaptırımda bulunmak olduğunu dile getirdi. Castries, uzun vadeli kurumsal yatırımcı olarak karbonu bir risk olarak değerlendirmek ve küresel enerji geçişine eşlik etmenin üzerlerine düşen sorumluluk olduğunu ve bugün kömür yakarak elde edilen enerjinin 2C altında kalma hedefine ulaşılmasını en büyük engellerinden biri olduğunu belirtti.

Castries ayrıca, “Bu sebeplerden ötürü Axa, kömürle ilgili faaliyetlere en fazla maruz kalan şirketleri elden çıkarmaya karar verdi. Ancak bu karar yalnızca “içten yönetilen varlıklara”  uygulanabilir” diye ekledi.

Şirket, cirosunun yarısından fazlasını kömür madenciliğinden sağlayan madenleri ve enerjisinin yarısını kömür santrallerinden sağlayan elektrik santrallerini portföylerinde çıkaracaklarını ve gelecekte buralara yatırım yapmaktan kaçınacaklarını ifade etti.

İhtar sebebiyle kısmi elden çıkarma işlemi uzman veri sağlayıcılarının belirleyeceği şirketleri içerecek ve yeni yatırım kriteri “diğer yoğun-karbon endüstrilerin veya maruz kalma verilerinin güvenilirliği yetersiz olan kömür ile ilişkili diğer işletmeler için genişletilmeyecek.

Fosil yakıt yatırımlarına sahip şirketler, iklim değişikliği riskine maruz kaldıklarının ifşa edilmesi sebebiyle son yıllarda büyük baskı altında kaldı. The Guardian’ın “Yeryüzünde tut (Keep it in the ground) kampanyası” fosil yakıt yatırımlarına dikkat çekerken Wellcome Trust ile Bill ve Melinda Gates Vakfı’nı fosil yakıt varlıklarından vazgeçmeye çağırdı.

Birleşmiş Milletler’in İklim değişikliği konusundaki en üst yetkilisi Christiana Figueres, Hükümetlerin emisyonların azaltılması konusunda yön vermesi gerektiğini ancak özel sektörün değişimin öncüsü olması gerektiğini ifade etti.

Fransa Başkanı François Hollande, bu hafta Paris’te özel sektör ve iklim değişikliği konulu konferansta, kısmi elden çıkarmada emeklilik fonlarının fosil yakıt varlıklarından kaynaklanan riskleri konusunda baskı yaptı. Önümüzdeki Aralık ayında dünya devletleri Paris’te bir araya gelerek bilim adamlarının küresel ısınmanın yıkıcı ve geri dönüşümsüz  bir hale gelmemesi için öne sürdüğü şekilde, 2C eşiği içinde kalan bir bakış açısıyla gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerden seragazı etkisi yaratan gaz emisyonunu kısıtlamaları yönünde teminat alarak iklim değişikliği ile ilgili yeni küresel anlaşmayı oluşturacaklar.

Haberin İngilizce Orijinali

Haber: Fiona Harvey

Yeşil Gazete için çeviren: Hilal Işık

(Yeşil Gazete, The Guardian)

8bin100 – Aysun Sökmen

2000 yılından beri inekleriyle hayvansal üretim yapan bir aileyiz biz.Screenshot from 2015-06-03 10:13:29 Yandaki fotoğraf geçen seneden, oğlumuz Can ile.
İyi ve kaliteli süt ürettiğimize inanıyor; toprak ve hayvan refahına hizmete tutkumuzla biliniyoruz.
Saygı,dürüstlük ve çok çalışkanlık olarak özetleyebileceğim 3 temel değerimiz var.
8bin100 saygı değerimiz üzerinden kurguladığımız bir hareket.

Saygıyı kişinin kendinden sonra gelecek kişi veya kişilere onararak bıraktığı, sürdürülebilinir bir ortamla değerlendiriyorum.

Örneğin; çok susaydıysanız mutfağa gittiğinizde temiz bir sürahide ağzına kadar dolu su bulmak şahanedir! Hemen bardağınızı doldurup lıkır lıkır içebilirsiniz. Ama eğer sürahi boşsa önce onu doldurmak gerekir – kirliyse yıkamak, doğrudan motivasyon kaybıdır. Ben su içmek için bardağıma boşalttığım sürahinin dibinde kalan bir-iki parmak suyu benden sonra su içmek isteyebilecek biri için doldurur da bırakırım – böylelikle tükettiğim birşeyi hem onarmış hem de sürdürülebilinir kılmış olurum.
Ne güzeldir sizden önce birinin sizin adınıza yaptığı birşeyin şefkatini hissetmek.

Özellikle anne-baba olduktan sonra, oğlumuza ve gelecek nesilllere parlak bir ekosistem bırakabilmek adına birşeyler yapmak zorunda olduğumuz inancındayız. 8bin100 işte bunun sonucu olarak içimizde doğdu.

Eskiden ineklerimi çok severek, nereden olduğunu sorgulamadan en iyi yem hammaddelerini tedarik ederek sağlıklı, başarılı ve mutlu olabileceğimize inanırdık.

Artık buna inanmıyoruz.

İneklerim ve biz; ancak etrafımızda yaşayan, sağlıklı topraklar olursa ve bu topraklar bizi doyurabilirse sağlığımıza ve mutluluğumuza kavuşabileceğimizi biliyoruz.

Toprağımız yanıbaşımızda sessiz sedasız yaşlanan,hastalanan bir dev gibi; hergün ağlıyor.

Onu sadece ineklerimizle sağlığına kavuşturamayacağız; çeşitliliğe ihtiyacımız var ancak monokültür zihniyetle beli bükülmüş bir nesil olarak ben yaparım”cı kibirden sıyrılıyor, ”ben tek başıma yapamam”cılığı kabulleniyoruz.

81 ilde 100’er topluluk kuracağız.

Her bir topluluk bulunduğu yere, iklime, ekolojik yapısına-ihtiyacına..vb göre 10 ile 15 komşuyu barındıracak.

Her bir komşu 4-6 kişiden oluşacak.

Maaşlı çalışanları, gönüllüleri ve yaşayan asıl halkıyla herbir topluluk 100-150 kişiden oluşacak.

Kabaca 100bin kişiden bahsediyoruz yani.

20 senede oluşacak.

40 senede çoğalacak(üreyecek) ve her topluluk yanıbaşındaki yerel halkla, yani köyüyle sosyal kaynaşmayı ikinci jenerasyon üzerinden gerçekleştirecek.

100bin kişiyle ülkemizde 40 sene içerisinde ekonomik, ekolojik ve sosyal refah hareketidir 8bin100.

Gezi hareketi göstermiştir ki gelecek nesiller liderleri değil; topluluk olmayı, birbirini tamamlamayı tercih ediyor.

İsmi başka olsa da, fikir ana-babası olan Mehmet ve ben 8bin100’ü başaramasak da, olacağı budur-gelecek budur.

 

Toprağımızın çeşitliliğe, önemsenmeye ve bütüncül yönetilmeye

Ekonomimizin direkt tüketiciye ulaşan üretenlerce coşmasına, tüketicinin bilinçlenmesine

Toplulukların birlikte üretip, mücadele etmeye-barış içerisinde yaşamaya ihtiyacı  var.

ve yeni nesil bunu bir şekilde yapacak.

Nasıl mı?

Öncelikle bu yazıyı okuyan herkes; bizim 1.(birinci) 8bin100’ü kurmamıza yardım etmeli, etmeli ki “şte böyle olacak” diye sizlere gösterebileyim.

Şimdilik köyün inekleri ve sütçüsü var; tavukçuya, koyuncuya, keçiciye, arıcıya, kasaba, aşçıya, marangoza, dondurmacıya, peynirciye, enerji üretimcisine (tezek&güneş&rüzgar), ekmekçiye, mimara, sebzeciye, yeşillikçiye, meyveciye…vb ihtiyaç var.

Komşulardan bazı taahhütler vermelerini bekliyoruz.

İlki maaşlı çalıştırdıkları biri(leri)değil kendileri bizzat işlerinin başında burada yaşayacaklar.

İkincisi ürettikleri ürün veya hizmet; topluluğun ortak kiraladığı toprakları kullanarak ve bu topraklara katkı sağlayarak olacak. Örneğin tavukçu tavuklarını ineklerin peşine otlatarak besleyecek; hem tavuklar gezen tavuk olacak hem toprak sadece inek gübresi değil, tavuk gübresine de kavuşacak)
Üçüncüsü de üretecekleri ürün ve hizmetleri belirleyip fiyatlandıracaklar.

Tüm bu adımlara gelmeden önce de dört hafta gönüllü çalışan stütüsüyle ekibe katılıp kırsalı ve bizimle komşu olma fikrini deneyimleyecekler.

Bizim de elbette komşularımıza taahhütlerimiz olacak.

Bunlardan biri (mini proje dönemi boyunca, en az bir sene bedelsiz ve komşumuzun koyduğu etiket fiyatları ne ise onun üzerinden) üretecekleri ürün ve hizmetlerin tanıtımı, depolanması, satışı, lojistiği ve tahsilatı. Halihazırda aysun the sütçü kapı teslimi hizmet üyeliği ile haftada 2bin civarı adrese teslimat yapmakta olduğumuz için bu ağa kendi topraklarımıza bereket katan ve yine bu topraklardan çıkan ürün ve hizmetleri eklemek büyük bir onur olacak.

İkinci bir taahhüdümüz; dilerlerse barınma ile ilgili maliyetini ödemeleri koşulu ile komşularımız işlerini oturtana kadar burada barınma, yeme-içme ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir hizmet satın alabilecekler. Üçüncü bir taahhüdümüz de işlerini kurarken gönüllü çalışan desteğine ihtiyaç duyarlarsa yine maliyetini ödeyerek buraya gelen 8-14 arası uluslararası gönüllü çalışanlardan yardım alabilecekler.

2019 yılına kadar koyun sütüyle, yumurtasıyla, maydanozuyla, etiyle, eşek üzerinde ormanda tur edilebilecek turistik aktiviteleriyle, pekmeziyle, tezek eviyle, peyniriyle herkesin farklı bitkisel ve hayvansal ürünler ürettiği -herkesin ürettiği miktar ve kalite oranında kazanç elde ettiği- insanların omuz omuza kah yardımlaşarak, kah gülerek-ağlayarak, kimi zaman ateş başında şarkılar söyleyerek kimi zaman yağmur duasına çıkarak emek ettiği bir yer olacak burası

O kadar güzel olacak ki her gelen burada çoluk çocuğa karışacak. O çocuklar köyde okula gidecek

Ve büyüdüklerinde anne babalarının kuramadığı dostlukları, sosyal ilişkileri okulda arkadaşlarıyla kuracaklar.

Günde 20bin nefes alıyoruz, bu çocuklar temiz doğada en güzel nefesleri alarak, en güzel üzümleri yiyip en lezzetli sütleri içerek büyüyecekler.

Anne babalarını toprakta çalışarak görüp emeğin ve terin değerini takdir ederek elleriyle üretmeyi bir yaşam biçmi olarak özümseyecekler.

Ülkenin dört bir yanında kurulan diğer 8bin100lerle armağan ekonomisini, takası ve özgürlüğü bilecekler.

İlk 8bin100’ü yapmak en zoru olacak, biliyorum.

Ama bunu başardıktan sonrası çok kolay olacak diye düşünüyorum – zaten ülkemizin her yanında binlerce iyi niyetli alınteri var, aklın yolu bir.

Herkes aynı hayalin peşinde.

Ya “ben yaparım”cısınızdır ya da bir gün bizim gibi “ben tek başıma yapamam” deyip gelecek nesillere ve toprağa hizmet için cömertçe birlik arayışına gireceksinizdir.

81 ilde 100’er topluluk kuracağız.

Kabaca 100bin kişiden bahsediyoruz yani.

40 senede olur bu iş ☺

Ortak aklın zamanla hepimize işin olurunu göstermesi dileğiyle…

(İletişim için: thesutcu at gundonumu.biz.tr)

 

S. Aysun Sökmen – aysun the sütçü