Ana Sayfa Blog Sayfa 3611

İklim müzakerecilerinden Bonn oturumunda hızlanmaları istendi

Megan Darby tarafından Responding to Climate Change’de (RTCC) yayınlanan makaleyi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni İrfan Özdabak‘ın çevirisiyle sunuyoruz.

***

Politikacılar, iklim değişikliği konusunda kayda değer meselelerde ortak bir noktaya yaklaşırken, önümüzdeki hafta gerçekleşecek olan ara görüşmeler küresel bir anlaşmanın yasal yapısına hitap etmelidir.

Müzakere odası, Bonn (Res.: UNFCCC/Flickr)
Müzakere odası, Bonn (Res.: UNFCCC/Flickr)

İklim değişikliği anlaşmasına taraf olan müzakerecilerin önümüzdeki hafta Bonn’da gerçekleşecek ara görüşmelerde kayda değer gelişmeler elde etmek için ellerini çabuk tutmaları gerekiyor.

Paris’te yeni bir iklim değişikliği anlaşmasına son noktanın konulması için yapılacak görüşmelerden önce müzakereler için 83-sayfalık metni oldukça küçültmeleri gerekiyor.

Haziran ayındaki son oturumdan sonra politikacılar,  gerçekleşen G7, İklim ve Enerji Önde Gelen Ekonomiler Forumu (MEF/ÖGEF) ve bakanlar zirvesi gibi diğer forumlarda bazı temel hususlarda ortak bir zeminde buluştular. Yine de BM başkanı Ban Ki-moon resmi sürecin “kaplumbağa hızında” hareket ettiği yönünde dert yandı. Fransa’nın önde gelen diplomatı Laurence Tubiana da benzer endişeleri dile getirdi.

AB iklim sorumlusu Miguel Arias Canete yakın zamanlarda durumu şöyle özetledi: “Teknik görüşmeler ciddi anlamda siyasal tartışmaların gerisinde kalmaktadır. Bu değişmeli.”

E3G isimli düşünce kuruluşu iklim diplomasisi uzmanı Liz Gallagher “Biraz bağlantısızlık” olduğunda mutabık. “Bu oturum bakanların müzakerecilerle ilişkilerini ne kadar sıkılaştırdıklarını ortaya çıkaracaktır.”

Yasal yapı

Nihai amaç bu Aralık ayında ülkelerin kendi ekonomilerini karbondan-arındırmak için nasıl bir işbirliği yapacaklarını, iklim değişikliğinin etkilerine karşı nasıl hazırlanacaklarını ve her iki çabada gelişen dünyayı nasıl destekleyeceklerini belirleyecek bir anlaşmadır. Bunu başarmak için, 196 ülkenin temsilcileri sadece kendi çatışan çıkarlarına çözüm bulmakla kalmamalı fakat aynı zamanda onun yasal yapısı hakkındaki çetrefilli sorunlarla da mücadele etmelidir.

Uzun-erimli bir çerçeve yaratmak üzere anlaşmanın bazı bölümleri yasal olarak bağlayıcı bir anlaşma ya da protokol halinde olacaktır. Zaman içerisinde yavaş yavaş gelişmesi beklenilen unsurlar ayrı bir karar dökümanına dahil edilecektir. Sürecin iki başkanı Ahmed Djoghluf ve Dan Reifsnyder geçen ay konuları bu iki kategoride organize etmeye başlayan bir metin yayınladılar. Fakat üçüncü bir oturum – karar verilmeyen hususlar – en uzun olanı. Bunlar iklim finansmanı ve zengin ve fakir ülkeler arasındaki sorumluluk farklılaşmasına dair tartışmalı soruları içermektedir.

Seul-temelli Global Green Growth Institute (Global Yeşil Büyüme Enstitüsü) başkanı Yvo de Boer, RTCC’ye “Eğer o temel hususlarda yüksek seviyede bir siyasal netliğiniz yoksa, metnin kendisini geliştirmek çok zor olacaktır” dedi ve bir anlaşma oluşturulurken ana güç odakları arasında çok fazla saklanmış bilgiye doğru yakınlaşmanın olmasına karşı dikkatli olma uyarısı yaptı.

2010 yılına kadar BM iklim birimine öncelik eden Boer de “İklim ve Enerji Önde Gelen Ekonomiler Forumu’nda (MEF’te) ilerleme sağlanması harika bir şeydir, fakat bu temsil edici bir grup değildir” diye belirtti.

“Finans gibi sürecin en çok sıkışıp kalmış gibi göründüğü alanlar aslında küçük ada devletleri gibi MEF içinde olmayan ülkelerin ana endişe kaynaklarıdır.”

Üzerinde uzlaşılacak bir iklim anlaşmanın yapısı –neyin nereye gideceği- açık değildir. Geliştirme hayır kurumu Oxfam, örneğin, yasal metinde, iklim finansmanına –iklim hedeflerine ulaşmaları için dünyanın ekonomik olarak dezavantajlı kesimine yardımcı olacak paraya- bağlılık çağrısı yapıyor-.

Sanayileşmiş ülkeler 2020 yılına kadar her yıl 100 milyar ABD doları mobilize etmeyi taahhüt ettiler, fakat detayların hala tartışılarak çözümlenmesi  bekleniyor. Bu arada, ekonomik olarak dezavantajlı ülkelerin iklim planları yabancı yatırımlara bağlı durumda. Diğer önemli bir unsursa eylemliliği periyodik olarak yoğunlaştıracak bir çerçevenin çizilmesidir.

Her ülkenin iklimi değişikliğine neden olan sera gazı emisyonlarını ortadan kaldırmak için var olan küresel çabalara yönelik olarak ulusal bir katkıyı ileri sürmesi bekleniyor. Bunu bugüne kadar 56 ülke yaptı. Bu, küresel emisyonların %62’sini kapsıyor. Önümüzdeki ay Hindistan, Brezilya ve Endonezya da dahil olmak üzere devletlerden daha fazla katılım olması bekleniyor.

BM’nin en üst  düzey iklim görevlisi olan Christiana Figueres, “Şimdiye kadar verilen tepkiler ulusların etkin bir Paris anlaşmasına ulaşmak için güçlü bir istek ve niyetleri olduğunun altını çizdi” dedi. Ancak kolektif hedeflerin ısınmayı uluslararası hedef olan 2C’yle sınırlandırmaya yetecek şekilde belirlenmediğini kabul etti.

“Fakat her zamanki gibi yine işlerin olması gerekenden keskin ve pozitif bir uzaklaşmayı ifade ettiğinin ve eğer hükümetler zaman içerisinde istekliliklerini arttırmaya mutabık kalırlarsa bunun o nihai hedefe ulaşmak için gerekli olan temeli oluşturacağının altını çizdiler.

46 ülkeden bakanlar geçen ay karbonu-azaltan planların her beş yılda bir gözden geçirilmesinde mutabık kaldılar – ki bu da Tubiana’ya gore “bir atılımdı”.

Her gözden geçirmede hükümetlerin taahhütlerini arttırmalarını talep etmeyi başaramadılar.

Spesifik hususların dışında, Washington-temelli WRI’dan David Waskow konuşmalarda/görüşmelerde güvenin tesis edilmesine olan ihtiyaca vurgu yaptı.

“Bu gereklidir öyle ki ülkeler Paris’te başarılı bir şekilde nihai kararlarını verebilsinler” demektedir.

Yazının İngilizce Orjinali

Yazar: Megan Darby

Yeşil Gazete için çeviren: İrfan Özdabak

(Yeşil Gazete, Responding to Climate Change)

İzlandalı 12bin aile hükümete seslendi, “Suriyeli mültecilere evlerimiz açık”

300 bin nüfuslu İzlanda’da 12 bin aile, yazar Bryndis Bjorgvinsdottir‘in  facebook üzerinden yaptığı çağrı üzerine Suriyeli mültecileri ağırlamak için başvuruda bulundu. Hükümetin 50 mülteci kabul edileceği açıklaması üzerine Bjorgvinsdottir’in Facebook’ta kampanya başlattığı kampanya büyük ilgi gördü, 24 saat içinde bu rakama ulaşıldı.

16

Çağrıya yanıt veren aileler, evlerinde Suriyeli mültecileri ağırlamak istediklerini söylediler.

Hekla Stefansdottir adlı bir kadın, “Ben altı yaşındaki oğlumla yaşıyorum. İhtiyaç sahibi bir çocuğu alabiliriz. Öğretmenim ve bu çocuğa İzlandaca yazmayı, okumayı, konuşmayı öğretebilirim. İzlanda toplumuna uyum sağlamasına yardımcı olabilirim. Elbiselerimiz, yatağımız, oyuncaklarımız; bir çocuğun ihtiyaç duyacağı her şeyimiz var. Uçak biletlerini de almaya hazırım” dedi.

Çağrıyı başlatan yazar Bryndis Bjorgvinsdottir
Çağrıyı başlatan yazar Bryndis Bjorgvinsdottir

Bjorgvinsdottir, İzlanda’da yayın yapan RUV televizyonuna, “İnsanlar Akdeniz’i geçmeye çalışırken ya da kamplarda ölen mültecilerle ilgili yeterince haber izlediler ve artık bir şeyler yapılmasını istiyorlar” dedi.

İzlanda hükümeti kampanyanın ardından alınacak mülteci sayısını artırmayı planladığını açıkladı.

 

(BBC Türkçe, Yeşil Gazete)

Ovada siyaset bazen dağda savaştan daha güçtür – Oya Baydar

7 Haziran gecesi HDP’nin başarısını kutlarken bir arkadaşımız, Kürt hareketini şimdi güç günler bekliyor, demişti. Bense, bakalım bu şenliğin sonu nasıl gelecek, diye her zamanki gibi gamlı baykuşluk yapmıştım. Arkadaşımın endişesi Kürt hareketini iyi tanımasından, benimki ise TC devletine ve Erdoğan iktidarına güvensizlikten kaynaklanıyordu. Her zaman olabileceklerin en kötüsü olur türünden Murphy yasalarının geçerli olduğu ülkemizde, ne yazık ki gamlı baykuşlar çoğunlukla haklı çıkar.

Çatışma varsa taraflar vardır
Erdoğan iktidarının hem siyasî hem silahlı Kürt hareketini bitirme niyeti/planı artık apaçık ortada. Bölgede uygulanan devlet şiddeti ahlakî, siyasî, vicdanî sınırları aşıyor. Kürt halkı bir kez daha kıyıma, kırıma uğratılıyor. Geldiğimiz noktada, 1990’ları da aşan bir kan, ölüm, zulüm ortasındayız. Savaş dağlardan, kırsaldan şehirlere indi; artık keskin nişancılar sivilleri, çocukları vuruyor, yerleşim merkezleri ateş altında kalıyor, bölgede devlet terörü kol geziyor. Öte yandan PKK birlikleri bombalarla, ağır silahlarla kışlalara, garnizonlara, emniyet binalarına, kaymakamlıklara saldırıyor, oralara atanmış olmaktan başka suçları olmayan askerleri, polisleri öldürürken, yine çoluk çocuk siviller ölüyor. Türk, Kürt; kitleler artık savaş istemediklerini haykırıyorlar. Ama silahı, şiddeti benimsemiş taraflar duymuyor, dinlemiyor. Aksine, akıl almaz bir aymazlık ve acımasızlıkla kör şiddeti tırmandırıyorlar.

Tarih, yıllar sonra Dersim 38’i nasıl yazdıysa bugünleri de öyle yazacak, hem de fazla gecikmeden. Bugün Silvan’da, Varto’da, Bismil’de, Şırnak’ta, bölgenin daha nice yöresinde olup bitenleri görmek istemeyenlerin, görüp de görmezden gelenlerin, bilip de inkâr edenlerin, susanların, hele de “ama Kürtler de…” diye başlayan cümleler kuranların; devletin suçlarında cinayetlerinde ortak sorumluluğu var.

Peki ya biz? Savaşa, zulme karşı bölge halkının yanında durmaya çalışan bizler: Barışçılar, demokratlar, bütün vicdanlı insanlar. Bizler de, savaş varsa savaşın iki tarafı olduğunu, silahların iki yandan da sıkıldığını, akan kanın her iki tarafın da eline bulaştığını görmek zorunda değil miyiz? Şurada minicik bir çocuk devletin keskin silahçılarının kurşunuyla öldürülürken, burada bir başka minik bedenin PKK şiddetine kurban gittiğini yüksek sesle söyleyemiyorsak, ne biçim barışçılarız, nasıl insanlarız biz! Ölenin kim olduğunu, öldürenin kim olduğunu sorgulamak yerine “suç kimde, kim başlattı”, vb. soruları öne alıyorsak; kör şiddete nereden gelirse gelsin karşı çıkmıyorsak, bir tarafı görüp öteki tarafın sorumluluğunu görmezden gelmeye, itiraf etmemeye çalışıyorsak şiddeti bir şekilde desteklemiş olmuyor muyuz?

Herkese, Diyarbakır Barosu’nun dün açıklanan bölge raporunu tavsiye ediyorum. Söylemek istediklerimi, duygular değil olgular üzerinden o kadar güzel ve açık anlatıyor ki. Gün, orada yansıyan sağduyuya sahip olma günü.

Demokratik özerklik ilanı çocuk oyunu mu?
Ya da ne kazandık?

Son iki haftadır, Bölge’den ardı ardına gelen demokratik özerklik ilanlarını izleyen gelişmeler, anlatmak istediğimin uygulamalı dersi gibi. Böyle bir adım atılması ve sürdürülmesi, açıkladıkları gibi PKK/KCK’nin talebiydi. Televizyon kameraları önüne dizilmiş KCK’li, DBP’li (Demokratik Bölgeler Partisi) bir grup kadın ve erkek ellerindeki metni okuyarak özerklik ilan ettiklerini bildiriyorlardı. PKK’nin silahlı kadroları, HPG de bu özerklik ilanının koruyucu güçleri olarak tahkimat yapmış, ne zamandır silah depolamış, şiddet eylemlerini yoğunlaştırmış, hendekler kazıp barikatlar kurmuşlardı. İktidara; savaşı yoğunlaştırmak, sivil halkı ezmek ve Kürt siyasî hareketinin bölgedeki kadrolarını etkisizleştirmek için bundan iyi fırsat verilemezdi. Nitekim, bu ilanlardan sonra, açıklamayı yapanlar ve bölgedeki diğer kadrolardan yüzlercesi tutuklandı; mahallelere girildi, evler yıkıldı yakıldı, olaylarla ilgisi olmayan sivil halk can kaybı dahil büyük bir mağduriyet yaşadı, hala da yaşıyor.

Üstüne üstlük, tutuklanan belediye eşbaşkanı, şu veya bu parti ilçe eşbaşkanı, ilçe sivil örgüt mensuplarının, işin neye varacağını avukatlarından öğrenince, “Ben metni bilmiyordum, orada sadece durdum, okumadım”, “Bir teyze geldi, bir kağıt getirdi, ben hiçbir şey bilmiyorum” türünden, -konunun ciddiyeti düşünülürse- insanı hırsından ağlatacak ifadeleri (yalanlanmadı, düzeltilmedi, umarım yanlıştır, tekzip edilir) özerklik gibi son derece önemli, hem ülkeye hem bölgeye gerekli, tartışmasız doğru bir adımın nasıl hafife alındığının, nasıl içselleştirilmediğinin, amacından nasıl koparıldığının acı bir örneği. (Bu arada özerklik istemi, hatta ilanının normal koşullarda şiddete başvurulmadıkça suç sayılamayacağını eklemek isterim. Ama ne yazık ki savaş ve şiddet ortamındayız.)

Böyle bir ortamda yukardan gelen emirle, sonuçlarının nereye varacağı hesaplanmadan atılan bu adım Kürt hareketine ne kazandırdı? Devlet terörünü yoğunlaştırmaktan, hareketi itibarsızlaştırmak ve güven aşınmasına uğratmaktan, bahane yaratıp yüzlerce KCK,DBP, HDP kadrosunu, belediye başkanlarını hapse attırmaktan, en önemlisi de HDP’yi vurmaktan, güç duruma sokmaktan başka?

Demirtaş’ın “Kentlerde silah kullanılmasını, bazı yerlerde göstericilerin eline silah alıp özerklik ilan ettik demesini doğru bulmuyorum. Demokratik Özerklik anayasal güvence altına alınmadan olmaz” sözleri, yani ovadaki siyasetin bakışı ve değerlendirmesine; Diyarbakır Barosu Başkanı Elçi’nin aynı doğrultudaki sözlerine Dağ yine öfkelenecek, bir zılgıt daha çekecek HDP’ye. Bilmeleri gereken ise, Kürt hareketine her zaman destek olmuş Türk ve Kürt barış çevrelerinin, bazen dillendirmekten çekinseler de, bu görüşü paylaştıkları, bölge halkının ise çatışma değil ne pahasına olursa olsun barış istediğidir.

HDP, bir yandan iktidarın benzerine az rastlanan saldırılarıyla, ayak oyunlarıyla, yalancı algı operasyonlarıyla mücadele ederken, bir yandan da kendisini hedef alan Dağ kadrolarının, Kandil yöneticilerinin eleştiri sınırını aşan saldırılarıyla karşı karşıya. Kürt siyasal hareketini ve Kürt halkını ezdirmek konusunda Kandil’in Erdoğan iktidarı ve Devlet ile böylesine rezonans halinde olmasının anlamını çözmek gerçekten de güç. Sanırım mesele: 30 küsur yıllık bir silahlı hareket geleneğinin, sorunları barışçı yollardan çözme kapasitesi ve alışkanlığına sahip olmamasında ve hâlâ 2000’ler öncesinde kalmasında. PKK lideri Öcalan’ın, bölge, dünya ve Türkiye koşullarını iyi okuyarak silahlı çözüm döneminin geçtiğini yıllar önce ifade etmesine rağmen, Kandil hâlâ dağlarda aynı yerde duruyor. O zaman HDP’yi, yani ovada sivil siyaset çabalarını yıpratmaya çalışmalarının nedenini anlamak mümkün.

İki tarzı siyaset var: Biri savaşı şiddetlendirip, terörü yoğunlaştırıp, insan hayatını -kendi halkınınkini bile- hiçe sayarak yürümek; ikincisi ovada demokratik mücadeleyi yeğleyip kitlelerle birlikte barışçı yollardan amaca yönelmek. Tarihin deneyleri, uzun ve güç de olsa ikincisinin amaca götüren doğru yol olduğunu gösterdi. Zor ama doğru yolu denemek zorundayız. Devrimbaz değil, devrimci olmak; demokratik, barışçı yolu denemek ve elinizi tetikten çekin diye haykırmak zorundayız.

Oya Baydar – t24.com.tr

Mersin Barış Mitingi’nde anaların ortak mesajı, “Biz savaş değil barış istiyoruz!”

1 Eylül Dünya Barış Günü nedeniyle Mersin Barış Bloku tarafından gerçekleştirilen Barış Mitingi, Tevfik Sırrı Gür Stadyumu yanında gerçekleşti.  18:00’da başlayan mitinge asker anneleri, CHP ve HDP Milletvekilleri ile tüm Mersin Barış Bloku bileşenleri  katıldı.

11

Savaşa Karşı Barış

Barış Bloku yürütme Komitesi adına konuşmayı yapan Hasan Kapıkıran, “Biz ‘Savaşa Karşı Barış’ şiarıyla yola çıktık. Cumhurbaşkanı’nın son dönemdeki politikaları ve iktidarı bırakmama çabaları bizi iç savaşa sürüklemektedir.” şeklinde konuştu.

Savaş ekonomisinin en çok işçiyi ve memuru vurduğunu ifade eden Kapıkıran “Tüccarlar bu savaş ikliminden yararlanmaktadır. Üreticiden alışveriş yapmak bu dönemde en doğru olanıdır.” diyerek  tüm demokrasi güçlerini mücadeleye davet ettiğini ifade etti

Anneler barış güvercini uçurdu

12

Kapıkıran’ın ardından konuşma yapmak için sahneye savaş ortamında oğullarını kaybeden PKK üyesi annesi Meryem Ana ile Asker anneleri Suret Ana ve Kader Ana konuşmalarında “Hepsi ana kuzusu, biz savaş istemiyoruz, barış istiyoruz” dileklerini bir ağızdan dile getirdikten sonra barış güvecinlerini uçurdular.

Güvercinlerin havalanmasının ardından sahneye çıkan CHP Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı, “Barış en temel insanlık hakkıdır. Barış adına atılan bombalar dökülen kanları lanetliyoruz. Savaş kalleşlerin işidir. Hangi siyasetçinin ya da zengini çocuğu savaşlarda ölmüştür. Artık analar ağlamasın bu zulüm bitsin.” dedi

Sahneye son olarak HDP Mersin Milletvekili Çilem Küçükkeleş çıktı. Küçükkeleş, “ ’Seni başkan yaptırmayacağız’ dedik. Olamamasını acısını ve bizi kaosa sürükleyerek çıkaracağını biliyorduk. Yine de boyun eğmedik. Biz tek bir şey istedik: Barış içinde ve eşit bir şekilde yaşamak. Biz, Mersin’de 72 millet bir arada yaşarız ve yaşayacağız. Eğer halklar direnirse karşısında hiçbir zalim duramaz. Direndiğimiz için tüm kimliklerimizle buradayız. Seni başkan yaptırmayacağız.” şeklinde konuştu.

Miting boyunca “Savaşa hayır, barış hemen şimdi” başta olmak üzere barış sloganları atıldı. Konuşmaların ardından MKM sanatçıları tarafından verilen konser ile barış türküleri eşliğinde miting sona erdi.

 

Haber: Özgecan Aşlamacı Şahin

(Yeşil Gazete)

Türkiye’de ekonomik büyüme mutluluk getiriyor mu? – Kâzım Anıl Eren ve Ahmet Atıl Aşıcı

İktisat biliminin tek bir tanımının olduğunu söylemek zor. Ancak, iktisat biliminin nihai amacının bireylerin iyi-oluşlarını (well-being) arttırmak olduğu ifade edilebilir. Çeşitli tanımlar arasındaki fark iyi-oluşun nasıl ifade edileceğinde çıkar. Ana-akım iktisadi anlayış, iyi-oluşu salt maddi gelire indirger.

Oysa, iyi-oluş tanımı, yaşamın maddi yönlerini içerdiği kadar, manevi yönlerini de içermektedir. Yaşanılan konutun koşulları, gelir, özgürlük, katılım, mutluluk ve yaşanılan çevre, kolay ölçülebilecek şeyler olmasa da, insanların yaşam standartlarını belirleyen etmenlerdir. Amaç iyi-oluşun mümkün olduğunca hızlı artırılmasıdır. Ne var ki, ana akım iktisadın, bu hedefi kabaca ekonomik büyümeye, ya da diğer bir ifadeyle, kişi başına düşen gelirin arttırılmasına indirgediği söylenebilir.

10

Maddi gelirin artışı, insanların iyi-oluşlarını belirleyen birçok etmeni olumlu yönde etkileyeceğine şüphe yoktur. Zaten, artan gelirin, insanların daha iyi sağlık hizmetlerine ulaşması veya insanî sermayelerini geliştirmesi gibi konulardaki başarısı; insanlığın iyi oluşuna yaptığı katkıya işaret etmektedir. Ancak aynı zamanda paranın satın alamayacağı “şeyler”in bulunduğu da bir gerçektir ve bu “şeyler”, yegâne politika değişkeni olarak Gayri Safi Yurtiçi Hâsıla (GSYH) ölçütü tercih edildiğinde, birden görünmez hale gelirler.

Ölçülemeyen şey görünmez olur ve önemsizleşir, bir başka ifadeyle marjinalleşir, politika alanının çeperlerine itilir. Çevre dersiniz, iş güvenliği dersiniz, önünüze Çevre, Çalışma Bakanlığı’nın yayınladığı, sade suya tirit, tonlarca belgeyi yığıp, elimizden geleni yapıyoruz derler de, ekonomik büyüme politikalarını tartışmazlar. Kötü şeyler yaşanabilir, ağaçlar kesilip, iş cinayetlerinde yüzlerce işçi ölebilir. Bunlar büyümenin maliyetleridir. Zamanı geldiğinde çaresine bakılır, ama o zaman bir türlü gelmez. Akıllarına, ya da işlerine, ekonomik sistemin işleyişini salt büyüme değil de, insanın iyi-oluşunu artıracak şekilde kurgulamak hiç gelmez.

1980’li yıllardan itibaren, GSYH ölçütünün indirgeyici biçimi, salt ekonomik büyüme odaklı politikalar, bilim insanları arasında giderek artan hoşnutsuzluğu körüklemeye başladı. 2008 yılında yaşanan, ekonomik, sosyal ve ekolojik boyutları olan küresel kriz, bu hoşnutsuzluğu diğer toplum kesimlerine de yaydı. Getirilen eleştiri şuydu: Yapısı gereği, GSYH sadece iktisadi faaliyetlerin toplam seviyesini ölçebilir; ne bu eylemlerin kalitesi, ne de amacı hakkında bilgi verebilir. Bu durum, bilim insanlarını, iyi oluşu daha doğru bir şekilde ölçebilecek gösterge ve indeksler türetme arayışına itmiştir. Bu göstergelerden bir kısmı ortalama yaşam beklentisi gibi nesnel ölçütlere dayanırken; diğer bir kısmı anketler aracılığıyla toplanmış öznel verileri kullanmaktadır. Yakın geçmişte, mutluluk seviyesi gibi öznel iyi oluş ölçütleri birçok politika yapıcı ve ekonomistin de dikkatini çekmeyi başarmıştır. Örneğin, Bhutan Krallığı, politika üretirken GSYH yerine öznel değişkenler kullanarak ürettiği Gayri Safi Yurtiçi Mutluluk (GSYM) ölçütünü kullanmaktadır. Hatta günümüzde, kullandıkları politikaların etkinliğini ölçebilmek adına bazı gelişmiş ülkeler de ulusal öznel iyi oluş ölçütleri geliştirmiştir. Bu yazı da öznel iyi-oluşun ülkemizdeki durumunu, mutluluk ve hazırlanan öznel iyi-oluş endeksi aracılığıyla özetlemeyi amaçlamaktadır.

Mutluluk; hem bilim insanlarının, hem filozofların, hem de bireylerin uzun süredir nasıl tanımlanması gerektiğini tartıştığı bir kavram. Aslında öznel niteliği, mutluluğa net bir anlam yüklenmesi önünde büyük bir engel- sonuçta her insanın mutluluk algısı bir diğerine göre farklı. Öte yandan, öznel iyi oluş ise bu alana ilgi göstermeyen kişilerin aşina olmadığı bir kavram. Açıkçası, biz de, Türkiye’deki mutluluk seviyelerini çalışmaya başladıktan sonra bu kavramla tanıştık. Çalışmalarımızda, bu iki kavrama yüklediğimiz anlamlar şu şekildedir:

Mutluluk, bireyin, kendini referans (kıyas) grubu ile karşılaştırmasının ve kendi beklentilerini (ihtiyaç, talep, arzu) karşılama oranının bir bileşimi olarak ortaya çıkan bir değerlendirme iken; öznel iyi oluş, bireyin, kendi durumunu hayatın farklı yönlerini (gelir, sağlık, ruhsal iyi oluş gibi) değerlendirmelerinin toplamıdır. Bu iki tanımdan anlaşılacağı üzere, birbirine oldukça yakın fakat ayrık iki tanımı ölçmeye çalıştık. İki kavram da bireyin, kendi konumunu diğer insanlara kıyasına dayanırken; mutluluk, öznel iyi oluşa nazaran ruh hali (mood) değişimlerine karşı daha hassastır. Ayrıca, mutluluk tek başına sorulup yanıtı alınabilen bir kavramken; öznel iyi-oluş çeşitli parçaların birleşimidir.

Öznel iyi-oluşu ölçebilmek için Türkiye İstatistik Kurumu’nun Yaşam Memnuniyeti Anketi verisini kullandık ve bir endeks oluşturduk.

Çizelge 1’de ise Öznel İyi Oluş Endeksi’ni oluştururken tercih ettiğimiz göstergeler ve bu göstergeleri grupladığımız etkinlik alanları verilmiştir. Bu süreçte en büyük artışı bireysel göstergelerde iş memnuniyeti; ulusal göstergelerde sağlık hizmetlerinden memnuniyet ve merkezi hükümetten memnuniyet göstermiştir. Öte yandan; gelecek yıldan beklentiler göstergesi, öznel iyi oluşla paralel bir seyir izlemiş ve onun oynaklığını paylaşmıştır. İncelediğimiz zaman aralığında, $ cinsinden kişi başına düşen milli gelirimizin neredeyse iki katına çıkmasına karşın; ortalama mutluluk düzeyimiz yatay seyir göstermektedir. Bu sonuçlar, Şekil 1’de resmedilmiştir. Bu gözlem bizi, kişi başına düşen milli gelir göstergesinin, vatandaşlarımızın iyi-oluş düzeylerini ölçme hususunda yetersiz bir ölçüt olduğu sonucuna itmektedir. Zaten yazında da benzeri sonuçlara ulaşan çalışmalar bulunmaktadır. Bu bulgu, politika-yapıcıların neden GSYH değil de, önerdiğimiz Öznel İyi Oluş Endeksi gibi daha kapsamlı ölçütlere yönelmesi gerekliliğini ortaya koymaktadır. Gelir artmışsa da insanlar daha mutlu, yaşamları daha kaliteli hale gelememiştir. Büyürken ödenen bedellerin bir getirisi olmamış demek oluyor bu. Hükümetin ekonomi politikalarını daha kapsamlı bir biçimde ele alması gerekmektedir.

Şekil 1 Öznel İyi Oluş, Ortalama Mutluluk ve Kişi Başına Düşen Gelir
Şekil 1 Öznel İyi Oluş, Ortalama Mutluluk ve Kişi Başına Düşen Gelir

6

Aynı veri setini kullanarak; ülkemizde ortalama mutluluk seviyesi ve mutluluğu belirleyen etmenleri, ekonometrik yöntemler aracılığıyla, açığa çıkarmaya çalıştık. Bu analiz sonucunda; göreli gelir artışının, kadın olmanın, geleceğe umutla bakmanın, kendini sağlıklı hissetmenin ve kaliteli bir çevrede yaşamanın mutluluğu olumlu etkilediğini; maddeci değerlere sahip olmanın ve erkek olmanın olumsuz etkilediğini gördük. Yaş ile mutluluk arasında U şeklinde (orta yaşlar en mutsuz) bir ilişki olduğunu tespit ettik. Dahası, çalışma durumu kadar iş memnuniyetinin; evlilik durumu kadar evlilikten memnuniyetin de mutluluk üzerinde etkisi olduğunu gösterdik.

İki çalışma sonucunda çıkan verilerin politika yapıcılar için faydalı olabileceği kanısındayız. Elde ettiğimiz bulgular ile bir takım sonuçlara ulaştık ve bu sonuçlardan bazı politika önerileri ürettik. Bunlar aşağıdaki gibi özetlenebilir.

Politika Önerileri

  • Yaptığımız gözlemler artan gelirin uzun dönemde mutluluk üzerinde etkisiz olduğunu göstermesine karşın; Türkiye’de yaşayan bireyler, dünyadaki diğer insanlar gibi, göreli gelirlerini önemsemektedirler. Göreli gelir, kişinin kendine referans aldığı gruba nazaran sahip olduğu gelir miktarını ifade eder. Bu nedenle gelir eşitsizliğinin, daha adil ve uygun vergilendirme ya da yeniden dağıtım politikalarıyla, etkin bir şekilde azaltılmasının Türkiye’deki bireylerin mutluluğu üzerinde olumlu bir etkisi olacağını düşünüyoruz.
  • Gelişmiş ülkelerdeki bulgulara karşıt olarak, ülkemizde iş sahibi olmak bireylere mutluluk getirmiyor. Dahası, işgücü dışında olan bireyler (örneğin iş aramaktan ümidini kesmiş, ev hanımı, emekli veya öğrenci olan bireyler) çalışan bireylere nazaran daha mutsuz değillerdir. Bu da diğer ülkelerdeki bulgular ile çelişmektedir. Bu nedenle, işgücü politikaların sadece işsizlikle değil, işyeri memnuniyeti, iş güvenliği ve iş güvencesi gibi işin kalitesiyle ilgili konulara da eğilmesi gerektiğini ifade etmemiz gerekir. Taşeronlaşmanın külliyen kaldırılması iyi bir başlangıç olabilir.
  • Eğitimle mutluluk arasında doğrudan bir ilişki bulunamamıştır. Yani daha eğitimli olmak daha mutlu (ya da mutsuz) eder diye bir şey söyleyemiyoruz Türkiye için. Daha yüksek seviyeli bir eğitim kurumundan mezun olmak, ancak bireyin gelirine olumlu bir katkı yaptığı takdirde bireyin mutluluğunu olumlu etkilemektedir. Yazında bu anlamda çelişen sonuçlar bulunsa dahi; son yıllarda artan ortalama okulda kalma süresi ve üniversite mezunu oranına karşın böyle bir sonuca ulaşılması, bizi, eğitimin arzu edilen bir amaç olmaktan çıkabileceği sonucuna itmektedir. Bu nedenle, eğitim sisteminin hak ettiği yere gelebilmesi adına içine aldığı öğrencilerin üretkenliğini ve yetkinliği arttıracak yetenekler ile donatabilecek bir şekilde yenilenmesinde (veya sürekli yenilenmesinin engellenmesinde) fayda vardır.
  • Diğer tüm şartlar eşitken, bazı şehirlerimiz diğerlerine nazaran daha mutlu çıkmaktadır. Bu sonuç, bize, her şehrin kendi sorunları ve kuvvetli yönleri olduğunun ipucunu vermektedir. Ancak, Türkiye’deki gibi kuvvetli bir merkezi hükümet aracılığıyla her şehrimiz için etkin politika üretiminin mümkün olmadığı kanısındayız. Bu nedenle, belediye ve yerel yönetimlere politikaların daha özenle hazırlanabilmesi adına gerekli yetkilerin verilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Avrupa Yerel Yönetimler Şartı’na konulan şerhlerin kaldırılıp, yasalaşması iyi bir adım olabilir.
  • Türkiye’deki insanların mutluluğu üzerinde gelecek yıldan beklentilerinin ve umut düzeylerinin önemli bir rolü olduğunu tespit ettik. Halkımızın umut düzeyi yüksek olsa da, gelecek yıldan beklentileri düşük çıkmıştır. Bu sonuçta, kişisel hayatlardaki gelişmeler kadar toplumsal gelişmelerin de etkisi olduğu açıktır. Din, inanç hürriyetine ve yaşam tarzına yapılan müdahaleler, üstü kapatılan yolsuzluk soruşturmaları, Soma Ermenek gibi iş kazalarına davetiye çıkaran denetimsizlik, eriyen kurumsal yapı bireylerin gelecekten beklentilerini olumsuz olarak etkileyen etkenlerden sadece birkaçıdır.

Daha mutlu ve umutlu bir gelecek için yöneticilere düşen görevler sadece ekonomiyi büyütmekten ibaret değildir. Nitekim Türkiye’nin hızla arttırdığı kişi başına geliri, vatandaşlarını, daha mutlu etmemiştir. Bu konuda yapılan çalışmaların önümüzdeki dönemde politika yapıcıları için bir başlangıç noktası olarak değerlendirileceğini umuyoruz.

[1] Bu yazı 14 Ağustos 2015 tarihinde Cumhuriyet Bilim Teknoloji ekinde yeralmış ve araştırmacıların yakın zamanlı çalışmalarından derlenmek suretiyle oluşturulmuştur. Çalışmalara https://istanbultek.academia.edu/kazimanil veya http://akademi.itu.edu.tr/erenk/Yayinlar/Bildiri adreslerinden ulaşılabilir.

8

 

Kâzım Anıl Eren

Araştırma Görevlisi: İstanbul Teknik Üniversitesi, İşletme Mühendisliği Bölümü.

 

 

7

 

 

 

Ahmet Atıl Aşıcı

Doçent Doktor: İstanbul Teknik Üniversitesi, İşletme Mühendisliği Bölümü.

 

Barışın değişmeyen iklimi

syria-rebels-CD

İçinde bulunduğumuz zamanların en büyük tehlikesi iklim değişikliği, gökyüzündeki anormalliklerin yeryüzünü etkilemesi ile varlığını hissettirmeye devam ediyor: Dünya genelinde görülen rekor sıcaklıklar, muazzam can ve mal kayıplarına neden olan ani “doğal afetler”, eriyen buzullar, yeryüzünden silenen türler ve silinmek için sırada beklediğine dair uyarılar yapılan diğer türler…

İklim değişikliği felaketlerinin sadece hava olayları ile alakalı olduğunu, sonuçlarının yukarıdaki gibi madde madde yazılabileceğini ve aslında asıl problemin bizden sonraki kuşakların derdi olacağını iddia etmek kafamızı kuma gömmek demek. Kafamızı o kumdan çıkardığımızda tepemizden geçen savaş uçaklarının ardında veya gazetelerde okuduğumuz savaş haberlerinin satır aralarında iklim değişikliği var.

2009’da yaşanan kuraklığın ardından köylerini, şehirlerini terk etmek zorunda kalan Suriyeliler, o kuraklığın tetiklediği iç savaş yüzünden bugün ülkelerini terk ediyorlar. Bugün Suriyeli mülteci sayısı 3 milyonu aştı. 2011 yılında Suriye’de çatışmalar başlarken, dünyanın bir başka köşesi Somali’de kuraklık başlıyor, yirmi yıldır devam eden çatışmaları şiddetlendirerek çoğu beş yaşının altında 260bin kişinin ölümüne neden oluyordu. Bugün ise dünyanın suyu biten ilk başkentine sahip olma yolunda ilerleyen Yemen’de Suudi Arabistan uçakları içme suyu tesislerini bombalıyor.

İnsan kaynaklı iklim değişikliğinin yol açtığı felaketler sadece aşırı yağışlar veya kuraklık olarak düşmüyor yeryüzüne. İnsan kaynaklı bu felaketlerle başa çıkabilmek veya “felaketleri fırsata çevirmek” için insanoğlu silahlanıyor.

İklim değişikliğinin başlıca nedeni fosil yakıtlar, sonu gelmeyen savaşların da temeli. Libya ve Irak’ta süregelen savaşlar, tarihi boyunca iç savaşan yaşayan ve sonunda ikiye ayrılan petrol zengini fakir ülke Sudan’la, bir diğer petrol zengini ama adalet yoksunu Nijerya’da yaşananlar fosil yakıt endüstrisinin çatışmaya dönüşmüş halinin en görünür örneklerini oluşturuyor. Fosil yakıtlar paylaşılıp da yakıldıktan sonra, yeryüzünün en kuzeyinde erittiği buzulların altında çıkan fosil yakıtlar üzerinde hak iddia etmek için Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Danimarka, Norveç ve Rusya devasa askeri tatbikatlar yapıyor.

Fosil yakıt ve silah endüstrisinin de içinde bulunduğu dünyanın zengin %1’lik kesimi servetlerine servet katmak için biz %99’u kuraklığa, kıtlığa, yoksulluğa, göçe, iç savaşa sürüklüyor. Fosil yakıtları yerin altından çıkarmak öldürüyor.

Gezegende süregelen savaşların altında yatan fosil yakıtların yerin altında bırakılmasını talep ediyoruz. Bugün yaşanan çatışmaları sona erdirmek ve gelecekte yaşanacak iklim savaşlarını önlemek için iklim adaletini talep ediyoruz. Dünyanın tüm sivil hak mücadeleleri talep ederek başladı ve kazandı. Biliyoruz ki bu sefer de kazanacağız. Ne olursa olsun, barışmak savaşmaktan daha kolay.

Özgecan Kara & M.Can Tonbil

Kanada’da da bozacının şahidi şıracı: Shell’den petrol kuruluna geldi, Shell’e petrol izni verdi!

Martin Lukacs ve Tim Groves tarafından The Guardian‘da yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Hilal Işık‘ın çevirisiyle sunuyoruz.

***

Kanada Çevre Bakanlığı, sualtı petrol sızıntılarını durdurmak için Shell’e 21 günlük süre veriyor.

Yangın botları Meksika Körfezi'nde açık deniz petrol sondaj gemisi Deepwater Horizon kalıntılarını söndürmek için uğraşırken. 21 Nisan 2010. New Orleans, Louisiana yakınlarında. Fotoğraf: Handout/Getty Images
Yangın botları Meksika Körfezi’nde açık deniz petrol sondaj gemisi Deepwater Horizon
kalıntılarını söndürmek için uğraşırken. 21 Nisan 2010. New Orleans, Louisiana yakınlarında. Fotoğraf: Handout/Getty Images

Kanada’nın doğu kıyısı açıklarında Shell’e derin deniz sondajı için onay veren görevli ajansın muhafazakar parti tarafından atanan üyesinin Shell’in eski bir çalışanı olduğu ortaya çıktı.

Kanada Çevre Bakanlığı, Shell’in milyar dolarlık projesi olan Nova Scotia’nın Kanada’nın güney kıyılarından 200 km uzaklıkta yapılması planlanan araştırma sondajları için yeşil ışık yaktı. Bakanlık, Kanada-Nova Scotia Açık Deniz Petrol Kurulu’ndan gelecek final değerlendirmesini bekliyor.

Petrol Kurulu üyelerinden Douglas Gregory, üç yıl kadar Shell Kanada ve Royal Dutch Shell’de görev yapmıştı. Gregory, Shell Kanada’nın Nova Scotia’daki petrol arama ofisini açtı. Ayrıca 2003 yılında emekli olmadan önce erken-evre derin deniz sismik araştırmalarını yönetti. 2007 yılında federal muhafazakar hükümet tarafından Kanada Petrol Kurulu’na atandı.

ABD’de 24 Saat, Kanada’da 21 Gün

Haziran ayında ülkenin Muhafazakar Çevre Bakanı’nın Shell’e sondaj sırasında herhangi bir kuyudan petrol-gaz fışkırması durumunda 21 güne kadar sızıntıyı durdurma izni vermesi büyük tepkilere yol açtı. ABD’de böylesi bir durumda Shell’e verilen süre Alaska’da şantiyede bulundurulan ekipmanlarin 24 saat icinde ulaştırılması şeklinde. Shell, ekipmanlarını Nova Scotia’da hazır bulundurmak yerine ihtiyaç halinde Norveç’ten gemiyle göndererek kâr etmeyi planlıyor. Sualtı petrolünün kıyı sızıntısı deniz yaşamına ve doğu Kanada ekonomisi için hayati önem taşıyan balıkçılık ve turizm sektörlerine onarılamaz hasarlar verebilir.

Muhafazakar hükümet, bu tür kaynak projelerine hızlı onay vermeyi kolaylaştırmak için Kanada’nın çevre yasalarını revize etmesi nedeniyle sıkça eleştiriliyor.

Shell’in bu tür sondaj projelerine ilişkin federal çevre incelemeleri artık kısaltılmış bir zaman çizelgesi içerisinde, halkın katılımı büyük ölçüde kısıtlanmış şekilde ve yalnızca federal hükümet tarafından belirlenen projeler için gerçekleştiriliyor.

Stephen Harper hükümeti, Kanada Çevresel Değerlendirme Ajansı bütçesini yüzde 40 oranında kesti ve çevresel incelemelere katkıda bulunan yüzlerce bilim insanının işine son verdi.

Ekoloji Eylem Merkezi (Ecology Action Centre) politikalar direktörü Mark Butler, “Kanada’nın çevresel yönetim sistemi başlangıçta pek de iyi değildi ancak şu anki hükümet bunu daha da kötü hale getirdi. Ekolojik bakış açısı olan departmanları saf dışı bıraktılar ya da bilimsel kapasitelerini azalttılar. Ayrıca baskı altında tuttukları Petrol Kurulu gibi kurumları çevresel değerlendirmelerin sorumlusu yaptılar. “ şeklinde konuştu.

Muhafazakar hükümet, seçildiği 2006 yılından bu yana çevre alanında deneyimi olamayan çok sayıda eski firma çalışanı ve devlet görevlisini açık deniz petrol ve gaz aramaları için görevli ajanslara yerleştirdi.

Butler’ın çevre alanında isyan etiği bir başka bir kötüleşme ise muhafazakar hükümetin geçtiğimiz ay tanıttığı, Federal Çevre İncelemeleri Ajansı’nın Nova Scotia çevresinde yapılacak petrol ve gaz projelerindeki yetkisini devre dışı bırakıp sorumluluğu Petrol Kurulu’na veren yeni mevzuat.

Nova Cotia’nın eski başkanı ve muhafazakar parti vilayet sorumlusu Rodney MacDonald ise Petrol Kurulu’na atanan bir diğer isim.

Gregory, geçen yıla kadar oy hakkı olan bir üyeydi ve o zamandan beri Sağlık, Güvenlik ve Çevre Danışma Kurulu’na başkanlık ederken diğer üyelerin uygun olmadığı durumlarda yerlerine oy kullanıyor. Yönetici ve jeofizikçi olarak otuz yıl çalışmış olmasının yanı sıra Kanada’nın en büyük petrol lobisi grubu ile çalıştı.

Petrol Kurulu iletişim danışmanı Gregory’nin, Shell ile ilgili hiçbir konuda oylamaya katılmadığını dile getirirken, sondaj planı çevresindeki tüm tartışmaların resmi olarak dışında kalıp kalmadığıyla ilgili bilgi veremedi. Danışman, çıkar çatışmalarıyla ilgili konuların Federal Hükümet’e sorulması gerektiğini de ekledi.

Federal hükümet bu soruları Petrol Kurulu’na yöneltiyor.

Shell’in sondaj planlarının onayının reddilmesi için Kurula çağrıda bulunulan kampanyaya 50.000 ‘den fazla Kanadalı imza verdi.

Shell’in Kuzey Kutbu’nda gerçekleştirmek istediği sondaj çalışmaları ABD başkanlığı konusunda umut taşıyan Hilary Clinton’un da dahil olduğu küresel bir kampanyayla karşı karşıya kaldı.

Haberin İngilizce Orijinali

Haber: Martin Lukacs, Tim Groves

Yeşil Gazete için çeviren: Hilal Işık

(Yeşil Gazete, the Guardian)

Hindistan Çevre Bakanı, “Küresel Isınmayı durdurmak zengin ülkelerin görevi”

Tommy Wilkes tarafından Reuters‘da yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Serdar Güneri‘nin çevirisiyle sunuyoruz.

***

Hindistan Çevre Bakanı Prakash Javadekar, Pazartesi günü yaptığı açıklamada iklim değişikliğinin yol açtığı olumsuz etkileri giderme konusunda zengin milletleri kendilerine yardım etmeye çağırarak, insanların yol açtığı küresel ısınmayı önlemenin bu ülkelerin görevi olduğunu söyledi. Hindistan, Aralık’ta yapılacak olan ve 190’dan fazla ülkenin küresel sıcaklık artışlarının önüne geçme hakkında uzlaşma yolu arayacağı Birleşmiş Milletler toplantısına küresel ısınma sorununa yönelik planlarını henüz sunmayan büyük ekonomilerden biri.

Hindistan’ın kuzeyinde bir kentin dışındaki bir çöp işleme tesisinin bacasından dumanlar yükseliyor. Fotoğraf: Reuters/Ajay Verma
Hindistan’ın kuzeyinde bir kentin dışındaki bir çöp işleme tesisinin bacasından dumanlar yükseliyor. Fotoğraf: Reuters/Ajay Verma

Kişi başına düşen emisyon miktarının düşük olmasına rağmen Hindistan dünyanın en çok karbon salımı yapan üçüncü ülkesi. 1,2 milyarlık nüfusu, hızlı gelişen ekonomisi ve ülke genelinde kömür kullanımındaki artış, Hindistan’ın iklim değişikliğindeki rolünü Birleşmiş Milletler toplantısından bir sonuç çıkması halinde daha kritik hale getiriyor.

Hindistan’ın BM’ye proje sunma aşamalarının sonunda olduğunu belirten Javadekar, Paris’te gerçekleşecek toplantıdan küresel bir anlaşma çıkacağına dair umutlu.

Yeni Delhi’de yaptığı açıklamayla zengin ülkelerin para ve teknoloji olarak yoksul ülkelere yeterli desteği sunmadığını ve yoksul ülkelerin küresel ısınmadan sorumlu olmadığını belirten Javedakar, “Tarihsel sorumluluk bir gerçek. Bundan kaçılamaz. Biz dünyanın tarihsel sera gazı salımlarının yalnızca yüzde 2,4’ünü oluştuyoruz.” dedi.

ABD ve Çin gibi karbon salınımında diğer lider ülkelerin aksine Hindistan, kendi sera gazı salımlarının zirve yapacağı yılı açıklamayacağını söyleyerek, bu uygulamanın ekonomik kalkınma ile yoksulluğu yenme politikalarını zedeleyeceğini belirtti.

Haberin  İngilizce Orijinali

Haber:  Tommy Wilkes

Yeşil Gazete için çeviren: Serdar Güneri

(Yeşil Gazete, Reuters)

Katrina Kasırgası ile iklim değişikliği arasında bir bağlantı var mıydı?

Andrea Thompson tarafından Grist‘te yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Özge Geyik‘in çevirisiyle sunuyoruz.

***

29 Ağustos 2005’te ve bunu takip eden günlerde, dünya ABD tarihinin en büyük doğal felaketlerinden Katrina Kasırgası‘nı izlerken akıllardan şu soru geçiyordu: suçlu iklim değişikliği mi?

Bu soru bir bakıma bu gibi felaketlerin neden meydana geldiğini anlamaya yönelik sorulmuştu. Katrina Kasırgası tahmini 1.200 kişinin ölümüne ve 100 milyar ABD dolarından fazla zarara sebep oldu. Öte yandan iklim değişikliğinin dünyadaki hava durumu için ne anlama gelebileceğine dair kamuoyu bilincinin yükselmesi de bu sorunun sorulmasının arkasında olan bir başka etmendi.

Marty Bahamonde/FEMA
Marty Bahamonde/FEMA

O dönemde birkaç bilim insanı soruya kaçamak cevaplar verdi. Yerkürede sıcaklıkların arttığı ve bunun hava durumunu değiştireceği, bazı doğa olaylarını ise daha da şiddetlendireceği açık olsa da bu etkilerin o dönemde tanık olunan hava olaylarını açıklayıp açıklayamayacağına dair net bir çalışma yapılmamıştı.

Aradan on sene geçti ve hala Katrina ve benzeri fırtınların çıkışına dair açık ve net bir cevap yok. Bunun sebebi kısmen sorunun kendisi hava olaylarının karmaşıklığını ve iklimle bağıntısını çelişkili sunduğundan. Buna rağmen, bilim insanları, “deniz seviyesindeki yükselmeler selleri nasıl etkiledi” veya “küresel ısınma kasırga dönemlerini ne şekilde etkiledi” gibi sorularla iklim değişikliğinin etkilerini incelemeyi sağlayacak farklı yollar buldu.

Evet ya da hayır gibi kesin yanıtlar sunmasa da bu tip çalışmalar iklim değişikliğinin yaşadığımız dünyayı nasıl etkilediğine dair çok değerli bilgiler sunuyor.

Kasırga Sorunsalı

2005’te meydana gelen Katrina Kasırgası iklim değişikliğine dair bilincin artmasına yardımcı olduğu sırada “aşırı olayları yorumlama/ değerlendirme” olarak bilinen bilim dalı henüz yeni ortaya çıkıyordu. Bugünse meydana gelen herhangi bir hava olayının hemen ertesinde, iklim değişikliğinin rolünü göstermeye yönelik çabalar sayesinde bu dal hızla gelişmekte.

Bilim insanları ısı dalgaları gibi bazı aşırı hava olaylarında iklim değişikliğinin rolünü, belli istatistiki modeller ve hatırı sayılır bir kesinlikle açıklayabiliyor olsa da söz konusu kasırgalar gibi çok daha karmaşık hava olayları olduğunda temkinli kalmayı tercih ediyorlar.

Isı dalgası olasılığının zamanla nasıl değiştiğini ve bu değişimlerin doğanın düzensiz iniş çıkışlarından farklı olup olmadığını gösteren sıcaklık kayıtlarının aksine, güvenilir kasırga kayıtlarının tutulmasına yalnızca birkaç on yıl önce uydu gözlemleriyle başlandı. Bu süre, bilim insanlarının kasırga sıklığı ve yoğunluğundaki değişimlerin doğal etmenler kaynaklı olmadığını söyleyebilmelerini sağlayacak uzunlukta değil. Dahası, yapılan bazı çalışmalara göre kasırga yoğunluğunda beklenen artış gelecek birkaç on yılda gözlemlenemeyebilir.

Isı dalgaları gibi görece daha basit mekanizmalı olaylarda bilgisayar modellemeleri, insan güdümlü ısınma ile ve aksi durumlarda bu olayların ne sıklıkla meydana geleceğini kolaylıkla karşılaştırabiliyorken kasırgalar, geniş kapsamlı iklim modellerini yeniden üretmede fazla küçük ölçekli ve karmaşık kalıyor. Olası değişimleri modeller üzerinden görebilmek fazlaca bilgisayar gücü ve zaman gerektirmekte.

Columbia Üniversitesi Lamont-Doherty Yeryüzü Gözlemevi’nden atmosfer bilimci Adam Sobel bu tip modellemelerin bir kasırgaya şu an için uygulanabilir olduğunu düşünmediğini belirtiyor.

Bağı Kurmak

Modelleme sıkıntısına rağmen bilim insanlarının küresel ısınma ile kasırga ve bazı diğer fırtınalar arasında bağ kurmak için bir takım başka yöntemleri de var .

2013’te Climatic Change dergisinde yayınlanan araştırma Katrina’nın Körfez Kıyısı’na verdiği zararın, 1900’lerdeki iklim ve deniz seviyesi şartlarında gerçekleşen %15 ila %60 arası daha küçük dalgalar sayesinde daha az yıkıcı olabileceğini göstermişti.

Isınma kaynaklı deniz seviyesi yükselmesinin Katrina’da önemli bir rolü olsa da insanların yarattığı esas sorun başkaydı: arazi alçalımı ve sulak alan bozulması kıyının bir kısmını sellere karşı çok daha korunmasız hale getirdi. Araştırmacılar ayrıca küresel ısınmanın fırtına yoğunluğuna olan etkisini görece küçük buldu.

Bu çalışmanın da gösterdiği gibi deniz seviyesi yükselmesi iklim değişikliği ve fırtınalar arasında şimdiye kadar kurulan en açık bağlantı oldu.

Journal of Geophysical Research: Atmospheres dergisinde kasırgadan hemen bir sene sonra yayınlanan bir başka çalışma ise Katrina’nın yolu üzerindeki okyanusun artan sıcaklığı ile atmosferdeki su buharı miktarının değişerek kasırga kuvvetini arttırmış olabileceğini gösterdi.

Çalışmada yer almayan National Oceanic and Atmospheric Administration’da iklim bilimci Gabriel Vecchi ise bu bulgunun iklim değişikliği sonucu beklenenlere paralel doğrultuda olduğunu belirtmişti. Zamanla araştırmcılar aynı okyanus ısınması dinamiklerinin farklı bölgelerde kasırga davranışlarını farklı etkileyebileceğini fark ettiğinden bu tip çalışmalar resmin tamamını yansıtmakta yetersiz kalabiliyor.

Araştırmacıların son zamanlarda izlediği bir başka yol da küresel ısınmanın bütün bir kasırga mevsimini veya trendlerini nasıl etkilemiş olacağına bakmak. Eylül ayında Amerikan Meteoroloji Odası bülteninde yayınlanacak olan çalışmaya göre insan güdümlü ısınma 2014’te Hawaii civarında halihazırda sıklaşan kasırgaların meydana gelme olasılığını daha da arttırdı.

Küresel ısınmanın, kasırgaların şiddet veya sıklığındaki trendlere etkisinden kesin olarak bahsedebilmek için kayıt altına alınan süre çok kısa da olsa bazı trendler ısınma etkilerini anlamada ve değerlendirmede yardımcı olabilir.Vecchi’nin meslektaşı ve sıklıkla beraber çalıştığı Tom Knutson, küresel ısınmanın kasırgaları kutuplara taşıyabileceği bulgusunu paylaştı. Bir diğer olasılığın ise, şimdiye kadar gözlemlenmemiş olsa da, güvenilir iklim modellerinde de öngörülen kasırga yağışlarında artış olması olduğunu ekledi.

Katrina felaketinden sonra geçen on yılda kesin olarak alaşılan şu ki iklim değişikliğinin bugünkü dünya üzerinde etkileri nedir sorusu kolayca cevaplanamasa da bu, araştırmacıların hiçbir şey söyleyemeceği anlamına gelmiyor.

Yazının İngilizce Orijinali

Yazar: Andrea Thompson

Yeşil Gazete için çeviren: Özge Geyik

(Yeşil Gazete, Grist)

Papa Francis’in Washington ziyaretinde 200bin iklim aktivisti yürüyecek

Juliet Eilperin ve Michelle Boorstein tarafından Washington Post‘ta yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Naime Sürenkök‘ün  çevirisiyle sunuyoruz.

***

Birçok çevreci grup 24 Eylül’de National Mall adındaki parkta yüz binlerce insanın dikkatini çekecek önemli bir iklim yürüyüşü planlıyor. O gün Papa Francis, Kongre’de konuşup daha sonra halka hitap edecek.

Çevre aktivistleri Papa Francis'in iklim değişikliği genelgesini yayınlaması sonrası Katolik bir kiliseye giderken. 18 Haziran 2015. Manila, Filipinler. Fotoğraf: Bullit Marquez/AP
Çevre aktivistleri Papa Francis’in iklim değişikliği genelgesini yayınlaması sonrası Katolik bir kiliseye giderken. 18 Haziran 2015. Manila, Filipinler. Fotoğraf: Bullit Marquez/AP

Küresel ısınmaya bağlı sera gazı emisyonlarını azaltmak için ahlaki durumu gösterecek olan eylemin toplanma izni 200.000 kişiyi kapsıyor. “The Moral Action on Climate Network” gibi birçok çevreci grup o gün orada olacak. Meclisi Başkanı John Boehner, Papa’nın burada bulunmaya istekli olduğunu bildirdi. Resmi açıklamalara çok güven olmasa da Papa’nın son dakika değişiklikleriyle ünlü olduğu da düşünüldüğünde birkaç dakika konuşma yapması da bekleniyor.

Francis’in kamusal alandaki konuşmasında iklim değişikliğinin üzerinde durup durmayacağı belirsiz. Ancak bazı gruplar, papalığı boyunca bu konuda hassas olmasıyla bilinen Papa’nın bu konuya değineceğini düşünüyor.

Haziran ayında, Francis insan faaliyetleri ve iklim değişikliği arasındaki bağlantıya şüpheci bakanlar için, bilimi reddettiklerine vurgu yapan önemli bir genelge yayınladı.

192 sayfalık belgede “Realizm ve pragmatizm bahanesiyle bazı koyu Hıristiyanlar, çevre için endişe ifadelerini alaya alma eğilimindedirler” ifadesinde bulundu.

İklim için Dinler-arası Ahlaki Eylem”in kurucularından ve bu yürüyüşün yürütücülerinden olan Lise Van Susteren, geniş bir yelpazeye ait farklı dinlere mensup grupların, iklim sorunu için bazı farklılıklarının üstesinden gelerek birleştiklerini belirtti.

Van Susteren “Çoğumuz bazı sosyal konularda aynı düşünmüyor olsak da, iklim değişikliğinin ahlaki boyutu konusunda Papa’nın önderliğinde çalışmaktayız” dedi.

Eylül ayında, Van Susteren ve evangelistler de dahil olmak üzere diğer dini çevreci gruplar, Yahudiler ve Müslümanlar, Papa’nın ziyareti ile ilgili olarak Washington’daki ahlaki yürüyüşün nasıl bir etki yaratacağını tartışmaya başladı. Bu yürüyüşe her yıl 22 Nisan Dünya Günü’nde bir araya gelen Earth Day Network temsilcileri de destek verecek.

Bu yıl Dünya Günü’nde Papa’yla görüşen Earth Day Network Başkanı Kathleen Rogers, Papa’nın bu konuya önem verdiğini belirtiyor. “Papa içtenlikle ekonomik olarak  dezavantajlı insanlarla ve gruplarla özellikle ilgileniyor” dedi ve “İklim onun için çok önemli” diye ekledi.

Kiliseye yakın bazı çevreler, Vatikan ve çevrecilerin genelgenin bu gezi sırasında nasıl tasvir edildiğine dikkat etmek zorunda olduğunu belirtiyor.

Georgetown Üniversitesi’nde uzun zamandır Amerikan Katolik Piskoposların politika direktörlüğünü yapan ve Katolik Toplumsal Düşünce ve Kamu Yaşamı İnisiyatifi’nin direktörü olan John Carr, Vatikan’ın yürüyüşü düzenleyenlerle doğrudan işbirliği yapma olasılığının olmadığını söyledi.

“Burada amaç bu konuda bilgisi olmayan insanlara ulaşmaktır. Organizasyonun ideolojik ve partizan gruplar tarafından yürütülmesi yararlı değil. Papa’nın gezisinden anlam çıkarmak isteyen gruplar kendilerine şunu soracaklardır: “partizan görünerek bu mesajı büyütecek mi yoksa olumsuz bir etki mi yaratacak? Papa’nın kullanıldığı hissi insanlarda olumsuz etki yaratabilir”.

Ayrıntılar üzerinde hala çalışılıyor olsa da yürüyüş birkaç saat boyunca parkın çevresinde büyük bir alanı meşgul edecek gibi görünüyor.

Haberin İngilizce Orijinali

Haber: Juliet Eilperin ve Michelle Boorstein

Yeşil  Gazete için çeviren: Naime Sürenkök

(Yeşil Gazete, Washington Post)