Ana Sayfa Blog Sayfa 3610

Türkiye’den Libya’ya giden gemide silah yakalandı

libya-gemi-2Yunan sahil güvenlik yetkilileri, Türkiye’den Libya’ya giden bir yük gemisinde evraksız silah yakaladıklarını açıkladı. Ankara tüm silahların belgeli olduğunu savundu.

Reuters’ın haberine göre, beraberindeki yedi mürettebatla İskenderun limanından yola çıkan yük gemisi Libya’ya gittiği sırada Yunanistan’ın Girit adası açıklarında durduruldu.

Yunan sahil güvenlik yetkilileri tarafından Girit’teki Kandiye limanına götürülen gemide çok sayıda belgesiz silah yakalandı. Reuters’a konuşan bir Yunan yetkili mürettabatın sorgulanacağını ve geminin yükünün kontrol edileceğini söyledi.

BM Güvenlik Konseyi, 2011’de iç savaş başlaması üzerine Libya’ya silah ambargosu kararı almıştı.

Dışişleri Bakanlığı: Silahlar Libya’ya gitmiyor

Ankara ise gemide silah olduğunu doğruladı. Ancak Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Tanju Bilgiç, silahların hepsinin belgeli olduğunu ve Sudan emniyet teşkilatıyla Lübnan’a gönderildiğini belirtti. Bilgiç, gemide Libya’ya gönderilen inşaat malzemeleri olduğunu da ekledi.

Bilgiç, gemide bulunan malzeme ve silahları şöyle açıkladı: “Gümrük beyannamesinde gemiye Libya’ya yönelik çimento karıştırıcı aracın yanı sıra Beyrut limanında teslim edilmek üzere Sudan polis teşkilatına legal olarak ihracat izni verilmiş 492 bin silah kurşunu ile Lübnan’a ihraç olunan 4 bin 900 yivsiz av tüfeği ile hasır komodin cinsi eşyanın yüklendiği anlaşılmaktadır. Yivsiz spor ve av tüfekleri ise pek çok ülkede olduğu şekilde ülkemizde de 5201 sayılı yasa ile belirlenen ve ihracı Ulusal Koruma Bakanlığı’nın ön iznine tabi olan silahlar kapsamında olmayıp, anılan ülkelere ihracı tamamiyle legal çerçevede gerçekleştirilmektedir.”

‘Gerekli tedbirleri alırız’

Geminin sahibi olan şirketin de esasen Yunanistan’ın Pire şehrinde kayıtlı olduğunu belirten Bilgiç, geminin Gazimağusa limanından çıkışla 25 Ağustos günü İskenderun limanına geldiğini ve 29 Ağustos günü buradan ayrıldığını söyledi.

Bilgiç şöyle devam etti: “Yunan makamlarınca yapılacak inceleme neticesinde, anılan malzemenin gümrük beyannamesinde belirtilenin dışında alıcılara gittiğinin tespiti ve bunun makamlarımızla paylaşılması halinde tabiatıyla bu hususta alınabilecek tedbirler bulunmaktadır.”

‘Gemi Bolivya bandıralı’

Yunanistan resmi haber ajansı ANA-MPA da yakalanan geminin Bolivya bandıralı ‘Haddad 1’ olduğunu, mürettabatın da Suriye, Mısır ve Hindistan vatandaşlarından oluştuğunu yazdı.

Sekiz yıldır adalet yok: Dink davasında bilirkişi olarak zabıt katibi görevlendirildi

hrant-dink-davasinda-flas-gelisme_mAgos Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in öldürülmesine ilişkin yeniden görülen davada, bilirkişi isteğine TÜBİTAK’ın olumsuz cevap vermesi üzerine görüntüleri inceleme işi için zabıt kâtipliği yapan Murat Güngördü görevlendirildi.

Cumhuriyet’ten Canan Coşkun’un haberine göre, mahkemenin cinayetin işlendiği sırada sanık Ogün Samast’ın arkasından geldiği ileri sürülen kişinin sanıklardan Osman Hayal olup olmadığının tespiti ile ilgili TÜBİTAK ‘bilirkişilik yapabilecek ehliyette personeli’ bulunmadığı cevabını verince, görüntüleri inceleme işi için İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi’nde zabıt kâtipliği yapan Murat Güngördü’ye görevlendirildi.

Zabıt kâtibi bilirkişi Güngördü, 24 Ağustos 2015 tarihinde hazırladığı ilk raporda, görüntülerdeki yanlış kişiyi inceleyince 1 Eylül tarihinde ikinci bir rapor daha hazırladı.

Kâtip Güngördü, her iki raporda da söz konusu kişinin Osman Hayal olup olmadığıyla ilgili herhangi bir bilgiye yer vermezken, görüntüleri yazılı hale dökmekle yetindi.

Sekizinci yılına giren ve bugün yapılacak duruşmayla devam edilecek Dink davasında, olay günü cinayetin faili Ogün Samast’ın arkasından gelen kişinin Osman Hayal olup olmadığı halen belirsiz.

“Tek Yol Devrim” v2.0 – Ömer Madra

Daha sonbahar bile gelmedi. Ama, Ağustos ayı tarihteki en sıcak Ağustos ayı oldu ve 2015 yılının tarihteki en sıcak yıl olacağı da daha şimdiden neredeyse kesinleşti. Durum, o hüzünlü hüzzam şarkıda söylendiği gibi yani:

“Kara talihimden yine bu yıl da

 Baharı görmeden yaz geldi geçti…”

1
“Denizler Yükseliyorsa, Biz de Yükseliyoruz!”

Son çeyrek yüzyıl içinde dünyanın içine düştüğü şu hale bakın! Tarihin gördüğü bu en sıcak yılda mini minnacık bir elit, kuralları öylesine eğip bükmüş ki, ekonomik büyüme ya da kalkınma denen oyunun adı “hepsini al!” olmuş. Oxfam yardım kuruluşu yılın başındaki raporunda dobra dobra söylemişti: Sadece 80 insan evladının –ama çok zengin 80 insan evladının– serveti, dünya nüfusunun yarısının yani 3,5 (yazıyla üç buçuk) milyar insanın tüm varlığına eşitti! Dahası, çok yakın gelecekte en zengin yüzde 1, geri kalan tüm insanların maddi varlığının toplamından fazlasına sahip olacaktı. 1

Demokrasi mi dediniz? Eşitlik? Adalet? Gelecek nesiller? Sesiniz pek iyi duyulmuyor da.

Bu tuhaf rakamlar oyununa biraz daha devam edelim isterseniz: Son 250 yıl içinde dünyanın atmosferini tarumar eden sera gazı salımlarının üçte ikisine sebep olan şirket sayısı kaç dersiniz? Sadece 90! (Yazıyla doksan). Ayrıca, hayvan tarım endüstrisini oluşturan bir-iki dev şirketin ilavesiyle, karbon salımlarının oranını kolaylıkla yüzde 90’a çıkarabiliriz. Kısacası, gezegenin yıkımından neredeyse total olarak sorumlu şirket sayısı, toplamda 100’ü bulmayacaktır!2

Öyleyse, önden buyurun: Bildiğimiz dünyanın sonu adlı korku filminin prömiyerine hoş geldiniz! Başroller 80 kişi ve 100 şirket arasında dağıtılmış. 

Neoliberalizm Faciası

Buna neoliberalizm deniyor.

Amerikalı düşünür, yazar ve gazeteci Chris Hedges, son makalesinde, başta ABD’de, ama aslında her yerde neoliberalizmin savunucuları neyi vaad ettilerse hepsinin yalan çıktığını şöyle anlatıyor: Küresel refahın eşit dağıtılacağı söylenmişken bir avuç yırtıcı oligarşik elitin elinde toplanan servet, muazzam bir ekonomik eşitsizlik yarattı. Sendika ve haklarından yoksun bırakılan işçi ve emekçi yoksul kesim, son 40 yılda ücretlerinin aynı kalmasından, hatta azalmasından dolayı müzmin yoksulluğa ve işsizliğe mahkûm oldu: stres dolu bir âcil durum hayatı sürdürüyor. Orta sınıf buharlaşıyor. Bir zamanların üretim ve imalat merkezi olan şehirler, etrafı tahta perdelerle çevrilmiş metruk arazilere dönüşüyor. Hapishaneler dolup taşıyor. Şirketler ticaret tarifelerini gizlice yürürlükten kaldırıp kaçırdıkları paraları denizaşırı vergi cennetlerinde istifliyor. Ve, nihayet, demokrasiyi kurup yaygınlaştıracağını vaad eden neoliberal düzen, demokrasilerin içini boşaltıp onları birer şirket canavarına dönüştürdü.3

Neoliberal güçler, büyük bir hızla ekosistemi de yıkmaktalar. Dünya yaşayan canlı türlerinin yüzde 90’ının silinip süprüldüğü büyük yokoluşun gerçekleşmesinden bu yana, yani 250 milyon yıldan beri bugünkü seviyede bir iklim yıkımına maruz kalmamıştı.

Küresel ısınma durdurulamıyor. Her iki kutupta da buzlar ve buzullar hızla eriyor; önde gelen iklimbilimcilerden Hansen ve 16 meslekdaşının son araştırmasına göre, deniz seviyeleri bir kuşağın ömür süresi içinde (30-35 yılda) 3 metre, belki daha fazla yükselecek ve belli başlı bütün liman şehirlerini sular kaplayacak.4

Mega kuraklıklar 3 kıtada ve Ortadoğu’da büyük toprak alanlarını kasıp kavuruyor. Bunun sonucunda her yer orman yangınları ile kavruluyor: biri söndürülemeden bir sürü yenisi başlayan yangınlar artık baş edilmez hale geliyor. Kuraklık geçici bir olguymuş gibi algılanıyor, ama bu doğru değil. Yeni araştırmalar da “malûmu ilan” ederek, yeni ağaç dikmekle kadim ormanların telafisinin imkânsız olduğunu açıkça ortaya koyuyor.5

Yanmayan yerleri ise seller götürüyor. Türkiye’de hükümet yetkilileri mesela Hopa’daki sel felaketinin 500 yılda 1 görülen bir “Nuh Tufanı” olduğunu söylüyor ya, bunlar mesnetsiz açıklamalar. 6 kıtada sadece 3 – 28 Ağustos arasında Hopa’dakine yakın –ya da ondan daha büyük!– 32 “Nuh Tufanı” yaşandığını biliyoruz. Günde 1’den fazla Nuh Tufanı da çok fazla!6

Öte yandan, dünyanın dört bir yanında iklim krizinin ön safında konumlanan ve fakat o krize en az katkıda bulunanlar, yani yerliler, köylüler ve diğer yoksul topluluklar, yerlerini yurtlarını terkedip kitleler halinde kaçıyorlar. Açlıktan, şiddetten, savaştan, kıtlıktan kaçıyorlar. Suriye’den, Irak’tan, Afganistan’dan, Libya’dan, Eritre’den Avrupa’ya kaçıyorlar… Sadece bu sene Avrupa’ya kaçan yaklaşık 300 bin göçmenin 200 bini komşu Yunanistan sahillerine ulaştı. 2,500’ü hayatını kaybetti. Geçen yıla oranla yüzde 40 artış var. Ve bu, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupa’ya yönelen en büyük göç dalgası! Üstelik artacak! 35 yıl içinde, kavurucu sıcak dalgalarından, kuraklıktan, kıtlıktan, salgın hastalıklardan, sahillerde su taşkınlarından ve “bozuk devletler”in kaosundan Kuzey’e kaçacağı tahmin edilen insan sayısı 50 milyon ila 200 milyon!7

Gene 35 yıl içinde özellikle Asya’da “denize 1 metre mesafe içinde” yaşayan 150 milyon insanın, deniz yükselmesinden dolayı evini terketmek zorunda kalabileceği NASA raporunda belirtiliyor.8 Sade 25 yıl içinde ise tam 33 ülkenin “yüksek su stresi”ne girebileceği açıklandı. Geleceğin “stres mağduru” ülkelerin 14’ü Ortadoğu’da ve evet, Türkiye de aralarında!9

Bu şimdiden muazzam boyutlara ulaşan, ama yakın gelecekte akıllara durgun verecek boyutlara ulaşacağı anlaşılan insan dalgasına “göçmen/mülteci/sığınmacı krizi” gibi adlar veriliyor. (Hatta Türkiye’de medyada “kaçak göçmen/illegal göçmen” terimleri kullanımı son derece yaygın!) Ama, adlı adınca söylemek gerekirse bu, iklim değişikliği yüzünden ortaya çıkan küresel bir göçten başka bir şey değil. Ve, bu tarihî göçün sona ereceğini düşünmek, iklim değişikliğinin durduk yerde biteceğini sanmak kadar büyük bir safdillik olabilir.10

“Neoliberal düzeni söküp atmazsak, insanların ve Yeryüzü’nün sömürülecek birer meta olduğu görüşünü reddeden insancıl geleneği geri kazanamazsak,” diyor Hedges, “bizim endüstrileşmiş ve ekonomik barbarlığımız, bize karşı çıkanların [IŞİD, Boko Haram vb.] barbarlığı ile kafa kafaya çarpışacak. Friedrich Engels’in bildiği şekliyle ‘burjuva toplumu’nun önerdiği tek seçenek şuydu: ya sosyalizmi seçeceğiz ya da barbarlığa geri gideceğiz.’”. Hedges, bu seçimi yapma zamanının çoktan geldiğini savunuyor.11

“Denizler Yükseliyorsa, Biz de Yükseliyoruz!”

Ve işte bakın, neler oluyor! Belki de seçim yapmanın gerçekten eşiğindeyiz. ABD tarihinin en büyük “doğal faciaları”ndan biri olan Katrina Kasırgası’nın New Orleans şehrini vurup yerle bir etmesinin tam 10. yıldönümünde, neoliberalizmin elinde bir deney tahtası olarak kullanılan olağanüstü çeşitlilikteki kentlerine hâlâ dönemeyen siyah ve yoksul “yerel göçmen” aktivistlerin ellerinde taşıdıkları bir pankartta şu basit cümle yazılıydı: “Denizler Yükseliyorsa, Biz de Yükseliyoruz!” 

Yalnız New Orleanslıların değil, aynı günlerde Shell’in Kuzey Kutbu’na tecavüze giden azmanlar azmanı petrol platformunun yolunu “kayak” denen bit kadar kanolarıyla kesen Amerikan yerlisi “kayaktivistler”in, ya da Almanya’da Rheinland’ın topraklarını ay yüzeyine çeviren RWE’nin aynı derecede azman linyit kömürü hafriyat makinesinin önüne narin bedenlerini koyarak onu 1 günlüğüne de olsa durduran aktivistlerin, olağanüstü cesaretleriyle hepimizin önüne getirip sundukları da aynı şey aslında:

Şimdi seçim yapma zamanı. Hep beraber itersek, devirebiliriz. Ama, hep beraber itersek!

Bir tür devrim çağrısı nice zamandır bekleniyordu. Neoliberal güçlere karşı iklim hareketi de nicedir yükselişe geçmiş bulunuyordu zaten. Ve nihayet, beklenen çağrı geldi. Tarih: 27 Ağustos 2015’ti.

Tarihten Çıkan Ders: Kitlelerin Seferberliği! Başka Seçenek Yok! 

Yeryüzünde canlılar âleminin önündeki en büyük tehdit olan iklim değişikliği ile mücadele konusunda  Ağustos’un son haftası içinde tarihî bir adım atıldı. Paris’te Kasım sonunda başlayacak olan ve tüm dünya ülkelerinin yüksek düzeyde temsil edildiği BM İklim Müzakereleri’ne 100 günden az bir zaman kala, küresel iklim adaleti hareketinin liderlerinden 100 kişi bir araya geldi ve ortak bir bildiri (ya da manifesto) yayımladı.

İnsanlığın bir “yol ayrımı”na geldiğini ilan eden manifestoda, geleceği kurtarmak için tek umudun, dünyada geri kalan fosil yakıt (kömür, petrol, doğal gaz) rezervlerini çıkartmanın ve yakmanın derhal durdurulmasından geçtiği açıkça ilan ediliyor.

Dünyanın içinde bulunduğu fosil yakıt paradigmasının değiştirilebilmesi için, tüm gezegenin üstünden silindir gibi geçmekte olan neoliberal kapitalizm tehdidi ile iklim yıkımı tehdidi arasındaki kopmaz bağa işaret eden metinde, düpedüz bir devrimci dönüşüm çağrısı yapılıyor:

“Elimizde demokrasiye yeniden cansuyu vermek için benzersiz bir fırsat var; şirketlerin siyaset üzerindeki tahakkümünü söküp atmak, üretim ve tüketim tarzlarımızı kökünden değiştirmek için benzersiz bir fırsat. Fosil yakıt çağını sona erdirmek, ihtiyacımız olan adil ve sürdürülebilir topluma doğru atılacak önemli bir adım…”

27 Ağustos 2015 Perşembe günü internet üzerinden yayınlanan tarihî bildirinin başlığı şöyle: “Fosil Yakıt Hafriyatını Donduralım, İklim Suçlarını Durduralım” 

Manifesto, ayrıca “İklim Suçlarını Durduralım” adında bir kitap ve medya projesinin de bir parçasını oluşturuyor. 350.org ve Attac adlı aktivist kuruluşlarının öncülüğünde hazırlanan bu projenin Paris görüşmeleri öncesinde başlatılıp sürdürüldüğü, “zirve” görüşmeleri sırasında ve elbette sonrasında da yükselerek devam ettirileceği önemle belirtiliyor.

İmzacılara gelince: Önde gelen filozof, düşünür, yazar, çizer, sanatçı, siyaset, bilim ve din insanları ve aktivistlerden oluşan 100’ü aşkın imzacı arasında ünlü düşünür ve dilbilimci ABD’li Noam Chomsky, büyük anti- apartheid mücadelecisi Güney Afrikalı Başpiskopos Desmond Tutu, İklim Değişikliği konusunda ilk popüler kitabı kaleme alan ABD’li yazar ve aktivist Bill McKibben, Günümüzün önde gelen yazar ve aktivistlerinden Kanadalı Naomi Klein, Greenpeace International direktörü Güney Afrikalı Kumi Naidoo, Hintli biyofizikçi Vandana Shiva, moda tasarımcısı ve çevre aktivisti Britanyalı Vivienne Westwood, ABD’li – Fransız iktisatçı ve aktivist Susan George da yer alıyor.

Bildirinin Türkçe çevirisini aşağıda bulabilirsiniz. (Vurgular metnin orijinalinde yer alıyor.)

Fosil Yakıt Hafriyatını Donduralım,

İklim Suçlarını Durduralım 

Bir Yol Ayrımındayız. Bizler için ancak zar zor yaşanabilir kılınmış olan bir dünyada hayatta kalmaya zorlanmak istemiyoruz. Güney Pasifik Adaları’ndan Louisiana kıyılarına, Maldivler’den Sahel’e, Grönland’dan Alpler’e milyonlarcamızın gündelik hayatları iklim değişikliğinin sonuçları yüzünden daha şimdiden alt üst olmuş durumda. Okyanusların asitlenmesi, Güney Pasifik Adaları’nın sulara batması, Hindistan Altkıtası ile Afrika’da zorunlu göçler, sıklaşan fırtına ve kasırgalar sebebiyle şu andaki doğa kırımı tüm canlı türlerini ve ekosistemleri etkilemekte, gelecek nesillerin haklarını tehdit etmekte. Ve bizler iklim değişikliğinden aynı derecede etkilenmiyoruz: Yerli ve köylü toplulukları, küresel Güney’deki ve küresel Kuzey’deki yoksul toplulukları ön safta bulunmaktalar ve hem bunlardan, hem de iklim yıkımının diğer etkilerinden en çok etkilenen gruplar.

Hayal filan kuruyor değiliz. 20 yıldan uzun bir zamandır hükümetler bir araya geliyor, ama buna rağmen sera gazı salımları azalmış değil; iklimse durmadan değişip duruyor. Bilim dünyasının uyarıları gittikçe vahimleştiği halde uyuşukluk, atalet ve engelleme güçleri galebe çalıyor.

Bu bize hiç de şaşırtıcı gelmiyor. Ticaretin ve yatırımların onyıllardan beri liberalleştirilmesi, devletlerin iklim krizine karşı koyma yetisini tahrip etti. Her aşamada büyük güçler –fosil yakıt şirketleri, tarım sektörü şirketleri, finans kurumları, dar kafalı ve inatçı ekonomistler, şüpheciler ve inkârcılar ve bir de, bu çıkarların kulu kölesi olan hükümetler– ya önümüzü kapattılar ya da önümüze sahte çözümler getirdiler. Dünya çapında sera gazı salımlarının üçte ikisinden sadece 90 şirket sorumlu. İklim değişikliğine karşı getirilecek sahici cevaplar bunların kudretlerini de servetlerini de tehdit ediyor, serbest piyasa ideolojisini tehdit ediyor, onları destekleyen ve kendilerini sağlama almalarına yarayan yapıları ve sübvansiyonları da tehdit ediyor.

Küresel şirketler ve hükümetler pes etmeyecek: kömür, doğal gaz ve petrol rezervlerini çıkartmaktan ve fosil yakıt temelli tarım endüstrisinden elde ettikleri kârlardan vazgeçmek niyetinde değiller, bunu biliyoruz. Ne var ki davranma, düşünme, sevme, dokunma, çalışma, yaratma, üretme, kafa yorma, mücadele etme yeteneğimizi sürdürmemiz, onları bu kârlardan vazgeçmeye zorlamamızı zorunlu kılıyor. İnsan toplulukları, bireyler ve yurttaşlar olarak serpilip gelişmeye devam etmek istiyorsak, hepimiz değişim için uğraş vermeliyiz. Müşterek insanlığımız ve Yeryüzü bunu talep ediyor.

İklim suçlarını durdurma konusundaki dirayetimize güveniyoruz. Geçmişte kararlı kadınlarla erkekler direndiler ve kölelik, totaliterlik, sömürgecilik ya da apartheid (ırk ayrımcılığı) suçlarını alt etmeyi başardılar. Adalet ve dayanışma uğruna savaşmaya karar verdiklerinde, bu savaşı kimsenin onlar adına yürütmeyeceğini biliyorlardı. İklim değişikliği de tıpkı bunlara benzer bir meydan okuma, ve işte şimdi biz de içimizde benzer bir isyanı besleyip büyütmekteyiz.

Her şeyi değiştirmek için çalışıyoruz. Daha yaşanabilir bir geleceğin yolunu açabiliriz, aslında eylemlerimiz de sandığımızdan çok daha güçlü. Dünyanın dört bir tarafında topluluklarımız iklim değişikliğinin ardındaki gerçek itici güçlere karşı savaş veriyor, kendi mıntıkalarını koruyor, karbon salımlarını azaltmak için uğraşıyor, direnç yapılarını inşa ediyor, küçük ölçekli ekolojik tarım yaparak gıda özerkliğine erişiyor…

Fosil yakıtlar yerin altında bırakılmalıdır. Bu yoldaki kararlılığımızı Paris – Le Bourget’de yapılacak BM İklim Konferansı arefesinde ilan ediyoruz. Bizi ileriye götürecek tek yol budur.

Somut olarak söylersek, hükümetler fosil yakıt endüstrisine verdikleri destekleri (sübvansiyon) kesmeli, fosil yakıt çıkarma faaliyetlerini dondurmalı, mevcut tüm fosil yakıt rezervlerinin % 80’ini el değmemiş halde yerin altında bırakmalıdır.

Bunun muazzam bir tarihî değişime işaret ettiğini biliyoruz. Bunu gerçekleştirmek için devletleri bekleyecek değiliz. Kölelik ve ırk ayrımcılığı, devletler bunları lağvettikleri için ortadan kalkmadı. Onlar, seferber olan kitleler siyasi liderlere başka seçenek bırakmadığı için ortadan kalktı.

Bugün durum tehlikeli. Bununla birlikte, elimizdedemokrasiye yeniden cansuyu vermek için benzersiz bir fırsat var; şirketlerin siyaset üzerindeki tahakkümünü söküp atmak, üretim ve tüketim tarzlarımızı kökünden değiştirmek için benzersiz bir fırsat. Fosil yakıt çağını sona erdirmek, ihtiyacımız olan adil ve sürdürülebilir topluma doğru atılacak önemli bir adımdır.

Bu fırsatı tepmeye niyetimiz yok. Ne Paris’te, ne başka bir yerde; ne bugün, ne de yarın.

*** 

(İngilizce’den çeviren: Ömer Madra) 

Not: Metnin İngilizce orijinali ve imzacıların tam listesi için :http://350.org/climate-crimes/ adresine bakabilir, dilerseniz manifestoyu oradan imzalayabilirsiniz.

1 http://www.bbc.com/news/business-30875633

2 Bkz.: http://www.theguardian.com/environment/2013/nov/20/90-companies-man-made-global-warming-emissions-climate-change; ayrıca bkz.:http://www.truthdig.com/report/print/saving_the_planet_one_
meal_at_a_time_20141109

3 http://www.truthdig.com/report/print/the_great_unraveling_20150830

4 http://www.atmos-chem-phys-discuss.net/15/20059/2015/acpd-15-20059-2015.html ;http://www.slate.com/blogs/the_slatest/2015/07/20/sea_level_study_james_hansen_
issues_dire_climate_warning.html

5 http://www.nature.com/nature/journal/v478/n7369/full/nature10425.html

6 Bkz.: http://floodlist.com/news

7 Bkz.: Yukarıda 3 no’lu dipnotu.
8 http://www.slate.com/blogs/the_slatest/2015/07/20/sea_level_study_james_hansen_
issues_dire_climate_warning.html

9 http://www.wri.org/blog/2015/08/ranking-world%E2%80%99s-most-water-stressed-countries-2040

10 Bkz.: http://www.commondreams.org/views/2015/08/28/call-it-what-it-global-migration-shift-climate-not-migrant-or-refugee-crisis)

11 Bkz.: Yukarıda 3 no’lu dipnotu.

 

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

2.Ömer Madra

 

Ömer Madra

Diyarbakır’da ‘Doğa Koruma Ekipleri’ kuruluyor

Amed Ekoloji Meclisi, Kürdistan’daki doğa yıkımlarını engellemek için ekolojist ve köylülerin doğa savunuculuğu için bir araya geleceği Doğa Koruma Ekipleri için çalışma başlattı.

Geliye Goderné Vadisi'nde ekolojistler ve yerel katılımcılar doğa savunuculuğu için bir arada
Geliye Goderné Vadisi’nde ekolojistler ve yerel katılımcılar doğa savunuculuğu için bir arada

Mezotomya Ekoloji Günlüğü’nde yer alan haberde Doğa Koruma Ekipleri’nin güvenlik gerekçesi ile yakılan ormanlık alanlar ve enerji gerekçesiyle yapılan hidroelektrik santral ve barajlara karşı yangınlara ilk müdahaleden kaçak ağaç kesimine, barajlara karşı mücadele edilmesinden ağaç dikimine kadar geniş bir yelpazede çalışma yürüteceği aktarıldı.

Doğa Koruma Ekibi ilk toplantısı Silvan'da gerçekleştirildi
Doğa Koruma Ekibi ilk toplantısı Silvan’da gerçekleştirildi

 

Mezopotamya Ekoloji Meclisi, yangınlar ile barajların bölgeyi tehdit ettiği Diyarbakır’ın Hazro, Silvan, Lice, Hani ve Kulp ilçelerinde ilk çalışmalara başladı. İlk halk toplantısı, 13 Ağustos’ta Silvan’da barajlar nedeni ile sular altında kalma tehlikesi olan Geliye Goderné Vadisi‘nde 60’a yakın köy temsilcisinin katılımıyla yapıldı.

Doğa Koruma Ekipleri’nin ikinci toplantısı ise HES tahribatlarına karşı mücadele eden Kulp ilçesinde kadın erkek dengesi gözetilerek seçilen katılımcılarla gerçekleşecek.

 

Fotoğraflar: Özcan Şahin

(Mezopotamya Ekoloji Günlüğü, Yeşil Gazete)

Su kriziyle yüzleşmeye hazır mısın Türkiye? – Pelin Cengiz

Siyasetin yakıcı gündemi bizi içine öyle çekiyor ki, ülkeyi gelecekte bekleyen bazı tehlikelerden yeterince bahsedemiyoruz. Bunların arasındaki en kritik tehlike, suyun giderek daha hızla yok oluşu. Su, insan eliyle üretilemez bir varlık ve dünyadaki su miktarı artmıyor. Küresel ısınma kaynaklı yağışların azalması, aşırı buharlaşma, hızlı tüketim ve kirlilik gibi nedenlerle su kaynakları hızla tükeniyor. Yeraltı sularının seviyeleri düşüyor, göller küçülüyor, sulak alanlar yok oluyor. 1 milyara yakın insan temiz suya erişemiyor, 2,8 milyar insan su kıtlığıyla karşı karşıya. Su varlıkları gün geçtikçe kirleniyor, sağlıklı suya erişim giderek daha fazla güçleşiyor.

Yılda kişi başına düşen kullanılabilir su miktarı 8-10 bin metreküp olan ülkeler su zengini, 1000 metreküpün altında olanlar su fakiri olarak nitelendiriliyor. Kişi başına 1500 metreküp su düşen Türkiye’nin 2030’da nüfusunun 100 milyon olacağı ve su kaynaklarındaki bozulmanın da süreceği düşünüldüğünde, 2030’da su kıtlığı çeken bir ülke olacağız. Kişi başına düşen su miktarı 1120 metreküpe düşecek.

27

Bu konuya işaret eden WRI (World Resources Institute) verileri, 2040’ta dünyada su kıtlığının, su ihtiyacının mevcut kaynakların yüzde 80 üzerinde olacağı bölgelerde yaşanacağını gösteriyor. WRI’ın 167 ülkenin su kullanımı, aldığı yağış miktarı, iklim değişikliği ve nüfus artışı gibi değerleri baz alarak yaptığı çalışmaya göre, 33 ülke su kıtlığıyla karşı karşıya. Türkiye, 2040’ta ciddi anlamda su kıtlığı çekecek ülkeler listesinin 27. sırasında.

Yoğun su sıkıntısı yaşanacak ülkeler arasında Ortadoğu ülkeleri önde. Listede başı çeken Bahreyn’i,Kuveyt, Katar, San Marino, Singapur, Birleşik Arap Emirlikleri, Filistin, İsrail, Suudi Arabistan veUmman izliyor.

İki yıl önce NASA’nın yaptığı bir araştırma, özellikle Ortadoğu’da içme suyunun giderek azaldığı gerçeğini ortaya koymuştu. Dünya Bankası da, gelecekte Ortadoğu ile Kuzey Afrika’nın bazı bölgelerinde su eksikliğinin başlıca sorun hâline gelebileceği konusunda ciddi uyarılar yapmıştı.

Su kaynakları üzerindeki anlaşmazlık gelecek 10 yılda belirleyici olacak, olası savaşların en temel sebeplerinden biri olarak ön plana çıkacak. Özellikle 2022’den sonra Ortadoğu, Asya ve Kuzey Afrika gibi bölgelerde, su kaynaklarına erişim yolları üzerindeki denetimin savaş sırasında bir silah olarak kullanılabileceği tehlikesinden bahsediliyor.

Peki, su nasıl kayboluyor? Kaybedilen suyun beşte biri toprağın kuruması ve kar örtülerinin küçülmesi nedeniyle yok oluyor. Kuraklığın yanı sıra göl ve su rezervlerinin yüzeylerinde gerçekleşen buharlaşma da kaybın sebeplerinden biri. Geri kalan kayıp, yeraltı sularındaki 90 kilometreküp azalmadan kaynaklı. Yok olan su rezervleri, 100 milyona yakın insanın su ihtiyacına karşılık geliyor.

Türkiye’de 60 yılda 2 milyon hektar sulak alan yok oldu. Bu miktar, Marmara Denizi’nden daha büyük bir alana denk geliyor. Dünya üzerindeki toplam su akışının yüzde 60’ı dünya karasal alanının yüzde 30’unu oluşturan ormanlardan sağlanıyor. Türkiye’nin son 12 yılda orman kaybı 164 bin 222 hektar, yani Kayseri büyüklüğü kadar.

Türkiye’nin önemli aktörlerden biri olduğu Ortadoğu’da hem kaynakların kötü kullanımı hem de iklim değişikliği sebebiyle hızlı bir kuraklaşma yaşanırken, Türkiye, ekosistemin dengesini bozan, yaşam alanlarına saygı göstermeyen politikalarını uygulamaya devam ediyor. HES’lerle ve barajlarla nehirler, dereler kurutulmaya devam edilirken, açılan her yanlış sondaj kuyusuyla da yeraltı suları yok ediliyor. Kuzey Ormanları başta olmak üzere dört bir yanda hektarlarca orman “kamu yararı” bahanesiyle yakılıp yıkılıyor.

Kamu yararının doğal varlıkları hoyratça kullanmaktan değil, korumaktan geçtiğini öğrendiğimizde muhtemelen geç olacak. Türkiye, su ve orman varlıklarını bu hızda yok etmeyi sürdürürse, kuraklık ve su kıtlığına bağlı ciddi ekonomik, ekolojik ve sosyolojik risklere de hazır olmak zorunda.

Bu yazı taraf.com.tr/ den alınmıştır

18 Pelin Cengiz

 

Pelin Cengiz

[email protected]

Vangelis – Ferdan Ergut

Vangelis’i 2007’de tanıdım. Sıradışı denebilecek bir ortamdı. Atlanta’da American Historical Association’ın yıllık toplantısında aynı panelde konuşmacıydık. Ben Ankara’dan geliyordum. Paneli düzenleyen kişi, İstanbul’dan gelecek diğer panelistle otelde aynı odada kalacağımı söyledi. Tanışmadığım oda arkadaşımın adı Vangelis’miş. Atlanta’daki otele geldiğimde saat çok geç olmuştu ve Vangelis yatağında mışıl mışıl uyuyordu. Kapının açılmasıyla uyandı, yatağında doğruldu ve mahmur gözlerle elimi sıktı. Tanıştık ve uykuya yattık!

24.Vangelis Kechriotis

Sabah kahvaltımızdaki ilk konumuz, sevgili kızı Rana’ydı. Rana yeni doğmuştu ve gözleri ışıl ışıl, çaktırmamaya çalıştığı bir gururla bana Rana’nın fotoğrafını gösteriyordu. Sonraki günlerde sohbeti koyulaştırdık. Karşımdakinin özel bir adam olduğunu anlamıştım. Zaman zaman gruptan ayrılarak kendi başımıza publara, lokantalara gidiyorduk. Tarihe, siyasete, ortak tanışlarımıza dair sohbetimiz koyulaştıkça, sonrasında aralıksız sürecek bir dostluğun temellerini de atıyorduk.

Dünya iyisi bir insandı Vangelis. Bir kez tanıyanın benim Atlanta’da çarpıldığım gibi çarpılacağı ve bir daha unutamayacağı bir insandı. İyiydi. Çok iyi!

Ne kadar önemli bir tarihçi ve iyi bir hoca olduğu, Boğaziçi Üniversitesi’nin ve öğrencilerinin ne kadar şanslı olduğu çok söylendi, yazıldı. Onu anarken belki eksik bırakılabilir endişesinde olduğum başka bir yönüne değinmek isterim: Vangelis iyi bir akademisyen olduğu kadar, politik aktivistti de… Yunanistan’ın ve Türkiye’nin –her iki ülkesinin de!- demokrasi sorunlarıyla ilgisini hep canlı tuttu. Elinden gelen bütün müdahale araçlarıyla bu sorunların çözümü için çaba harcadı. Bu araçlardan biri elbette yazıydı. Gazete yazılarına bakıldığında, iyi bir tarihçinin politik meselelere dair ne kadar ufuk açıcı olabileceği görülecektir.

25.Vangelis Kechriotis

Ama Vangelis’in siyasete müdahaleleri sadece yazıyla sınırlı olmadı. O, örgütlüydü de! Önce Eşitlik ve Demokrasi Partisi’nde sonra EDP’nin Yeşiller’le birleşmesiyle kurulan Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nde örgütlüydü. Her iki partide de her zamanki titizliği ve özverisiyle çalıştı. Partinin ilçe örgütlerinden gelecek her türlü yardım talebini karşıladı, toplantılar, konuşmalar yaptı. İyi bir bilim insanı olmanın, mutlaka fildişi kuleye çekilmek demek olmadığının kanıtıydı Vangelis.

Parti içinde sosyal bilimlerin çeşitli alanlarına dair uzun süreli atölye çalışması yaptık birlikte. Atölyelerin İstanbul’daki tarih ayağını tek başına örgütledi. Titizliği bilinir ya! Sanki bir üniversite çatısı altında yapılıyor gibi özen gösterdi o atölyeye. Her hafta davet edilecek tarihçinin değerli bir tarihçi olması yetmiyordu. Vangelis’in planladığı tematik bütünlüğe uygun bir konuda sunuş yapması gerekiyordu. Bu kadarına gerek olmadığını anlatamadım! Onunla birlikte herhangi bir iş yapan herkesin yaşadığı duyguyu tecrübe etmiştim: Ben kaytarmaya çalışıyordum ve Vangelis bana “bir işi yapacaksak mükemmelen yapmamız gerektiğini” söylüyordu.

Aynı duyguya yıllar sonra Tarih Vakfı’nda da onunla birlikte yönetim kurulu üyeliği yaptığım dönemlerde de kapılacaktım. Bu yetersizlik duygusuna sahip olan tek kişinin ben olmadığımı, diğer Vakıf yönetim kurulu üyesi arkadaşlarımın teyid edeceğinden eminim!

Vangelis’le ilgili bir sohbetin Tarih Vakfı’na değinmeden bitmesi imkansızdır. Ben de öyle yapacağım. Vangelis’in hayatının son yıllarındaki en önemli iki kurum Boğaziçi Üniversitesi ve Tarih Vakfı’ydı. Hatta Vakıf’da üstlendiği rolün ne kadar merkezi bir rol olduğu düşünüldüğünde kafasını en fazla meşgul edenin Vakıf olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Uzun yıllar ara verdiğim Yönetim Kurlu üyeliğine O’nun ve Bülent Bilmez’in ısrarlarıyla tekrar dönmüştüm. Ankara’da olmam nedeniyle istediğim düzeyde bir katkı veremedim Vakfa. Fakat Vangelis’in çalışma disiplinine, özverisine, titizliğine, sahip olduğu sorumluluk hissine ve çevresindeki herkes için nasıl bir motivasyon kaynağı olduğuna bu dönemde tanıklık ettim. Ama hepsinden daha önemli gördüğüm başka bir yönüne de tanıklık ettim: Vangelis için hepsinden önemlisi yoldaşlıktı! Gerek yönetim kurulunda gerekse vakfın emekçilerinde esas olarak yaratmaya çalıştığı ve sonuçta yaratmayı başardığı şey bu yoldaşlıktı! Bütün yazışmalarda, olağan toplantılarımızda, kriz anlarında ısrarla yoldaşlığımızı hatırlattı bizlere…

Vangelis’in ardından gazeteye verdiğimiz ilanda O’nun için “kalbimiz” demiştik. Boşuna söylenmedi o söz: Vangelis kalbimizdi bizim!

21

 

 

Ferdan Ergut

 

Üç Beş Ağaç Kervanı, Barış Günü’nde Diyarbakır’daydı yarın ise Cerattepe’de

Üç Beş Ağaç Kervanı, 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde Diyarbakır’da idi. Kervana Derme Tiyatro‘dan katılan Derya Sağlam‘a Barış Günü’nü, Diyarbakır’ı, kervanın durumunu sorduk.

2
Diyarbakır’ı Derme Tiyatro’dan Derya Sağlam (ortada) ile konuştuk

1 Eylül Dünya Barış günü olması hasebi ile Diyarbakır Sümerpark’ta Ece Ayhan’ın “Meçhul Öğrenci Anıtı” şiirinden Praksis Müzik Kolektifi‘nin bestelediği parça eşliğinde teatral bir etkinlik gerçekleştirdiklerini kaydeden Sağlam, “Diyarbakır’da gündem sizin de bildiğiniz gibi son günlerde pek iç açıcı değil. Dünya Barış Günü’nde biz de, “Sarayların Savaşına karşı Halkların Barışı” vurgusuna katkı yapmak amacı “Meçhul Öğrenci Anıtı” şiirinden bestelenen müziğe uygun bir pandomim gösterisi hazırladık” diye konuştu.

Sarayların Savaşına karşı Halkların Barışı

Diyarbakır’da 17:30’da gerçekleşecek Barış Mitingi öncesinde etkinliklerinin gerçekleştiğini, bölgede son günlerde yaşanan durum nedeniyle diğer illerde akşam saatlerinde halka sundukları “eylemce”lerini bu şekilde planladıklarını sözlerine ekleyen Derya Sağlam, “Diyarbakır’da duyurumuzu da çok iyi yapamadık. Yine de 50 kadar kişi bize eşlik etti. Burda bizi Mezopotamya Ekoloji Hareketi’nden arkadaşlar karşıladı. Herkesin burda da acısı var. Ne yazık ki “eylemce” adını verdiğimiz şenlikli eylem haline de şu günlerde pek imkan yok. Üç Beş Ağaç Kervanı olarak yola ilk çıktığımız günden beri doğadan, ekolojiden, sermayenin doğa kıyımından söz ediyoruz ancak gündemden de kopmuyoruz. Diyarbakır’da “Biji Aşiti” (Yaşasın Barış) sözünü söyledik,  Sarayların Savaşına karşı Halkların Barışı isteğimizi yineledik” dedi.

Kervanı, Diyarbakır'da Mezopotamya Ekoloji Hareketi karşıladı. Hereket'den Yıldız Tahtacı, Amedlilere kervanı aktarıyor
Kervanı, Diyarbakır’da Mezopotamya Ekoloji Hareketi karşıladı. Hereket’den Yıldız Tahtacı, Amedlilere kervanı aktarıyor

Üç Beş Ağaç Kervanı’nın geçen yıla oranla bilinirlik durumunun arttığını, bunun dışında artık doğa koruma mücadelesi veren insanların birbiriyle daha fazla dirsek temasında bulunduğunu da gözlemlediğini kaydeden Derme Tiyatro’dan Derya Sağlam, “Artık insanlar birbirinin mücadelesini takip ediyor. Burdur’da mermer madenleri var. Salda Gölü talana açılmış. Bizim Üç Beş Ağaç Kervanı olarak asıl görevimiz ulaklık vazifesi görmek. Mücadeleler arası iletişim köprüsü kurmak” şeklinde konuştu.

Sırada Cerattepe nöbeti var

20

Diyarbakır’ın ardından Artvin Cerattepe’ye geçeceklerini aktaran Sağlam, “Her bölgede insanlar tabiatına, doğasına sahip çıkıyor. Yeşil Yol’a karşı çıkan Rabia Ana, Hevsel Bahçelerinin Unesco mirasına dahil olması hep bizi unutlandıran gelişmeler. Yarın (bugün, 2 Eylül Çarşamba) Cerattepe’ye geçiyoruz. Ordaki nöbete katılıp 3 Eylül Perşembe günü de gene aynı yerde, Cerattepe’de eylemcemizi gerçekleştireceğiz” dedi.

Derya Sağlam sözlerini, “Yeşil Gazeteye bizim sesimizi duyurduğu için çok teşekkür ediyorum. Mümkün olduğunca birbirimizin sesine sesimizi ekleyelim. Bunun dışında bir şansımız da yok” şeklinde tamamladı.

 

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

Paris İklim Görüşmeleri öncesi Tutu, Klein ve Chomsky’den kitlesel eylem çağrısı

Emma Howard tarafından The Guardian‘da yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Zeynep Ersoy‘un çevirisiyle sunuyoruz.

***

Sanatçı, gazeteci, bilim insanı ve akademisyenlerin de arasında bulunduğu 100 kişi, köleliğin kaldırılması ve ırkçılık hareketlerinin önlenmesi için büyük ölçekte seferberlik çağrısında bulunuyor.

İngiltere, Oxfordshire Didcot kömürlü termik santrali yakınında bir pano üzerinde iklim değişikliği aktivistlerinin grafitisi. Fotoğraf: Tim Myers

Aralık ayında Paris’te iklim değişikliği konferansı öncesi Perşembe günü kitle eylem çağrısı yapacak olan yüksek profilli grup içerisinde Desmond Tutu, Vivienne Westwood, Naomi Klein ve Noam Chomsky de bulunuyor.

“Büyük bir tarihsel kayma”yı tetiklemek için köleliğin kaldırılması ve ırkçılık karşıtı hareketleri desteklemek için kitlesel seferberlik çağrısında bulunacaklar.

“İklim Suçlarını Durdurun” kitabında yaptıkları açıklamada şöyle diyorlar: “Bir dönemeçteyiz. Bizim için yaşanabilir olmayan bir dünyada hayatta kalmaya mecbur olmak istemiyoruz. Kölelik ve ırkçılık, devletler bunları ortadan kaldırmaya karar vermediği için sona ermedi. Kitle hareketleri siyasi liderlere başka çare bırakmadı.”

Çevre hareketi 350.org’un kurucusu olan ve küreselleşme karşıtı Attac Fransa örgütü ile proje başlatan Bill McKibben, bu hareketi Paris yolunda iyi bir ilk adım olarak nitelendirdi.

McKibben, ayrıca Paris’te söz sahibi olanların sadece hükümet yetkilileri ve onların sanayideki yardımcıları olmadığını, sivil toplumun da gerekirse gürültülü bir biçimde söz sahibi olacağını belirtti.

190’dan fazla ülkeden gelen liderlerin iklim değişikliği üzerine yeni bir potansiyel anlaşmayı görüşmek üzere toplanacakları Paris’teki BM’nin iklim konferansına (COP21) 100 günden az zaman kaldı. AB iklim komisyonu üyesi Miguel Arias Cañete, herhangi bir anlaşmanın anlamlı olabilmesi için konferans öncesi görüşmelerin hızlandırılması konusunda geçen hafta uyarıda bulundu.

Açıklamaya imza atan 100 kişinin arasında sanatçılar, gazeteciler, bilim insanları ve akademisyenlerin yanı sıra Vandana Shiva, Nnimmo Bassey ve Yeb Sano gibi aktivistler de var. Filipinli bir diplomat olan Yeb Sabo, Haiyan tayfunu ülkesini harap ettikten sonra Polonya’da 2013 BM iklim değişikliği zirvesinde yüzlerce kişinin oruç tutmasına neden olmuştu.

Açıklamada, ortaklıkları ve uluslarası ticareti hedef alarak, fosil yakıtlara yönelik hükümet ödeneklerinin sona ermesi ve çıkarımının durdurulması yönünde çağrıda bulunuyorlar.

Kitapta 100 imza sahibi “Ticaret ve yatırımların serbestleştirilmesi yıllarca devletlerin iklim krizi ile yüzleşme kapasitelerini zayıflattı. Her aşamada, içinde fosil yakıt şirketleri, tarımsal işletme şirketleri, finans kuruluşları, dogmatik ekonomistler, şüpheciler, inkarcılar ve bu çıkarların esareti altındaki hükümetlerin bulunduğu çeşitli güçler ya çözüme engel oluyor ya da yanlış çözümler geliştiriyor. 90 şirket, dünya çapında keydedilmiş olan sera gazı emisyonlarının üçte ikisinden sorumlu. İklim değişikliğine hakiki cevaplar, bu şirketlerin güçlerini ve servetlerini, serbest piyasa ideolojisini ve onları destekleyen ve sağlama alan devlet ödeneklerini tehdit ediyor.” diyor.

Kitap, çoğu ilk kez yayınlanan makalelerden oluşuyor. Kitabın önsözünde ırkçılığa karşı duruşuyla ün kazanan Cape Town eski başpiskoposu Desmond Tutu, şöyle yazıyor: “Karbon ayak izimizi azaltmak sadece bilimsel bir zorunluluk değildir, aynı zamanda çağımızın en önemli meydan okumasıdır. Çünkü tarih göstermiştir ki, insanlar haklı bir neden peşinde beraber yürüyebilirlerse, hiçbir şey onların karşısında duramaz.”

İklim değişikliğinin Afrika’yı nasıl etkilediğiyle ilgili bir makalede, Nijerja’lı çevre aktivisti Nnimmo Bassey şöyle diyor: “ Sıcaklık artışı tüm dünyada evrensel sorunlar oluşturuyor, ancak Afrika’da bu sorunlar daha büyük. Çünkü Afrika’da, sıcaklıklar küresel ortalamaya göre yüzde 50 daha yüksek. Yanan Afrika büyük tehlikede.”

Kitabın başka bir kısmında ise iklim bilimci Valérie Masson-Delmotte ve Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) üyesi Jean Jouzel bilimin mevcut durumu üzerine yazarken, BM eski Polonya büyükelçisi Pablo Solon bir makalede BM iklim müzakerelerinin başarısızlıklarından bahsediyor.

Haberin İngilizce Orijinali

Haber: Emma Howard

Yeşil Gazete için çeviren: Zeynep Ersoy

(Yeşil Gazete, The Guardian)

BM’den doğrulama geldi: IŞİD, Palmira tapınağını yok etti

Birleşmiş Milletler (BM), IŞİD’in Palmira antik kentinde bulunan tapınağı havaya uçurduğunu doğruladı. BM uydu fotoğraflarının haberi doğruladığını belirtti.

18

BM Operasyonel Uydu Uygulama Programı (UNOSAT) tarafından uzaydan çekilen görüntüler sosyal paylaşım sitebi twitterde yayınlandı. BM yetkilisi Einar Bjorgo, incelenen görüntülerin Palmira’daki Bel Tapınağı’nın yıkıldığını gösterdiğini belirtti. BM yetkilisi görüntülerde tapınağın ana binasının yıkıldığının tespit edildiğini ifade etti.

19

Londra merkezli Suriye İnsan Hakları Gözlemevi, IŞİD’in Palmira antik kentindeki Bel Tapınağı’nı yıktığını duyurmuştu. Örgüt geçen hafta 2 bin yıllık Baal Şamin tapınağını patlayıcılarla havaya uçurmuştu. Palmira, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü’nün (UNESCO) dünya mirası listesinde yer alıyor. IŞİD, Palmira’yı Mayıs sonunda işgal etmişti.

(Deutsche Welle Türkçe)

Rüzgar gibi geçmeye 3 yıl kaldı: Hollanda demiryollarında rüzgar enerjisi devrimi

Mary Beth Griggs tarafından Popular Science‘da yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Aslıhan Ulu‘nun çevirisiyle sunuyoruz.

***

Farz edelim bir sonraki tren yolculuğunuzda tren hem şehirde rüzgâr kadar hızlı gidiyor hem de rüzgâr enerjisiyle çalışıyor. Eğer 2018’de Hollanda’da trenle seyahat edecek olursanız bu sizin gerçekliğiniz olabilir.

17

2014’de imzalanan bir anlaşma kapsamında, bu yıldan itibaren Hollanda’da elektrikle çalışan trenlerin yarıya yakını rüzgâr enerjisi ile çalışmaya başlayacak. Dahası bu anlaşmayı imzalayan demiryolu şirketleri ve güç tedarikçi firmalar bu sayıyı daha da artırmayı hedefliyor. Railway Teknoloji’nin raporuna göre bu anlaşma kapsamında 2018 yılında tüm trenlerin rüzgâr enerjisi ile çalıştığını görebiliriz. Bu enerjinin kaynağı ise ülkedeki rüzgâr santralleri ve Belçika ile İskandinav ülkeleri olabilir.

Bahsedilen demiryolu günde 1,2 milyon yolcu taşıyor. Bu demek oluyor ki bu yıl rüzgâr enerjisine geçiş yapmadan önce 550 kiloton karbondioksit salımı yapılmış. Bu rakamı sıfıra indirmek ümit ediliyor. Ayrıca, bu azaltım çok doğru bir zamanda gerçekleştiriliyor. Yakın zamanda Hollanda vatandaşları, hükümeti karbondioksit salımlarını 2020’ye kadar 1990 yılındaki emisyon oranının %25 daha aşağısına çekmesi için dava ettiler. Trenlerden salınan karbondioksitin 2018’e kadar azaltılması bu yolda atılan önemli bir adım olarak nitelendirilebilir.

Haberin İngilizce Orijinali

Haber: Mary Beth Griggs

Yeşil Gazete için çeviren: Aslıhan Ulu

(Yeşil Gazete, Popular Science)