Ana Sayfa Blog Sayfa 3553

[FotoÖykü] Sen de yalnız mısın Lenin? – Ümit Aykut Aktaş

“Alaca karanlık yerini güneşin kızıllığına bırakmakta direniyordu,” gibi bir cümleyle açılış yapmak pek de gerçekçi olmayacak. Çünkü güneş, yüzünü göstermemekte bir saray cariyesi kadar başarılı bu topraklarda. Sürekli koyu gri bir gökyüzü tepenizde.

Yurt dışı iş seyahatlerine nedense hep Kiril Alfabesi kullanılan ülkelere gittim. Ve nedense hep yalnız başıma. Bu sefer çocukluk arkadaşım Metin’i de davet ettim bana yarenlik etsin diye. İş anlaşmasını imzalamam topu topu yarım günümü alacaktı, ondan sonraki üç günde hem Selin’i unutmaya çalışacak hem de Metin’le eski anılarımızdan dem vurup kentin altını üstüne getirecektik.

Metalist Kharkiv. Bu kentin adını dahi duymadan önce futbol takımının adını duymuştum. Karkiv… Karkov… Harkov… Havalimanından kente adım atıncaya değin telaffuzu değişip durmuştu. Bizi otele getiren taksiden indikten sonra Metin, kendi hattını yurtdışı konuşmaya açtırmadığı için benim telefonumla, karısıyla konuşurken, ben de simple past tense’ten öteye gidemeyen, devlet okullarında öğrenilmeye çalışılmış İngilizcemle, resepsiyonda görevli Charlize Theron’la, Jessica Biel arası kızdan gözlerimi ayıramayarak oda anahtarlarımızı istedim. Asansöre doğru yürürken Metin, sadece burada kullanacağı yeni hattın sim kartını telefonuna yerleştiriyordu. Bana dönüp “Bir kaç ay önce Skype’den çok şirin bir kızla tanıştım sen iş anlaşmanı imzalarken ben de onunla bir şeyler içmeye gideceğim, bizim hatun ararsa akşamüzeri buluşacağız, o otelde kaldı dersin. Pahalı olduğunu bildiği için oteli aramaz, merak etme,” deyip yeni numarasını kaydetmemi istedi. Belli etmemeye çalışsam da, bozulmuştum. Alengirli işler çeviriyor ve bana yeni haber veriyordu. Ben bordrolu yaşamın sıkıcı ama garantili patikasından ayrılıp ciddi riskler içerse de kendi işimi kurmuştum. Metin ise tüm çağrılarıma rağmen bu riske girememiş, bordrolu çalıştığı işinden ayrılamamıştı. Benim banka hesabımdaki bakiye ile onun hayatındaki kadınların sayısı aynı hızla artmıştı. Hayat böyleydi işte, her şey aynı anda olamıyordu. İlk başlarda sanki olacakmış gibi görünüyorsa da, olamıyordu.  Metin, iş hayatında alamadığı riskleri aşk hayatında sıkça alır olmuştu. Hem de karısını kuşkulandırmamayı başararak. Karısına yalan söylemeye doğal bir yatkınlığı vardı. Ben bile kaçamaklarını bildiğim halde çoğu zaman ona inanıveriyordum.

İş anlaşmasını kısa ve acısız bir şekilde imzaladıktan sonra yeşil ve sarı balgamlı tükürüklerin süslediği kaldırımlarda yürürken Metin’i aradım. Telefonu sürekli meşguldü. Tükürükler, Slav diyarındaki Türk izleri miydi? Yoo… Her şeyi de Türklerin üzerine yığamayız yaa… Kuru soğuğun hâkim olduğu bu kentte yaşayan insanlar üst solunum yolları enfeksiyonlarından mustaripti büyük olasılıkla. Güneş, burada Tanrı gibi, hiç görünmüyor ama bir gün görünebileceği umudunu bir sonraki güne taşıyordu.

Sen de Yalnız Mısın Lenin - ÜAA3

Saat dörtte hava kararıvermişti. Akşamüzeri, dışarıdan lezzetli yemekleri olduğunu hissettiren bir kafeye gittim. Çat pat İngilizcem pek işe yaramıyordu çünkü buradakiler simple present tense kadar bile ilerleyememiş görünüyorlardı. İngilizce menüden siparişlerimi verdim. Tüm personel kadındı. Sokaklarda gördüğüm kadınlar ve buradakiler bir manken kadar çekiciydiler. Önce yerel bir salata geldi. Burada salata ile açılış yapılıyordu. Ardından yerel yemekleri borç çorbası; baharatı tuzu yağı az olan, haşlama pancar, lahana, havuç ve patatesli lezzetli bir çorbaydı. Yolda yürürken görmüştüm, pek çok yerde kadınların işlettiği küçücük dükkânlarda bataklık gibi kapkara bir toprakta yetiştiği belli olan garip şekilli kumlu patatesler ve havuçlar satılıyordu. Çorbamı iştahla kaşıkladım. Hiç bir şifre olmadan her yerden internet erişimi mümkündü. Bir süre şirketten gönderilen e-postalarıma baktım.  Hazır doymuş ve rahatlamışken Metin’i bir kez daha aradım. Telefonunu kapatmıştı. Yaptığı domuzluğa sinirlenip kendimi yemeğe verdim. Menüden parmağımla red wine ve grilled pork’u işaret ettim. Çatlayıncaya kadar yedim. Kadehteki şarabımın en tatlı yudumlarını içtikten sonra hesabı istedim. Bahşişle birlikte yüz elli grivna ödedim. Burada vergilerden dolayı yiyecek, içki, sigara muazzam ucuzdu. Moskova’da olsam en az beş katı hesap öderdim.

Otele döndüğümde yorgunluktan ölüyordum. Metin’in karısı aradığında endişeyle iş toplantısında olduğumu, Metin’in çok yorgun olduğu için odasında uyuduğunu söyledim. Cümleyi kurarken vurguyu “iş toplantısı” kısmına yükledim. Telefonu halen kapalıydı. “Uçkur düşkünü”nden daha nazik bir sözcük aradım ama başarılı olamadım. Uyduruk otel şampuanlarını kullanmak yerine yanıma aldığım medikal şampuan ile uzun, gevşetici bir duş aldım ama gevşeyemedim.

Keyfimi kaçırdıkları için sırasıyla Metin’e, karısına, taharet musluğu olmayan tuvalete okkalı küfürler savurdum. Buradaki kafe ve otellerde sigara yasağı bizdeki kadar katı değildi. İstanbul’da, ziftlenmek için paketine 8,5 lira saydığınız sigaraya burada 2,5 lira karşılığı 10 grivna toka edip, helalleşebiliyordunuz. Ucuna bastırdı mı nane kapsülü çıtlayanlarından bir tane sigara yaktım. Televizyonu açtım. Kanal ayarları yapılmış sadece beş kanal vardı. 1+1 kanalında karşımda Hürrem Sultan ya da onlara göre Roxelana endam gösteriyordu. Koridordan farklı farklı kıkırdamalar, gürültüler geliyordu. Kapıyı açtığımda farklı odalara girip çıkan genç kızlarla karşılaştım. Sahte olmayan sarışınlar, sahte gülücükler saçıyorlardı. Zannedersiniz ki koridorda Victoria’s Secret defilesi düzenleniyor. Metin’in telefonunu bir kez daha çaldırdım halen kapalıydı. Acaba başına bir şey mi gelmişti? Tarantino’nun Hostel’ine benzer gerilim senaryoları gece boyunca zihnimde dolandı durdu. Gürültüler gece ikiye doğru azaldı sanırım o aralıkta sızmışım.

Sabaha karşı gelen mesajda küçük harflerle özensizce “seni arıcam” yazıyordu. Rahatlığına ifrit olmama rağmen en azından başının dertte olmadığına sevinmiştim. Sabah otelin kahvaltı salonunda pek çok Türk’ün konuşmasına kulak misafiri oldum. Para karşılığında vücut sıvılarının değiş tokuşu niyetiyle kente gelen, sevgili yurttaşlarımın konuşmalarından Ukrayna hakkında önceden roket atarlı ön yargı bombardımanına tabi tutulmuş oldukları anlaşılıyordu. “Beraber duj elli dölar,” imgelemiyle sınırlı bu sohbetleri daha fazla dinlemek istemedim. İlla sevgili bulmak istiyorlarsa gece kulüplerine, barlara da gidebilirlerdi. Kaç grivna verirlerse versinler bir tenin gerçek sıcaklığını satın alabilirler miydi sanki?

Kahvaltı için dışarıda güzel bir yer aradım. Gotik caddelerde gezindim. Flatron binasının benzerlerinin arasından geçtim. Caddelerde seksenli yıllara ait kaportası her an dağılacakmış hissi veren üç otomobile karşılık bir son model jeep gezinmekteydi. Buz gibi ıssız sokaklara saptım. Ayaküstü bir kafeden çikolatalı kruvasan ve filtre kahve aldım. Tam kahvenin yanına bir sigara yakmayı planlıyordum ki; Metin telefonumu çaldırıp kapattı. Sigaramı kulağımın arkasına koydum. Metin efendiyi aradım. “Oğlum, nerelerdesin yaa… Meraktan öldüm. Karın sürekli arıyor ne diyeceğimi bilemiyorum artık… Beni çok zor durumda bıraktın,” der demez sevişme sonrası bir sesle karşılık verdi. “Söz yarın geliyorum. Altını üstüne getireceğiz şehrin.” Yüzünü göremesem de, yatakta yanında yatan kıza doğru göz atarak, üç numaralı sahte Bruce Willis gülüşünü yüzüne yerleştirdiğine yemin edebilirim. Adam Antepli tabii ne de olsa Kharkiv’le kardeş şehirli, kendince ülkesini tanıtacak elbet!

Kıçımda yaşlıların giydiğine benzer yün bir içlik olmasına rağmen yine de donuyordum. Soğuktan ellerim, dudaklarım çatladı. Keşke sırt çantama askerdeyken kullandığım yağlı küçük Arko tüplerinden atıverseydim. Bunlar yetmezmiş gibi bir de kesik kesik öksürüyordum. Pastil almak yerine küçük bir cep kanyağı aldım. Yakıtı alınca yol daha katlanılır olmuştu. Yola devam ederken bir Metalist forması satın alıp attım sırt çantama.

  Sen de Yalnız Mısın Lenin - ÜAA 1 Sen de Yalnız Mısın Lenin - ÜAA2

Sonraki iki gün boyunca geceli gündüzlü katedrallerin tümüne girip çıktım. Ayinlere katıldım. Aynı kiliseye bir kaç kez girip çıktığımdan pederle de ahbap gibi olduk. Birbirimize gülümseyip duruyorduk. Hatta buralarda biraz daha kalsam baş piskopos seçilme şansım bile olabilirdi.  Doğrusunu söylemek gerekirse kendimi kımıldayan her şeyin fotoğraflarını çeken Japon turistlere benzetiyordum. Telefonumu da kapatmıştım. Metin’de, karısı da umurumda değildi artık. Bulmak isteyen beni bulurdu, nasıl olsa kaldığım otel belliydi. Hem karısının oteli arayıp, Metin’e ulaşamayınca önüne geleni haşlamayacağı ne malumdu.

Sen de Yalnız Mısın Lenin - ÜAA5 Sen de Yalnız Mısın Lenin - ÜAA4

Yaş ortalaması 60 olan kadınların çalıştığı Tarih müzesinin dört katını da hatmettim. Müzede neredeyse fotoğrafımı çekeceklerdi, sergilemek için olsa gerek… Çıkarken müzeye en son beş yıl önce bir Türk’ün ayak bastığını söylemeden edemediler.

Sen de Yalnız Mısın Lenin - ÜAA6 Sen de Yalnız Mısın Lenin - ÜAA7

Arka sokaklarına girmeden, metroya, tramvaya, otobüse binmeden o kenti tanıyamazsınız. Metroya, cırtlak renkli yerel minibüslere, müzelik tramvaylara bindim. Girilmedik sokak, gezilmedik anıt, heykel bırakmadım.

Sen de Yalnız Mısın Lenin - ÜAA8 Sen de Yalnız Mısın Lenin - ÜAA9

Bilinmeyen bir şehrin sokaklarında kaybolmak kadar güzeli var mı? Diye düşünüken; Kayboldum. Asosyal medyada habire nerede olduklarını etiketleyenlere öykünerek “I’am at kayboldum lan!” yazmak istedim bir yerlere. Cep telefonumun şarjı bitip navigasyonu kullanılamaz hale geldi ama sorun etmedim. Elmalı votka alıp içe içe gezdim. Bizdeki vergilere, sırasını hatırlamamakla birlikte yaşama, yürütmeye, ön yargıya küfrettim. Elimde 200 grivna bahşiş atacak sokak müzisyeni aradım ama bulamadım. Aç karnına içince kafayı bulmaya başlamıştım. Aslında kafam güzelken eski sevgilimi aramak geliyor içimden her seferinde. Ansızın. “Hadi gel Selin, o seyredemediğimiz Lost’un 5. Sezonunu izleyelim mi?” diyebilmek için belki de… Kafanız sürekli onunla meşgulken, zihin alkolün etkisiyle esir tuttuğu ayrıntıları serbest bırakıveriyor hemencecik. Kamufle edilmiş arzular kompartımanım kapılarını ardına kadar açmıştı, üstelik inilecek istasyona henüz ulaşmamıştım, votkam daha yeni yarılanmıştı. Mutluluk bir istasyon değil ve yanınızda olmasını istediklerinizin hep daha mühim işleri var. İlk ankesörde durdum ve kredi kartımı soktum deliğe. Çevirdim aklımdan hiç çıkmayan numaraları. Dakikalarca aramama rağmen telefonu sürekli meşguldü. Yeni sevgili bulmuş dedim içimden, iyi bilirim annesini iki dakikada paketleyiverir yoksa.

Aşk meşk olaylarını elimin tersiyle itip tek yolun devrim olduğunu düşündüğüm üniversite zamanlarıma dönmeye başladım votkam dibine yaklaşırken. Üniversitede dernek başkanıyken şimdilerde yurt dışında asortik yerlerde çektirdiğim fotoğrafları facebook’a yükleyerek mastürbasyon yapanlardan oluvermiştim. Kafamda kızıl renkli bir şimşek çaktı. Parasız dönemlerimin kahramanı Lenin’e gitmeliydim. Bir tek o anlardı beni. Özgürlük Meydanı yakınlarda olmalıydı. Son kalan beş Lenin heykelinden birine doğru emin adımlarla ilerlemeye başladım.

 Sen de Yalnız Mısın Lenin - ÜAA10

Asitli içecek reklam panoları arttıkça Özgürlük meydanına yaklaştığımı hissediyor, arada bir elimdeki şişeden kuvvetli yudumlar almaya devam ediyordum. Aniden üstüne bastığım meşrubat kapağı dengemi bozdu. Lağım ızgarasına doğru pis burun vurdum kapağa. Logosu Kiril harfleriyle yazılmış meşrubat kapağı şandelden girdi kaleye. Üç puan Metalist’e. Nefes nefese kalmıştım ama Frenklerin Freedom Square dedikleri meydana doğru yaklaşıyordum.

Sen de Yalnız Mısın Lenin - ÜAA11

İşte Lenin karşımdaydı. Bir yakını ölmüş gibi bakıyordu gerçi ama havadandır dedim, üstelemedim. “Sinirlerim çok bozuk, bildiğin gibi değil,” dedim ve boş votka şişemi mozoleye bıraktım. “Çirkin Sosyalizm yoktur az votka vardır,“ dediğimde şaçmalamaya başladığımı anlamıştım ama anlayışlı adamdı beni anlardı. “Bi de sana ne zamandır söylemek istiyorum,”dedim, cümlenin sonuna bir de sigara ekleyerek; “Sosyalizm, eşitlik vaadediyor özgürlüğün ucunu gösteriyor. Kapitalizm ise konfor ve özgürlük vadediyor ama kıçını gösteriyor ,” dedim. “Neyse bunların artık bi önemi kalmadı,” derken yanan sigara elimden düşmüştü.

“Ben çok yalnızım… Gerçekten çok yalnızım… Sen de yalnız mısın Lenin?”

NOT: Fotoğraflı kısa öykülerinizi (öykü yazarı ve fotoğrafı çeken farklı kişiler olabilir) ‘[email protected]’ adresine gönderebilirsiniz.  

41-Ümit-Aykut-Aktaş

 

Öykü ve Fotoğraflar: Ümit Aykut Aktaş

 

[Yeşil Mutfak Denemeleri] Brokoli ve Mantarlı Risotto- Sevin Turan Bettscheider

Bildiğiniz gibi yeşil mutfak denemeleri bir süredir imece usulü hazırlanıyor. Sevin’e pişirmek bana yayına hazırlamak düşüyor. Bu hafta soğuklar iyice kendini hissettirmeye başlamışken kışın habercisi brokoli ve mantarlı risotto düştü ocağımıza. Yanına bir kadeh şarap açmayı atlamazdım ben olsam, afiyetle! (Gizem Hasırcıoğlu)

riMalzemeler (3-4 kişilik)

250 gr risotto pirinci (arborio)

2 orta boy soğan

1-1,2 lt  sebze suyu

500 gr brokoli (1 adet)

6-7 adet mantar

2 adet kırmızı tatlı biber

150 ml beyaz şarap

4 yemek kaşığı zeytinyağı

150-200 gr civarında gorgonzola peyniri (veya parmesan veya eski kaşar peynir)

Tuz, karabiber, muskat

Hazırlanışı:

Soğanları doğrayıp, zeytinyağı ile biraz sote yapıyoruz. Burada soğanların renk değiştirmemesine dikkat etmek gerekiyor. Soğanlar yumuşayınca pirinci ekliyoruz ve sotelemeye devam ediyoruz. Risotto pirinci alışık olduğumuzdan farklı olarak yıkamadan kullanılması gereken bir tür pirinç. Marketlerde “arborio” pirinci etiketiyle bulabilirsiniz.

Daha sonra beyaz şarapı ekliyoruz ve kaynatıp alkolun uçmasını ve suyunu çekmesini bekliyoruz. Suyunu çektikçe sebze suyunu 1-2 kepçe daha koyup arada karıştırarak çektirme işlemine devam ediyoruz. Bu işlemi 4-5 kez tekrarlıyoruz. Pirinç yavaştan pişmeye ve pirinçler büyümeye başladığı zaman brokoliyi ekliyoruz. Dikkat etmemiz gereken suyu başlarda bol bol koymamak çünkü sebzeleride çiğ ekleyeceğimiz için, sebzeyi ekledikten sonra su eklemeye ve pişirme işlemine devam edeceğiz. Ben toplamda yaklaşık 1 lt sebze suyu kullandım. Sebzeleri biraz diri bırakmayı seviyorum, tadı daha lezzetli oluyor ama sebzeleri birazcık daha pişirmek isterseniz 1,2lt kullanabilirsiniz. Fazlası risottoyu lapa hale getirir. Risottonun lapa gibi olanı değilde biraz diri kalmış olanı makbul.

Brokoliyi de ekledikten sonra sebze suyunu azar azar verip çektirmeye devam ediyoruz. Daha sonra küçük parçalar halinde doğradığımız mantar ve tatlı kırmızı biberide ekleyip,karıştırarak sebze suyunu ekleme işlemine devam ediyoruz. Aralarda sebzelerin ve risottonun tadına bakarak ne kadar su ihtiyacı olduğuna karar verebilirsiniz. Sebzelerin diriliğine karar verip su ekleme işlemini bıraktığınız da tuz, muskat ve gorgonzola peynirini de ekleyip karıştırarak suyu iyice çekene kadar kısık ateşte ocakta tutuyoruz.

Not: Kullandığım sebze suyunda tuz vardı ama yeterli olmadığı için biraz daha ekledim. Sebze suyunu kendim yaptığım için çok tuzlu olmuyor ama bulyon kullanacaksanız veya peynir olarak parmesan peyniri kullanacaksanız ikisinin de daha tuzlu olduğunu unutmayın.

40-Sevin-Turan-Bettscheider

 

Sevin TURAN BETTSCHEIDER

Balkondaki Adam’ın karamsarlığı – Ünsal Dinçer

Hasan Cüneyt’i, “On Otuz” ve “Sözcükten Resimler” adlı romanlarından tanıyoruz. Her ikisi de iç içe geçmiş öykülerden oluşan kurgularıyla roman ve öykü türlerinin arasında bir yerde duruyordu. “Balkondaki Adam“, bu açıdan yerini bulmuş. Şiirin imgeselliğiyle romanın ritmini birleştiren, özlü ve derinlikli anlatımıyla öne çıkan ve bence diğer düzyazı türlerine göre daha fazla sanat işçiliği gerektiren öykünün hakkını vermiş. Hemen her öyküde bu türün gizeminin çözüldüğü izlenimi uyandırıyor. Fakat kimi yerlerde ayrıntı fazlalığının ve diyaloglardaki uzunluğun sarkmalar yarattığını fark ettim. Türkçe olmadığını düşündüğüm bazı kelimelerin, dil ve anlatımı kötüleştirdiğini, bunu kusur olarak saydığımı belirtmeliyim. Bununla birlikte, Nazım’ın dizelerinden öyküleştirilen Bir Aletle Bir Kitabın Hikayesi adlı özgün çalışmada ve diğer bazı öykülerde şiirsel akıcılık yakalanmış.

39

Kitaba adını veren Balkondaki Adam, kendi yarattığı kurgunun-kurmacanın içinden çıkamayan birini anlatmakla sıra dışılık taşıyor ama benim daha çok sevdiğim öyküler var kitapta.

Balkondaki Adam Kapak

Beklentiler, Seçil’in mutsuzluğunu, sevgiye olan açlığını iyi işlemiş. Ayrıksı, sıra dışı bir kişilik oluşturmuş. Çoğu öyküde mutsuz, orta sınıftan kadınlar var. Bunlar Senfoni’deki ve Mektup’taki gibi derinlikli ve çok başarılı kurgularla işlenmiş. Kırık Kalpler Tamirhanesi beklentileri karşılanmayan, hayattan istediklerini alamayan insanlardan birini anlattığı için diğer öykü karakterleriyle ortaklaşıyor. Bu bakımdan kitaba adını verebilirdi. Yargı, işlediği konu bakımından diğer öykülere göre farklılık gösteriyor. Daha güncel ve siyasal bir içeriğe sahip. Güzel bir parodi olmuş. Kara Toprak’ı özellikle sevdim. Yalnızlık ve yabancılaşma satırların her noktasına sinmiş. Kışkırtmak, karakteri yeterince işlemiş ama kurguda yetersizlik var gibi. Bitmemiş hissi veriyor. Midem’deki (adı Bulantı da olabilirdi) kişi biraz daha derinlikli anlatılabilirdi. Hepimizin hayatında böyle birileri var. Okuyucunun aklında daha net canlanabilirdi. Köprü, kısa ama kurgu ve diyaloglar olarak çok başarılı bulduğum, bir solukta okunan ustalıkla yazılmış bir öykü. Kucak, özellikle bebekle ilgili gereksiz bulduğum ayrıntıları taşıyor olmasıyla, yaratılan öykü havasını kısmen bozmuş. İçinden neredeyse iki öykü çıkarılabilecek hale gelmiş. Masumiyet’te “Yer altına dönmek istemiyordu.” sözüyle anlatılmak istenenin üzerinde daha fazla durulabilirdi. Öykü kişisinin tam olarak somutlaşmadığı söylenebilir. Bilinçli olarak bu yol tutulmuş da olabilir. Platon-ik ve Anlaşılmayan yoğunluğu olan anlatımlar ve iyi bir öykü dili var. Bazen şairler araya giriyor ve öyküye şiirsellik katıyor. Benim Efe Kadınlarım’da ayrıntı zenginliği ve iyi bir kurgu hemen göze çarpıyor.

Hasan Cüneyt Bozkurt
(Fotoğraf: Kubilay Enginsu)

Hasan Cüneyt, genel olarak seçtiği temalarda egemen olan yalnızlık, mutsuzluk, sevgiye doymamışlık gibi duygu hallerini başarıyla anlatmış olsa da, hiç olmazsa iki-üç öyküsünde yaşama sevinci, çocukluk halleri, aile mutluluğu, dostluk, arkadaşlık, dayanışma gibi iyimserliği, sevinçleri, keyifleri anlatan öyküler yazabilirdi. Peter Usnitov’un dediği gibi “Karamsarlık romantik bir tutkudur, iyimserlik bir görevdir.” Hasan Cüneyt, bunu başarabilecek bir düzeyde olduğunu kanıtlamış bir yazar. Bir başka kitabında mutlu, umutlu, neşeli insanları da görmeyi umut ediyorum.

Umut insanda…

38-Ünsal-Dinçer

 

 

Ünsal Dinçer

İklim tartışması ve aptallığımız – Vicken Cheterian

Ortadoğu’da iklim değişikliği ve bununla ilgili çevresel kaygıların önemsiz, yabancı ve Batılı olduğunu düşünüyoruz. En iyi ihtimalle, bizim toplumlarımızı ilgilendirmeyen bir lüks olduğunu. En kötü ihtimalle de iklim, kirlilik ve çevrenin korunmasına dair tartışmaları naif buluyoruz.

Yanılıyor olabilir miyiz? Politik bir yaklaşımla çevreye üzerine çalışanlar, çevresel bozulma ile Ortadoğu’daki politik düzenin çökmesi arasında dolaylı yoldan bir ilişki olduğunu öne sürüyor. Hızla büyüyen nüfus ve su ve enerji gibi kaynaklardaki azalma, toplumsal bir istikrarsızlığa sebep oldu. Halkına danışmaktansa baskı kullanan katı rejimlerin gereken sosyal, politik ve ekonomik reformları hayata geçirememesi durumu da daha da kötüleştirdi.

Suriye ve Yemen, çevremiz ve politik-ekonomik denge arasındaki ilişkiye verilebilecek klasik örnekler. İki ülkede de nüfus patlaması yaşandı. Hafız Esad’ın askerî darbe yaptığı 1970’te ülkede 6.3 milyon kişi yaşıyordu. Arap Baharı’nın yaşandığın 2011’de ise nüfus 23 milyondu. 2011’de ülke, nüfus bakımından 1970’tekiyle aynı değildi, ama katı ve tepeden inme otoriter rejimini korumuştu. 2006’dan sonraki 4 yılda, Suriye son 40 yıldır yaşanan en şiddetli kuraklığı gördü. Bunun sonucunda buğday üretimi yarıya düştü ve binlerce hayvan tüccarı hayvanlarını kaybetti. 2008’e gelindiğinde BM temsilcileri krizden etkilenen kırsaldaki 200.000 aileyi, yani 1 milyon insanı beslemek için acil yardım çağrıları yapıyordu.

Krizin birkaç sebebi vardı. Birincisi, kuraklık yıllarında yağış önceki yıllara göre üçte iki oranında azalmıştı. İkincisi, Türkiye’den Suriye ve Irak’a akan Fırat ve Dicle nehirlerinin debisi, Türkiye’deki GAP çalışmaları nedeniyle azalmıştı. 22 baraj ve 19 hidroelektrik santralinden oluşan proje, Fırat’ın Suriye’ye akan suyu %40 oranında azalttı. Üçüncü sebepse politikti: tekrarlayan kuraklığa rağmen, Suriyeli yetkililer krize uyum sağlayacak, aşırı derecede su tüketen eski tarım modellerini değiştirecek ve mağdur ailelere alternatif geçim kaynakları sunacak esnekliği gösteremediler. Sonuç, 500 bin insanın tarım bölgelerini terk ederek, fakirliği Suriye isyanlarının beşiği olan şehir merkezlerine taşıması oldu.

Yemen’in gidişatı da buna benzerdi: 1970’de nüfus altı milyonken 2011’de 24 milyona ulaştı. 2025’te 32 milyona varabilir. Nüfusun %70’inin tarıma bağlı olduğu bir ülkede nüfus patlaması kişi başına düşen arazinin ve suyun azalması demek. Yemen Ortadoğu’da en çok su kıtlığı çeken ülkelerden biri; yılda kişi başına 140 metreküp su düşüyor ki 1700 metreküpten az su “su sıkıntısı” anlamına geliyor. Yine de sulama sularının yarısı, son yıllarda üretimi düzenli bir şekilde artan, yaprakları uyarıcı bir madde içeren ve bağımlılık yapan qat bitkisine harcanıyor.

Küresel sıcaklığın iki derece artması –ki bu, Paris zirvesinin iyimser hedefi– tüm Ortadoğu için felaket demek. Bu, daha az yağmur, daha çok buharlaşma ve yiyecek ithalatına ve uluslararası fiyatlardaki dalgalanmalara daha çok bağımlı olmak demek. Sıcaklıktaki bir ila üç derecelik artış bile Ortadoğu’da, dünyanın kurak bölgelerinden birinde, çok daha büyük sonuçlar doğurabilir: 100 milyon insanın daha su sıkıntısı çekmesine ve deniz seviyesinin yükselerek su baskınlarına yol açmasıyla altı ila 25 milyon insanı yerinden olmasına sebep olabilir.

Arap Baharı olarak bilinen, Ortadoğu’daki isyan, petrol üretiminin zirveye ulaşmasına denk geliyor. Bazı tahminler petrol üretiminin zirvesini 2010 olarak gösterirken, daha iyimser olanlar 2020 olacağını söylüyor; sonra da üretim keskin bir şekilde düşecek. Ortadoğu petrol üretiminin zirvesine ulaşmadan barbarca savaşlara giriştiyse, bölgenin tüm ekonomisi çökünce ne olacak?

Fakat bu tip sorular bizi ilgilendirmiyor. Ortadoğu kendini yok etme hummasına yakalandı; devlet vatandaşlarına, Araplar Araplara, cihatçı parti cihatçı örgüte, Türkiye devleti Kürt muhaliflere karşı. Alternatif ekonomi modelleri geliştirmek, sıcaklık dalgalarını atlatabilecek yeni ekin türleri aramak, ağaç dikerek çölleşmeye direnmek, liman kentlerimi deniz seviyesinin yükselmesine karşı korumak için mühendislik çözümleri geliştirmek yerine narsistik şiddetimizle meşgulüz. Ve başımıza bir bela geldiğinde, her zaman emperyalizmi ve sömürgeciliği suçlayabiliriz.

vicken cheterianVicken Cheteraian – AGOS

Bisikletli Sahaf’ın yeni projesi: Ekolojik Kütüphane

Ekolojik bir girişim olan Bisikletli Sahaf, yüzlerce insana ulaşarak pek çok konuda farkındalık yaratmaya çalışan bir kolektif. Yeni projeleri Ekolojik Kütüphane’yi onların kaleminden öğrenmek için burayı tıklayabilirsiniz.

Bisikletle yapılan sosyal sorumluluk projelerine bir yenisini daha ekleyen bisikletli sahaf kolektifi  kâr değil, sosyal etki amacı güderek büyütmeyi, kendi ayakları üzerinde durmayı. 2 kişilik ekibimize yeni bisikletliler ekleyip bu amaç etrafında birleşmeyi, hem de eğlenmeyi hedefliyor.

33

Okullarda kurulacak kütüphanelere Ekolojik Kütüphane isminin verileceğini, kitapların okullara bisikletle taşınacağını ve bu şekilde gürültü yapmadan, fosil yakıt harcamadan, doğaya zarar vermeden öğrencilere kitaplar ulaştırmak istediklerini belirtiyorlar.

Bisiklet Sahaf’ın Ekolojik Kütüphane projesine nasıl destek olabileceğinize dair açıklaması ise şu şekilde;

“Siz de Okullarda Ekolojik Kütüphane Kurmak İster misiniz?

Projeye  3 şekilde katılabilirsiniz.

1- Kitap bağışlayarak.

2- Kütüphane ihtiyacı olan okulları bize bildirerek.

3- Kitapları okullara taşırken kendi bisikletinizle bize yardım ederek.”

Ekolojik Kütüphane isteyen okul biliyor musunuz?

Kütüphanelerin kurulmasının ardından öğrencilere Bisikletli Sahaf’ın amacı ve Ekolojik Kütüphane’nin anlamı üzerine bir sunum yapılacak.

Bisikletli Sahaf ekibinin son mesajını da paylaşalım yeri gelmişken, “Şimdi elimizde epey kitap birikti. Bi çok insan kitap bağışladı. Projemize destek olacak bisikletlileri de bulduk. Şimdi kitap isteyen okul arıyoruz. Bizi yönlendirebileceğiniz veya bildiğiniz bir okul var mı?

Bisikletli Sahaf’a ulaşmak için web adresine TIKLAYINIZ.

Kitap bağışı için:  Facebook grubuna buradan katılabilirsiniz.

 

(Yeşil Gazete, Jiyana Ekolojik, Bisikletli Sahaf)

Sinop Ayancık’ta da halkın dediği oldu, “HES projesine mahkemeden iptal!”

Sinop’un Ayancık ilçesinde İlk Elektrik Enerji Üretim Sanayi A.Ş. tarafından yapılan Ayancık HES projesinin iptaline karar verildi.

Ekolojistler tarafından projenin durdurulması ve iptali için 2011 yılında Samsun 1. İdare Mahkemesine açılan dava sonuçlandı. 21.10.2015 tarihinde oy birliği ile alınan karar doğrultusunda Ayancık Hidroelektrik Santrali (HES) projesi iptal edildi.

Foto: Ayancık Gazetesi
Foto: Ayancık Gazetesi

Projenin iptal olduğunu kamuoyu ile duyuran ve açıklama yapan Ayancık Çevre Koruma Derneği’nden Mukaddem Sarısoy, “Ayancık HES projesi iptal edildi. Haklılığımız bir kez daha kanıtlanmış oldu. Bundan sonraki süreçte halkımız desteğine ihtiyacımız var. Birlikte olursak haksızlığa, hukuk tanımazlığa ve doğa katliamına dur diyebiliriz.” dedi.

Sarısoy “Dava süresince bizimle birlikte hareket eden, maddi manevi destek veren herkese ve özellikle, hiçbir ücret talep etmeden davanın kazanılmasında en büyük emek sahibi olan Avukatımız Alp Tekin Ocak‘a, Ayancık Çevre Koruma Derneği ve Ayancık Halkı adına sonsuz teşekkür ederiz. Davamız bitmedi asıl mücadelemiz bundan sonra başlıyor.” dedi.

Mahkemenin verdiği gerekçeli kararın özeti şu şekilde;

“Ayancık HES in Proje Tanıtım Dosyası (PTD) içerisinde havza planlaması, Enerji Nakil Hattı projesi, Ayancık çayı kolları üzerinde yapılmış akım ölçümleri bulunmadığı, HES’ler için akım ölçümleri yapılması ve bunun sonucunda mansaba bırakılacak olan can suyu hesaplanmasının çok önemli olduğu, mevcut hali ile PTD’nın mevzuattaki kriterlere uygun olarak hazırlanmadığı, yerinde yapılan gözlemler ve dosya içeriğinden de anlaşılacağı üzere HES ve diğer elemanları çevreye çok fazla miktarlarda olumsuz etkileri olduğu ve bu zararlı etkilerin ÇED Raporu olmadığı için de tam olarak ortaya konulamadığından dolayı zararların en aza indirilmesinin söz konusu olamadığı, regülâtörlerden bırakılacak olan can suyu miktarının dere yatağı içerisinde canlı hayatı ve akarsu kenarında su ihtiyacı olan tarım arazisi vb. için yeterli olup olmadığının tartışmalı olduğu, HES için Su İletim Hattı güzergâhında oluşan hafriyatın şevlerden aşağı bırakıldığı ve iletim, güzergâhında dere malzemesi serildiği, kuru derelerin uçlarının iletim hattına açık bırakıldığı, iletim hattı güzergâhında suyun depolanması için bir tesis yapıldığının gözlendiği, HES için Su İletim Hattı boyunca iletim kanalının (trapez en kesitte) İş Güvenliği ve İşletme aşamalarında kullanılacak herhangi bir güvenlik önlemi alınmadığı, Proje Tanıtım Dosyasında proje uygulamasının olası etkileri ve bu etkilerin azaltılması için gerekli önlemler yeter olmadığı, Proje Tanıtım Dosyasının kabul edilebilir bir düzeyde olmadığı” tespitlerine yer verilmiştir. Taraflara tebliğ edilen bilirkişi raporuna taraflarca itiraz edilmemiş, rapor Mahkememiz tarafından da hükme esas alınabilecek nitelikte bulunmuştur.

Bu durumda; özellikle can suyunun belirlenmesinde ve hayvanların su ihtiyaçları konusunda yeteri kadar bilgi içermeyen, çalışma alanında yaşadığı ifade edilen canlıların ekolojik su ihtiyaçlarının da göz önüne alınıp alınmadığının belli olmayan, her bir regülatörden mansaba (aşağı kısım) bırakılacak olan 1 (bir) m³/sn can suyunun nasıl belirlendiğine dair uzun yıllara ait akarsu akım ölçüm değerleri bulunmadığından ve canlıların ekolojik su ihtiyaçları hesap edilmediğin, bilinmeyen miktardaki can suyu ile ekolojik denge arasında bir bağlantı kurulamayan, proje kapsamında regülatörlerin yeri, iletim kanalı, sifonlar, tünel ve araç yolu için yapılan kazı çalışmalarında kesilen ağaçların ve tahrip edilen bitki örtüsünün miktarların ne kadar olduğu anlaşılamayan, Enerji Nakil Hattının güzergahı hakkında (jeolojik, bitki örtüsü, sulak alanlar, ağaç kesimi, yol açılması, yangın potansiyelleri vb) herhangi bir bilgi bulunmayan ve bu konuda yapılmış başka bir ÇED değerlendirme süreci de sunulamayan proje tanıtım dosyası esas alınarak düzenlenen “ÇED Gerekli Değildir” şeklindeki işlem de hukuka aykırılık bulunmaktadır.”

 

(Ayancık Gazetesi)

Mersinli ‘Doğal ve Yerel Yaşam Arayıcısı’ Remziye Günay Eryılmaz’ı kaybettik

Kendisini ‘Doğal ve Yerel Yaşam Arayıcısı‘ olarak tanımlayan, daha sonra sevenleri tarafından ‘Bereket Ana‘ olarak adlandırılan 71 yaşındaki Remziye Günay Eryılmaz hayatını kaybetti. Sağlık sorunları nedeniyle bir süredir hastanede yatan ve yaşadığı Mersin’de herkesin ‘Çevreci Teyze’ ismini verdiği üç çocuk annesi Eryılmaz, geçirdiği beyin kanaması sonucu geçtiğimiz haftasonu yaşamını yitirdi.

27-Remziye-Günay-Eryılmaz

Mersin’de bisikletli yaşam, Caretta Carettaların korunması, narenciyelerin yaşatılması ve değerlendirilmesi, kompost gübre üretimi, organik tarım, doğal enerji tüketimi, yerli malı tüketimi, Türkçe’nin korunması ve kullanılması, çocuk eğitimi, kadının gücü gibi pek çok güncel konuda 90 yıllardan beri yaptığı çalışmalarla hem Mersin’de hem de ülke çapında ekoloji camiası tarafından tanınan Remziye Günay Eryılmaz, bir aile şirketi olarak kurdukları sertifikasyon firması EKOTAR’ın da fikir anası idi.

Eryılmaz, aynı zamanda bir süre Tüketici Hakları Derneği Mersin Şubesi Başkanlığı’nı da yürüttü. Uzun yıllar boyunca Mersin Gazetesi, Ajans Ekspres Gazetesi ve Çukurova Ulus gazetelerinde de doğal yaşamı ve onun bileşenlerini insanlara aktarmak için pek çok yazı yazdı. Kendine has giyimi, konuşma ve ifade tarzı ile yaptığı başarılı etkinliklerle de her zaman ekoloji hareketinin en bilinen simalarından oldu.  Eryılmaz, her kesimden insan ile kurduğu güçlü bağlar ile hayatını sürdürdüğü Mersin’e doğallıktan yana bir kültür kazandırabilmek için çok çaba sarfetti.

Remziye Günay Eryılmaz, Yeşil Gazete’ye de Nisan 2013’de bir başka Türkiye’deki ekoloji mücadelesinin önder kişisi Noyan Özkan‘ın vefatının ardından, “Sevgili Noyan” başlıklı bir yazı yazmıştı.

Yeşil Gazete olarak yakınlarına ve onu tanıyan, bilen ve seven tüm ekoloji camiasına başsağlığı dilerken yapmak istediklerini okurlarımızın da katkıları ile hayata geçireceğimizi ümit ediyoruz.

Remziye Günay Eryılmaz’ın Mersin Gazetesi ve Çukurova Ulus gazetesinde yayınlanmış olan “Merhaba” başlıklı yazısını bir kez daha paylaşıyoruz.

Merhaba!… – Remziye Günay Eryılmaz

29Herkese; binlerce umutla, sevgi ile Merhaba!

Ayşe’ye, Fatma’ya, Ahmet’e Mehmet’e, Seda’ya, Ali’ye, Elif’e, Umut’lara, Arzu’lara; ….. Çeşitli alışkanlıklara sürüklenmiş, umutları yıkılmış, kırgın, küskün, coşkularını yitiren/ direnen gençlerime; geleceği belirsizleştirilmiş çocuklarıma;

Çökertilen tarımıma, şaşkınlaştırılmış çiftçime/ üreticime; omuzları çökmüş müşteri bekleyen esnafıma; emeği ve düşünleri sömürülenlere; emeklime, memuruma, dışlanan yaşlıma; tezgahta halı dokuyan, ezilen, zorlanan kızıma; ocakta ekmek pişiren, saçını süpürge eden, zorluklara direnen, baba/koca ekmeği ile hava atan kadınıma; sadece gücünü tanımlamak için yaşamı cehenneme çeviren ve veya kaprisli kadınlara dayanan erkeğimize; ülkesi ve dünya değerleri için çırpınan gönüllü ve görevli aydınlara, aydın kimliğine bürünen zararlılara da Merhaba! 

Her şeye Merhaba; 

Havaya, suya, toprağa, dağlara, ovalara, yaylara, denizlere kırlara, çöllere, ormanlarıma, tüm zenginliklerime, unutturulmaya sürüklenmiş değerlerime;

Kurda, kuşa, yılana, çıyana, dağlarda kardelenime, denizde balığa, bitkide uğur böceğine, toprakta solucana, ormanda; çiçeğe, böceğe, ota, ağaca, sırtlana, sansara, tilkiye, aslana, çiftlikte; ineğime, öküzüme, tavuğuma Merhaba!

Defterime, kalemime, çatalıma, bardağıma, kilimime, minderime, el emeği- göz nuruma, soframa/soframdakilere, komşuma, eşime, dostuma, akrabama, ağlamaya, gülmeye, yürümeye koşmaya, aydına aydınlanmaya, herkesle merhabalaşmaya Merhaba! 

(Anılarımda kalan); Tekstilime, şeker pancarıma, Sümerbank’ıma, Paşabahçe’me;

Anadolu’mun ezgilerinden yaktığım, çığırdığım türkülerime, türkülerinde merhaba diyenlere de, gülen sevgililere, ağlayan analara; Merhaba!

Felsefe, etik, ilke, kalite, doğallık, doğal bilim ve eğitime/eğitimciye;

Düzelirler mi diye; yalancıya, dolancıya, hırsıza, arsıza, hortumcuya, çevreci görünen zararlılara, aydın geçinen zavallılara, değerlerini ve bilimi yanlış noktalara sürükleyen bilim adamıma, yönlendirilmeye itilmiş medyama ve de; 

Dünyama, ülkeme, Mersin’imize, ailemize, kendimize de Merhaba! 

Doğallığa ve Doğal Yaşama Merhaba demek istiyorum; HAYKIRARAK!!!…

 

(Yeşil Gazete, Çukurova Ulus, Mersin Haberci)

İklim Eylem Takipçisi, Türkiye’nin iklim değişikliği ulusal katkı niyet beyanını değerlendirdi

Climate Action Tracker‘da (İklim Eylem Takipçisi) yayınlanan analizi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Filiz İnceoğlu‘nun çevirisiyle sunuyoruz.

***

cat

Değerlendirme

Türkiye, 30 Eylül 2015’de Niyet Edilen Ulusal Katkı (NEUK) raporunu gönderdi. Bu rapora göre, 2030’da standart işleyişin (Sİ) %21’e kadar altında bir sera gazı düşürme hedefi (arazi kullanımı, arazi kullanımı değişikliği ve ormancılık (AKAKDO)) bulunmaktadır. AKAKDO emisyonları hariç, bu hedef 1990 seviyelerindeki %389’luk bir artışa ya da 2012 seviyelerinde %110’lık bir artışa eşdeğerdir. Karşılaştırıldığında, Türkiye’nin standart işleyişine göre, emisyonların 1990 seviyelerinde %512’ye kadar ya da 2012 seviyelerinde %162’e kadar artması bekleniyor. Tüm ekonomiyi hedef alan azaltma planları dahilinde, Türkiye’nin NEUK verileri, standart işleyişe göre 2030’da 255 MtCO2e’ye kadar düşüş hedeflemektedir.

Biz bu hedefi “yetersiz” olarak nitelendiriyoruz. Türkiye’nin taahhütü, 2°C’lik bir yayılma yoluna ulaşmak için gereken “adil” yöntem değerlendirmeleriyle uyuşmuyor. Bunun anlamı, ısınmayı 2°C’nin altıyla sınırlama konusunda istikrarlı olmayacağıdır: şayet tüm ülkeler bu düzeyde bir girişimde bulunsaydı, küresel ısınma 21. yüzyılda muhtemelen 3-4°C artmış olurdu. Isınmayı 2°C’nin altında tutma konusunda geçerli bir katkıda bulunmak için Türkiye’nin 2020 sonrası hedefini ikiye, hatta üçe katlaması gerekir.

Analizimize göre, yürürlükteki geçerli politikalarla, Türkiye’nin önerilen NEUK hedefinin %28’ini başarabileceğini düşünüyoruz. Diğer bir deyişle, bu politikaların 2030’da AKAKDO hariç 71 MtCO2e düzeyine inmesi beklenmektedir. Şayet enerji sektörüyle ilgili planlanan NEUK politikaları gerçekleştirilirse, Türkiye NEUK hedefinin %73’ünü başaracaktır. 2030’da Türkiye’nin emisyon azaltma payı, hidroelektrik potansiyelinden bütünüyle faydalanma kapasitesine bağlıdır. Eğer gerçekleşirse, NEUK hedefinin %39’u yalnızca ilave hidroelektrik santrali kapasitesiyle gerçekleştirilecektir.

Diğer taraftan, Türkiye’nin rüzgar ve güneş enerjisi kapasitesini arttırma konusundaki kararlılığının 2023’den sonra düşeceği sonucuna vardık. Ulusal Yenilenebilir Enerji Aksiyon Planı’nın (UYEAP) rüzgar enerjisi hedefi 2023’de 20 GW’dan 2030’da 16 GW’a düşürülürken, güneş enerjisi hedefi 2030’da sadece 2 katına çıkarak 10 GW’a ulaştı. Bu hedefler, Almanya’dakinden %50 daha yüksek (3) fotovoltaik sistem performansına (IEA, 2014) ve 275 GW (4) (Avsupa Komisyonu, 2013) teknik rüzgar enerjisi potansiyeline sahip olan bir ülkeden beklenen potansiyeli yansıtmamaktadır.

Değerlendirmemize göre, Türkiye’nin sadece küresel ısınmayı sınırlandırmaya olan katkı konusunda kararlılığını arttırması yeterli olmamakta; aynı zamanda, 2023 yılı UYEAP konusunda yaptığı gibi, 2030’daki NEUK hedefini de gerçekleştirmek için detaylı önlemler içeren bir plan yapması gerekmektedir.

Ayrıca, basında duyurulduğu üzere (ClimateWire, 2015), NEUK’taki bir standart işleyiş senaryosu tahmini 2020’de 23 GW’a ve 2030’da 38 GW’a ulaşmak iken, Türkiye 80 GW’a ulaşmak için kömür termik santrallerini 2020’ye kadar dörde katlamayı planlıyor. Şayet bunu yaparsa, Türkiye standart işleyişe göre 2020’de tahminen ilave 340 MtCO2e ve 2030’da 250 MtCO2e salacak. (5) Bu ilave kömür santrali kapasitesi NEUK’da belirtilen tüm planlı azaltma önlemlerini saf dışı bırakmaktadır; ve bunun sonucunda da Türkiye NEUK hedefini gerçekleştiremeyecektir.

Yazının İngilizce Orijinali

Yeşil Gazete için Çeviri: Filiz İnceoğlu

(Yeşil Gazete, Climate Action Tracker)

7. Hangi İnsan Hakları Film Festivali bu haftasonu başlıyor

Documentarist’in düzenlediği Hangi İnsan Hakları? Film Festivali” bu sene 5-9 Aralık’ta 7. yılını kutluyor. Ana temasını mültecilere ayıran festival, bu sene İstanbul’un ardından yolculuğuna Diyarbakır (11-13 Aralık), Ankara (22-24 Aralık) ve Çanakkale’de (15-17 Ocak 2016) devam edecek.

25

 

Festivalin açılışı bu akşam (4 Aralık Cuma) The Mekan‘da yapılacak olan Açılış ve Dayanışma konserinde İstanbul’da yaşayan Kongolu müzisyen Enzo Ikah ve grubunun konseri var. Festival ekibi herkesi dayanışma konserine beklediklerini belirtti.

Yılın Teması, “Mültecilik”

7. Hangi İnsan Hakları? Film Festivali tanıtım filmi from gadjo on Vimeo.

Günümüzün en yakıcı sorunlarından biri olan ‘mültecilik’ olgusunu yılın teması olarak belirleyen festivalin programında Direniş Öyküleri, Kadın Hakları, İklim İçin, Yüzleşme, Hayvan Hakları gibi başlıklar altında 40’tan fazla belgesel sunuluyor. Ayrıca, farklı hak ihlallerine dair videoların toplandığı ve festival boyunca ekranlarda dönen Tanıklıklar başlıklı seçki de festivalin geleneksel bölümlerinden biri olacak.

20Festival haftası boyunca ayrıca hayvan özgürleşmesi, Paris İklim Konferansı ile ilgili bilgilendirme toplantıları da gerçekleştirilecek. 8 Aralık Salı günü Salt Galata’da, “New York’tan İstanbul’a Oradan Paris’e İklim İçin” söyleşisi var. Gazetemiz yazarı Özgecan Kara‘nın yanısıra Açık Radyo’dan Murat Can Tonbil‘in katılacağı söyleşi İklim İçin kampanyası iklim değişikliğiyle mücadele eden herkesi ve her kurumu bir araya getirecek bir yenilik arayışından doğdu. Özgecan ve Murat Can ikilisi aynı zamanda Açık Radyo’da “İklim için” programını da hazırlayıp sunuyor.

Programın öne çıkan filmleri arasında Suriye’den iki ödüllü belgesel var: “Ev” (Home), savaş altında bir evde toplanıp tiyatro çalışan gençleri anlatırken, “Suriyeli Kadınlar”da (Queens of Syria) Amman’da yaşayan bir grup sığınmacı Suriyeli kadın, Euripides’in “Troyalı Kadınlar” oyununu sahnelemeye çalışıyor.

Direniş Öyküleri bölümünde Mısır’dan İran’a, Şengal’den Kobane’ye dünyanın her köşesinden egemenlerin ve işgalcilerin baskısına direnen insanların öyküleri buluşuyor. Bu filmler arasında “Dalgalar” (Waves), Mısır devrimine Süveyş kentinden bakarken, “Hayır Diyenler” (Those Who Said No) İran’da insanlığa karşı işlenmiş suçları teşhir edenlerin mücadelesine odaklanıyor.

Aralık başında Paris’te gerçekleşen İklim Konferansı vesilesiyle festival de, #iklimiçin başlığı altında iki önemli belgeselle küresel ısınmanın sonuçlarını tatrışmaya açıyor: “Dünyanın Sonuna Yolculuk” (Expedition to the End of the World) Grönland’da hızla eriyen buz dağlarını keşfe çıkan bilim insanlarının ve onlara eşlik eden sanatçı, filozof, şair gibi mesleklerden yolcuların gözlemlerini yansıtıyor. “Bir Zamanlar Bir Ada Vardı” (There Once Was An Island: Te Henua e Nnoho) ise Papua Yeni Gine’de okyanusun yükselmesi ile su altında kalmaya başlayan bir adanın sakinlerini ve buna karşı verdikleri mücadeleyi anlatıyor.

Yüzleşme bölümünde yer alan filmlerden biri de Tanrı Pazar Günleri Çalışmıyor” (God is Not Working on Sunday)
Yüzleşme bölümünde yer alan filmlerden biri de Tanrı Pazar Günleri Çalışmıyor” (God is Not Working on Sunday)

Gsterim ve etkinliklerin SALT Beyoğlu, SALT Galata ve Aynalıgeçit Etkinlik Mekanı’nda ücretsiz olarak gerçekleşeceği festivalin bu seneki bölümlerinden biri olan Yüzleşme’de ise Ruanda’daki soykırımın sonuçlarına odaklanan “Tanrı Pazar Günleri Çalışmıyor” (God is Not Working on Sunday) yönetmenin katılımıyla sunulacak. Aynı bölümdeki “Koloni” ise Kıbrıs’taki kayıplar sorununa odaklanıyor.

Programında hayvan haklarına da yer ayıran festivalde, insanoğlunun hayvanlara yaşattığı eziyeti konu alan “Çarkımızın İçindeki Hayaletler” (The Ghosts In Our Machine) adlı filmin gösterimine ek olarak ‘Hayvan Hakları ve Veganlık’ başlıklı bir de panel düzenlenecek.

Ayrıntılı bilgi, program ve festival kataloğu için: hihff.org/

(Yeşil Gazete)

 

 

İstanbul’un “Sessiz Sinema Günleri”nde tema: Modern Kadının Doğuşu

İlki geçen sene gerçekleştirilen Uluslararası İstanbul Sessiz Sinema Günleri, bugün perdelerini sessiz film severler için açıyor. Bu yıl 3 – 6 Aralık tarihlerinde gerçeklecek gösterimler geçtiğimiz yıldan çok daha zengin bir programla sessiz sinema örneklerini seyirciyle buluşturuyor. Canlı müzik eşliğinde gerçekleştirilecek film gösterimlerinin yanı sıra, çeşitli panel ve sunumları da içeren seçkinin bu seneki teması ‘Modern Kadının Doğuşu’.

42

Kino İstanbul tarafından düzenlenen, ev sahipliğini İstanbul Modern, Pera Müzesi ve Fransız Kültür Merkezi’nin üstlendiği programa sessiz sinema üzerine çalışan kurumlar ve uzmanlar da katkıda bulunacak. Kurumsal ortakları arasında İtalyan sinemateği Cineteca di Bologna ve Hollanda’nın önemli sinema müzelerinden Eye Filmmuseum’un da bulunduğu festival, yeni keşfedilmiş ve restore edilmiş filmlerin seyirciyle buluşması açısından önemli bir yere sahip.

Erken dönem sinemanın kendine özgü görselliğini ve serbest anlatı yapısını deneyimlemek isteyenler için kaçırılmaz bir fırsat sunan programda ‘Modern Kadının Doğuşu’ teması altında, kadının kamusal ve özel alandaki varlığını konu edinen filmlere yer veriliyor. Bu bölümde ABD’nin ilk kadın yönetmeni Lois Weber’in filmi “Ayakkabılar” (Shoes, 1916) ile sürrealist filmleriyle dikkat çeken avangard kadın yönetmenlerden Germaine Dulac’ın “Denizkabuğu ve Papaz” (La Coquille et le Clergyman, 1928) ve “Gülen Kadın Beudet” (La Souriante Madame Beudet, 1923) adlı filmleri dikkat çekiyor.

41‘Star persona’sıyla öne çıkan kadın oyunculara yer verilen Diva Filmleri bölümünde ise, Lyda Borelli’nin oynadığı “Şeytani Rapsodi” (Rapsodia Satanica, 1917) ile Louis Brooks’un yer aldığı “Güzellik Yarışması” (Prix de Beauté, 1930) filmleri gösterilecek. Geçen sene Şarlo karakterinin yüzüncü yılı anısına düzenlenen Sinemanın Öncülerine Saygı gösterimleri yine programda kendine yer buluyor. Bu sene Buster Keaton’ın doğumunun yüz yirminci yılı dolayısıyla Bir Hafta (One Week, 1920) izleyiciyle buluşacak.

Goethe-Institut İstanbul’un desteğiyle gerçekleşen Zamanın Ruhu/Zeitgeist bölümünde ise Almanya’dan yeni restore edilmiş dört filme yer veriliyor. Pembe Hayat KuirFest ortaklığıyla gösterilecek “Diğerlerinden Farklı” (Anders als die Andern, 1919) dönemin koşullarında var olmaya çalışan eşcinsel bir ilişkiyi konu ediniyor. Festivalde sessiz döneme ait renkli filmlerin yer aldığı Renkli Sessizler bölümünde, dünyanın ilk film şirketi Gaumont’un kuruluşunun yüz yirminci yılı vesilesiyle “Vampirler” (Les Vampires, 1915-1916) gösterilecek. Festivalin Osmanlı Görüntüleri bölümündeyse impara- torluk coğrafyasına ait çeşitli ülkelerden toplanmış hareketli görüntüler yer alıyor.

Ayrıntılı bilgi için: istanbulmodern.org/uluslararasi-istanbul-sessiz-sinema-gunleri

 

(Altyazı)