Avrupa’nın tanınmış politika dergisi Politico tarihindeki ilk Politico28 listesini açıkladı. Avrupa politikasına yön veren önemli düşünürler, kanaat önderleri ve politikacının yer aldığı 28 kişiden oluşan listeye Finlandiya’dan 28 yaşındaki Yeşil Parti Milletvekili Ozan Yanar da seçildi.
Listeye girmeyi başaran Yanar ödül haberi sonrası ilk duygularını şöyle aktardı. “Bu ödülden dolayı çok mutluyum ve heyecanlıyım. Aldığım bu önemli ödül beni daha adil ve daha eşitlikçi bir Finlandiya, Avrupa ve Dünya için daha çok çalışmaya teşvik edecek. Avrupa’nın ekonomik kriz sonucunda ortaya çıkan popülist politikaların prim yaptığı önemli bir dönüm noktasında olduğunu düşünüyorum, kıtada sosyal adalet, eşitlik ve sürdürülebilirlik gibi insani değerleri korumak için daha fazla işbirliği yapmamız gerekmekte.”
Politico 28 listesi, otoriter yönleriyle çok tartışılan Macaristan başbakanı Victor Orbán’dan büyük firmalara karşı savaşan Danimarkalı Margethe Vestager’e pek tanınmış kişileri içinde bulunduruyor. Listede ayrıca Refugee’s Welcome hareketinin kurucuları, dünyaca ünlü pop yıldızı Stromae ve LGBT hakları savunucusu Panti Bliss de yer alıyor.
Politico Dergisi Avrupa yayın yönetmeni Matthew Kaminski yayınladıkları basın bildirisinde; Avrupa’da akıllara en çok kazınmış kişileri bulmak için Hollanda’dan Estonya’ya, Avrupa Birliği’deki tüm ülkeleri tarayarak üst düzey yazarlar ve bir çok kişiden aldıkları önerilerle liste ortaya çıkarttığını belirtiyor. Kaminski ayrıca “Listeye seçilen kişilerin kendi çalışma alanlarında – örneğin uluslararası olaylar, hukuk sistemi, din, krizler veya Avrupa kimliği konularında – farklılık yaratabilecek etki gücünde olan kişiler olduklarını” vurguluyor.
Ozan Yanar kimdir?
Finlandiya’ya 14 yasında taşınan Ozan Yanar, üniversite’de ekonomi lisansı yaptı ve Helsinki Üniversitesi’nin Öğrenci Birliğindeki görevi ile toplumsal ve politik çalışmalara başladı. Finlandiya Yeşil Parti Gençlik Grubu başkanlığını da yapan Yanar, Nisan 2015’te yapılan Finlandiya Meclis seçimlerinde aldığı kişisel oylarla 27 yaşında Finlandiya Meclisine girmeyi başardı ve Finlandiya tarihinin ilk Türk asıllı milletvekili oldu. Ayrıca Finlandiya yakın tarihinin iki yabancı kökenli milletvekillinden biri olarak da önemli bir politik aktör haline gelen Yanar, özellikle ekonomi politikaları, insan hakları, eşitlik, sürdürülebilirlik ve kültürel çeşitlilik üzerine yaptığı çalışmalar ve fikirleri ile ilgi çekiyor.
Ankara Sinema Derneği tarafından bu yıl 21’incisi düzenlenen Gezici Festival‘in Ankara ayağındaki gösterimlere ilgi büyük oldu. Festivalde yüzde 93 doluluk yaşandı. Festival, 4-7 Aralık tarihleri arasında Nilüfer Belediyesi’nin katkılarıyla Bursa‘da Sanat Mahal’e konuk olacak ve yolculuğunu 9 – 10 Aralık’ta Kastamonu‘da tamamlayacak.
21. Gezici Festival’in Ankara ayağı sona erdi. Çankaya Belediyesi’nin katkılarıyla Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde yapılan gösterimlere ilgi büyük oldu. Festivalde yüzde 93 doluluk yaşandı. Bir hafta boyunca dünya ve Türkiye sinemasının en yeni ve ödüllü filmlerini izleme fırsatı yakalayan başkentli sinemaseverler, yönetmen katılımıyla gerçekleşen galaların yanı sıra söyleşi, performans ve atölye çalışmalarında da yer alma imkânı buldu.
Festivalin Ankara ayağında yönetmenler de izleyici ile buluşma imkanı yakaladı. Sarmaşık’ filminin gösterimiyle başlayan festivalde, yönetmen Tolga Karaçelik de filmini Ankaralı seyirciyle birlikte izledi. Senem Tüzen’in filmi ‘Ana Yurdu’ da, Ankaralı sinemaseverlerle ilk kez buluştu. Tüzen ile filmin yapımcısı Adam Isenberg, Türkiyeli seyirciyle ilk kez Gezici Festival’de bir araya geldi ve soruları yanıtladı.
Emine Emel Balcı’nın filmi ‘Nefesim Kesilene Kadar’ başkentli izleyicisiyle buluştu. Festivalin bu yılki teması Güvencesiz Hayatlar kapsamında yapılan gösterimin ardından, yönetmen Balcı ve görüntü yönetmeni Murat Tuncel festival seyircisiyle bir araya geldi. Emin Alper’in ödüllü filmi ‘Abluka’ ise 30 Kasım’da başkentlilerle buluştu. Gösterimin ardından soruları yanıtlayan Alper, hikâyenin temel meselesinin iki kardeşin paranoyalarıyla ve bu paranoyaların birbirini beslemesiyle ilgili olduğunu söyledi.
Zeki Demirkubuz’un yazıp yönettiği ve başrolünde yer aldığı ‘Bulantı’ da Demirkubuz’un katılımıyla izleyicisiyle buluştu.
Türkiye’de güncel sanat ile sinema arasında bir köprü oluşturmayı hedefleyen festivalin bu yılki sanatçı konuğu Işıl Eğrikavuk oldu. Festival izleyicisi İhtilaf Sanatı adlı bölümde, sanatçının sahte-belgesel formuna yakın beş işini izleme fırsatı buldu. Özge Çelikaslan’ın moderatörlüğünde gerçekleşen söyleşide sanatseverlerle bir araya gelen Eğrikavuk, toplumsal sorunları absürd bir dille sorgulayan video çalışmalarının yanı sıra performanslarından parçalar ile fotoğrafların da yer aldığı bir gösterim yaptı ve işlerinin üretim sürecini anlatarak, izleyicilerin sorularını yanıtladı.
Festivalin sürprizlerinden Sinemada Caz bölümü, Ankaralılar tarafından büyük ilgi gördü, gösterimde izdiham yaşandı. ABD Büyükelçiliği’nin katkılarıyla ücretsiz olarak seyirciyle buluşan seçkinin sunumunu ünlü film eleştirmeni ve Chicago Reader’ın eski sinema yazarı Jonathan Rosenbaum ile Ekhsan Khoshbakht yaptı. Seçki, Ankaralılara sinema ve caz dolu bir hafta sonu yaşattı. Seçkinin aynı zamanda küratörlüğünü yapan Rosenbaum ve Khoshbakt, 14.15’te başlayıp akşam 20.30’a kadar devam eden gösterimde filmleri tanıtarak, seyircilere rehberlik etti.
Seyircilerin baştan sona ilgiyle izlediği Sinemada Caz gösteriminde, Gezici Festival ‘yol arkadaşı’ Tuncel Kurtiz’i de unutmadı. Gösterim sırasında ‘Tuncel Kurtiz’in ekrana yansıtılan fotoğrafı, seyircilere duygulu anlar yaşattı. Sinemada Caz bölümüne paralel olarak gerçekleştirilen “Çizgi Roman: Sinemada Caz” sergisi de Çağdaş Sanatlar Merkezi, Aliye Berger Sergi Salonu’nda sanatseverlerin beğenisine sunuldu.
Gezici Festival’in Ankara gösterimleri, Goethe Institut Ankara işbirliğiyle, bu yıl restore edilen, Alman yönetmen Ewald André Dupont imzalı 1925 yapımı sessiz film ‘Varyete’nin gösterimiyle sona erdi. İngiliz müzisyen Stephen Horne ve Alman müzisyen Frank Bockius’un performanslarıyla canlı müzik eşliğinde gerçekleşen gösterime de ilgi büyük oldu.
SIRADA BURSA VE KASTAMONU VAR
Festival, 4-7 Aralık tarihleri arasında Nilüfer Belediyesi’nin katkılarıyla Bursa’da Sanat Mahal’e konuk olacak ve yolculuğunu, 9 – 10 Aralık’ta Kastamonu’da tamamlayacak. Bursa biletlerine Sanat Mahal gişelerinden ulaşılabilecek. Kastamonu Üniversitesi’nde yapılacak gösterimler ise ücretsiz olacak.
Yabani otla mücadelede kullanılan glifosatın insanlarda kansere yol açabildiği yolundaki iddialar Avrupa’da tartışma yarattı. Bilim insanları bir açık mektup yayınladı. AB kararını yakında vermeye hazırlanıyor.
AB Komisyonu’nun sağlıktan sorumlu üyesi Vytenis Andriukaitis‘e hitaben bir açık mektup kaleme alan 96 bilim insanı ve araştırmacı, Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi’ni (EFSA) eleştirdi.
EFSA, bir süre önce yayınladığı bir raporda, “yabani otla mücadelede kullanılan glifosatın kanser yapmasının pek muhtemel olmadığını” açıklamıştı. 25 farklı ülkeden uzmanın imza koyduğu açık mektupta Almanya’nın Federal Risk Değerlendirme Enstitüsü (BfR) de eleştirildi. Açık mektupta, “BfR’nin analizi ve EFSA’nın buna dayalı hatalı değerlendirmesi dikkate alınmamalıdır” çağrısına yer verildi.
EFSA tarafından yapılan değerlendirmenin “kısmen bilimsel açıdan kabul edilemez ve yanıltıcı” olduğu vurgulandı. Ayrıca sonuçların mevcut verilerle karşılanmadığı ve açık ve saydam yollardan elde edilmediği belirtildi. Buna karşılık Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) bağlı Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı (IARC) raporunun açık arayla daha inandırıcı, bağımsız ve saydam olduğu vurgulandı. IARC raporunda glifosatın “insanlar için kanser yapma riski taşıdığı” görüşü dile getirilmişti.
Açık mektubu imzalayan 96 kişi arasında çok sayıda tanınmış bilim insanı bulunuyor. İmzacı bilim insanları Alman Araştırmalar Konseyi (DFG), Alman Kanser Araştırmaları Merkezi (DKFZ) ve ABD, Avustralya ve Japonya’da görev yapıyor. Bilim insanları, görev yaptıkları kurumları değil kendi görüşlerini temsil ettiklerini vurguluyor.
Paris’te devam eden İklim Zirvesi’nde 350.org ile Divest-Invest’in yaptığı açıklamaya göre, toplam 3.4 trilyon dolarlık varlığa sahip 500’den fazla kuruluş, fosil yakıt şirketlerine bundan sonra yatırım yapmayacağına ve var olan yatırımlarını durduracaklarına dair taahhüt verdiler.
350.org ile Divest-Invest’in fosil yakıt şirketlerinden yatırımları geri çekme kampanyası, uzun bir süredir devam ediyor, ulaşılan bu rakam rekor düzeyinde.
Zirve’nin ilk günü olan 30 Kasım 2015 Pazartesi günü, Bill Gates’in de aralarında bulunduğu birçok yatırımcı milyarlarca dolarlık bir koalisyon kurduklarını ve kaynaklarını temiz enerji konusundaki teknolojik gelişmelere ayıracaklarını açıklamışlardı.
“Paris için Yatırımını Geri Çek” kampanyası
Sadece bir yıl önce, Eylül 2014’te toplam mal varlığı 50 milyar dolar olan 181 kurum, fosil yakıt şirketlerinden yatırımları geri çekme sözü vermişti. Bu yıl, 21 Eylül’de New York’ta düzenlenen İklim Haftasına gelindiğindeyse bu sayının 400 kuruluşa çıktığı açıklanmış, fosil yakıtlardan yatırımını çeken kuruluşların toplam mal varlığının ise 2.6 trilyona ulaştığı belirtilmişti. 350.org ve Divest-Invest bu tarihte, “Paris için Yatırımını Geri Çek” kampanyası başlattıklarını da açıklamışlardı. 21 Eylül’den bu yana, sadece 10 hafta içinde, kampanyaya katılan kuruluş sayısı 500’ü aştı. Bu şirketlerin toplam malvarlığı ise 3.4 Dolar trilyon doları buluyor.
Fosil yakıt yatırımları hakkındaki gelişmeleri değerlendiren 350.org’dan Mahir Ilgaz ise, İklim değişikliği aynı zamanda bir ekonomik sorun dedikten sonra ekledi, “Kamu ve şirketler bugüne kadar fonlarını fosil yakıt şirketlerinde değerlendiriyorlardı. Fonların fosil yakıtlardan geri çekilmesi bir yandan bize, fosil yakıt şirketlerinin artık karlı yatırımlar olmadığını gösterirken, diğer bir yandan fosil yakıt şirketlerinin artık ekonomik kaynak bulmakta zorlanacağını ortaya seriyor.”
Bugün 3 Aralık Dünya Engelliler Günü. Türkiye’de 5 milyon ile 9 milyon arasında engelli olduğu tahmin ediliyor. Ancak bu nüfus oranında engelliye sokakta rastlamak mümkün değil.
Bianet’den Nilay Vardar’ın haberine göre 2011 Nüfus ve Konut Araştırması’na a göre; toplam nüfusun %6,6’sının en az bir engeli var. Bu araştırmaya süreğen hastalıklar dahil değil. 2002 Özürlüler Araştırması’na göre ise, engelli oranı 12,29. Ortopedik, görme, işitme, dil ve konuşma ile zihinsel engellilerin oranı %2.58 iken süreğen hastalığı olanların oranı ise % 9.70.
Bu iki araştırmadaki veriler baz alındığında Türkiye’de 5 milyon ile 9 milyon arasında engelli olduğu tahmin ediliyor.
Toplum ve karar vericilerin engellilere bakış açısı hak temelli değil, yardım temelli. Acıma ve merhamet üzerine kurgulanan bu bakış açısı, sorunları münferitleştirip, hak temelinde çözmek yerine yardıma indirgiyor. Medya da büyük oranda bu bakış açısından engelli haberleri yapıyor. Dolayısıyla aslında tüm sorunların temelinde ayrımcılık yatıyor.
2-) Erişilebilirlik
Türkiye’de erişilebilirlikle ilgili en önemli yasa Temmuz 2005’te Engelliler Kanunu adı altında yürürlüğe girdi.
Yasaya göre kamuya açık alanlar, binalar ve toplu taşıma araçlarının engelliler için (uzatma süresiyle birlikte) 10 yıl içinde erişilebilir hale gelmesi gerekiyordu. 7 Temmuz 2015’te süre doldu. Ancak aradan geçen 10 yılda bir arpa boyu yol alınmadı.
Yasanın uzatıldığı 2012 yılında uygulanabilirliği denetlemek için her ilde Erişilebilirlik İzleme ve Denetleme Kurulları oluşturuldu. Bugüne kadar hiç ceza kesmediler.
3-) Eğitim
YÖK 2014 Kasım verilerine göre, 6.025.539 üniversite öğrencisinin yalnızca 13 bin 887’si engelli. Yani on binde 23’ü.
Engelli öğrencilerin yüzde 61.2’si erkek, yüzde 38.7’si kadın. Kadınlar daha dezavantajlı. Sadece 381 yüksek lisans ve 45 doktora öğrencisi engelli. Türkiye’de yalnızca 200 engelli akademisyen bulunuyor.
Engelli öğrencilerin engelsiz akranlarıyla birlikte eğitim alabilmesine imkân sağlayan kaynaştırma eğitiminde gerek akademik ve fiziki erişim, gerekse personel kapasitesi bağlamında eksiklikler var, akran şiddeti bir diğer ciddi sorun.
4-) İstihdam
Türkiye’de kamuda engelli memurda yüzde 3, işçiler için kamuda yüzde 4, özel sektörde yüzde 3 engelli çalıştırma zorunluluğu var.
Devlet Planlama Teşkilatı’nın Kasım 2015 verisine göre, kamuda hala kotanın zorunlu kıldığı 22 bin 553 engelli açığı var. Kamu kurum ve kuruluşları ile özel sektörlerce çalıştırılması gereken 24.349 engelli işçi açığı bulunuyor.
Engelli işçi çalıştırmayanlar kişi başına aylık 1.700 TL ceza ödüyor.
5-) Sağlık
Engelli bireylerin rehabilitasyon hizmetleri, yardımcı cihaz, tıbbi sarf malzemesi vb. hayati öneme sahip ihtiyaçlarının büyük bölümü devlet tarafından karşılanmıyor ya da yeterli değil.
Sağlık tesislerinde erişim hala çok düşük. İşaret dili bilen personel ve özellikle doktor olmayışı ciddi sorunlar yaratıyor. Toplam 469 hastaneden bilgi edinmeye yanıt veren 385 hastanenin %62,86’sında işaret dili bilen personel yok.
Türkiye’de sadece 14 fizik tedavi ve re habilitasyon hastanesi, 9 ruh ve sinir hastalıkları hastanesi ve 96 Toplum Ruh Sağlığı Merkezi var.
COP21 Başkanı Laurent Fabius taslak iklim anlaşmasını 5 Aralık Cumartesi 12.00’ye kadar masasında istediğini söyledi, yani benim Paris’teki günlerimin sonlarına doğru müzakeler de hızlandı.
Gerçi müzakereleri takip etmek pek mümkün değil. Toplantı salonlarına sadece “party” ortaklar alınıyor, sivil toplumun – yani “observer” gözlemci kartı taşıyanların girişi yasak. Pazarlıkları açık alandaki ekranlardan takip edebiliyoruz ama çoğunlukla onların da kapatıldığı gizli toplantılar yapılıyor. Niye? Devletler, sivil toplum ve halk onları izlerken gezegenin geleceği üzerinde pazarlık yapmaktan rahatsız oluyorlarmış. Ama gözlerimiz üzerlerinde.
COP21 alanından “Fosil yakıtları yerin altında bırak” eylemi
Gururla günün fosili
İklim Zirvelerinin en eğlenceli yanlarından biri “Günün Fosili Ödülü” iklim değişikliği konusunda taş devrinden kalma politikalar üreten ülkelere ve organizasyonlara verilen bir ödül. Zirvenin 3. gününde günün fosili ödülünü Türkiye kazandı, ödülü almak üzere de sahneye Genç Yeşiller adına ben çıktım.
Ödül Türkiye’nin ulusal katkı payı hedefinin karbon salımını azaltmak değil arttırmak olması, bir de bu arttırımı gerçekleştirebilmek adına gelişmekte olan ülkelerin karbon salımını azaltması için verilecek finansal destekten pay istemesi üzerine verildi.
Bu ödülü gururlu ve yalnız ülkemin kömürden zehirlenen ve 80 yeni kömürlü termik santrali planıyla daha da zehirlenecek güzel insanlarına adıyorum. Çünkü biz taş devrinden kalma planları istemediğimizi sürekli söylerken devlet ise bizim gelişmeye engel olduğumuzu iddia ediyor. 80’lerden beri taş devrinden kalma planları istemezük demiştim daha önceki yazılarda.
Bu sene olmadı, seneye denersin
Avrupa Birliği delegasyonu Başkanı Elina Bardram’a Türkiye’nin sunduğu INDC hakkındaki yorumlarını sorduğumda aldığım cevap:
“Ülkelerin ulusal katkı payları konusunda yorum yapmamaya karar verdik çünkü bize göre bu konuşmanın daha etkili bir şekilde, ortakların kendilerini açıklamasına izin verecek şekilde yapılması gerekiyor. Ülkeler niye katkı paylarını hırslı, bilime uygun, hedefli bulduklarını kendileri açıklamaları. Bu konuşmaları Türkiye dahil tüm ortaklarımızla yapmaya devam ediyoruz. Katkı payları bakış açısından faydalı gördüğümüz şeylerden biri de bunları ülkelerin ulusal vizyonlarının ilk söylemi olması. Birçok ülke ilk defa en yüksek politik seviyede onaylanmış plan ve stratejiler ile geliyorlar. Başarısızlıkla ilişkilendirilmemek için ilk taslakların ve planların muhafazakar olması normal. AB deneyimden biliyoruz ki politikalar ürettikçe, düşük karbona geçtikçe bu önemler daha ucuz maliyetli oluyor ve de hedeflere tekrar dönülmesini sağlıyor bu yüzden dinamik bir döngü ve hedeflere geri dönülmesi çok önemli.”
Sadece Türkiye degil, çoğu ülke maalesef boyle. Anlaşılan Birleşmiş Milletler de Paris’ten boş dönüldüğü izlenimini uyandırmamak için sürekli olarak iyi niyet, olumlu mesaj, birliktelik gibi motivasyon kelimelerini öne çıkarıyorlar. Örneğin ülkelerin sunduğu ulusal katkı paylarının “sayısal” olarak değerlendirildiği sentez raporun açıklamasında öne çıkarılan söylem: “Sayılar değil niyet önemli”
Oysa ki önümüze pek çok sayı alarm şeklinde sunuluyor. Ümit Şahin bu sayilarin anlamini daha ayrıntılı olarak yazısında açıkladı. Hepimizin en iyi bildiği sayı ise 2C: Öngörülemeyen doğa olaylarının yaşanmaması için küresel ısınmanın aşılmaması gereken eşik (Aslında pek çok kırılgan ülke 1.5C diye bas bas bağırıyor)
Sentez rapor, sunulan katkı paylarının küresel ısınmaya etkisini derece cinsinden hesaplamıyor. Bunun nedenini çok fazla değişkenin hesaba katılması gerekliliği olarak açıklasalar da 2C’nin altında kalma olasılığını 2025 azaltım hedeflerine göre %66, 2030 azaltım hedeflerine göre %50 olarak öngörüyorlar. 1.5C senaryosunu hesaplamamışlar bile.
Gururla paylaşılan sayılar ise şunlar:
185 ülke ulusal katkı payı sundu
150 ülke lideri açılışta konuşma yaptı
UNFCCC Sekreteri Christiana Figures basın toplantısında “Tarihin hiçbir zamanında, bu kadar fazla devlet başkanı bir günde, bir şehirde, bir konu için bulunmadılar. Kimse iklim değişikliği siyasetin gündeminde değil demesin bana bundan sonra” dedi.
Aynı Figures: “Kim bana sunulan katkı paylarıyla 2C eşiğini aşıyoruz derse onun kafasını kesicem, başından beri aynı şeyi ben söylüyorum” da demişti.
Kısacası Türkiye dahil pek çok ülke şu an tembel bir öğrenci kıvamında, Birleşmiş Milletler de öğretmen: Bu sene olmadı, seneye denersin. Önemli olan katılmaktı zaten.
Transfobik nefret cinayeti sonucu Alev olay yerinde yaşamını yitirirken, arkadaşları ise polis karakoluna akın ettiler. Avcılar Haramidere’de gerçekleşen nefret cinayeti ile alakalı Avcılar Emniyet’i Alev’in arkadaşları trans kadınları da sorguya çekti.
Alev’in arkadaşları cinayetin kendisine müşteri gibi yaklaşan bir adam tarafından gerçekleştirildiğini söylediler. Olayla ilgili soruşturma devam ederken, katil zanlısı henüz yakalanmadı.
Polisten transfobik ayrımcılık
Cinayetin ardından avukatla birlikte karakola giden İstanbul LGBTİ Dayanışma Derneği ise sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımla polislerin ilgisiz, ayrımı ve transfobik tavırlarını eleştirdi. İstanbul LGBTİ, avukat ile beklerken polislerin “Ne kadar çok ibne var arkadaş” dediklerini duyurdu.
Saldırı Ankara’da protesto edilecek
Son günlerde gerçekleşen transfobik nefret cinayetlerinin ardından Ankara’daki LGBTİ örgütleri Pembe Hayat, Liseli LGBTİ ve Kaos GL harekete geçti. Bugün (3 Aralık Perşembe) 18.30’da nefret cinayetlerini protesto etmek için Yüksel İnsan Hakları Anıtı önünde basın açıklaması yapılacak.
Mersin’de Özgecan Aslan cinayeti davasında, üç sanık da ağırlaştırılmış müebbet cezasına çarptırıldı. Aslan ailesi avukatları, ceza indirimi uygulanmayan bu kararın tüm kadın cinayeti davalarına emsal olması gerektiğini belirtti.
Tarsus 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada, üçüncü duruşmada karar çıktı ve mahkeme ceza indirimi uygulamadı. Aslan ailesinin avukatları, bu kararın tüm kadın cinayeti davalarına emsal olması gerektiğini belirtti.
Duruşmayı izlemeye HDP Adana milletvekili Meral Danış Beştaş, Halkevleri, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu ve KADEM katıldı.
Kadın hakları aktivistleri “Susmayacağız, Kadın katillerinden hesap soracağız” yazılı pankart taşırken, onlardan ayrı duran KADEM üyeleri “Özgecan Yasası çıkacak; Adalet yerini bulacak” pankartı arkasında “Kadınlara şiddet insanlığa ihanet” dövüzleri taşıdı.
Bundan yalnızca yirmi sene önce İstanbul’un sahillerinde pırıl pırıl bir denizde yüzdüğümüzü hatırlıyor musunuz? İçinde çöp ve poşet olmayan bir deniz hayal edebiliyor musunuz? Bir grup Avrupalı araştırmacının bu hayali gerçekleştirmek üzere başlattıkları CleanSea Projesi, Amsterdam’da düzenlenen bir film gösterimiyle bir yandan denizlerdeki plastik kirliliğine dikkat çekiyor, bir yandan da sorunun çözülmesi için gereken siyasi değişimi başlatmayı amaçlıyor.
2013’te denizlerdeki plastik kirliliğini araştırmak için kurulmuş bir konsorsiyum olan CleanSea, Amsterdam EYE Film Enstitüsünde yapılan film gösterisiyle bulgularını ve siyasi önerilerini açıkladı. Dört üniversite, bir sivil toplum örgütü, beş araştırma enstitüsü, ve altı KOBi’nin Avrupa Birliğinin onbir ülkesi ve sahil belediyeleri ağıyla yaptıkları ortak çalışma yaklaşık dört milyon avrolük bir projenin son aşamasını oluşturuyor. Projenin ayrıca isteyen herkesin görüşlerini bildirebileceği bir paydaş platformu bulunuyor. Avrupa Birliğinin son üç senedir finansman sağladığı projeler arasından başarılı organizasyonuyla sıyrılan CleanSea, deniz ve sahillerdeki plastik konulu araştırmalarında hem doğa bilimlerinden hem de sosyal bilimlerden araştırmacıları biraraya getirerek bilimsel verilerin siyasi kararlara etki etmesini de amaçlıyor.
CleanSea, Avrupa’nın dört bölgesel denizindeki kirliliği ekonomik, ekolojik, siyasi, ve sosyal açılardan inceliyor.
CleanSea, Avrupa’nın dört bölgesel denizi (Akdeniz, Karadeniz, Kuzey ve Baltık Denizleri) ve bu denizlerin kıyısında yaşayan toplumlar açısından önemli sonuçlar açıkladı. Her bir bölgesel deniz için bir Eylem Planı hazırlanmasını öngören proje, plastik kirliliğinin etkileri nelerdir ve azaltılması için neler yapılabilir, ekonomik gelişmenin ve kalkınma politikalarının denizler üzerindeki etkisi nedir gibi genel soruların yanı sıra daha önce hiç araştırılmamış iki konuda edinilen yeni bulguları da değerlendiriyor:
1) Plastikle dolu bir denizde yaşayan canlıların hayatı nasıl değişiyor, ve bu canlıları yiyen diğer canlıların (mesela insanların) basına minik plastik parçaları yemekten dolayı neler gelebilir?
2) Deniz kıyısındaki plastikleri temizleme çalışmalarının plastik kirliliği ve denizlerdeki hayata bir faydası var mı?
İlk sorunun cevabı oldukça korkutucu: Projede çalışan denizbilimciler araştırdıkları deniz kabuklularının yüzde seksenbeşinin bünyesinde plastiğe rastlandığını bildiriyor. Deniz kabuklularını yiyen tüm canlıların metabolizması da elbette bu plastiklerden payını alıyor. Üstelik, insanlar yalnızca kabukluları değil, bu kabukluları büyük miktarlarda yiyen başka canlıları da tükettikleri için içinde bulunduğumuz risk ussel şekilde artıyor. Diğer yandan, değişik plastiklerin insan sağlığı üzerinde değişik etkileri olabiliyor, ve bu etkilerin içinde kanser oranındaki artış ve özellikle çocuklarda görülen hormonel bozukluklar da var.
İkinci sorunun cevabı ise daha karmaşık: Ekonomik olarak (örneğin turizm üzerindeki olumlu etkisi sebebiyle) pozitif bir etken olarak değerlendirilen sahil temizleme çalışmalarının ekosistem boyutunda ise etkisi çok küçük. Sahil temizleme çalışmaları deniz canlıları üzerinde herhangi bir etkide bulunmamakla birlikte kamuoyunu bilgilendirme çalışmalarını güçlendirip denizle içiçe yaşayan halklarda toplumsal bir bilinç oluşmasını sağlayabiliyor.
Plastik kirliliği yalnızca denize dökülen poşetlerden kaynaklanmıyor. Mikro- ve nano-plastiklerin büyük bir bölümü arıtılsa dahi suya karışabilecek kadar küçük boyutta. Dolayısıyla çamaşır deterjanlarından kişisel bakım ürünlerine, sentetik içeren kıyafetlerden gemilerden uçan (ya da atılan) çöplere kadar uzanan bir sebepler listesi çıkartmak mümkün. Küçük parçalara ayrılmış bu plastiklerin insanlar üzerindeki etkisi hala bilinmiyor, ancak beynimizi koruyan en önemli mekanizmalardan olan kan-beyin bariyerini geçebildikleri bulgusu projenin en önemli tespitlerinden biri. Bir başka araştırma ise Kuzey Denizi civarındaki martıların midesinde bulunan plastik miktarını incelemiş: Buna göre bulunan ölü martıların yüzde doksanbeşinin midesinde plastik parçaları bulunmuş, ve bu plastiklerin ortalama otuzbeş farklı kaynak geldiği tespit edilmiş.1
Bu parçacıkların yediğimiz midyelerden tutun da Kuzey Kutbundaki buzlara kadar hızla yayıldığını keşfettiğimize göre neler yapılabileceğini de konuşmak gerekiyor. Denizlere zarar veren üretim ve tüketim süreçlerinin yüzde sekseni tasarım aşamasında önlenebiliyor; dahası bu plastiklerin büyük bir kısmının denizlere karışmasını önlemenin tek yolu kullanımlarının sınırlı tutulması ve yerlerine organik bazlı hammaddeler kullanılması. Geçen sene Ekim ayında projenin ilk bulguları Avrupa Parlamentosuna açıklanırken araştırmacıların önceliklendirdiği konu da tam olarak buydu: Üretim-Tüketim-Atık odaklı lineer ekonomiden döngüsel ekonomiye geçiş.
Gerçek Çözüm Döngüsel Ekonomiye Geçiş
Ortalama bir Avrupa vatandaşı, yılda yarım ton atık üretiyor. Bu atığın yarısından fazlası yakılmak ya da çöp sahalarına depolanmak suretiyle hem denizlerde hem de karada kirliliğe sebep oluyor. Avrupa Birliğinde tüketilen plastiğin yüzde kırkı ise geri dönüştürülmüyor ve çoğu da bu sahalarda depolanıyor. Gezegenin yüzde yirmibiri plastik çorbası adı verilen mikroplastiklerin suda çözünmesi ile oluşmuş bir örtüyle kaplı, ve son yirmi yılda plastik atıkların oranı yüzde yüzkırkaltı artmış durumda.
Kirliliğin ekonomik maliyeti inanılmaz boyutta: Yalnızca İskandinavya’da sahil temizleme çalışmaları senede dört milyar avroya malolurken İngiltere’de kirliliğin yalnız balıkçılık sektörüne olan zararı senede otuzüç milyon avro civarında. Liberal ekonomistlerin tahminlerinin tersine plastik kirliliğini azaltmanın en hızlı ve etkin yolu ise plastik şişelerin ve poşetlerin belediyeler tarafından yasaklanması. Belediyelerin bunu yapmadığı bazı yerlerde ise dükkanlar benzer kampanyalar başlatmış, ve bu çalışmalar da sınırlı da olsa başarıya ulaşmış. AB içindeki en önemli siyasal doküman Deniz Stratejisi Çerçeve Yönergesi (2008/56/EC) ve bu yönergenin amaçladığı, Avrupa Denizlerinin 2020 yılına kadar kararlaştırılan kriterlere uygun temizlikte olması için yapılan işbirliği çalışmaları.
CleanSea ekonomistleri tüm bu çalışmaların ancak semptomları azaltabildiğine dikkat çekiyorlar. Asıl gereken değişim ise üretimin azaltıldığı, yapılan üretimin ciddiyetle denetlendiği ve doğal hammaddeleri yerinde kullanarak atıklarını da dönüştüren bir ekonomik modele geçiş. Bu model tüketimin de azaltılmasını amaçlıyor: Günümüz tekno-endüstriyel toplumunda neredeyse tamamen kabul görmüş olan ‘kullan-at’ prensibini ‘kullan-yeniden kullan-tamir et-yeni kullanım alanları bul-doğaya dönüştür’ mantığı ile değiştirmeyi teklif ediyor. Bu da ekonomik başarının, döngülerin ne kadar az zedelendiği üzerinden tanımlandığı bir felsefeye geçiş demek. İşte ‘döngüsel ekonomi’ bu.2
Türkiye’ye özel mesaj
Projeyi yöneten Dr. Heather Leslie (Özgür Amsterdam Üniversitesi), Türkiye’deki çevre aktivistlerine özel bir mesaj gönderdi: Akdeniz Eylem Planı‘nın, İstanbul’da imzalandığını ve kabul edilen ilk bölgesel eylem planı olduğunu hatırlatan Leslie, aynı önemin Karadeniz’e de verilmesi gerektiğini hatırlattı.
Proje kapsamındaki diğer üç denizin eylem planları hazır. Çevresindeki nüfus büyük ölçüde Karadeniz’e bağlı ekonomik aktiviteler içinde olmasına rağmen Karadeniz Eylem Planı halen oluşturulabilmiş değil. ‘Konu önümüzdeki beş sene içinde Karadeniz’deki doğal hayatı ve sağlığı olduğu kadar çevresindeki ekonomik sektörlerin karlılığını da etkileyecek’ diyen Leslie, temiz teknolojileri hedefleyen, öngörülü bir gelişme modeliyle Karadeniz’deki kirliliğin büyük ölçüde azaltılabileceğine dikkat çekti.
Evet, “tarihî bir gün”. Başbakan Davutoğlu’nun ilk Avrupa Birliği (AB)-Türkiye zirvesi için kullandığı bu kelimeler boş değil.
Kapkara, Diyarbakır Baro Başkanı, barış güvercini Tahir Elçi’nin karanlık eller tarafından kurşunlandığı, on binlerin güvercini, Hrant gibi omuzunda taşıdığı bir gün ama tarihî. Davutoğlu ve delegasyonuna “Brüksel’e gidiyorsunuz, şu valizi de alın” der gibi Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuklandığı günlerde gerçekleşmiş, basın özgürlüğü ayaklar altında olsa da, tarihî bir gün.
Brüksel “aile” fotoğrafına kuşkuyla bakan, Brüksel ve Ankara’yı samimi bulmayan yorumları anlıyorum. Hatta haklılar. Despotizm kalıntılarının kol gezdiği, Dündar, Türkiye’de özgürlükler parmaklıklar arkasında, barış güvercinlerinin öldürüldüğü bu günlerde “açılım” inandırıcı gelmiyor. Demokrasi, barış umudu veren, sonra aldatan yakın bir AKP tarihimiz de var. Kuşkular boş değil, inanmak zor.
Ama yol çatındayız. Türkiye bir kez daha demokrasi, barış ve adalet yolu ile, zenginliklerinin karanlık kaynağını elden çıkarmamak için direnen despotizm kalıntıları arasında seçime zorlanıyor. AKP ve bu partiye oy veren milyonlar da bu seçim ile karşı karşıya. Sadece biz değil. Kolay olmayacak. Umutsuzluk zaafa dönüşmesin.
Bu tarihî güne Suriyeli sığınmacıların vesile olması da üzücü. Ama AB tarihine baktığınızda “normal” olduğunu görürsünüz. AB, Avrupa tarihinin en derin krizi İkinci Dünya Savaşı sonrasında doğdu. Kriz çocuğu. Üçüncü bir dünya savaşı olmasın, Hitlerler doğmasın diye kuruldu. Avrupa’da barış, demokrasi ve temel haklardı kurucuların hayali. Son 60 yılı inceleyip zamanınızı almak istemiyorum. Lütfen son krize, Yunanistan ve Euro krizine bir göz atın. AB’nin bu krizler ile derinleştiğini göreceksiniz. “Sığınmacılar” krizi AB’de kazanılmış hürriyetleri yaşanmaz, güvenliği sağlanamaz hale getirdiği için, derin bir kriz. “Sığınmacılar” boyutu ile gündemde ama Suriye, Irak, Putin ile iç içe. Ortadoğu’da barışı tıkadığı, Türkiye’nin, Avrupa’nın geleceğini tehdit ettiği için derin bir kriz.
AB ülkeleri son yıllarda refah sınırlarının gerisine çekilerek, Ortadoğu’yu kana bulayan, “Allahu Ekber” nidalarıyla insanları boğazlayan vahşete uzak olacaklarını sanıyorlardı. En geç Paris olayı, Rus uçağının Türkiye’nin kuzey değil, güney sınırlarında düşürülmesi, binlerce sığınmacının sınırlarına dayanması ile felaketin kendilerini de tehdit ettiğini gördüler. Suriye’de Esed’in sürdürdüğü katliam, IŞİD vahşeti sürdüğü sürece Avrupa’da barışın kalıcı olmadığını anladılar. Putin ile Suriye’de dalaşıp Doğu Avrupa’da barış inşa etmek mümkün değil. Ve nihayet Türkiye’de barış ve istikrarın hayatî önemini fark ettiler. Türkiye’de mal kaçırmak için yangın arayışında olan güçleri fark etmiyor musunuz? Hrant, Elçi ve diğerleri niçin öldürüldü? Dündar niçin tutuklu?
Niçin mi tarihi? Sığınmacıların iş pazarına girmesi, çocukların eğitimi, sosyal yükünü karşılamak için AB’nin destek kararı çok önemli. Beş yıldır Türkiye ile AB arasında “kurumsal çelişkiler” yüzünden destek mümkün değil diyorlardı. Demek mümkünmüş. Yılda iki zirve yapılmasına karar verildi. Bugüne kadar tek bir zirve yapılmadı, Rusya ile 20’den fazla yapıldı oysa. Ve en önemlisi Ekim 2016’dan itibaren Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına Schengen bölgesi için vize kalkıyor. Son on yıldır elle tutulur en önemli adım. “Üyelik” terimine inandırıcılık kazandırabilecek boyutta bir gelişme. Göreceksiniz kolay olmayacak ama mümkün. Vize kararı oybirliği gerektirmiyor. Uzak değil, 11 ay sonra vizenin kalkması bir nevi test olacak ve göreceğiz. Avrupa milli sınırların gerisine çekilmek ile Avrupa’yı, açılımı savunmak arasında bir karar vermiş olacak.
Biz de karar vermek zorundayız. Kaygılar haklı da olsa, umutsuzluk çözüm değil. Açılan kapıyı görmek, kullanmak zorundayız. Biliyoruz ki Türkiye-AB sürecinde Dündar’lar zindanda olduğu sürece, basın özgürlüğü, hukuk devleti derinleşmeden yol alamaz. Avrupa sadece zirvelerle yönetilmiyor. Parlamentolar, kamuoyu, hür bir basın var. Yol çatındayız. Kader birliğine var mısınız?