WWF’in iklim değişikliğinin türler üzerindeki etkilerine dikkat çeken yeni raporu, aralarında Türkiye’de bulunan yeşil deniz kaplumbağasının da bulunduğu 10 türe dikkat çekiliyor.
Küresel iklim değişikliğini durdurmak için Paris’te görüşmeler devam ediyor. Kuraklıklar, seller, sıcak hava dalgaları gibi hava olaylarının şiddet ve sıklığını arttıracak iklim değişikliği, dünyada yaşayan tüm türlerin geleceğini de tehdit ediyor. WWF tarafından hazırlanan‘İklim Değişikliğinin Türler Üzerindeki Etkisi’ adlı rapor, bu etkileri göstermek için iklim değişikliğinin etkilediği 10 önemli türü mercek altına alıyor. Risk altındaki türler arasında panda, kutup ayısı, orangutan gibi besin piramidinin yukarısında yer alan türlerin yanı sıra, WWF-Türkiye’nin korumak için yıllardır etkili bir program yürüttüğü yeşil deniz kaplumbağaları da yer alıyor. Raporun sürprizi ise ‘insan’ın da bu 10 tür içerisinde yer alması.
WWF-Türkiye Doğa Koruma Müdürü Sedat Kalem, “İklim değişikliği sadece insanı değil etrafımızdaki canlı yaşamı da etkiliyor. Orman yangınlarının artması başta tehlike altındaki türler olmak üzere ormana bağımlı yaşayan bütün canlılar için çemberin daralması anlamına gelirken, denizlerdeki su sıcaklığının artması da en küçük balıklardan balinalara kadar denizel türlerin besin (plankton) yetersizliği ile azalmasına, dağlar ve stepler üzerindeki bitki topluluklarının yatay ve dikey yayılış alanlarının küçülmesine yol açacak. Deniz kaplumbağalarının yuva sıcaklıklarındaki 1 derecelik artış sonucu erkek birey sayısının azalması türün üreme becerisini düşürerek gezegenimiz üzerindeki varlığını daha da zorlaştıracak. Canlı türleri ve doğal yaşam ortamlarının yok olduğu bir dünyada insanın var olması düşünülemez” dedi.
“İklim Değişikliğinin Türler Üzerindeki Etkisi” raporuna ulaşmak için bu bağlantıya tıklayınız.
Türkiye’den iklim zirvesini Paris’te takip eden Ekoloji Kollektifi, Heinrich Böll Stiftung Derneği, İklim İçin Kampanyası, Kadıköy Bilim Kültür ve Sanat Dostları Derneği, TEMA Vakfı, Yeryüzü Derneği, Yeşil Düşünce Derneği ve WWF Türkiye; Türkiye Resmi Delegasyonu’na açık çağrı yaptı. Zirvenin bitmesine üç gün kala yapılan bu çağrı, Türkiye’yi yeni iklim rejimi kurulurken, kendisine düşen sorumluluğu yerine getirmeye davet ediyor.
Türkiye Resmi Delegasyonu’na yapılan çağrının tam metni şu şekilde;
“İnsan kaynaklı iklim değişikliği ile küresel çapta mücadele edilebilmesi amacı ile Paris’te düzenlenen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) 21. Taraflar Konferansı’na (COP 21) katılım sağlayan ve aşağıda imzası bulunan sivil toplum kuruluşları olarak Türkiye’nin daha cesur, tutarlı, bütünsel, bilim temelli, katılımcı ve iklim değişikliğiyle mücadelede kendi payına düşen sorumluluğu yerine getirmeyi hedefleyen bir iklim değişikliği politikasına sahip olması gerektiğini düşünüyoruz. Türkiye’yi bu bağlamda, iklim değişikliği, çevre, enerji ve kalkınma başta olmak üzere politikalarını katılımcı ve şeffaf şekilde gözden geçirmeye davet etmekteyiz.
Müzakereler devam ederken, Türkiye 2020 yılında gerçekleştirilecek ve Paris’te üzerinde uzlaşılması muhtemel anlaşmanın yürürlüğe gireceği zirve olacak 26. Taraflar Toplantısı’nı (COP 26) düzenleme isteğini en yetkili ağızdan dile getirdi. Türkiye’nin bu süreçte, pozisyonunu aşağıdaki maddeler doğrultusunda güncellemesinin iklim değişikliği ile gerçekçi ve etkin mücadele için yerinde, kendi geleceği için ise sosyal, ekonomik ve çevresel tüm açılardan faydalı olacağına inanıyoruz. Türkiye’nin iklim müzakerelerinde yalnızca kendisini doğrudan ilgilendiren konuların yanı sıra, anlaşmanın ruhuna uygun düşecek şekilde tüm maddelerle ilgili pozisyonunu açık şekilde paylaşması ve yapıcı öneriler geliştirmesi için hala zaman var.
Bu nedenle Türkiye’yi:
2050 yılı itibariyle küresel ekonominin mutlak olarak karbonsuzlaştırılması hedefinin anlaşma metninde yer almasının desteklenmesi ve ulusal olarak da böyle bir hedef benimsenmesi yönünde duruş sergilemeye,
Müzakereler kapsamında sıcaklık artışını belirli bir üst limitin altında tutmaya çalışma amacının sayısal olarak ifade edildiği “uzun erimli hedef” bağlamında birçok canlı türünü ve ülkelerin geleceğini tehlikeye atmamak adına 1,5 °C anlaşma metninde yer almasını desteklemeye,
Uzun dönemli hedefle uyumlu olarak, Türkiye’de 2050 yılı itibari ile %100 yenilenebilir enerji hedefini benimsemeye ve bunu kamuoyu ile paylaşmaya,
İklim değişikliği ile mücadele ve uyumla ilgili olarak, ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar doğrultusunda ulusal bir bütçe ayırmaya; halihazırdaki uluslararası finansman mekanizmalarına ülke olarak katkıda bulunmaya; Türkiye’nin bu mekanizmalarla koordinasyonunu sağlamak üzere odak noktası oluşturmaya,
Müzakere belgesi taslağında yer alan insan hakları, gıda egemenliği, toplumsal cinsiyet, iklim göçmenleri gibi iklim politikasının oluşturulması ve uygulanmasında kritik önem taşıyan konuların müzakere metninde kalması için desteğini devam ettirmeye,
Müzakereler kapsamında ulusal katkıların (INDC’lerin), uzun erimli hedefe ulaşılabilmesi ile ilgili son bilimsel analizler (Emissions Gap, 2013-2015 Review ve SED raporları) dikkate alınarak zaman kaybetmeden (2018 yılı itibariyle) gözden geçirilmesi doğrultusunda çağrı yapmaya; yeni anlaşma yürürlüğe girdikten sonra da ulusal katkıların belirli aralıklarla (en fazla 5 yılda bir) güncellenmesi ve artırılmasını desteklemeye,
Eylül ayında BMİDÇS’ye sunulan Ulusal Katkı Niyet Beyanı’nı (INDC) iklim değişikliğindeki tarihsel sorumluluğu, 1990-2015 sürecindeki sera gazı emisyon artış eğilimleri ile 1,5 °C ve uzun erimli karbondan arınma hedeflerini de göz önüne alarak şeffaf ve katılımcı bir süreçle 2018 yılına dek güncellemeye; bu doğrultuda bir net azaltım hedefi, emisyon yoğunluğunda düşüş hedefi ve emisyonların tepe noktası yapacağı yıl (peak year) hedefini belirleyerek kamuoyu ile paylaşmaya,
Taslak müzakere metninde tartışılan “uluslararası havacılık ve denizcilik” sektörlerinin de emisyon azaltım hedefleri alacak şekilde yeni anlaşmaya dahil edilmesini savunmaya,
Türkiye’nin mevcut ulusal katkı beyanında yer verilmeyen iklim değişikliğine uyumla ilgili kısa, orta ve uzun vadeli hedeflerini somutlaştırmaya ve resmi belgeye dahil etmeye; bu hedefleri belirlerken özelikle iklim değişikliğinin etkilerine sosyo-ekonomik hassasiyeti yüksek yoksul sosyal grupların, tarımda küçük aile işletmelerinin ve kırılgan ekosistemlerin uyum kapasitelerinin artırılmasının önceliklendirilmesine,
2020 öncesi eylem kararlılığı ve Paris Kararı bağlamında devlet dışı aktörlerin (yerel yönetimler, sivil toplum, özel sektör, akademi, sosyal hareketler, vb) iklim değişikliği ile mücadeleye yönelik attığı adımların devletin sorumluluklarından feragat etmeyecek, sistematik ve dahil edici şekilde tanımaya ve devlet politikalarına entegre etmeye,
Güçlü ve etkili bir şeffaflık ve uygunluk mekanizması kurulması yönünde duruş sergilemeye davet ediyoruz.
Türkiye müzakere heyeti ve kamuoyunun dikkatine saygılarımızla sunarız.
Ekoloji Kolektifi Derneği, Heinrich Boell Stiftung Derneği Türkiye Temsilciliği, “İklim İçin” Kampanyası, Kadıköy Bilim Kültür ve Sanat Dostları Derneği, TEMA Vakfı, Yeryüzü Derneği, Yeşil Düşünce Derneği, WWF-Türkiye”
Devletler, Paris’te, küresel sera gazı salımını, sıcaklık artışını +2C’lik bir değişimle sınırlayacak politikaların pazarlığına başladı. Kömür, sera gazı salımının baş sorumlusu. Sadece bilim insanları, sivil toplum değil Uluslararası Enerji Ajansı gibi ana akım enerji politikası yapan örgütler de iklim değişikliği ile ilgili geri dönülmez bir noktaya gelmememiz için bilenen kömür rezervlerinin %82’sinin yer altında kalması gerektiğini söylerken, fon kaynakları hızla kömür yatırımlarından çekilirken Türkiye’de 2012 yılı “enerjide dışa bağımlılıktan kurtulma” gerekçesiyle ‘Kömür Yılı’ ilan ediliyor. Türkiye, son 13 yılda konut alanlarının, endüstri tesislerinin yapılmasıyla 2,4 milyon hektar tarım arazisini; enerji tesisleriyle, madencilik yatırımlarıyla 400.000 hektar orman alanını yok etti. 2012 kömür vizyonuyla yok etmeye de devam ediyor. Yatırım planlarında Eskişehir Alpu Ovası’nın, Afyon Dinar Ovası’nın, Trakya’nın, Konya Kapalı Havzası’nın kömür ocaklarına dönüştürülüyor, bu alanlarda, Çanakkale’de, Adana’da dev termik santraller kuruluyor. Ancak mesele sadece enerji üretme meselesi değil. Somut bir örnek olarak Konya-Karaman’ı ele alalım;
Foto: Kerem Yücel / CAN-Europe
Konya Kapalı Havzası içinde 20.000 hektarlık bir alanının kömür ocağına dönüştürülmesi planlanıyor. 20.000 hektarlık alanda yani İstanbul’da tarihi yarımadanın yüzölçümünün on katından fazla bir alanda, toprak, su yok edilecek. Söz konusu, enerjide dışa bağımlılıktan kurtulmanın ötesinde toprağın gaspı, suyun gaspı, gıda hakkımızın gaspı.
Sadece Konya-Karaman ovalarında 20.000 hektar tarım alanında üst toprağın sıyrılıp yok edilmesi bununla da kalmayıp 20.000 hektarlık alandan çıkacak hafriyatın başka bir tarım alanı üzerine dökülmesiyle hektarlarca başka tarım alanlarının yok edilmesi planlanıyor. Durum, bu topraklarda üretim yaparak geçimlerini sağlayan 5.000’den fazla insanın elinden topraklarının alınması, bu insanların yerinden olması, geçim kaynağını kaybetmesi anlamına geliyor. Sorun, sadece bu insanların yerinden olmasıyla kalmayacak, kömür madeni ile yok olacak toprakların yanında bir de kurulacak termik santrallerle geniş bir alanda verim kaybı yaşanacak, tarımsal üretim zarar görecek. Araştırmalar, kömürlü termik santrallerden kaynaklanan zehirli emisyonlar nedeniyle %10-70 arası verim kaybı olduğunu gösteriyor. Diğer önemli bir konu da su; Konya Kapalı Havzası’nda yer altı suları hem tarım hem de içme suyu olarak kullanılıyor ve havzadaki 4 ilin ihtiyacını karşılıyor. Kömüre ulaşmak için alanın susuzlaştırılması yani yer altı suyunun boşaltılması gerekiyor.
Konya Kapalı Havzası içinde yaşayan insanların neredeyse yarısı tarımsal üretime yani toprağa ve suya doğrudan veya dolaylı olarak bağımlı; biz de sağlıklı ve yeterli gıdaya erişimimiz için bu topraklara bağımlıyız. İklim ve enerji politikalarının merkezindeki kömür tartışmalarını yalnızca bir enerji meselesi olarak görmemeliyiz, su ve toprağın iklim değişikliğinin etkileriyle gittikçe daha fazla tehdit edildiğinin farkında olarak kömürü, toprak hakkı, su hakkı ve gıda hakkı meselesi olarak da ele almalıyız. Bu gidişle, “Enerjide dışa bağımlılıktan kurtulalım” derken gıdada dışa bağımlı olabiliriz.
Türkiye’nin Musul’a asker göndermesi konusu Rusya’nın girişimiyle dün gece (8 Aralık Salı) BM Güvenlik Konseyi’nde tartışıldı.
Rusya’nın BM nezdindeki Daimi Temsilcisi Vitali Çurkin, Türkiye’nin Irak hükümetinin rızası olmadan ülkeye asker göndererek ‘pervasızca ve izah edilemeyecek bir şekilde’ davrandığını söyledi.
Salı gecesi BM Güvenlik Konseyi’nde yapılan kapalı toplantıda konuyu gündeme getiren Çurkin, Türkiye’nin eyleminin aynı zamanda uluslararası koalisyonun Suriye’de hükümetin onayı olmadan düzenlediği hava saldırılarının ‘yasallıktan uzak olduğunun’ da bir yansıması olduğunu savundu
“Irak ve Türkiye arasındaki ikili görüşmeler sorunu çözerse, bu iyi” diyen Vitali Çurkin, “Türkiye’nin eylemleri IŞİD’e karşı savaş ve Irak’ın çıkarı uğruna gerçekleştiriliyorsa niye Irak hükümetinden izin alınmıyor?” sorusunu yöneltti..
Rus Büyükelçi, BM Güvenlik Konseyi’nin uluslararası hukuk ve egemenliğe saygının teyit edildiği ve IŞİD’e karşı dayanışma çağrısı yapan Rus tasarısı üzerinde uzlaşmaya varamamasını da eleştirdi.
“Görüşmeler iyi gidiyor”
Diğer yandan Irak’ın BM nezdindeki Büyükelçisi Muhammed Ali el Hakim, Bağdat ve Ankara’nın Musul’daki Türk askerleri konusunu ikili temaslarla çözmeye çalıştığını belirterek, sürecin iyi gittiğini düşündüğünü söyledi. El Hakim, Türk askerlerinin sınırı illegal bir şekilde geçtiğini de savundu.
Türkiye’nin BM Daimi Temsilcisi Halit Çevik de ülkesinin komşu Irak’ın toprak bütünlüğü ve egemenliğine son derece saygılı olduğunu vurgulayarak sorunun çözümü için en başta gerekli olan şeyin zaman olduğunu kaydetti.
Güvenlik Konseyi’ne bu ay başkanlık eden ABD’nin BM Daimi Büyükelçisi Samantha Power ise Türkiye ile Irak hükümetleri arasında siyasi diyalog çağrısı yaptıklarını belirterek, “Biz nasıl Irak hükümetiyle sıkı koordinasyon içinde ve onun onayıyla hareket ediyorsak, tüm ülkelerin de bunu yapması gerektiğine inanıyorum’ diye konuştu.
Karl Mathiesen tarafından The Guardian‘da yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Binnaz Çiftçi‘nin çevirisiyle sunuyoruz.
***
Gelişmiş ülkeler, 100 milyar ABD doları iklim fonu hedefine ulaşma yolunda olduklarını söylerken, daha az gelişmiş ülkeler adaptasyon için adil olmayan borç yükünü ve şiddetli para yetersizliğini eleştiriyorlar.
Problem 100 milyar ABD dolarına ulaşılıp ulaşılamayacağı değil. Ulaşılacağına neredeyse kesin gözüyle bakılıyor. Problem nasıl ulaşılacağı. Fotoğraf: Patrick Aventurier/Getty Images
Paris’deki iklim görüşmelerinde gelişmekte olan ülkeler, sebep olmadıkları iklim krizinin üstesinden gelmeleri için verilmesi kararlaştırılan yardımı hasır altı etmeyi amaçlayan tutuma karşı çıktı.
Zengin ülkeler gelişmekte olan ülkelere 2020’ye kadar 100 milyar ABD doları (66 milyar avro) sağlama sözü verdiler. İklim değişikliğini durdurmayı planlayan görüşmelerin sonucunu, her şeyden çok bu rakam belirleyecek.
ABD İklim Değişikliği Özel Elçisi Todd Stern, Çarşamba günkü basın toplantısında, donör ülkelerin ”taahhütü gerçekleştirme yolunda iyi yolda olduklarını” söyledi.
Stern, dünyanın en zengin ülkeleri tarafından desteklenen bir danışmanlar kurulu olan OECD‘nin derlediği ”ihtiyatlı” raporun, 2014 yılı rakamlarına göre 62 milyar ABD doları değerinde fonun gerçekleştiğini gösterdiğini, asıl rakamın muhtemelen bundan biraz daha fazla olduğunu söyledi.
Bugün ve 2020 arasındaki süreç için o zamandan beri her bir ülke tarafından bir takım taahhütler geçekleştirildiğini ifade eden Stern, “Eğer bu tahhütlerin hepsine ve ek olarak OECD’nin ulaştığı rakama bakarsanız gerek bugün olduğumuz, gerekse önümüzdeki birkaç yıl içinde ulaşacağımız miktar açısından son derece iyi bir durumdayız.” dedi.
Buna rağmen sorun 100 milyar ABD doları hedefine ulaşılıp ulaşılamayacağı değil, nasıl ulaşılacağı. Çünkü açık ki ulaşılacak. Ancak gelişmiş ve gelişmekte olan dünya ülkelerinin neyin yeterli iklim yardımı sayılacağı konusundaki tanımları arasında muazzam bir uçurum var.
OECD’nin iklim finansı olarak saydığı paraları gelişmekte olan ülkelerin pek çoğunun destek değil yatırım olarak adlandırdığı geniş bir kredi, hibe ve ”iklimle ilgili” olarak yeniden adlandırılan yardımlar oluşturuyor. OECD bunların üstüne özel sermayeye kamu naktinin birikmesiyle seferberliği ekliyor.
Lider Almanya, Kabadayı Fransa !
Örneğin, Almanya ve Fransa fonlarını 2020’ye kadar sırasıyla 4,47 milyar ve 4 milyar ABD dolarına çıkaracaklarını vaat etti. Ancak birbirine oldukça yakın olan bu rakamlara rağmen hibe verici Almanya lider olarak görülürken, faizle ödünç para veren Fransa kabadayı olarak addediliyor.
Gelişmekte olan ülkeler için bu yöntemin özellilkle sorunlu kısmını krediler oluşturuyor. Gambiya Çevre Bakanı ve en az gelişmiş ülkeler grubunun temsilcisi Pa Osman Jarju, ”İklim değişikliği için krediler alıp bunu iklim yardımı olarak kabul edemeyiz. Bunun bizim için hibe tabanlı bir fon olması gerekiyor çünkü olan şeylerden bir sorumlu değiliz.” dedi.
Görüşmelerde 34 en fakir ülke adına konuşan G77 ve Çin’in Güney Afrika sözcüsü Nozipho Mxakato-Diseko, Stern’in aşırı iyimser analizini eleştirdi. OECD raporunu, doğru yolda ilerleyen bir finans süreci ilüzyonu yaratmak için kullanılan bir “ayna” olarak tanımladı.
Mxakato-Diseko “Bir süredir işlerin BM Finans Komitesi (sözleşmenin bir kuruluşu) tarafından yapılmasını talep ediyoruz ve her seferinde taleplerimiz reddediliyor.” dedi ve onun yerine zengin ülkelerin herhangi bir görüşme olmaksızın BM’nin hazırdaki iklim politikası yerine, danışma kurulu yöntemini devreye soktuğunu belirtti.
“Bir gün uyandık ve elimizde bize 100 milyar ABD doları aldığımızı belirten bir rapor vardı. Bu raporun varlığını bilmiyorduk. Bahsedilen ülkelerin bu raporu verdiklerini bilmiyorduk.” diyor.
OXFAM’in İklim Politikası Danışmanı Jon Kowalzig ise şöyle konuştu, “Son derece kaygı vericidir ki OECD’ninki gibi donör odaklı bir yöntem, iklim meselesini sonlandırmak için çok önemli bir aşamada, zengin ülkelerin iklim finansmanını savunmak için kullanılıyor. Sistem mükemmel olmaktan çok uzak ve vahim bir şekilde donör ülkelerin neyi nasıl hesaba katacaklarını, finans seviyelerini olduğundan daha yüksek göstermelerine izin verecek şekilde kendi tercihlerine bırakmıştır.”
Müzakereciler, işletilebilir bir taslağı anlaşma sürecinin ikinci aşaması için çeşitli bakanlıklara verdiler. ABD için OECD yöntemini kullanmak, şu meşhur 100 milyar ABD dolarını, üyelerin uzlaşılmaz dediği bir sorunu etkisiz hale getirerek ulaşılabilir kılıyor.
Diğer bir kanayan yara ise iklim değişikliğinin etkileriyle başa çıkan adaptasyon fonu ile karbon kesme müdahelesi olan ”sera gazı salımlarını azaltım” arasındaki denge. “Azaltım”; yenilenebilir enerji, ormancılık ve tarımla bağlantılı profili hazır işletme modellerini beraberinde getirdiği ve özel sermayeyi ek yardımlara ikna edebileceği için daha fazla finansı çekme eğiliminde. Bu sebeple “azaltım” tüm iklim finansının kabaca 3/4’ünü çekiyor.
İklim finansında adaptasyon ve sera gazı emisyonları azaltımı Fotoğraf: WRI
Büyük bir kısmı altyapı geliştirmekten oluşan adaptasyon böyle bir hazır profil model sunmuyor ve genellikle kredi gerektiriyor. Afrika müzakere bloğu 2020’ye kadar yılda 32 milyar ABD dolarına ulaşan adaptasyon fonu için çağrıda bulundu. Fakat Kowalzig, adaptasyon fonunun yeni tahhütlerle bile 2020’ye kadar yılda ancak 5-8 milyar dolar aralığına ulaşacağını söyledi ve ekledi.
“Eğer bugünün adaptasyon fonu dünyanın gelişmekte olan ülkelerindeki 1.5 milyar küçük ölçekli çiftçilerine dağıtılacak olsaydı,iklim değişikliğiyle mücadele etmek için yılda yalnızca 3 dolar alacaklardı,yani çoğu zengin ülkedeki bir fincan kahve fiyatını.”
The Guardian‘da Karl Mathiesen ve Fiona Harvey tarafından yayınlanan habere göre, altı ay önce gizlice oluşturulan ve 100’den fazla ülkeyi temsil eden bir koalisyon, yasal olarak bağlayıcı küresel ve iddialı bir anlaşmanın yapılmasını zorlamak için Paris’teki 21. BM İklim Değişikliği Taraflar Konferansı’nda ortaya çıktı.
Koalisyon, çıkmazda olan konferanstaki 195 ülkenin çoğunluğunu temsilen konuşuyor. 79 Afrika, Karayip ve Pasifik ülkesi, ABD ve tüm AB üyelerinden oluşuyor. Ancak Çin ve Hindistan gibi gelişmekte olan ana ülkelerin koalisyondan eksikliği hissediliyor.
Grup asgari 4 ana konu üzerinde duruyor. Paris’te yapılacak bir anlaşmanın yasal olarak bağlayıcı olmasını, küresel ısınmaya dair bilimsel önerilere uygun olan açık ve uzun dönemli hedeflerin konulmasını, ülkelerin salım sözlerini beş yılda bir değerlendirecek bir mekanizma ve ülkelerin salım hedeflerine ulaşmaya dair ilerlemelerini takip edecek birleşik bir sistem oluşturulmasını istiyorlar.
Bu gelişme oldukça önemli: Görüşmelerde, mümkün olan en güçlü anlaşmanın yapılmasını talep eden yeni bir ana güç ortaya çıktı.
Marşall Adaları dışişleri bakanı Tony de Brum, koalisyonun genişlemeyi hedeflediğini, ancak ana taleplerinden ödün vermeyeceğini belirtti. Fotoğraf: Jacky Naegelen/ Reuters
Marşal Adaları Dışişleri Bakanı Tony de Brum, koalisyonun işlerini kamoyuna açarken en büyük ses getirecek anı beklediklerini söyledi:
“Zirvenin son üç günündeyken köprülerin kurulması gerekiyor. Hala şüpheleri bulunan ülkelere ulaşılması, bu ülkelerin ortaya koyduklarımızın ciddi ve akla uygun olmakla beraber ilk görünenden çok daha fazla insanın desteğini arkasına aldığına ikna edilmesi gerekiyor.”
De Brum, koalisyondaki ülkelerin bir “sivrisinek filosu” gibi hareket edeceğini, çift taraflı ilişkilerinin bulunduğu birçok tarafa delegeler göndereceğini ve onları “tatlı bir şekilde ısıracağını” belirtti. Bireysel olarak Avustralya, Polonya, Kanada ve Hindistan’le görüşme talep ettiğini ekledi. Henüz hiç bir taraf dünyanın en büyük kirleticisi konumundaki Çin’le iletişime geçmedi.
De Brum ayrıca koalisyonun genişlemeyi hedeflediği, ancak ana taleplerinden ödün vermeyeceği konusunda uyardı. “Bu grup, durumun sulandırılmasına ve ağırlığı olmayan hafifletilmiş bir anlaşmaya varılmasına izin vermeyecek. Ben bunun önemli olduğunu düşünüyorum. Ayrıca kimseyi ardımızda bırakmayacağız.” dedi.
Ülkeler yeni bir iklim değişikliği anlaşmasını oluşturmak için Paris’te görüşmeler yapıyorlar. Yeni anlaşmanın, var olan sözlerin 2020 yılında geçerliliğini yitirmesinden sonra devreye girecek, sera gazı salımlarını kısıtlamayı ve gelişmekte olan/az gelişmiş ülkeleri finanse etmeyi hedeflemesi bekleniyor. Son günlerinde olan Paris İklim Zirvesi, “tamam ya da devam” görüşmeleri olarak görülüyor. Eğer bir anlaşma yapılamazsa, dünya iklim değişikliğine karşı etkili bir kolektif eylemden yoksun kalacak.
Şu anda 195 ülkeden gelen bakanlar olası bir anlaşmanın taslak metni üzerinde çalışıyor. Perşembe günü metni son haline getirmeleri planlanıyor. İki hafta süren görüşmelerin biteceği Cuma günü, metin Birleşmiş Milletler süreçleri doğrultusunda resmi bir anlaşma haline getirilecek. Ancak görüşmeler önceki iklim zirvelerinin çizdiği yolu takip ederse bu zaman çizelgesi biraz kayabilir.
Bu veri devrimi, politikacılara hava kirliliğini durdurma imkanı sağlarken, kamuya da yaşam alanlarının kontrolünü yeniden ele geçirme konusunda yardımcı olabilecek nitelikte. Plume Laboratuarları tahmin edilebilir modeller oluşturmak için, dünyadaki iki yüzden fazla metropol bölgesindeki kirlilik seviyesini saatlik olarak tahmin eden açık veri ve veri bilimlerini kullanarak, günde onbir bin istasyondan yarım milyon çevresel ölçüm verisini biraraya getiriyor. Eylül 2015’te tanıtılan Plume’un Air Report aplikasyonu saatlik hava niteliği tahminleri sayesinde kirlilikten mağdur olanlara kendilerini koruma ve bundan kaçınma şansı veriyor.
Plume Laboratuvarları, üst düzey yapay zeka ve makine öğrenimi gibi veri bilimleri ve teknolojilerinden yararlanarak, şu an istasyonlarda görüntülenmeyen bölgeler dahil dünyanın her yerindeki saatlik hava kirliliği seviyesini tahmin edebiliyor. Bu modeller aynı zamanda kentsel bölgelerdeki tahminlerin kesinliğini güçlendirmeye katkıda bulunarak, hava kirletici maddelerin uzun mesafedeki taşınma hareketlerini de tahmin edebiliyor.
World Air Map çevresel bilgilere ulaşımı demokratikleştirmeye yardımcı olarak, bu ileri teknolojiyi kullanıcıların elinin altına veriyor ve onu her an ulaşılabilir kılıyor. Özellikle izleme ağlarını işletmeyen ülkelerde, görünmez fenomen olan hava kirliliği sorununu somutlaştırarak farkedilmesini sağlıyor. Hava sorununu daha ulaşılabilir kılarak aynı zamanda iklim aktivizmini ve dünya liderlerinin COP21 görüşmeleriyle azaltmayı hedeflediği zararlı emisyonların farkedilmesini de destekleyecek gibi görünüyor.
Plume Laboratuvarlarının topladığı canlı kirlilik verilerinin daha şimdiden çok büyük etkileri oldu. Şirketin veri platformu, Mart 2015’te Paris’in Fransız Hükümeti’nin hava kirliliğini durdurmak adına arabaların yarısını yoldan kaldırmasına sebep olan, PM 2.5* yoğunluğunun Pekin’inkini geçtiğindeki muazzam kirlilik durumunun saptanmasına yardımcı oldu.
Plume Laboratuvarları, COP21’in ”İklim Değişikliği Karşıtı Veri” hakkında organize ettiği bir yan etkinliğinde World Air Map (Dünya Hava Haritası)‘i tanıttı. Bu veri devriminin çevremizi geliştirmeye nasıl yardım edebileceğini sergilemek adına çok farklı zeminlerden (BM, Fransız Başbakanlık Ofisi, Paris City Hall, sivil toplum kuruluşları, yeni başlayan kuruluşar) konuşmacılar ulaşılabilirlik, kentsel girişimcilik, kirlilik ve iklim değişikliğine karşı seferberlik adına veri bazlı çözümleri sunmak için toplandı.
*PM 2.5: Özellikle akciğer sağlığı açısından riskli , havadaki 2.5 mikrometreden daha düşük çaplı kirli parçacıklar.
İyi bir nükleer karşıtı, iyi bir çevre koruma eylemcisi, iyi bir bisikletli yaşam dostu, iyi bir tüketici hakları ve yerli malları savunucusu, iyi bir barışsever ve yazar: bir iyilik meleğini; sevgili Remziye Günay Eryılmaz‘ı Mersin’de sonsuzluğa uğurladık.
Türkiye EYÇ (Ekolojist, Yeşil, Çevreci)* Hareketinin bir öğrencisi
Benim kuşağıma 78’li deniyor. Sanırım Remziye Abla’nın kuşağı da 68’li olur. Akın Atauz’un pek benimsenmeyen kısaltmasıyla Türkiye EYÇ (Ekolojist, Yeşil, Çevreci)* Hareketi, Saynur Gelendost’tan sonra bana göre ikinci ablasını da kaybetmiş oluyor.
68 ve 78’li kuşak yaş grupları içerisinden gelen Saynur ve Remziye Abla gibi insanları sınıflandırmak kolay değildir. Sorsanız, kendilerini hümanist, belki sosyalist, belki sosyal demokrat olarak tanımlayacaklar veya soruyu örneğin “Bir çay içer misin?” gibi bir karşı soru ile geçiştireceklerdir.
‘Aşırı Çevreci’
Bu kuşak o kadar hızlı değişimler yaşamış ve yaşamaktadır ki bugünün özellikle 12 Eylül Darbesi ve Turgut Özal sonrası neoliberal değişimleri ve apolitizasyonuyla yetişmiş kuşaklardan oluşan hangi sınıfa girse o sınıfla uyumsuz olur. Bu nedenle onlar sınıflandırılamazlar sınıfının öğrencileridir, ama şurası kesindir ki Remziye Abla çevre sorunlarını düzenin sürmesiyle ilişkilendirmeyen ana akım bir çevreci değil; en azından ‘aşırı çevreci’dir1.
İslahiye-Mersin Bölge Treni ile Osmaniye’den Remziye Abla’nın taziye evine giderken Mersin’in duvarlarında gördüğüm bir yazıda şöyle yazıyordu: “Şimdi anlatsam moruk, anlamazsın; en iyisi boş ver!.” Bizim sınıf da duvara cevaben belki şöyle yazardı: “Şimdi anlatsam çocuk; anlamazsın; en iyisi, *iktir et!.” Aslında Remziye Abla her ikisi gibi de yapmaz; Orson Welles’in ünlü şarkısındaki gibi; “Let’s make music together” derdi. Sadece kendi müziğini değil, herkesin sevdiği müziği genç yaşlı ikisi birlikte, beraber yaparlar ve birbirlerinin müziğini dinlerlerdi.
I know what it is to be young2
Akkuyu Nükleer Karşıtı Şenliği öncesi Haluk Levent’in kestiği saçlarını almak için gittiğimiz Karataş Kapalı Cezaevi’nde. (7.8.1997). (Soldan itibaren: Mustafa Demir, Ülkü Bozkurt, Haluk Levent, Remziye Eryılmaz, Umur Gürsoy) (Foto: Umur Gürsoy Arşivi)
I know what it is to be young (Ben genç olmanın ne olduğunu biliyorum)
But you don’t know what it is to be old (Fakat sen yaşlılığın ne olduğunu bilmezsin)
Soeday you’ll be saying the same thing (Bir gün, sende aynı şeyleri söylüyor olacaksın)
Time ticks away, so the story is told (Zaman geçip gidiyor ve bu hikâye anlatılıyor)
…
After summer comes winter (Yazdan sonra kış gelecek)
And so go the years (Böylece yıllar geçecek)
So my friend, let’s make music together (Öyleyse arkadaşım, gel beraber müzik yapalım)
I’ll play the old, while you sing me the new (Sen bana yenisini söylerken ben eskisini çalacağım)
…
(Dinlemek için: youtube.com/ )
Doğu Akdeniz Çevrecilerinin (DAÇE) ve Nükleer Karşıtı Hareketin fonlanarak lüks otellere girip Böll’ünerek halktan ve gençlikten kopma tehlikesini ilk fark edenlerdendi. İtirazını sessizce dillendirip, hareketi kendinden mahrum bırakarak protesto ederdi. Bu nedenle uzunca bir süreden beri DAÇE’nin içinde yer almıyordu.
Nükleer Santral Karşıtı Akkuyu Şenliği’nde (8.8.1997) (Soldan ikinci Remziye Eryılmaz) (Foto: Umur Gürsoy Arşivi)
2001 yılında eşiyle birlikte Türkiye’nin sanırım tek yerli ekolojik tarım sertifikalama şirketi, EKOTAR‘ı kurdular. Kendi yazdığı özgeçmişinden öğrendiğimiz kadarı ile Türkiye’nin pek çok yerinde öğretmenlik yapan Remziye Abla, İçel Valiliği’nden alınan ücretsiz görevli izinli onayı ile Mersin okullarında Uygulamalı Çevre Eğitimi Projesi başlattı. Bu proje ile 12 Eylül Darbesi yasakları ile derneklere üye olamadıkları için çevre sorunlarından kopartılan öğretmen ve öğrencilere çevre sorunları dersleri verdiğini de anlıyoruz (bkz. dergi.havuz.de/remziye-gunay-eryilmaz)
Doğu Akdeniz Çevrecileri (DAÇE) 2. Pozantı toplantısı. (1996). (Ön sıra sağdan ikinci Remziye Eryılmaz) (Foto: Umur Gürsoy Arşivi)
Şimdi öğretmen Remzi Abla derslerini bitirdi ve 01.12.2015 tarihinde sınıflandırılamazlar sınıfının Mersinli Remziye Ablası, çok sevdiği Noyan Özkan ve diğer EYÇ arkadaşları ile buluşmak için sonsuz büyük tatiline çıktı.
1 “Aşırı çevreci” sözcüğü, 1986’daki Çernobil Felaketinden sonra 1990’ların başında yükselen Nükleer karşıtı mücadele bileşenleri için rahmetli eski Türkiye Atom Enerjisi Başkanı Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre tarafından söylenmiş bir sıfattır.
Kırk yıla varan nükleer karşıtı mücadelenin yılmaz aktivistlerinden Remziye Günay Eryılmaz’ı kaybettik.
Remziye Hanım da tıpkı yakın geçmişte yitirdiğimiz Prof.Dr.Leziz Onaran, Av.Noyan Özkan, Savaş Emek gibi kendi yaşam süresi içinde nükleer santral yapılmayanlardan olduğundan bir bakıma nükleer karşıtı mücadeleden zaferle çıkanlardan! Yeri doldurulamayacak olanlardan.
Nükleer Santral Karşıtı Akkuyu Şenliği’nde (9.8.1997). (Soldan üçüncü Remziye Eryılmaz). (Foto: Umur Gürsoy Arşivi)
Avukat Noyan Özkan’ın 2013 yılındaki ani vefatından sonra Yeşil Gazete’ye yazdığı yazıda “Neden bizleri terk edip gittin… Senin gibi güçlü birisi, kalbine yenik düşer mi? Çirkinlikler arttıysa artsın, atacaktın hepsini arkandaki torbaya… Torbanın da ağzını büzecektin, sıkı sıkı, dışarı çıkıp da önüne düşmesin diye… İnsanlık var oldukça sorun biter mi? Seninle daha çok işimiz vardı çoooook”demiş. Ardından “Ama beni çağırmayın, ben sizin gibi olmak istemiyorum. Daha öyle çok işim var ki..! Haydi git güle güle” diye eklemiş, giden mücadele arkadaşına sitem ederek.
Şimdi sitem etme sırası bize gelmiş oldu. Daha yapacakları vardı. En büyük tutkusu bisikletli yaşamın yaygınlaşması ve Mersin’e bisiklet yollarının yapılmasıydı. Oysa kendisi bisiklete binmeyi bile bilmiyordu.
Adana’da ÇETKO evsahipliğinde yapılan bir DAÇE (Doğu Akdeniz Çevrecileri) toplantısının sosyal yemeğinde Umur Gürsoy ile birlikte (2.5.1995) (Foto: Umur Gürsoy arşivi)
Onu, gündüz vakti elinde lambasıyla dürüst insan arayan Sinop’lu Diyojen gibi elinde tuttuğu gaz lambası ile, yerel ürünlerle süslediği şapkalarıyla, üzerine bisiklet resmi çizilmiş giysileri ile ve daima gülen yüzü ile anımsayacağız.
Gittiği yerde, mücadele arkadaşları ile birlikte düşlediği gibi bir mekan bulur dilerim.
Demir Madencilik Çatalağzı’na 7. termik santralı kurmak için başvuruda bulundu. Demir Madencilik, 160 mw gücündeki termik santral için ÇED sürecini başlatırken, ÇED başvuru doyasında yer alan bilgilere göre 450 milyon TL maliyetli Detes- 1 santralında yılda 525 bin ton kömür yakılacak. Santral için civardaki bir dağ devrilip düzlenecek, çıkan hafriyatla deniz doldurulacak.
Paris’te halen devam etmekte olan İklim Zirvesi’nin (COP21) üçüncü gününde fosil yakıttan vazgeçmeyen politikalar izlediği için İklim Eylem Ağı (CAN – Climate Action Network) tarafından verilen “günün fosili” ödülünü alan Türkiye’de, kömür yatırımları hız kesmeden devam ediyor.
ÇED dosyasında yer alan “kömür, dünyada en yaygın şekilde bulunan, güvenilir, aynı zamanda düşük maliyetlerle elde edilen bir fosil yakıttır” görüşü, dünyanın ileri gelen bilim insanları tarafından savunulan, etkileri özellikle Çatalağzı’nda senelerdir hissedilen, kömürün son derece zehirli ve tehlikeli bir enerji üretim yöntemi olduğu görüşüyle çelişiyor.
Bunun dışında dosyada ayrıca “proje kapsamında gerekli olacak su ihtiyacı inşa edilecek olan su alma yapısı ile Karadeniz’den sağlanacak” ifadesi yer alıyor. Günde 3 milyon metreküp zehirli su, halihazırda Karadeniz’e bırakılıyor. Diğer termik santrallarla bu sayı yakın gelecekte günde 8 milyon metreküpü geçecek.