Toplumun özellikle batıda yaşayan bir kısmı güvenlikli sitelerinde, binalarında yaşıyor. Çocukları her gün rahatça okula gidebiliyor. Hafta sonu gelince bale kurslarına, basketbol antrenmanlarına, sinemalara gelen vizyon filmlerine götürüyorlar. Çocuklarını arkadaşlarının doğum günü partilerine götürmek en büyük yorgunluk nedenlerinden biri.
Buraya kadar kimsenin bir itirazı olamaz. Modern hayatın geldiği bu aşamada herkesin çocuğunu donanımlı bireyler olarak yetiştirmesi hakkıdır. Dileyen dilediği şekilde yapar. Ama eleştirilmesi gereken nokta tüm bunları yaparken, diğer çocukların hayatlarını kaybetmeleri karşısında hiç bir şeyin yapıl(a)maması.
Çünkü, aynı toplumun üyesi olan ve yürütülen savaşın doğrudan hedefi durumundakilerin çocukları ölüyor ya da yaralanıyor. Bırakın kurslara, antrenmanlara, doğum günlerine gitmeyi, okula bile doğru dürüst devam edemiyorlar. Çünkü sürmekte olan bir savaş var.
Türkiye’nin çocuklarının yaşadığı bu vahşi gerçek, Savaş İstemiyoruz! Çocukları Öldürmenizi İstemiyoruz! Girişimi adınaHümanist Büro’nun yayımladığı raporla gözler önüne serildi.Silahlı Çatışmaların Sürdüğü İllerde Çocukların Durumu isimli raporda, 26 Temmuz 2015 ile 30 Kasım 2015 tarihleri arasındaDiyarbakır, Şırnak, Ağrı, İstanbul, Mardin, Van, Ankara, Hakkari veAdana’dan oluşan toplam 9 ilde çocukların başına gelenler açıklandı.
Rapora göre, en küçüğü 3,5 aylık, en büyüğü 18 yaşında olan en az 44 çocuk geçen 4 aylık sürede hayatını kaybetti. Yine aynı yaş aralığında 52 çocuk da çatışma durumuna bağlı olarak yaralandı. Bunların bir kısmı da uzuvlarını kaybetti. İç parçalayan bir başka gerçek de, ölen çocukların bir kısmının sokağa çıkma uygulamaları nedeniyle bir süre gömülemeyerek, cenazelerinin evde bekletilmiş olması.
Rapora göre çocuklar:
– Operasyon veya çatışmalar sırasında vurularak,
– Gösteriler sırasında vurularak,
– Bomba patlaması sonucu,
– Sivil alanlarda bulunan mühimmatın patlaması sonucu,
– Hasta olup hastaneye götürülemediği için,
– Sokağa çıkma yasağı sırasında parkta veya evin önünde oynarken vurularak,
– Eve isabet eden kurşun veya patlayıcı ile vurularak,
– Polisten kaçarken apartmandan düşerek,
– Polis tarafından dövülerek,
– “Dur” emrine uyulmaması sonucu açılan ateşte vurularak ölmüş veya yaralanmış.
Peki ya hayata kalabilen ya da yaralanmayan çocuklar? Şiddete maruz kalma/tanık olma, göç, gündelik hayatını devam ettirememe ve –bunların yanında belki ayrıntı ama önemli- oyun oynama hakkından mahrum kalmaları nedeniyle travma yaşamaktalar.
Rapor, tespit edilmesi ve sonrasında giderilmesi gereken zararları şöyle sıralamakta:
– Sokağa çıkma yasağı ilan edilen mahallelerde ve bunların bulunduğu ilçe ve illerde okula devam oranları ve okula devam edemeyen veya sınavlarına giremeyen çocuk sayıları
– Sokağa çıkma yasağının bulunduğu mahallelerde aile hekimlerinin hamile ve bebek takibi hizmetinden yaralanamayan nüfus
– Evde doğum sayıları, doğum sırasında ölüm sayıları
– Gözaltına alınan, tutuklanan çocukların sayıları
– Göçe maruz kalan çocuk nüfusu
– Çatışma ortamının, göçün ve yakınlarını kaybetmenin çocukların ruh sağlığına ve gelişimlerine etkileri
– Çatışma ortamının ve göçün ailenin sosyo-ekonomik ve psikolojik durumunda yarattığı değişimin çocuk üzerindeki etkileri
– Çatışma ortamı ve göçün çocuklara hizmet vermesi gereken sağlık, eğitim, sosyal hizmet personeli üzerindeki sosyo‐ekonomik ve psikolojik etkileri.
Tabi, yapılması gerekenlerin başında çocuk ölüm ve yaralanmalarının sorumlularının ortaya çıkartılıp, cezalandırılması gelmekte.
Kısaca, rapor yok sayılan, görülmeyen bir gerçeği olanca çıplaklığıyla yüzümüze vuruyor. Bu insanlık dışı durum karşısında, savaşın Türk-Kürt demeden tüm taraflarına güçlü bir dur demekten başka çare yok. En çok da devlete. Çünkü, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, BM Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesi’ne veÇocuk Haklarına Dair Sözleşmeye Ek Çocukların Silahlı Çatışmalara Dahil Olmaları Konusunda Seçmeli Protokolü’ne imza atmış durumda. İçinde bulunduğumuz durum da, devletin bu anlaşmalardan doğan yükümlülüklerini yerine getirmediğini göstermekte. Yurttaşlar olarak bizim sözleşmemiz devletle. Bizim “güvenliğimiz” için yaratıldığı söylenen uygulama ve politikaların çocukların ölümüne neden olduğunu söylemek de hakkımız. Savaşın kayıtsız, şartsız sonlandırılmasını ve sivil Kürt hareketinin üzerindeki baskıların bitirilmesini istemek de.
Barışı talep etmenin gereği sadece naif bir hümanizma ilkesine dayanmıyor, dayanmamalı. Vicdan kadar bir varoluş meselesi de. Çünkü eğer savaşa karşı sesimizi topyekûn çıkartmazsak ve ortaya kesin bir itiraz koymazsak, yazının başında bahsedilen o tüm çocuklarımızı daha donanımlı bireyler hâline getirme çabaları boşa çıkacak. Çünkü çocukların öldüğü ya da yaralandığı her geçen gün, insanlığımızdan kaybediyoruz. Sonrasında diğer çocuklar keman çalmış, spor yapmış neye yarar.
Önemli not: Böylesine karamsar bir tablo karşısında umut vadeden barış girişimleri de yok değil. Mesela Çocuk İhmal ve İstismarını Önleme Derneği,
Gündem Çocuk Derneği, İnsan Hakları Derneği, Türk Psikologlar Derneği ve Çocuk Hakları Merkezi bölge halkıyla dayanışma göstermek ve karar vericileri etkilemek amacıyla önümüzdeki günlerde ortaklaşa bir dizi eylem ve etkinlik yapma kararı aldı. Faaliyetlerini sürdüren Savaş İstemiyoruz! Çocukları Öldürmenizi İstemiyoruz! Girişimi’ne de grup linkinden ve e-posta adresindenulaşılabilinir.
Bursa’nın İznik ilçesinde yıllardır aranan kayıp Senato Sarayı bulundu. İznik Müzesi eski Müdürü Taylan Sevil, Birinci Konsil Toplantısı’nın yapıldığı ve bugün İznik’in her köşesinde aranan Senato Sarayı’nın Mustafa Kemal Paşa Mahallesi Arabacı Sokağı’nda olduğunu söyledi.
Sevil, “İhtimal demiyorum, çok büyük ihtimalle ilk konsül toplantısının yapıldığı sarayın yeri burası. M.S. 325 yıllarında yapıldı. Burada gördüğümüz sadece üst yüzey kalıntısıdır. Bu yapının kolları Bağkur Evleri’ne kadar gitmektedir. İstanbul üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü Başkanı Ara Altun, burada çok yıllar önce bir temizleme çalışması başlatmıştı. Yapılan çalışmalarda saray kalıntıları ortaya çıkarıldı” diye konuştu.
Sevil, “Kalıntıların bulunduğu alanda çalışmalar yeniden başlarsa burasının Senato Sarayı olduğu apaçık ortaya çıkacaktır. Yıllar önce de bu kalıntıların İstanbul Kapı denilen yapıya ve etrafındaki diğer kiliselere çok yakın olduğunu, ayrıca bu kalıntıların yine Soğuk Kule’ye kadar uzanmakta olduğunu dile getirmiştim. 1950’li yıllarda İznik rehberi hazırlayanlar, maalesef yanlış bilgilendirildikleri için sahildeki mevkii Senato Sarayı olarak belirtmişler” dedi
İznik Müzesi eski Müdürü Taylan Sevil, sözlerini şöyle sürdürdü: “Senato Saray’ının olduğu alan bugün Arabacı Sokak sakinlerince kullanılıyor. Tarihi kalıntıların üzeri bugün ardiye görünümünde.
Birinci Konsil Toplantısı
Birinci İznik Konsili, M.S. 325 yılında İmparator Konstantin tarafından Roma İmparatorluğu’nda resmî din olacak Hristiyanlığın içerisinde tartışılan bazı konuları netleştirmek amacı ile toplanmıştır.
İznik Konsili Hıristiyanlık tarihinde ilk ökümenik konsil olarak kabul edilir. Teslis kavramından ortaya çıkan tartışma Arian İhtilafı diye bilinmektedir. Tartışma, Oğul’un durumu ve Baba Tanrı’yla olan ilişkisi etrafında cereyan etmekteydi. Arius, Oğul’un Baba ile aynı özden olmasını reddediyor ve Oğul’u, dünyadan önce yaratılmasına rağmen, yaratılmış/mahluk seviyesine indiriyordu. Konsilin kararı, anlaşmazlıkları sona erdirmek yerine daha da içinden çıkılmaz hale getirdi.
İzmir’in Aliağa ilçesi, Nemrut Sanayi Bölgesi’ndeki demir çelik işletmelerinden ve İzdemir Termik Santrali’nin faaliyette olan birinci ünitesinden çıkan cüruflarla toza, küle, dumana boğulan Aliağa ve Foça’da yıllardır süren hukuk mücadelesinde önemli bir gelişme yaşandı. Denizi, zeytin ağaçları, Akdeniz fokları, doğası, antik çağlardan günümüze uzanan kalıntıları ile İzmir’in göz bebeği Foça ile Aliağa arasında kalan Ilıpınar, Kozbeyli, Horozgediği köylerinin çevirdiği alanda Gölyazı mevkii olarak bilinen vadide yıllardır depolanan milyonlarca ton cürufa, hukuk dur dedi.
TMMOB Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi tarafından Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile İzdemir Enerji Elektrik Üretim AŞ’ye karşı, Aliağa ve Foça’da termik santral ve kül-cüruf depolama alanı yapılmasına yönelik olan 1/25000 ve 1/5000 ölçekli nazım imar planı değişikleri ile 1/1000 ölçekli uygulama imar planı değişikliğinin iptali ve yürütmenin durdurulması istemiyle açılan davaya, mahkeme yürütmenin durdurulması kararı verdi.
Zeytin ağaçları kurtardı
Karara gerekçe olarak, bilirkişi raporu ve dosyadaki bilgi belgelerin değerlendirilmesinin ardından, davaya konu olan plan değişikliklerinin, bölgenin mevcut ve planlanan endüstriyel taşıma kapasitesine dayalı ve bölge değerleriyle bütünleştirilerek yapılmadığı, bölgede yatırım kararları planlanırken sosyal ve çevresel değerlerle olan etkileşiminin göz önüne alınmadığı, diğer taraftan kül ve cüruf depolama alanına 3 kilometreden az mesafede 25 dekardan fazla zeytinlik saha bulunması gösterildi. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu (DİDDK) tarafından verilen bu yürütmeyi durdurma kararı, bölgede yıllardır termik santrallere ve ormanlarında cüruf depolanmasına karşı mücadele eden yaşam savunucularına ümit oldu.
Ege Çevre ve Kültür Platformu (EGEÇEP), Foça Çevre ve Kültür Platformu (FOÇEP) ve Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi daha önce de Çevre ve Şehircilik Bakanlığının cüruf alanlarına izin vermesine itiraz etmişti ancak Danıştay 6. Dairesi bu itirazı 2014 yılında reddetmişti. Avukat Arif Ali Cangı, Danıştay 6. Dairesinin daha önce reddettiği yürütmeyi durdurma kararının Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi’nin itirazı üzerine bu kez Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunca alınmasının ne anlama geldiğini Yeşil Gazete için değerlendirdi. Arif Ali Cangı, davaya konu imar planlarının hukuka aykırı olduğu ve çevreye doğuracağı zararlar nedeniyle DİDDK tarafından iptal edilmesinin önemli ve bağlayıcı bir karar olduğunu, bu kararın bölgedeki mevcut ve planlanan termik santraller için de engel teşkil edeceğini savundu.
“İzdemir Termik Santrali durdurulabilir.”
Avukat Cangı, “Aliağa ve Foça’da termik santral ve kül-cüruf depolama alanı yapılmasına yönelik olan 1/25000 ve 1/5000 ölçekli nazım imar planı değişikleri ile 1/1000 ölçekli uygulama imar planı değişikliklerine yürütmenin durdurulması kararı verilmesi, orada planlanan yatırımlara ilişkin lisans ve ruhsat verilmemesi gerektiği anlamını taşıyor. Bu karar sadece kapasite arttırımı adı altında yapımı planlanan İzdemir Enerji Santralinin ikinci ünitesinin önünde değil, mevcut ünitesinin önünde de engel teşkil edecek. Planlama olmadan, termik santraller faaliyetlerini sürdüremez. Planlama olmadan ÇED olumlu kararı verilemez. Hukuksuz bir şekilde faaliyete devam eden İzdemir termik santrali durdurulabilir. Bu kararın Socar Power Enerji Yatırımları AŞ’nin bölgedeki planlarına engel olup olmayacağını da inceleyeceğiz.” dedi.
İzdemir Enerji Santrali – II ÇED olumlu kararına itiraz edilecek.
Halkın bölgede kömürlü termik santrallere verdiği tepkiye ve ÇED toplantısını yaptırmamasına rağmen geçtiğimiz günlerde nihai kabul edildiği açıklanan İzdemir Enerji Santrali – II projesinin Çevresel Etki Değerlendirme Raporunun halkın görüş ve önerilerini almak üzere görüşe açıldığı, Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğünün web sitesinde yayınlandı. Avukat Arif Ali Cangı, Aliağa- Foça bölgesinin termik santral ve cüruf alanı olmasının önünü açan planların yürütmesinin durdurulmasının, yapacakları itiraza dayanak oluşturacağını, projeye ÇED olumsuz kararı çıkana dek mücadeleyi bırakmayacaklarını söyledi.
“Foça cüruf dağına döndü”
Foça Çevre ve Kültür Platformu (FOÇEP) Yürütme Kurulu Üyesi Bahadır Doğutürk, kararı sevindirici karşıladıklarını ifade ederken “Bölgede 40 milyon tondan fazla cüruf birikti. Yıllardır İzmir’in en önemli ormanlarına cüruf yığıyorlar. Foça’da nefes alamıyoruz. Cüruflardan tepeler yaptıkları vadide zeytin ağalarının yanı sıra su havzaları da var. Onlar Aliağa ve Foça’da termik santral projelerinden vazgeçinceye dek mücadeleden vazgeçmeyeceğiz. Şimdiye kadar ormanlarımıza depolanan cürufların ne yapılacağını da takip edeceğiz” dedi.
“Zarar telafi edilmeli”
Şehir Plancıları Odası İzmir Şube Başkanı Özlem Şenyol Kocaer, Foça’yı cüruf dağına çeviren planların yürütmesinin durdurulmasının bundan sonraki uygulamalar için de örnek teşkil edeceğini belirterek, İzmir’in hava kalitesinin düştüğünü, iklim değişikliğinin en önemli sebeplerinden biri olan kömürlü termik santrallerden vazgeçilmesi ve Foça’da cüruflarla doğanın gördüğü zarardan sorumlu kurumların bunu telafi etmek için bir an önce harekete geçmesi gerektiğini söyledi.
Tarımda yine oldukça hareketli bir yılı geride bırakıyoruz.
2014’te don, dolu, kuraklık etkisinde bir yıl geçirmiş ve bunun hem üretici hem de tüketici tarafındaki yansımalarını konuşmuştuk.
İklim şartları açısından 2015 yılında daha şanslıydık ancak bu sefer de golü jeopolitik riskler ve yanlış tarım politikalarının sonucu ortaya çıkan ithalat ihtiyacı sonucu yedik.
Tarım sektörünün genel görünümü açısından 2015’te büyük bir değişim yaşandı mı derseniz cevabımız ‘hayır’.
Bildik kronik sorunlar olduğu yerde duruyor, hatta kar topu etkisiyle giderek büyüor ve içinden çıkılmaz bir hale dönüşüyor.
Tarımda kısa vadeli politikalarla günü kurtarma ve anlık çözüm üretmeye yönelik bakış açısı hakim. Tıpkı diğer alanlarda olduğu gib tarım sektörünün de acilen yapısal reformlara ihtiyacı var. Orta ve uzun vadede üretici hâlâ önünü göremiyor. Bu da tarım sektöründeki kan kaybınının sürmesine neden oluyor.
GSYİH içinde payı yüzde 10’a yaklaşan tarım sektörü bu yılın ilk çeyreğinde yüzde 3,6, ikinci çeyrekte yüzde 7,3 ve üçüncü çeyrekte yüzde 11,1 büyüyerek 9 aylık dönemde yüzde 8,9 büyüme kaydetti.
“Rakamlardaki olumlu tablo sektörün geneline nasıl yansıdı?” diye sorarsanız gelin cevabını birlikte arayalım.
İsterseniz yıl başından bu yana tarım sektöründe neler yaşadık kısaca başlıklar halinde hatırlayalım.
ENFLASYONDA GIDA ETKİSİ
Yılın ilk aylarında don, dolu ve ani sağanak yağışlarla tarım arazilerinde hasarlar yaşandı ancak ortaya çıkan fatura açısından bir önceki yıla göre üretici biraz daha şanslıydı.
2015’in ilk yarısına kadar enflasyonda gıda fiyatlarının etkisi önemli ölçüde hissedildi.
Başta yaş meyve sebze olmak üzere işlenmemiş gıda ürünlerindeki fiyat artışları kısmen kontrol altına alınsa da aynı başarı kırmızı et tarafında elde edilemedi.
TÜİK verilerine göre son 1 yılda kırmızı et fiyatları yüzde 25 arttı. Aslına bakarsanız sokakta hissedilen artış bunun da üzerinde. Özelikle kurban bayramı öncesinde tavan yapan kırmızı et fiyatları ile birlikte gündeme hemen aynı senaryo getirildi: İthalat kapıları açılacak, canlı hayvan ithalatı ile içeride fiyatlar aşağı çekilecek ve tüketici ucuza kırmızı et tüketecekti.
Sonuç mu?
Tıpkı önceki yıllarda olduğu gibi defalarca denenmesine rağmen çözüm olmadığı anlaşılan ithalat yine çare olmadı. Canlı hayvan ithalatının yanında dondurulmuş et ithalatına da kapı açan Türkiye’de kırmızı et fiyatları bir türlü düşürülemedi. Ama birileri yine bu işten para kazandı. İçeride üretici zora düştü, tüketici halen pahalıya et tüketiyor. Kısacası kırmızı et tarafında sorunun ve çözüm yolunun herkes tarafından bilinmesine karşın hâlâ yanlışta ısrar edilmesi 2015 yılında da devam etti.
PATATES FİYATLARI GÜNDEM OLDU
Bir de bunun üzerine son aylarda yeni bir tip virüs ile yeniden ortaya çıkan şap hastalığı da zaten istikrarı pamuk ipliğine bağlı olan hayvancılık sektörüne ayrı bir darbe vurdu.
Hemen unutmadan belirtelim tüketicinin cebini yakan gıda ürünü sadece kırmızı et değildi. Baharattan bakliyata kadar birçok üründe fiyat artışları yüzde 30-40’lar seviyesini buldu ama asıl rekor zeytinyağında yaşandı. Olumsuz iklim koşulları ve verim probleminden kaynaklı düşük rekolte ile birlikte son 1 yılda zeytinyağı fiyatları yüzde 105 arttı.
Mayıs ayında gündeme patates damgasını vurdu. Fiyatı 5-6 lirayı bulan patates, tarım sektöründe arz-talep dengesindeki oynaklığın ve fiyat istikrarında her dönem tartışılan aracı-stokçu etkisinin tipik bir yansıması oldu.
Kısacası tüketici fiyatlarındaki ateş, resmi rakamların çok ötesinde sofralarda hissedildi.
ÇİĞ SÜT ÜRETİCİSİ SIKINTIDA
Tarım sektöründe bu yılın talihsiz bir diğer kesimi ise süt üreticileri oldu. Ulusal Süt Konseyi tarafında 6 ayda bir tavsiye niteliğinde belirlenen çiğ süt fiyatları Temmuz 2014’ten buyana değişmedi. Son 17 aydır başta yem olmak üzere birçok girdi tarafında fiyatlar hızla artarken, Tarım Bakanlığı’ndan Aralık ayı başında sadece “Geçmiş 3 aylık süt destekleme primini 9 kuruş olarak belirledik” açıklaması geldi.
Özellikle tarımsal girdi ve hammadde tarafında ithalata bağımlı konumdaki Türkiye’de doların yukarı yönlü hareketi birçok sektörde olduğu gibi tarım sektöründe de olumsuz sonuçlar doğurdu. Özellikle beyaz ve kırmızı et sektörü, tohumculuk ve bakliyat tarafı kurdan en çok etkilenen alanların başında geldi.
Türkiye’nin komşularıyla yaşadığı sorunlar da hem ithalat hem de ihracat tarafında tarım sektörüne oldukça sıkıntılı bir yıl geçirtti. Yıl içerisinde en büyük ihracat pazarımız konumundaki Irak-Kuzey Irak tarafında gümrükte yaşanan sorunlar üreticiyi olumsuz etkilerken ihracat rakamlarına da negatif yansıdı. Buna son dönemde Rusya ile yaşanan uçak düşürme krizi de eklenince özelikle yaş meyve sebze tarafında hem üretici hem de ihracatçı tarafında ciddi risk ve belirsizlik havası oluştu.
GDO’LU YEM GÜNDEM OLDU
2015 yılının fotoğrafına bir de tüketici tarafından bakarsak yine gıda denetimlerinin sık sık sorgulandığı, yaptırımların yetersizliğinin tartışıldığı bir yıl oldu. Yapılan denetimler sonucu bir çok markalı ambalajlanmış üründe at ya da eşek eti, bazılarında ise tükrük bezi ya da deri dokusu tespit edildi. Yine farklı illerde defalarca ceza kesilmesine rağmen bazı kasap ve restoranlarda at ya da eşek eti ele geçirildi. Böylece geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi tüketicinin güvenilir gıdaya erişimi ve denetimlerin nicelikten niteliğine kadar pek çok konu 2015 yılında da tartışılmaya devam etti.
2015’te genetiği değiştirilmiş organizma (GDO) konusu yem ithalatı tarafında yeniden tartışma konusu oldu. Biyogüvenlik Kurulu, Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçıları Birliği Derneği’nin başvurusu üzerine genetiği değiştirilmiş 6 mısır, 2 soya çeşidi ve ürünlerinin hayvan yemlerinde kullanımına izin verdi. Böylece bugüne kadar 7 soya ve 25 mısır çeşidi olmak üzere toplam 32 çeşide sadece yem amaçlı kullanılmak üzere GDO’ya onay verildi.
MERALAR KENTSEL DÖNÜŞÜME AÇIK HALE GETİRİLİYOR
Gelelim içeride yaşanan bir diğer sıkıntılı konuya. 1 Kasım seçimlerinden hemen önce 30 Ekim tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan yönetmelik ile mera ve yaylak alanları 20 yıllık ot bedelinin ödenmesi ile kentsel dönüşüme açık hale getirilebilecek. Bir taraftan tarım arazilerinin korunması ve imara açılmaması yönünde sık sık kamu spotu yayınlanırken, diğer taraftan da böyle bir adım atılması çelişkiyi net şekilde ortaya koydu.
Aslında tarım sektöründe tablo bunlarla sınırlı değil. Her daim gündemde olan ama seslerini bir türlü duyuramayan mevsimlik tarım işçilerinin çalışma şartları, gıda güvenliği, tüketicinin güvenilir gıdaya erişimi, GDO, tarım arazilerinin kaybı, kırsaldan kente göç gibi birçok konu hep konuşuldu ve konuşulmaya devam edecek.
Tarım sektörü açısından 2015’teki en büyük değişimlerden birisi de bakanlık tarafında yaşandı. 1 Kasım seçimleri sonrası Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı için Mehdi Eker’den Recep Konuk’a kadar kulislerde farklı isimler konuşulurken Faruk Çelik kararı sürpriz olarak karşılandı.
Bakan Çelik, koltuğa oturur oturmaz iki önemli krizi kucağında buldu. Bir tarafta Rusya krizi diğer tarafta şap hastalığı ve bekleyen diğer sorunlar…
Umarız 2016, krizlerin, sorunların ve risklerin kısır döngü içinde tartışıldığı bir yıl yerine çözüm yolları ve yapısal reformlara odaklanılmış, somut adımların atıldığı bir yıl olur.
Tarım sektöründe daha bereketli ve istikrarlı bir yıl geçirmek dileğiyle…
Gezi süreci başladığında Türkiye’de özellikle örgütlü olmayan kesimle Kürt Hareketi ve Sosyalist mücadelede örgütlenmiş kesim topyekün yaşam için müceleye durdu.
Peki Gezi İsyanı neydi?
Devletin yıllardan beridir yürüttüğü asimilasyon politikalarına, cinsiyetçi, tahakkümcü, tek tipçi anlayışı ve hırsızlığına karşı canlılığın ortaklığı olan ağaç etrafında öfkeye dönüşmesiydi.
Bu sürecin çekirdeği İstanbul oldu ama halklar yaşanılan baskıya ve müdahaleye karşı Türkiye’nin her noktasında Serxildan başlattı ve devlet Kürdistan’da gösterdiği şiddeti İstanbul’da da gösterip ana akım medyanın yaşanılan şiddet, katledilen gençler yerine penguen belgeselleri göstermesi ile Türkiyenin batısı medya yanlılığına şahitlik etmişti.
Gezi sırasında ve geziden sonra sürekli bir cenahtan; “Kürt hareketi ve Kürtler gezide yoklardı” sesleri yükselmeye başladı. Kürt hareketi gezi mücadelesinde neredeydi? HDP, HDK gezi sürecinde neredeydi ? Öncelikle Kürt hareketi gezi isyanını tıpkı Kobane, Amed gibi sahiplenmişti ve forum süreçlerinde aktif roller üstlenmişti. Bununla birlikte HDP ve HDK’nin bileşeni yönetici olan tüm bireyler ve kurumlar geziye aktif katılım gösterip devlet şiddeti ile karşılaşıp gözünü ve yüzünü gezide bıraktılar özgür ve tahakkümsüz Türkiye uğruna.
Şu an ise Kürdistan’da güç zehirlenmesine uğramış iktidar ve devlet sistemi ile karşı karşıyayız. Bu iktidar gezide uyguladığı hedef al ve vur politikasını yıllardan beri Kürdistan’da da uygularken şimdi bu politikayı değiştirerek hedeflen ve patlat politikasına dönüştürüp DAİŞleşmişken,Kürdistan’ın her noktasında sokağa çıkma yasakları ile O-HAL uygulanıyorken tarih doğa kültür katlediliyor, doğa etrafında konuşlanan kitlelerden hiçbir ses gelmiyorken Gezi’de toplanıp Türkiye’nin dört bir yanında haykıran halk nerede sorusunu sorduruyor insana.
“Sur içinde Cizre’de,Silvan’da Nusaybin’de polis kurşunu ile öldürülen çocukların, sivillerin, yaşlıların, sürüklenen insanlığın hatta dondurucuda saklanan bedenler park, plaj, turizm ve tatil mekanından kıymetsiz mi?” sorusunu getiriyor aklıma. Ya da ayaklarına sıkılan dört ayaklı minare, yanan hamamlar, hanlar kiliseler…
Daha ne kadar yaşanılan katliamlara gezinin medyasının yaptığı gibi bir muamele yapılmaya devam edecek? Şuan Kürdistan’da yaşanılan serxildan yalnızca ulusal bir başkaldırı değildir. Bu mücadelenin altında sermaye ve onun iktidarı tarafından doğaya uygulanan fütürsuz saldırılar yatıyor (Haziran ayı itibari ile hiçbir savaş startı yokken yakılan ormanlar, kıyımcı katledici enerji ve baraj politikaları), kadın bedenine uygulanan müdahale, dile, dine ve kültüre uygulanan asimilasyon politikaları yatıyor.
Kısaca bu mücadele Karadenizli Havva Ananın, Gezi’nin, Fethiye’deki Kaya köyün, Kobane’nin, dilinden dininden toprağından edilmiş halkların doğanın mücadelesinin ta kendisi olmuştur.
DAİŞleşen zihniyete karşı Kobaneleşen eşitlikçi komünal bir anlayışım oturması için tüm Türkiye halklarının ve başta ekolojistlerin Kürdistan halkının yanında olması; Berkin’in, Ethem’in Abdullah’ın, Mehmet’in, Ali İsmail’in, Medeni’nin, Paramaz’ın, Selahattin’in, Ari’nin, Sibel’in, Suruç – Ankara ve Amed’de ölümsüzleşenlerin yanında olması birlikte verilen mücadelenin zafere ulaşması için en büyük pratik olacaktır.
Çünkü bu hükümet halklarımızın birleşince ne kadar güzel olduğunu çok iyi bilmektedir.
Sokağa çıkma yasağı ve yoğun çatışmaların yaşandığı Diyarbakır’ın Sur ilçesini mercek altına alan CHP’nin incelemesinde ilçe nüfusunun 24 binden 2 bine düştüğü belirtildi.
CHP Hatay Milletvekili Hilmi Yarayıcı ve İstanbul Milletvekili İlhan Cihaner, Genel Merkez’e sunulmak üzere bir rapor hazırlamak için Diyarbakır’da incelemeler yaptı.
Hürriyet gazetesinden Rifat Başaran’ın haberine göre raporda da yer verileceğini söylediği izlenimleri şöyle:
Bugüne kadar çatışmalar dağlarda ve kırsalda yaşanıyordu. Şimdi kent savaşına dönüştürülüyor. 1 Ocak 2015 ile 5 Aralık 2015 tarihleri arasındaki 11 aylık süreçte, Diyarbakır ve ilçelerinde 523 kişi çatışmalar nedeniyle yaşamını yitirmiş. 171’i güvenlik gücü, 195’i militan, 157’si ise sivil vatandaş. Ölümlerin 135’inin 3 Nisan 2015’te İç Güvenlik Yasası’nın onaylanmasının ardından yaşandığı söyleniyor.
Güvenlik güçlerinin tavrıyla ilgili şikâyetler var. Duvarlarda yazılan yazılar, zırhlı araçlardan yapılan anonslar, vatandaşa karşı küfür ve hakaretlerin adresinin, özel tim ve terörle mücadele şubesinden gelenler olduğu anlatılıyor. Sadece Diyarbakır’da Sur içinde yaşayan 24 bin kişiden 22 bini göç etmiş. Okullar kapalı, sağlık ocakları kapalı, kurumların tamamı kapalı.
Sur’da iki haftada 361 esnaf dükkan kapatmış, 50 esnaf işyerini taşımış. Sur, Diyarbakır’da ticaretin can damarı. 300 kişilik bir restorana gittik, bomboştu. Restoran sahibi, günlük cirosunun 15-20 bin TL’den 1.000 TL’ye indiğini, 4 aydır çalışanların sigortasını ödeyemediklerini anlattı.”
…bütüncül değerlendirmelerin nasıl istemdışı olarak siyaseten uygun görülecek sonuçlar doğurduğu üzerine.
Görsel: Activist Spot
Tartışmaya açık varsayımlarda bulunup hakim siyasi ve ekonomik hassasiyetlere uygun şekilde cilalanmış analizler yaptığımızda bilimin temeli zayıflar. 2°C sıcaklık artışını aşmama hedefinde negatif salım teknolojilerinin politik çıkarları sarsmayacak azaltım yöntemi olarak dahil edilmesi de buna bir örnek. Sonuçları siyasi gündemi ne kadar rahatsız edici olursa olsun, toplumların, şeffaf ve temellendirilmiş varsayımlarda bulunan bilim insanlarına ihtiyacı vardır.
Bonn(Almanya)’da bulunan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) Sekreterliği tarafından Haziran’da gerçekleştirilen konferansta Kasım 2014’de yayımlanan ve amacı karar merciilerine net ve anlaşılır bilgi sunmak olan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) sonuçlarının ana başlıkları yeniden gözden geçirildi. Financial Times’ta [1] yayımlanan habere göre 2°C hedefini tutturmanın maliyeti ekonomik büyümede yıllık %0,06’lık bir kesintiye tekabül ediyor ki bu da, İngiltere merkezli Guardian’a göre [2], salım azaltımları 2030’a sarktığı durumda dahi kesintinin %50’den az artış göstereceği küçük bir pay. The US Associated Press [3] ve Hindustan Times [4] da aynı iyimser minvalde, küresel ısınmanın güvenli kabul edilen bir sınırın altında tutulmasının fosil yakıtların kullanımının tamamen son bulması anlamına gelebileceğini fakat bunun da bu yüzyıl bitmeden gerçekleşmeyeceğini belirtti. The Sydney Morning Herald [5], 2°C’lik artışın altında kalmanın sera gazı salımlarına karşı oldukça güçlü bir çaba gerektirdiğini belirtirken China Daily [6] de bu amaca ulaşmada atılabilecek pek çok adım olduğunu ve bu adımların hem ekonomik hem de insani kalkınmaya destek olacağını ifade etti.
Bu tarz raporlara bakıldığında fosil yakıtlardan arınmanın yolunun üretim ve tüketim biçimlerimizi değiştirmemizi gerektiren bir enerji devriminden ziyade aşamalı bir intikal süreci olduğu izlenimine kapılmak oldukça kolay. Dahası, bu tip raporlar harekete geçmek için 2030’a kadar bekleyip bu süreçte alternatifler için görüşlerin değerlendirilmesi senaryosunun ekonomik büyüme üzerindeki marjinal etkisinin hala düşük olacağını (yaklaşık %0,1’den az marjinal maliyet) iddia etmek de mümkün. Kaldı ki bu açıdan bakıldığında çok da kötü bir takas gibi durmuyor.
Halbuki bu çalışma, geri dönüşü olmayacak iklim değişikliğini engelleme yolunda konulan 2°C hedefinin enerji üretim ve tüketim biçimlerimizde acil ve etkin değişimler gerektirdiğini gösteriyor. IPCC’nin kendi hazırladığı 2°C sınırı için aşılmaması gereken 1000 Gigaton’luk karbon bütçesi, 2025’e kadar küresel salımlarda yıllık %10’luk bir azaltımla 2050 yılında tüm CO2 salımının sıfırlanmasını gerektiriyor.
Seyreltilmiş Gerçekler
1988’de başlayan IPCC raporlamalarını takdir etmekle beraber sonuçların raporlanma şekline dair şüphelerim daim. Bu durum sadece açık ve anlaşılır raporlama sorunu olmaktan ziyade IPCC sürecine katılan bazı uzmanları sürekli ve muallak açıklamalarıyla da ilgili. IPCC Sentez Raporu için yapılan basın açıklaması [7] bile iyimser tondaydı. Sonrasında ise panel başkanı Pachauri tarafından “2°C’lik artışın altında kabilmek ve bunun maliyetlerinin karşılanabilir olması için 2010 ile 2050 yılları arasında küresel sera gazı salımı azaltımımızın yüzde 40 ile yüzde 70 arasında olması ve 2100’e kadar da net salım değerimizin sıfır veya (tercihen) eksi değerlere düşmesi gerekliliği”ne dair açıklama yapıldı. Dahası, IPCC salım azaltımı bölümünden sorumlu eş başkan tarafından The New Climate Economy [8]*’nin ses getiren raporunun yansıması niteliğinde olan o çok önemli açıklama geldi; “azaltım maliyetleri ekonomik büyümeyi ciddi boyutlarda etkilemeyecek düzeyde olabilir.”
Peki IPCC’nin kendi hazırladığı rapor yapısal değişim öngören devrimci dile karşın evrimsel söylemi destekliyor mu?
Bu tarz evrimsel dönüşüm odaklı çıkarımlar fiyat, piyasa, ve insan davranışlarının iklim değişikliği bilimiyle sentezlenerek karar mekanizmalarına uyumlu, optimum maliyetli salım senaryoları üretmeyi amaçlayan kompleks ve bütüncül değerlendirme modellerine dayalı. Bu senaryolar küresel salımlarda tepe noktasının yakın tarihlerde görüldüğü ve negative salım teknolojilerinin karbondioksiti atmosferden temizlemede teknik ve ekonomik olarak uygulanabilir düzeye geleceği varsayımlarına dayanarak oldukça iyimser tablo çiziyor.
‘İklim Mühendisliği’nin Görünen Yüzü
İklim mühendisliği** dahilinde yapılan analizler özellikle negatif salım olarak nitelendirilen iklim mühendisliği teknolojilerinin benimsenmesi durumunda artacak olan karbon bütçesini hesaba katmıyor. Hala aşağı yukarı proje aşamasında olsa da, bu teknolojiler 2°C senaryolarında önemli yere sahip. [9] [10] Sonuçları oldukça belirsiz ve tartışmalı olan bu teknolojilerin rolü senaryolarda vazgeçilmezler arasında gibi görünürken aynı derecede belirsiz (buna rağmen küresel karbon bütçesinin tahmin edilenden daha düşük olması ihtimalini yaratan) yeryüzü sistemlerine bu senaryolarda rastlamak oldukça zor. Negatif salım ve yeryüzü sistemlerinin mevcut karbon bütçesi için göreceli önemi söz konusu sıcaklığa göre değişiyor. Fakat iki fenomen de yeterli derecede ölçülüp etkisi araştırılmadan yaygın kullanımından kaçınılmalıdır. 2°C senaryoları elbette ki bir ölçüye kadar negatif salım ve bunun getirebileceği pozitif besleme mekanizmalarının etkilerine dair varsayımlarda bulunabilir fakat bunlar bütüncül değerlendirme modellerine hakim düzeye gelmemelidir.
Mevcut durumda, karbon bütçelerini arttırmak için modellemelerde yaygın kullanılan tartışmalı negatif salım varsayımları bilimsel salım senaryoları yerine siyasi arenada memnuniyet yaratan sistemsel yanlılıklara sebep olmakta. Bu durum en çok IPCC’nin senaryo veritabanında belirgin. [11] 2°C hedefinin tutturulmasını “olası” kılan -ki olası bu bağlamda %66 ve üstü ihtimale denk geliyor- 113 senaryodan (3’ü sonradan yetersiz veri sebebiyle çıkarıldı) 107’si, yani tüm “olası-2°C” senaryoların %95’i başarılı ve geniş çaplı negatif salım teknolojilerinin kullanımı varsayımını içeriyor. Bu varsayımın yer almadığı diğer 6 senaryoda ise salımlarda tepe noktasına küresel ölçekte 2010 civarında erişildiği varsayımı yer alıyor bu sefer de. Olasılığı %66’dan %50’ye genişlettiğimizde de benzer bir durumla karşılaşıyoruz. 287 senaryodan 237 (%83)’si negatif salımları modellemeye dahil ederken kalanlar 2010’da katı ve küresel ölçekte salım azaltımına başlangıç, bir diğer deyişle tepe noktası, öngörüyorlar.
Daha açık ifade edecek olursak, %50 veya daha olası bir 2°C ihtimali için kurgulanan 400 adet IPCC senaryosu ya zamanda yolculuk ya da tartışmaları devam eden ve kesin sonuçları belirsiz negatif salım teknolojilerinin geniş çaplı uygulamasını varsayıyor. Senaryoların önemli bir bölümü ise hem zamanda yolculuğa hem de iklim mühendisliğine bağımlı.
İşlem Sağlaması
Bütüncül değerlendirme modellerinin radikal olmaktan çok evrimsel sonuçlar ürettiği düşünüldüğünde bu sonuçların matematiksel olarak anlam ifade edip etmeyeceği, siyaseti nasıl etkileyeceği ve salımlarda gerçekleşmesi gereken büyük çaplı azaltımlarının zaman çizelgelemesinin önemi daha da ortaya çıkmaktadır. Aşağıdaki basamaklar bir dizi akıl yürütme ve şeffaf varsayımın özeti olarak verilmiş ve iklim değişikliği camiasında hakim olandan farklı zorlukları ortaya koymaktadır [12] [13] [14]:
2009’da imzalanan Kopenhag Anlaşması’ndan 2014Te gerçekleşen New York İklim Zirvesi’ne kadar dünya liderleri bilimin önerdiği küresel ısınmayı 2°C’de tutma söylemini tekrarladılar. [15] [16]
IPCC Sentez Raporu atmosferde biriken karbondioksitin 21. Yüzyıl ve devamında ortalama yeryüzü sıcaklığını belirleyeceği söylemini pekiştirdi. [17]
Rapor karbon bütçesi başlığı altında, %66 veya daha yüksek bir olasılıkla 2°C’lik artışın altında kalabilmek için 2011-2100 yılları arasında 1000 milyar tonluk ( 1000 gigaton) bir salım sınırı önerdi. [18]
2011-2014 yılları arasında yalnızca enerji sektöründen açığa çıkan CO2 miktarı 140 gigaton’a ulaştı.
Bütçeden geriye kalan 860 milyar tonu başlıca CO2 üretim kaynakları, enerji, ormansızlaşma ve çimento (üretimi) arasında paylaştırmak için bunların bağlamını anlamak çok önemli. 2°C’lik ısınma sınırında tüm ülkelerin hemfikir lduğunu düşünülünce bu üç kaynaktan çıkan salımları azaltmak için harcanan büyük bir çaba olduğunu farz etmek de mantıklı geliyor.
Sahne arkasında ise, 2011-2100 yılları arası için hesaplanan ormansızlaşma ve arazi kullanımı değişimleri kaynaklı salımlar IPCC’nin arazi kullanımı kaynaklı gerçekleşen negatif salımları harici tutularak öngördüğü en düşük oranlı ormansızlaşma varsayımlarına dayanıyor. Bunun sonucu olarak ormansızlaşma için toplam karbon bütçesi 60 gigatona denk geliyor. [19]
İşin çimento boyutunda ise enerji üretim ve tüketim süreçleriyle alakalı CO2 salımları dahil edilse de bazı önemli dönüşüm süreçlerinde açığa çıkan salımlar bu toplama dahil değil ve bu yüzden de ayrı olarak değerlendirilmesi gerekiyor. Daha az gelişmiş ülkelerde yaşanan sanayileşme ve gelişmiş ülkelerdeki düşük karbonlu alt yapı dönüşümleri çimento üretiminden kaynaklı CO2 miktarında artışa sebep olmaya devam edecek (mevcut rakamlar yaklaşık olarak yıllık %7’lik bir artışı gösteriyor). Düşük karbonlu alternatiflerin geniş çaplı benimsenmesi ve çimentonun daha temkinli kullanımının bu artışı başlangıçta biraz yavaşlatma ihtimali olsa da nihayetinde bu salımların tamamen durması gerekmekte. İyimser yol haritaları bu salımların 2011 ‘de 150 gigaton civarına ulaşıp bu yüzyılın sonlarına doğru sıfırlanmasını öngörmekte. [20] [21] [22] [23]
Sonuç olarak, %66 veya daha yüksek olasılıkla 2°C ‘lik artışın altında kalmak için 2015-2100 arasında enerji ilintili salımlara kalan bütçe yaklaşık 650 gigaton oluyor.
Mevcut siyasi ve fiziki şartlarda salım artışı 2020 senesine kadar muhtemelen devam edecek. Paris anlaşmasının emsal niteliğinde olduğunu ve sadece enerji kaynaklı CO2 salımının 2020 yılında yaklaşık 37 gigatonla tepe noktasına ulaştığını varsayarsak, 2015-2020 yılları arasındaki toplam CO2 salımının 180 gigatonun biraz altında seyrederek yüzyılın sonuna(2020-2100) yaklaşık 470 gigatonluk bir karbon bütçesi kaldığı görülmekte.
Bu da mevcut enerji tüketim ve CO2 salım biçimlerimizde radikal değişimler, ve hatta tersine bir süreç, gerektirmekte. Örneğin, 2025 yılına kadar küresel salım azaltımımız yıllık %10’ a ulaşırken 2050’de enerji sistemlerinden kaynaklı CO2 salımı tamamen bertaraf edilmiş olmalı.
Nahoş Çıkarımlar
IPCC Sentez Raporu’nda sunulan veriye uygulanan temel cebirsel işlemler raporun içerik ve akabindeki sunum tarzına dair soru işaretleri doğurmakta. Daha önemlisi, bilim insanlarının bulguların sunum biçimine ses çıkarmaması çıkar gruplarının ve ekonomik hegemonyanın bilimsel şeffaflığı ve ifade özgürlüğünü baskıladığını düşündürüyor.
Tehlike sınırı olarak belirlenen 2°C’lik artışın altında kalmaya dair verilen uluslararası sözler ve karbon bütçeleri enerjiyi nasıl ürettiğimiz ve tükettiğimizle ilgili radikal ve yapısal değişimler gerektiriyor. IPCC’nin 1000 Gigaton’luk CO2 bütçesi, ormansızlaşmanın ve çimento üretimi kaynaklı salımların asgari seviyede tutulduğu en iyimser senaryoda dahi enerji kaynaklı salımların 2025 yılına kadar yıllık %10 seviyesinde azaltımını, sonrasındaki 2050’ye kadarki süreçte ise hızla sıfıra düşmesini şart koşuyor. Bu ölçekte azaltımlar 2050 sonrası dönemde karbon tutma ve hapsetme (Carbon Capture and Storage-CCS) teknolojilerinin önemli rol oynamasına ihtimal vermiyor. Ancak ve ancak bu teknolojilerim yaşam süresi boyunca sebep olduğu CO2 salımlarının on kat fazlası verimli bir şekilde çalışan gazlaştırıcı CCS santralleri tarafından tutulabilirse –ki bu santrallerin ortalama kapasitesi kilowatt saat başına 80g CO2’dir [24]- fosil yakıtlar 2050 sonrası dönemde hala sahnede olabilir.
2°C hedefine ulaşmada önerilen bu yol haritası ve sürekli zikredilen düşük karbonlu ekonomiye geçişte ekonomik büyümenin ciddi boyutlarda etkilenmeyeceği iddialarının birbirleriyle uyumlu olduğu düşünülemez. YKarbon salımını azaltmak adına yoksul ülkelerin ve gelişmiş ülkelerdeki yoksul kesimin refah seviyesinin artmasından fedakarlık istenmesi elbette ki uygun bir öneri değildir. Fakat bu da küresel nüfusun görece küçük bir kısmını oluşturan kişi başı salımın daha yüksek olduğu grubun üzerine daha fazla sorumluluk yüklemekten başka bir işe yaramayacaktır. 2°C hedefinin hayat tarzlarımız üzerinde yarattığı baskıyı kademeli bir kaçışla hafifletemeyiz. Yılda %3 büyüyen bir küresel ekonomi GSMH’nın karbon bağımlılığında yıllık %13 azalma gerektirmektedir ki bu oran varlıklı sanayi toplumları ve karbon ayakizi dünya ortalamasının üstünde olan olan, hem sanayileşmiş hem de sanayileşmekte olan ülkelerdeki, kişiler için hala yüksektir.
Sonuçlar
IPCC Sentez Raporu ve azaltım sorunu için önerilen karbon bütçesi atılan önemli bir adımdı. Buna rağmen, raporun sayısal sonuçlarının neye tekabül ettiğini anlamada, raporun hazırlanmasına katkıda bulunanlar arasında dahi, küresel ölçekte bir sıkıntı var. Bulduğumuz sonuçların gerektirdiği devrimci değişimlerin gerçekliğini kabul etmeye hazır değiliz. Hazır olduğumuz durumda dahi düşüncelerimizi yüksek sesle dile getirmeye çekiniyoruz. Uzun yıllardır içinde bulunduğum bilim camiası bana net bir şekilde gösterdi ki pek çok meslektaşım perde arkasında yer alan organize şüpheciliğe rağmen özen ve sabırla çalışmakta fakat buna rağmen pek çoğu kendi çalışmalarını dahi sansürleme yoluna gitmekteler.
Açık bir biçimde ve sayısal verilerle hazırlanan karbon bütçeleri karar vericilerin ve sivil toplumun üzerine düşük karbon ekonomisini inşaa edebileceği temeli sağlasa da bilim insanlarına hala hayati görev düşüyor. Sivil toplum tarafından iklime dair amaçların belirlendiği politika hazırlama süreçlerinde uyanık olma ve rehberlik etme, tutarsızlıklara, yanlış anlaşılmalara ve bilimsel sonuçların manipüle edilmesine dikkat çekme görevleri bize düşüyor. Yaptığımız analizlerle siyasi çözümler bulmak ya da fon sağlayanların ağız tadına layık açıklamalar yapmak değil bizim görevimiz. Bulduğumuz sonuçların tatlı ya da nahoş olması bizim sorunumuz değil. Varsayımları mevcut siyasi ve ekonomik çıkar gruplarının lehine yaptıkça topluma sonuçları geri dönülemez boyutta olan zararlar veriyoruz.
* İklim Değişikliği ile mücadelenin maliyet ve getirilerini analiz edip paylaşan uluslararası inisiyatif. ** Geoengineering
Referanslar [1] P. Clark, “Financial Times,” [Online]. Available: http://www.ft.com/cms/s/0/26d0edc6-628e-11e4-9838-00144feabdc0.html – axzz3KxE5mP6Q. [Accessed 2 November 2014]. [2] D. Carrington, “The Guardian,” [Online]. Available: http://www.theguardian.com/environment/2014/nov/02/rapid-carbon-emission-cuts-severe-impactclimate-change-ipcc-report. [Accessed 2 November 2014].
[3] “UN climate panel says emissions need to drop to zero this century to keep warming in check,” [Online]. Available: http://www.foxnews.com/world/2014/11/02/un-climate-panel-says-emissions-need-to-drop-to-zero-thiscentury-to-keep/. [Accessed 2 November 2014]. [4] U. c. r. o. s. w. C. (. f. A. Press), “Hindustan Times,” [Online]. Available: http://www.hindustantimes.com/world-news/un-climate-report-offers-stark-warnings-hope/article1-1281867.aspx. [Accessed 3 November 2014]. [5] N. Miller, “The Sydney Morning Herald,” [Online]. Available: http://www.smh.com.au/environment/climate-change/ipcc-report-little-time-left-to-act-on-climate-change-20141103-11g2er.html. [Accessed 4 November 2014]. [6] F. Jing, “China Daily,” [Online]. Available: http://europe.chinadaily.com.cn/2014-11/03/content_18854403.htm. [Accessed 3 November 2014]. [7] Concluding instalment of the Fifth Assessment Report. (IPCC Press Release), 2014. [8] “Better Growth Better Climate synthesis report. (The New Climate Economy2014).,” http://newclimateeconomy.report., 2014. [9] S. e. a. Fuss, “Betting on negative emissions,” Nature, pp. 850-853, 2014. [10] “UNEP 2014. The Emissions Gap Report 2014,” UNEP, Nairobi, 2014. [11] “IPCC AR5 Working Group III. (2014) Mitigation of Climate Change,” Cambridge University Press, 2014. [12] K. e. a. Anderson, “From long-term targets to cumulative emission pathways; reframing the climate policy debate,” Energy Policy, p. 3714–3722, 2008. [13] K. &. B. A. Anderson, “Beyond dangerous climate change,” Phil. Trans. Royal. Soc., pp. 20-44, 2011. [14] D. e. a. Frame, “Cumulative emissions and climate policy,” Nature Geosci, p. 692–693, 2014. [15] “ Report of the Conference of the Parties; fifteenth session,” Copenhagen, 2009. [16] P. Barroso, Interviewee, The L’Aquila summit; European Commission. [Interview]. [17] “IPCC AR5 Synthesis Report,” 2014. [18] “IPCC AR5 Synthesis Report. Table 2.2,” 2014. [19] “RCP online database. IIASA,” [Online]. Available: http://www.iiasa.ac.at/web/home/research/researchPrograms/TransitionstoNewTechnologies/RCP.en.html. [20] A. R., “Global Carbon Project,” [Online]. Available: http://www.globalcarbonproject.org. [Accessed November 2014]. [21] “International Energy Agency (IEA). Cement Technology Road Map,” [Online]. Available: https://www.iea.org/publications/freepublications/publication/Cement.pdf. [Accessed 2009]. [22] “International Energy Agency (IEA). Energy Technology Perspectives,” [Online]. [Accessed 2014]. [23] W. K., “International Energy Agency. Cement Road Map (2009) and Energy Technology Perspective (2014),” [Online]. [Accessed February 2015]. [24] G. e. a. Hammond, “The energy and environmental implications of UK more electric transition pathways,” Energy Policy, p. 103–116, 2013.
İspanya’da dün yapılan genel seçimler, muhafazakârların mecliste mutlak çoğunluğu yitirmesi ile sonuçlandı. Sosyalistler de oy kaybına uğrarken, sol parti Podemos ise sürpriz şekilde sandıktan üçüncü parti olarak çıkmayı başardı.
Başbakan Mariano Rajoy liderliğindeki Halk Partisi (PP) meclisteki mutlak çoğunluğunu kaybederken, sandıktan birinci parti olarak çıktığı için hükümeti kurma hakkını elde etti.
İspanya’da dün yapılan genel seçimlerde iki büyük kitle partisi muhafazakârlar ve sosyalistler seçmen tarafından cezalandırıldı. Başbakan Mariano Rajoy liderliğindeki Halk Partisi (PP) meclisteki mutlak çoğunluğunu kaybederken, sandıktan birinci parti olarak çıktığı için hükümeti kurma hakkını elde etti.
Pablo Iglesias liderliğindeki Podemos sandıktan üçüncü parti olarak çıkmayı başardı
Resmi olmayan seçim sonuçlarına göre yüzde 28,7’lik oy oranına ulaşan Halk Partisi, 123 milletvekili çıkarmayı başardı. Halk Partisi’ni yüzde 20’lik oy oranı ve 90 milletvekili ile İspanya Sosyalist İşçi Partisi (PSOE) izledi. Sol parti Podemos ise bir sürpriz yaparak yüzde 20.7’lik oy oranı ile 350 sandalyeli meclise ilk kez 69 milletvekili göndermeyi başardı. Liberal Ciudadanos de yüzde 13,9’luk oy oranı ve 40 milletvekili ile meclise dördüncü parti olarak girmeye hak kazandı. Seçime katılım oranının yüzde 73,2’ye ulaştığı ve bunun 2011’deki orandan daha yüksek olduğu kaydedildi.
İstanbul Sarıyer’deki Küçük Armutlu Mahallesi’ndeki DHKP-C operasyonu sırasında öldürülen Dilek Doğan’ın vurulmasının hemen ardından çekilen görüntüler ortaya çıktı. Özel harekat polisi Y.M.’nin dava dosyasında giren görüntülerde, Doğan’ın “Ya n’apıyorsun” sözlerinin ardından silah sesi duyuluyor. Görüntülerde Dilek Doğan’ın vurulmasının hemen ardından abisinin çığlıkları ve polislerin “kelepçeleyin” sözleri yer alıyor.
ABD Başkonsolosluğu’na yönelik silahlı saldırıya karıştığı ileri sürülen H.R.K’nin yakalanmasına yönelik çalışmalar kapsamında polis geçen 18 Kasım akşamı İstanbul Sarıyer Küçükarmutlu’daki Doğan Ailesi’nin evini bastı. Evdeki arama sırasında 24 yaşındaki Dilek Doğan, Özel Hareket Şubesi’nde görevli polis Y.M.’nin silahından çıkan kurşunla ağır yaralandı. Hastanede tedaviye alınan Doğan bir hafta sonra hayatını kaybederken, polis Y.M. hakkında Türk Ceza Kanunu’nun 83. maddesine göre “ihmal suretiyle kasten öldürme” suçundan 25 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı. İddianame mahkeme tarafından kabul edildi.
https://youtu.be/g90ojs72WOk
Operasyondan sonra Dilek’in polise direndiği, tahrik ettiği iddia edildi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın soruşturması sonunda polis Y.M.’ye 26.5 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. Dava dosyasına, polisin Dilek’in vurulduğu sırada çektiği evin aranma görüntüleri de girdi.
Türkiye Irak’taki birliklerini geri çekiyor. Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, Bağdat’la gerilimin giderilmesi için askerlerin geri çağrıldığı bildirildi.
ABD Başkanı Barack Obama’nın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la telefon görüşmesinin ardından Türkiye’nin asker çekme kararı aldığı bildirildi. Obama, Erdoğan’dan Türkiye’nin Irak’taki askerlerini geri çekmesini ve Irak’ın toprak bütünlüğüne saygı göstermesini istedi. ABD Başkanı Türk askerinin bölgeden çekilmesiyle IŞİD’le mücadelenin de hız kazanacağını ifade etti.
Türk hükümeti aralık ayı başında 150 kadar asker ve 25 tankı IŞİD’ın işgal ettiği Musul kenti yakınlarındaki Başika’ya göndermişti.
Irak’tan tepki
Irak Başbakanı Haydar El Abadi ise Türk askerlerinin Irak hükümetinden izin almadan Başika’ya gönderildiğini belirterek, askerlerin geri çekilmesini talep etmişti. Irak, konuyu Birleşmiş Milletler gündemine de taşıdı.
Türkiye ise IŞİD’le mücadele eden Peşmerge güçlerine eğitim vermek amacıyla bölgede asker bulundurduğunu, son gönderilen askerlerin eğitim birliklerinin görev değişimi kapsamında sevk edildiklerini ileri sürüyor.
‘Sorun iletişim kopukluğu’
Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın internet sayfasında konuyla ilgili yayınlanan açıklamada Türk askerlerinin Irak’ta eğitim amacıyla bulunduğuna vurgu yapılarak, yaşanan sorun, “iletişim kopukluğuna” bağlandı. Birliklerin çekileceği belirtilen açıklamada şu ifadeler yer aldı: “Türkiye, Irak tarafının hassasiyetini dikkate alarak ve DAEŞ’la mücadelenin gerektirdikleriyle uyumlu olacak şekilde, mevcut iletişim kopukluğunun kaynağını teşkil eden koruma kuvvetlerinin Musul vilayetinden intikali için başlayan süreci devam ettirecektir.”