Ana Sayfa Blog Sayfa 3528

Yeşiller / Sol: Siyasete şans verelim

YSGPYeşiler ve Sol Gelecek Partisi bir açıklama yaparak çatışma ortamının sona erdirilmesi için çaba gösterenlere yönelik yürütülen karalama kampanyalarına karşı çıktı. Açıklamada içine girmiş olduğumuz cinnet halinden çıkışın, şiddeti tırmandırarak değil, barış siyasetine güç verilerek ve demokratik siyasete şans verilerek mümkün olabileceği çağrısı yapılıyor.

YSGP Merkez Yürütme Kurulu imzasıyla yapılan açıklama şöyle:

Artık Yeter!

Şiddeti durdurup, siyasete şans verelim!

Bir süredir, barış diyenlerin, demokratik siyasete çağrı yapanların çağrılarına ısrarla kulak tıkayanların, Sultanahmet’te bir canlı bombanın kendini patlatmasından sonra, sanki yegane temel meselemiz, Akademisyenlerin ortak imzası ile yayınlanan bildiriymiş gibi davranmaları anlaşılır bir şey değildir.

Suruç, Diyarbakır, Ankara’dan sonra bu kez de İstanbul’un kalbinde patlayan bomba sonucu, özellikle yabancı turistlerin hedef alınarak, hayatlarını yitirmelerinin sonrasında, Cumhurbaşkanının Büyükelçilerle buluşma toplantısında, çatışmalardan kaygı duyan, devletin politikalarına eleştiri yönelten akademisyenleri, çirkin ve nezaketsiz bir üslupla hedef almış olması kabul edilemez bir durumdur.

Aynı tavrın ve hiddetin birkaç gün önce bir televizyon programına bağlanarak, çocukların öldürülmesine dikkat çeken Ayşe öğretmene karşıda yapılmış olması, sabırları taşıran bir yönetim anlayışıyla her gün yaşamak zorunda kaldığımızı göstermektedir.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi olarak;

Uzun süredir, ülkenin bir bölgesinde sürmekte olan çatışmalara ve tırmanan şiddete dair görüşlerimizi ifade ediyoruz.

Bugün içine girmiş olduğumuz cinnet halinden çıkışın, şiddeti tırmandırarak değil, barış siyasetine güç verilerek ve demokratik siyasete şans verilerek mümkün olabileceğini anlatmaya çalışıyoruz.

İktidar ülkenin barış içindeki geleceğini inşa etmek isteyenlerin çağrılarına kulak vermeli, düşüncesini ifade etmek isteyenleri, barış isteğini dile getirenleri sindirmeye ve cezalandırmaya çalışmaktan vazgeçmelidir. Ellerin tetikten çekilmesini sağlayacak bir zemine siyaset kurarak, devletin kendi halkına karşı sürdürdüğü şiddeti ve ölümleri tırmandıran askeri operasyonları sonlandırmalı ve demokratik siyasetin anlamlı hale gelmesine tekrar şans vermelidir.

Bu konudaki ısrarlı çağrılarımıza kulak verilmiyor olunmasının yarattığı acı sonuçları yaşamak zorunda kaldığımız için üzgünüz. Kürt halkının bu topraklarda, birlikte yaşamak ve barışı kazanmak için yıllar içinde biriktirmiş olduğu barışı kazanmaya dair inancını yitirmeye başlamasından ayrıca kaygı duyuyoruz.

Ortadoğu’da ve özelinde Suriye’de yaşanmakta olan güç savaşının, Türkiye’nin iç ortamına nasıl bombalar düşürdüğünü görüyoruz. AKP hükümeti bir an önce, bölge ile ilgili olarak iflas etmiş olan politikalarını tekrar gözden geçirmeli ve halklarımızın çıkarlarını gören ve koruyan yerden, kamuoyundan yansıyan çağrılara kulak vermelidir.

Sultanahmet’te patlayan bombanın ilk olmadığını, son da olmayacağını hatırlatmak isteriz. Bir an önce hükümet, yaşanan bu çatışmaların, patlayan bombaların üstünü örtmek için Ayşe Öğretmenler ve Akademisyenler üzerinden gündem değiştirmeye çalışmaktan vazgeçmelidir.

Ülkesinin aydınlarıyla, barışı ve demokrasiyi savunanları devletin sopasıyla terbiye ederek ve bu sivil oluşumları itibarsızlaştırarak bir gelecek kurulamayacağını hatırlatmak istiyoruz.

Bir ülkenin yöneticileri, ülkenin vicdanı olan, sözüyle ve eylemiyle bütün bir toplumun konuşan dili olmaya çalışan aydınları susturmaya, onlara gözdağı vermeye başlayınca girilecek yolun sonucunu görüyoruz. Zaten demokrasinin kırıntısından bile söz edilmesinin mümkün olmadığı bugünkü koşullarda,  hukuk dışı uygulamaların olağan hale geldiği bu sürecin, otoriter bir rejimin taşlarının döşenmesinden başka hiçbir sonuç üretmeyeceğini, dünyadaki benzer örneklerden biliyoruz.

Ülkeyi yönetenlerin, toplumun vicdanı olan aydınlara yönelik bu sert tutumları bakın nelere neden olmaktadır. Bu ülkede geçmişi ve bugünü itibarıyla toplumsal yaşamımızda sicili tescilli olan Sedat Peker gibilerinin açık tehditleriyle ve “çanlar sizin için çalacak, oluk oluk kanınız akacak” diyecek kadar ileri giden açıklamalarıyla alenen suç işlenebilmektedir. Çocuklar ölmesin denilince, barış istenince harekete geçen savcıların, bu açıklamalar karşısındaki tavrını merakla beklemekteyiz.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi olarak;

Bir kez daha, Ayşe Öğretmenlerin sesini kısmaya çalışan, barışı ve demokrasiyi talep eden ve uyarıcı görev ifa eden akademisyen ve aydınları sindirmeye çalışan bu devlet ve yönetim anlayışını kınıyoruz.

Dün Sultanahmet’te daha öncesinde, Ankara’da, Suruç’ta ki patlamalarda hayatını kaybeden bütün insanlarımızın acısını yüreğimizde hissediyoruz. Yaşadığımız bu kabustan en kısa zamanda uyanmak, şiddet ve çatışmadan uzaklaşarak, demokratik siyasetin bütün kanallarının önünün açılması için, barış güçlerini, demokrasi güçlerini ortak tutum almaya davet ediyoruz.

Artık yeter, şiddeti durdurup, siyasete şans verelim.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi

Merkez Yürütme Kurulu

13 Ocak 2016

Yeşil Gazete

5. KuirFest’ten, “Seni burada bekliyoruz” sergisi

Pembe Hayat KuirFest beşinci yaşını karşılarken, festival dostlarını dünyanın her yerinden ilgi çekici hikâyelerden oluşan gösterim programının yanında birbirinden cazip etkinlikleriyle de bir araya getiriyor.

4...

Örgü Ören Erkekler” adlı ilk uzun metrajlı belgeselini tamamlamak üzere olan Cemal Akyüz, dramaqueer kolektifi ve Tom Kalin’in işlerinin yer aldığı “Seni Burada Bekliyoruz” (Aqui Te Esperemos) isimli sergi 15-22 Ocak tarihlerinde Ankara Torun’da  festival kapsamında sanatseverlerle buluşacak.

Dramaqueer Sanat Kolektifi

Cuma Kaya, Hülya Dolaş ve Volkan Eray tarafından kurulan ve yeni katılımcılarla ortak üretime açık olan “dramaqueer” Sanat Kolektifi, çalışmalarında toplumsal cinsiyet ve beden politikaları üzerine kafa yorarken yanlarına popüler olanı da alıp, “drama meyilli” hâllerini queer tavırlarıyla birleştiriyor.

4

KuirFest Tom Kalin’i Türkiye’ye getirmişken, yönetmenin kuir sanatta önemli bir yeri olan video işlerinden bir seçkiyi de seyirciyle buluşturmadan bırakmıyor. Kalin’in video işleri daha önce sayısız uluslararası film festivalinde gösterilmiş, Paris’in Georges Pompidou Sanat ve Kültür Merkezi ve New York’ta MoMA gibi önde gelen kültür merkezleri ve müzelerde kalıcı koleksiyonlara dâhil edilmiş ve Venedik Bienali gibi önemli sanat etkinliklerinde yer almıştır. Bir dönem AIDS aktivizm kolektifleri Gran Fury ve ACT UP ile provokatif sanat projeleri ve performanslar üzerine çalışan Tom Kalin; video işlerinde gey cinselliğini ve kimliğini tarihsel olarak incelerken, hatırı sayılır bir kısmında da AIDS üzerine eğiliyor. AIDS üzerine gerçekleştirdiği videolarında, homofobi, dışlanma ve hastalığın genel algısı üzerine çarpıcı işlere imza atıyor.

Tom Kalin, 15 Ocak’ta Torun’da, sergi üzerine gerçekleşecek geniş kapsamlı bir soru-cevap etkinliği de festival takipçileriyle bir araya gelecek.

Ayrıntılı bilgi için: www.pembehayatkuirfest.org

 

(Pembe Hayat)

Yedikule Bostanları’nda yıkım başladı

Tarihi Yedikule Bostnaları’nda bugüm yıkımın başladığı haberleri geliyor.

2

Mevlanakapı bölgesine 40 – 50 kişilik zabıta ekiplerinin geldiği bildiriliyor.

3

Yedikule Bostancılar Derneği tarafından yapılan açıklamada, “Mevlanakapı hendek bostanlarda yıkım başladı. Tarihi bostanlarımız tahrip ediliyor.” bilgisi paylaşıldı.

1

Beyoğlu Kent Savunması da sosyal medya hesabından, “Acil çağrı: İBB’ye bağlı zabıtalar Yedikule Bostanları’nda yıkım yapıyor!” açıklamasını paylaştı.

 

(Yeşil Gazete)

Üniversiteliler Mucizeler Dükkanı’nı Tokat Sulusaray’a götürdü

Üniversiteler Arası Sosyal Sorumluluk Birlikteliği (ÜSSOB), Beykent Üniversitesi Sosyal Sorumluluk Kulübü ve Karabük Üniversitesi Sosyal Sorumluluk Kulübü gönüllüleri, Mucizeler Dükkanı Projesi kapsamında 9-10 Ocak tarihleri arasında Tokat ilinin Sulusaray ilçesinde bulunan Atatürk İlkokulu ve Ortaokuluna çeşitli atölyeler gerçekleştirmek amacıyla ziyarette bulundu.

29

Mucizeler Dükkanı nedir?

36

Beykent Üniversitesi Sosyal Sorumluluk Kulübünün birçok projesinden birisi olan Mucizeler Dükkanı projesiyle İstanbul’da düzenlenen etkinliklere katılım bilet yerine etkinlik mekanına getirilen kitaplar ile sağlanıyor. Bilet yerine elde edilen bu kitaplar da daha sonra Anadolu’daki köy okullarına gönderiliyor. Geçtiğimiz ay düzenlenen yardım konserinde toplanan kitapların bir kısmı Kayseri ve Van’da bulunan okullara gönderildi kalan bölümü de haftasonu etkinliğinde çocuklara dağıtılmak üzere Tokat Sulusaray’a götürüldü.

Mucizeler Dükkanı Tokat Sulusaray’da

Ataşehir Belediyesi’nin tahsis ettiği araçla İstanbul’dan Tokat’a giden sosyal sorumluluk kulübü gönüllülerinin dönüş için yakıt masrafını ise Sulusaray Kaymakamı karşıladı.

28

Sulusaray İlkokulu ve Ortaokulu’ndaki 120 kişilik gruptan oluşan çocuklar sırasıyla resim, müzik, dans, spor, satranç, tiyatro, yaratıcı öykü, sağlık, bilim ve meslek tanıtım gibi atölyelerde iki gün boyunca hem eğlendiler, hem öğrendiler.

Resim atölyesinde, çizim, boyama, el işi gibi sanatsal faaliyetlerde bulunurken, müzik atölyesinde temel ritim eğitimi alarak şarkılar söylediler. Dans atölyesinde ise, latin danslarından oluşan bir kareografi hazırladılar ve kendi yerel danslarını da oynayarak eğlendiler. Spor atölyesinde, temel egzersiz hareketlerinin yanısıra, basketbol, voleybol, futbol, badminton, masa tenisi gibi alanlarla ilgili teknik bilgi alarak müsabakalar gerçekleştirdiler. Okul bahçesinde kurulan ve birçok spor dalını kapsayan parkurda birbirleriyle yarıştılar. Satranç atölyesinde, turnuvalar yapıldı.

27

Tiyatro atölyesinde ise, çocuklar kendi yaratıcılıklarını kullanarak yazdıkları metini sahnelediler. Yaratıcı öykü atölyesinde, zaman ve mekandan kendilerini soyutlarak bir hikaye kurgulayıp oynadılar ve daha sonra onu yazı veya resim ile ifade ettiler. Sağlık atölyesinde, diş fırçalama ve el yıkama vb. günlük ritüellerin öneminden bahsedildi. Bedensel ve zihinsel engel grupları hakkında bilgi aldıktan sonra, kendilerine bir engel belirleyip, belirledikleri engel hakkında empati kurup arkadaşlarıyla paylaşımda bulundular. Bilim atölyesinde, mikroskopla hücre yapısını incelediler, bisiklet deneyiyle elektrik üretme prensibini gözlemlediler.
Ve son olarak meslek tanıtım atölyesinde, hayal ettikleri meslekleri resime döktükten sonra, o meslekle ilgili olarak bilgi aldılar.

34

İki gün boyunca gerçekleşen etkinliklerin sonunda kulüp gönüllüleri, projenin amacına ulaştığını ve imkanların kısıtlı olduğu bir coğrafyada minik kalplere dokunmanın mutluluğunu yaşadıklarını belirttiler. Bu mutluluklarını, günün sonunda çocuklarla birlikte dilek fenerlerini gökyüzüne uçurarak sembolik hale getirdiler.

Bölgedeki öğretmenlerin, ailelerin, Sulusaray Kaymakamı Nazlı Demir‘in, Sulusaray Belediye başkanı Halil Demirkol‘unda ilgisini ve teşekkürlerini alan Beykent Üniversitesi ve Karabük Üniversitesi Sosyal Sorumluluk Kulubü gönüllüleri, bir sonraki projeleri için çalışmalara ara vermeden devam edeceklerini de belirttiler.

 

Haber: Özlem Geniş

(Yeşil Gazete)

Akademisyenlerden Erdoğan ve YÖK’e yanıt

Barış istedikleri için Cumhurbaşkanı ve YÖK’ün hedef aldığı akademisyenlerin bu tekilere yanıtı gecikmedi.

Barış İçin Akademisyenler” ismiyle birleşen 1128 akademisyenin imzasıyla yayınlanan “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı açıklama, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından hakaret ve tehdit dolu bir konuşmayla hedef alındı.Erdoğan, sokağa çıkma yasakları ve katliamlara karşı barış çağrısı yapan aydınlara “müstemleke aydını” ve “aydın müsveddeleri” gibi ifadelerle nefret kustu.

Erdoğan’ın sözlerini emir kabul eden YÖK de jet hızıyla açıklama yaptı ve bildirinin “teröre destek verdiğini” öne sürerek “gereği yapılacak” dedi.

İleri Haber’den Emre Deveci’nin haberine göre metnin imzacılarından üç profesör Prof. Dr. İzge Günal, Prof. Dr. Cem Terzi ve Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu; Cumhurbaşkanı ve ve YÖK’e yanıt verdi.

26

“Aydın olmanın temel sorumluluğu öncelikle devlete karşı tavır alabilmektir. Kastettiğim, illa devlete karşı tavır almak değil ama madem en büyük güç devlet, ona karşı tavır alamayan bir aydın zaten aydın değildir” diyen Prof. Dr. İzge Günal,

“Bu açıdan, müstemleke aydını denilen kişi ancak büyük güç karşısında o büyük gücün istediği sözleri söyleyen kişi olabilir. Müstemleke aydını aslında devletin resmi aydınıdır.

Eğer bir ülkede bir sorun varsa, burada çocuk oyunu gibi, kim önce başlattı, sen suçlusun, o daha az suçlu, bu daha çok suçlu gibi bir tartışma olmaz. Eğer bu ülkede bir devlet varsa, o devlet barış da getirmek zorundadır, bombaları da engellemek zorundadır, diğer sorunları da çözmek zorundadır.

Yapılan çağrı yerini bulmuştur, verilen tepki de bunu gösteriyor” diye konuştu.

Prof. Dr. Cem Terzi, gelen tepkiler üzerine, “Barış talep etmenin suç sayıldığı korkunç günlerden geçiyoruz. Bunu aşmanın başka bir yolu yok, ses çıkarmak zorundayız. Çok üzücü tabii böyle bir tepkiyle karşılık verilmesi.” derken Hiçkimsenin geri çekilmeyeceğini hatta, bu tepki karşısında imzacı sayısının artacağını düşünüyorum dedi ve ekledi “Barıştan başka çaremiz yok, ölümleri engellemek zorundayız. Bu ülkenin bilim insanlarının böyle bir öncelik taşıması bir toplumsal sorumluluk. Hem geleceğimiz için hem öğrencilerimiz için hem bu ülke için bu toplumsal sorumluluğu almaktan hiç kimse kaçınmaz.”

“Yapmak istedikleri şey insanları korkutmak ve daha az korkanları daha çok korkanlara ıslah ettirmek” diyerek sözlerine başlayan Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu ise

“Bunu, Cumhurbaşkanı’nın da özenmiş olduğu Hitler Almanya’sında görmüştük, Yahudiler’i Yahudiler’e öldürtmüşlerdi, sonra kalan Yahudiler’i Almanlar’a öldürtmüşlerdi. Bu oyuna gelmeyeceğiz. Hem Türkiye’nin genelinde hem de akademide…

Simgenin ampül olması aydınlık getirmiyor hiçbir yere. Okumakla ve düşünmekle oluyor o işler. Tartışmak isteyen varsa çıkalım televizyona tartışalım. Ama son 10-15 yıldır hükümetin hiçbir yetkilisi bir muhalefet unsuru ile kamuoyunda karşı karşıya gelemiyor” şelinde konuştu.

 

(İleri Haber)

 

 

Erdoğan ‘Barış için Akademisyenler’i hedef aldı: Aydın değil cahilsiniz

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Büyükelçiler Konferansı’nda yaptığı konuşmada 1128 akademisyenin imzaladığı ‘barış bildirgesi’ni hedef aldı, “Ey aydın müsveddeleri siz karanlıksınız” dedi.

24

Türkiye’den ve yurtdışından 1128 akademisyen, geçtiğimiz günlerde bir barış çağrısı yayımlamış, “Bu ülkenin akademisyen ve araştırmacıları olarak bu suça ortak olmayacağız!” demişti.

Aralarında Esra Mungan, Ahmet İnsel, Koray Çalışkan, Nazan Üstündağ, Gençay Gürsoy, Murat Paker, Noam Chomsky, David Harwey, Etienne Balibar, Judith Butler ve Immanuel Wallertein gibi akademisyenlerin de bulunduğu ‘Barış için akademisyenler‘ oluşumu Sur’da, Silvan’da, Nusaybin’de, Cizre’de, Silopi’de ve daha pek çok yerde devam eden sokağa çıkma yasaklarının ve çatışmaların “Türkiye’nin kendi hukukunun ve Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası antlaşmaların, uluslararası teamül hukukunun ve uluslararası hukukun emredici kurallarının da ağır bir ihlali niteliğinde olduğunu” vurguluyordu.

Akademisyenlerin hazırladığı barış çağrısı bugün Yeni Şafak Gazetesi’nde, ‘PKK’nın suç ortakları’ başlığıyla manşet oldu,ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan Büyükelçiler toplantısında akademisyenleri hedef gösteren açıklamalarda bulundu.

Erdoğan’ın açıklamaları şöyle:

“Kendine akademisyen diyen bir güruh Türkiye devletinin topraklarını korumasına dil uzatıyor, bölge halkını tehdit ediyor. Akademisyen güruhu yurtdışından gözlemcileri Türkiye’ye davet ediyor. Bunun adı müstemlekeciliktir, mandacılıktır. Türkiye bu zihniyetin ihanetiyle 100 yıl önce de karşılaştı. Yalnızca yabancıların sorunları çözebileceğine inanan bir güruh vardı.

Bu aydın müsveddeleri kalkıp devletin katliam yaptığından bahsediyor. Ey aydın müsveddeleri siz karanlıksınız. Aydın falan değilsiniz. Sizler ne Doğu’nun ne de buraların adresini bilemeyecek kadar cahilsiniz. Ama bizler kendi evimizin yolu gibi iyi biliriz.

“Kendilerine akademisyen diyen güruh Türkiye’nin muhatabı değildir. Yalnızca millet bizim muhatabımızdır. Terör örgütü tamamen çekilene kadar güvenlik güçleri orada kalacaktır.”

“Sözde akademisyenler bildirisine imza atan, isimleri bizden ama zihinleri bize yabancı tipleri bir kenara bırakıyorum. Sizden de şimdi bu konuda özellikle bir gayret istiyorum. Bu şekilde düşünen yabancı akademisyenlere benim bir teklifim var, ben kendilerini Türkiye’ye davet ediyorum. Buyursunlar Türkiye’ye gelsinler, öyle kuru kuruya imza atmakla olmaz. Gel Türkiye’ye. A’dan Z’ye Güneydoğu’da, Doğu’da bütün bu bölgelerde ne oluyor, ne bitiyor bunları müdellel olarak biz kendilerine anlatmaya hazırız.”

 

(Agos)

Sultanahmet saldırısında hayatını kaybedenlerin kimlikleri belli oldu

İstanbul’un en önemli turistik mekanlarından biri olan Sultanahmet Meydanı’nda meydana gelen ve IŞİD üyesi yabancı uyruklu bir kişi tarafından gerçekleştirildiği belirtilen saldırıda hayatını kaybeden 10 kişinin isimleri açıklandı. Hayatını kaybeden 10 kişiden birinin Peru uyruklu olduğu açıklanmış, Almanya Başbakanı Angela Merkel de saldırı sonrasında yaptığı açıklama 8 Alman vatandaşının hayatını kaybettiğini duyurmuştu.

23

Sultanahmet Meydanı’nda sabah saatlerinde düzenlenen bombalı saldırıda hayatını kaybeden 10 kişinin isimleri şöyle:

“Gerhard Günther Höppner, Steffen Höppner, Rudolf Krollman, Hiltrud Krollman, Karin Erika Franke-Dütz, Rüdiger Karl Faber,Marianne Faber, Gernot Eike Mildner, Adolf Jurgen Glorius ve Rudiger Beckerv.”

Sultanahmet Meydanı’nda dün saat 10:20 sıralarında gerçekleştirilen canlı bomba saldırısında resmi rakamlara göre en az 10 kişi öldü, 15 kişi yaralandı. Başbakan Ahmet Davutoğlu saldıraya ilişkin yaptığı açıklamada, hayatını kaybedenlerinin tamamının yabancı uyruklu olduğunu belirterek, saldırının yabancı uyruklu IŞİD militanı tarafından gerçekleştirildiğini açıkladı. IŞİD’den saldırıyla ilgili herhangi bir açıklama gelmedi.

Patlamadan 58 dakika sonra yayın yasağı getirildi. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, saldırıyı Suriye kökenli bir canlı bombanın gerçekleştirdiğini söyledi. Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş da saldırganın Suriye uyruklu olduğunu belirterek 1988 doğumlu olduğunu söyledi. Kurtulmuş, saldırıda hayatını kaybedenlerin önemli bölümünün yabancı uyruklu olduğunu söyledi.

 

(DHA, T24)

İki günde savaştan ne anladığımdır – Gizem Kastamonulu

Bodrum’dan yola çıkan Barışa Yürüyorum İnisiyatifi grubuna Urfa’dan katılan Gizem Kastamonulu, Sur‘daki iki gününü yazdı

***

Urfa’dan katıldım yola. Birbirini pek de tanımayan ama bir haftalık yolculukta iyice yakınlaşmış, sabahın 4’ünde Harran otelin önünde Diyarbakır’a gitmeye hazırlanan, bir kısmı halay çekerek ısınmaya çalışan 70 kişiydik, Sur’u dinlemeye gitik, Bodrum Barış’a Yürüyorum İnisiyatifi’yle.

Sur’un 6 mahallesinde abluka sürüyordu, yeni yıl gecesi de sürdü. Surlu bir büfeci arkadaşımız patlama seslerinin yeni yıl gecesi 12’ye doğru başlayıp 12’yi geçe bittiğini yani 2016’ya bomba sesleri altında girdiklerini anlattı. Sigara almak için girdiğimiz büfede 2 saat kalakalmıştık. Zaten kime dokunsak karşısında kalakalıyorduk. Zaten bir şey yapamıyoruz bari dinleyelim demiştik ama dinledikçe bir şey yapamamanın yükü ağırlaştı da ağırlaştı. Bu dinlediklerinizi dönünce anlatın diye sıkı sıkı tembihlediler bizi. İşte bir haftadır bunları anlatamamanın bu yazıyı yazamamanın yüküyle oturdum durdum.

Hiçbir zaman Kürtler kadar dirençli olmadık direnişçi çıkmadık biz. Gezi’den sonra Diyarbakır’a bir gidişimde, ben heyecanlı heyecanlı Gezi’de ‘neler’ çektiğimizi anlatırken bir barış annesi “oh olsun” demişti şöyle göğsünü sıvazlayarak. Nasıl oturduysa içime, gözümden gitmez hala. O zaman da anlamıştım ne demek istediğini artık daha bi’ iyi anlıyorum.

31 Aralık’ta bir gün önce öldürülen sağlıkçı Aziz Yural için düzenlenen yürüyüşe katılacaktık. Misafiriz diye eylemin gözdesi de bizdik elbette. Belediyenin önünde toplandık. Kalabalıktan gelen sloganların yarısına katlıyor yarısına katılamıyorduk. Gençlik, Apo’nun fedaisiydi mesela, ya da ‘yabancı’ dildeydi sloganlar anlamıyorduk. Sloganlarla Sur’daki gerillanın direnişi selamlandı. Genel izlenim ‘barış isterseniz barışırız, savaş isterseniz savaşa da hazırız’ kıvamındaydı. Derken bir ses bombası patladı. Polis İstanbul’da da ses bombası patlatırdı ama Diyarbakır’da patlayınca insanın dizleri titriyormuş. Eyleme müdahale edileceği açıktı ama yine de yürüme kararı alındı.

21

Dağkapı’ya varmadan durdurulduk. Misafirler olarak en önlerde saf tutmuştuk, “hani belki bize vurmazlar diye” misafiriz ya. Figen Yüksekdağ basın açıklamasını okurken, bir bomba sesi daha geldi ve saniyeler sonra müdahale başladı. Gördüğümden, duyduğumdan, kokladığımdan çok daha kuvvetlisinden. Gazın da tazyikli suyun da tadı bir başka, kıvamı tam yerindeydi. Artık tam öldüm diyecekken bulduğun azıcık oksijenle hayata bağlandığın cinsten. Galeria İş Hanı’na saklandık. Ben oturup ağlamaya başladım korkudan. Karşıdan bir anne geldi ağlayarak yüzümü, gözümü paltosunun tersiyle temizleyip ağzıma bir küp şeker koydu. Ağlamamı kesmek zorunda kaldım. Yine misafirperverlikleri tutmuş, misafire böyle müdahale edilir mi diye kızıyorlardı polise. Siyah rangerların içinden kar maskeli uzun namlulu adamlar çıktı gözaltı yapmaya ve 5 arkadaşımız dahil 25 kişiyi aldı bizden.

Amed’de daha önce 2013 Newrozuna katılmıştım, barış sürecini başlatan mektubun okunduğu newroz. Orada da newroz ateşi o kadar büyüktü ki, izdiham olur da ölürüz diye korkmuştuk Sevil’le de protokole kaçmıştık. Bu son gelişimde ise o koca newroz ateşi çoktan söndürülmüştü. Korkmamız gereken de onu söndürenlerdi.

Sonra Sur’daki barış nöbetine gittik akşam, götüm götüm. Bizden önceki gün aydınlar grubu gitmişti Sur’a. Herhalde onlar gelecek diye Dağkapı’dan girilen o birkaç caddeyi açmışlar. Biz de oradan girdik. Bir sobanın etrafında nöbetçiler. Hala barış diyen. Onları da dinledik.

Fırat Anlı demişti, “Artık bıçak kemiğe dayanmayı geçti, kemiği kesiyor” diye. Öyle bir abluka ve saldırı altında ki Sur ama öyle de inatçı barış derken. Kucağında çocuğu öldürülen insanın barış diye ağladığını anlatıyorlar anlamıyoruz.

Bu safça bir barış talebi değil. Affedilecek bir devlet yok ki artık karşında barışasın. Bu barış sadece bir silahlar sussun talebi de değil. Adaletin sağlanmasından belki geçmişlerdir, böyle kıyımların tazmini olamaz. Haklar garanti altına alınmadıkça bu mücadele bir statüyle sonuçlanmadıkça savaşmaya devam diyen bir haklı barış talebi bu ve öyle Sur’da çatışan 100 – 150 kişinin değil Kürt halkının mücadelenin başından beri dile getirdiği talebin aynısı.

PKK veya HDP ile Kürt halkının arasındaki mesafe konuşuluyor, halkın onlara desteği azaldı mı diye. Benim insanların sözlerinden anladığım, orada 100 – 150 gerilla var ise onların arkasında barikata çay götüren anneler var, babalar var, çocuklar var. Çünkü onların çocukları ve şehitleri onlar. Eğer Kürdistan’daki her Kürdü öldürmeye ant içmediyse bu devlet, bu operasyonlarla sorunun çözülmeyeceğini artık herkes biliyor.

Sur’da, Cizre’de, Silopi’de bir tecrit uygulanıyor. Sur kapıları kapatılmış, kale içinde hapishane. Bu taraftan bakınca çok tehlikeli, ‘bu aralar gidilmez oralara’, keyifle kahveni yudumlayamazsın hanlarda dediğin; gidince de o insanlar orada yaşıyorlarsa bu şiddeti ve eşitsek eğer biz, gidip bir çaylarını içeriz diye ufak bir cesaret getiren insana. Ama çok değil. Dönüşte Sur’dan yalnız çıkamıyoruz mesela.

Gitmek bize iyi geldi orası kesin, onlara nasıl geldi emin değilim ama belki bu tecrit duygusunu biraz olsun hafifletmiştir diye umuyorum.

İleride umarım “beyaz suçluluğu” gibi “Türk tipi suçluluk” diye literatüre geçer şu hissettiklerimiz.

19-Gizem-Kastamonulu

 

Gizem Kastamonulu

Cumhurbaşkanı ve akademisyenler – Ahmet Altan

Bu yazı haberdar.com/ dan alınmıştır

Çok ünlü hikayedir…

Eski bir gazeteci olan Fransız Başbakanı Clemenceau, Polonya’nın en ünlü piyanist ve kompozitörlerinden biriyken cumhurbaşkanı olan Paderewski ile karşılaştığında, alaycı bir şaşkınlıkla, “Paderewski mi” der, “şu ünlü piyanist Paderewski mi? Tanrım bu ne düşüş…”

Paderewski gibi, Vaclav Havel gibi bazıları “cumhurbaşkanlığına, başbakanlığa” düşerler.

Onlar gibi yeteneklere sahip olmayan bazıları da cumhurbaşkanlığına, başbakanlığa yükselirler.

Erdoğan, cumhurbaşkanlığına “yükselmiş” bir siyasetçidir.

Devlet hiyerarşisinin tepesinde yer alır ama entelektüel hiyerarşinin hiçbir basamağında kendine yer bulamaz.

Yeryüzündeki birçok siyasetçinin durumu da Erdoğan gibidir.

Gelişmiş ülkelerde, devlet hiyerarşisinin tepelerine yükselmiş siyasetçiler hadlerini bilirler ve entelektüel hiyerarşinin üstlerine kendi çalışmaları, yaratıcılıkları, kitapları, eserleriyle çıkanlara saygı gösterirler.

Onların gelişmişlikleri, hadlerini bilmelerinde, entelektüel hiyerarşiye gösterdikleri saygıda belirginleşir.

Erdoğan haddini bilmiyor.

Onun okuduğundan fazlasını yazmış insanlara saygı göstereceğine, o insanlardan “itaat” bekliyor.

Seçilmiş bir siyasetçi gibi değil, kendilerini “tanrının yeryüzündeki gölgesi” olarak gören eski krallar, padişahlar gibi davranmak istiyor… Ki o eski zaman krallarıyla padişahlarının bile “iyi” olanları bilim insanlarına, sanatçılara gösterdikleri saygıyla övülürler tarihte.

Bugün ise gelişmiş herhangi bir ülkenin kralının bir bilim insanına, sanatçıya saygısızlık etmesi söz konusu bile olamaz.

Norveç Kralı, İsveç Kralı, Belçika Kralı, İspanya Kralı, İngiltere Kraliçesi bir bilimciye, sanatçıya saygısızlık etmeyi, kalabalıkların önünde onu aşağılamayı aklından bile geçiremez.

Böyle bir densizliği ancak Ortadoğu’daki krallar, diktatörler yapabilirler.

Ne halt ettiğini bilmeyen AKP’nin izlediği politkalarla gittikçe daha çok Ortadoğu ülkelerine benziyoruz ama burası bir Ortadoğu Krallığı değil.

Merdivenlere dizdiği gülünç bornozlu adamların arasından gururla inen Erdoğan da buranın kralı değil.

Kendisini hayallerinde bir “halife” gibi görebilir, o onun fantezi dünyasını ilgilendirir ama gerçek hayatta o, bir süreliğine cumhurbaşkanlığına seçilmiş bir siyasetçiden başka bir şey değildir.

Görevi, bu ülkede yaşayan her vatandaşın cumhurbaşkanı olmasını, halkı bölmemesini, sadece bir partinin cumhurbaşkanı gibi davranmamasını, hukuka sahip çıkmasını gerektirir.

O kendi görevini bırakmış, hükümetin politikalarını eleştiren akademisyenlerle polemiğe giriyor, onların üniversitelerden kovulmalarını istiyor.

Üstelik de 89 üniversiteden 1128 akademisyenin tümüne “aydın müseveddeleri, karanlık ve cahil insanlar” diyor.

Bu nasıl bir kendini bilmezlik…

Nasıl bir cüret…

Nasıl bir haddini aşma…

Sen kimsin, hangi entelektüel birikimin, donanımın, bilginle 1128 akademisyenin “müsvedde” olduğuna “cahil” olduğuna hükmedebiliyorsun?

O akademisyenlerden hangi biriyle entelektüel bir tartışmaya girebilirsin?

Bir cumhurbaşkanı, binden fazla akademisyeni “cahil” ilan edecek cüreti nereden bulabiliyor?

Kendisinin o “cehaleti” ölçebilecek bir tartıya sahip olduğuna nasıl kanaat getiriyor?

Bu haddini fevkalade aşan konuşma, hangi bilimsel veriye, hangi entelektüel ölçüye dayanıyor?

Cumhurbaşkanı’nın bu şaşırtıcı cüretinin açıkça görülebilen bir tek nedeni var.

Korkutabileceğine inanması.

Haklılık haksızlık, entelektüel donanım, bilgi, birikim önemli değil anlaşılan cumhurbaşkanı için, onun için önemli olan kendi ülkesinin vatandaşlarını “korkutabilecek” bir güce sahip olduğunu düşünmesi.

Devletin içine yerleştirdikleri “adamları” sayesinde bu korkutuculuğu hayata geçireceğine inanıyor.

Zaten Cumhurbaşkanı’nın konuşmasından hemen sonra YÖK, o akademisyenler hakkında “gereğinin yapılacağını” açıkladı.

Bin küsur akademisyeni üniversitelerden kovacaklar herhalde.

Kim ders verecek onların yerine?

Herhalde Diyanet’in imamları.

“Dokuz yaşındaki çocuklara duyulan şehvetle” ilgili fetvaları tartışacaklar üniversite kürsülerinde.

“Ölülerini gömmeyi bilen” üniversiteliler yetiştirecekler.

Mezarcılarla imamlar, entelektüel hayatımızın doruklarına yerleşecekler.

AKP’nin “devrimci vizyonu” bu işte.

Bu yoldan gidilebilecek bir yer var mı?

Yok.

Daha fazla korku, daha fazla şiddet.

Bu iktidarın yürüyebileceği yolun başka bir güzergahı yok.

Düşünün ki bu iktidar “çocuklar ölmesin” diyen televizyon programcılarını “vatan hainliğiyle” suçlayabilecek kadar gözünü karartmış vaziyette.

Zavallı televizyon programcısı, “yanlışlık oldu ben devletimi severim” türünden bir şeyler söylemek zorunda kaldı.

Bu nasıl bir devlettir ki “çocuklar ölmesin” demek bu devletin düşmanı olmak anlamına geliyor?

Çocuk düşmanı devlet olabilir mi?

“Çocukları öldürelim” diyen bir çarpıklığın “vatan sevgisi” olarak değerlendirilebileceği bir “vatan” olabilir mi?

Ülkeyi çocuk mezarlığına çevirmeyi vatanseverlik olarak sunan akıl, nasıl bir akıldır?

Bu, akıl değil akılsızlık.

Bir çıldırma hali.

Sadece korkutmayı amaçlıyorlar.

Öldürüyorlar, yargılıyorlar, hapislere atıyorlar.

Hatta yargılamıyorlar bile…

Van’da olduğu gibi 12 kişinin kafasına yakın mesafeden kurşunu sıkıyorlar.

Cumhurbaşkanı da “bizde idam yok” diye övünüyor.

Çok sevdiğim bir dostumun söylediği gibi, “burada idam yok ama infaz var.”

Çatır çatır öldürüyorlar insanları.

Bebekleri vuruyorlar, dahası var mı?

Bu ölümlere karşı çıkanları da cumhurbaşkanı “aydın müsveddesi” olarak ilan ediyor.

Bırakın aydın olmayı, adam olmak bile insanların ölümüne karşı çıkmayı gerektirir ama ben daha başka bir soru sormak istiyorum ülkeyi yöneten zevata.

Cumhurbaşkanının “aydın müsveddeleri” demesi bu kadar doğalsa, onların da ona “cumhurbaşkanı müseveddesi” demesi o kadar doğal mı?

Böyle konuşmak doğal değilse cumhurbaşkanı neden böyle konuşuyor?

Tabii cumurbaşkanı böyle konuşunca “havuz medyası” da geri kalmıyor, 28 Şubat’ın “andıçlarının” AKP versiyonunu izliyoruz.

Akademisyenler “hain” ilan ediliyor manşetlerden.

Zaten AKP’li olmayan, “ne yapıyorsunuz” diyen, “insanları öldürmeyin” diyen, “cumhurbaşkanı yetkilerini aşmasın, anayasal sınırlarına çekilsin” diyen, “dışpolitikada çamura saplandınız kendinize bir çeki düzen verin” diyen herkes hain onlara göre.

Hainliğin cezası da belli.

Bunlar bu akılla bu ülkeyi yönetemezler.

“İnsanları öldürmeyin” diyen binden fazla akademisyenini “cahillikle, hainlikle” suçlayıp da ayakta kalan ne bir devlet, ne bir millet vardır tarihte.

Milletler, cumhurbaşkanlarıyla değil aydınlarıyla gelişirler.

Hitler Einstein’la yarışsa her seçimde onu yenerdi ama bugün Almanların yüzakı Hitler değil Einstein’dır.

Çetin Altan’ın hep söylediği gibi, “önemlilerin değersiz, değerlilerin önemsiz” olduğu ülkeler bellerini düzeltemezler.

Kendi “değerlilerini” aşağılayan toplumlar salah bulmaz.

Cinayetlere tapınan, öldürmeyi kutsayan, “öldürmeyin” diyenleri hain ilan eden, aydınlarını küçümseyen bir iktidarın ayakta kalabildiğini hiç görmedim.

Türkiye’yi yönetemeyen, öldürmekten ve korkutmaktan başka yönetim biçimi bilmeyen bu iktidar yıkılacak.

Önemli olan, Türkiye’yi de kendileriyle birlikte çökertmelerine engel olmak.

Bunun için de hukuktan ve mücadeleden hiç vazgeçmeden kararlı durmak gerekiyor… Her şeyi, hapishaneyi de göze alarak.

Bu ülkenin aydınlarını hapse atarlarsa, onlar içerde kitap okur.

Bunları içeri atarlarsa, bunlar ne yapar?

Hapishane parmaklıklarına konan kuşları korkuturlar, ne yapacaklar…

 

Bu yazı haberdar.com/ dan alınmıştır

22-Ahmet-Altan

 

 

Ahmet Altan

Sultanahmet’teki patlamaya da yayın yasağı

İstanbul Sultanahmet Meydanı’nda meydana gelen patlamaya yayın yasağı getirildi.

13

Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş tarafından Radyo Televizyon Üst Kurulu Başkanlığı’na hitaben yazılan resmi yazıda Sultanahmet Meydanı’nda gerçekleşen patlama ile ilgili geçici yayın yasağı getirildiği belirtildi.

Sultanahmet Meydanı’nda bugün (12 Ocak Salı) 10:20 sularında meydana gelen ve sebebi henüz resmi olarak açıklanmayan patlamada İstanbul Valiliği’nin açıklamasına göre 10 kişi öldü, 15 kişi ise yaralandı.

 

(Yeşil Gazete)