Ana Sayfa Blog Sayfa 3496

Neden fosil yakıtların Yüzde 80’ini yerin altında bırakmalıyız – Bill McKibben

Bill McKibben tarafından YES! Magazine‘de yayımlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Cem Sabuncu‘nun çevirisiyle sunuyoruz.

***

Çünkü hayatımız buna bağlı. Bill McKibben kısa zamanda kaydedilen önemli gelişmeleri yazdı.

Fizik bilimi siyasetin karanlık dünyasına ışık tutabilir, işleri yalınlaştırabilir. Kolaylaştıramaz ama yalınlaştırabilir.

Kamu politikaları genellikle bir dizi ikilem içerir. Bir şeyi elde etmek için ötekinden vazgeçtiğimiz durumlar. Daha az hizmete veya daha çok vergi, daha çok düzenleme ya da daha çok serbestlik arasında kararlar verilmesi gerekir. Yaptığımız seçimlerle de bir denge yaratmaya çalışırız. Mesela, iş çıkısı bir bira içmekle alkolsüz araba kullanma ikilemi. Taviz veriyor, denge bulmaya çalışıyor ve ortada bir yerde buluşuyoruz ve herkes bir nebze mutsuzsa doğru yolda olduğumuza kanaat getirmeye meyilli oluyoruz.

Fizik kendi bildiğini okur

Görsel: YES! Magazine
Görsel: YES! Magazine

Ancak, konu iklim değişikliğine geldiğinde, temeldeki sorun bir grup insanın tercih ya da çıkar çatışması değil. Sanayiye karşı çevreciler ya da Cumhuriyetçilere karşı Demokratlar meselesi de değil. Esas çatışma, taviz vermenin ve pazarlığın söz konusu olmadığı fizik ve insan arasında. Kulis çevirmek işe yaramaz, ne yaparsak yapalım fizik kendi bildiğini okur.

Gelelim rakamlara, şu anda var olduğunu bildiğimiz fosil yakıt rezervlerinin %80’ini çıkartmamamız gerekiyor. Eğer kazmaya ve çıkardığımız kömür, doğal gaz ve petrolü yakmaya devam edersek, gezegenin fiziksel sistemlerini bilim insanları ve hükümetlerin çektiği kırmızı çizgilerin çok ötesinde yoğun bir baskı altına almış olacağız. “Böyle yapmalıyız” ya da “şöyle yapmak mantıklı olur” değil mesele. Söylememiz gereken çok daha basit: “Yapmak zorundayız”.

52

Ve bunu yapabiliriz. Beş yıl önce, fosil yakıtları yerde bırakma fikri henüz tazeydi. Çevreci grupların iklim politikası konuşmalarının odağında talebin azaltılması vardı. Bireysel düzeyde: ampulünü değiştir. Devlet düzeyinde: karbon fiyatlandırması. Bunlar çok güzel fikirler ve yavaş olsa da istikrarla mesafe kaydediliyor (ABD’de diğer her yerden daha yavaş olsa da). Yeteri kadar zaman verildiği taktirde bu tip uygulamalar karbon emisyonlarını yavaş yavaş ama etkili bir şekilde düşürebilir.

Ancak, zaman tam da elimizde olmayan şey. Atmosferdeki karbondioksit seviyesi, geçtiğimiz bahar 400 ppm’i geçti. 2014, kaydedilmiş en sıcak yıl olarak tarihe geçmişti, ta ki 2015 rekoru kırarak liderliği alana kadar.  Bu yüzden, iklim meselesini çözmek için sadece talep değil arz kısmının da halletmemiz gerekiyor. Fosil yakıtları yerin altında bırakmalıyız.

Yerin Altında Bırak (Keep it in the ground)

Esasında, para, Yerin Altında Bırak kampanyasının (Keep it in the ground) püf noktası. Bu kömür, doğal gaz ve petrolün, yani paranın, çoğu birkaç devasa yeraltı karbon rezervinde yoğunlaşmış durumda. Kuzey kutbunda petrol; Kanada, Venezuela ve Hazar Denizi’nde katranlı kumlar; Batı Avustralya, Endonezya, Çin ve Amerika’daki Powder Nehri Havzası’nda kömür ve Doğu Avrupa’da çıkartılmayı bekleyen kaya gazı. Bunları ‘karbon bombaları’ diye de nitelendirebiliriz. Patlarsa, yani çıkartılıp yakılırlarsa dünyayı enkaz haline getirecek. Bu saydığım yerleri tabii ki de çıkartılmayı bekleyen gömülü para olarak da görebiliriz. Dünya kadar para. Bu kadar kömür, doğal gaz ve petrol toplam $20 trilyon değerinde olabilir, belki de daha fazla…

Bu yüzden, petrol baronları ve kömür krallarının bu rezervleri asla yer altında bırakmayacaklarını, kısacası ‘Yerin Altında Bırak’ kampanyasının hayata geçirilmesi imkansız bir proje olduğunu söyleyenler var. Tabii ki de, şirketler kendi rızasıyla bu kadar büyük meblağları  yer altında bırakmayacaklardır. Mesela Koch biraderleri ele alalım: Kanada’daki katranlı kumları çıkartma projesinin en büyük ortaklarındanlar ve 2016 yılı için politik harcamalar için yaklaşık 900 milyon dolar ayırmayı planlıyorlar. Bu meblağ, ABD’de Cumhuriyetçi veya Demokratlar’ın harcadığından daha fazla. Çünkü bu insanların dünyanın en zenginleri arasında kalmaları için o petrolün yer altında kalmaması gerekiyor.

Ancak, bu imkansız bir iş değil. Kısa sürede akıntıyı tersine çevirmeyi başardık ve ümitsiz bir vak’anın peşinden gitmediğimizi gösterdik.

Görsel: YES! Magazine
Görsel: YES! Magazine

‘Yerin Altında Bırak’ kampanyasının altında yatan mantığı tam olarak kavramak, dünya çapındaki enerji projelerine karşı verilen mücadeleyi de anlamamıza yardımcı olur. Mesela Keystone XL boru hattı tartışması. Pundits’e göre mesele sadece bir boru hattıydı, ancak projeye karşı yapılan direniş Kanada’daki katranlı kumdan petrol üretiminin yaygınlaşmasını aniden ve keskin bir biçimde yavaşlattı. Bu petrolün yerin altından çıkarılıp markete girme sürecinin, şimdi veya gelecekteki karlılığından emin olmayan yatırımcılar onlarca milyar doları daha petrol fiyatları düşmeye başlamadan geri çektiler. Şu ana kadar katranlı kumların daha sadece %3’ü çıkartıldı. Bomba hala yerin altında, patlamayı hazır bekliyor. Eğer bu tip projelerin hayata geçmesini engellersek, bombayı etkisiz hale getirmiş olacağız.

Dünyanın her yerinde bu taktikler işe yarıyor. Mesela; Avustralya’da, Queensland’deki Galilee vadisine yapılması planlanan, dünyanın en büyük kömür madeni olayazan projeyi engellemek isteyen yerliler ve iklim bilimcilerin sürekli oluşturmaya çalıştıkları baskı. Dünya çapında destek bulan mücadelenin sonunda, mega projeye finansman sağlayacak bankaları protesto edip baskı altına alan aktivistler sonuca ulaştılar. 2015 bahar aylarında, dünyanın en büyük finansal kurumları projeye kredi vermeyeceğini açıkladı ve yaza geldiğimizde mega projeyi üstlenen maden şirketi, ofislerini kapatıyor ve projede yer alması planlanan kadrolarını dağıtıyordu.

Para meselesi, ‘Yerin Altında Bırak’ stratejisinin asli parçalarından biri. 2012 güzünde, öğrenciler, kanaat önderleri ve diğer aktivistler, ABD’de, 350.org’un (benim de kurucuları arasında yer aldığım bir organizasyon) desteklediği bir kampanya düzenleyerek fosil yakıtlara yapılan yatırımların çekilmesi istediler. Kısa sürede Avustralya ve Avrupa’ya da yayılan kampanyanın savı oldukça netti: Shell, BP, Exxon ve Chevron gibi devasa şirketler daha çok fosil yakıt çıkartıp yakılarak gezegenin baş edemeyeceği seviyede karbonun atmosfere salınmasını planlıyorlarsa, bu şirketler normal değillerdir.

En başta bu kampanya hareketi oldukça mütevazıydı. Maine’de ufacık bir üniversite olan Unity College, 13 milyon $ değerindeki portföyünün  içindeki fosil yakıt hisselerini satarak ilk oldu. Daha sonra kampanya hızla yayılarak dünyanın birçok yerine ulaştı, çünkü işin matematiği çok basit ve fizik boyutu inkar edilemeyecek durumda. Şimdiye kadar Stanford’dan tutun Oxford’a, Sydney’den Edinburgh’a birçok üniversite yatırımlarını geri çekti. Ortak vurguları; bir yandan genç insanlara eğitim verirken diğer yandan bu insanların yaşayacağı gezegeni yok etmenin mantıklı olmadığıydı. Birkaç kıtada aktif olarak çalışan, Ditto doktorları dernekleri, hem halk sağlığını yok eden şirketlere yatırım yapıp hem de toplumun çıkarını düşündüğünü iddia etmenin inandırıcı olmadığını savunuyorlar. Ditto the United Church of Christ and the Unitarians ve Church of England and the Episcopalians, yaradılış kavramının bu denli bir yıkımla çelişkili olduğunu öne sürdü.

Kömür devi Peabody 2014’te hissedarlarına yaptığı resmi açıklamada, fosil yatırımları terk etme kampanyasının şirketlere doğrudan zarar verdiğini, hisse fiyatlarını etkilediğini ve bu yüzden sermaye arttırımı yapamadıklarını açıkladı. Dahası, karbonu yerde bırakmanın gerekliliğini dünyanın kurumsal merkezinin kalbinde ilan etmiş oldu. Rockefeller Biraderler Fonu (The Rockefeller Brothers Fund) fosil yakıt hisselerinden yatırımlarını çekmeye başladılar; Deutsche Bank, Dünya Bankası (World Bank) ve Uluslararası Para Fonu (IMF) aynı yoldalar. Rockefeller’ın açıklamasından bir ay sonra, İngiltere Merkez Bankası başkanı, karbon rezervlerinin büyük bir çoğunluğunun ‘yakılamaz’ durumda olduğunu ve karaya oturmuş mallar gibi düşünülmesi gerektiğini söyledi. Çok büyük fonların fosil yakıt hisselerinden yatırımlarını çekmelerinin sebeplerinden biri de ‘karbon balonu’’nun içinde kalmak istememeleri. Kaliforniya Kamu Görevlileri Emeklilik Sistemi’nin (The California Public Employees’ Retirement System) erken davranıp hisselerini satmaya başlamaması 5 milyar dolara mal oldu.

Bahar aylarında iklim hareketinden barışçıl eylemler

Ancak, mücadele hala oldukça zor devam ediyor, çünkü siyasetçiler petrol firmalarının isteklerine göre hareket etmeye fazla alışkın. Örneğin, Paris İklim Zirvesi’nden sadece günler sonra Obama yönetimi ve Kongre, ham petrolün ihracatını kısıtlayan 40 yıllık yasakları kaldırarak petrol sanayisine çok güzel bir hediye vermiş oldular. Yine de yeterince hızlı olmasa da ilerleme kaydediyoruz, mesela ihtiyatlı Hillary Clinton’un Kuzey Kutbu’ndaki petrolün çıkartılmasına karşı çıkması çok önemli bir gelişmeydi

Tam da bu sebepten dolayı iklim hareketi bahar aylarında, ‘karbon bombaları’nın bulunduğu alanların olabildiğince çoğunda, fosil yakıtların çıkartılmasını yavaşlatmayı amaçlayan, barışçıl eylemler gerçekleştirecek. Daha da önemlisi, bu devasa ama izole rezervleri afişe edip, dikkat çekmeye çalışılacak. Bu eylemlerin başını çekenler, her zaman olduğu gibi, civarda yaşayan topluluklar olacak. Geriye kalan bazılarımız eylemlere katılan kişi sayısını arttırmaya çalışırken bazıları da elçilikler ve bankaların önünde mücadeleye destek verecek.

Eğer hala şüpheciyseniz 1980’li yıllarda dünyanın önde gelen bilim insanlarının, Amazon yağmur ormanlarının gezegenini geleceği ve ‘hayatta kalma mücadelesi’ için kesinlikle gerekli olduğunu ortaya koyduktan sonra olanları gözden geçirin. Brezilya devleti, birçoklarını şaşırtacak şekilde, ormansızlaştırmayı yavaşlatmak için harekete geçmişti. Çabaları tamamen başarılı olmasa da, nasıl biz fosil yakıtları yerin altında tutmak zorundaysak, onlar da ağaçları aynı şekilde yerin üstünde tuttular.

Dahası, bu mücadelede Brezilya’lıların elinde olmayan bazı avantajlara da sahibiz. İlk olarak, Brezilya fakir bir ülkeydi. Ancak, karbon bombası dediklerimizin çoğu Kanada, ABD ve Avustralya gibi daha varlıklı ülkelerin toprağında bulunuyor ve bu karbon bombalarının toprakta kalmasını telafi edebilir bu ülkeler.

Daha da önemlisi, fosil yakılara alternatiflerin giderek ucuzlamasıyla beraber bu mücadeleyi sonsuza kadar kazanmamız gerekmediği sonucu ortaya çıkmaya başladı. Son altı yılda güneş panellerinin fiyatı %70’den daha fazla düştü. Bu, hidrokarbon kodamanları için ciddi bir tehdit anlamına geliyor. Biliyorlar ki önümüzdeki birkaç yıl içinde yeni bir altyapı oluşturmaları gerek. Eğer bu boru hattı ve maden projelerini zamanında hayata geçirebilirlerse, sonraki 40-50 yıl boyunca düşük maliyetle karbon çıkartabilecekler (ve gezegeni enkaza çevirmeye devam edecekler). Olur da yapamazlarsa, birkaç sene daha engel olabilirsek bu projelere, temiz enerjiye geçişi geri döndürülemez noktaya taşımış olacağız.

Bu mücadeleyi zamanında kazanacak mıyız bilmiyorum. Şimdiye kadar verilmiş olan hasar hakkındaki veri seli sinirimi bozuyor. Ancak, biliyorum ki bu savaşta her cephede mücadele ediyoruz. En önemlisi, en yalın haliyle: Kömür, doğal gaz ve petrolü yerin altında bırakabiliriz, bırakmak zorundayız ve bırakacağız.

50-Bill McKibben
Bill McKibben

 

Haberin İngilizce Orijinali

Yazı: Bill McKibben

Yeşil Gazete için çeviri: Cem Sabuncu

(Yeşil Gazete, Yes!)

[Son Dakika] Artvin’de şehre giriş çıkış yasağı

Cerattepe altın madeni projesine karşı şehir olarak direnişe geçen Artvin’de bu sabahtan itibaren yine hareketlilik yaşanıyor.

artvin_20.02

Çevre illerden gelenlerle birlikte kalabalık bir grup olarak Cerattepe’ye çıkmak istene Artvin halkının yolu asker ve polis tarafından kesilirken, destek için Artvin’e girmek isteyenlere de izin verilmiyor.

DHA’nın haberine göre İstanbul, Ankara, Bursa, İzmit gibi illerden dün otobüslerle yola çıkan Artvinliler ve çevreciler, güzergah üzerindeki kentlerin giriş ve çıkışlarında durdurularak kimlik kontrolünden geçirildiler ve bazı kişilerin gözaltına alındığı belirtildi.

Gelen haberlere göre Artvin Valiliği kente giriş ve çıkışlara yasak getirdi. Rize ve Erzurum yönünden kentte gelmek isteyen araçların yolda kalması sonucu uzun konvoylar oluştu.

Yeşil Artvin Derneği’nin verdiği bilgilere göre Polis ve jandarma, Hopa-Borçka karayolu Cankurtaran Mevkii’nde de yolu ulaşıma kapattı ve beklemeyi sürdüren halkı dağıtmak için biber gazı kullandı.

Ayrıca İçişleri Bakanlığı emriyle şehir içinde tüm anonsların yasaklandığı bilgisi verildi.

(Yeşil Gazete)

Mafya öldürür, sessizlik de: Anlatmak sessizliği bozmaktır çünkü

Peppe Impastato ve Felicia Bartolotta Impastato’nun anısına!”

9 mayıs 1978, Italya Aldo Moro’nun öldürülmesinin şokunu yaşarken aynı gün Sicilya’da Palermo ‘ya yakın Cinisi kasabasında şiddetli bir patlama sesi duyuluyor. Bu patlamada Giuseppe ( Peppino)Impastato üstüne sarılmış bombaların patlaması sonucu parçalanarak ölüyor.

30 yaşında yaşında gazeteci, aktivist Peppino İmpastato mafyaya çok yakın bir aileden geliyor. (Ünlü mafya babası Cesare Manzella eniştesidir.) Lakin o yaşabildiği kısa hayatının neredeyse tamamını Mafya ve Siyaset- Mafya arasındaki danışıklı dövüşe karşı açtığı savaşa adıyor. 9 Mayıs 1978’da mafya babası Gaetano Badalamenti ‘nin emriyle üzerine bomba sarılıp tren yoluna koyularak havaya uçuruluyor Peppino. Fakat o dönemki hükümete yakınlığı bilinen Badalamento’nun suçu örtbast edilip aklanıyor. Hükümet tarafından bunun Peppino ‘nun düzenlediği ama başarıya ulaştıramadığı bir intihar saldırısı olduğu açıklanıyor. Proleter Demokrasi Partisi’nden Belediye seçimlerine adaylığını koymuş olan Peppino öldürülmesinden bir gün sonra yapılan seçimleri kazanıyor. Peppino’nun Sicilya’daki mafyaya karşı savaşını annesi Felicia İmpastato devralıyor, oğlunun hakkını geri almak ve mafya babalarının cezalandırılması için yirmi beş yıl savaş veriyor. 25 yıl sonra Badalamenti uyuşturucu ticaretinden hüküm giyiyor, devlet Peppino’nun ailesinden özür dileyip, onu halk kahramanı ilan ediyor.

Peppino bir halk kahramanı şimdi . Hakkında filmler yapılıyor, kitaplar yazılıyor; ama annesi Felicia Bartolotta Impastato da en az onun kadar kahramanı Sicilya’lıların gözünde. Peppino’nun ölümünden sonra bir daha asla evinin kapısını kapatmıyor Felicia. Kapısına gelen herkese Peppino’nun ideallerini, onun hikayesini anlatıyor. Bu hikaye gidebileceği en uzak yerlere gitsin istiyor. Gitsin ki kötülüğe karşı savaşmaktan vazgeçmesin insanlar.

Benim bu hikayeyi kendi toprağıma götürme nedenimse bir ödev. Beni hiç sorgusuz bağrına basmış olan Sicilya’ya, sesi duyulmayan ikinci evime olan borcum.

***

Bana dediler ki “Hiçbir şey yoktu o tabutun içinde. Toplasan bir avuç etmezdi Peppino’dan kalanlar. ” Yalandan bir cenazeydi bu, toprağa veremedik seni Peppino. Bir avuç et parçası da kalmış olsa senden geriye, sana sadece parmağımın ucuyla bile dokunsam, yeterdi bana seni son kez yanımda hissetmek için.

16
Peppe Impastato

Sen yaşarken sırtını dönenler, bu kapıdan içeri girmek için sıra bekliyorlar şimdi. Acınası bir utanmazlıkla sırtımı sıvazlıyorlar.

Felicia nasıl bir evlat yetiştirmişsin? Felicia bak dünyanın her yanından seni dinlemek için geliyorlar. İngiltere’den, Fransa’dan ,Filistin’den … Peppino’nun annesini tanımak için geliyorlar.” Oysa ki ben senin için adalet ararken,

Bırak Felicia” demişlerdi bana.

Senin oğlun bir terörist. Yanlış işler yaptı, bak hayatıyla ödedi. Evine ekmek getirmeye çalışan dürüst, masum insanları suçladı. Sonra da gidip bir aptal gibi kendini havaya uçurdu. Kimbilir belki de tren yoluna bomba koyarak masum insanların ölmesine neden olacaktı. Senin oğlun kendi yoluna gitmedi, saçma sapan komünist fantezileriyle birlikte havaya uçtu işte sonunda. Fücur tohumlarını saçtı etrafa. Bırak Peppino’yu artık. Bir oğlun daha var, ona yazık ediyorsun. “

O bomba benim içimde bir kez daha patladı, o bomba içimde binlerce kez patlayıp paramparça etti beni de seninle birlikte.

Defolup gidin! “ diye bağırdım.

Benim oğlum bizim için öldü “ dedim.

Sizin gibi ciğeri beş para etmezleri mafyadan kurtarmak için öldü. Hakça konuşmak gerek, oğlumun üstüne o bombaları sarıp , o tren yoluna koyan sadece mafya değildi . Siz de yalıtılmış bir körlükle ortak oldunuz bu cinayete. Şimdi de mafya falan yok, oğlun teröristti” diyorsunuz. “Sadece bir intihardı Felicia, bırak inat etmeyi, bak polis bir not bile bulmuş. -Politikayı ve hayatı bırakıyorum- diyormuş notta.”

Öyle mi diyormuş? Bunu bana siz onun en yakınları mı diyorsunuz? Yalan olduğunu bilerek, gözümün içine baka baka, hiç utanmadan. Oğlum öldü benim, onu daha kaç kere öldürebilirsiniz? Benim elimden oğlumu aldınız, bana daha fazla ne yapabilirsiniz?”

Ne biçim konuşuyorsun Felicia?” dediler.

Oğlu mafya tarafından bin parçaya bölünmüş bir anne gibi konuşuyorum “ dedim onlara.

Gaetano’nun* düşmanları ne yaptılar diye merak ediyorsun değil mi? Onlar da fırsatı kaçırmadılar tabii. İnsanlıklarından onlara kalan tek şeyi, bedenlerini yanlarına alıp geldiler. Siyahlar içinde, şapkalarını göbeklerinin üstüne yapıştırıp, salyalarını akıta akıta geldiler.

Felicia, çok üzgünüz Peppino için. Bırak senin için, Peppino için adaleti biz sağlayalım.” dediler.

Alın siz adaletinizi, kıçınızı temizleyin. ” diyip kovdum onları da.

Acım kara bir urgan gibiydi boynumda. Gözyaşım zindanlarda. Bir çığlığımı özgür bıraktım, senin sesin benim sesim olsun diye, gökyüzünde seninki ile karışsın, büyüsün dünyayı sarsın diye.

Öfkem yüreğime dar geliyordu. Toprağa kızgındım seni benden çalıp koynuna aldı diye, geceye kızgındım seni yokluğa götürenlerden seni gizlemedi diye, rüzgara kızgındım bana haberini erken yetiştirmedi diye; ama sana hiç kızmadım oğlum. Peppino, sana nasıl kızabilirdim ki? Sende benim tohumum vardı. Kadının sadece adının insan olduğu bir dönemde, düğünden bir gece önce nişanlısını bırakıp, onu zorla evlendirirlerse kendi annesini babasını polise vereceğini söyleyen bir kadından doğdun sen.

Sana nasıl kızabilirdim ki? Korkuyordum sadece. Seni onlardan , seni kendinden koruyamamaktan korkuyordum. Bir yanım alev, bir yanım buzdu. Babana dedim :

O adamlardan hiçbiri bu eve girmeyecek, mafyadan kimse bu kapıdan içeri girmeyecek” dedim.

Getirmedi baban da o dürzüleri eve . Mafya’ya karşı çıkardığınız gazeteleri kasabadaki bütün bayilerden toplamıştım ya hani , babanın eline geçmesin, babanın mafyanın içindeki sırtlan arkadaşları görmesin diye. O gazeteleri toplayıp yok etmek yerine kapı kapı gezip ben dağıtmalıydım. Baban seni kapı dışarı ettiğinde, o kapıdan ben de seninle çıkıp gitmeliydim. O meydana çıkıp “Mafya bir bok dağıdır. “ diye ben de bağırmalıydım sizinle birlikte.

Sesine kurşun sıkarlar

Dediler ki:

Peppino Cinisi ‘de bir radyo kurmuş , elinde bir mikrofon mafyaya saldırıyor. “

Bir mikrofonla mafya nasıl susturulur?” dedim.

Bir mikrofonla silahların karşısına nasıl çıkarsın? Sesine kurşun sıkarlar.”

Hepimiz sana “uzak dur mafyadan” dedik. Sen de dedin ki :

Mafyadan nasıl uzak dururuz? Bakın şu sokağa. Bakın, iyi bakın . Mafya’nın başındaki adamla evimiz arasında tam yüz adım var, yalnızca yüz adım. Mafya bizim evimizde.”

Sefil kafeslerimizin içinde, dünyayı arşınladığımızı sanarak dolap beygiri gibi dönüp duruyorduk. Bilmemek bütün olanları geçersiz kılıyordu sanki.

Cesare’nin* bağ evindeydik, Cesare masanın başında oturmuş herkese masadakilerden ikram ediyordu. Avluda koşturan misafir çocuklardan birini çağırıp kucağına oturttu. Uzanıp bir tavuk budunu peçeteye sarıp eline verdi.

Aç aç top peşinde koşturulmaz, hadi bir şeyler ye bakıyım önce. “ dedi.

Bir yandan da kanlı parmaklarıyla çocuğun başını okşuyordu. Tıpkı bir zamanlar sana yaptığı gibi. Yüzünde neredeyse insan olduğuna inandıran bir şefkatle. Seni gördüm çocuğun yüzünde, içim titredi. Hem senin için, hem onun için bir karanlık kapladı içimi. Sonra içerden biri elinde bir radyoyla koşarak geldi. Amerikanca bir şarkı çalıyordu. Cesare sinirlendi.

Bu ne şimdi ?”dedi.

Cesare dinle, Peppino “ dedi adam.

Kanım damarlarımda dondu, taş kesildim. Senin sesini duydum şarkıdan sonra. Ne söylüyordun tam anlayamıyordum ama “Cosa Nostra” ‘ya * sayıp döküyordun. Havaalanı buraya yapılamaz diyordun bir yanımız deniz, bir yanımız dağ . Otobanı mafya’ya ait topraklardan geçirmemek için yolun uzatıldığını hepimize ait milyonlarca liranın çöpe atıldığını söylüyordun. Onlara ait topraklara dokunamamışlardı ama yüzlerce insanı yol yapılacak diye evlerinden atmış, sokakta bırakmışlardı. Daha bir çok şey söylüyordun. Hiç korkmadan Gaetano Badalamenti’yı* sorumlu tutuyordun. Uyuşturucu trafiği falan diyordun. Gaetano bu yüzden havalanı Cinise ‘ye yakın olsun istiyor diyordun.

Sesin bir gürültüyle bıçak gibi saplandı masanın ortasına. Cesare gözlerini babana dikmişti. Baban yumruklarını sıkmış, vücudu yay gibi gerilmişti. Bir yandan dudağının sağ tarafını ısırıyordu. Dudağının kenarından kanın incecik sızdığını görüyordum. Ben mutfağa kaçtım, nefesim ciğerlerime sığmıyordu. Sonu kötü olacaktı bunun , bunun öcünü alacaklardı. Ben bir başıma seni nasıl koruyacaktım?

Baban da, bu adamlar da seni öldürür”, demiştim .

Vazgeç artık, siz üç beş çocuk bu adamlarla başedemezsiniz.”

Mafya öldürür ama sessizlik de“ dedin.

Haklıydın sessizlik ölümcül yaralar açıyordu hepimizde.

Baban “Dokunmayacaksınız oğluma”, dedi.

O zaman uzak tutacaksın oğlunu”, dediler .

Söz verdi ama sana dinletemedi . Seni Amerika’ya göndermek istedi , akrabalarının yanına. Aradan zaman geçer, sen orada başka işlere dalardın. Gitmedin. Mafyanın uşağıydı baban ama babaydı. Senin yaptıklarının bir tanesini onaylamadı ama babaydı. Yine de o sağken dokunamadılar sana. Seni öldürebilmek için önce onu öldürdüler. Ne içindi bütün bunlar ? Anlayamıyordum. Para için mi böyle kolay akıyordu bu kanlar? Ne istiyordu gerçekten bu mafya? Nasıl kurtulacaktık? Sen biliyordun bütün cevapları; ama ben sana sağırdım.

17
Felicia Bartolotta Impastato

Sen gidince yemin ettim, senin gökyüzüne karışan her parçan üzerine yemin ettim. Bunu ödeyeceklerdi. Bu artık benim savaşımdı.

Ben Felicia, ancak ilkokulu bitirmiş Felicia er ya da geç onlardan senin hakkını geri alacaktım. Bu topraklar için, bu insanlar için ölmüştün sen. Senin yolunda tek başıma da olsa ayaklarım kanayana kadar, son nefesimde tükenip bu yolda bir daha kalkamamak üzere düşene kadar yürüyecektim. Tek başıma kalmadım , arkamı döndüğümde dağlar kadar insan vardı. Sesleri denizleri dalgalandırıyordu, bir kutlamaya gidiyorlardı sanki , öyle çoşkuluydu sesleri.

Gaetano’u 2002’de uyuşturucu kaçakçılığından tutukladılar. İlk mahkemede bende oradaydım tabii .İkimiz için de oradaydım. Karşı karşıya geldik, gözlerinin içine baktım .

Utan”, dedim ona.

O utanmadı elbette ; ama sana yaptıklarından utananlar oldu. Şimdi bak tam yirmi beş sene sonra , devlet benden özür diliyor.

Oğlun terörist değil “diyorlar. “Senin oğlun bir kahraman . “

Sevinmiyor değilim, eblette seviniyorum ama seni geri getirmiyor. Senden çalınan hakkı geri aldık Peppino.

İnsanlara güzelliği öğretmek korkuya ve sessizliğe karşı en büyük silah olacak.” değil mi?

Anlatmak sessizliği bozmaktır çünkü

Sen gittin ya , senden sonra ben binlerce çocuk doğurdum. Bak şimdi hepsi kapımdalar. Felicia anne diyorlar bana. Senin arkandan geliyorlar. Mafya ‘ya başkaldırmaktan korkmuyorlar, bağırmaktan korkmuyorlar. Bana,Bize Peppino’yu anlat.” diyorlar.

Anlatıyorum ben de.

Anlatmak sessizliği bozmaktır çünkü, anlatmak her şey yolunda gidiyormuş gibi kendimizi kandırmamaktır, anlatmak acılı bir geçmişin üstüne mümkün olabilecek umutlu gelecek kurtarmaktır. Anlatıyorum ben de. Ölüm kuşları sürü sürü üstümüze gelmesinler artık diye. Bize yaptıkları her şeye alışmayalım diye, geç kalmayalım diye, başkaldıralım diye.

Gece bitmiş değil ama karanlık aralanıyor. Kimimiz uykuda hala, kimimiz uyanık. Ellerimizi uzatıyoruz , sarsıyoruz uyuyanları omuzlarından. “Kalk uyan artık” diyoruz , “ Güneşin doğuşunu kaçırdığına pişman olacaksın yoksa.” Sen rahat uyu Peppino, biz burada uyanığız.

* Giuseppe ( Peppino) İmpastato : 1948 Yılında Palermo’nun Cinisi kasabasında doğmuş bir gazeteci, aktivisttir. Ploretarya’nın Sosyalist Partisi bünyesinde politika ile içiçe olmuştur . Mafya ile ilişkisi olan bir aileden gelmektedir. İlk gençliğinden itibaren Mafya’nın adaya ve insanlarına yaptığını görmüş Mafya’ya karşı savaş açmıştır.1978 yılında mafya tarafından öldürülmüştür.

* Felicia İmpastato : Peppino’nun annesi. Peppino öldükten sonra oğlunun davasını devam ettirmiş, Peppino’nun mafya tarafından öldürüldüğünü kanıtlamak için yirmi sene savaş vermiştir.

*Cesare Manzerella: Palermo yakınlarındaki Peppe Impastato’nun kasabası Cinisi de bir mafya babasıdır. Peppe Impastato’nun babasının akrabasıdır.

* Cosa Nostra : Sicilya’nın en büyük mafya ailesi.

* Gaetano Badalamenti : Cinisi’de yaşamış en önemli bir mafya babası.

Not : Tırnak içindeki Peppino’nun konuşmaları Peppino’nun kendi sözleridir. Felicia sözleri ise yazara aittir. Öykü Cinisi’de Peppe İmpastato’nun yakınları ve arkadaşları ile yapılan söyleşiler temel alınarak yazılmıştır.

18-Şenay-Boynudelik

 

 

Şenay Boynudelik

 

[FotoÖykü] Üç günlük chat – Sebat Çalı Krause

1. Gün

M: Merhaba nasılsın? Uzun zamandır seni Facebook’tan takip ediyordum ama nedense yazmaya cesaret edemedim. Ben M.

E: Aman Tanrım, gerçekten sen misin? Bu profil fake yani…

M: Evet…

E: Wauuu, çok ama çok şaşkınım şu anda!

M: Ben de.

E: Nasıl oldu da yıllar sonra suskunluğunu bozmaya karar verdin?

M: Oldu işte bir şekilde…

E: İyi misin?

M: Sayılırım, ya sen?

E: Ben de…

M: Nerde yaşıyorsun şimdi?

E: Geçici bir süreliğine Sana’dayım.

M: Orası neresi?

E: Yemen’in başkenti. ☺

M: Ha, tamam.

E: Peki, sen?

M: Ben hâlâ Berlin’deyim.

E: Moskova’ya geri dönmedin yani!

M: Evet, dönemedim. Üniversite bitince iş buldum ve kaldım.

E: Kaç yıl oldu, görüşmeyeli?

M: Oldu bayağı… on yıl?

E: Evet, galiba on… Bayağı bir zaman.

M: Sana’da ne ile uğraşıyorsun?

E: Arapça öğrenmeye geldim, dil kursundayım. Orta Doğu’da kaldığım sürede doğru düzgün öğrenemedim şu dili.

M: Ne zamandan beri uzaklardasın öyle?

E: Üniversite bitince çıktım yollara, dokuz yıl olacak.

M: Olmuş bayağı, Alman Arkeoloji Enstitüsü’ne girmişsin. Facebook’ta gördüm, hayalindi hatırlıyorum.

E: Evet, gerçek oldu. Mezun olur olmaz stajyer olarak girdim. Bir iki yılım kırık vazoların, çömleklerin parçalarını eşleştirip yapıştırmakla geçti… Sonra kazı çalışmaları için Mısır, Libya, Yemen gibi ülkeleri gezdik. En son Türkiye’deydim, Göbekli Tepe’de dünyanın ilk tapınağını kazıdım.

M: Ooo bayağı gezmişsin, ne güzel.

E: Yoruldum ama dönmek istiyorum Berlin’e. Masa başında çalışmayı da özledim. Sen neler yaptın?

M: Ben işletmeyi bitirir bitirmez Commerzbank’a girdim, halen ordayım. Defalarca ayrılmak istedim işten ama olmadı.

E: O bölümü de pek severek okumuyordun zaten.

M: Haklısın, bana kalsaydı boksör falan olacaktım ama…

E: Evlilik, çoluk çocuk?

M: Boşandım iki yıl önce. Çocuk yok. Ya sen?

E: Üzüldüm. ☹

M: Sen?

E: Ben evlenmedim hiç.

M: Neden?

E: Lezbiyen olduğumu keşfettim de ondan. ☺

M: ☺ Ciddi misin?

E: Şaka şaka. ☺ Zaman olmadı kazımaktan…

M: Çocuk istemiyor musun?

E: İstiyorum… bakalım… belki ilerde. Sen çocuk istemedin mi?

M: İstedim ama eski eşim istemedi.

E: Hımm, geçerli bir sebebi var mıydı?

M: Geçerli mi değil mi bilmiyorum ama vücut formu bozulacak diye korkardı.

E: Rus kadınların formları bozulmuyor genelde.

M: Rus olduğunu nerden bildin?

E: Tahmin diyelim.

M: Öyle mi? ☺

E: Senin gibi milliyetçi biri kendi kültüründen biriyle evlenirdi ancak.

M: Sence ben milliyetçi miyim?

E: Öyleydin seni tanıdığım zamanlar. Yeni kültürlere pek açık değildin.

M: Haklı olabilirsin, çok toy zamanlardı.

E: Şimdi değil misin?

M: Belki biraz daha az, bilemiyorum…

E: O da iyi ya. ☺ Benim uyumam lazım, Berlin’den iki saat öndeyiz. Yarın sabah erkenden sertifika sınavım var.

M: Öyle mi? Tamam ben seni daha fazla tutmayayım.

E: Hâlâ olayın şokundayım, sanki sen değil de başka biriyle konuşuyorum. Galiba ancak yarın özümserim sen olduğunu.

M: Yarın da yazabilir miyim?

E: Olur.

M: Kaçta müsaitsin olursun?

E: Senin saatine göre sekiz falan olabilir.

M: Yarınki sınavında başarılar. İyi uykular…

E: Teşekkürler, sana da.

Üç Günlük Chat - Onur Kırkaç

2. Gün

M: Merhaba, sınav nasıl geçti?

E: Selam, daha iyi olabilirdi ama sertifika almaya yetecek galiba.

M: Kesin daha iyi geçmiştir. Sen hep iyiydin dilde, Almanca kursunda sınıfta beni geçen tek kişiydin.

E: Ah evet, yarışırdık seninle. Kütüphanede sayfalar dolu kelime tekrarları yazardın ezberlemek için. ☺

M: Sense bir duyuşta sünger misali ezberlerdin.

E: Öyleydi, en rahat öğrendiğim dillerden biriydi Almanca, ama sevmezdim pek.

M: Rahatın da ötesi. Derste sıranın altından Türkçe roman falan okurdun. Yakalanmıştın bir keresinde. ☺

E: Aaa hatırladım, hatta hangi kitap olduğunu bile. Öğretmen, Türkçe okuyacaksan Almanca kursuna para verip boşuna gelme, demişti. ☺

M: Güzel günlerdi, o kurs dönemi…

E: Evet, güzeldi… ilk zamanlar…

M: Dersi kırıp kaçtığımızı hatırlıyor musun?

E: Evet.

M: Öğlen arası bitmiş, herkes sınıfa dolmaya başlayınca sen bana dönüp kaçalım mı diye sormuştun. Ben afallamıştım ilk önce. ☺

E: Ben de, beni güzel bir yere götür, demiştim, öyle değil mi?

M: Evet, çantaları kapıp kaçışımız, arkamızdan bakan meraklı gözler…

E: Ha ha evet, bana âşık diğerleri…

M: Arap ve Çinli çocuk. Hepimiz sabahları senin yanına oturmak için az mı mücadele verirdik. Bir gün çok erken gitmiştim kursa, henüz temizlik yapılıyordu içerde. Geçtim senin hep cam kenarındaki sırana kuruldum. Çinli gelip yanıma oturmasın mı?

E: Öyle mi? ☺

M: Kalk dedim anlamadı, sonra çantasını alıp başka sıraya koydum kızgın bir suratla. Çantasını kapıp bu sefer de senin yan sırana oturmaz mı pişkin pişkin. Yumruğu yiyecekti nerdeyse.

E: Zavallı. ☺ O kaçtığımız gün beni uzak bir yolculuğa çıkarmıştın. Hayatımın en uzun yoluydu o yol.

M: Evet metroda camdan bakıp bakıp, nereye gidiyoruz, diye sorup durmuştun.

E: Hatırlıyorum. Metro önce şehrin binalarının arasından süzülmüştü, sonra ağaçlar, yeşillikler ve göller belirmişti. Berlin’in o cennet köşesini ilk defa görüyordum.  Sizin evin önüne gelene kadar evine gittiğimizi de söylememiştin.

M: Sürpriz olsun istemiştim sanırım.

E: Sürpriz de oldu zaten. Annenler yoktu evde. Bana papatya çayı yapmıştın.

M: Başın ağrıyordu ya.

E: Öyle mi? Ben evin ayrıntılarını falan hatırlıyorum da başımın ağrıdığını hatırlamıyorum. Güzel bir evdi. Bahçeli, salonda deri kahve koltuklar, duvarda komutan dedenin madalyonlu yağlı boya portresi, annenin salon bitkileri…

M: Vay be! Hafızan çok kuvvetli!

E: Fotoğrafik hafızam iyidir.

M: Başka neler hatırlıyorsun?

E: Çok şeyler… İlk yakınlaşma, ilk öpücük, ilk el tutuşmalar…

M: Bana şey dedin: Beni öptün artık çıkıyoruz sayılır, ama ben tam emin değildim. Zaman gösterecek…

E: On dokuzluk bir kız için bayağı olgun cümleler.

M: Yaşına göre çok olgundun zaten. Öbür kızlardan seni farklı kılan da buydu, güzelliğin ve zekân da cabası.

E: Ne güzel iltifatlar, sağ ol. O kadar da güzel değildim… Asıl beni şu anda şoke eden, senin ne kadar çok şey hatırladığın ve eskisine nazaran ağzının daha çok laf yaptığı.

M: Değişiyor insan zamanla…

E: Öyleymiş. Bir ben değişemedim galiba…

M: Emin misin?

E: Bilmem, sanki hâlâ büyük aşklara inanan o küçük romantik kızım.

M: Görüştüğün biri var mı?

E: Evet, var.

M: Kim?

E: Ne önemi var, hem söylesem tanır mısın ki?

M: Anlatmak istemezsen sorun değil.

E: Biz arkadaşlarla bu gece bir bara gideceğiz, dansöz izlemeye. Çıkacağım birazdan. Sen ne yapacaksın?

M: Boks maçı izleyeceğim.

E: Hâlâ yapıyor musun o korkunç sporu? Yüzün gözün dağılacak diye ne korkardım.

M: Evet yapıyorum. Burnum kırık dolu.

E: Hadi ya!

M: Şaka şaka yüzüm gözüm yerinde ama işte başka kırıklar var…

E: Bilirim ben o kırıkları… Neyse, derin mevzular bunlar… İyi geceler sana.

M: ☹ Sana da iyi eğlenceler.

E: Sağ ol.

3. Gün

E: Şu an sabah saat beş ve otelin yakınındaki camiden gelen ezan sesiyle uyandım. Sokak köpeklerinin ulumaları da eklenince iyice uykum kaçtı. Sen çevirim dışısın. Orda gece saat üç olmalı ve muhtemelen uykunun en derin yerindesin ve rüyalarla boğuşuyorsun. Bense iki gündür seninle yazışmalarımızın gerçek mi, rüyam mı olduğuna karar veremiyorum. Belki konuşsak, sesini duysam bu belirsizlik silinip gidecek gibi fakat ona da cesaretim yok! Konuşursak bu inanılmaz büyü bozulacak sanki. Eskiden olduğu gibi telefon kapandıktan sonra tekrar duvarlara çarpıp yara bere içinde kalacağım kaygısı, içimde bir yerlerde sinsice pusuya yatmış bekliyor. Yıllarca günlüklerime senin için mektuplar yazdım. Şimdi yazacaklarım onların minik bir özeti olacak.

Toy zamanlarımızda tanışıp âşık olduk ama bir ilişki nasıl yaşanır bundan bihaberdik. Kültür farkı, yeni bir ülkeye olan yabancılık, gelecek telâşları ve arzuların gem vurulamazlığı gibi daha birçok şeyin etkisi altındaydık, tıpkı sarhoşlar gibi.

İlişkimizle ilgili çelişkilerim, korkularım o kadar büyüktü ki onları hayatımın neresine koyacağımı bilemedim. Görüştüğümüz altı ay süresince defalarca senden ayrılıp kalbini kırdım. Her ayrılıktan sonra mantığımla kalbimin azılı savaşında kalbim galip geldi ve sana geri döndüm. Ama en son ayrılıkta çok fena incinmiş olacaksın ki beni affetmedin. O anda kendince geçerli sebeplerin olduysa da onları hiçbir zaman açık yüreklilikle benimle paylaşmadın, aksine dilsiz, suyu kurumuş bir kuyuya kapattın kendini. Sana ulaşmam mümkün değildi artık. Kabullenemediğim bu suskunluk ruhumda azılı, hastalıklı ve hırslı bir direnmeyi tetikledi. Bu nedenle seni dört yıl boyunca bıkmadan usanmadan, sabırla ve tükenmeyen bir umutla aradım. Her geri çevirdiğinde gururum incindi, kendimden nefret ettim ama pes etmedim. O zor ve hüzünlü dört yılda büyüdüm, serpildim, tabularını yıkmaya hazır, aşkın bir ilişkideki yerini bilen bir genç kız oldum. Fakat sen katır inadınla o kızı görmek istemedin. Neden?

Mezun olup işe başladıktan sonra yavaş yavaş bir olgunluk ve sakinlik çöktü üstüme. Artık kendimi yaralamaktan yorulmuş ve bitkin düşmüştüm. Yaralarımı sarmanın vakti gelmişti. Kırık vazoları, bibloları, çömlekleri yapıştırırken, ruhumun ve kalbimin de kırıklarını, çatlaklarını yapıştırmaya başladım.

Kendime kalın duvarlarla örülü bir anıt mezar yaptım; içine seninle ilgili tüm hatıraları, ayrıntıları, sözleri, yaşanmışlıklar, kokuları, sesleri, melodileri, kurstaki Almanca defterime yazdığın o tek kelimeyi ve altı rakamlı telefon numaranı özenle yerleştirdim. Hatta bazılarını mumyaladım da. Sadece bu şeklide yaşamaya devam edebildim. Ara ara kapısını açar havalandırır ve muhafaza ettiğim şeylerin tozlarını alır, onları şefkatle okşayıp yerine koyardım. Her defasında beni acıtsalar da tamamen gömmeye ve karanlığa mahkûm etmeye el vermedi yüreğim.

Bir müddet sonra adın dilimin ucunda bir tüy gibi bitti. Her sabah uyandığımda ve her akşam uyuduğumda M nerde diye bir soru sordu iç sesim. Ben de bu soruyu defalarca Google’a sordum ama o da seni bulamadı. Hiç bir sosyal paylaşım sitesinde yoktun. Belki sen beni bulmak istersin diye kullanmıyor olsam da çoğuna üye oldum. Bir küçük umut ışığı yansın istedim. Ansızın bir gün kız kardeşin beni buldu o sayfalarda. Yazıştık bir süre. Sen bunu hissetmiş olacaksın ki, bir gün bana üzgünce şunu yazdı: Kusura bakma lütfen, abim seninle görüşmemi istemiyor. Senin deli olduğunu söyledi, ama ben öyle düşünmüyorum. Sadece onunla sorun yaşamak istemiyorum.

Ruhuma ve kalbime zehirli bir ok gibi saplanan deli kelimesi günlerce zonklayan bir ağrı ile yavaşça zehrini akıtıp o son umut ışığını da söndürdü.

Sonra günlüğüme aşkın kendisi delilik değil mi zaten diye bir teselli yazıp seni aramaktan da, o anıt mezara inmekten de vazgeçtim, üzerini kat kat toprakla örtüp, kendimi uzak diyarlara attım. Oralarda eşelediğim, kazıdığım toprak altında izlerini sürdüğüm geçmiş zamanlardaki yaşanmışlıkların izleri bana derman oldu. Yaraları deşmenin anlamı yok artık.

 

Mesaj iletildi

Görüldü.

Bu kullanıcı artık Facebook’ta yok.

NOT: Fotoğraflı kısa öykülerinizi (öykü yazarı ve fotoğrafı çeken farklı kişiler olabilir) ‘[email protected]’ adresine gönderebilirsiniz.

5-Sebat-Çalı-Krause

 

Öykü: Sebat Çalı Krause

Fotoğraf: Onur Kırkaç

Kuzeyin başkenti Pekin – Oktay Arslan

Çin’deki şimdiki durağımız Pekin. Şanghay’dan sonra Çin’de en büyük nüfusa sahip olan şehir. Pekin ayrıca Çin’in dört büyük başkentinden biri olup, ülkenin siyaset, eğitim ve kültür merkezi olarakta yerini alıyor.Tarihte ilk kağıdın, barutun, pusulanın bulunduğu yerdir.

Bir Uzakdoğu geleneği

12

Uzakdoğu’daki şehirlerin adlandırılması genelde bulunduğu yere göre veriliyor. Bejing ‘Kuzeyin Başkenti’ anlamına geliyor. Benim şu anda yaşadığım Bejing’den önceki başkent olan Nanjing ise ‘Güney Başkenti’ olarak isimlendiriliyor. Bu gelenek Uzakdoğuda ki birçok ülkede de var. Örneğin Japonya’daki Tokyo’ya da ‘Doğunun Başkenti’ anlamında.

Başlıca gezilecek yerler

 

Pekin’de başlıca gezilecek yerler: Tiananmen Meydanı, Yasak Şehir (Forbidden City), Yazlık Saray (Summer Place) , Cennet Tapınağı (Temple of Heaven) ve tabii ki olmazsa olmaz Çin Seddi. İdeal bir Pekin gezisi için 3 gün yeterli kanımca. Ayrıca eğer rehber eşliğinde veya benim gibi Çinli bir arkadaşınız yoksa yanınızda mutlaka elinizde şehrin haritası veya telefonunuzda mobil uygulamalar olsun. Çünkü Pekin’de birçok insan İngilizce bilmiyor. Adres sormaya çalıştığınızda da birçoğu cevap vermekten kaçınıyorlar.

‘Dünya Hakları Birlikte Yaşayın’

Pekindeki ilk durağımız Çinli Hanedanların sarayı olan Yasak Şehir. Gerçekten şatafatlı bir yapı ve bizim Topkapı Sarayı’na benziyor. Yasak Şehir Pekin’in şehir merkezininde, Tiananmen Meydanı ile yanyana bulunmaktadır. Buranın girişinde ejdarha heykeli var. Bu ejdarha kralın gücünü ve varlığını simgeliyormuş. Burayı ziyaret etmeyi düşünüyorsanız hafta sonları ve Çin’in ulusal bayramlarında gelmezseniz iyi olur. Aksi taktirde saatlerce kuyrukta bekler ve Çin’deki devasa kalabalıkla karşı karşıya kalabilirsiniz. Yasak Şehrin içerisinde 8.707 oda varmış. Sarayın duvarının tam ortasında Mao Zedung’un resmi var. Resmin iki yanında da Çince olarak sağ tarafta ‘Yaşasın Çin Halk Cumhuriyeti ‘ sol tarafdaki yazıda ise ‘Dünya Hakları Birlikte Yaşayın’ yazıyor.

11

Yasak Şehirin hemen yanında da dünyanın en büyük meydanı olan Tiananmen Meydanı yer alıyor.Tiananmen Meydanı toplamda ‘440 000 metrekare’. Burası yaklaşık 1 milyon kişi alabiliyor. Mao Zedung Çin Halk Cumhuriyetini bu meydanda ilan etmiş.(1949). Bu meydan 40 yıl öncede tarihe ‘Tiananmen olayları’ olarak geçen yerede konukluk yapmış.

Muhteşem Yazlık Saray

9

Gelelim sıradaki yerimiz Yazlık Saray‘a. Burası dünyanın bahçeçilik anlamında en önemli yapılardan bir tanesi. Çin’de geçmişte imparatorlar güçlerini ve ihtişamlarınını bahçeleri ile gösterirmiş insanlara. Yazlık Saray doğa manzarası, Kunming Gölü ile bahçeleri ile çok güzel bir kombinasyon oluşturmuş. Ayrıca buraya geldiğiniz Kunming Gölü etrafında gezebilir ve göl etrafında geleneksel tekneler ile göl turu yapabilirsiniz.

Cennetin dairesel, dünyanın ise karesel

Buraya gelip Cennet Tapınağı‘na gitmeden olmaz. Burası adeta Pekin’in simge mekanları arasındadır. Bu tapınakta UNESCO’nun dünya kültür mirası listesi içinde. Cennet Tapınağı, Çin mimarisine göre 15. dairesel olarak ve hiç çivi kullanılmadan ahşaptan ve dairesel olarak inşa edilmiş.

10

Dairesel olarak yapılmasının nedeni Cennetin dairesel dünyanın ise karesel olduğuna inandıkları içinmiş. Geçmişteki Çin imparatorları tüm dini ritüellerini ve dini ayinleri Cennet Tapınağı’nda yaparlarmış ve ayrıca burada imparatorlar birçok farklı kurban ayinleri düzenlermiş. Burası Taoculara ait bir tapınak. Bu tapınakta tüm yapılar ses dalgası yayılma prensibine göre inşa edilmiş. Konuşma sesleri etrafa yayılıyor. Geçmişte imparatorların buradan Tanrı ile konuştuklarını inanılırmış.

Dünyanın en uzun savunma duvarı

13

Çin’e gelip de Dünyanın Yedi Harikası arasında bulunan Çin Seddine uğramadan gidilmez. Buraya ulaşabilmek için turlara katılabilirsiniz ya da şehir merkezinden metroyla line 13 üzerinden Dongzhimen istasyonundan çıkıp 919 numaralı otobüs ile Çin Seddi’nin bulunduğu Badaling’e ulaşabilirsiniz. Çin Seddi şehir merkezine yaklaşık olarak 75 km uzaklıkta. Giriş ücreti 40 yuan. Normalde eğer tur şirketleriyle giderseniz bu ücret gidiş dönüş transfer artı giriş ücreti 200 -300 Yuan civarında. Tur şirketleri ile gitmenizi pek önermem grup ile gittiğiniz için çok zaman kaybı oluyor ve Çin Seddini gezmek için sadece iki saatlik bir zaman veriyorlar. Çin Seddi dünyanın en uzun savunma duvarı.Yıllar önce düşmanlardan savunmak için yapılmış olan Çin Seddi şimdi ülkenin en çok ziyaret edilen ve kazanç merkezlerinden bir tanesi haline gelmiş.

Çin Seddi’nin yapımı 20 ayrı krallık tarafından atılmış. Seddin yapımında bir milyona yakın insan çalışmış ve inşasında birçok insan hayatını kaybetmiş. Çin Seddini tırmanırken gerçekten iyi bir kondisyona sahip olmamız gerekiyor.Yarım saat tırmandıktan sonra kaç basamak çıktım bilmiyorum ama bayağı bir yorulmuştum. Unutmadan buraya tırmanırken rahat elbiseler ve spor ayakkabı ile gelin derim.

Tırmandıkça birbiri ardına uzayıp giden dağları uçsuz bucaksız manzaraya dalıyoruz.Eğer burayı gezmeye yaz aylarında gelirseniz gerçekten çok sıcak oluyor.Yanınızda ekstradan tişort almanızda fayda var.

Pekin Ördeği’ni tatmadan olmaz

Çin Seddin’den sonra bayağı bir yorulmuş şekilde şehir merkezine halk otobüsü ile dönüyoruz. Yol yaklaşık olarak 1.5-2 saati buluyor. Akşam rotamızı Pekin’e çeviriyoruz. Pekin’e gelip de Pekin Ördeği’ni tatmadan olmaz. Genelde bizim Türklerde Çin yemeklerine karşı bir önyargılı var. Umarım Pekin Ördeği bu önyargıyı yıkar . Marul, soğan, özel sos ve bizdeki lavaş ekmeğine benzeyen ekmekle sunulan Pekin Ördeği lezzetli bir akşam yemeği olabilir.

İstediğiniz çayı tatma şansı

14

 

Pekin’e gelince hediyelik eşya olarak neler alınır? Hediyelik olarak alınacak en başta yüzlerce çeşitte olan Çin Çayı. Şehrin her yerinde çay satılan mağazaları bulabilirsiniz.Size ücretsiz olarak istediğiniz çaydan deneme şansı veriyorlar. Burası adeta çay akademisi gibi size çayın faydaları ve nasıl demleneceği konusunda bilgilendirmede yapıyorlar.

Sevgiyle kalın

15-Oktay-Arslan
Oktay ARSLAN
[email protected]

[Manzum Serzenişler] Güvercin

Bu lanet iptila ile mücadele etmeye çalıştım iki hafta boyunca… Ama kahpe manzum bağımlılığına yenik düştüm yine… Onlar haklı çıktı ben mayhoşça serzenişiverdim…

Sanat ve barışla kalın…

 

biorepellentscientific.com

 

 

 

 

 

 

 

 

Güvercin

Neşeli bişiler koy Francis
Biraz da şarap…
Varsın alev alev harlansın Roma!
Şöminemin çıtırtıları
ve kalın çoraplarım
yetiyor
bana…

Bulgur bulmuş güvercin kadar
tok ve müreffeh
muhatabın kadar hatip
eh biraz da ebleh…
Sencileyin kadar sen
bencileyin kadar bencil
mağdur ve incinen
az biraz da dingil…

Yanıyor Roma
etleri isli
deşik dökük
dirençsiz dikitleri…

Kursağının derdinde
güvercin hala
ta ki ürkek canı
alınıncaya…

Neşeli bişiler koy Francis
keşkelerle ateşle şömineyi
Roma bizleri kundaklasa bile
bari şarap bitmesin
öyle değil mi?

23 17 02 18 16
USK IST

[Yeşil Atasözleri] Fazla sebze göz çıkarmaz – Osman Emre Arı

Orhaniye İnci Narin Yerlici Ortaokulu öğrencilerinin Mayıs ayında çıkardıkları Yeşil Sözlük – Çevreci Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü‘nü tefrika halinde bölüm bölüm paylaşmaya devam ediyoruz.

Bu hafta Osman Emre Arı‘ın seçtiği ve uyarlama önerisinde bulunduğu atasözü ve deyimleri paylaşıyoruz.

22

Sözlüğün tamamına ise Yeşil Atasözleri linkinden ulaşabilirsiniz.

Atasözü ve Deyimler

20

  • Akıl akıldan üstündür
  • Fazla mal göz çıkarmaz
  • Aslan yattığı yerden belli olur
  • El elden üstündür
  • İyilik eden iyilik bulur
  • Acele işe şeytan karışır
  • Komşu komşunun külüne muhtaçtır

Yeşil Sözlük – Atasözü ve Deyimler

21

  • Sebze abur cuburdan iyidir
  • Fazla sebze göz çıkarmaz
  • Sağlıklı vücut spor yaptığında belli olur
  • Ev yemeği fast food’dan üstündür
  • Sebze yiyen sağlık bulur
  • Acele yemeğe hastalık bulaşır
  • Fast food yiyen meyvenin vitaminine muhtaçtır

 

[Yeşil Atasözleri-1] Komşunun iyisi insanı sebze bahçesi sahibi yapar – Dilek Yüksel

[Yeşil Atasözleri – 2] Spor yapan insan neredeyse sağlık ordadır – Naşide Özlü

[Yeşil Atasözleri – 3]Bol bol meyve sebze ye, elden ayaktan düşme – Semra Şen

[Yeşil Atasözleri – 4]Üç jelibon bir elma yerini tutmaz – Yudum Özdemir

[Yeşil Atasözleri – 5]Bir meyvenin 40 yıl hatırı vardır – Orkan Aydın

[Yeşil Atasözleri – 6] Tohumu toprağa ek, tutarsa da hoş, tutmazsa da hoş – İpek Uysal

[Yeşil Atasözleri – 7] GDO’lu alma Organik al – Gaye İlhan

[Yeşil Atasözleri – 8]Sağlıklı olmak isteyen tarlaya, istemeyen reklama bakar – Rümeysa Karaca

[Yeşil Atasözleri – 9]Abur cubur gıda değil ki yiyesin – Hüseyin Akbaş

19-Osman Emre Arı

 

 

Osman Emre Arı

Umberto Eco hayatını kaybetti

“Gülün Adı” ve “Foucault Sarkacı” adlı romanlarıyla dünya çapında ün kazanan İtalyan yazar, bilim adamı, eleştirmen ve düşünür Umberto Eco, 84 yaşında hayatını kaybetti.

DVD 613 (23-05-13) Umberto Eco, escritor y filósofo italiano. ' Cristobal Manuel Photo via Newscom
Aynı zamanda Ortaçağ estetiği ve göstergebilim uzmanı olan Umberto Eco’nun ölüm haberini, İtalyan La Repubblica gazetesi duyurdu. Gazete, bir süredir kanser tedavisi gören ve çağdaş kültürün en önemli isimlerinden biri olan Umberto Eco’nun, yerel saatle dün akşam saat 22.30 sıralarında evinde yaşamını yitirdiğini açıkladı.

20. yüzyılın en önemli düşünürlerinden kabul edilen Eco, birçok uluslararası ödüle ve İtalya,Fransa ve Almanya’dan devlet nişanlarına sahipti. Son olarak “Sıfır Sayı” adlı kitabı yayımlanan Eco’nun eserleri pek çok dile çevrilmişti.

1980 yılında yayımlanan “Gülün Adı” sinemaya da uyarlanmış, başrolü Sean Connery üstlenmişti.

1932 yılında İtalya’nın Alessandria kentinde doğan Umberto Eco, 1971 yılından bu yanaBologna Üniversitesi’nde profesör olarak çalışmaktaydı.

 

(La Republica, Milliyet)

Yedikule bostanları yerinde kalacak!

İki senedir süren mücadelenin son aşamasında Yedikule Bostancıları Derneği Başkanı Cihan Kaplan, bugün  İstanbul Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı Mevlüt Bulut‘la görüşmesinde tarihi bostanların yerinde kalmasına dair söz aldığını açıkladı.

2

İMC Televizyonu‘nda Yeşil Bülten‘e konuk olan Kaplan, Belediye’nin kendilerinden çevre temizliği altında barakaların kaldırılması dahil faaliyetlere engel olmamalarını istediğini, ama sur dışındaki bostanlarda faaliyetlerinin devam etmesinin mümkün olacağının ifade edildiğini aktardı.

Programda konuşulanlara göre, Belediye, bundan sonraki aşamada bostanların yönetiminin bostancılarla birlikte, ihtiyaçları gözönünde bulundurularak devam edeceğinin sözünü verdi.

 

(Yeşil Gazete, İMC Tv)

Belçika’nın yaşlanan nükleer santrallerine karşı komşularından aksiyon

Belçika’ya komşu ülkeler, Belçika’da 40 yılını doldurmuş olan iki nükleer santralin yeniden devreye alınmasından endişeli ve bu reaktörlerin kapatılmasını istiyor .

belgium tihange

40 yılını doldurmuş bulunan iki nükleer santral, biri Antwerp limanı yakınlarındaki Doel Nükleer Santrali diğeri ise Liege yakınlarındaki Tihange Nükleer Santrali. Bu santrallerde ülke enerji ihtiyacının %60’ını karşılayan toplam 7 reaktör bulunuyor. Öte yandan 7 reaktörde toplam 16 000 çatlak  tespit edilmiş durumda .

Belçika’nın Electrabel şirketi tarafından işletilen Doel ve Thiange santrallerinde geçmiş yıllarda aşağıda sıraladığımız problemler yaşandı, bu problemlerin her biri santrallerin güvenlikleri konusunda çokça soru işareti anlamına geliyor.

belgiumnuclear1)Doel nükleer santralinin 4 reaktöründen biri sabotaja uğradı.
2)Doel nükleer santraldeki diğer 3 reaktör basınç kabında yüksek basınca bağlı mikro çatlakların tespit edilmesiyle 21 ay kapatıldı.
3)Santral tekrar devreye alındıktan hemen sonra Doel 3 reaktörü 2015 Aralık sonunda radyoaktif sızıntı tespitiyle devreden çıkarıldı.
4)27 Aralık 2015’te ise Tihange nükleer santralinde elektrik sisteminden kaynaklanan yangın meydana geldi .
5)Thiange nükleer santralinin reaktör basınç kabında da Doel nükleer santralindeki gibi mikro çatlaklar tespit edildi.

Problemler üzerine görüşlerine başvurulan Electrabel şirketi yetkilisi santrallerin denetlendiğini ve yapısal bir sorunun bulunmadığını garanti eden ifadelerde bulundu.

Liege Universitesi’nden Enerji uzmanı Prof Damien Ernst ise BBC’ye verdiği demeçte mikro çatlakların kazaya sebebiyet verme olasılığının yüksek olduğunu açıkladı. Fransa’da da reaktör bacalarında çatlakların tespit edildiği bilgisini paylaşan Profesör bu bacalarda meydana gelecek kırılmaların toprağın, yer altı sularının radyoaktif kontaminasyonuna yol açacağını,bir felaketin, bir nevi Belçika’nın Fukuşima’sının yaşanacağını söyledi. İşin aslı Belçika’da durum öyle ciddi ki, Belçika Nükleer güvenliği üzerine yapılan araştırma raporu Federal Ajans Nükleer Denetim birimi olası bir nükleer kaza ihtimaline karşı halka iyot tabletleri dağıtılmasını tavsiye etmiş bulunuyor.

Nükleer riskte yeni bir döneme giriyoruz

Avrupa’da faaliyet halindeki en eski 25 nükleer reaktör 35 yılını doldurdu  fakat, bu durum sadece Avrupa’nın problemi değil, Amerika’da, Japonya’da, Hindistan’da, Rusya’da benzer sorunlar var. Dünyanın her hangi bir ülkesinde yaşanacak bir nükleer kaza dünyadaki herkesi tehdit ediyor.

Nükleer reaktörler yaşlandıkça hata payları ve kazalar da artıyor

New York’un sadece 40 kilometre uzağındaki nükleer santralden yeraltı suyuna yüksek oranda radyasyon karışması, 2000-2006 yılları arasında nükleer santrallerde yaşanan hataların %50 artmış olması dikkat çekiyor.

Belçika bu anlamda dünya genelinde en yaşlı nükleer santrallerde neler olabileceğinin örneğini oluşturuyor.         2014 yılında reaktörlerde sızıntılar, çatlaklar hatta geçen Aralık ayında patlama meydana geldi. Uzmanlar bazı çatlakların “reaktör basınç kabının en hassas noktalarında” meydan geldiğini söylüyor.

“Eğer reaktörde yüksek basınca bağlı bir sorun yaşanırsa Çernobil veya Fukuşima felaketinin bir benzeri meydana gelebilir”.

Bu bağlamda geçen hafta 900 bin Avrupalı Avaazer üyesi santrallerin uluslararası denetime açılmasını isteyen bir kampanya başlattı ve bu tehlikeli vaziyeti medyaya taşıdı. Dünya genelinde çok sayıda imza toplanabilirse Birleşmiş Milletler Çevre Etki değerlendirme birimlerine yönelik olarak, güvenli hale geldikleri ispatlanana kadar bu santrallerin kapalı tutulması talep edilebilecek.

belgiumnuclearavaaz
Kampanya sorumlularının açıklamalarına göre Belçika hükümeti bu anlamda yoğun baskı altında. Bu baskıyı ortamını önemseyen kampanyacıların dünyaya mesajları ise şöyle :

“Eğer bizler enerji güvenliği için çok geniş katılımlı bu kampanya yürütmeyi başarır bu santralleri kapattırabilirsek dünya genelindeki riskli konumdaki nükleer santrallerin dekapatılması için bir girişim başlatmış oluruz. Lütfen sosyal medya hesaplarınızdan kampanyanın yaygınlaştırın, herkes ama, herkes imzalamalı”

“Şimdi, Avrupa’daki bu saatli bombayı durdurmak için başlatılan kampanya önemli bir fırsat”

Birlik olunabilirse,  Birleşmiş Milletler konvansiyonu olası bir ekolojik tahribatı önlemek amacıyla, büyük projelere imza atan ve sınır ötesi olumsuz etki yaratan ülkelerin hükümetlerini ve paydaşlarını bilgilenmeye ve danışmanlık almaya zorlayabilecek. Zira 2022’de tüm nükleer santrallerini kapatmayı taahhüt etmiş olan Almanya ve diğer bazı komşu ülkelerle, gerçekleştirilen kitlesel protestolar  Birleşmiş Milletlerin bu çağrısı Belçika’nın yaşlı nükleer santrallerini kapatması için baskı oluşturuyor.

“Belçika’da yaşanabilecek bir nükleer kaza, radyasyonu Belçika sınırları dışına taşıyacak ve çok kötücül sonuçları olacak. Gerek Avrupalılar gerekse dünyanın herhangi bir ülkesindeki tüm insanla, nükleer felaketin eşiğinde yaşamaya mecbur değiliz”diyen   Avaaz kampanyasına buradan  katılarak destek olabilirsiniz.

 

(Yeşil Gazete, BBC, Avaaz)

Pınar Demircan