Ana Sayfa Blog Sayfa 3497

En büyük lisanssız güneş enerjisi santrali Nevşehir’de faaliyete geçti

Türkiye’nin araziye kurulan 18,7 MWp lik en büyük lisanssız güneş enerji santrali Nevşehir’de elektrik üretmeye başladı.

20

Solarbaba.com’da yer alan habere göre 2013 yılından beri Türkiye’de hizmet veren uluslararası EPC firması Sunel Enerji tarafından yapılan proje, Nevşehir Derinkuyu ilçesinde 300 dönüm alan üzerine kuruldu.

Her biri kendi alanında uzman 100’den fazla Avrupalı ve Türk mühendis ve teknik elemanın görev aldığı projede, 71.808 adet Upsolar güneş paneli ve 17 adet ABB PVS800 merkezi inverter kullanıldı.

18,7MWp gücünde santralin, yılda yaklaşık olarak 30.000 MWh elektrik üretmesi ve yıllık 13.800 ton karbon salımını engellemesi bekleniyor.

 

(Solarbaba.com)

Cerattepe’ye onay vermeyen orman mühendislerine soruşturma iddiası

Orman Genel Müdürlüğü, Cerattepe’de maden sahası için Cengiz Holding’e yer teslim işinde görev almayı reddeden mühendislere soruşturma başlattı.

19

Politeknik.org’da yer alan habere göre Cengiz Holding, AKP’nin devletin bütün olanaklarını kullanarak polis ve jandarma eşliğinde maden sahasına ulaştı. Şirketin çalışmaya başlamdan önce Orman Genel Müdürlüğü’nün (OGM) yer teslimi yapması gerekiyor.

Üç gündür Artvin halkının yoğun tepkilerine ve gösterdiği direnişe rağmen biber gazlı saldırılarla yapılmak istenen projede OGM’nin yer teslimi yapmak için görevlendirdiği mühendisler çalışmayı reddetti. Doğayı kıyıma uğratacak olan ve Artvinlilerin istemediği maden talanına ortak olmayan mühendislere ise Orman Genel Müdürlüğü soruşturma başlattı.

 

(Politeknik.org)

Türkiye sosyal uyum endeksinde 155 ülke arasında 120’nci – Güven Sak

Bu yazı radikal.com.tr/ den alınmıştır

Her fırsatta, Türkiye bölünmüş bir toplum demeyi seviyoruz. Ülkedeki siyasi polarizasyondan yakınıyoruz. Sonra?

Türkiye OECD’nin sosyal uyum (social cohesion) endeksinde 155 ülke arasında 120’nci sırada yer alıyor. Bu endeksle ülkelerin barındırdığı farklı sosyal kimlikler arası uzlaşı, farklı kimliklerin topluma dahli, toplumsal kutuplaşma gibi veriler ölçülüyor. Sıralama, Türkiye’nin sosyal sermayesinin hayli zayıf olduğunu gösteriyor. Türkiye bölünmüş bir toplum. Diyeceksiniz ki, biliyoruz. Ama ben bugün bu eksikliğin, Türkiye’nin başına dünden daha fazla dert olacağını düşünüyorum. Neden?

18

Dün Türkiye önceliklerini biliyordu. Yapması gerekenleri biliyordu. Şimdi önceliklerini belirlemesi gerekiyor. Bunun için birlikte tartışıp, birlikte bir karar vermemiz gerekiyor. Birbirimize güvenip birleşmemiz gerekiyor.

Her fırsatta, Türkiye bölünmüş bir toplum demeyi seviyoruz. Ülkedeki siyasi polarizasyondan yakınıyoruz. Sonra? Siyasi polarizasyonun ne tür bir sonuca yol açtığı konusunda ise hiç ama hiç düşünmüyoruz. Halbuki kitap ne diyor? Sosyal uyumun güçlü olmadığı toplumların işi daha zor oluyor. Sosyal uyum zayıfsa, insanlar birbirine güvenmiyorsa, toplum bölünmüşse ülkenin işi daha zor oluyor.

Yalnız toplumsal bölünmüşlük ile toplumsal çeşitliliğin ayrımını da anlamak gerekiyor. Bölünmüşlük, toplumsal çeşitliliğin iyi yönetilememiş, farklı sosyal grupların topluma dahli sağlanamamış, grup içi dayanışmanın gruplararası kavgaya dönüşmüş halidir.

Polarizasyonun yüksek, sosyal uyumun düşük olduğu toplumlar, bu problemi yönetecek kapasiteye de sahip değil iseler daha yavaş büyüyorlar. Reform filan da yapamıyorlar. Hadiseye sonuç odaklı bakarsanız, içinde bulunduğumuz batağı daha iyi idrak edebilirsiniz. Türkiye’nin işi sanıldığından zordur. Şimdiden söyleyeyim.

Neyi biliyoruz? OECD’nin yaptığı hesaplamalara göre, Türkiye, sosyal uyum sıralamasında 155 ülke arasında 120’nci sırada yer alıyor.  Suriye 125’inci sırada, Türkmenistan 140, Irak 148, Sudan ve Somali ise 154 ve 155’inci sıradalar.  Bunların hiçbiri Türkiye kadar başarılı örnekler değil. Zaten bunlar İnsani Gelişme Endeksi’nde Türkiye’ye rakip filan da değiller. İsrail 114’üncü sırada. Hindistan 135, Brezilya ise 90’da. Çalışma 2011 yılında yayımlanmış. Burada farklı dini, etnik ve siyasi gruplar arasındaki polarizasyon dikkate alınmış, farklı endeksler bir araya getirilmiş. Sonuçta ne çıkmış? Türkiye, polarizasyon endeksi en yüksek 35 ülke arasında çıkmış. Tersten bakarsanız böyle işte. Nedir? Türkiye, sosyal uyumun zayıf olduğu, insanların birbirine güvenmediği bir ülkedir. Nokta. Neden böyle? Toplumsal algıları ölçen anketlere göre Türkiye’nin toplumsal polarizasyonunda dört husus öne çıkıyor. Bunlar siyasi polarizasyon, Kürt meselesi, Alevi ve Sünnilerin birbirine bakışı ve bir de PKK terörü.

Şimdi bu mesele bugün neden önemlidir? Neden sorunların anasıdır? Gayet basit bir nedenle: Bugün dünyamız, özellikle de içinde bulunduğumuz bölge, daha önce olmadığı kadar hareketli. Türkiye 2002’den bugüne 3 bin dolar kişi başına gelirden 10 bin dolara ne yaparak geldiyse, aynı şeyleri aynı biçimde yaparak, 10 binden 25 bin dolara çıkamayacağının farkında değil. Bu küresel ve bölgesel ortamda Türkiye’nin hızlı reformlar yapması gerekiyor. Ama ne oluyor? Siyasi rekabet, zayıf sosyal uyumdan kaynaklanan riski yönetme kapasitemizi olumsuz etkiliyor. Siz yönetemeyince, polarizasyon, reform yapma ve büyüme kapasitenizi  olumsuz etkiliyor. Hal böyle olunca Türkiye önceliklerini belirleyemiyor. Sosyal uyum eksikliğinin iktisadi etkisi ile ilgili olarak, TEPAV’dan Yasemin Satır’ın yazdıklarını bir okuyun isterseniz. Ben ikna edici buldum.

Halbuki önceliklerini belirleyemeyen hedefe gidemez. Biz, Türkiye’de bu öncelik belirleme işinde zaten pek iyi değiliz. Doğrusu ya, ben bir önceki cümlemin aslında vaziyeti çok iyimser bir biçimde izah ettiğini düşünüyorum. Türkiye’de biz ehem ile mühimi birbirinden ayırt edemiyoruz. Mecelle’den, ehem mühimme müreccahtır demeyi biliyoruz. Ama yalnızca laf olsun diye tekrar etmeyi biliyoruz doğrusu. Ses var görüntü yok. İşte size Türkiye.

Bu yazı radikal.com.tr/ den alınmıştır

17-Güven-Sak

 

 

 

Güven Sak

Cizre’den çıkan cenazeler halen teşhis bekliyor

Sokağa çıkma yasağının sürdüğü Şırnak’ın Cizre ilçesinden çıkarılan yaklaşık 140 cenazenin teşhis için beklediğini söyleyen HDP’den Sarıyıldız, cenazelerden bazılarının yanmış durumda olduğunu anlattı.

Bianet’den Ayça Söylemez’in haberine göre Sarıyıldız şöyle konuştu:

16

“Cizre’de halen yasak sürdüğü için insanların öldüğü bodrum katına, o mahalleye gidip bakamıyoruz. Binalardan iş makineleriyle cenazeler çıkartılıyor, diğer çıkarılanlarla birlikte Dicle Nehri kenarına götürülüyor. Binaları kökten temizlemeye çalışıyorlar. Devlet delilleri yok etmeye çalışıyor.”

Şırnak’ın Cizre ilçesinde bulunan Halkların Demokratik Partisi (HDP) Şırnak Milletvekili Faysal Sarıyıldız, yetkililerin açıklamasının aksine sokağa çıkma yasağının halen eskisi gibi sürdüğünü, bu nedenle de insanların sığındığı ve öldüğü söylenen bodrum katlarına ulaşamadıklarını söyledi.

İlçede 14 Aralık 2015’te başlatılan operasyonlar 11 Şubat’ta son buldu. Ancak sokağa çıkma yasağı sürüyor, hoparlörlerden de sürekli sokağa çıkma yasağının devam ettiği belirtiliyor.

Yaklaşık iki ay çok şiddetli çatışmalara sahne olan Nur, Sur, Cudi ve Yafes mahallelerinde bulunan evlerin büyük bölümü kullanılamaz hale geldi.

Cenazeler, Habur Sınır Kapısı’ndaki geçici Adli Tıp Kurumu da dahil çeşitli kentlerde beklerken aileleri de kapıda bekliyor. Çocuklarının cenazesini almak isteyen aileler, kimlik tespit işlemlerinin bir an önce tamamlanmasını istiyor.

Gazetelerdeki haberlere göre son bir haftada Cizre’den 28 cenaze Urfa’ya, 64 cenaze Habur’a, 13 cenaze Şırnak’a, 20 cenaze Gaziantep’te, 17 cenaze Mardin’e ve 16 cenaze Cizre’ye gönderildi.

 

(Bianet)

Beyoğlu’nda Cerattepe’ye destek eylemi

Beyoğlu’nda, DİSK’e bağlı sendikaların üyeleri, Artvin Cerattepe’de madencilik faaliyetlerine yönelik bölge halkının direnişine destek eylemi gerçekleştirdi. Yapılan açıklamada, Cerattepe’deki madencilik faaliyetlerinin bir an önce durdurulması istendi.

15

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’na (DİSK) bağlı Elektrik, Gaz, Su ve Baraj Çalışanları Sendikası (Enerji-Sen) üyesi grup, saat 19.00’da Beyoğlu Talimhane’de toplandı. ‘Doğanın talanına, madenci yalanına, Artvin’in düşmanına dur de’ ve ‘Cerattepe’de doğama, BEDAŞ’ta işime dokunma’ pankartı açan grup, BEDAŞ binasına doğra yürüyüşe geçti. ‘Yerin üstü ‘Altın’dan değerlidir’, ‘Madenci şirket Arvin’i terk et’, ‘Cerattepe geçilmez, Artvin halkı yenilmez’ ve ‘Artvin’e degma ceynem ol da get’ yazılı dövizler taşıyan grup, yürüyüş boyunca ‘Diren Artvin, işçiler seninle’, ‘Artvin halkı yalnız değildir’, ‘Katil Cengiz Artvin’den defol’ ve ‘Cerattepe geçilmez, Artvin halkı yenilmez’ şeklinde slogan attı.

BİBER GAZI STOKLARINIZ YETMEZ

DİSK Genel Sekreteri Arzu Çerkezoğlu, BEDAŞ binası önünde yaptığı konuşmasında, Artvin halkının direnişine desteğini dile gelirdi. Çerkezoğlu, “Paranın ve talanın iktidarına karşı direnenlere selam olsun. Sizin biber gazı stoklarınız yetmez. Bizim memleketin Artvin’in, Cerattepe’nin dağalarının havasına, derelerinin suyuna, insanlarının direnişine sizin biber gazı stoklarınız yetmez.” şeklinde konuştu.

Grup adına basın açıklamasını ise Uğurcan Özgül okudu. Özgül, Cerattepe’deki maden çalışmalarının hukuksuz şekilde yeniden başlatıldığını söyledi. Uğurcan Özgül, güvenlik güçlerinin direniş gösteren halka orantısız güç kullandığını belirtti. Açıklamada, Cerattepe’deki çevre ve doğa katliamına yol açacak bütün çalışmaların derhal durdurulması istendi. Özgül, okuduğu açıklamada, elektrik dağıtım şirketlerinin işçi çıkartmasına da tepki gösterdi. İşte azalma olmamasına rağmen işçi sayısının azaltıldığına dikkat çeken Özgül, bunun elektrik dağıtım hizmetinde eksikliğe sebep olduğunu vurguladı. Son günlerde artan elektrik kesintilerine dikkat çekilen açıklamada, işçi sayısının azaltılmasının daha fazla kesinti ve elektrik sayaçlarının daha geç okunması anlamına geldiği ifade edildi.

Basın açıklamasının ardından eylemciler tulum eşliğinde türküler söyledi.

 

(Birgün)

Çocuklar bile güler bu oyuna – Korhan Gümüş

Bu yazı xxi.com.tr/ den alınmıştır

Evet, çocuklar bile güler bu oyuna. Belki haberiniz olmuştur: İstanbul’un Çevre Düzeni Uygulama Planları yapılıyor. İhaleyi (gene) İBB (İstanbul Büyükşehir Belediyesi)’nin bir şirketi olan Bimtaş (İMP-İstanbul Metropoliten Planlama Bürosu) almış. Bu kuruluş daha önce hazırlanan planlarda yer almayan 3. Köprü, 3. Havalimanı, Kanal İstanbul gibi yatırımcılar tarafından önlerine konan projeleri yenisine işliyormuş. Yani işin hülasasını söylemek gerekirse, İMP yatırımcılar tarafından hazırlanan ve merkezi yönetime onaylatılan projeleri “plana işlemek” üzere görevlendirilmiş.

Bir daha tekrarlayayım: Yapılan işin adı “şehrin geleceği ile ilgili en önemli kararların yer aldığı yönlendirici (master) planlama çalışması.” İhaleyle yaptırılan iş ise şu anda uygulama projeleri değil, neredeyse fiilen “inşaatı tamamlanmış uygulamaların işlenmesi” biçiminde.

imp tarafından 2006 yılında yapılan İstanbul Çevre Düzeni Planı
imp tarafından 2006 yılında yapılan İstanbul Çevre Düzeni Planı

Oksimoron yani birbiriyle çelişen (zıt) iki şeyi bir arada kullandığımın farkındayımMantıklı durumlarda planlar gelecekte yapılacakları kurgulamak için hazırlanır. Uygulamalar da hazırlanan planlara göre yapılır. Mimari projeler için bile öyle değil mi? Önce projeler hazırlanır, sonra uygulamalar yapılır. Benim gibi düşünüp, “Hayır, böyle bir şey mümkün değil. Planlama faaliyeti geçmişi değil, geleceği ilgilendirir. Böyle bir şey olamaz” demeyin, lütfen. Eğer plan ve proje hizmetlerini “kereste satın alır” gibi ihale ile satın alıyorsanız, bal gibi olur. (Ayrıca kereste bile satın alıyor olsanız, evsafını, miktarını bilmeniz gerekir.) Peki bu oksimoron ilişki nasıl kuruluyor derseniz, cevabı basit: İhale ile gerçekleştirilen bir belgeye gerçekte plan demek mümkün değildir de ondan!

Bu tür belgeler kendi kamu yararı anlayışını “bilim” adına savunan bir çıkar grubunun görüşlerini temsil eder. İstediğiniz kadar bilginin inanç gibi bir şey olmadığını, itaat edilmesi gerekmediğini, temsil ettiğini nesne değil, özne olarak deneyimlemesi gerektiğini, yoksa planlama denen bir faaliyet halini alamayacağını anlatmaya çalışın, Türkiye’de planlamanın “bilim”in icazeti altında ihale ile yaptırılması, bu işi görür. Devletin “sol” eli sözde kuralları koyar, halkı şiddetle hizaya getirmeye çalışır, “sağ” eli ise kuralları halkın desteğini alarak keyfi bir biçimde değiştirir. Popülist siyasal iktidarlarla devlet seçkinleri arasındaki ilişki, işleyiş böyledir. Nitekim (daha alt ölçekte) hazırlanan imar planlarının da zaten yüzde doksanının değiştirilmesi rutin bir uygulamadır. Her ne kadar iktidarın siyaset aracılığıyla düzenlendiği varsayılırsa da Türkiye’de çoğu zaman bürokrasi ve onun ürettiği kompartımanlaşmış “akıl” her zaman belirleyicidir. Devlet örgütlenmesi, bakanlıklar bunun üzerine kurulur. Siyasetçiler bu yapıya sızan ve asimile olan ve güya halkı temsil ettiklerini zanneden kişilerdir. Bu yüzden siyasetçiler her zaman onlara alan açmak zorundadır. Bu sistemin sorgulanmamasındaki asıl neden siyasetçilerin bağımsız olması gereken bilgi üretimini denetim altına alarak şehri denetim altına alması ve merkeziyetçi bir rejimi inşa etmek için kullanmasıdır. Tepebaşı gibi şehrin modern belediyesinin (6. Daire) gerçekleştirdiği ilk parkın, en değerli meydanının, itirazlara rağmen buradaki uzmanlar tarafından otopark olarak kullanılması bile şehircilik anlayışlarının bir göstergesi değil mi? (Ofis olarak kullandıkları yeri saymıyorum.)

Ancak bu defa uzmanlık alanını tekelci mekanizmalarla kurutan (hem onaylayan, hem yapan şirket olarak) ihaleyle iş almak dışında, zannedersem İMP (İstanbul Metropoliten Planlama Bürosu) dünya şehircilik tarihinde bir ilki gerçekleştiriyor: Planlar geleceği değil, şu anda çoktan karar verilmiş ve başlamış uygulamaları, yani geçmişi temsil ediyor!

Sözde İstanbul’un Anayasası olduğu söylenen “Nazım Plan” yeniden hazırlanıyor. Daha doğrusu yatırımcı şirketlerin kararları doğrultusunda önlerine konan projeler işleniyor. Büyükşehir Belediye Başkanı’nın “İstanbul’un Anayasası” olacağını, “onlara bakmadan çivi çakılamaz” dediği planlar yeniden ele alınıyor. Planlara bakılmadan merkezi yönetim tarafından bir dolu proje uygulamaya konuyor…

Biliyorum bu oksimoron ilişkiyi görünce sizin de aklınıza şu soru geliyor: “Madem dikkate alınmıyor, o zaman plan yaptırmak için neden bu kadar zahmet ediliyor? Bu kadar büyük bütçeler neden boş yere harcanıyor? Belki şehrimizin yöneticileri bir dahaki sefere daha tutumlu davranırlar. Boş yere bütçe harcayıp plan yaptırmak yerine önce projeleri, hatta uygulamaları bitirirler. Sonra şimdi yaptıkları gibi önce uygulama yapar, sonra bunları bire bir olarak planlara işletirler.” Hayır, bu da mümkün değil.

Mekan siyaseti, bu açıdan rejimin nasıl işlediğini gözler önüne seren bir icraat alanı. Önce oyunun kurallarına göre planlar yapılıyor, sonra değiştiriliyor. Çünkü herkesin güç alanı farklı. Uzmanların, bürokratların görevi planları hazırlamak. Siyasetçilerin görevi ise değiştirmek. Bu oksimoron ilişkiden Türkiye’ye özgü neo-liberal şehirciliğin (birbirine zıt işliyor gibi gözüken) iki temel matrisi olduğunu teşhis etmek mümkün: Birincisi hala askeri modernleşmenin temsil etkinliklerini kullanan ve kendi kamu yararını temsil eden bürokrasi ve ayrıcalıklı uzmanlar eliti. Bu elit tekelci mekanizmalar kendi içinde ve kapalı kapılar ardında kararlar üretiyor ve şehri deneyselliğe kapatarak bağımsız bilgi üretimini engelleyerek piyasa güçleri tarafından kolayca işgal edilebilecek (şehirsel olmayan / non-urban) bir boşluk haline getiriyor. Onlar bu görevlerini gerçekleştirdikten sonra, sıra bu koalisyonun diğer ortağına geliyor. Ayrıcalıklı piyasa aktörleri ise boşluğu yalnızca kar amaçlı olan yatırım projeleriyle dolduruyorlar. Merkezi yönetim ise ipleri elinden kaçırmamak, siyasal patronajını korumak için bu yağmayı yukardan düzenliyor. Oyunun kuralı böyle. Şehir, insan, çevre araçsallaştırıldığı için her şey yapılabilir hale geliyor. Siyasal mücadele ise bu yağmadan kimin ne kadar pay alacağı üzerine.

Planı hazırlayan 500 kişilik ekibin başındaki kişiye “şehir planlamanın böyle bir iş olamayacağını” söylediğimizde “Bizi neden AKP iktidarı ile işbirliği yaptığımız için eleştiriyorsunuz? Biz bilim adına oturuyoruz bu koltuğa. Her dönem, Dalan zamanında, Sözen zamanında da çalıştık” demişti, bizi yanlış anlayarak. Oysa herhalde en son eleştirilebilecek vasıflarıydı, siyasal parti ayrımı yapmadan çalışmaları. Ancak kamu adına ürettikleri bilgiyi kamuya tekrar tekrar satmaları anlamına gelmiyor olmalı. (Örnek çok: 90’lı yılların başında Taksim için hazırladıkları tünelli otoyol kavşağı projesini “Bu bilimsel bir konudur, tartışılmaz” diyerek bize dayatmaları. Ya da buraya metro yapımını finanse edecek dedikleri bir AVM yapmaya kalkışmaları…) Bizzat planı hazırlayan ekibin başının söylediği gibi “Bilim adına koltuğa oturuyorlar”, bürokrasiyi ve kamu gücünü kullanan bu ayrıcalıklı eliti, bürokrasiyi bir kenara koymak mümkün değil. Onlara da iktidardan pay vermek lazım! Sonuçta neo-liberal sistem tek taraflı çalışan bir iktidar mekanizması değil. Birbirini etkileyen, güçlendiren farklı iktidar alanları arasında bir koalisyona dayanıyor. Bunlardan en önemlisi de kararların içeriğini oluşturan plan ve proje işlerini gerçekleştiren sembolik sınıf ile siyasal iktidarın koalisyonu. Birincisi kendi kamu yararı kavramını teknik bir görüntü altında temsil ederek kamusal alanı “şehirsel olmayan boşluk” haline getiriyor. İkincisi ise bu boşluğu piyasa güçlerinin istilasına açıyor, kolayca işgal edilmesini sağlıyor. Bildiğimiz devlet iktidarı geçmişte bu iki iktidar alanını birbirine kısmen rakip haline getiriyordu. Şimdi güçler birleşmiş vaziyette. Üniversiteler ise şu anda Kanal İstanbul projeleri için iş kapma telaşında!

Bu Karagöz-Hacivat Oyunundan Çıkarılacak Dersler 

Aşağıdaki üç bölümü İBB’nin Nazım Planı (Çevre Düzeni Planı Raporu)’ndan aldım. Bu cümleleri bakalım nasıl yutacaklar?

Soralım: Bu plan oybirliği ile onaylandı mı? Onaylandı. Yürürlükte mi? Yürürlükte.

İstanbul’un Anayasası dendi mi? Dendi. Nazım (yönlendirici adı üstünde) Plan’a bakılmadan çivi çakılmayacak dendi mi? Dendi. Kusura bakmayın ama bu sözleri biz mi söyledik? Hayır!

Bunları şehrin yöneticileri söyledi. Demek ki bunların söylenmiş olması yetmiyor.

Ancak söylenenler kadar söylenmeyenler de önemli. Uygulanmayan planlara plan diyebilir miyiz? Peki, eksik olan ne? Neden planlar kendi kamu yararını temsil eden, iktidardan pay talep eden bir çıkar grubunun görüşü olarak algılanıyor? Öyleyse bilim sürekli bağımsız bir deneyim üretme meselesi olduğu halde neden planların ihale ile yapılmasına kimse itiraz etmiyor? İnsanlar, canlılar, cansızlar planlara katılım sürecinde neden özne yerine nesne oluyor?

Teknik şartnameler yeterli olabilir mi, son derece yaratıcı bir konu olan planlama işinde? Neden bunu sormuyoruz? Neden yerel siyasetin pratiklerini konuşmak yerine sorun tercihlermiş gibi gösteriyoruz?

Birlikte okuyalım:

“1.Üst ölçekli planlama sürecinin ortaya koyduğu temel ilke, TEM’in kuzeyinin sanayi alanlarından arındırılması ve kentin doğal kaynaklarının yoğunlaştığı kuzey bölgesine kentsel gelişme baskısını önlenmesidir.” Yani 3. Köprü, 3. Havalimanı, Uydu Şehir gibi bugün yapılmakta olan inşaatlar asla yapılamaz.

“2. Metropoliten Alan’daki karayolu ulaşım şebekesinden ayrıştırılarak; demiryolu ve raylı sisteme yönlendirilmesi esastır… Bu ilkenin ortaya konmasında; TEM’in inşası sonrası İstanbul’un hem doğusu hem batısında yol boyu oluşan niteliksiz, olası bir depremde hasar görebilirliği yüksek ve büyük bir çoğunluğu yasa dışı gelişen yerleşmelerin deneyimlenmiş olması etkin olmuştur.”

Yani şehir içi otoyollar yerine raylı sisteme geçilmeli ve etrafında plansız yapılaşma olmamalı…

“3. Belirtilen güzergah, Merkezi Hükümet’in 3. Boğaz Köprüsü için geliştirmiş olduğu bir hattır. Bu güzergah, İstanbul’a 3. Boğaz Köprüsü için ortaya konan gerekçelerin geçerli olduğu tek yer olup, köprü inşasına gerek kalmadan da ihtiyacın karşılanması mümkün olmaktadır. İstanbul’un doğusu ile batısı arasında sürekliliği karayolu ile sağlanmış bir Boğaz geçişinin İstanbul’un kentsel gelişimi açısından olumsuz sonuçları, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü geçişi sonrasında ortaya çıkan kentsel gelişme deseni ile deneyimlenmiştir. TEM boyunca Metropol’ün doğusu ile batısı arasında uzanan, yağ lekesi şeklinde büyüyerek doğal yapıyı tahrip eden, niteliksiz bir yapı stoku ve Sultanbeyli gibi yerleşmeleri oluşturan süreçlerin tekrarlanmasına neden olacak gelişmelerin önüne geçilmesi hazırlanan Plan’da esas alınmıştır.”

Yani artık bu gidişten ders çıkarmalı, 2. Köprü’de olanlar tekrarlanmamalı…

Vs, vs… Sonuçta daha nicesi güzel masallar, ninniler olarak uykularımızı süslüyor.

Bu yazı xxi.com.tr/ den alınmıştır

13-Korhan-Gümüş

 

 

Korhan Gümüş

Artvin, Cerattepe için ayakta, “Cerattepe’yi vermeyeceğiz!”

Artvin’in Cerattepe bölgesinde yapılması planlanan madencilik faaliyeti Yeşil Artvin Derneği öncülüğünde protesto edildi. Artvin Meydanı’nda toplanan yaklaşık 5 bin kişilik grup, dövizler açarak bölgede yapılan çalışma ve güvenlik güçlerinin müdahalesini protesto etti. Gruptakiler telefonlarının ışıklarını açtı, maden şirketi aleyhinde slogan attı.

9

Grup adına açıklama yapan Yeşil Artvin Derneği Başkanı Nur Neşe Karahan, Cerattepe’yi, Artvin’i, ormanlarını korumaya devam edeceklerini, memleket sevgisi ve vatan savunmasının her türlü kişisel çıkar ve ideolojinin üstünde olduğunu söyledi.

Cerattepe mevkisinde madencilik faaliyeti yapılaması için 20 yıldır verdikleri mücadelenin 7 ilin güvenlik güçlerinden oluşturulan ekip tarafından kırılmak istendiğini ifade eden Karahan, “Artvin ve yurt sevgisi olan insanlarımıza tarihte görülmemiş bir saldırı yapıldı. Sadece bilimsel kriterleri ve Artvin sevgisini ölçü almış bir çevre eylemine plastik mermiler ve ölçüsüz biber gazı ile yapılan saldırı, kendi halkına yapılmış tarifi mümkün olmayan bir şiddet gösterisidir” dedi.

‘HUKUKSAL ZEMİNDEN AYRILMAYACAĞIZ’

10

 

Yeşil Artvin Derneği ve tüm Artvinlilerin 20 yıldır olduğu gibi yine hukuksal zeminden ayrılmayacağını vurgulayan Karahan, “Bizi hukuktan ayırmak üzere kamu eliyle toplumsal gerginlikler yaratmaya çabalayanlar da çok açık olarak görülmektedir. Ülkemizdeki güvenlik kurumlarının maden şirketinin elemanı gibi davranması, halkını bir haşere gibi zehirli gaza maruz bırakması, çoluk çocuk, genç yaşlı demeden acımasızca davranması, insanı ve doğayı hiçe saydığının, halkın yanında değil para babalarının yanında saf tuttuğunun en açık göstergesidir” diye konuştu.

Şiddetsizliği ve hukukiliği ile sadece ulusal değil, uluslararası dünyaya örnek olmuş bir halk hareketinin, toplumun her sosyal ve siyasal katmanı tarafından kabul edilerek, ortak olunan bir kutsal çabayı kirletmek isteyenlerin olduğunu savunan Karahan, şöyle devam etti: “Her ne olursa olsun Cerattepe’deki nöbetimiz, Artvin’i can pahasına koruma kararlılığımız artarak devam edecektir. Bizi hukuksuzluğa çekmek isteyenlere hukukla karşılık vererek yine bu saldırıyı da yok edeceğimizin bilinmesini istiyoruz. Bu direniş Cerattepe ve Artvin’i bir anne şefkati ile kucaklayan dağların, kurdun, kuşun, çalının, ağacın, suyun ve toprağın korunması kadar elbette bu şehirde onur ve haysiyetiyle yaşayan 25 bin kişinin de korunması demektir.”

Yeşil Artvin Derneği avukatı Bedrettin Kalın ise yeni bir hukuki süreç başlattıklarını, sadece bir adım geri attıklarını daha güçlü olarak maden yapılmaması için mücadelelerinin devam edeceğini söyledi.

Konuşmaların ardından gruptakiler, “Artvin’in yağmacılara teslim etmeyeceğiz” yazılı pankart açarak yürüyüşe geçti. Güvenlik güçleri Artvin Valiliği önünde geniş güvenlik önlemi alırken Yeşil Artvin Derneği üyeleri de valilik önünde olumsuzluk yaşanmaması için güvenlik güçlerine destek verdi. Taşkınlık yapmak isteyenler dernek üyeleri tarafından sakinleştirildi. İnönü Caddesi’nden yürüyüşe geçen gruptakiler Cumhuriyet Caddesi’ni takip ederek aynı yerde yürüyüşü tamamladı. Eyleme CHP Artvin milletvekili Uğur Bayraktutan da katıldı.

SAĞLIK ÇALIŞANLARI DA PROTESTO ETTİ

11

Öte yandan Artvin’de bir grup sağlık çalışanı, Cerattepe bölgesinde yapılması planlanan madencilik faaliyetine tepki gösterdi. Artvin Devlet Hastanesi önünde toplanan hastane çalışanları adına basın açıklaması yapan Uzm. Dr. Mehmet Asi Oktan, “Artvin Devlet Hastanesi hekimleri ve sağlık çalışanları olarak Cerattepe’de oluşturulmak istenen maden sahasına karşı Artvin halkının haklı mücadelesini destekliyoruz. Artvin halkının ve gelecek nesillerin sağlığını riske atacak, güzel Artvin doğasına zarar verecek her türlü eyleme karşı olduğumuzu bildiriyoruz” dedi.

 

(Hürriyet)

Darısı Anakara’ya: Adalar’da naylon poşet kullanımı artık yasak!

Adalar’da 1 Mayıs’tan itibaren, doğada çözünmesi yüzyıllar süren naylon alışveriş poşetlerinin kullanımı yasaklandı.

İstanbul Adalar Belediyesi, geri dönüştürülmezse doğada çözünmesi yüzyılları bulan naylon (polietilen) alışveriş poşetlerinin kullanımını yasakladı. Uygulama, 1 Mayıs 2016’dan itibaren Adalar’da faaliyet gösteren tüm işletmelerde geçerli olacak.

4

Adalar Belediye Meclisi, kese kâğıdı, bez torba, file gibi ürünlerin kullanımının özendirilmesi ve yaygınlaştırılması yönünde de 2011’de karar almıştı.

‘Sonraki aşama, ayrıştırmanın yaygınlaşması’

Uygulama, Adalar Denizle Yaşam ve Spor Kulübü Derneği (ADYSK), Adalar Kent Konseyi, Adalar Vakfı, Deep Dream Dalış Merkezi, Arka Güverte, Heybeliada Gönüllüleri Derneği ve Ada Gönüllüleri‘nin talepleriyle hayata geçti.

ADYSK Başkanı Volkan Narcı, “İlerleyen zamanlarda, dilerim ki, çocuklarımızdan başlayarak tüm Adalılar katı atık ayrıştırma kutularını da kullanarak doğamıza, çevremize ve denizimize el birliğiyle sahip çıkacaklar. Tüm ada halkının göstereceği hassasiyet için şimdiden teşekkür ederiz” dedi.

Yılda 500 milyar üretiliyor

Çevre kirliliğinin en önemli kaynaklarından biri olan naylon poşetler petrol kaynaklarından yapıldığı için küresel ısınmada önemli rol oynuyor. Poşetlerin toprağa ve suya karışmasıyla besin zinciri kirlendiği gibi, pek çok canlı türü de zamanla yok oluyor.

Yılda 500 milyar adet üretildiği tahmin edilen naylon poşetlerin doğada çözünmesi ise kalınlığına bağlı olarak yüzyıllar alabiliyor.

Doğada uzun yıllar kalan çözünmeyen ürünler arasında cam şişe 4 bin yıl, pet şişe 400 yıl, sakız 5 yıl, sigara izmariti de 1 yıl çevreyi kirletiyor. Gazete kâğıdı 3 ay, elma çöpüyse 2 ayda toprakta çözünüyor.

 

(DHA)

İskenderun Körfezi termik santrallerin tehdidi altında

Türkiye’deki termik santrallerin yarattığı sağlık risklerini ve ortaya çıkan sağlık maliyetlerini, Türkiye’deki hekim örğütleri ve sivil toplum kuruluşları ile beraber çalışarak ortaya çıkaran Sağlık ve Çevre Birliği HEAL, termik santralerin yoğunlaştığı İskenderun’a dair “İskenderun Körfezi’nde Kömür ve Sağlık” başlıklı raporunu İskenderu’nda çevre illerden gelen hekimler ve sivil toplum kuruluşlarının da katıldığı bir panelde kamuoyuna tanıttı.

Yeşil Gazete – Hürriyet içerik işbirliği ile Hürriyet Gazetesi’nde yer alan haberimize göre Hatay Büyükşehir Belediyesi ve Hatay Tabip Odası ev sahipliğinde, Mersin, Adana ve Osmaniye Tabip Odaları ile aynı illerin ekoloji odaklı sivil toplum kuruluşlarının da katıldığı etkinlik kapsamında, aynı zamanda açtığı hava kirliliği, ağır metal kirliliği ve diğer çevresel stresler üzerine kamuoyun bilgilendirmek amacıyla 13 Şubat Cumartesi günü Hatay Büyükşehir Belediyesi Hizmet Binası’nda HEAL’in raporu ile aynı isimde “İskenderun Körfezi’nde Kömürden Elektrik Üretimi ve Sağlık” başlıklı bir panel de düzenlendi.

20

Panel kapsamında, bölgede yapılması planlanan yaklaşık 16 adet yeni kömür santralinin, burada yaşayan altı milyon insanın sağlığını tehdit ettiği vurgulandı. Ayrıca, yapılması planlanan bu termik santrallerin, sağlık sistemine de önemli maliyetler getireceği belirtildi.

Sağlık ve Çevre Birliği HEAL'in (Health and Environment Alliance) Hava Kalitesi ve Enerji Danışmanı Deniz Gümüşel
Sağlık ve Çevre Birliği HEAL’in (Health and Environment Alliance) Hava Kalitesi ve Enerji Danışmanı Deniz Gümüşel

Sağlık ve Çevre Birliği HEAL’in (Health and Environment Alliance) Hava Kalitesi ve Enerji Danışmanı Deniz Gümüşel‘in açış konuşması ile başlayan panel iki oturum halinde gerçekleşti.

Bölgede yapılması planlanan 16 termik santralin dışında halen 4 termik santral faal olarak çalışmaya devam ediyor. Panelde söz alan konuşmacılar bu termik santrallerin, bölgedeki diğer ağır sanayi tesislerinin ve ısınma için yakılan kömürlerin neden olduğu hava kirliliği, bölgedeki 6 milyon insanın sağlığını halihazırda tehdit etmekteolduğunu ifade etti.

İskenderun Körfezi ve Çukurova bölgesinde Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na ait 8 hava kalitesi ölçüm istasyonunun 6’sından elde edilen ölçüm değerleri; hem ulusal standartların, hem de Dünya Sağlık Örgütü (WHO)’nün kılavuz değerlerinin üzerinde bir hava kirliliğinin yaşandığını ve bölgedeki insanların düzenli olarak sağlığa zararlı olduğu kanıtlanmış bir havayı soluduğunu gözler önüne seriyor.

HEAL’in İskenderun Körfezi bölgesine özel olarak yaptığı “İskenderun Körfezi’nde Kömür ve Sağlık” raporunda bölgede yapılması planlanan 16 termik santralin zaten düşük olan hava kalitesi yüzünden, var olan çevre ve sağlık sorunlarını daha da derinleştireceği de ortaya konuyor.

19

Çalışmaya destek veren Adana Tabip Odası’nın Başkanı Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. H. Neslihan Önenli Mungan da “Özellikle bu santrallerin neden olduğu ve olacağı ağır metal ile asit yağmurları nedeniyle alerjik solunum yolu hastalıkları, kronik akciğer hastalıkları, kalp damar hastalıkları, çeşitlikanser türleri ve gebelere etkileri nedeniyle beyin gelişimi yetersiz, anomalili çocukların dünyaya gelmesi kaçınılmaz olacaktır” dedi.

Panelde paylaşılan bilimsel çalışmalar, bölgede halen işletmede olan ağır sanayi tesisleri, endüstriyel tarım faaliyetleri ve artan nüfusla birlikte trafik ve konut sektörlerinin ciddi anlamda çevresel kirliliğe yol açtığı ve halk sağlığını tehdit ettiğini ortaya koyuyor.  Hekimler ve çevre bilim insanlarının ortak görüşü; yol açtığı hava kirliliği, ağır metal kirliliği ve diğer çevresel stresler nedeniyle, yeni kömürlü termik santrallerin bölgede var olan hastalık yükünü daha arttıracağı yönünde.

22

Panelde Hatay Tabip Odası Başkanı Halk Sağlığı Uzman Prof. Dr. Tacettin İnaldı konu hakkında “Bu nedenle bölgemizde kurulması planlanan onlarca kömür yakıtlı termik santral projesinin, Körfez’de var olan/planlanan diğer enerji ve sanayi yatırımları ile birlikte toplam (kümülatif) çevresel etkilerinin çalışılmasının ve halk sağlığını ve insan yaşamını önceleyen bir anlayışla, güncel bilimsel kanıtlar ışında sağlık etki değerlendirmelerinin yapılmasının gerekliliğinin altını çiziyoruz” ifadelerini kullandı.

Panelde hekimler  var olan bilimsel kanıtların, bölgede yapılması planlanan termik santral projelerinin önlenmesi için mücadele etmenin, kömürden elektrik üretimine karşı çıkmanın bir hekimlik görevi olduğu konusunda ortak görüş ifade ettiler.

Panelistler ayrıca İskenderun Körfezi özelinde olduğu kadar, tüm Türkiye’de de, kömür yakıtlı termik santrallerin topluma, ekonomiye ve çevreye her yönüyle zarar verdiği ve yüksek sağlık maliyetlerine yol açtığının açıkça görüldüğü konusunda görüş birliğine vardılar. Bu çerçevede, panelde bu bilimsel kanıtlar ışığında sürdürülebilir ve temiz bir gelecek ile sağlıklı bir toplum için termik santral planlarının iptal edilmesi gerektiği de vurgulandı.

Antakya’da 27 Şubat’da DAÇE toplantısı

Panelin sonunda Antakya Çevre Koruma Derneği Başkanı Selda Asker, DAÇE’nin (Doğu Akdeniz Çevrecileri Platformu) 27 Şubat Cumartesi günü Antakya’da gerçekleştireceği toplantıya konuya duyarlı tüm kesimleri davet ettiklerini belirtti.

Sağlık ve Çevre Birliği HEAL’in, “İskenderun Körfezi’nde Kömür ve Sağlık” raporunun tamamını bu link üzerinden inceleyebilirsiniz.

 

(Yeşil Gazete, Hürriyet)

 

 

Cerattepe’de ağaç katliamı başladı

AKP’ye yakınlığıyla bilinen Cengiz Holding’in altın ve bakır madeni çıkarmayı planladığı Artvin Cerattepe’de ağaç kesimine başlandı.

23

Maden şirketinin akşam saatlerinde iş makinaları ve konteynırları jandarma eşliğinde şantiye sahasına ulaştırmasının ardından, bugün sabah saatlerinde bölgede ağaç kesimine başladığı öğrenildi.

Ellerinde testerelerle ormanlık alana giren şirket çalışanlarının çok sayıda ağacı kestiği bildirildi. Ayrıca maden sahasının etrafının tel örgülerle çevrilmesine de başlandığı vurgulandı.

(Cumhuriyet, DHA)